Blog

  • Reflü hastalığı

    GASTROÖZOFAGİAL REFLÜ HASTALIĞI (GÖRH)

    TANIM

    Gastroözofagial reflü hastalığı (GÖRH) , kronik bir sindirim sistemi hastalığı olup, mide asidinin, zaman zamanda safra asidinin yemek borusuna geri kaçısı ile oluşan bir hastalıktır. Bu geri kaçış yemek borunuzda tahrişe neden olarak GÖRH ile ilgili belirti ve bulgulara neden olur.

    Belirti ve bulguların başında ağza acı su gelmesi ve mide yanması gelmektedir. Bu iki belirti sindirim sistemi şikayetleri arasında oldukça sık rastlanan belirtilerdir. Eğer bu belirtiler haftada en az iki kez görülüyorsa ya da bu şikayetler günlük yaşamınızı etkileyecek kadar çok görülüyorsa bir doktora başvurmanız gerekir.

    Çoğu hastada, yaşam tarzı değişiklikleri ve bazı ilaçlar mide yanması ve reflü şikayetlerini azaltabilirler. Anacak çoğu hasat ne yaşam tarzı değişikliğine ne de aldıkları ilaçlara yanıt vermezler. Birçok hasta bu şikayetleri azaltmak ya da tamamen geçirmek için güçlü ilaç tedavilerine hatta cerrahiye ihtiyaç duyarlar.

    BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Göğüste yanma hissi ki bu bazen boğaza kadar yayılabilir , ağızda acı bir tat bırakabilir.

    Göğüs ağrısı

    Ağrılı yutma

    Kuru öksürük

    Ses kısıklığı ya da boğaz ağrısı

    Ağza acı su gelmesi

    Boğazda yumru hissi

    NE ZAMAN DOKTORA GÖRÜNMELİ?

    GÖRH ,mide yanması ve mide ağrısı en çok kalp hastalıkları ,özellikle de kalp krizi ile karışan hastalıklardır. Bu nedenle ani başlayan ,çeneye, sol kola yayılan göğüste yanma, nefes darlığı, ağrı şikayetiniz varsa, kalp krizini atlalamak için acilen bir doktora görünmenizde fayda vardır.

    Eğer bu şikayetlerinizin kalpten olmadığı saptanırsa ve uzun süredir sık sık bu semptomları yaşıyorsanız GÖRH açısından bir doktora görünmenizde fayda vardır. Yine aynı şekilde mide yanmanız için haftada 2 seferden fazla ilaç almanız gerekiyorsa doktorunuza başvurmanızda fayda vardır.

    NEDENLERİ NELERDİR?

    GÖRH mide ya da safranın sık bir şekilde yemek borusuna geri kaçması ile oluşur. Yutma sırasında yemek borusunun alt ucunda bulunan dairesel kaslar, yutulan gıdanın mideye geçmesini sağlamak için gevşeyerek açılır ve yemek mideye geçtikten sonra tekrar kasılarak kapanır. Ancak bu gevşeme ve kasılma anormal olursa ya da burdaki kaslar zayıflarsa mide asiti ve içeriği yemek borusuna doğru geri kaçabilir . Bu ise mide ve göğüste yanma ile kendini gösterir. Geri kaçan mide asidi yemek borusunda irritasyona neden olarak zamanla inflamasyona ( özofajit) neden olabilir. Zaman geçtikçe, bu olay devam ettikçe, bu inflamasyon yemek borusunda yaralara neden olur ki bu da kanama ve solunumsal problemelere kadar giden problemlere neden olabilir.

    RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

    Bazı sebepler GÖRH riskinde artışa neden olur;

    Şişmanlık

    Hiatus hernisi ( mide fıtığı)

    Gebelik

    Sigara

    Astım

    Şeker hastalığı

    Mide boşalmasının geçikmesi

    Skleroderma gibi bağ dokusu hastalıkları

    Zollinger -Ellison sendromu

    TEDAVİSİZ GERH NE GİBİ SONUÇLAR DOĞURUR?

    Yemek borusunda daralma ( özofagial striktür) : mide asitinin yemek borusunun alt tarafına sık geçişi, yemek borusunun alt kesimindeki hücrelere zarar vererek scar (ölü) dokusunun oluşmasına neden olur. Bu ise zamanla yemek borusunda daralmaya neden olur.

    Yemek borusunda yara ( özofagial ülser) : Yemek borusunun mide asidiyle sık karşılaşması sonucunda yemek borusunda yaralar oluşabilir. Bu yaralar kanamaya, ağrıya ve yutma güçlüğüne neden olabilir.

    Kanser öncüsü değişiklikler ( barret özofagus) : Barret özofagus, alt yemek borusu dokusunun renk ve yapısının değişmesi sonucu oluşur. Buradaki hücresel boyuttaki yapısal değişiklikler yemek borusu kanseri riskindeki artışla ilişkilidir. Barret özofagusta kanser riski düşük olmakla birlikte, doktorunuz düzenli endoskopi kontrolleri isteyebilir.

    TANI NASIL KONULUR?

    Baryumlu üst özofagus grafisi: İlaçlı film olarak da bilinen bu tetkik reflü,mide ve oniki parmak ülserleri için bilgi verebilse de çoğu zaman yetersiz kalır. Artık reflü tanısında çok nadir kullanılır.

    Üst özafagus – mide endoskopisi: Endoskopi yemek borusu ve mideyi göstermede en başarılı görüntüleme yöntemidir. Hem yemek borusu ve midedeki değişiklikleri hemde ülseri görüntülemede, gerektiğinde de biyopsi almada oldukça faydalı bir yöntemdir. Endoskopi aynı zamanda barret özofagus oluşumunu gibi komplikasyonları da göstermede önem arzeder. Tanı ve tedavi amaçlı yapılabilir.

    Alt özofagus asid mikatarını izleme ( PH monitarizasyon) : Burundan yemek borusunun alt ucuna kadar ilerletilen ince bir boru vasıtasıyla , alt yemek borusunun mide asitine ne kadar maruz kaldığını gösteren bir yöntemdir. Bu boru, asid ölçen küçük bir bilgisaraya bağlıdır. Bu bilgisayar yemek borunuzun ne kadar zaman ve ne derece aside maruz kaldığını ölçmeye yarar.

    Yemek borusunun hareketini ölçmek: Özofagial motilite testi denen bu test , yemek borusunun hareket kabiliyetini ve alt yemek borusunu saran dairesel kasların basıncını ölçmeye yarar. Bu test de yine burundan yemek borunuza konulan bir kateter ( boru) vasıtasıyla yapılır.

    TEDAVİ VE İLAÇLAR

    Mide asidini nötralize eden anti-asitler: Renie, talcid gibi ilaçlar mide yanması ve reflü belirtilerini hafifletselerde, mide de ve yemek borusunda oluşmuş olan inflamasyonu iyileştirmede yetersiz kalırlar. Etkileri kısa süreli ve geçicidir. Kabızlık ishal gibi yan etkiler gösterebilirler.

    Mide asit salgısını azaltan ilaçlar:H2-rsepör blokerleri olarak bilinen bu ilaçlar ( famodin) kısa sürede etki etmezler ancak uzun süreli koruma sağlarlar. Tek başlarına kullanıldıklarında yetersiz kalabilirler.

    Mide asitini bloke eden ve yemek borusunu iyileştiren ilaçlar: Proton pompa inhibitörleri olarak da bilinen bu ilaçlar ( lansor) 24 saat boyunca mide asit salgısını bloke ederek yemek borusunun iyileşmesi için zaman kazandırılar.

    Alt yemek borusu kaslarının kasılmasını arrtıran ve mide boşalmasını hızlandıran ilaçlar: Prokinetikler olarak adlandırılan bu ilaçlar mide boşalmasını hızlandırır yemek borusunun altındaki kasların kasılmasını artırırlar. Yalnız bu ilaçların halsizlik yorgunluk, depresyon ve diğer nörolojik problemler gibi yan etkileri olabilmektedir.

    Mide ve özofagus mukozasını ( iç yüzünü) kaplayarak etki eden ilaçlar: Arjinik asit olarak bilinen bu ilaçlar (gaviscon) mide ve yemek borusunun iç yüzeyini kaplayarak asitten korunmasını sağlarlar.

    Reflü hastalığında çoğu kez bu ilaçların kombinasyonu kullanılır.

    Bu ilaçaların kullanılması ve yaşam tarzı değişikliğine rağmen şikayetleri devam eden hastalarda cerrahi tedaviler önerilmektedir.

    YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Yaşam tarzı değişiklikleri medikal tedavinin yanında mutlaka yapılması gerekenlerdir . Bu değişiklikler mide ve reflü şikayetlerinde azalma sağlarlar.

    Fazla kiloların verilmesi: Fazla kiloların verilmesi karın içi basıncını azaltarak yemek borusunun altından ,mide asidinin yukarı kaçmasını azaltır.

    Sıkı giysiler giymekten kaçının: Sıkı giysiler karın içi basıncını arttırarak mide asitinin yemek borusuna kaçısını kolaylaştırır. Hastalar rahat ve geniş giysiler giymelidir.

    Mide yanmanızı arttıran yiyecek ve içeceklerden uzak durun: Yiyecek ve içecekelerin kişilerde oluşturduğu etkiler değişkendir. Bazı hastalarda şikayet oluşturmayan yiyecek ve içecekler bazılarında oluşturabilir. Bu nedenle hasta kendinde şikayet oluşturan yiyeyecek ve içeceklerden uzak durmalıdır. Yaygın olarak mide yanması yapıp reflü oluşturabilecek gıdalar şunlardır; yağlı gıdalar, fast food, domates sosu, alkol, çikolata, nane, sarımsak, soğan, kahve gibi yiyeceklerden uzak durma reflüyü ve mide yanmasını azaltabilir.

    Sık sık az yiyin

    Yemekten sonra en az 2 saat uzanmayın, yatmayın

    Yatağınızın baş kısmını yükseltin

    Sigarayı bırakın

    Dr. Cem Özcan

    Dahiliye Uzmanı

  • Öfke(siz)siniz!

    Öfke(siz)siniz!

    “Öfkeliyken konuş, göreceksin ki pişman olacağın en güzel konuşmayı yapacaksın.” der Amrose Bierce. Hepimiz amacımızı aşan konuşmalar yapmışızdır. Öfkenin esiri olmuş belki de olmak istemişizdir. Buna gönüllüyüz çoğu zaman. Boşuna mı denilmiştir öfke baldan tatlı diye. Ama atalarımız öfkemizden hoşlanmamızın dışında keskin sirke küpüne zarar diye öfkenin öncelikle kendimiz ve yakınlarımızla ilgili yıkıcılığını da özetlemişlerdir.    

    Öfke kontrolü konusunda kendimize ilk sormamız gereken soru şudur: Öfkemi seviyor muyum? Çünkü gerçekten kontrol etmek istiyorsanız öfkemizi sevmekten vazgeçmemiz ön koşuldur. Yoksa öfke kontrolünden şikâyet, istemem ama yan cebime koy türünden bir şey olacaktır.

    Öfkenin çoğunlukla en büyük gerekçesi kendimizce gördüğümüz haksızlık durumlarıdır. Genellikle biriktirdiklerimiz ve o anki duygu durumumuza o kadar odaklıyızdır ki düşüncelerimizi es geçeriz. Hâlbuki düşünceler duyguların anasıdır. Öfkeyi doğuran da bu  anadır; sevgiyi ve merhameti de..

           Bir davranışta bulunmadan kendimizi teşhis etmemiz; hele erken teşhis etmemiz en hayati şeydir. İçimizden 10 a kadar saymak en yaygın bilinenlerden birisidir. Amaç ambulans gelene kadar yaraya pansuman yapmak; istenmedik şeyler yapmamak için zaman kazanmaktır.  

            Siz fırtınalı bir denizde sandalla açılır mısınız? Öfke anında da kanımızda adrenalinin artmasıyla büyük bir dalgalanma olur. Biraz zaman geçince rüzgâr dinmeye başlar ve dalgalanma da azalır. Ancak burada rüzgâr da biziz, deniz de, sandal da… Rüzgar düşüncelerimiz ve duygularımız, deniz vücudumuzda olup bitenler.. Sandal da hayattan beklentilerimiz ve amacımız. Tüm bunları anlamadan da öfkeyi kontrol etmek hiç kolay olmayacaktır..

    Öfkemi Kontrol İçin 10 Öneri

    1. Öncelikle beslenmenizi düzenleyin. Çeşit olarak imkanlarınız ölçüsünde günde en az 15–20 farklı şey tüketin..(zeytin, peynir, domates, biber, dere otu, maydanoz,havuç, soğan…) Miktarın değerini söylemeye gerek bile yok. Tabi balık, ceviz, semizotu gibi beyne iyi gelen yiyecekleri de unutmadan.. B-12 durumu da öfke ve depresif duygu durumunda etkilidir. Bu anlamda et tüketimi de faydalıdır. Et tüketmiyorsanız yumurta, süt ve süt ürünleri ve mercimek tavsiye edilir. Yine tiroit durumunuz ve hipoglisemi değeri de öfke kontrolünde önemlidir. Bu konuları anlatan yeterince televizyon programı zaten mevcut..
    2. Uyku düzeni değerli.. Derin uyku için odanın ısı durumu, karanlık ortam gibi dış şartlar var.Ama bunların yanı sıra sizi uykudan eden düşünceler de.. Düşünceler başa çıkılmaz olursa sabaha bırakın. Yapamıyorsanız daha sağlıklı değerlendirmek ve uyuyabilmek için üşenmeden kalkın bir kenara not alın. Gerekirse uzun uzun yazın. Düzenlenen şeyler insanı rahatlatır.
    3. Geçmişte yaşadığınız problemler hala sizleyse bununla ilgili çözüm üretin. İhmal etmeyin. Özellikle de travma ve travma sonrası stres bozukluklarında. ( TSSB )
    4. Nefes egzersizi ve gevşeme teknikleri öğrenin. Kriz anında içinizden saymak, vücudun oksijen dengesi için balkona çıkıp derin nefes almak ve su içmek bunlardan bazılarıdır. İnternette bulabileceğiniz çok sayıda video ve kitapçılardan da satın alabileceğiniz cdler var. Yoga, reiki hizmeti veren kurumlara da gidebilirsiniz.
    5. Sosyal anlamı olan hobiler edinin.. Bu ne demek: Hem bir hobi edinirken hem de sosyal yönünüzü geliştiren birçok kişiyle beraber edinilen faaliyetler..
    6. Öfke anınızda konuya ilişkin değerli ne varsa onu aklınıza getirmeye çabalayın. Bir arkadaşınızla tartışırken geçmişte paylaştıklarınızı veya yarın paylaşacağınız şeyleri; çocuğunuza bağırmadan onu ne kadar sevdiğinizi ve öfkeyi şiddetle aktarmanın ona zarar verebileceğini de. Bu tüm sevdikleriniz için geçerli.
    7. Kültür sanat faaliyetleri duygularımızı düzenleyicidir. Çirkinin güzele, kaosun düzene çevrilmiş yansımasıdır. Hele sizin aktif olarak yaptığınız çalışmalar duygularınızın ifade bulmasına ve üretime dönüşmesine yarayacaktır. Çoğu karmaşık düşünceler, boşaltılmamış duygular yoğun baskı yaratır. Üretime dönüştürmekle birlikte yaşanan keyif çok rahatlatıcıdır.
    8. Spor çok yönlü katkı sağlayan bir değerdir. Spor yaparak toksinleri atarsınız, endorfin salgılayarak mutlu olursunuz, yine içinizde bir iş yapmanın saadeti olacaktır. Zamanınızı aktif ve verimli kullanırsınız, başkalarıyla yapıyorsanız sosyalleşirsiniz. Fazla kiloların sporla verilmesi de oturuş-kalkışımızdan nefes alış verişimize değin faydası tartışılmaz.
    9. Kişisel gelişiminize katkı sunan her şeyi okuyun ve eleştirin. Eleştirmek olumsuz algılanır. Hâlbuki değer biçmektir özünde. Farkındalık düzeyimiz ne derece gelişirse o kadar kontrole yatkın oluruz. Herkes cebindekini çıkarır. Kimisi taş, kimisi gül..

    Yardım istemekten çekinmemek gerek. Bu bir arkadaş olabilir, saygı duyduğunuz birisi.. O da olmadı profesyonel destek almalıyız. Eğer öfkeyle beraber farklı psikolojik rahatsızlıklar eşlik ediyorsa bunların çözümlenmesi şarttır. Erken teşhis kanserin tedavisinde ne derece etkiliyse, psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde de en az o kadar etkilidir.

  • Ev hemodiyalizi

    Bugün toplumumuz kronik böbrek yetmezliği nedeniyle yaşamını hemodiyaliz dediğimiz tedavi yöntemiyle sürdürmek zorunda olan insanlarımızdan haberdardır. Bu tedavinin hemen hemen tüm dünyada bir merkezde haftada 3 kez 4 saat şeklinde bir makina vasıtasıyla kanın içinden geçtiği filtre kullanılarak üremik toksinlerin temizlenmesi şeklinde yapıldığından da herkes az çok haberdardır. Gerçekten ülkemizde 50 bininin üstünde hasta yaşamını bu şekilde sürdürüyor. Bu işle ilgili bir mesleğiniz olmasa bile böylesine bir tedavi yöntemiyle yaşamın sürdürüldüğü durumda bazı sorunlarla birlikte olacağını da kestirebilirsiniz. Bu tedavide damara girilerek belli miktarda kan bir filtreden geçirilerek kan temizlenmektedir. Doğal olarak da suni olarak yapılan bu işlem önemli sorunları da birlikte getirir. Herşeyden önce bu yöntem aralıklı olarak yapılır. Böbrek gibi sürekli çalışmadığı için üremik toksin dediğimiz maddeler diyalizde kandan kısmen temizlenirken diyaliz arası dönemde tekrar yükselir. Üstelik bu toksinlerin hepsi bu kısa süre içinde temizlenemez de. Doğal olarak da hastalar bu yetersizliğin etkilerini ve sakıncalarını uzun vadede yıllar içerisinde görürler. Daha fazla kansızlık daha fazla sinirlerin etkilenmesi , metabolik kemik hastalığı, damarlarda, kalp kapaklarında kireçlenme, damar sertliği ve kalp damar hastalıkları gibi sorunlarla karşılaşırlar. Bu sorunlar ek bazı ilaçlarla önlenmeye çalışılır. Ayrıca en azından bazı hastalarda bu kısa diyaliz seansı sırasında kramplar, tansiyon düşmeleri görülebilir bu yüzden de yaşam kalitesi bozulur. En önemli sorun da hastalar idrar yapmadıkları için aldıkları tuz oranında iki diyaliz arasında vücutlarında sıvı biriktirirler ve kilo alırlar. Bu birikim tansiyon yüksekliği ve bunun sonuçları olan kalp büyümesi, kalp yetmezliği , beyin felci ve kanaması riskiyle hastaları karşı karşıya bırakır. Haftalık 3 defa 4 saatlik diyaliz seanslarında bu sıvı dengesi çok kez iyi sağlanamaz. Bu nedenle de haftada 12 saatlik hemodiyaliz olan bu hastaların yaşam süreleri maalesef böbrek nakli olan hastalara oranla bir kaç kat kısa olabilmektedir.

    KISACA HEMODİYALİZ TARİHİNİ BİLMEK İSTER MİSİNİZ?

    Hemodiyaliz tedavisi 2. Dünya Savaşı yıllarında keşfedildi, 50’lili yıllarda -Kore Savaşında- akut böbrek yetmezliğinde geçici olarak , 60’lı yıllarda kronik böbrek yetersizliği hastalarında sürekli olarak uygulanmaya başlandı. Tahmin edilebileceği gibi bugünkü modern makinalara kıyasla oldukça ilkel makinalarla başlandı. Filtreler de neredeyse makina kadar büyük ama temizleme kabiliyeti oldukça düşük cihazlardı. Bu yüzden de günde 15-16 saat gibi sürelerle belli bir miktarda hastaya uygulanabiliyordu. Bu yüzden de bu kadar süreli tedavi olsa olsa evde uygulanması daha kolay ve ucuz olur düşüncesiyle evde uygulamaya konuldu. Bu hastalarda hipertansiyon , anemi gibi bugün diyaliz hastalarında görmeye alıştığımız hiç bir sorun olmuyordu. Diyaliz esnasında tansiyon düşüklüğü görülmüş şey değildi. Geçen yıllar içerisinde diyaliz makinaları gelişti, çok daha etkin filtreler yapıldı. Buna güvenilerek artan böbrek yetmezliği hastalarının daha çoğunu tedavi etme zorunluluğunun baskısıyla diyaliz süreleri hastada 3 kez 4 saat gibi sürelere indirildi. Bir makina ile günde 3 hasta tedavi etme olanağı doğdu. Diyaliz merkezleri yaygınlaştı. Bu sayede bizim ülkemizde ve bir çok ülkede artık hemodiyaliz imkanı sağlanamadığı için kaybedilen hasta diye bir şey yok.

    Daha çok uzun seanslar halinde evde yapılan hemodiyaliz tedavisini bazı ülkeler sürdürmeye devam etti. Fransa’nın Tassin Kentinde ünlü bir merkezde haftada 3 kez 8 saat diyaliz yapılmaya devam edildi. Bu merkezlerin verileri gösterdi ki bu şekilde tedavi gören hastalarda diyaliz sırasında hiç sorun (tansiyon düşmesi, kramplar gibi ) yaşanmıyor, tansiyon yüksekliği hiç görülmüyor, standart diyaliz hastalarının kullanmak durumunda olduğu (kansızlık ve fosfor yüksekliği için) ilaçlar kullanmıyor ya da çok az hastanın kullanması gerekiyor. Bütün bunların sonucunda da böbrek nakli hastaları kadar uzun ve rahat yaşıyorlar. Tabii bu şekilde haftada 3 kez 8 saat veya günde 2 -3 saat günlük diyaliz merkezlerde değil de evde uygulanması daha kolay olmaktadır. Bu nedenle bugünlerde ülkemizde ve dünyada eski bir yöntem olan ev hemodiyalizine bir dönüş yaşanıyor. Ev hemodiyalizi uygulamasını değişik nedenlerle böbrek nakli olanağı bulamayan hastalarımızın daha rahat ve uzun yaşamları için bir başka olanak olduğunu söyleyebiliriz.

    EV HEMODİYALİZİ NASIL UYGULANIYOR ?

    Sağlık Bakanlığının diyaliz yönetmeliği hükümlerine göre ‘’Ev Hemodiyalizi’’ için ruhsat almış bir hemodiyaliz merkezinin kontrolunda merkezin bulunduğu ilde uygulanabiliyor. Dünyadaki uygulamada merkeze bir kaç yüz kilometre uzaktaki bir evde dahi güvenle uygulanmakta olduğunu dikkate alırsak bizde de ilerde merkezin bulunduğu ile komşu illerde de uygulanabileceği düşünülebilir. Hasta böyle bir merkeze başvurmalı, öncelikle bu yöntemi tanımalı, tercihan bu tedaviyi uygulayan bir hasta ile tanışmalı ve daha sonra kendisine uygun olup olmadığına karar vermelidir. Ev diyalizi uygulamasını kabul eden hastalar bu merkezde belli bir süre diyalize girmekte bu esnada da eğitime tabi tutulmaktadır. Bu eğitimle makinayı çalıştırmayı, setlerini takmayı kendi damarına girmeyi nihayet kendisini makinaya bağlamayı öğrenmektedir. Uygulamayı iyice öğrenen hastalar önce merkezde kendi kendine diyalizi uygulamakta bunu iyi bir şekilde yaptığı konusunda kanı oluşunca evde diyaliz uygulamasına izin verilmektedir. Evde hemodiyalize başlayan hastalar (bizim ülkemizde haftada 3 kez 8 saat) kendilerini makinaya bağlamakta ve yataklarına yatıp uykuda bu süreyi tamamlamaktadır. Böylelikle bütün zamanlarını istedikleri gibi değerlendirmekte, işine okuluna gidebilmektedirler. Bu yüzden de neredeyse böbrek nakline eşdeğer bir yaşam kalitesine kavuşmaktadırlar. Pratik göstermiştir ki tüm hastalar ilk anda kendi damarına girmeyi reddetmektedir, tüm hastalar evde kendi kendine bu diyaliz uygulanmasına kuşku ile bakmakta, korkmakta veya yapamayacağını düşünmektedirler. Fakat bugün için ülkemizde 2012 yıl başı itibariyle 100 kadar hasta evinde diyaliz uygulamaktadır, 50 kadar hasta halen eğitim görmekte, yıl sonuna kadar 200’ü bulması beklenmektedir.Türkiye’de ilk kez Ege Üniversitesinde ev hemodiyalizi gören 4 hasta 4 yıldır bu tedaviyi sorunsuz sürdürmektedir. Bu şekilde tedaviyi kabul etmekte tereddüt eden hastalar bu uygulamayı büyük mutlulukla uygulayan hastaları tanıyınca cesaret bulmakta ikna olmaktadırlar. Giderek bu uygulamaya kendiliğinden talip olan hastaları daha fazla görmekteyiz.

    MAKİNA ve MALZEMELER NASIL SAĞLANIYOR ?

    Ev hemodiyalizi ruhsatı olan merkezler hastanın evine makina , uygulama için gerekli olan su arıtma cihazı ve gerekli alt yapıyı sağlamaktadırlar. Aynı şekilde filtre , diyaliz sıvısı gibi gereksinimlerin evlere teslimi, tıbbi atıkların toplanmasının organizasyonundan da sorumludur. Hastalardan ayda bir kan numunesi alınarak laboratuvar değerlendirilmesi ve tedavisinin yönlendirilmesi de bu merkezdeki ilgili nefrolog tarafından yapılmaktadır. Butün bu hizmetleri hastalar ücretsiz olarak almaktadır.

    HASTALARA MALİYETİ VAR MIDIR ?

    Hemodiyaliz seans ücreti merkezde yapılan hemodiyaliz gibi SGK tarafından aynen karşılanmaktadır. Hastalardan hiçbir şekilde ücret ve katkı alınmamaktadır.

    TEHLİKESİ VAR MI?

    Hastalar bir sorunla karşılaştıkları zaman bununla nasıl başedebileceği konusunda eğitilmiş olsalar da 24 saat hizmet veren yardım alabilecekleri bir başvuru telefonuna da sahiptir. Deneyim göstermiştir ki hastalar gayet seyrek olarak bu hattı kullanmaktadır. Uyku esnasında hastalar damar girişimi yapılmış kolunu hiç kıpırdatmadan uyumaya alıştıkları gözlenmiştir. Uyku esnasında makinaya bağlanma hatlarında bir bükülme tedavide aksama olduğunda alarm sistemleri devreye girmekte hatta bir tehlike durumunda makinalar hem alarm vermekte hem de diyalizi güvenle durdurabilme yeteneğindedirler. Yukarıda belirtildiği gibi tansiyon düşmesi, kramp gibi sorunlar bu uzun seanslar esnasında hiç görülmemektedir.

    DAHA FAZLA BİLGİ:

    www.evhemodiyalizi.com sitesinden nerelerde uygulanabildiğini, ev hemodiyalizi ruhsatlı diyaliz merkezlerini bulabilir, hastalara ait videoları seyredebilirsiniz.

  • 0-15 Yaş Mesleki Gelişim ve Lise Tercih Süreci

    0-15 Yaş Mesleki Gelişim ve Lise Tercih Süreci

    İnsanlık tarihine baktığınızda üretme ihtiyacını mağara resimlerinden görebiliriz. İlk insandan günümüze insan; kendi akıl ve düş dünyasını bir şekilde dışa vurmak, başkalarıyla paylaşmak-onlara iyi gelmek, takdir görmek, düzenlemek, şekillendirmek ve eser bırakmak arzusundadır.

    Varoluşumuzu besleyen yaşamımızı sarıp sarmalayan yönlendiren iki şey var: üreme içgüdümüz ve üretme arzumuz. Tabi bununla ilgili de yaptığımız tercihler eş ve meslek seçimine dayanıyor. İki seçime de hazırlanmak belirli tecrübe ve zaman gerektiriyor. Sağlıklı kararlar alabilmek için ince eleyip sık dokumakta yarar var. Çünkü sonrasında dönüp baktığımızda geriye dönüşü zor olan, her yönümüzü bir şekilde etkileyen ciddi ve hayati kararlar.

    Eş seçimi şöyle dursun (ayrı bir konu) meslek tercih sürecinde nelerle baş başa kalıyoruz. Mesleki gelişim ve tercih süreci doğumdan ölüme kadar her anı ilgilendiren çok geniş bir konu. Hayata gözünü yeni açmış bir çocuğun çevresinde gördükleri ve hayata hazırlanmaya başlamasından; okul öncesi ve okul eğitimiyle şekillenen; liselere giriş (TEOG) sürecine kadarki süreci ele alacağım.

    0-7 yaşta meslek: Yaşamın ilk yedi senesi hayata hazırlanmak için olduğu kadar çocuğun ilerideki mesleğinde can damarı olacak olan kişilik-ilgi-yetenek gelişimi için çok değerlidir. Bu dönemde çocuğun doğayla iç içe olması hayati önemdedir. Çocuğun özeline ve biricikliğine saygı duyularak, doğayla iç içe, beş duygu organının aktif olduğu bir eğitim gereklidir. Çocuk mümkün olduğunda farklı alanlarla tanıştırılmalı ve hoşuna giden alanda da ilerlemesi teşvik edilmelidir. Ülkemizde her yıl sayıları yüz binleri bulan üstün çocukların gerekli eğitimi almadıkları ve bu yüzden köreldikleri bilinmektedir. Anne babalar ileride mutlu, özgüvenli, saygılı, yetenekli ve kendi kendine yetebilen çocuklar yetiştirmek istiyorlarsa; bu yaş dilimi her şey olmasa da birçok şey olduğunu bilmelidirler.

    7-12 yaşta meslek: Çocuğun somuttan soyut düşünebilmeye geçtiği yaş dilimidir. Okulla birlikte hareket eden çocuk bilime teşvik edilmelidir. Bilimsel metodolojiyi görebileceği belgeseller izlettirilmeli, merak duygusu kamçılanmalıdır. Merak duygusu insan için en can alıcı duygulardan birisidir. Bu duyguyu kazandırdığınız zaman her gün çocuğum ders çalış demek yerine bugün hangi aktiviteyi yapalım ön planda olur. Okul müfredatı ile hayat arasında kurulan bağ arttıkça çocuk kendiliğinden ödevlerini yapacaktır. Hayatla bağ kurduramadığınız sürece ödevler ve sınavlar bir yük olmaktan çıkamaz. Ayrıca bu yaş diliminde de kültür-sanat faaliyetleri değerlidir. Kendi duygularını ifade etmesi iletişim gelişimi için anahtardır. Bugün üst düzey firmalarda üst düzey pozisyonlara gelen kişilerin en belirgin özellikleri iletişim becerileridir. Elbette mesleki beceriler de etkili ama iletişimle desteklenmezse birçok sorun her yaş ve kurumda oluşabilmektedir.

    12-15 yaşta meslek: Ergenlik döneminin başlaması; ilkokuldan ortaokula geçmeyle beraber tek öğretmen sisteminden bir çok branş öğretmenine geçiş; ilkokulda verilen daha pekiştirici bol notlardan daha kısıtlı notlarla karşılaşılan ortaokul dönemine tekabül eden; ortaokul başlangıcında saydığım nedenlerden veli ve öğrencilerin kafalarının karıştığı yaş dilimidir. Bu yaş diliminde anahtar kelime ergenlik olmalı. Çocuğuma neler oluyor sorusunun cevabı ergenlik döneminin iyi bilinmesiyle bulunabilir. Ergende anlaşılma isteği en temel beklentidir. Meslek konusunda daha ayrıntılı bilgilendirmeler yapılabilir. Öğrenciler çeşitli meslekten kişilerle görüştürülmeli; yeteneği hakkında bilgi sahibi olması sağlanmalıdır. Yine öğrenciler, ilgi alanının çeşitlendirilmesi için lise türleri ve mesleki liselerden öğrencilerle tanıştırılmalıdırlar. Lise gezilerine önem verilmelidir.

    İnterneti oyun ve sosyal medya dışında da öğrencilerin iyi kullanması; iyi internet okur yazarı olmaları çok değerlidir. Meslek seçimi konusunda da yararlanabilecekleri pratik bir ilgi testi olan mesleki eğilim testi uygulamaları mesleklere olan ilgileri hakkında genel fikir verecektir. Daha ayrıntılı ilgi testi ise akademik benlik kavramları ölçeği uygulamasıdır. Öğrenciler mutlaka ilgi testini uygulamalıdırlar.

  • Steroidler ( kortizonlar )

    Steroidler, sürrenallerde (böbrek üstü bezlerinde) adrenokortikotrop hormon (ACTH) kontrolü altında kolestrol’ den üretilen ve kana salınan hormon yapısında maddelerdir .

    Sürrenallerde zona glomeruloza denilen tabaka en dışta yer alır ve mineralokortikoidleri (tuz tutucu kortizonları) salgılar. Bu hormonlar genel olarak vücudun su-tuz dengesini düzenler.

    Sürrenal orta kısmı olan zona fasikülata’ da ise insan vücudu için hayati öneme sahip glukokortikoidler sentezlenir.

    Zona retikülaris en içte yer alır ve DHEA gibi androjenlerin (erkeklik hormonu tarzı hormonlar) üretimi buradan yapılır. Bu hormon, kadınlarda üretilen androjenin en büyük kaynağıdır.

    Steroid hormonlar, hedef hücrede stoplazmik (hücre içi) reseptöre (algaçlara) bağlanır. Reseptör-hormon bileşkesi, çekirdekte protein üretimi için gerekli işlem olan transkripsiyonu başlatır. Steroidler, farklı hücre ve dokularda farklı işlevler görürler.

    GLUKOKORTİKOİDLERİN ETKİLERİ:

    1) Karaciğer ve renal (böbrek) aminoasit tutulumu, glukoneogenez (glukozun, yağ ve benzeri gibi diğer yapı elemanlarından üretimi); yani amino asit ve yağlardan glukoz üretilerek kan şekerinin arttırılmasını sağlar . Steroidler, bu özellikleri nedeniyle Kontrainsüliner (insülinin tersine çalışan) hormonlar olarak bilinir.

    2) Akut stres durumlarında kan glukozunu arttırarak vücutta artan enerji ihtiyacının karşılanmasını sağlar. Akut stres durumlarında salınan kortizol miktarı, normalin 10 katına kadar çıkabilmekte, bu da insan vücudunun stres karşısındaki dayanıklılığını arttırmaktadır. Aynı zamanda kasılabilen ve damar tonusunu belirleyen arteriollerde (küçük damarlarda) bir miktar vazokonstriktör (damarsal kasılma) etkiye sahip oldukları için kan basıncında artışa neden olurlar.

    3)Steroidler, kan tablosu üzerine önemli etkileri olan maddelerdir ve günümüzde dışarıdan alınan steroid ile tedavi, bu nedenle oldukça sık kullanılmaktadır. Steroidler, kandaki nötrofil, eritrosit ve trombositlerin sayısını ve % Hemoglobin miktarını arttırırken başta lenfositler olmak üzere eozinofil, bazofil ve monositlerin sayısını azaltır. Otoimmün ve allerjik hastalıklarda, malignitelerde (kanser hastalarında) kan tablosu üzerine olan bu etkilerinden yararlanılır. Steroidler, gerek T, gerekse B lenfositlerin periferik kandan lenfoid sisteme dönmesini sağlarken antijenik uyarımlar sonucu enflamasyonun başlatılmasını; savunma sistemi hücrelerinin uyarılmasını sağlayan ve antijenle aktive hale gelmiş monositler ve lenfositlerden sentezlenip ortama salınan IL-1, IL-2, PAF, Gamma IFN , TNF-alfa vb. sitokinleri bloke ederek T lenfositlerin sitotoksik T hücrelere, monositlerin makrofajlara dönüşmesini engeller. Ayrıca steroidler, güçlü bir enzim inhibitörü olan Lipokortin’ in sentezini arttırır ki; bu şekilde Fosfolipaz A2 aktivasyonunu baskılayarak enflamatuar (iltihabi) süreçte önemli işlevleri olan Prostaglandin , Tromboksan A2 ve Lökotrien sentezini önler, fagositik hücrelerde lizozomal zar stabilizasyonu artırmasına bağlı olarak fagositik fonksiyonlarda azalma oluştururlar. Bu etkileri nedeniyle bağışıklık sitemini hemen her aşamada baskılayabilme kapasitesine sahiptirler.

    3)Endokrin sistem üzerine olan etkileri açısından bakıldığında, dışarıdan verilen steroidler , hipothalamo-hipofizer aksı negatif feed-back ile bloke eder, CRH ve ACTH salgısını azaltır , GH (büyüme hormonu) salgısı artar, TSH (tiroid bezi uyarımı yapan hormon) yapımı azalır.

    4) Yüksek steroid dozları mide asit – pepsin salgısını arttırır , aktif ülserler meydana gelir. Santral sinir sistemi üzerinde mental-emosyonel (beyinsel ve duygusal) değişiklikler olur. Gene yüksek dozlarda protein katabolizması (yıkılımı) artar; kas güçsüzlüğü olur. Kalsiyum emilimi azalırken atılımı artar , ayrıca osteoklastik aktiviteyi de arttırdığı için ostoeporoz (kemik erimesi) oluşur. Kollagen (bağ dokularının) yıkımını arttırarak yara iyileşmesinde gecikme oluştururlar.

    Steroid Çeşitleri

    Genelde kullanım yerlerine göre özellikleri değiştirilir; İmmünsüpresyon (bağışıklık sisteminin baskılanması gerektiği durumlar) ve antienflamatuar (iltihap giderici) etkinlik için kullanılan formlarında sodyum – su tutulumunu ve vücutta sıvı artışını engellemek amacıyla mineralokortikoid etkinliği azaltılmış, immünosüpresyon ve antienflamatuar etkinliği arttırılmıştır steroid tipleri kullanılır.

    STEROİD METABOLİZMASI

    Kortizol, plazmada % 95 oranında kortikosteroid bağlayıcı globuline (Transkortin adı da verilen özel bir alfa-2 globulin) bağlanır. Geri kalan az miktardaki kortizol, albumin’e bağlanarak taşınır. Karaciğer’ de konjugasyonla suda çözünebilir hale gelir ve böbrek yoluyla atılır. Karaciğer fonksiyon bozukluklarında steroidlerin yarılanma ömrü artar.

    STEROİDLERİN KULLANILDIKLARI YERLER

    * Endokrin hastalıkların teşhis edilmesinde:

    Steroidlerin hipothalamus ve hipofizi baskılayarak ACTH salgısını inhibe etmeleri (baskılamaları) bu ilaçların tanı koyma amaçlı kulanılmasına olanak verir. Bu amaçla sterodilerden en çok deksametazon kullanılır.

    * Addison hastalığında , primer, sekonder ve tersiyer sürrenal yetmezliklerde replasman (eksik olanı yerine koyma) tedavisi olarak kullanılır.

    Bu hastalarda kanda kortizol olmadığı için akut strese yanıt yoktur ve bu durum, hastaların hipotansiyon (tansiyon düşüklüğü), hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) ve şok nedeniyle kaybedilebileceği tehlikeli bir hadisedir. Replasman tedavisi ile vücuttaki eksik kortizol , hipothalamo- hipofizer aksın bioritmine uygun bir şekilde dışarıdan verilir. Akut stres durumlarında ise kullanılan dozlar arttırılır. Normal kortizol salınımının ritmine uyum sağlaması için tedavide mineralokortikoid ve antienflamatuar etkinliği hemen hemen birbirine eşit olan Hidrokortizon; toplam dozunun 2/3 ‘ü sabah, 1/3’ü akşam verilmek suretiyle kullanılır. Hipotansiyon belirgin ise tedaviye mineralokortikoid etkinliği fazla olan Fludrokortizon eklenir.

    Steroid hormon sentez yolaklarındaki çeşitli enzimlerin doğumsal yokluğu nedeniyle oluşan Kongenital Adrenogenital Hiperplazi’ de kortizol eksikliği nedeniyle baskılanamayan Hipofizer ACTH hormonunun miktarındaki artış sonucu böbrek üstü bezi hücrelerinde hiperplazi (büyüme) meydana gelir. Bu hastalıkta yapılması gereken tıpkı sürrenal yetmezliklerde olduğu gibi üretilemeyen son ürünlerin hazır olarak dışardan verilmesidir.

    * Enflamasyona (iltihaba) karşı) kullanımı:

    Steroidler, daha önce bahsi geçen enflamasyonun tetiklenmesini önleyici etkileri nedeniyle günümüzde etkin olarak kullanılmaktadır. Özellikle Non Steroid Anti İnflamatuar İlaçlar olarak bilinen ilaçların kullanılmasına rağmen hakim olunamayan, başta romatoid artrit olmak üzere kronik enflamatuar hadiseler ve bunların akut alevlenmelerinin tedavisinde şikayet ve bulguların efektif bir şekilde azaltılmasında kullanılır; fakat bu türden kronik – progresif (ilerleyici) hastalıklarda steroidler kesilir kesilmez bulgular daha da şiddetlenir.

    * Vücudumuzdaki savunma sisteminin istenmeyen etkilerinden biri olan alerjik reaksiyonların tedavisinde kullanılırlar. Alerjinin yüzeyel bulgularının tedavisinde topikal (Krem, sprey vb.) olarak kullanılırken, anaflaktik şok gibi ağır alerjik tabloların tedavisinde damar yolundan kullanılır. Burada tabii ki de şunu hatırlatmak gereklidir ki; anafilaksi tedavisinin esas ilacı adrenalindir…

    Ağır bronşial astım ataklarında inhale beta mimetiklerin (bronş açıcılar) yanısıra özellikle geç faz zararlanmayı azaltmak amacıyla inhale steroid formları kullanılır. İnhale formların etkisiz kaldığı status astmatikus (açılmayan astım nöbeti) gibi durumlarda steroidler damardan enjeksiyon veya infüzyon olarak verilir.

    * Otoimmün hastalıklar:

    Sistemik sklerozis dışındaki bağ dokusu hastalıklarında (Sistemik Lupus Eritematozus, Poliarteritis Nodosa, dermatomiyozitis , vaskülitler v.s). iyi sonuçlar alınır. Başlangıçta bulgular düzelene kadar yüksek dozda (1mg/kg veya daha fazla ) kullanılır, sonra doz tedricen azaltılır.

    * Cilt ve göz hastalıkları:

    Alerjik dermatitler, kontakt dermatitler, intertrigo, cheloid, alopesia areata (bölgesel saç dökülmeleri), seboreik dermatit, liken sklerozis vb. hastalıklarda topikal olarak; Pemfigus, eksfoliatif dermatit gibi ciddi hastalıklarda ise sistemik olarak uygulanırlar. Cilt üzerine uzun süreli uygulamalarda atrofi (deride incelme) meydana gelebilir. Alerjik konjunktivit (göz nezlesi) ve blefaritte lokal formları uygulanır. Lokal uygulama göz içi basıncını arttırabilir, viral hastalıklarda ve skar dokusu üzerine uygulanmamalıdır.

    * İmmünsupresif (bağışıklık sistemini baskılayıcı) olarak kullanımı:

    Steroidler, immün sistemin; organizma aleyhine çalıştığı bazı durumlarda (organ transplantasyonu sonrası allograft reddini önleme de, aplastik anemi , minimal lezyon hastalığı, membranöz glomerulonefrit, serum hastalığı, Otoimmün hemolitik anemiler, İ.T.P…) baskılanmasında hemen hemen ilk ilaç olarak ve yüksek dozlarda kulanılan ilaçlardır. Bu amaçla en çok kullanılan Prednizon’dur.

    * Antineoplastik olarak kemoterapi protokollerinde yer alırlar. Özellikle periferik kanda lenfosit öncüllerinin çok fazla arttığı lösemi’ lerde steroidlerin, periferde lenfosit sayısını azaltıcı etkisi nedeniyle kullanılır.

    * Diğer kullanım alanları:

    Vital (hayati) fonksiyonların tehlike altına girdiği durumlarda; Septik şokta, Addison krizinde yüksek dozlarda (300 mg Hidrokortizon damardan infüzyon, gerektiğinde tekrarlanarak) kullanılır. Travma sonrası durumlarda, kafa içi basınç artışı sendromunda, beyin ödeminde, nöron stabilizasyonu ve dayanıklılığının arttırılmasında kullanılır.

    Aspirasyon pnömonisi, toksik ve irritan gaz inhalasyonu veya başka nedenlerle oluşan pulmoner ödemin (akciğer ödemi) tedavisinde, çeşitli nedenlerle (malignite, Granülomatöz hastalıklar, hiperparatiroidizm …) oluşan hiperkalsemi tedavisinde, akut romatizmal ateşde kalp tutulumu olduğunda, Good – Pasture sendromu , Oto immun hepatit, sklerozan kolanjit, Miastenia gravis, enflamatuar barsak hastalıkları, ağır bakteriyel enfeksiyonlarda organ hasarını azaltmak amacıyla kullanılırlar.

    Steroidlerin YAN ETKİLERİ :

    Kortikosteridlerin uzun süre ve yüksek dozda kullanılması çok sayıda ve ciddi olabilen yan tesirlerin oluşmasına neden olur. Bunlardan en önemlisi İyatrojenik Cushing Sendromu’dur. Klasik olarak aydede yüzü, buffalo hörgücü, sentrpedal yağlanma (ince ekstremiteler, geniş gövde), yüksek doz kortikosteroidlerin vücuttaki yağ yerleşim düzenini bozmasına bağlıdır. Mineralokortikoid etkinliğin artması, Na – su retansiyonu , intra – ekstravasküler volümde artış, hipertansiyon ve ödeme neden olur . Steroidlerin kollagen yapımını bozması, yıkımını arttırması nedeniyle ciltte atrofi, strialar (çatlaklar), yara iyileşmesinde gecikme, telenjiektaziler (damar belirginleşmeleri), küçük travmalarla bile ekimozlar (morluklar) meydana gelir. Androjen hormon miktarındaki değişmeler nedeniyle jinekomastia (erkelerde göğüs büyümesi), hirsutizm (kadınlarda kıllanma artışı), akneler (sivilcelenme) oluşur. Steroidlerin kemik metabolizmasına olan yan tesirleri nedeniyle osteoporoz (kemik erimesi) olur, kalsiyum atılımı artar, emilimi azalır. Aşırı miktarlardaki kortizol, protein katabolizmasını (yıkılımını)artırarak myopati, kaslarda güçsüzlük ve atrofi yapar. Mide asit salgısı artar, peptik ülserler meydana gelir, glukoneogenez ve glikojenoliz artar, kan şekeri yükselir, sekonder Diabetes Mellitus gelişir .

    Kortikosteroidler, immüniteyi baskıladıkları için enfeksiyonlara yatkınlık artar; özellikle hücresel immünitenin baskılanması, viral ve fungal enfeksiyonların gelişmesini kolaylaştırır. Tüberküloz alevlenmesi olabilir. Bunun dışında diğer bakteriyel patojenlerle oluşan enfeksiyonlarda da sepsis gelişme riski artar.

    Uzun süre steroid kullanımı psişik bozukluklar yaratabilir; kişilik değişiklikleri, psikozlar hatta steroidin ruhsal eksitatör etkisi nedeniyle bağımlılık yapabilir.

    Çocuklarda uzun süre ve yüksek dozda kullanılması büyümeyi durdurur. Gün aşırı uygulamayla bu sorun bir ölçüde asgariye indirilebilir.

    Dışarıdan alınan steroidler, aldosteron benzeri etkinlik gösterirler; Na – su tutulumu ile hipertansiyon ve ödemlere yol açması yanında, eğilimli hastalarda konjestif kalp yetmezliği ortaya çıkartabilir. Aldosteronun Potasyum atılımını arttırma etkisi de olduğu için şiddetli Hipokalemi sonucu motor güçte azalma, paralitik ileus (barsak felci), aritmiler (ritim bozuklukları) ve kardiyak diastolik asistoli (kalp durması) olabilir.

    Diğer yan tesirleri; lokal uygulandıkları gözde korneal ülser, glokom, katarakt ve viral enfeksiyonlarda alevlenme yapabilirler. İntra- kranial basınç artışı, hiperkoagulabilite, Tromboza eğilim, konvülziyon yapar, Ateroskleroz’u hızlandırırlar.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Son yıllarda hem tanısı hem de tedavisi tartışılan bir problem; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu. DEHB, çevre kirliliğinden tutun kanserojen maddelerin artmasına, annenin hamilelik döneminde sigara içmesinden, hızlı yaşam kültürüne birçok nedenle ilişkilendirilen bir bozukluktur. DEHB tanılaması, aile, okul ve çocuk ekseninde gözlem ve görüşmeler sonucunda detaylı olarak değerlendirildikten sonra yapılabilen bir tanılamadır. İlaç tedavisi bu rahatsızlıkta uygulanabilmektedir. Çoğunlukla tek başına ilaç tedavisi yeterli değil. Kombine yaklaşım, yani hem terapi hem ilaç ve hem de aile eğitimi ve okuldaki düzenlemelerle bu bozukluk iyileştirilebilmekte. Tedavisinde ve düzenleme aşamalarında sabır çok değerlidir. Günümüzde % 5 oranında çocuklarda görülen bu rahatsızlık oldukça yaygın. Tedavi edilmediğinde ilerleyen yaşlarda anksiyete ve duygu durum bozuklukları ve çeşitli bağımlılıklara neden olabilmektedir.

    DEHB kriterleri

    DEHB 7 yaşından önce başlayan, en az 6 ay süreyle görülen, akademik ve sosyal işlevlerde bozulmaya yol açan, gelişime uygun olmayan yetersiz dikkat süresi, yaşa uygun olmayan aşırı hareketlilik ve dürtüsellik ya da her ikisiyle tanımlanan bir bozukluktur. Okul, ev ve iş gibi iki ya da daha fazla ortamda belirtilerin görülmesi gerekir (Kaplan ve Sadock, 2004).

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozuklukları ayrı değerlendirilse de özellikle hiperaktivite olan durumlarda doğal olarak dikkat eksikliğiyle beraber görülmektedir.

    Dikkat Eksikliği Görülen Durumlarda Nelerle Karşılaşılır:

    Dikkatini ayrıntılara veremez ya da okul ödevlerinde, işlerinde ya da diğer etkinliklerde dikkatsizce hatalar yapar. Aldığı görevlerde ya da oynadığı etkinliklerde dikkati dağılır. Doğrudan kendisine konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür. Yönergeleri izlemez ve okul ödevlerini, ufak tefek işleri ya da iş yerindeki görevlerini tamamlayamazlar. Üzerine aldığı görevi ve etkinlikleri düzenlemekte zorluk çekebilirler. Sürekli mental (akıl) aktivite gerektiren görevlerden kaçınır, bunları sevmez ya da bunlarda yer almaya karşı isteksizdir. Üzerine aldığı görev ya da etkinlikler için gerekli olan şeyleri kaybedebilirler. (örneğin oyuncaklar, okul ödevleri, kalemler, kitaplar ya da araç gereçler). Dikkati dış uyaranlarla kolayca dağılır. Günlük etkinliklerinde unutkan olabilmektedirler.

    Hiperaktivite Görülen Durumlarda Nelerle Karşılaşılır:

    Ayakları kıpır kıpırdır ya da oturduğu yerde kıpırdanıp durur. Sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar. Uygunsuz olan durumlarda koşturup durur ya da tırmanır

    (ergenlerde ya da erişkinlerde öznel huzursuzluk duyguları ile sınırlı olabilir). Sakin bir biçimde boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır. Hareket halindedir ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranırlar. Çok konuşurlar. Dürtüleriyle hareket etmeye meyillidirler. Sorulan soru tamamlanmadan cevap

    verebilmektedirler. Sırasını beklemede güçlük yaşayabilirler. Başkalarının sözünü kesebilir ya da başkalarının yaptıklarının arasına

    girebilirler. (örneğin başkalarının konuşmalarına ya da oyunlarına burnunu sokabilir).

    Not: Bu durumların son 6 ay içersinde sık sık gerçekleşmesi, bu faktörlerin en az yarısından fazlasının bulunması bu durumu düşündürmektedir.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite İçin Ebeveynler Neler Yapmalılar:

    – Öncelikle tanının iyi konulması gerekir. Her hareketli çocuğun hiperaktivite, her dikkatini vermeyen çocuğun dikkat dağınıklığı tanısı konulması gerekmez. Bunda zaman, davranışın şiddeti ve sıklığı gibi kriterleri olduğu unutulmamalıdır. Dikkat eksikliği görülen çocuğun durumu motivasyonsuzlukla ilgili olabilir. Hareketli çocuk da bunu dönemsel olarak yapıyor olabilir. Bunun sağlıklı tanılanabilmesi için de uzman desteği alınmalıdır.

    – Aileler konuya ilişkin bilgilenmelidir. Ayrıca çocukla iletişim konusunda bilgilenmelidirler. Bu konuda yazılan pek çok kitap bulunmaktadır.

    – Kurallar DEHB’ de çocuk ve ebeveyn için sorun oluşturmaktadır. Kurallar çabuk unutulabilir. Bunun için de kuralları yazabilir ve her dakika göz önünde olacağı bir yere asabilirsiniz. Çocuklar kendilerinden ne beklendiğinden emin olduklarında, çevrelerindeki kişilere daha fazla güven duyacaklardır.

    – Göz kontağı kurmak değerlidir. Sık sık göz göze gelin. Dikkat eksikliği olan bir öğrenci ile göz göze gelerek, onu nereye daldıysa geri getirebilirsiniz. Sık sık tekrarlayın. Dikkat eksikliği olan öğrencinizi size en yakın noktaya oturtun. Böylece dalıp gitmeye meyilli öğrencinizin dikkatini her an üzerinizde tutabilirsiniz.

    – Sınırlar konulmalıdır. Bu sınırlarda internet kullanımı, oyun ve televizyon izlemeye koyulacak sınırlandırmalar başlarda gelmelidir.

    – Anda kalmayı çocukların öğrenmesi değerlidir. Bunun için yapılacak birçok şey olabilir. Yemeği çiğneyerek ve duyumsayarak yemeyi öğrenmesinden tutun; bir manzaraya bakarken ondan keyif almaya kadar pek çok şeyin haz değeri vurgulanmalıdır. Bunu yaparken kendimizin önemli model olduğumuzu da unutmamalıyız.

    – Dikkat eksikliği için bilmece ve bulmacalar, puzzlelar kullanılabilir. Ayrıca internet üzerinden bulabileceğiniz değişik oyunlar ve konuya ilişkin kitaplar da vardır. Bunlardan el becerisinin ön planda olduğu çalışmaların önemsenmesi daha geliştirici olabilmektedir.

    – Düzenli ve çeşitli beslenme değerlidir. Sportif faaliyetlerden özellikle grupla yapılan sporlar çocuğun sosyal yönünün gelişmesine ve kuralları öğrenmesine destek verir. (futbol, basketbol)

  • Tansiyon düşüklüğü ( hipotansiyon )

    Düşük Tansiyon (Hipotansiyon)

    Düşük tansiyon olarak bilinen hipotansiyon, herhangi bir semptom vermeyebilirken, birçok kişide baş dönmesi, gözlerde kararma, bayılma gibi semptomlar da yapabilir. Bazı vakalrda hayatı tehdit edici olabilir.

    Kan basıncının oluşturduğu etkiler kişiden kişiye değişmekle birlikte, sistolik (büyük tansiyon) tansiyonun 90 mm hg, diyastolik (küçük tansiyonun) tansiyonun 60 mm hg altında olması olarak tanımlanır.

    Düşük tansiyonun sebepleri basit bir dehidratasyondan ( vücudun susuz kalması) ciddi dahili ve cerrahi hastalıklara kadar değişebilir. Düşük tansiyon tedavi edilebilir bir durum olmasına rağmen asıl önemli olan sebebinin bulunması ve tedavi edilmesidir.

    Tansiyon düşüklüğü, özellikle aniden geliştiğinde kişide ciddi belirti ve bulgular verebilir. Baş dönmesi, konsantrasyon bozukluğu, göz kararması, bulantı, soğuk bir deri, hızlı soluma, yorgunluk, depresyon, susama hatta bayılma bunlar arasındadır.

    Ne zaman doktor görmelidir?

    Çoğu zaman tansiyon düşüklüğü ciddi bir hastalığa bağlı olmaz. Tansiyonunuz düşük olmasına rağmen kendinizi iyi hissediyorsanız, ciddi bir baş dönmesi, bulantı, fenalık hissi, gözlerde kararma yoksa basit önlemlerle –mesela su kaybına, aşırı terlemeye bağlı oluşmuş olabilir sıvı almakla birlikte şikayetleriniz gerileyebilir– tansiyonunuz yükselir. Eğer sıvı alamkla yükselmiyor ve ciddi bir baş dönmesi, bulantı, fenalık hissi, gözlerde kararma şikayetiniz devam ediyorsa veya süreklilik gösteriyorsa bir doktora görünmenizde mutlak fayda vardır.

    Nedenleri nelerdir?

    Sistolik tansiyon : İlk olarak okunan ve büyük tansiyon olarak değerlendirilen değer, kalbin kanı atarken damarlarda oluşturduğu basıncın yansıması olarak değerlendirilir.

    Diyastolik tansiyon : İkinci okunan ve küçük tansiyon olarak değerlendirilen değer ise kalp atımları arassında, kalbin dinlenmesi sırasında damarlarda oluşan basıncın yansımasıdır.

    Son rehberler bu iki değer için idealin 120/80 mm hg olduğunu belirtmekteler.

    Ancak kan basıncı çok kısa süreler içinde, normal sınırlarda kalmak şartıyla ciddi değişiklikler gösterebilir. Bu durum vücut pozisyonunuzdan, soluma hızınızdan, stres düzeyinizden, fiziksel durumunuzdan, aldığınız ilaçlardan, yediğinizden içtiğinizden etkilenebilir.

    Bazı durumlar tansiyon düşüklüğüne yol açabilir.

    Gebelik: Kadın dolaşım sistemi gebeliğin İlk 24 haftasında genişler, bu da büyük tansiyonda yaklaşık 10 , küçük tansiyonda yaklaşık 10-15 mm hg düşüşlere neden olur. Gebelik sonrası normale döner.

    Kalp hastalıkları: Düşük kalp hızı, kalp krizi, kalp yetmezliğinde, dolaşım sisteminin kalbi çok yormaması için çeşitli mekanizmalarla damarlarda genişleme yaparak tansiyonu düşürebilir.

    Endokrin hastalıklar: Hipotiroidizm- guatr bezinin az çalışması, hipertiroidizm- guatr bezinin çok çalışması, adrenal ( böbrek üstü bezi) yetmezlik, hipoglisemi- kan şeker düşüklüğü, diabet- şeker hastalığı

    Dehidratasyon- susuz kalmak: İshal, bulantı kusma, uzun süre susuz kalmak, idrar söktürücü kullanmak,

    Kan kayıpları:

    Sepsis: (ciddi enfeksiyonlar)

    Anafilaksi ( ciddi allerjik reaksiyonlar): İlaç alerjileri, yemek alerjileri, böcek sokmaları

    Yetersiz beslenme : Vitamin B12 eksikliği, folat eksikliği, demir eksikliği

    Çeşitli ilaçlar: Diüretikler ( idrar söktürücüler), çeşitli tansiyon ilaçları, parkinson hastalığı ilaçları, antidepresanlar ( depresyon ilaçları)

    Düşük tansiyon tipleri:

    Ayağa kalkınca olan tansiyon düşmesi ( postural ya da ortostatik tansiyon): Adında anlaşılacağı gibi, kişinin otururken ya da yatarken aniden kalkma sonrası olan tansiyon düşmelerini anlatır. En sık sebepleri, susuz kalma, uzun süreli yatak istirahati, gebelik, diabet, kalp hastalıkları, yanıklar, aşırı sıcak, büyük variköz damarlar, nörolojik hastalıklardır. Aynı şekilde birçok tansiyon ilacı, depresyon ilaçları, parkinson ilaçları da postürel hipotansiyon yapabilmektedir.

    Yaygın olarak yaşlı popülasyonda , özellikle 65 yaş üstünde görülmektedir. Fakat aynı zamanda tamamen sağlıklı genç bireylerde de otururken ya da yatarken ani kalkmalarda bu tansiyon düşüklüğü görülebilir.

    Postprandiyel hipotansiyon: Daha çok yaşlı kişilerde görülen özellikle yemek sonrası olan ani tansiyon düşmelerini tarifler. Bu olay yemek sonrası vücdumuzdaki kanın sindirim sistemimize yönelmesi ile ilgilidir. Sağlıklı kişilerde gerek kalp hızınınartması, gerekse kan damarlarının kasılması ile bu tansiyon düşüklüğü engellenir. Ancak bazı kişilerde, özellikle yaşlı kişilerde bu mekanizma çalışmazsa, düşük tansiyon ile baş dönmesi , göz kararması, halsizlik olabilir.

    Nörolojik kaynaklı hipotansiyon: Bu olay daha çok genç bireylerde görülebilecek bir durumdur. Özellikle uzun süreli oturma sonrası ya da yatma sonrası ani ayağa kalkma ile ilişkilidir. Burada ani kalkışla , bacaklara toplanmış kan aniden kalbe geri döner, bu kalpte tansiyonun yükseldiğine dair yorumlanır ve beyine tansiyonu düşür diye sinyal gönderir. Kalbin bu yanlış algılaması ani tansiyon düşüklüğüne neden olur ve gözlerde kararma , baş dönmesi yapabilir.

    Risk faktörleri:

    Düşük tansiyon birçok kişiyi etkileyebilir. Neden olabilecek bazı risk faktörleri vardır.

    Yaş: Özellikle yaşlı popülasyonda (65 yaş sonrası) ayaktayken veya yemek sonrası tansiyon düşüklüğü olabilir. Ortastatik hipotansiyon hızlı ayağa kalkışlarda ve yemek sonrası görülebilir. Nörolojik kaynaklı hipotansiyon ise daha çok genç bireylerde hızlı yaşam ve harekete bağlı görülebilir.

    Ilaçlar: Tansiyon ilacı alan herkes tansiyon düşüklüğü için adaydırlar.

    Bazı hastalıklar: Parkinson hastalığı , diabet , bazı kalp hastalıkları

    Tedavi ve ilaçlar:

    Eğer sizi rahatsız edecek kadar semptom veren tansiyon düşüklüğünüz varsa , asıl önemli olan bu düşüklüğe sebep olabilecek durumu saptamaktır. ( susuz kalmak mı? kalp hastalığı mı? Seker hastalığı mı?, guatr hastalığı mı? ) eğer kulandığımız ilaçlara bağlı bir tansiyon düşüklüğü varsa doktorunuzla konuşarak doz azaltımına gidilebilir.

    Eğer tansiyon düşüklüğünü açıklayabilecek yeterli bulgumuz yoksa, yapılacak olan sağlık durumumuza, var olan hastalıklarımıza, yaşımıza bağlı olarak düşük tansiyonumuzu yükseltmeğe çalışmak ve var olan şiakayetlerimizi en aza indirmektir. Bunun için birçok yol vardır.

    Daha fazla tuz almak; Diyetteki tuz miktarını arttırmak tansiyonumuzda anlamlı bir artış sağlayabilir. Ancak kalp hastalığı olan, yüksek tansiyonu olan ve özellikle yaşlı olan hastaların doktorlarına danışarak bunu yapması daha uygundur.

    Daha fazla su içmek: Bu öneriden herkes fayda sağlayabilir. Su kan hacmini arttırarak dehidratasyondan ( vücudun susuz kalmasından ) vücüdu korur. Hem tansiyonu yükselterek hem de dehidratasyondan koruyarak tansiyonu yükseltir.

    Bacak basınç çorapları: Özellikle geniş variköz venleri ( varisleri ) olan kişiler fayda görür. Genişlemiş bacak damrlarında toplanmış kanın kalbe dönüşünü kaolaylaştırarak tansiyon düşüklüğünü azaltırlar.

    İlaçlar: Kronik ortostatik hipotansiyonu ve ciddi semptomları olan hastalar doktor kontrolünde

    çeşitli ilaçlar kullanabilirler.( örn. steroidler)

    Yalnız tedavide asıl önemli olan, altta yatan sebebi bulup ona yönelik yaşam tarzı değişikliğini ve tedavisini yapmaktır.

    Yaşam tarzı değişklikleri;

    Sonuç olarak düşük tansiyonunuzu yükseltmek için yapılabilecekleri şöyle sıralayabiliriz.

    Bol su için alkol alımını azaltın; Alkol vücüt su oranını azaltarak tansiyonu düşürür. Su ve diğer sıvılar ise kan hacmini arttırarak tansiyonu yükseltir.

    Sağlıklı beslenin: sebze , meyze balık ve tavuk eti içeren besinlere ağırlık verin, doktorunuzun önerisiyle gerektiği kadar diyetteki tuz oranını arttırın.

    Vücüt pozisyon değişikliklerini yavaşça yapın: Özellikle yatar ve oturur pozisyondan ayağa, ani olarak kalkmayın. Özellikle sabah yataktan kalkarken derin bir nefes alın ve kalkmadan önce bir kaç dakika yatakta oturun , sonra kalkın. Uyurken başınızı biraz yüksek tutun . Eğer tansiyon düşüklüğü semptomları hissederseniz ( baş dönmesi, göz kararması, halsizlik) düz bir zemine uzanarak ayaklarınızı, bacaklarınızı bir sandalye veya benzeri bir yüksek yere koyun. Bu hareket kanı bacaklarınızdan kalbe ve beyine yönlendirecektir.

    Sık sık yiyin, karbonhidrat içeriği az yiyecekler tütekin: Bu yeme tarzı özellikle ağır yemeklerden sonra oluşacak tansiyon düşmelerini engelleyecektir. Öğünlerinizin karbonhidrat ( patates, pirinç, pasta ve ekmek) içeriğinin az olmasına dikkat edin. Aynı zamanda bilinen bir yan etki olmadığı sürece çay ve kahve içmek düşük tansiyonunuzun yükselmesinde fayda sağlayacaktır. Yalnız unutmayın ki özellikle kahve kalp hastalarında ciddi yan etkiler (çarpıntı, tansiyon yükselmesi) yapabileceğinden doktorunuza danışmadan kahvenin fazla tüketimine gitmeyiniz.

    Dr. Cem Özcan

    Dahiliye Uzmanı

  • Nasıl Bir Anne Babasınız?

    Nasıl Bir Anne Babasınız?

    Toplumsal alışkanlıklarımız gereği, çocuklarımız genelde koruyucu aile yapıları içinde büyütülür. Anneler çocukları için her şeyi yapar, her hatalarını telafi eder, her başı sıkıştığında bir çözüm yolu bulur. Yeter ki çocukları ders çalışsın, başka hiçbir şeyle ilgilenerek yorulmasın. Koruyucu aile yapısı, çocuğuna herhangi bir sorumluluk yüklemeye kıyamayacaktır. Zaten ebeveynlerde çocuklarının her türlü ihtiyacı ile ilgilenerek çözüm olmayı kendilerine görev atfetmişlerdir.

    Çocukların görevi ya da sorumluluğu ise ders çalışmaktır. Ama onu da çocuk bütün bunlardan sonra ya sahiplenir ya da sahiplenmez. Çünkü onda da zaten anneler çocukların yerine ödevleri varsa telaşlanır, sınavları varsa kaygılanırlar. Eh çocuğa da yapacak çok fazla bir şey kalmaz. Birisi varken bir diğer kişinin daha çabalamasına gerek yoktur. Bir kişi yetiyordur da artıyordur bile ve böylelikle çocuklar tam olarak hiçbir sorumluluk almadan büyümüş olurlar.

    Hatta sorumluluk almadıkları gibi birde yaptıkları hataların suçunu da üstlerine almamak gibi bir alışkanlıkları vardır. Bu da yine çocukluktan beri verilen bir şeydir ve sonra çocuk büyür. Böylece suçu kendinde aramayan, suça sebep olan etkenleri dışarıda arayan, hep karşı tarafa yüklemeler yapan, düşünmeden hareket eden, yaptığı davranışların sonucunu görmeyen, her zaman payına düşen sorumluluktan kaçan, sanki olanlar onun problemi ya da sorumluluğunda değilmiş gibi davranan kişiler çıkar ortaya.

    Bu durum ergenlik dönemi ile beraber daha da netleşir ve bir problem olarak artık karşımıza çıkmaya başlar. Ergenlik döneminde ben merkezcilik ön plandadır. Ergen kendini tüm olayların merkezinde görür. Ergenlikte hep “BEN” vardır. Düşünmeden hareket eder. Zaten kafası karışık olan ergen olayların sonuçlarını önceden kestiremeyebilir. Tabii işte bu noktada nasıl yetiştirildiği de önem kazanır. Evde sürekli pohpohlanarak, el üstünde tutularak, hiçbir sorumluluk verilmeden, her istediği yapılarak büyüyen çocuk ergenlik döneminin de doğal özellikleri ile tüm dış dünyayı kendine karşıymış gibi görmeye başlar. Arkadaşları ile sürekli sorun yaşar. Öğretmenleri ile sürekli arası açıktır. Kendi hatalarını asla görmez, sürekli karşı tarafı suçlar. Kural tanımaz. Hep onun istediği yapılsın ister. Hep kendi söylediklerinin doğruluğuna inanır.

    Tabii bu durumda aile de objektif olamıyorsa ve hala koruyucu aile tutumunda ise çocuklarının her söylediklerini kesinkes doğru olarak kabul eder, o da göremez aynı aile tutumuyla yetişmiştir ve çoğu zaman kendine eleştirel bakmayı beceremez. Olayları araştırma gereği duymaz.

    Çoğu zaman oluyor bunlara benzer olaylar. Çocuk evde o kadar şımartılmış her istediği yapılmıştır ki; dışarıda çok kolay hayal kırıklığına uğrar. Çünkü evdeki gibi dışarıda herkes onu mutlu etmek için çabalamaz ve hatalarını hoş görmez. Ama çocuk evde buna o kadar alışmıştır ki normalin bu olduğunu sanır, ya hayal kırıklığı ile içine kapanır ya da oda karşı tarafa zıt gitmeye başlar.

    Böyle davranarak çocuklarımız yerine onların problemlerini çözmüş onlara kendilerini geliştirme fırsatı vermemiş oluyoruz. Biz onların yerine problemlerini hem çözeriz ve hem de şikâyet ederiz. Hiçbir problemini çözemiyor, sonuçları göremiyor diye. Fırsat vermeyiz ki çocukluktan beri. Okulda ister arkadaşları ile ister öğretmenleri ile olsun karşılaştıkları problemde hemen okula koşarız. Onun yerine problemi halletmeye uğraşırız. Sonra da niye bu çocuk karşılaştığı problemleri çözemiyor kendi başına karar veremiyor deriz.

    Sonuç olarak birilerini suçlamak, eleştirmek çok kolaydır. Zor olan ise kendimizi eleştirebilmektir. Hatalarımızı görebilmektir. Her olayda üstümüze düşen payı kabullenebilmemizdir. İşte budur insanı olgunlaştıran. Eğer bunu yapabilirsek sağlıklı bir kişi oluruz ve çevremizle uyum içinde yaşarız. İşte budur bize çok şey kazandıran; bizi geliştiren.Çocuklarımızın da böyle olmasını istiyorsak değişime kendimizden başlamalıyız.Eğer biz olgun davranırsak onlara iyi birer model olabiliriz.

  • Kronik rinosinüzit : ağır üst solunum yolu hastalığı kavramı

    Üst solunum yolu; nazal kavite, sinüsler, farinks ve larinksin üst seviyelerini kapsayan anatomik bölge olarak tanımlanır. Kronik üst solunum yolu hastalığı ise; bu bölgenin intermitan veya persistan inflamatuvar hastalığını tanımlamaktadır. Ancak, bu tanım içine akut enfeksiyonlar veya anatomik anormallikler alınmaz. Alerjik rinit (AR), non-alerjik rinit (NAR), nazal polipli veya polipsiz kronik rinosinüzit (KRS) ve mesleksel rinit bu hastalık grubunu oluşturmaktadır. Bu hastalıklar tüm yaşlarda, tüm etnik popülasyonlarda ve tüm ülkelerde son derece sık görülmektedirler. Ayrıca bu hastalıkların giderek artan toplumsal sağlık problemi özellikleri ve sosyoekonomik etkileri de iyi bilinmektedir. Sıklıkla da birbirleriyle komorbidite göstermeleri nedeniyle tedavi ve yönetimleri çok karmaşık ve pahalıdır (1,2).

    Kronik üst solunum yolu hastalığı olan kişilerin çoğunda tedavi ile semptomlar kontrol edilebilse de bir kısmında ağır kronik üst solunum yolu hastalığı (AKÜSYH) vardır. AKÜSYH, rehberler baz alınarak, yeterli (etkili, güvenli ve uygun) farmakoterapi verilmesine rağmen semptomların yeterince kontrolünün sağlanamadığı hastalık durumu tanımlar. Bu hastalarda yaşam kalitesi, sosyal fonksiyon, uyku, okul veya iş performanslarında azalma gözlenmektedir.

    Kronik üst solunum yolu hastalığı prevalansı ve maliyeti tüm dünyada çok hızlı bir şekilde artmaktadır. Bununla birlikte geri ödemesi olan sağlık harcamaları ise giderek azalmaktadır.

    AR gibi bazı kronik üst solunum yolu hastalıkları maalesef ki ciddiye alınmamakta ve çoğu ilacının geri ödenme olasılığı azalmaktadır. Bu durum da birçok hastanın ne yazık ki tedavisiz kalmasına neden olmaktadır. AR’ li hastaların klinik olarak farklılıklar gösterdiğini hepimiz görmekteyiz. Hastaların önemli bir kısmında astım da hastalığa eşlik etmektedir. Bu da bu hastaların tedavi ile kontrol altına alınmalarını zorlaştırabilmektedir. AR’ li hastalar tedavi açısından değerlendirildiğinde rehberlere uygun optimum tedavi alsa bile bu hastaların yaklaşık % 20’ sinde semptomlara hakim olunamadağı görülmektedir (3,4).

    NAR, IgE’ nin rol almadığı ve yapısal bozukluklarla ilişkilendirilmeyen inflamatuvar nazal patolojiler olark tanımlanabilir. Enfeksiyonlar, hormonal dengesizilikler, fiziksel ve kimyasal bazı ajanlar ve bazı ilaçlar nedeniyle oluşabilir (5). Tüm bunlara ek olarak bazı hastalarda AR ve NAR birlikte görülebilir. NAR’ in prevalansı kesin olarak bilinmemekle birlikte oldukça sık olduğu düşünülmektedir. (6). NAR kişilerin yaşam kalitelerinde ciddi bozulmalar meydana getirirken, önemli bir sosyoekonomik yük de oluşturmaktadır. Bu nedenle bu hastalık grubunda da özellikle semptomlara hakim olamadığımız grup AKÜSYH içinde sayılabilir.

    Sinüzit, tüm dünyada sık görülen bir sağlık problemidir. Antibiyotik kullanımı, sık hastane başvurusu nedeniyle ciddi düzeyde ekonomik kayıplara neden olur. İş gücü kaybı ve hastaların yaşam kalitelerinde düşme ise indirek olumsuz etkileri olarak karşımıza çıkmaktadır (7,8).

    Kronik sinüzit (KS) sıklıkla, astım, otitis media, egzema gibi hastalıklarla birliktelik gösterir. Etkili bir tedavi geliştirebilmek için hastalığın patogenez ve etiyolojisini anlamak gereklidir. Son yıllarda geliştirilen “tek hava yolu tek hastalık” teorisine göre; alt hava yolları, üst hava yolları, paranazal sinüsler ve orta kulak anatomik ve fonksiyonel olarak birbiriyle bağlantılıdır. Hava yollarının bir bölümünde gelişen hastalık hızla diğer alanlara ilerleme eğilimindedir. Bu durum sinüziti olan bir hastanın akciğer fonksiyonlarında da bozulmaya neden olması açısından önemlidir. Gastroözefajiyal reflü olup olmadığı da üst ve alt hava yolları incelemesi ile birlikte değerlendirilmelidir. Sinüzitli hastaların büyük çoğunluğunda rinitle uyumlu şikayetler saptanmaktadır. Bu yüzden “rinosinüzit” teriminin kullanmak daha doğrudur. Tüm bunların yanında, KS’ li hastaların % 20’ sinde nazal polip vardır; bu hastaların bir kısmında da astım ve rinit ile ilişkili olarak aspirin duyarlılığı sendromu görülmektedir. Aspirin duyarlılığı her ne kadar toplumun % 0.6-2.5 gibi bir kısmında görülse de ilaçlarla ortaya çıkan yan etkiler açısından en sık rastalanan ilaç reaksiyonlarından biridir. (9). Ayrıca bu durum yalnızca aspririnle değil COX inhibisyonu yapan tüm diğer non-steroid anti-enflamatuvar (NSAİ) ilaçlarla da ortaya çıkabilir. Aspririn duyarlı bu hastaların bir kısmı NSAİ ilaçlardan kaçınsa da uzun süreli astmatik semptomlar gösterebilirler; işte bu grup hastalar da AKÜSYH’ na sahip olarak değerlendirilir. Hastanın şikayetleri 3 hafta ve daha az bir süredir varsa akut rinosinüzit (ARS), 6 hafta ve daha uzun bir süredir varsa kronik rinosinüzit (KRS) olarak değerlendirilmektedir (10,11).

    Çalışma alanlarındaki çevresel faktörler de astım, AR, NAR gibi hastalıklar açısından ciddi risk oluşturabilir. Bu alanlardaki duyarlaştırıcı ve irritanlarla oluşan hastalık “reaktif solunum yolu disfonksiyonu sendromu” olarak tanımlanır. Aslında iş ortamında olduğu kanıtlanan bu duruma “çalışma ile ilişkili solunum hastalığı” demek daha doğru olabilir. Bu hastalarda çok uzun bir latent periyod gözlenebilir. Hastaların büyük çoğunluğu tanı aldığında durum aslında kronikleşmiştir. Bu nedenle bu tip hastalarda persistan astım ve AKÜSYH’ ndan korunmak adına yapılacak en önemli şey erken tanı koymak ve mesleki uyarandan kişiyi uzaklaştırmaktır (12).

    Yukarıda saydığımız tipte, enfeksiyöz ve anatomik nedenli olmayan, ayrıca da rutin tedavilerle iyi cevap alamadığımız KRS’ li hastalarda AKÜSYH kavramından bahsetmek gereklidir. Bu nedenle sinüzitler ve KRS üzerinde biraz daha durmak gereklidir. Aşağıda KRS ile ilgili klinik, etiyo-patolojik, tanısal ve yönetimsel bilgiler verilmiştir.

    KLİNİK

    Sinüzit, çok değişik semptomlar ile karşımıza gelebilir. Anterior veya posterior pürülan akıntı rinosinüzit tanısı için en önemli semptomdur. Klinik değerlendirme için minör ve major kriterler belirlenmiştir. ARS için major kriterler; pürülan akıntı, baş ağrısı, sinüs bölgelerinde ağrı veya dolgunluk hissi, nazal konjesyon veya tıkanıklık, koku almada azalma, ateş yüksekliğidir. Minör kriterler ise; ağız kokusu, ateş, halsizlik, diş ve diş etlerinde ağrı, kulaklarda dolgunluk hissi ve ağrı, öksürük ve çocuklarda irritabilitedir (7,13,14).

    Yukarıda sayılan kriterlerden, 2 veya daha fazla major kriter, 1 major 2 minör kriter 6 hafta ve daha uzun süredir mevcutsa KRS tanısı olasıdır. Bazı hastalar yılda 3-4 kez olan 10 gün kadar süren akut sinüzit atakları geçirmektedir. Ayrıca tedaviyi takiben 4 hafta sonrasında halen tomografide paranazal sinüslerle ilgili bulgular devam ediyorsa KRS düşünülmelidir (7,15).

    ETİYOLOJİ

    KS hastalarının çoğunluğuna, alerjik veya enfeksiyöz rinit eşlik etmektedir. Ayrıca vazomotor rinit, ilaç nedenli rinosinüzit, non-alerjik eozinofilik rinit (NARES), anatomik nedenli rinit, nötrofilik rinosinüzit ve nazal polip de sıklıkla birliktelik gösterir. Vazomotor rinit; genellikle sigara, ter veya diğer kokular, mesleksel nedenlerle maruz kalınan nonspesifik uyaranlarla ilişkili olarak gelişen durumlar için kullanılan bir terimdir. Alerjik rinosinüzitten farklı olarak vazomotor rinosinüzit hastalarında konjonktival semptomlar yoktur. Nazal dekonjestanların uzun süreli kullanımı sonrası gelişen kronik ilerleyici rinit “rinitis medikomentosa” olarak tanımlanır. NARES’ de nazal sekresyonlarda eozinofili mevcuttur; ancak, hastada alerjik bir durum yoktur. Steroid tedavisine yanıt verir ayrıca astım veya aspirin duyarlılığı gelişimi öncesinde görülebilir. Anatomik nedenli rinit genellikle septal deviasyon veya diğer septal deformitelerle ilişkilidir tek veya iki taraflı olabilir. Rinosinüzit ile birlikte aspirin ve diğer NSAİ ajanlara duyarlılığın eşlik ettiği hastalarda genellikle nazal polip vardır. Aspirin duyarlılığı sendromunda eozinofil göçü ve mast hücre aktivasyonu üzerinde inflamatuvar sitokinler ve lökotrienlerin etkisi olduğunu düşündüren bazı bulgular vardır (16-18).

    PATOGENEZ

    Maksiler, ethmoid, frontal ve sfenoid sinüslerin tamamı nazal kaviteye drene olmaktadır. Frontal, maksiller ve anterior ethmoid sinüs osteomeatal kompleks aracılığıyla orta turbinata, posterior ethmoid sinusler ve sfenoid sinüsler sfenoethmoidal reses aracılığı ile süperior turbinata drene olmaktadır (19). Maksiller sinüs mukosilier aktivitesi yerçekimine karşı çalışmaktadır. Otörlerin çoğu KRS hastalarında, orta meatus ve sinüslerde opasifikasyon ve inflamasyon varlığını tanımlamışlardır. Alerji, immün yetmezlik, viral enfeksiyon, anatomik bozukluklar osteal tıkanıklığı arttırarak staza neden olur. Enfeksiyona sekonder olarak sitokin sentesi ve lökosit birikimi olmaktadır. Alerjik rinit de çeşitli mekanizmalarla sinüzite neden olmaktadır. Alerjik rinit ve sinüzitte, mukus üretiminde artma, mukosilier aktivitede bozulma ve doku ödemi görülmektedir. Bu durum hava yolunda obstrüksiyon, staz ve sekonder olarak enfeksiyona yol açar. Hastada anatomik bozukluk, immün yetmezlik, kistik fibrozis ve viral enfeksiyon gibi eşlik eden anormallikler varsa klerens mekanizmaları hızla bozulur ve sinüzit gelişir. İnflamatuvar yanıt doku ödemi ve remodelinge yol açar; sonuçta, hava yolunda obstrüksiyon, sekonder olarak enfeksiyon, inflamatuvar sitokin salınımı, lökosit birikimi gelişir (20).

    Mukozal ödem, osteal tıkanıklık, mukus yoğunluğunda artış, mukosilier aktivitede azalma; ARS veya KRS gelişimine veya KRS’ de akut ataklara neden olmaktadır. Sinüs ostiumlarında tam veya tama yakın tıkanıklık olması hipoksi ve hiperkapni ile sonuçlanır. Bu durumda artan nötrofil aktivasyonu, inflamasyonu ilerletir ve pH’ ın düşmesi de silier bozukluğa neden olur (21). Bunların dışında yabancı cisim varlığı yetişkinlerde genelde nazotrakeal veya nazogastrik tüpün neden olduğu osteal blokaj ve mukozal şişliğe neden olmaktadır. Enfekte nazal sekresyonlar da sinüslere geri drene olup ve KRS’ e neden olabilmektedir (22).

    KRS’ DE ALERJİNİN ROLÜ

    Amerika’ da KRS prevalansı en sık karşılaşılan kronik hastalıklar içinde bildirilmiştir. Yine aynı ülkede alerjik rinit (AR) de oldukça yaygındır. AR’ in yıllık 2.4 milyar dolar maliyete neden olduğu düşünülmektedir. Astım ve sinüzitin ilişkili olduğu düşünüldüğünde bu maliyet 10 milyar doları bulmaktadır. Alerji, KRS, astım ve reflü arasında sıkı bir ilişki görülmektedir. Bu durumların birçoğunun aynı hastada birlikteliği olduğunda tek bir bireysel tedavi yaklaşımına ihtiyaç vardır (23).

    AR gelişimine neden olan alerjenler astım gelişimde de önemlidirler. Çalışmalara göre ev içi alerjenlerin etkili şekilde uzaklaştırıldığı agresif tedavi yaklaşımlarında, akciğer fonksiyonlarında düzelme olduğu görülmüştür. Astımlı hastaların %28-78’ inde rinit, kronik rinit tanılı hastaların %38’ inde astım görülmektedir. Bu bulgular sonucunda alerjik rinosinüzitin astım gelişimi için bir risk faktörü olduğu düşünülmektedir. Bazı çalışmalarda antihistaminik kullanımı ve alerjik rinosinüzitin etkili tedavi edilmesi ile astımın iyileştiği gösterilmiştir. Bu durumun rinitin tedavi olmasının indirek bir etkisi mi yada astımın düzelmesinin direk bir etkisi mi olduğu net değildir (11).

    İMMÜN SİSTEMİN DEĞERLENDİRİLMESİ

    KRS tanısında immün sistemin değerlendirilmesi önemlidir. Çünkü nadiren de olsa spesifik tedavi yaklaşımı gerektiren durumlarla karşılaşılabilir. Nazal sitolojide eozinofil değerlendirilmesi NARES veya alerjik rinit tanısında yardımcıdır. Nazal sürüntüde nötrofil hakimiyeti, bakteriyel rinosinüzit düşündürür. Bakteriyel rinitte kültür ile neden olan patojenin belirlenmesi immün sistemin etkilenen bölümünü saptamak açısından önemlidir. Ancak bu işlemler invaziv olması nedeniyle sıklıkla uygulanamamaktadır. Sinüzit tedaviye yanıt vermez ve ilerlerse kültür veya biopsi ile etkenin belirlenmesi tedaviyi direk etkileyeceği için gereklidir. Tekrarlayan KRS olan bir hastada tekrarlayan pulmoner enfeksiyonlar da görülüyorsa immün fonksiyonların değerlendirilmesi gereklidir. Antikor düzeylerinin düşük olduğu humoral immün sistem bozukluklarında piyojenik veya kapsüllü patojenlerle enfeksiyonlar sıktır; ayrıca bu hastalarda otoimmün hastalıklar da görülür.

    KRS’ TE TANISAL YAKLAŞIMLAR

    Alerjinin ve immün sistemin değerlendirilmesi KRS’ te etiyolojiyi ve spesifik bir tedavi yaklaşımını belirlemek açısından faydalıdır. Standart radyolojik görüntüleme yöntemleri tüm sinüsleri göstermediğinden yeterli değildir. BT ve MR ise çok iyi sonuçlar verebilir. BT ile tüm major sinüsler görüntülenir aynı zamanda osteomeatal kompleks bozuklukları da saptanabilir. MR ise fungal sinüziti sapatamak açısından daha duyarlıdır. USG sinüslerin değerlendirilmesinde duyarlılık ve özgüllüğü düşük bir yöntemdir ve yalnızca gebelik durumunda tercih edilir. Fiber-optik rinoskopi ile poliklinik hastasında direk olarak nazal pasaj görüntülenebilir.

    KRS’ Lİ HASTA YÖNETİMİ

    GENEL TEDAVİ ÖNLEMLERİ

    Mukozal Nemlendirme

    Tuzlu su içeren nazal spreyler hem alerjik hem de alerjik olmayan rinitte kuruluğu azaltıp nemlendirmeyi sağlayarak ve mukus atılımını kolaylaştırır ve semptomları hafifletirler. Bazı klinisyenler, normale daha yakın pH sağlamak için tuzlu suya sirke eklenmesini, bazıları da hidrojen peroksid ile sinüslerin temizlenmesini önermektedir (24).

    Ortam Nemlendirme

    Kuru bir ortamda mukosilier aktivite yavaşlayıp mukus kalınlaşabilir; bu nedenle ortamın nemlendirilmesi faydalıdır. Bunun için sıcak veya soğuk buğu kullanılabilir. Bu yöntem semptomları hafifletmekle birlikte kontrollü çalışmalarla geçerliliği kanıtlanmamıştır. Ayrıca aşırı nemlendirmeden kaçınılmalıdır (25).

    SPESİFİK FARMAKOTERAPİ

    Mukolitikler

    Guaifenesin gibi mukolitikler mukusu inceltip mukus stazını azalttığından rinosinüzit tedavisinde yararlıdır. Bir, çift kör-plasebo kontrollü çalışmada nazal konjesyonu azaltıp drenajı düzelttikleri gösterilmiştir (26).

    Dekonjestanlar

    Üst hava yolları mukozasında alfa adrenarjik reseptörler uyarıldığında mukozal kapillerlerde vazokonstrüksiyon gelişir ve ödem azalır. Nazal ödem ve tıkanıklığın azalmasının ventilasyonu iyileştireceği beklenmektedir. Oksimetazoline hidroklorid, ksilometolazine, nafazoline, fenilefrine gibi topikal dekonjestanlar obstrüksiyonda anlamlı azalma sağlarken minimal sistemik etki gösterirler. Hastalar semptomatik olarak fayda görürler ancak nazal şişliğin giderilmesinin rinosinüzitte pozitif bir etki sağladığı net değildir (27).
    Bazı bulgular mukozal kan akımı azalmasının lokal defans mekanizmalarını olumsuz etkilediğini düşündürmektedir. Ayrıca da uzun süre bu tür ilaçların kullanımı rebaund olarak konjesyona neden olduğu için 3 günden uzun kullanılmamalıdırlar. Psödoefedrin, fenilefrine gibi sistemik dekonjestanlar KRS’ te kullanılabilir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, diabetes mellitus, hipertiroidisi olan ve monoamino okidaz inhibitörü kullanan hastalarda dikkatli olunmalıdır (28).

    Antihistaminikler

    Sinir uçlarında, düz kas hücrelerinde ve glandüler hücrelerdeki histaminin H1 tipindeki reseptörlerine kompetitif antagonizma ile bağlanarak etki gösterirler. Aynı zamanda anti-kolinerjik, anti-muskarinik, lokal anestetik ve anti-serotoninerjik etkileri vardır. Alerjik rinitte burun akıntısı ve hapşırmayı nasıl azatlıkları halen net değildir (29). Yeni kuşaklardan azatadine maleate, azelastine ve setirizinin, lökotrien inhibisyonu etkileri invivo olarak gösterilmiştir. Bu etkileri akut ve kronik alerjik rinosinüzitte önleyici ve tedavi edici olarak faydalı olmalarını sağlar (30). Ayrıca sinüslerdeki mukus stazını azaltarak sekonder enfeksiyona neden olan durumları azaltırlar. İkinci kuşaklar kullanıldığında aşırı kuruma ve kabuklanma gibi yan etkiler nadiren görülür (24).

    İpratropium bromide nazal spray

    Topikal nazal ipratropium bromide nazal mukozal kolinerjik reseptörleri bloke ederek nazal boşaltımın sağlanmasında faydalıdır. Ancak rinosinüzitte etkinliğini gösteren çalışmalar yetersizdir.

    Topikal steroidler

    Kolinerjik reseptör duyarlılığını, nazal epitelyumdaki bazofil sayısını, mukozadaki eozinofil sayısını azaltır, geç faz alerjik yanıtı inhibe eder. Bu etkiler sekretuvar yanıtın azalması ile sonuçlanır. Uygun şekilde kullanıldıklarında sistemik etkileri yok denecek kadar azdır. Enfeksiyöz rinosinüzitte antibiyotik tedavisine ek olarak kullanılabilir. Sinüs blokajının azalmasında de en iyi etkiyi gösterirler (31, 32).

    Topikal kromolin sodyum

    Mast hücre membranını stabilize ederek özellikle atopik ve KRS’ li hastalarda steroidlere alternatif olabilir. Ancak günde 4-5 kez kullanılması gerekliliği hasta uyumunu azaltmaktadır. Halen bilinen bir alerjen maruziyeti öncesi proflaktik kullanımı faydalıdır.

    Sistemik steroidler

    Prostaglandinler, lenfokinler, lökotrienler, bradikininler, serotonin ve interferon gibi inflamatuvar mediyatörlerin üretimini inhibe ederek doku ödemini azaltırlar (33). Gluko-kortikoidlerin nükleer faktör kappa B gibi transkripsiyon faktörlerinin aktivasyon ve ekspresyonunu düzenleyerek etkili olduğu bilinmektedir (34). Ciddi yan etkilerinden dolayı ARS’ de rutin olarak kullanılmazlar.

    İmmünoterapi (SİT)

    Çoğu araştırmacı alerjinin tedavi edilmesi ve rinosinüzit ataklarının engellenmesi açısından önermektedir. Bununla birlikte SİT’ nin etkili olduğunu destekleyen çalışma yoktur (29). Alerji KRS hastalarının % 50’ sinde anlamlı bir rol oynamamaktadır. Eğer, hastada inhaler bir ajana duyarlılık saptanırsa SİT endikedir. Çoğu hastada alerji ve rinosinüzit arasındaki ilişki kabul edilmiştir. SİT, alerjen spesifik IgE düzeylerinde azalma, alerjene yanıt olarak bazofillerden histamin, lenfositlerden sitokin salınımında azalma, alerjen spesifik supresör T hücrelerde artma sağlar (35). SİT, medikasyona yanıt vermeyen, çevresel kontrol önlemlerinin faydalı olmadığı, yılın büyük bir bölümünde semptomları olan, her gün tedavi alması gereken, medikasyona bağlı yan etkiler gelişen hastalarda tercih edilmelidir (34,35).
    Cerrahi Tedavi
    Sinüs drenajı, tekrarlayan ARS atakları olan, tedaviye dirençli hastalarda düşünülmelidir. Endoskopik cerrahi olan hastaların % 80-90’ ında semptomlar tama yakın veya orta düzeyde azalmaktadır. Komplikasyon oranı deneyimli kinliklerde %2’ den azdır (36).

    KAYNAKLAR
    1- Bousquet J, Van Cauwenberge P, Khaltaev N. (2001) Allergic rhinitis and its impact on asthma. J Allergy Clin Immunol. 108(suppl), S147-334.
    2- Bousquet J, Khaltaev N, Cruz AA, Denburg J, Fokkens WJ, Togias A, et al. (2008) Allergic Rhinitis and itsImpact onAsthma (ARIA) 2008 update (in collaboration with the World Health Organization, GA(2)LEN and AllerGen). Allergy. 63(suppl 86), 8-160.
    3- Bousquet J, Lund VJ, Van Cauwenberge P, Bremard-Oury C, Mounedji N, Stevens MT, et al. (2003) Implementation of guidelines for seasonal allergic rhinitis: a randomized controlled trial. Allergy. 58, 733-41.
    4- White P, Smith H, Baker N, Davis W, Frew A. (1998) Symptom control in patients with hay fever in UK general practice: how well are we doing and is there a need for allergen immunotherapy? Clin Exp Allergy. 28, 266-70.
    5- Bousquet J, Fokkens W, Burney P, Durham SR, Bachert C, Akdis CA, et al. (2008) Important research questions in allergy and related diseases: nonallergic rhinitis: a GA2LEN paper. Allergy. 63, 842-53.
    6- Bousquet PJ, Leynaert B, Neukirch F, Sunyer J, Janson CM, Anto J, et al. (2008) Geographical distribution of atopic rhinitis in the European Community Respiratory Health Survey I. Allergy. 63, 1301-9.
    7- Lanza,D.C. and Kennedy,D.W. (1997) Adult rhinosinusitis defined. Otolaryngol.Head Neck Surg. 117, 1-7.
    8- Osguthorpe,J.D. (1998) Finally: standardized definitions and practice parameters for rhinosinusitis [see comments]. J.S.C.Med.Assoc. 94, 539-541.
    9- Nizankowska-Mogilnicka E, Bochenek G, Mastalerz L, Swierczynska M, Dahlen B, Dahlen S, et al. (2007) Aspirin provocation tests for diagnosis of aspirin sensitivity. EAACI/GA2LEN guideline. Allergy. 62, 1111-8.
    10- Lund,V.J. (1997) Rhinosinusitis. Br.J.Hosp.Med. 57, 308-312.
    11- Muller,B.A. (2000) Sinusitis and its relationship to asthma. Can treating one airway disease ameliorate another?. Postgrad.Med. 108, 55-61.
    12- Moscato G, Vandenplas O, Gerth Van Wijk R, Malo JL, Quirce S, Walusiak J, et al. (2008) Occupational rhinitis. Allergy. 63, 969-80.
    13- Wald,E.R. (1992) Sinusitis in children. N.Engl.J.Med. 326, 319-323.
    14- Wald,E.R. (1995) Chronic sinusitis in children. J.Pediatr. 127, 339-347.
    15- Lund,V.J. and Kennedy,D.W. (1995) Quantification for staging sinusitis. The Staging and Therapy Group. Ann.Otol.Rhinol.Laryngol.Suppl. 167, 17-21.
    16- Kowalski,M.L., Grzegorczyk,J., Wojciechowska,B., and Poniatowska,M. (1996) Intranasal challenge with aspirin induces cell influx and activation of eosinophils and mast cells in nasal secretions of ASA-sensitive patients. Clin.Exp.Allergy. 26, 807-814.
    17- Jankowski,R. (1996) Eosinophils in the pathophysiology of nasal polyposis. Acta Otolaryngol. 116, 160-163.
    18- Wagner, W. and Kuvuru, M. Diagnosing sinusitis. Diagnosis and management of rhinitis (1), 11-98. 1996. Caddo, Oklahoma, Professional Communications,Inc.
    19- Messerklinger,W. (1987) Role of the lateral nasal wall in the pathogenesis, diagnosis and therapy of recurrent and chronic rhinosinusitis. Laryngol.Rhinol.Otol.(Stuttg). 66, 293-299.
    20- Lloyd,G.A., Lund,V.J., and Scadding,G.K. (1991) CT of the paranasal sinuses and functional endoscopic surgery: a critical analysis of 100 symptomatic patients. J.Laryngol.Otol. 105, 181-185.
    21- Hamilos,D.L. (2000) Chronic sinusitis. J.Allergy Clin.Immunol. 106, 213-227.
    22- Infectious rhinosinusitis in adults: classification, etiology and management. (1997) International Rhinosinusitis Advisory Board. Ear Nose Throat J. 76, 1-22.
    23- Spector,S.L. (1997) Overview of comorbid associations of allergic rhinitis. J.Allergy Clin.Immunol. 99, 773-780.
    24- Nuutinen,J., Holopainen,E., Haahtela,T., Ruoppi,P., and Silvasti,M. (1986) Balanced physiological saline in the treatment of chronic rhinitis. Rhinology. 24, 265-269.
    25- Hendley,J.O., Abbott,R.D., Beasley,P.P., and Gwaltney,J.M., Jr. (1994) Effect of inhalation of hot humidified air on experimental rhinovirus infection [see comments]. JAMA. 271, 1112-1113.
    26- Wawrose,S.F., Tami,T.A., and Amoils,C.P. (1992) The role of guaifenesin in the treatment of sinonasal disease in patients infected with the human immunodeficiency virus (HIV). Laryngoscope. 102, 1225-1228.
    27- Delafuente,J.C., Davis,T.A., and Davis,J.A. (1989) Pharmacotherapy of allergic rhinitis. Clin.Pharm. 8, 474-485.
    28- Bende,M., Fukami,M., Arfors,K.E., Mark,J., Stierna,P., and Intaglietta,M. (1996) Effect of oxymetazoline nose drops on acute sinusitis in the rabbit. Ann.Otol.Rhinol.Laryngol. 105, 222-225.
    29- Benninger,M.S., Anon,J., and Mabry,R.L. (1997) The medical management of rhinosinusitis. Otolaryngol.Head Neck Surg. 117, 41-49.
    30- Naclerio,R.M. and Baroody,F.M. (1996): H1 receptor antagonists: antiallergic effects in humans. In: Histamine and H1 receptor antagonists in allergic disease, edited by F.E.R.Simons, pp. 145-174. Marcel Dekker,Inc., New York.
    31- Pipkorn,U., Proud,D., Lichtenstein,L.M., Kagey-Sobotka,A., Norman,P.S., and Naclerio,R.M. (1987) Inhibition of mediator release in allergic rhinitis by pretreatment with topical glucocorticosteroids. N.Engl.J.Med. 316, 1506-1510.
    32- Spector,S. (1999) Ideal pharmacotherapy for allergic rhinitis. J.Allergy Clin.Immunol. 103, 386-387.
    33- Nadel,D.M. (1996) The use of systemic steroids in otolaryngology. Ear Nose Throat J. 75, 502-10, 511.
    34- Baraniuk,J.N. (1996) Molecular actions of glucocorticoids: an introduction. J.Allergy Clin.Immunol. 97, 141-142.
    35- Corren,J. (2000) Allergic rhinitis: treating the adult. J.Allergy Clin.Immunol. 105, 610-615.
    36- Levine,H.L. (1990) Functional endoscopic sinus surgery: evaluation, surgery, and follow-up of 250 patients. Laryngoscope

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Psikolojik Danışmanlar Herşeyin Çaresi midir?

    Psikolojik Danışmanlar Herşeyin Çaresi midir?

    Kesinlikle hayır. Hayat psikoloji kitaplarının dışındadır ve Psikolojik Danışmanların yardım alanları da sınırlıdır. Çare, psikolojik yardım talep eden bireyin değişim ve gelişim isteğiyle sınırlıdır.

    Sürekli sızlanmak; değişmek veya sorunlara çözüm üretmek (uygulamaya geçirmek) adına hiçbir şey yapmamak zaten başlı başına bir sorundur.

    Bu nedenle Psikolojik Danışmanla iletişime girmeden önce “değişime ne kadar hazırım“ sorusunu da kendinize sormanız gerekiyor.      

    Sihirli sözcükler veya her şeyi güzelleştirecek reçeteler yoktur. Önemli olanlar, kendimizle yüzleşebilmek, nasıl daha mutlu olabilirim sorusuna yanıt aramak, başkalarını ve kendimizi daha özgür kılmak için hayatı ve insanları olduğu gibi kabul etmektir.

    Çatlak Kova

    Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patrona ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

    İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş.”Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”

    “Neden?” diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?”

    Kova cevap vermiş: “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.”

    Sucu şöyle demiş: “Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.”

    Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş.

    Sucu kovaya sormuş:

    “Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”

    Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Allahın büyük planında hiçbir şey ziyan edilemez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin…

    Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.