Tiroiditler denildiginde akilimiza tiroid bezi iltihaplari gelir ki bunlar cok cesitlidir. Cok az bir kismi mikroplara bagli olarak iltihapli gelisir ve bunlara akut tiroiditletdenir. Biz bu makalede bu tiroiditlerden bahsetmeyecegiz. Bizim asil irdelyecegimiz subakut tiroiditler, sessiz tiroiditler ve gebelikte ve sonrasinda gelisen mikropsuz iltihabi tiroiditlerdir. Bunlarin nasilgelistigi, niye gelistigi, nasil tedavi edilmeleri gerektigi, ne kadar takip edilmeleri gerektigi ve nasil bir yaklasimla ayirici tanilarinin yapilmasi gerektigi her zaman biz hekimletin en buyuk sorunlarindan olmustur. Dolayisiyla da hastalar genellikle yanlis tani konarakyanlis takip ve tedavi almislardir. Cogu kalici hipotiroidi zaddedilmis veya Graves hastasi zannedilmis ve cok agresif tirod tedavilerine maruz birakilmislar ve sonucta omur boyu ilac mahkumu olmuslardir. Halbuki buhastaliklarin tumubuyuk oranda gecicidir. Evet yanlis duymadiniz …. Bu hastaliklarin hemen tumu gecicidir. Tamamen atlatabiliriz. Asla kalici bir zehirli veya tembel guatr durumu yoktur. Hersey en gec alti ay icinde gecer. Ancak dogru tani konur ve tedavi edilirse bu durum boyle olur maalesef….
Demek ki hastaligi basta tanimlamak cok onemlidir. Aslinda uc hastalik da birbirine cok benzer.. Immun temellidir. Subakut tiroiditte oncesinde viral bir enfeksiyon gecirmis olma ihtimalimiz yuksektir. Boyun on bolgemizde tirod bezimizin oldugu bolgede siddetli bir hassasiyet ve agri ile baslar. Usume titreme kirginlik ates hafifce yapar. Sedimentasyon ve crp yuksekligi ile seyreder. Tiroid otoantikorlari negatiftir. Ilk ay tirotoksikoz dedigimiz zehirli tiroidit fazidir sonra hafifce hipotroidi ve / veya otiroid fazina kayar… Ve sedimentassyon crp normale doner. Bu donemde tedavi olarak sadece nonsteroid antiinflamatuar ajanlar, cok zorda kalinirsa steroidlerden faydalanir hekimler… Asla tiroid hormonu veya antitiroid ilaclar vermezler!!!!! Bunlar cok zarar verebilir cunku tirod bezine… Carpinti ve periferik etkileri duzenlemek icin betablokerler faydali olur bu hastalarda…..
Sessiz tiroidit bir daha farklidir. Otoantikorlar negatif veya pozitif de olabilir . Genellikle pozitiflesir. Daha uzun surer. 1-6 ay surenilir. Bazen hipo fazinda cok dusuk L- tiroksin ihtiyaci bir kac ay olabilir ama genellikle olmaz … Bu hasta grubunda steroid genellikle gerekmez. Tiroid sintigrafisi tirotoksikoz yani zehirli fazda tani koymak icin bicilmis kaftandir… Doppler Usg de yardimci olur. Ancak bezin uptakelerinin azaldigini gormek kesin tani koydurur. Tirotoksik faz genelde bir- iki aydan uzun surmez. Ve antitiroid ajan asla kullanilmaz, bu kalici tiroidhasarina yolacabilir. Iyot mutlaka kesilir. Iyotsuz tuz onerilir.
Tiroid fonksiyon testleri 2-4 haftada bir takip edilir.
Gebelik tiroiditi ise sessiz tiroiditin genelik sonrasi ucuncu- dorduncu ayinda gorulen formudur. Gelisimi aynidir ve geri donusumludur. Yeterki dogru tani konsun.
Ancak laktasyon yani sut verme donemi iyot kesilmez cunku bebegin seka gelisimi ve tiroid bezi acisindan iyot cok onemlidir ve annenin iyot ihtiyaci cok artmistir. ( yaklasik ikibucuk kat) bu nedenle iyotsuz diet vermeyiz. Sadece takip, nonsteroid antienflamatuarlar, gerekirse betablokerler verilebilinir.
VITAMiNLERIN ROLU
Her immun olayda oldugu gibi vitamin eksiklikliklerinin de bu tip olaylarda tetikleyici rolu oldugu dusunulmustur. Sessiz tiroiditlerde selenyum ve cinko takviyesi koenzim Q 10 ve c vitamini takviyesinin tedavi surecini hizlandirdigi gozlenmistir. D vitamini eksikligi varsa duzeltilmelidir. Ayni sekilde b12 folat eksikligi duzeltilmelidir.
Sessiz tiroiditlerde kesinlikle ailesel yatkinlik soz konusudur.
Yapilan USG de meydana gelen heterojen alan zemininde gercek noduller gelecek yillarda gelisebilir. Bu nedenle bu hastalar hastaligi atlattiktan sonra iki uc yilda bir USG kontrolune girmelidir.
Blog
-
Sessiz tiroidit, gebelik tiroiditi , subakut tiroidit nedir? Tedavisi takibi nasıl olmalıdır? Farkları nelerdir?
-

Takıntılarım ve Ben; OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk)
Obsesyon (saplantı) , kişinin rahatsız edici bulduğu , gerici, sıkıntı yaratan, kişinin ruh hali üzerinde yüksek etkisi bulunan , yineleyici düşünce dürtülerdir.
Kompulsiyon (zorlantı) ise bir obsesyona (saplantı) tepki olarak yada katı kurallara göre yapılan motor yada mental eylemlerdir. Kişi yaptığı davranışın aşırı ve anlamsız olduğunu bilir. Bu davranış obsesyonların etkisini azaltmaya yada olmasından korktuğu şeyi önleme amacına yönelik olarak yapılmaktadır. Ancak bu amaçla yapılana davranış arasında gerçekçi ya hiç bir ilişki yoktur yada aşırı abartılı olarak görülür. Zihne zorla giren , rahatsızlık veren ve sıkıntı yaran bir düşünce obsesyon (saplantı) tanımına uyarken ,böyle bir düşünceyi etkisizleştirmeve sıkıntıyı azaltma amacındaki başka bir düşünce kompulsiyon (zorlantı) tanımına uymaktadır.
DSM-IV’ e göre tanı ölçütleri nelerdir ?
-
Obsesyonlar (saplantı) yada kompulsiyonlar (zorlantı) vardır.
-
· Bu bozuklluk sırasında kimi zaman istemeden gelen ve uygunsuz olarak yaşanan ve belirgin anksiyete yada sıkıntı ya neden olan , yineleyici ve sürekli düşünceler, dürtüler ya da düşlemler.
-
· Düşünceler , dürtüler ya da düşlemler sadece gerçek yaşama sorunları hakkında duyulan aşırı üzüntüler değildir.
-
· Kişi, bu düşünceleri ,dürtüleri yada düşlemlerine önem vermemeye yada bunları baskılamaya yada başka bir düşünce yada eylemle bunları etkisizleştirmeye çalışır.
-
· Kişi, obsesyonel düşüncelerini , dürtülerini yada düşlemlerini kendi zihninin bir ürünü olarak görür.
Kompulsiyonlarda vardır.
· Kişinin, obsesyona bir tepki olarak yada katı bir biçimde uygulanması gereken kurallarına göre yapmaktan kendinin alıkoyamadığı yineleyeci davranışlardır. Örneğin; el yıkıma ,dua etme,birtakım sözcükleri devamlı söyleyip durma vb.
· Davranışlar ve zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya yada var olan sıkıntıyı azaltmaya yada korku yaratan olay yada durumdan korunmaya yöneliktir; ancak bu davranışlar yada zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmesi yada korunulması tasarlanan şeylerle gerçekçi biçimde ilişkili değildir yada açıkça çok aşırı düzeydedir.-
Bu bozukluğun gidişi sırasında bir zaman kişi obsesyon(saplantı) yada komulsiyonların (zorlantı) aşırı yada anlamsız olduğunu kabul eder. Not: bu çocuklar için geçerli değildir.
-
Obsesyon ve kompulsiyonlar belirgin bir sıkıntıya neden olur, zamanın boşa harcanmasına yol açar yada kişinin olağan günlük işlerini ,mesleki işlevselliğini yada olağan toplumsal etkinliklerini yada ilişkilerini önemli ölçüde bozar.
BAŞLAMA YAŞI NEDİR ?
Bozukluk ortalama olarak 21 yaşları dolayında başlar. Bozukluk erkeklerde biraz daha erken (19 yaşlarında ) , kadınlarda biraz daha geçtir. ( 22 yaşlarında) hastaların % 65’ inde bozukluk 25 yaşından önce , ancak %15’ i kadarında 35 yaşından sonra ortaya çıkmaktadır. İki yaşında OKB tanısı konmuş olgular bildirilmiştir. Bozukluğun yerleşmesinden önce , işlevselliği belirgin derecede bozmayan ve önemli rahatsızlıklar yaratmayan obsesif kompulsif semptomların bulunduğu , hasların çoğu tarafından bildirilmektedir. Bu tür semptomların başlama yaşı 13 dolaylarındadır ve yine erkeklerde biraz daha erken yaşlarda başlamaktadır.
ETKENLER NELERDİR ?
Genetik etkenler
Yapılan araştırmalarda OKB nin genetik geçişli olduğunu düşündüren belirtileri gözlenmektedir. Yapılan aile çalışmalarında OKB li bir hastanın biyolojik akrabaları arasında OKB görülme sıklığı genel popülasyona göre 5-10 kat daha fazlam olduğu görülmektedir. Ancak bu bulgu tek başına genetik etkenler lehine yorumlanamaz. Çünkü çocuklar bu davranışları anne babalarını taklit ederek öğrenmiş olabilirler.Bununla birlikte hastaların semptomları ile aile deki diğer bireylerinin semptomları genellikle birbirinden farklıdır.
Psikodinamik etkenler
Psikaanalitik görüşe göre obsesyonlar bastırılmış dürtülerin türevleridir. Bazen dürtü nitelikleri korunmuştur, ancak deforme edilmiştir. Cinsel ve saldırgan obsesyonlar genelde bu özelliği taşırlar. Kompulsiyonlar ise dürtü türevleri olabilecekleri gibi, bu dürtülere karşı süperego buyrukları da olabilirler.OKB ‘nin bazı semptomları ise dürtü türevleri ile bunlara karşıt güçler arasında bir çatışmayı yansıtır. (obsesif kuşku semptomları)
Davranışsal etkenler
Davranışçı kurama göre , obsesyonlar koşullu uyaranlardır. Raslantısal olarak, anksiyete oluşturan bir durum içinde yer alan masum uyaranlar daha sonra anksiyete yaratabilirler. Kompulsiyonlar ise kaçınma davranışlarıdır. Kişi belli bir eylemin anksiyeteyi azalttığını keşfeder ve bu eylemi yineler durur.
TANI
OKB semptom yönünden oldukça zengindir ve semptomlardaki bu çeşitlilik , bozukluğun heterojen olduğunu düşündürür. Verilere göre hastaların yaklaşık %40 sadece obsesyon, % 30 sadece kompulsiyon kalan % 30 ‘ uda hem obsesyon , hem de kompusiyon bulunmaktadır. Klinik serilerde ise hem obsesyon hem de kompulsiyon % 75 ‘ ten fazladır. Bu son gruptaki hastaların daha çok yardım arayışında olduklarını gösterir.
Sıklık sırasına göre obsesyonlar ;
-
Bulaşma %50
-
Kuşku %40
-
Somatik %30
-
Simetri %30
-
Agresif %30
-
Cinsel %25
-
Dinsel % 10
Olguların %70 ‘ten fazlası iki yada daha çok obsesyon tipi arasındadır.
Sıklık sırasına göre kompulsiyonlar ;
-
Kontrol etme %60
-
Yıkama %50
-
Sayma %35
-
Sorma anlatma yada dua etme %35
-
Simetri düzen %30
-
Biriktirme %20
Olguların %60 kadarında birden çok kompulsiyon tipi bulunur.
OBSESYONLARA EŞLİK EDEN KOMPULSİYONLAR
-
Bulaşmaya obsesyonuna genellikle yıkama – temizleme kompulsiyonu eşlik eder.
-
Kuşku obsesyonuna genellikle kontrol etme denetleme kompulsiyonu eşlik eder.
-
Agresif ve cinsel obsesyonlara genellikle soru sorma ve anlatma kompulsiyonları eşlik eder.
-
Simetri ve düzen obsesyonuna genellikle sayma kompulsiyonu eşlik eder.
-
Somatik obsesyonlara genellikle kontrol etme kompulsiyonu eşlik eder.
TEDAVİ
OKB tedavisi, semptomların hastaya açıklanması ve gerekliyse, bunun çıldıracağı anlamına gelmediğinin vurgulanmasıyla başlanmalıdır. Aynı zamanda hastanın yakınları bilgilendirilmeli , tedavide işbirliği yapmaları sağlanmalıdır. Hastaya karşı ödünsüz ama sevecen ve sempatik bir tutum sergilemelidirler.
OKB genellikle dalgalanmalarla seyreden; kronik,hatta çoğu zaman yaşam boyu süren bir bozukluktur. İlaç tedavisi daha çok semptomların kontrol altına alınmasında yardımcıdır. Ayrıca ilaçlar obsesyonlar üzerinde etkili olsalarda , kaçınma davranışlarını değiştirmezler. Bu sonuncular için davranış terapileri de uygulanmalıdır. Başlangıçta hastaların bir kısmı , katlanmak zorunda kalacakları anksiyete nedeniyle , davranışçı terapilere razı olmayabilirler. Bu hastaların çoğu ilaç tedavisiyle rahatladıktan sonra davranışçı terapiyi kabul ederler. Bazı hastalar ise ilaçların yan etkilerinden çekindikleri için ilaçla tedaviye yanaşmayabilirler. Bu grup içinde de davranışçı yöntemlerin etkisi görüldükçe , ilaç kullanmayı kabul edenler çoğunluktadır.
Davranış terapisi kompulsiyonların belirgin olduğu hastalarda daha başarılı sonuçlar vermektedir. Hastanın ve çoğu zaman da ailenin işbirliği gereklidir.
-
-
Kanserde ağrı tedavisi
Kanser olan hastalarda önemli problemlerden biri ağrı yakınmasıdır. Yeni tanı konmuş hastaların %30′ unda, ileri evre kanser olan hastaların %70′ den fazlasında ağrı söz konusudur.
AĞRI TİPLERİ
Üç tip ağrı tanımlanmıştır:
Somatik ağrı
Kutanöz veya derin dokulardaki nosiseptörlerin aktivasyonu ile ortaya çıkar. İyi lokalize edilen bir ağrıdır. Metastatik kemik ağrısı, cerrahi sonrası kesi bölgesindeki ağrı, miyofasiyal ve muskuloskletal ağrı bu grupta yer alır.
Viseral ağrı
Torasik, abdominal, pelvik organların infiltrasyonu, kompresyonu ve gerilmesi ile nosiseptörlerin aktivasyonundan kaynaklanır. Tipik olarak intraperitoneal metastazı olan hastalarda ortaya çıkar ve pankreatik kanserde yaygındır. İyi lokalize edilemez, baskı hissi, sıkıştırma şeklinde tanımlanır. Akut olduğu zaman bulantı, kusma gibi otonomik disfonksiyonla birliktedir.
Nöropatik ağrı
Periferal veya santral sinir sisteminin kompresyonu, infiltrasyonu gibi nedenlerle hasarlanması sonucu ortaya çıkar. Yine iyatrojenik olarak radyoterapi, kemoterapi ve cerrahi tedavileri komplikasyonu olarak görülebilir.
Bu üç tipte ağrı aynı hastada tek veya kombine olarak ortaya çıkabilir. Bu ağrı tiplerinde farklı ilaç ve ilaç dışı yaklaşımlar gerekli olabilir.
ZAMANA GÖRE AĞRI
Akut ağrıGenellikle başlangıcı iyi tanımlanır ve genellikle otonomik sinir sistemi disfonksiyonuna ilişkin semptomlarla beraberdir.
Kronik ağrı
3 aydan fazla devam eden ağrıdır. Başlangıcı pek iyi hatırlanmaz. Genellikle ağrıya adapte olunmuştur ve beraberinde davranış, yaşam stili değişiklikleri vardır.
AĞRININ KLİNİK OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ
Dikkatli anamnez
Hastanın psikolojik durumunun değerlendirilmesi
Ayrıntılı sistemik ve nörolojik muayene
Diagnostik taramalar
Analjezi sağlanması
Tedaviye yanıtın düzenli olarak değerlendirilmesi
Tanısal ve tedaviye yönelik girişimlerin hasta düzeyinde kişiselleştirilmesi
Tedavide hedefin tam olarak belirlenmesi
Hasta ve yakınlarının bilgilendirilmesi
AĞRI TEDAVİSİ
Ağrı tedavisi multidisiplinerdir ve hastanın primer hastalığının tedavisi ile birlikte yürütülür. Analjezik ilaç tedavisi yanı sıra gerekli durumlarda anestezik, cerrahi önlemler alınmalı ve rehabilitasyon, psikiyatrik tedavi uygulanmalıdır.
Ağrının ilaçlarla kontrol altına alınması belli düzenlemelerle yapılmaktadır. Daha çok tercih edilen WHO tarafından düzenlenmiş basamak tedavisidir. Temel olarak bu yöntemde NSAİ ajanlarla tedaviye başlanır ve ağrının kontrol altına alınıp alınmama durumuna göre opioid kullanımına giden bir süreçte tedaviye devam edilir.
1. Basamak ağrı tedavisi
Bu basamakta hafif derecede, ılımlı kanser ağrısı tedavi edilir. Bu grup hastalar nonopioid analjeziklerle tedavi edilmelidir. Ağrının spesifitesine göre bir adjuvant eklenebilir.
2. Basamak ağrı tedavisi
Bu grupta hafif yada orta derecede olup birinci basamakta kontrol edilememiş ağrı tedavi edilir. Nonopioid analjeziğe bir opioid eklenir (codeine, oxycodone). Ağrı özelliğine göre gerekirse adjuvant ilave edilmelidir.
3. basamak ağrı tedavisi
İkinci basamak ağrı tedavisi ile kontrol altına alınamamış ağrı tedavisi bu gruba girer. Nonopioid ile opioid (morfin) kombine edilir. Gereken olgularda adjuvant eklenmelidir.
Adjuvant olarak kullanılan ilaçlar sıklıkla Amitriptyline, carbamazepine, Corticosteroid lerdir.
Dikkatli bir yaklaşımla yapılan ilaçla ağrı tedavisi ile hastaların %90 ında ağrı kontrol edilebilir. %10 undan az bir kısmında daha invaziv yöntemler gerekli olabilir.
MORFİN
Ağrı tedavisinin en önemli komponentidir. Genellikle kanser ağrısı tedavisinde doz ağrı kontrolü sağlanıncaya kadar artırılabilir.
Farmakokinetiği
Ağız yolu ile alındığı zaman KC de ilk geçişte eliminasyona uğrar. Bu nedenle oral ve parenteral doz ayarlanırken dikkatli olunmalıdır.
İntravenöz kullanımında etkisi 10-20 dakikada max olur ve kısa sürede kaybolur. Yarılanma ömrü 2-3 saattir.
İntramusküler veya cilt altı uygulamada etki 2 dakikada başlar 45-9 dakikada max erişir. 4-6 saat etki devam eder.
Etki mekanizması: Morfin ağrı yolaklarını hem spinal hem de supraspinal düzeyde etkiler. Spinal düzeyde medulla spinalis arka boynuzunda presinaptik opioid (delta ve kappa) reseptörlerini aktive ederek presinaptik inhibisyon yapar. Supraspinal analjeziyi ise mü reseptörleri aracılığı ile yapar.
Morfinin etkileri:
üAnaljezi
üSedasyon
üSolunum depresyonu*
üBulantı ve kusma
üGözde miyozis
üHipotansiyon
üHipotermi
üAntitüssif etki
üMide tonüsünü artırır, boşalmasını geciktirir, asid salgısını artırır
üKonstipasyon
üSafra kanalları ve oddi sfinkterinde spazm
üMesane tonüsünü artırır, idrar retansiyonu
üTükürük bezleri salgısını azaltır, ağız kuruluğu
üTolerans ve bağımlılık**
* Solunum depresyonu durumunda antidotu naloksandır.
** Kanserde ağrı tedavisinde bağımlık çok düşük oranlarda belki görülebilir; bu nedenle tedavinin planlanmasında kriter değildir.
-

Ergenlerde Depresyon : Maskeli Depresyon
Ergenlik, çocuklukla yetişkinlik arasında kalan bir ara dönemdir. Ergenlik dönemi, duygusal oluşumların, zihinsel değişimlerin ve fiziksel olgunluğun bir bileşenidir. Bu dönem, heyecanlandırıcı ve canlandırıcı aynı zamanda ürkütücü ve karıştırıcıdır.
Ergenlik dönemi, genel olarak 11-21 yaş dönemi arasında yaşanan dalgalanmaların yoğun olarak yaşandığı gelişim açısından zor bir geçiş dönemidir. Bu dönemde; fiziksel, duygusal ve psiko-sosyal bir çok değişim ve gelişim yaşanır. Genel olarak bu dönemde ergenin duygularında istikrarsızlık olduğu gözlenir. Duygularını abartılı ve coşkulu yaşar. Diğer dönemlere göre daha yoğun olarak hayal kurar, gerçeklikten zaman zaman uzaklaşır. Zaman zaman yalnız kalma isteği içinde olabilir. Kendini yorgun hissederek buna bağlı olarak çalışmaya karşı isteksizliği dikkat çekebilir. Bedensel değişikliklere bağlı olarak çekingen olabilir. Kendini saklama ve bu değişimlerden çevreyi haberdar etmeme isteği ile birlikte, arkadaşlığın bu dönemde çok önemli bir odak noktası olduğu gözlenir. Ergenin bu dönemde ,beğenilme ve taktir edilme ihtiyacı ön planda olduğu için, bu ihtiyaç aile içinde giderilmediği taktirde aile dışına yönelme sıklıkla gözlenir.Ergenlik dönemi, insan gelişiminin en hızlı büyüme evrelerinden biridir. Ergenin somut yapısıyla ilgili olarak en önemli gelişmeler boy ve ağırlık artışı, iskelet ve kas gelişimi, iç salgı sistemindeki gelişme ve çeşitli organlarda görülen büyümelerdir. Bu dönemde yaşanan fiziksel ve hormonel değişiklikler içinde belirgin olarak gözlemlenen, erkeklerde; ses kalınlaşması, kızlarda ise; göğüs gelişimi ve belirli bölgelerde görülen yağlanmalardır. Duygusal ve davranışsal alandaki değişimler incelendiği zaman; bu dönemde ailenin dengeli ve uyumlu çocuğu gider yerine, zor beğenen ve tepkilerini ani veren, duygularını iniş çıkışlı yaşayan, sevinç ve öfkesini abartılı olarak gösteren, bazı durumları kendisi ve etrafı için çok çabuk sorun haline getirebilen, derslere ilgisi azalmış, kişisel istekleri artmış, kendine verilen hakları yetersiz bulan, kural tanımayan, dağınık, yalnız kalmayı ve gizliliği tercih eden, bir gruba dahil olmaktan hoşlanan ve çoğunlukla arkadaşlarıyla birlikte olmak isteyen bir birey gelir.
Bu dönemde ergenlerin, anne-baba ile ilişkilerindeki bağımlılık giderek azalır. Kendi kararlarını kendileri verme ve özgür olma isteğinin yanında, tümüyle bağımsız olmaya da hazır değillerdir. Bu nedenle, ailelerin öneri ve yönlendirmelerine de gerek duymaktadırlar. Ergenler istekleri doğrultusunda anne-babalarıyla bazı ufak tefek çatışmalar yaşayabilecekleri gibi bu çatışmalar zaman zaman öfke patlamalarına da dönüşebilir. Anne babalar bu patlamaları kendilerine yapılmış bir saygısızlık veya bir başkaldırı gibi görmemelidirler. Bu durumda onun sakinleşmesini beklemek ergene anlaşıldığı hissini verecektir.
Yaşanan ve yaşanabilecek çatışmalar ergenlerin büyüyüp söylecek sözü olan birer birey olduklarının bir göstergesidir. Ancak aileler tarafından, çatışmaların uygar bir şekilde, kırıcı ve örseleyici olmadan yapılabileceği düşüncesi ergene kazandırılmalıdır. Çocukların ergen olduğu bu çağlarda büyük olasılıkla anne babalar da sorumlulukların getirdiği sorunlarla başa çıkmaya çalıştıkları bir dönem yaşamaktadırlar. Karşılıklı anlayış ve hoşgörüyle ergenler, ilişkilerinin daha az sorunlu olacağı yönünde cesaretlendirilebilirler.
Bu dönemde, ergenin duygu-durumunda gözlenen en büyük değişikliklerden biri ise, depresif duygu durumunda artıştır. Ergenlik dönemindeki depresif duygu durumu genellikle kısa süreli yaşanır. Ergen, kendini üzgün ve kötü hisseder ancak bu durum normal hayatına devam etmesini engeller nitelikte değildir.
Depresif bozukluğu tam olarak yaşayan bir ergen ise, kendini değersiz hisseder, arkadaşlarından ve sosyal ortamdan uzaklaşmayı tercih eder, enerjisi ve yaşam motivasyonu yaşıtlarına göre düşüktür, çabuk öfkelenir, eleştirilere karşı aşırı tepkiler verebilir, genellikle üzüntülü ve mutsuz ruh halinde gözlemlenir, özgüveni düşüktür, ideallerine ulaşamayacağına inanır, yapacağı işler ve hayatı konusunda karasızdır, konsantre olmakta zorlanır ve çabuk unutur, genel huzursuzluk hali yansıtır, yemek yeme ve uyku alışkanlıkları düzensizdir, otorite figürüyle ilgili sorun yaşar, madde bağımlılığı ve intihar eğilimi gösterebilir. Ergenin, depresyon bozukluğu göstermesinin nedenleri arasında; çocukluktan gelen sevgi yoksunluğu, yalnızlık duygusu, ölüm, ayrılık, çocukluk döneminde fiziksel ve cinsel tacize maruz kalma, sosyal beceri eksikliği, kronik ve genetik hastalıklar gibi travmatik süreçler, bunlara bağlı olarak ölüme merak, yakınlarını üzmek isteği yer alır.
Depresif duygu durumu birkaç saat içinde değişebileceği gibi birkaç gün de sürebilir. Depresif duygu durumunun sürekli olması, ergenin okul başarısının düşmesine, aile ve arkadaşlarıyla iletişim problemleri yaşamasına ve madde kullanımına neden olabilmektedir.
Gençlik çağında depresyonun ortaya çıkmasına neden olan üç önemli faktörden bahsedilebilir. Bunlar; biyolojik, psiko-sosyal ve bilişsel-davranışlar faktörlerdir.
Biyolojik etkileri inceleyen çalışmalar değerlendirildiğinde; tek yumurta ikizleri ve evlat edinilmiş çocuklarla yapılan çalışmalar sonucunda depresyonda kalıtımın önemli bir faktör olduğu bulunmuştur.Depresyonun ortaya çıkma nedenleri arasında görülen psiko-sosyal faktörler incelendiğinde ise; çocukluk çağında yaşanan boşanma, ayrılık, aile bireylerinden birinin kaybı ve yaşanan sosyo-ekonomik güçlükler gençlik çağı depresyonunun ortaya çıkma riskini arttırmaktadır.
Bir diğer faktör olan bilişsel-davranışsal faktörler incelendiğinde, kişisel beceriler, benlikle ilgili çarpıtılmış düşünceler ve stres, gençlik çağı depresyonu için çalışılan konular arasındadır. Bu çalışmalardan yola çıkarak yapılan araştırmalarda, düşük hareket düzeyi ve kişiler arası iletişimin yetersiz kalması depresyonun süreklilik kazanma riskini arttırmaktadır.
Depresyon birtakım değişik rahatsızlıklarla birlikte seyredebileceği gibi tek başına da görülebilen ve tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlıktır.Karşılaştığımız duygulanım bozuklukları arasında ergenlerde depresyon da sıklıkla görülmesine rağmen, belirtilerin, erişkinlerde karşılaştığımız klinik belirtiler kadar belirgin olmaması ergenlerdeki depresyonun – eşlik eden bozukluklar- semptomlarıyla karşımıza çıkmasına neden olmakta ve maskeli depresyon olarak ortaya çıkmasını sağlamaktadır.
-
Uyku hakkında ne biliyorsunuz?
Doğru bildiğimiz yanlışlar
Uyku ve sağlık hakkında bildiklerimizin çoğu, doğru bildiğimiz yanlışlardır. Hatta uyku ile ilgili hakim fikirlerimizin bazıları tehlikeli bile olabilir. İşte uyku hakkında bazı genel inançlar ve ardındaki gerçekler.
Horlamak sinir bozucu olabilir ama tehlikesizdir!
Pek çok kişi için bu doğru olabilir ama bazen de horlama, uyku apnesi olarak bilinen bir hastalığın habercisidir. Bu durum uyku sırasında nefes almayı durdurur. Uyku apnesi çeken kişiler sıklıkla horlarlar ve ileri vakalarda geceleri defalarca nefessiz kalarak uyanırlar. Uyku apnesinin ciddi sonuçları olabilir. Horlama ayrıca obeziteyle de ilgili olup hava yolunu kapatabilir.
Kronik olarak horlayan kişilerin bir doktora görünüp hayatlarını tehdit edecek düzeyde potansiyel bir sorun yaşayıp yaşamadıklarını kontrol ettirmeleri gerekir.Tüm gece sürecek bir uyku tavsiye edilir ama daha azıyla da yetinebilirsiniz.
İhtiyacınız olandan daha az uyku uyumak sadece sizi yorgun hissettirmekle kalmaz aynı zamanda sağlığınıza da zararı olabilir. Obezite, tansiyon, depresyon, düşük verimlilik ve zihinsel aktivite uykusuzluğun sonuçlarındandır.
Araç kullanırken uykunuz gelirse, radyoyu ya da camı açmanız uyanık kalmanıza yardımcı olur
Bu taktikler sizi kandırabilir; sizi birkaç dakikalığına canlandırabilir ama yorgun bir beden kısa süre sonra uyaranları algılayamayacaktır. Bunun sonunda da yine kafanız önünüze düşmeye başlar. Araç kullanırken uykunuz geldiğinde yapılacak en iyi şey, aracınızı uygun ve güvenli bir bölgeye çekmek ve en azından 15 dakika kestirmektir. Bu bile aslında geçici bir önlemdir. Uykulu araç kullanmanın tehlikelerinden korunmanın yegane yolu, bir önceki gece iyice uyumuş olmaktır.
Ergenlik dönemindekiler yeterince büyümüş olduğundan yetişkinler kadar uykuyla yetinebilirler.
Sınıfta uyuklayan bir ergen, tembellik ya da dikkatsizlik belirtileri gösteriyor diyemeyiz. Uyku uzmanları, ergenlik dönemindeki gençlerin, ortalama bir yetişkinden daha fazla uykuya ihtiyaçları olduğunu bildiriyor en az 8,5 9,5 saat. Tek sorun şu ki ergenlik dönemindekilerin biyolojik saati yetişkin ritmine daha yakındır: akşamın geç saatlerinde uyanık olmak ve sabah daha geç saatlere kadar uyumak şeklinde. Pek çok okul çok erken saatte eğitime başladığından, bu öğrenciler kronik olarak uykusuzluk çekiyor olabilirler.
Uykuya dalmakta sorun yaşamıyorsanız, uykusuzluk da çekmezsiniz
Uykuya dalmakta çekilen güçlük, uykusuzluk ile bağlantılı dört semptomdan sadece biridir. Diğerleri; çok erken uyanmak ve tekrar uyuyamamak, sık uyanmak ve yorgun uyanmaktır. Bu uykusuzluk tiplerinden herhangi biri uyku bozukluğunun bir semptomu veya bir başka medikal sorun olabilir.
Obezite, diyabet, yüksek tansiyon ve depresyon gibi sağlık sorunları ya genetiktir ya da yaşam tarzı ile ilgilidir, uyku ile bir ilgisi yoktur.
Aksine, bilimsel çalışmalar, pek çok sağlık sorunu ile uyku arasındaki bağlantıyı kanıtlamıştır. Örneğin, yetersiz uyku, kilo kontrolü ile ilgili büyüme hormonlarının üretimini etkiler. Kardiyovasküler sorunlar, diyabete yatkınlık ve diğer sağlık durumları kötü uyku ile bağlantılı görünmektedir.
Yaşlandıkça daha az uykuya ihtiyacımız olur.
Yaşlandıkça değişen uyku düzenimizdir, ihtiyacımız olan uyku miktarı değil. Yaşlılar gece daha sık uyanabilir ama gündüz de daha fazla şekerleme yapma eğilimindedirler.
Uyku, beyninizin dinlendiği bir zaman parçasıdır.
Aslında uykunun belli bazı aşamalarında önemli miktarda zihinsel aktivite gerçekleşir. Her bir 90 dakikalık uyku çevriminde pek çok aşama bulunur. Her çevrimin en derin bölümünde bile beyin bilgi işlemekte ya da rüya görmektedir. Bilim insanları halen neden rüya gördüğümüz konusunda emin değil ancak şu biliniyor ki; beyin aktivitesinin periyotları yaşamsal bir onarım fonksiyonuna hizmet etmektedir.
Geceyarısı uyanırsanız, koyun sayarak ya da başka bir yöntem kullanarak uykuya dalmaya çalışın.Geceyarısı uyanıp da kendinize uyumak zorunda olduğunuzu söylediyseniz, bunun ne kadar imkansız olduğunu bilirsiniz. 15 dakika içinde yeniden uykuya dalamazsanız, yataktan kalkın ve sizi rahatlatacak bir şeyler yapın. Böylece yeniden uykunuzun geldiğini hissedebilir ve yatağa dönebilirsiniz.
-

Evlilik, Sorunlar ve Çözümler
Evlilikler genellikle büyük aşklarla başlıyor ve maalesef büyük kavgalarla sonlanıyor. Evlenen kişiler “eş” lerini bir müddet sonra “karşıt” olarak görmeye başlıyorlar. Aslında bu durum evlilik öncesinde bir çok sinyaller verse de kişiler bunlara görmek istememektedir. Kendiliğinden düzeleceğine olan inançları tamdır. Aslında evlenince aynı evin içerisine girince bunların hepsinin düzeleceğini düşünmektedirler. Asıl gerçek olan ise bu sorunların çözülmediği takdirde aynı evin içerisinde başka sorunlarla birleşerek büyüyeceğidir.
İki ayrı bireyin farklılıklarının olması gayet doğaldır. Ancak bu farklılıklar sorunlar yumağına dönüşüyorsa orada yanlış giden bir durum var demektir. Yanlış giden durumu tespit edip bu sorunlarla birlikte savaşmak önemlidir. Evliliklerinde sorunlar yaşayan çiftler bunları çözmek yerine sorunu görmezden gelme eğilimi içine girebilmektedirler.Aslında sorunlar çiftler için birer fırsata dönüşebilir. Birlikte çözdükleri her sorun çiftlerin birbirlerine olan bağlarını artıracaktır.
Evliliklerin Başlangıcı
Evlenmeden önce konuşulmamış ve halledilmemiş sorunlar yumağıyla bir evliliğe başlamak, aslında ne zaman biteceği belli olmayan ama eninde sonunda bitecek olan bir işe başlamak gibidir. Evliliğe başlamadan önce çatışma anlarında neler yaşandığı, yaşanan iletişim sorunlarının nasıl çözüldüğü, çiftlerin sorunları konuşabilmesi ve ortak çözümler bulabiliyor olması, kriz durumlarındaki davranış tarzları, anlaşmazlıkların çözümünde neler yapacakları vb. gibi konuların gözlemlenmesi ve belirlenmesi çok önemlidir. Aslında bu gibi durumlar çiftler için sessiz ama önceden deneyimlenmiş bir anayasa niteliğindedir.
Evliliklerdeki Davranış Tarzlarındaki Farklılıkların Nedeni
Evliliklerde erkek ve kadın farklı davranış tarzları sergilemektedir. Eşlerin beklentileri ve yaklaşımları cinsiyetlerine bağlı olarak tepkilere dönüşmektedir. İşin özü erkek ve kadın toplumun kendisine yüklediği şekilde tepkiler verme eğilimde olabiliyor. Dolayısıyla toplumun erkeğe ve kadına yüklediği kimlikler evliliklerde kişilerin davranış tarzlarını etkilemektedir. Evlilik erkek ile kadın arasında bir güç savaşına bir rekabete dönüşebilmektedir. Bu durum yaşanan problemlerin çözümünden çok problemlerin büyümesine neden olmakta ve yaşanan problem bir kriz haline dönüşebilmektedir. Evliliklerde erkek; başarı ve güce önem verirken, kadın ise sevgi ve iletişime daha çok önem vermektedir.
Evliliklerde Yaşanan Sorunların Çözümü
Yaşanan sorunların çözümünün en önemli şartı her iki tarafından sorunun çözülmesi istiyor olması ve çözüme aynı oranda katkı sağlayacak olmasıdır. Aksi takdirde tek tarafın çabası sorunların çözümü için yeterli olmayacaktır. Çiftler yaşanan sorunlarda kendi çözüm önerileri sunabilirler. Ancak en sağlıklı olan durum birlikte ortak bir çözüm bulmaktır. Bulunan çözümler birlikte değerlendirilmeli ve uygulanmalıdır. Çözüm çiftlerden birine uymadığı takdirde yeni bir çözüm için birlikte çaba sarf edilmelidir.
Evlilik Birlikteliğini Zedeleyen Sorunlar
* İletişimde yaşanan sorunlar
* Çatışma çözme konusunda yaşanan aksaklıklar
* Uzlaşma kültürünün oluşmamış olması
* Şiddet içerikli davranışlarda bulunmak
* Eşlerin aileleriyle ilgili sorunlar
* Bağımlılık problemleri
* Arkadaş ilişkileri
* Maddi sıkıntılar
* Psikolojik problemlerEvlenme ve Boşanma İstatistikleri
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2006-2015 dönemini kapsayan 10 yılda Türkiye’de toplam 6 milyon 90 bin 212 çift evlendi, 1 milyon 151 bin 591 çift de boşandı.
2006 yılında binde 1,35 düzeyinde olan kaba boşanma hızı (belli bir yıl içinde her bin nüfus başına düşen boşanma sayısı) 2015 yılında binde 1,69’a yükseldi, kaba evlenme hızı (belli bir yıl içinde her bin nüfus başına düşen evlenme sayısı) da binde 9,17’den binde 7,71’e geriledi.
Boşanma nedenlerine baktığımızda geçen yıl 131 bin 830 boşanmanın yaklaşık yüzde 97’sinin sebebi “geçimsizlik” olarak kayıtlara girdi. Bunu terk, zina, akıl hastalığı, kötü muamele, cürüm, haysiyetsizlik ve diğer nedenler takip etti.
Evlilikte en tehlikeli dönemin ilk 5 yıl olduğunu ortaya koyarken, geçen yıl gerçekleşen boşanmaların yüzde 39,4’ü, 2006 yılında ise yüzde 42,5’i evliliğin ilk 5 yılı içinde gerçekleşti.
İstatistiklere bakıldığında ilk yılların evlilik için çok önemli olduğu ortaya çıkıyor. İlk yıllar çiftlerin ilişki şeklinin oluştuğu yıllardır. Bu ilişki şekli oluşurken yaşanan durumlar karşısında sergiledikleri tutum ve davranışlar aslında ilişkinin devamına ve bitişine kararı oluşturan aşamadır.
Evlilik Birlikteliği Sağlıklı Olarak Yürütmenin Kuralları
1- Her türlü durumda iletişimi kesmemek: Çiftlerin yaşadıkları sorunlarda konuşmama eğiliminde olması sorunun çözümün engelleyen bir unsurdur. Dolayısıyla sorunun çözülmesi veya çözüme ulaşacak yöntemlerin bulunması için iletişim devam etmelidir.
2- Güçlü bir iletişim bağınızın olması: Çiftler arasında güçlü bir iletişim bağı varsa çözülemeyecek sorun yok demektir. İki tarafında iletişim kanalları açık ise ve olumlu bir iletişim yöntemi kullanılıyor ise sorunlar oluşmadan çözüm kendiliğinden gelecektir.
3- İyi bir dinleyici olmak: Tarafsız ve ön yargısız bir dinleyici olmak anlatan kişinin rahatlamasını sağlayacağı için bazen sorunların oluşmadan önlenmesine yardımcı olacaktır.
4- Ön yargılardan arınmak: Ön yargı iletişimi engelleyen unsurlardan biridir. Ön yargı karşı tarafın aktarımı olmadan tahminlerde bulunarak yapılan davranışa, söylenecek söze karşı tarafın anlam katmasına izin vermeden peşin hükümler vermektir. Bu durum olayları olduğundan daha farklı görmemize ve değerlendirmemize daha farklı yapmamıza neden olur.
5- Güven, sevgi ve saygı bağının kuvvetli olması: Çiftlerde güven ilişkisinin oluşmuş olması, sevgi ve saygı bağının kuvvetli ilişkide yaşanabilecek sorunların çözümümün daha hızlı olmasına katkı sağlayacaktır.
6- Rollerin belli ve paylaşılmış olması: Evdeki rollerin iyi paylaşılmış olması çok önemlidir. (Ekonomik meseleler kimin üzerinde, yemek ve temizli işlerini kim yapacak, çocuğu okuldan kim alacak, kararları kim alacak vb. konular)
7- Düzenli cinsel yaşam: Düzenli cinsel yaşam kişileri birbirine yaklaştırır ve aralarındaki bağı arttırır. Birbirine yaklaşan ve bağı kuvvetli çiftler yaşanacak sorunlara çözüm odaklı bakacaklardır.
8- Sürprizlerle ilişkinin renklendirilmesi: Sürpriz herkesin hoşuna gider ve insana kendisini değerli hissettirir. Kendini değerli hisseden kişi durumlar karşısında tepkilerini daha olumlu yönde verecektir.
9- Değişim yapılacaksa değişime kendinizden başlayın. Bir değişim istiyorsak bunu karşımızdakine göstermemiz gerekir. Onun için ilk önce kendimizde değişiklerle başlamalıyız.
10- Yargılayıcı, suçlayıcı ve emir içeren cümlelerden uzak durmak. Bunların yerine kabullenici ve sevgi cümlelerinizi yaşamınıza sokmak.Sorunlar yaşamın her aşamasında her dönemin var olacaktır. Önemli olan sorunları nasıl çözmek istediğimizdir.
-
Tekrarlayan ağızdaki yaralar (oral aftlar) uçuklar
TEKRARLAYAN AĞIZDAKİ YARALAR (oral aftlar) UÇUKLAR Bu konuda yapılan araştırmalar ve tedaviler hastaları sıkılıkla başarısız kılmakta ve yıllar yılı sorunların hep süregeldiğini , hiç çözümlenmediğini görmekteyiz. Oysaki çözüm çok basittir. Kişiye özel mini bir araştırma yaptığımızda neden sıkça ağız yarası çıkardığını veya uçukladığını veya sıkça mantar enfeksiyonuna yakalandığını hemen buluruz?.. HELİKOBAKTER PYLORİ VE VİTAMİNLER Bu konuda yapılan araştırmalar ve tedaviler hastaları sıkılıkla başarısız kılmakta ve yıllar yılı sorunların hep süregeldiğini, hiç çözümlenmediğini görmekteyiz. Oysaki çözüm çok basittir. Kişiye özel mini bir araştırma yaptığımızda neden sıkça ağız yarası çıkardığını veya uçukladığını veya sıkça mantar enfeksiyonuna yakalandığını hemen buluruz? Genelde biz hekimleri bu konuda sürükleyen net algoritmalar , yani çok net araştırma basamakları maalesef bulunmamaktadır? Tekrarlayan oral ülserler deyince akla hep Behçet Hastalığını illaki araştırmak zorunluluğu gelir ki bu da hastalarımızı uzun bunaltıcı bir seri test silsilesine sokmak demektir. Oysaki günümüzde Canım Türkiye?m de Behçet hastalığından çok daha sıklıkla görülen ve oral aft uçuk yapan ve taranması gereken başka durumlar da vardır. Bizi özellikle hekimlerimizi ve tabii ki popülasyonun genelini de bu konuda bilinçlendirmek gereklidir. Örneğin B vitamin eksiklikleri ve bunun olası nedenleri. Mide hastalığı yani; Helikobakter pylori mikrobunun varlığı ve/ veya paraziter enfeksiyonlar (özellikle B 12 vitamin kaybı yapanlar) ; B vitamin eksikliğine yol açan Tiroit hastalıkları (HASHİMOTO Tiroidit ve otoimmun tiroiditler) ve bir takım diğer otoimmün hastalıklar. Listemizde öncelikli taranması gerekenler bunlardır, ama nedense hep bir Behçet aranır. Hâlbuki bunların saptanması, tanı konması çok daha kolay ve tedavileri basittir. Hasta ömür boyu aft ve uçuktan kurtulur aynı benim kurtulduğum gibi. HELİKOBAKTER PYLORİ VE VİTAMİNLER Gastrit ve ülser yapan tüm mide ve on iki parmak barsağını tutabilen Helikobakter pylori mikrobunun üzerinde biraz durmak gerekir. Bu mikrop sadece bu bölgeyi etkilemez, tüm sindirim kanalını etkiler ve aşırı gaz ve dışkılama değişikliklerine de yol açar. Vitamin emilim bölgelerini de etkilediği için unutkanlık, halsizlik, yorgunluk ve sinirlililiğe; hatta depresyona da yol açabilir. Hatta kişi bazen hiç mide ağrısı çekmez sadece gaz yakınması veya ishal veya kabızlık ve gaz yakınması ile gelebilir. Bazen sadece unutkanlık ve ağız yaraları ile gelebilir ve biz midesinde bu mikrobu saptar tedavi ederiz. Bu mikrop Türkiye?de %80-93 pozitiftir ama herkeste hastalık yapmaz. Kişinin tedavisi sırasında tüm bağışıklık sisteminin elden geçirilmesi ve kişiye özel değerlendirme çok önemlidir. Bu değerlendirmede; Kişinin yaşı, cinsiyeti, geçirdiği hastalıklar, Tüm aile ağacındaki hastalıklar; amca, hala teyze dedeler büyükanneler dahil. Yaşam şekli. Uyku düzeni, horlaması, burun tıkanıklığı vs. Su içme miktarı ve hangi suyu tükettiği! Güneşlenmesi veya güneşlenmemesi! Güneşlenme şekli! Beslenme şekli; hangi gıdaları çok sevdiği; hangi tip eti tükettiği; hangi yağı tükettiği; nasıl tükettiği, ne sıklıkta beslendiği vs. konuşulur not alınır. Hastalarımıza bu denli titizlikle yaklaşılmaz ise basit bir ağız yarası veya uçuk dediğimiz hastalık beyine giden kanalların üzerinde veya gözümüzde çıkar ki çok ciddi sonuçlara götürür. Sık ağız yarası ve uçuk çıkarmak özetle bağışıklık sistemimizin hiç de iyi gitmediğinin en net göstergesidir. Eğer böyle bir sorunla berabersek veya yakın zamanda benzer bir hastalık olan zona çıkarmış isek vücudumuz alarm zillerini çalıyor demektir. LÜTFEN KULAK VERELİM! DERHAL ŞEKERLİ GIDALARI KESELİM! İlk yapmamız gereken budur. Bunun dışında da bu konunun özellikli uzmanlarına başvuralım.
-

Engellenme ve Başa Çıkma Yolları
Engellenme; amaca ulaşamayan kişinin önlenmiş güdülerinin ortaya çıkardığı heyecan halidir. Günlük yaşamımızda birçok kez engellendiğimiz duygusu yaşarız. Ancak bunların şiddeti birbirinden farklıdır. Bu engellenme durumların zaman zaman bilinçli zaman zaman bilinçsiz tepkiler veririz. Verilen bu tepkiler planlı ya da plansız olabilir. Verdiğimiz bu tepkiler olaylarla başa çıkma yöntemlerimizdir.
Engellenmenin iki temel başa çıkma yöntemi vardır.
a) Bilinçli ve planlı başa çıkma yöntemi: Belli bir plan ve program dahilindedir. Kişi hangi davranışı hangi amaçla yaptığının farkındadır.
Engellenme duygusunun kaynağı kaygı durumunda olduğu gibi ya çevreden ya da kişinin kendi özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Engellenme duygusu kişinin kendi özelliklerinden kaynaklanıyorsa atılacak adımlar farklı, çevreden kaynaklanıyorsa atılacak adımlar farklıdır. Engellenme duygusu hem kişinin kendi özelliklerinde hem de çevreden kaynaklanabilir.
Farklı kültür ve sosyal çevreden gelen kişiler, farklı sosyal değer ve normlar içinde büyüdüklerinden, aynı çevre içinde farklı engeller görürler. Çevredeki engellerin temeli bizdeki algılama özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu engellenmelerin bilincinde olmak engellenme duygusuyla daha etkin ve başarılı bir biçimde uğraşmamızı sağlar.
Kısaca çevresini ve kendisinin bilincinde olan kişi, başa çıkamayacağı engellenme duygusunun ortaya çıkmasını büyük ölçüde durduracaktır. Kendisini ve çevresini tanıyan kişi, kendi arzu ve isteklerini daha iyi değerlendirebilir. Kendini ortalama tanıyan kişi kendisine uygun olmayan durumların içine kendisini sokmaz. Böylece engellenme henüz ortaya çıkmadan önlenmiş olur.
Engellenmenin ortaya çıkmaması ya da onunla başa çıkılabilmesi için iletişim yöntemlerinin belirlenmesi gereklidir.
Güvenli İletişim için öneriler
Kişiden kaynaklanan en belli başlı engellenme nedeni; kişinin istediğini açık bir şekilde ifade edememesi ve kendine güven konusunda sıkıntılar yaşamasıdır. İstediği şeyleri söyleyemeyen kişi onu elde etme konusunda başarılı olamaz. Sonuç olarak duygusal birtakım sıkıntılar yaşar. Bu sıkıntılar kendisini öfke, kızgınlık, saldırganlık, içe kapanıklık, depresif durum, kırgın ve mutsuz olma olarak kendini gösterir.
Güvenli girişkenlik bireyin diğer kişilerle kurduğu iletişim biçimine yöneliktir. Burada amaç kişinin duygu ve düşüncelerini karşı tarafa etkin ve yapıcı bir şekilde iletebilmesini sağlamaktır.
Güvenli iletişim şu aşamalardan oluşur.
1) Birey kendi iletişim biçimini gözden geçirip kendine özgü iletişim davranışlarının farkına varmalıdır. İçinde tutan, istediklerini söylemeyen, farklı söyleyeceği ayıp olmasın diye söylemeyen, itiraz ederse karşı çıkılacağından çekinen bir kişi misiniz? Bu aşamada bu soruların cevaplarını bulmak önemlidir.
2) Güvenli iletişimin yer almadığı sosyal durumlar gözden geçirilmesi gerekir. Birey niçin güvenli ve girişken davranış içerisinde bulunmadığı üzerine düşünmelidir. Bu durum bireye iki şekilde fayda sağlar. Bireyin kendini anlamasına ve nasıl bir benlik algısı olduğunu görmesine fayda sağlar. İkincisi bireyin yeni öğreneceği güvenli girişken davranış modeliyle iletişim davranışının bu tür ortamlarda kendisine nasıl faydalı olacağını görmesinde yatar.
3) Birey kendi için önemli olan bir iletişimi örnek almalıdır. Bireyin bütün ayrıntılarıyla kendisi için önemli olan iletişimi hatırlaması gerekir. Ne söylediği, nasıl davrandığı ve nasıl hissettiği üzerinde düşünmesi ve bunları nasıl değiştirebileceği konusunda düşünmesi önemlidir.İletişimde aşağıdaki konuların belirlenmesi ve organize edilmesinin sağlanması gerekir.
• Göz teması
• El, kol ve beden hareketlerini
• Yüz ifadesi
• Ses tonu
• Konuşmanın akıcılığı
• Zamanlama
• İçerikBunlar iletişimin bütünün oluşturacağı için bu konuların önceden gözden geçirilmesi ve provasının yapılması güvenli iletişimin oluşması için önemlidir.
4) Başka iletişim yöntemleri için seçeneklerin listesinin yapılması önemlidir. İletişim şeklimiz ile ilgili sorun yaşıyorsak başka nasıl iletişim kurabileceğimiz konusunda alternatif planlar yapmalı ve gerekiyorsa bu konuyla ilgili uzmanlardan öneriler almalıyız.
5) İletişimin biçiminizin önceden hayalini kurun. Provasını yapabilirsiniz. Hayal kurmak bir şeyi gerçekleştirmek konusunda ilk adımdır. Bir kez yapma şeklidir. Hayal edilen şey aslında bir prova niteliği de taşır. Yaşanabilecek aksaklıkları önler. Hayal edildikten sonra gerçek provaya geçilebilir.
6) Bunları gerçek yaşama uygulamak için iyice planlayın ve gerçek yaşamınıza uygulayın.İsteklerini, duygularını ve düşünceleri açık bir şekilde ifade edemeyen kişinin mutlu olması beklenemez. Güvenli iletişim temel unsuru kişinin mutlu olmasıdır. Güvenli iletişim faydaları günlük yaşamda hemen kendini gösterir ve kişinin yaşamında daha mutlu olmasını sağlar. Bu durum da kişinin yaptığı iş ve aktivitelerde daha başarılı olmasını sağlar.
Çözümü Olmayan Sorunlarla Başa çıkma
Bazı durumlar vardır ki engellenme durumumuz başaramadığımız ya da yeteneğimizin olmadığı bir şeyden kaynaklanmaktadır. Boyumuzun uzun olmadığı için ya da atletik bir yapıya sahip olmadığımız için bazı spor branşlarında başarılı olmayı istesek de başarılı olma ihtimalimiz yoktur.
İlk olarak yapılması gereken engellenme duygusunun hayatın içinde bir şey olduğunu kabul etmektir. Bu durum başa çıkma durumumuzu kuvvetlendirecektir. Kabullenme duygusu insanı rahatlatan en önemli unsurdur.
Bunların yanı sıra engellenme duygumuza iyi gelecek iki adım daha vardır.
• Engellenme duygusuyla ilgili hoşgörü düzeyimizi arttırmak
• Beklenti düzeyini aşağı çekmekYukarıdaki önerilere rağmen iletişiminizde hala aksaklıklar devam ediyorsa yardım almanızda fayda vardır.
Şu ana kadar engellenme duygusuna verilen bilinçli ve planlı tepkilerden bahsettik. Kişi her zaman bilinçli ve planlı hareket etmez.
b) Bilinçsiz ve plansız başa çıkma yöntemi: Bu davranış yönteminde planlanmış ve programlanmış herhangi bir durum yoktur. Tepkiler kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Burada yapılan davranışlar bilinçsizdir. Kişi yaptığı davranışın farkında değildir.
• Saldırganlık: Saldırgan davranış engellenme durumunda bilinçsiz olarak yapılan ve sık karşılaşılan bir durumdur. Saldırgan davranış bazen engellenme durumunu ortadan kaldırır. (öfke, kızgınlık vb. gibi sözel ifadesi ) Bazen de durumun daha çıkmaza girmesinden başka bir işe yaramaz. (Fiziksel şiddet vb. gibi)
• Öğrenilmiş acizlik: Toplumsal düzeyde önemli bir kavramdır. Ailede hor görülmüş, istenmeyen, devamlı olumsuz eleştirilen, başarılı olması için herhangi destek görmemiş hatta başarıları görülmemiş bir kişinin başarılı olmasını ya da başarılı olmak için çabalaması beklemek normal dışıdır. Kişi bu davranışlara maruz kaldığında başarılı olmak için çaba harcamayacak başarılı olmayı düşünmeyecektir. Hatta başarılı olduğunda farkına bile varmayacaktır. Böyle bir beklenti içinde de bulunmayacaktır. Dolayısıyla bulunduğu durum daha önce öğrendiği durum ile aynı olduğundan hareket etmeyecek ve durumu kabullenecektir.
Ancak hangi kötü durumda olursa olsun kişi içinde bulunduğu durumdan kurtulma imkanına sahiptir.Kişinin içinde bulunduğu kötü durum devam ediyorsa bunun iki nedeni vardır.
1. Birey o durumun sürmesini istiyordur.
2. O durumu değiştirecek yeterli gayreti göstermiyordur.• Gerileme : Bireyin engellendiğinde çocukken yaptığı davranışları yapmasıdır. Örneğin; kişinin istediğini yaptırmak için çocuk gibi konuşması.
• Hayal Dünyasına Kayma: Ara sıra hayal dünyasına kayma insanlardaki gerginliği azaltmaktadır. Ancak bu sık sık olmaya başladığında gerçek dünya ile bağlantı kesileceğinden tehlikeli bir boyut kazanabilir. Böyle bir durumda kişinin günlük yaşamdaki uyumu bozulabilir.
• Kendini Yıpratıcı Davranışlar: Kişi engellendiği zaman kendine zarar verici birtakım eylemler içine girebilir. Çok sigara içmek, çok yemek yemek ve aşırı kilo almak, aşırı alkol kullanımı vb. gibi davranışlarda bulunabilirler.
• Duygusal çöküntü: Kişinin ne olursan olsun içinde bulunduğu kötü durumun değişmeyeceğini düşünmesi duygusal çöküntü yaşamasına neden olur. Bu duygu durumu uzun süreli devam ettiğinde yardım almanızda fayda vardır.
o Duygusal çöküntüden kurtulmanın yolları
♣Duygularınızı ifade etmeyi öğrenin yada bu konuda destek alın.
♣Güvenli iletişim ve girişkenlik konusunda kendinizi geliştirin.
♣Hiçbir şey yapmamaktansa küçük adımlar atmayı deneyin.
♣Yapılacak iş listesi belirleyin. Ve tek tek yapmaya başlayın. Bu adım yukarıdaki küçük adımlar tekniğinin uygulamasıdır.
♣Duygusal çöküntünün sınırlı ve geçici olacağına inanmak. İçinde bulunulan durumun sonunda geçeceğine olan inanmak.Engellenme insan hayatında sık görülen ve kişiye göre değişen tepkilerin verildiği bir durumdur. Yukarıdaki tepkiler kişiden kişiye şekillenmekte ve çeşitlenmektedir. İnsan hayatındaki durumları değiştirme ve şekillendirme şansına sahiptir. Bunun en önemli başlangıcı istemekten geçmektedir. Yaşadığımız sorunları çözmeye yönelik göstereceğimiz çaba ya da atacağımız adım sorunla baş etme kapasitemizi arttıracaktır.
Çözüm yöntemlerimizi çeşitlendirecektir. Yeter ki içinde bulunduğumuz durumu kabullenelim ve o durumu değiştirmek için hareket edelim.
-
İnsülin direnci ne demektir?
Günümüzde ençok karşımıza çıkan konulardan biri olan insulin direncini irdelemek , danışanlarımıza açıkça ifade edebilmek adına bu makaleyi hazırlamayı öncelikle istedim.
Türkiye'deki veriler tüm dünydaki verilerden çok da farklı olmayıp bir çok ülkenin de önüne geçmiştir.2010 da açıklanan dünya çapında yapılan PURE çalışmasının Türkiye ayağı açıklamasına göre ve 2011 de açıklanan çok geniş çaplı epidemiyolojik bir çalışma olan TURDEP II çalışmasının verileri göstermiştir ki Türkiyede yaşayan insanların her ikisinden birinde insulin direnci , veya gizli şeker yani şeker hastası olma riski mevcuttur. !!!!!!
Bu çok dehşet bilimsel veriler ışığında biz doktorlara düşen vazife de halkımızı bu konuda bilinçlendirmek ve bu hastalıkların gelişim yollarını önlemek yolunda , yani koruyucu hekimlik adına çalışmaktır.
Sağlık Bakanlığımızında son yıllarda Türkiye'deki obeziteye karşı vermiş olduğu mücadele ve bilinçlendirme toplantı ve çalışmaları taktire şayandır.
Türkiye insanında yaygın olarak gözlenen bel bölgesinde kalınlaşma , göbeklenmenin temel nedeni metaboliktir yani insulin direncidir. Bel kalınlaşması gördüğümüz kişilerde artık iç organ yağlanmasının da başlamış olduğunu görüyoruz. Bel kalınlaşmasıgerçekleşmemiş zayıf kişilerde bile ; ailesinde şiddetli şeker hastalığı öyküsü olan gençlerde iyi irdelendiğinde insulin direncine rastlıyoruz.
KLİNİK DURUM:
Bu gençlerin çok sık hastalandığını, basit enfeksiyonları ağır geçirdiğini, gebe kalamadıklarını veya düşükle sonlandığını gözlemliyoruz. Erken dönemde vücutta fazla sıvı birikimi yani ödemle tanışıyorlar. Genellikle tansiyonları yükselmeye başlıyor ve özellikle sinirsel hipertansiyonları erken yaşlarda başlıyor. Hatta ailede birçok kişide hipertansiyon öyküsü mevcut olduğu için genetic hipertansiyonları olduğunu zannediyorlar. Bağışıklık sistemleri zayıladığı için vücutlarının değişik bölgelerinde egzemalar, mantar enfeksiyonları , aftlar sedef vb lezyonlar çıkıyor.
Romatizmaya da yakalanabiliyorlar.
Kolesterol seviyeleri giderek yükseliyor. İyi huylu kolesterolleri düşüyor kötü huylu kolesterol ve şekerle ilgili kolesterol olan Trigliseridleri yükseliyor.
Genelde standart olarak depresyona giriyorlar çünkü vitamin emilimleri bozuluyor çünkü B12 folat ve D vitaminleri özellikle çok düşük seviyelerde olduğu için giderek kısır döngüye giriyorlar.
Bu hastalara öncelikle kolesterol , aspirin , tansiyon ve depresyon ilaçları başlanır. Çünkü erken evrede onlar aşikar olmuştur. Oysaki onları ortaya çıkaran ana mekanizma sinsice orada durmaktadır. Farkedilmeyi beklemektedir. Eğer hekimlerce farkedilmez ise başka başka muzurluklar yapmayı planlamaktadır: koroner kalp hastalığı ; kanser, Alzheimer vs ..
Sinsice duran ve asıl tedavi edilmesi gereken ana problem insulin direnci ve gizli şekerdir.
Bugün birçok hastalığın zemininde yeraldığı kesin kanıtlanmıştır.
Tedavi edilmeli midir? Kesinlikle evet. Artık otörler gizli şeker evresinin de tip2 diyabetin bir fazı olduğunu kabul etmektedirler . çünkü bazı şeker hastalığına özgü komplikasyonlar duyarlı kişilerde bu evrede de görülebilmektedir.
TURDEP II çalışmasında Türkiyede25 (OH) D 3 vitamin ortalamasının 10ng/mlolduğu saptanmıştır ki optimum olması gereken yanidiabetten ve kemik erimesinen , alzheimerdan, kanserden korunmak için olması gereken değerimiz minimum 30 ng/ml olmalıdır. Yine aynı çalışmada 4 kişiden birinde guatr olduğu ortaya çıkmıştır ve ortalama TSH seviyemiz yüksek bulunmuştur (4 civarı) Tüm bunlar Türkiyedeki obezitede önemli yer işgal etmektedir.
Bu konuda ilgilenen uzmanlar epidemiyolojik çalışmalar ışığında halkı bilinçlendirmeli, halkı nasıl güneşleneceği konusunda bile eğitmelidir.
Yakında gerçekleştireceğimiz halk toplantılarımızda tamamen bu konulara ağırlık vereceğiz, çünkü bu toplumumuzda en önemli konuların temelini oluşturmaktadır
-

Başarı Transferi
Başarı herkesin dilinde dolaşan, istenilen, zevk alınan bir durumdur. Konunun, olayın ne olduğu önemli değildir. Bir oyun kazanmak, okulda bir dersten iyi not almak, iş yerinde bir projeyi iyi bir şekilde yürütmek sonlandırmak, sporda iyi sonuçlar almak dolayısıyla konu ne olursa olsun insan başarılı olmak istiyor. Bunu yaptığı zaman da mutlu oluyor. Benim kafamda uzun süre şu soru oldu. “Acaba insan başarılı olduğu zaman mı zevk alıyor ve o işi daha iyi yapmaya çalışıyor, yoksa zevk aldığı için o işi daha iyi yapıyor ve o iş için daha çok enerji harcıyor.” Daha sonra bunun ikisinin insanlara göre farklılık gösterebileceğini ve başarılı olan insanların bunlardan birini kullandığını gördüm.
Ancak bunun tersi durumlarla da çok karşılaştım. Örneğin okul hayatında matematik dersinden başarılı olmak isteyen bir öğrencinin “yapamıyorum olmuyor, yeteneğim yok başaramıyorum” dediğini de çok gördüm. Buradaki durum kişinin gerçekten yapamaması, yapmak istememesi, başarısızlık korkusundan dolayı başarılı olmayı denememesi, geçmişten gelen ve kendisine büyük gözüken eksikliklerine kapatamayacağı inancı, emek harcamak ve yorulmak istememesi, çalışmayarak başarısız olmanın iyi hissettirmesi vb. nedenler olabilir. Mevcut eğitim öğretim sisteme baktığımızda normal zeka düzeyinde olan bir insanın matematik dersinde başarılı olabilmesi lazım. Hatta matematik performansı düşük kişilerin bile diğer insanlardan daha fazla çalışarak başarılı olabileceği bir sistem var.İş hayatı veya sosyal hayatta da benzer durumlardan söz edilebilir. Denemelerinin başarısız olacağı, rezil olacağım korkusu, toplumsal baskı, başarısızlık korkusu, potansiyelinin farkında olmama vb. gibi durumlardan kaynaklı olarak insanlar başarıya yaklaşamamaktadır.
BAŞARILI OLMAK HERKESİN İSTEĞİ BİR DURUMDUR.
Burada devreye giren durum nasıl başarılı olacağım yada başarılı olma yöntemlerim neler?
Daha önce başarılı olduğum neler var ?
Başarılı olduğum durumlarda neler yaptım?
Başarılı olduğum durumlarda yaptığım şeyleri, yöntemleri zorlandığım diğer işlerde denesem nasıl sonuçlar alırım?
Aslında yukarıdaki sorulara vereceğiniz cevaplar size yeterli olacaktır.
BENCE HERKES HERŞEYDE BAŞARILI OLABİLİR.
Nasıl mı? Tabi ki ”BAŞARI TRANSFERİ İLE”……
Başarılı ve iyi olduğunuz şeyleri düşünün, onları nasıl şevkle yaptığınızı, neler hissettiğini, şu an yapmak istediğiniz ya da başarılı olmak zorunda olduğunuz şeyi başarırsanız neler hissedeceğinizi bir düşünün. Eminim çok mutlu olacaksınız.
Amacınız “Dünyanın en büyük zirvesine tırmanmak”.
Bu büyük bir hayal olsa gerek. Hiç dağa tırmanmamış bir insan için hem de çok büyük bir hayaldir. Başarılı olmak imkânsız gibi duruyor. Ama hayatta gerçekleşen bir çok şey hayaldi zaten. Cep telefonu, bilgisayar, ipad, uçak, hatta araba vb. gibi daha bir çok şey. Hemen Everest’in tepesine tırmanamazsınız belki ama dağcılıkla ilgili bir kitap okumaya başlayabilirsiniz. Sonra belki küçük bir dağcılık kursuna katılıp sizin eğitiminiz için hazırlanmış bir tırmanma parkurunda nasıl tırmanılacağını öğrenebilirsiniz. Belki sonra amatör küçük bir dağ tırmanışı deneyebilirsiniz. Denemelerle bunu tırmanışı büyütebilir ve tecrübe edinebilirsiniz. Ve sonunda belki bir gün Everest’in tepesinde kendinizi bulabilirsiniz.
Bir hayal edin şu an EVEREST dağının tepesindesiniz. Ve hayaliniz gerçekleşti. O havayı soluyorsunuz. Mutluluğu düşünün