Blog

  • Tip 2 şeker hastalığı risk grupları

    TİP 2 ŞEKER HASTALIĞI RİSK GRUPLARI

    A– Obez veya kilolu (BKİ ≥25 kg/m2) ve özellikle santral obezitesi (bel çevresi kadında ≥88 cm, erkekte ≥102 cm) olan kişilerde, 40 yaşından itibaren 3 yılda bir, tercihen açlık kan şekeri ile diyabet taraması yapılmalıdır.

    B– Ayrıca BKİ ≥25 kg/m2 olan kişilerin, aşağıdaki risk gruplarından birine mensup olmaları halinde, daha genç yaşlardan itibaren ve daha sık araştırılmaları gerekir.

    1. Birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler

    2. Diyabet sıklığı yüksek etnik gruplara mensup kişiler

    3. İri bebek doğuran veya daha önce gebelik şekeri tanısı almış kadınlar

    4. Hipertansif bireyler (kan basıncı: KB≥140/90 mmHg)

    5. Kolesterol bozukluğu (HDL-kolesterol ≤35 mg/dl veya trigliserid ≥250 mg/dl)

    6. Daha önce açlık veya tokluk şekeri yüksek çıkan hastalar

    7. Polikistik over sendromu (PKOS) olan kadınlar

    8. İnsülin direnci ile ilgili klinik hastalığı veya bulguları (akantozis nigrikans) bulunan kişiler

    9. Kalp damar, beyin damar ve büyük damarlarında hastalık bulunanlar.

    10. Düşük doğum tartılı doğan kişiler

    11. Hareketsiz yaşam süren veya fizik aktivitesi düşük olan kişiler

    12. Doymuş yağlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlıkları olanlar

    13. Şizofreni hastaları ve atipik antipsikotik ilaç kullanan kişiler

    14. Solid organ (özellikle renal) transplantasyon yapılmış hastalar

    Tip 2 diyabet riski yüksek çocuk ve adolesanlarda, 10 yaşından itibaren 2 yılda bir diyabet taraması yapılmalıdır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon; duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendini gösteren psikolojik bir rahatsızlık halidir. Depresyonun en dikkat çekici belirtisi çökkün ruh halidir. Depresyondaki kişi genellikle mutsuz, karamsar ve umutsuz hissetmektedir. Kendisine ve çevresine olan ilginin azalması ile birlikte kişi yalnız ve hüzünlü hisseder. Sebepsiz ağlamalar belirgindir. Bu nedenle “mutsuzluk hastalığı” olarak da ifade edilmektedir.

    Depresyondaki kişilerde yoğun suçluluk duyguları ortaya çıkabilir. Bazen de çökkün ruh haline huzursuzluk, yoğun endişe ve şüphecilik gibi belirtiler eşlik edebilir. Kişi, zaman zaman hırçın hatta çok öfkeli olabilir. Bazen de kendisini tüm duygularını yitirmiş hissedebilir. Ağlayamaz, öfkelenemez vs.

    Depresyon zihinsel işlevlerde de değişikliklere yol açar. En sık görülen belirtiler dikkatini toparlayamama, odaklanamama ve unutkanlıktır. Depresyondaki bir kişinin düşünce içeriklerinde bozulmalar meydana gelir. Kişi kendisine, çevreye ve geleceğe olumsuz gözle bakmaya başlar. Herkese yük olduğunu düşünür, “işe yaramaz” olduğunu düşünerek suçluluğa kapılabilir. Olayların olumsuz yönlerini abartma ve gelecekte de hiçbir şeyin düzelmeyeceğine inanma belirgindir.

    Depresyon davranışlarda enerji azalmasına bağlı olarak hareketlerde yavaşlama olarak ortaya çıkar. Depresyondaki bir kişi için günlük işler bile altından kalkılamayacak görevler gibi görünür. Kişi, genellikle yalnız kalmak ister. Sosyal ilişkilerden kaçınır. Cinsel ilgi ve istek azalır.

    Depresyonda olan bir kişide baş ağrısı, kas ağrıları, iştah azalması, kilo kaybı, aşırı yeme eğilimi, uykuya dalamama, gece boyu uykunun sık sık bölünmesi ya da aşırı uyku eğilimi şeklinde sorunlar ortaya çıkabilir.

    Tüm bu belirtilerin hepsinin herkeste ortaya çıkması gerekmez. Bazen depresyon birkaç belirti ile kendisini gösterebilir.

    DEPRESYON İLE NASIL BAŞA ÇIKABİLİRİM?

    Kişiler bir yakının ölümü, iş kaybı, ayrılık vb. çok farklı sebeplerle depresyona girebilirler. Ancak bazı durumlarda depresyon için belirgin bir neden yoktur. Nedeni ne olursa olsun depresyonu sürdüren en önemli faktör kişilerin olayları yorumlama biçimidir.

    Bilişsel davranışçı terapi yöntemi ile birlikte olayları yorumlama biçiminizi değerlendirip alternatif ve daha işlevsel düşünceler üreterek depresyon ile baş edebilirlik artar.

  • Tiroid hastalığı riski yüksek gruplar nelerdir?

    1- Ailesinde troid hastalığı olanlarda (özellikle nodul ve Hashimato hastalığı)

    2- 50 yaş üzeri kadınlarda (Menapoz dönemi) ve >60 yaş üzeri Erkeklerde

    3- Önceden tiroid hastalığı veya tiroid ameliyatı geçirenlerde, guatrı olanlarda, daha önce tiroid bez iltihabı geçirenlerde

    4-Şeker hastaları,böbreküstü bezi yetmezliği, romatoit artrit, Lupus gibi hastalığı olanlarda

    5- Doğum yaptıktan sonraki ilk yıl içinde , adet düzensizliği olan ve çocuk tedavisi görenlerde

    6- Kaşıntı, ürtiker, allerjik rinit hastaları

    7- Down ve Turner sendromu bulunan hastalarda

    8- Amiodaron (Cordarone tablet) , lityum (Lithuril tablet) ,interferon alfa ve beta gibi ilaçları kullanan hastalarda

    9- Baş ve boyuna yönelik ışın tedavisi (radyoterapi) alanlarda

    10- Meme Kanserli hastalarda tiroid hormon eksikliği ve tiroid nodülleri sık görülür.

    11-Kanda sodyum düşüklüğü, ALT,AST,GGT, CPK,LDH yüksekliği,kansızlık,kolesterol yüksekliği olanlarda

    12- Prolaktin hormon yüksekliği, kan kalsiyum yüksekliği, ve hepatit c hastaları, iltihabı barsak hastalığı olanlarda tiroid hastalığı riski yüksektir.

  • ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    • Öfke Nedir, Normal midir?

    Her insanın sahip olduğu ve olması gereken tabii bir duygudur. Kişi, engellendiği, isteklerinin karşılanmadığı, hayal kırıklığına uğradığı ve karşısındaki ile çatışma yaşadığı anlarda öfke duygusuna kapılır. Zararlı ve saldırganlık belirten bir durum değil aksine her insanda bulunması gereken, asıl olmazsa sıkıntıların meydana geleceği bir duygu halidir.

    • Çocuklarda Öfke Krizleri Neden Olur ve Kaç Türe Sahiptir?

    Öfkenin kaynağını anlamak için öncelikle beynimizi biraz tanımakta yarar var. Beynimiz, alt ve üst kısımlar olmak üzere iki katlı bir ev gibidir. Alt katında nefes almak, gözümüzü refleks olarak kırpmak, herhangi bir tehlike ile karşılaşıldığında savaşmak ve kaçmak, korku ve öfke duymak gibi hislere bilinçsizce kapılmamıza sebep olan faaliyetler gerçekleşir. Kontrol haricinde ortaya çıkan öfke hali beynimizin tam da bu kısmından kaynaklıdır.

    Üst kata çıkacak olursak, burada işler biraz daha sistemli ilerler. Burası geniş bir kütüphane gibidir. Düşünme, hayal kurma, plan yapma, organize etme gibi eylemlerin kaynağı tam olarak beynin üst katıdır. Çocuklarda görmek istenilen erdemli davranışların yeri de burasıdır.
    Fakat çocuklar şaşırtıcı düzeyde ince zekaları ile beyinlerinin bu kısımlarını da ulaşmak istedikleri hedef uğruna çok güzel kullanabilirler. Anne babanın elini kolunu bağlayan stratejik öfke krizlerinden söz ediyorum. Alışveriş merkezinde istediği alınmadığı anda yaygarayı kopartan ortalığı birbirine katan ve sonunda ebeveynini mağlup eden şu çocuklar, tanıdık geldi değil mi?

    • Öfke Kriziyle Baş Etmek İçin Ne Yapmalı?

    Öncelikle çocuğun öfkesinin alt beyinden mi yoksa üst beyinden mi kaynaklandığını iyi anlamak gerekiyor. Çünkü ikisinin hisleri bambaşkadır ve yaklaşım da buna göre olmalıdır.
    Alt beyinden kaynaklı bir öfke halinde çocuk kendi davranışlarını kontrol edemez, o an ona oturup doğruyu yanlışı anlatmanın hiçbir faydası olmaz çünkü kapatmıştır kendini. Duygusu çok yoğundur ve sakinleştirilmeye ihtiyacı vardır. Bunu kendiniz üzerinden de düşünebilirsiniz, çok öfkelendiğiniz bir durum karşısında birinin size nasihat etmesini nasıl karşılarsınız? Onu dinleyecek durumda mısınızdır? Yoksa sadece biraz anlayış ve sakinleştirilmeye mi ihtiyacınız vardır? İşte çocuklara da bunu düşünerek yaklaşmak gerekiyor.
    Çok sevdiği oyuncağının kardeşi tarafından kırıldığını gören bir çocuğun dünyası başına yıkılabilir ve o an doğruyu yanlışı düşünmeksizin kardeşine vurma eğilimi gösterebilir. Böyle bir durumda yapılması gereken, çocuğun öncelikle duygusunu anlamak olmalı. Sarılın, şefkatle yaklaşın, yumuşak bir ses tonuyla gözlerine bakarak şuan çok kızgınsın biliyorum deyin ve onu ortamdan uzaklaştırarak sakinleştirmeye çalışın. Dikkatini başka yöne çekmek de alt beyinden kaynaklı bir öfke nöbeti için güzel bir yöntemdir.

    Öfke krizi üst beyinden kaynaklıysa ne yapacağız peki? Bunun stratejik bir öfke hali olduğunu bilip ona göre boyun eğmemeyi öğrenecek anne baba. İlk etapta bu zor gelebilir. Çünkü gerçekten sakinleşmesi için sadece, o an isteğinin yerine getirilmesini bekleyen bir çocuk vardır karşımızda. İki keskin seçenek karşısında kalır anne baba, çocuğun istediğini yap veya yapma. Yapmazsa olacağı ortada bununla nasıl baş edecek? Cevap basit; sınır koyarak. Bu sınır koyma işlemiyle karşılaşan çocuklar başta afallayabilir çünkü daha önce görmemişlerdir ve hiç de hoşlarına gitmez ama ebeveynlerin istikrarlı duşu karşısında kabul etmekten başka çareleri olmadığını görürler. Yapılacak olan şey, ilk önce çocuğun duygusunu anlamak. Alışveriş merkezinde satılık olmayan bir eşyayı istediğini düşünelim. Alamayacağımızı söyledik ve yaygara koptu. “Çocuğa eğilip şuan bunu almayı çok istediğini biliyorum ama bu satılık değil bu yüzden alamayız. Evet üzgün ve sinirlisin bunu görüyorum.” Duygusunun anlaşılmasıyla yatışmadığı takdirde sınır giriyor devreye “bu şekilde ağlamaya devam etmeyi seçersen, bugün aldığımız diğer oyuncağını da geri vermeyi seçmiş olursun” veya yine çok sevdiği bir şeyden vazgeçmeyi seçmekle alternatifler üretebilirsiniz. Kabul etmese de o sevdiği şeyden mahrum kaldığını gördüğü zaman bu sınır koymanın ne kadar işlevsel olduğuna şahit olacaksınız. Her şeyden önemlisi bu sınıra çocukların da ihtiyacı var. Zira hayat sınırsız bir yaşam alanı sunmuyor kimseye. Bunu erken yaşta uygun bir seçim yöntemiyle öğrenen çocuk için ilerisi çok daha kolay olacaktır. Kısacası; beynin üst katını çalıştırın ve çocuklara kendi seçimlerinin sorumluluğunu almaya olanak tanıyın.

    Uzman Klinik Psikolog
    Zeynep Görenoğlu

  • Selenyum ve tiroid hastalıkları ilişkisi

    SELENYUM

    Selenyum adı, eski Yunanda ay tanrıçası Selene’ den gelmektedir.1800’ lerin başında modern kimyanın kurucularından olarak nitelendirilen İsveçli Jöns Jakob Berzelius tarafından ilk kez keşfedilmiştir. Selenyum; havada ve suda erimiş olarak, ayrıca toprak ve kayalarda katı halde bulunur. Böylece buralardan bitkilere, mantarlara, bakterilere ve insanlara geçer, sonra tekrar doğaya döner. Doğadaki ortalama konsantrasyonu 0,09 ppm olarak bulunmuştur. Kandaki Se konsantrasyonu 60-100μg/l dır. Bir dilim tam buğday ekmeğinde 10 mikrogram selenyum vardır. Ceviz, et, sakatatlar, balık ve kabuklu deniz ürünleri, kepekli unlar, süt ürünleri, sebze ve meyveler ve yumurta gibi besinlerde bol miktarda selenyum vardır. Selenyumun, insan beslenmesi için gerekli olduğu, düşük selenyum konsantrasyonuyla Keshan hastalığı arasındaki ilişkiyi keşfedinceye kadar bilinmiyordu. Yaygın olarak Çin’de görülen bu juvenil kardiyomyopati pek çok çocuğun ölümüne sebep olmuş ve haftada 0,5-1 mg Se uygulanmasıyla tamamen tedavi edilmiştir. Selenyum başta karaciğer ve böbrek olmak üzere insanın tüm dokularında bulunmaktadır. Yapılan son çalışmalar sonucunda biyolojik sistemler için önemli ve faydalı bir element olarak değerlendirilmiştir. İnsanlarda görülen ve selenyum ile ilişkili daha pek çok hastalık mevcuttur. Bunlar arasında artrit, katarakt, kistik fibrozis, kas distrofisi, fenilketonüri, Down sendromu, bronkopulmoner displazi, hemolitik anemi, multiple skleroz, gece körlüğü, defektif immün cevap, malarya, Kwashiorkor ve yenidoğanda ani ölüm sendromu sayılabilir. Selenyum sıçanlarda E vitamini eksikliğinde görülen karaciğer nekrozunu da önlemektedir. Selenyum bazı metabolik hastalıkların ve kanser türlerinin önlenmesinde rol oynayan antioksidan özellikteki glutatyon peroksidaz enziminin yapısında bulunur. Selenyum biyolojik önemi bu enzimin bir ko-faktörü olmasından kaynaklanmaktadır. Her alt ünitesinde selenosistein şeklinde bir adet Selenyum atomu içeren gultatyon peroksidaz , hücre içinde hidrojen peroksitin (H2O2) suya indirgenmesinde rol oynamaktadır. Selenyum , E vitamini ile etkileşerek lipit metabolizması sonucu, oluşan peroksitlerin neden olduğu oksidatif hasarlardan hücre membranını korumaktadır. Düşük Selenyum alımı ile kalp damar hastalığı riskinin artması arasındaki bağlantı üzerine kanıtlar zayıftır. Selenyumun bazı kanser tiplerine karşı koruyucu olabileceği,erkek fertilitesini artırdığı, kardiyovasküler mortalitede azalma sağladığı ve astımda inflamatuar mediatörlerin yapımını baskıladığı gösterilmiştir.

    SELENYUM VE TİROİD

    Dokularda, hücre içerisinde ve dolaşımda, biyolojik aktif T3’ lerin birçoğu selenyum bağımlı iodotironin deiyodinaz enzimi tarafından katalize edilmiş bir reaksiyon içinde T4’ den meydana getirilir. İlk kez 1987’de Goyens ve ark. tarafından Afrika’nın endemik guatr bölgesinde kreten çocuklarda serum selenyum ve glutatyon peroksidaz düzeylerinin düşük olduğu saptanarak bu çocuklarda toksik oksijen hasarının ve selenyum eksikliğinin tiroid bezi destrüksiyonuna yol açabileceği belirtilmiştir. Selenyum antiinflamatuvar etkisi yanında antioksidan özellikteki glutatyon peroksizdaz ve tiyoreduksin reduktaz enzimlerinin yapısındada bulunur. Türkiye’de yapılan bir çalışmada okul çağı çocuklarında iyot ve selneyum eksikliği olduğu ve bunların tiroid hormon düzeylerini olumsuz etkilediği gösterilmiştir. İyot eksikliği bölgelerinde iyot eksikliği giderilmeden selenyum verilmemelidir. Yurtdışında yapılan bir çalışmada . 3 ay boyunca günde 200 mcg selenyum alımı ile serum Anti-TPO düzeyinde Selenyum grubunda %36, plasebo grubunda %12 düşüş saptanmıştır. Selenyum antikor yüksekliği olan otoimmün tiroid hastalıklarında ek tedavi olarak kullanılabilir.

  • Otizm

    Otizm

    Otizm spektrum bozukluğu, doğuştan gelen ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan karmaşık bir nöro-gelişimsel bozukluktur. Otizmin, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlarından kaynaklandığı sanılmaktadır. Ancak bununla ilgili kesinlik bildiren verilerde eksiklikler vardır. Elde olan bilgiler ışığında otizm spektrum bozukluğu genetik temellidir. Ancak hangi hangi gen ya da genlerin nasıl bir tahribattan kaynaklandığı bulunamamıştır. Bunların yanı sıra çevresel faktörlerin de otizme yol açabileceğine dair görüşler ve bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca bu bilgilerin yanında bilinmesi ve unutulmaması gereken en önemli diğer bir bilgi de otizmin ailelerin çocuk yetiştirme şekilleri, sosyo-ekonomik durumları ve kültürel farklılıklarıyla herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır.

    Otizmin Erken Belirtileri :

    1 yaşından önce çıkan belirtileri değerlendirmek oldukça zordur. İlk ortaya çıkan belirtiler duyusal belirtilerdir. 1 yaş sonrası bebeklerden duygudurum gelişimiyle ilgili beklentimiz; duyguları anlamlandırmaya başlamaları ve çevresine ilgi göstermeleridir. Örneğin gülümseyen bir yüze tebessüm etmek gibi. Otizmli bebekler bu duyguları okumak ve yansıtmak konusunda yetersiz kalırlar.

    Diğer bir erken yaş belirtisi de seslenildiğinde adına tepki vermemesidir. Örneğin oyuncağıyla oynayan bir çocuğa ismiyle seslenildiğinde normal gelişim izleyen çocuklar sesin nereden geldiğini kafasını çevirerek ararken otizmli çocuklar bunun farkındalığında olmaz ve sesi aramazlar. Ancak bazı seslere de erken dönemlerde oldukları için zaman zaman da olsa tepki verebilirler. İşte tam da bu durum ebeveynlerin yanılma noktası olmaktadır. Otizmi olan çocuklar sanki bazı sesleri duyuyor diğerlerini duymuyor gibidir. Bu konuda bilgi sahibi olmayan ailelerden en çok duyduğumuz söylem “Canı isterse bakar ama istemezse bakmaz.” olur.

    Bunun yanında otizmli çocuklarda ayrıca “göz teması” da yok denecek kadar azdır. Sonrasında bu çalışmalarla kazandırılsa bile “dış dünyayı anlamlandırarak bakma” becerisi kazandırılamaz.

    Bir diğer erken yaş belirtisi de “ortak dikkat” kavramıdır. Ortak dikkat, çocuk ile yetişkinin dikkatini ortak bir noktaya toplaması anlamına gelir. Çocuklar, önce ilgilerini çeken bir şeye, sonra yetişkinlere bakarak ilgilerini paylaşmaya çalışır. 8. ay itibariyle ortak dikkat çocuğun yetişkine bakıp onun seslenmesine, gülümsemesine, çıkardığı seslere gülümsemesi ile başlar. 12. ayda çocuklar annelerinin “bak” diyerek gösterdiği bir nesneye doğru dönüp bakarlar ve gördükten sonra bakışlarını tekrar annelerine çevirirler. Otizmi olan çocuklar işareti izlemezler, işarete baksalar bile geri dönüp bakma ve duygu gösterme kısmını yapamazlar. Normal gelişen çocuklarda önce işaret etme bir nesneyi isteme amaçlıdır, işaret etmeye ses çıkarma ve göz teması eşlik eder. Çocuklar işaret ettikten sonra anneye ve geri nesneye bakar. İşaret etme normalde işaret parmağı ile olur. Otizmli çocuklar işaret etmez, etseler bile ya işaret parmaklarını düzgün kullanmazlar (onun yerine genelde avuç içini kullanırlar) veya dönüp bakmazlar. 14-16. Aylarda normal gelişen çocuklar bir şeyi istemenin yanında diğer insanların dikkatini çekmek için de işaret etmeye başlarlar. İlgiyi göstermek için işaret etmeyi karşılıklı jestler, mimikler, sesler, gülümseme ile ilişki kurmak izler.

    Diğer bir belirti de “sosyal referans almaktır”. Sosyal referans; normal gelişim izleyen çocuklarda yeni bir ortama girdikleri zaman annelerinin tutumu, duygusu ve davranışlarının gözlemi doğrultusunda çocuk kendi duygu ve tepkilerini organize edebilir. Ancak otizmli çocuklarda bu durum pek mümkün değildir. Hatta birçok otizmli çocuk anne babasının odadan onları daha önce tanımadıkları birisiyle bırakmasına bir tepki göstermediği gibi geri döndüklerinde de onların farkına varmamış gibi davranır.

    Diğer bir belirti de otizmli çocuklar oyuncakları amacına uygun oynama becerisinden yoksundurlar. Akranları oyuncaklarını kullanarak tematik oyun kurabilirken otizmli çocuklar bu oyuncakların belirli bir parçasına odaklanır ve sadece bu parçayla ilgilenirler. Dolayısıyla oyuncak oynamayı ve oyun kurmayı gerçekleştiremezler. Akranları oyun kurup onu davet etse de onlar oynamak istemezler, akranlarının oyununa ilgi göstermezler. Ayrıca oynamaya çalışsalar da oyunun kurallarını anlamlandırıp uyum sağlayamazlar.

    Diğer gözlemlenen belirtiler de; geç konuşma, anlamlı konuşamama (sosyal amaç içermeyen konuşmalar), diğer insanların konuşmalarının tekrarlanması (ekolali), artikülasyon sorunu (bazı sesleri ve dolayısıyla da kelimeleri tam olarak telaffuz edememek) ya da hiç konuşamamaktır.

    Dil gelişiminin yanında; stereotipik olarak adlandırılan hareketlerden sayılan sallanmak-çırpınmak (özellikle de ellerini çırpmak), gözlerinin bir şeye takılıp kalması, bazı eşyaları döndürmek ya da döndüğünü gördüğü eşyalara bakakalmak ve günlük yaşamındaki değişimlere normalden daha büyük tepkiler vermektir. Ayrıca otizmli çocuklar bebeklik çağlarında bu belirtilerin bazılarını kazanmış olsalar da sonraki yıllarda genelde bu kazanılan becerileri kaybederler.

    Erken tanı ve doğru bir eğitim yöntemi ile yoğun olarak eğitim alan otizmli çocukların bazılarında otizmin belirtileri kontrol altına alınabilmekte, gelişim sağlanabilmekte, büyük ilerleme kaydedilmekte ve hatta bazı otizmli çocukların ergenlik yaşına geldiklerinde diğer arkadaşlarından farkı kalmayabilmektedir.

  • Serbest radikal nedir?

    SERBEST RADİKALLER

    Serbest radikaller son yörüngelerinde bir veya daha fazla ortaklanmamış elektron içeren atom veya moleküllerdir. Oldukça reaktif olup kısa ömürlüdürler. Biyolojik sistemler için serbest radikallerin kaynağı moleküler oksijendir (O2). Serbest radikaller yaşam için gereklidir Serbest Radikallerin fazla artması ciddi hücre, doku ve/veya organ hasarı meydana gelebilir. Serbest radikaller, vücutta antioksidan savunma mekanizmasının kapasitesini aştıkları zaman, çeşitli bozukluklara yol açarlar. Karbohidrat, lipit, protein ve DNA gibi biyomoleküllerin tüm sınıfları ve tüm hücre komponentleri ile etkileşme özelliği göstererek hücrede yapısal ve metabolik değişikliklere neden olurlar.

    Serbest radikallerin zararlı etkilerine karşı organizmada koruyucu mekanizmalar vardır bunlara antioksidan sistemler adı verilir. Bu mekanizmalardan bir kısmı serbest radikal oluşumunu, bir kısmı ise oluşmuş serbest radikallerin zararlı etkilerini önler. Antioksidanlar, endojen ve ekzojen kaynaklı yapılar olup, oluşan oksidan molekülleri, hem hücre içi hem de hücre dışı savunma ile etkisiz hale getirirler. Enzimatik olmayan hücre içi antioksidanlar; GSH, alfa-tokoferol, beta-karoten, askorbat, transferrin, seruloplazmin ve bilirubindir. Hücre içi serbest radikal toplayıcı enzimler asıl antioksidan savunmayı sağlamaktadır. Bu enzimler;süperoksit dismutaz, Glutatyon-S-Transferaz, glutatyon peroksidaz ,sitokrom oksidazdır. Bakır, çinko, selenyum gibi eser elementler ise bu enzimlerin fonksiyonları için gereklidir. Antioksidanların oksidatif hasarlara karşı dokuları veya hücreleri koruyucu özellikleri göz önüne alındığında, yaşlanmaya, doku hasarlarına ve toksik ajanlar ile zehirlenmeye karşı koruyucu ajanlar olarak gösterilmektedir . Organizmada serbest radikallerin oluşum hızı ile bunların ortadan kaldırılma hızı arasında bir denge mevcuttur ve bu denge oksidatif denge olarak adlandırılır. Oksidatif denge sağlandığı sürece, organizma serbest radikallerden etkilenmemektedir. Bu radikallerin oluşum hızında artma veya ortadan kaldırılma hızında bir düşme bu dengenin bozulmasına neden olur. “Oksidatif stres” olarak adlandırılan bu durum özetle: serbest radikal oluşumu ile antioksidan savunma mekanizması arasındaki ciddi dengesizliği göstermekte olup, sonuçta doku hasarına yol açmaktadır.

    Yağda çözünen en önemli antioksidan E vitaminidir. Vitamin A ve beta-karoten bazı durumlarda antioksidant gibi davranır. Ayrıca biyoflavonoitler de antioksidant özelliğe sahiptir. Koenzim Q bir fenoldür ve o da pek çok dokuda E vitamini gibi davranır. Lipoik asit ve glutatyon kükürt içerikli bileşiklerdir, hidrojen atomu donörü gibi davranarak fenoller gibi görev yaparlar. Tüm bunların yanında en önemli ve üzerlerinde en çok çalışılan antioksidant vitaminler vitamin E ve vitamin C’dir.

    Uzman.Doktor.Fevzi Balkan

  • Sürekli Yemek Yemek İstiyorum

    Sürekli Yemek Yemek İstiyorum

    Beyin olumsuz duygudan kaçabilmek için kendine bir haz kaynağı seçer. Bu kaynak bazen yemek yemek olur. Eğer bu durumun altında biyolojik bir etmen yoksa ve sadece psikolojik olduğunu düşünüyorsan yemek yemek seni kötü hissettiren bir duygudan koruyor olabilir. Kötü duygularını bulup çalışırsan bu eyleme vurmaların azalır. Anı yaşayıp anın hazzına odaklanırsan bir şeylere olan bağımlılığın da azalır. Şimdi kendine aç olmadığın ve canın istemediği halde bile yemek yiyerek kendini hangi kötü duygudan koruyorsun bunu sor!

    Kişi kötü duygular hissettiği zaman çılgınlar gibi yemek yemek isteyebilir. Özellikle de karbonhidratlı besinler tercih eder. Mesela moralim bozuldu marul yedim, domates yedim demez; hamburger yedim, künefe yedim, nutella kaşıkladım der. Neden? Çünkü glikoz içeren bir şeyler almak ister. Glikoz, beynimizin besini ve glikozlu şeyler yediğimiz zaman vücudumuzda insülin hormonu salgılanır. Beyin ne kadar çok glikoz alırsa dış uyaranlara o kadar iyi odaklanır. Kişi dışarıyla ilgilendikçe de kendi içindeki kötü duygudan kaçmış olur. Yani kendini kötü hissederken tatlı yediği zaman glikoz salgısıyla kendi iç dünyasından kopar ve dış dünya ile ilgilenmeye başlar.
       
    İnsülin salgılanırken glikoz da beyine geçerken bazı aminoasitler ortaya çıkıyor; dopamin ve seratonin en meşhurları. Bu nedenle çikolata rahatlıyor, makarna rahatlatıyor. Mesela kebabı ekmeksiz yerseniz rahatlatmaz ama ekmekle yerseniz rahatlarsınız. Duygusal sorunu olan ve terapiye gelen kişi bu yüzden bol bol karbonhidrat alır. Kilo da alır. Diyetisyene gider 5 kilo verir ama yemesinin altındaki duyguyu çalışmadığı için 8 kilo geri alır.
    Çünkü iç dünyasından kaçmak için yedi ve yemesine neden olan duygu ile yüzleşmedi. Gerçek duygularınızla kavuşmanız ve faydalı olması ümidi ile…

  • Tiroid kanserine yaklaşım nasıl olmalı ?

    Tiroid boynun ön tarafında, adem elmasının alt kısmında yerleşik, kelebek şeklinde, 20-25 gr ağırlığında bir iç salgı bezidir. Bu bezde çeşitli hastalıklar, bu arada kanser de oluşabilir.Tiroid nodullerinde %5 olasılıkla kanser olabilir. Tiroid kanseri riskinin obezite ile doğru orantılı olarak arttığı gösterilmiştir. Tiroid kanseri artışını tıbbi teknoloji ve sağlık hizmetlerinin insanlara ulaşmasında yaşanan gelişmeler nedeniyle artmıştır.

    TİROİD KANSER RİSKİ FAZLA OLAN GRUPLAR

    1-Çocuklarda ergenlikten önce ya da yaşlılarda aniden nodül çıkması

    2-Ailede tiroid kanseri görülmesi,

    3-Erkeklerde tek nodül görülmesi,

    4-Ani olarak ses problemleri ve yutma güçlüğünün ortaya çıkması tiroid kanseri şüphesi uyandırır.

    5-Yaşla birlikte tiroit nodüllerinin kanser olma ihtimali artmış olmasına rağmen 15 yaş altında saptanan tiroit nodüllerinin nerede ise %50’si kanser olabilmektedir.

    6-Muayenede nodülün, sert, sabit ve ağrısız ele gelmesi ve boyun bölgesi lenf bezesi büyümesi ile karşımıza çıkan hastalarda kanser ihtimali yüksektir.

    7-Tiroid İnce iğne aspirasyon biyopsileri tiroit nodüllerinin tanı ve tedavisinde oldukça değerli bir yöntemdir. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi tanısal güvenilirliği yüksek, ucuz, oldukça zararsız bir yöntemdir. Operasyon öncesi biyopsi yapmak gereksiz ameliyatları engeller.

    8-Tiroid ultrasonografisinde ,tiroid nodulunun düzensiz olması, çevresindeki kapsülün kesintiye uğraması, nodul içindeki kanlanma artışı, nodulün mikrokalsifikasyon içermesi ve nodulün elastosonografik olarak sert olması tiroid kanser riskini artırır.

    Tiroid kanserleri tüm kanser olgularının yaklaşık %2’ünü oluşturmaktadır. Tiroid kanserlerinin çoğu folikül hücrelerinden köken almaktadır. Bu kanserlerin %70-90’ını diferansiye tiroid kanserleri oluşturur. Diferansiye tiroid kanserleri‘nin %55-65’u papiller, %15-25’i foliküler, %3’ü Hurthle hücreli kanser tipindedir. Undiferansiye tiroid kanseri ise tiroid kanserlerinin %10’unu oluşturur. Bu grubun %5-10’u medüller, %1’i ise anaplastik kanser tipindedir.

    Papiller tiroid kanseri; kadınlarda, erkeklerden 3 kat daha fazla görülür, seyiri genellikle iyidir. Lenf yoluyla yayılır ve çoğu hastada boyunda yavaş büyüyen kitle şeklinde ortaya çıkar. Foliküler kanser; genellikle 40 yaşın üzerinde görülür. Yayılımları kan veya lenf yoluyla olur. Seyiri, papiller kansere göre daha kötüdür. Sıklıkla akciğer, beyin, karaciğer ve kemik dokuya metastaz yapar. Papiller ve foliküler kanserler radyoaktif iyot tutulumu gösterirler. Hurthle hücreli kanser; foliküler kanserden farklı olarak, radyoaktif iyotu daha az (%10) oranında tutar. Medüller tiroid kanseri; parafoliküler hücrelerden köken alır. Kalsitonin seviyesi tanıda önemlidir. %30’u ailesel %70’i sporadikdir. Anaplastik kanser; en sık 70-80 yaş arasında görülür. Anaplastik tiroid kanseri hızlı büyür, en kötü seyreden tiroid kanser tipidir.Tiroid kanserinin tedavisinde günümüzde benimsenmi tedavi yöntemi, operasyonla tüm tiroid bezinin çıkarılması, bunun ardından radyoaktif iyot tedavisi ve tiroid ilacı ile ömür boyu süpresyon tedavisi uygulanmaktadır. Radyoaktif iyot-131 (I-131), nükleer reaktörde uranyum fizyonu ile elde edilir. Fiziksel yarı ömür 8.6 gün, biyolojik yarı ömrü tiroid dokusu içinde 80 gün, tiroid dışında 12 gündür. I-131, ağız yoluyla alımından sonra hızlı bir şekilde gastrointestinal sistem tarafından emilir. Çoğu idrar (24 saat içinde %35-70’i) ve daha az olarak dışkı ile atılır.Radyoaktif I-131, diferensiye tiroid karsinomlarının operasyon sonrası takibinde,ablasyon ve tedavisinde kullanılmaktadır. Ablasyon; tiroid bezi tamama yakın alınmış fonksiyonel tümör/metastaz odağı tespit edilmeyen hastanın, bakiye normal tiroid dokusu veveya mikroskobik metastazlarını yok etmek amacıyla tedavi dozunda radyoaktif I-131 verilmesidir. Tedavi ise fonksiyonel tümör-metastaz odağının tedavi dozu I-131 ile ortadan kaldırılmasıdır. Ablasyon dozunun seçimi konusu halen tartışmalıdır. Genel uygulama, sabit doz verilmesidir. Ablasyon için, sabit düşük doz (30 mCi) ve sabit yüksek doz (100-150 mCi) I-131’in verildiği çalışmalar mevcuttur.Tiroid kanserlerinin seyrinde Papiller ve Foliküler (differansiye) Tiroid kanserli hastaların %85’i tam bir iyilik kazanır, hayatlarını normal sürdürürler. %10-15’inde nüksler, alevlenmeler görülebilir; bu durumda gerekli tedavileri yapılır. Medüller Tiroid kanserinin başka bezlerle ilgili boyutları, aileden kazanım yanında sonraki nesillere yansıma özelliği vardır. Her yönü ile incelenmeli ve izlenmelidir. Oldukça uzun ve rahat yaşamaya izin verirler. Anaplastik kanser seyrek olup ileri yaşlarda oluşur. Tedavileri güç ve gelecekleri iyi değildir.

  • Alkol Bağımlılığı

    Alkol Bağımlılığı

    Artık tüm insanların bildiği bir şey var ; her davranışın altında duygularımız yatıyor. İşte alkolü fazlaca tüketen kişi içinde bu bilgi geçerli. Bu nedenle alkol bağımlısına alkolün zararlarını anlatmak, ” Alkol alma, ciğerlerine zarar veriyorsun, kendine yazık ediyorsun” vb. şeyler söylemek, onun bağımlılığıyla fazlaca ilgilenmek çoğunlukla işe yaramayan bir yöntemdir. Onun alkol almasına müsaade edeceksiniz ve aynı zamanda da alkol alımını inceleyeceksin; Hangi duygularda iken alkol alıyor? Hangi duygularda alkol alımı azalıyor veya artıyor? Çoğunlukla hangi zamanlar alkole ihtiyaç duyuyor? Kimlerleyken ya da kimler yokken içmek istiyor? Bunu hangi duygularla alıyor yada hangi duygulardan kaçmak için kullanıyor?
    Bunları alkol bağımlısı kişi ile konuşmazsanız ve incelemezseniz alkolü bıraksa bile başka bir bağımlılığı oluşur. Çünkü eyleme vurmaya neden olan duygular geçmemiştir. Eyleme vurmak demek, dürtüsel ve aşırı yoğun davranışlar olarak da düşünülebilir. Kişi, baş edemediği yoğun olumsuz duygulardan kaçmak için bu savunma mekanizması geliştirebilir. Eyleme vurmak kişiyi kötü hissettiren duyguya karşı korur. Aslında herkes eyleme vurur, bunu patolojik yapan aşırı fazla ve yoğun olmasıdır. Örneğin; Yoğun şekilde yetersiz, değersiz, sevgisiz veya çaresiz hisseden birisi bu kötü duygulanımdan kaçmak için, aşırı para harcayabilir, aşırı alkol tüketebilir, aşırı ve gelişigüzel kişilerle cinsel birliktelikler yaşayabilir. Davranışın altındaki duygu bulunup çalışılır, yüzleşme sağlanabilirse eyleme vurmalar azalabilir. Alkol bağımlılığı konusunda da aynı mantık geçerlidir. Bu bir yakınınız veya siz de olabilirsiniz. Eğer bağımlı olan kişi siz iseniz o zaman bu soruları kendinize soracaksınız; hangi durumlarda alkol artmam artıyor? Alkol ile hangi duygumu rahatlatıyorum? Alkol alınca nelerden kaçmış oluyorum? Bu duyguyu bulduktan sonra kendinize duyuracaksınız. Örneğin duygumuz değersizlik olsun; ‘’şu an değersizlik duygumu rahatlatmak için alkol alıyorum.’’ Kişi alkolü almadan önce, alırken ve aldıktan sonra bunu kendine sık sık duyurmalı ki bilinçli beyni davranışı ile duygusu arasında ilişki kursun, o alkolü neden aldığını bilsin ve duyguyu boşaltmaya yardım edebilsin.