Blog

  • Lösemide hedefe yönelik tedaviler

    Kemik iliğinde kanı üreten ana hücrelerin çekirdeklerinde meydana gelen değişiklikler sebebiyle akyuvarların denetlenemez bir şekilde çoğalmasıyla ortaya çıkan bir grup hastalığa adını veren lösemi, akut ve kronik olarak ikiye ayrılıyor. Daha çok çocuklarda görülen akut lösemiler kansızlık, enfeksiyona yatkınlık, mikrobik hastalıklar ve ateş, diş eti kanaması, burun kanaması ve ciltte morarmalar gibi değişen derecelerde kanama belirtileri ile ortaya çıkabilir. Belirtileri arasında ciltte sık sık çürükler oluşması veya kesik oluştuğunda kanamanın güçlükle durdurulması gibi sorunlar da yer almaktadır. Hastada kilo kaybı, ateş ve terlemeler de görülür. Lenf düğümlerinde şişlikler tespit edilir, karında da dalak ve karaciğer büyümesine bağlı şişkinlik hissi oluşur. Hastalığın erken dönemlerindeki halsizlik, kemik ve eklemlerde ağrılar gibi belirtiler ise nezle gibi sık rastlanan hastalık şikayetleriyle paralellik gösterir. Bu nedenle şikayetler gözden kaçabilir.

    Kesin nedeni bilinmeyen lösemi, çevresel ve genetik faktörlere bağlı olarak gelişebilirken, bunların yanında petrokimyasallar, radyasyon, kanserojen maddeleri ve bazı virüsler hastalığın nedenleri arasında yer alabilmektedir. Hastalık ilk doktor muayenesinde karaciğer, dalak veya cilde yakın lenf bezlerinde büyüme saptanması ile belirleniyor. Kan testlerinin yanı sıra kemik iliğinden alınan örneklerin incelenmesiyle gerçekleştirilen ‘kemik iliği biyopsisi’ hastalığın teşhisinde önemli bir basamaktır. Teşhis için gerekli görülmesi durumunda omurilik aralığından uygulanan bir iğne ile beyin omurilik sıvısından örnek de alınabilir.

    Bazı Lösemi Tiplerinde“Hedefe yönelik tedaviler” nakile gerek bırakmıyor

    Lösemi tedavisi hastalığın tipine ve hastanın ihtiyaçlarına göre farklılık gösterir. Tedaviyi hastalığın yaygınlığının yanı sıra hastanın yaşı ve genel sağlık durumu da etkiler. Lösemi hastalarının büyük çoğunluğu kemoterapi tedavisi görür. Kemoterapi tedavisinde tek bir ilaç kullanılabileceği gibi birden fazla ilaçtan oluşan kombinasyon da uygulanabilir. Son yıllarda lösemiyi oluşturan moleküler bozukluğa yönelik ilaçlar da kullanılmakta ve bunlara “hedefe yönelik tedaviler” deniliyor. Daha çok kronik myeloid lösemide (KML) kullanılan bu ilaçlar ile bu lösemi tipinde organ nakli gereği hemen hemen tamamen ortadan kalkmıştır. Lösemi tedavisinde radyoterapi gibi ışın tedavisi de uygulanabilir. Daha çok beyini tutan lösemilerde kullanılan bu tedavi yönteminde yüksek enerjili ışınlar kanserli hücrelere yönlendirilerek hücrelerin büyümesi engellenir. Hastalığın bir başka tedavi yolu da kemik iliği naklidir. Kemik iliği naklinde, lösemiye yol açan kemik iliği yüksek doz ilaç veya ışınla ortadan kaldırılarak yerine sağlıklı bir kemik iliği dokusu konur. Sağlıklı kemik iliği bir vericiden alınabildiği gibi bazı hastalarda ise kendi kemik iliği de kullanılabilmektedir.

  • Hamilelikte Depresyon

    Hamilelikte Depresyon

    Hamilelikte depresyon, hem annenin hem de doğmamış çocuğun sağlığını olumsuz yönde etkileyen yaygın bir psikolojik rahatsızlıktır. Hamilelik döneminde depresif belirtilerin görülme sıklığı %12 ile %36 arasında değişkenlik göstermektedir. Hamilelik sırasında ve doğum sonrası dönem kadınların ruh hali ve kaygı semptomları yaşaması bakımdan özellikle savunmasız oldukları bir zaman dilimidir. Depresyon, hamilelik ve doğum sonrasında her 8 kadından 1’ini etkilemektedir. Doğum, kadınlarda depresyon için en güçlü tetikleyicilerden bir tanesidir.

    Hamilelik ve doğum sonrası dönem, kadınların sağlık hizmeti verenler ile düzenli temas halinde oldukları bir dönemdir. İdeal olarak, kadınlar ve sağlık hizmeti verenlerin, hamilelik sırasında ortaya çıkan yaygın psikolojik sorunları hakkında açık ve dürüst bir şekilde görüşme yapabilmelidir. Bununla birlikte, birçok kadın psikolojik sorunlarını tartışmakta isteksizdir ve hamilelik veya doğum sırasında depresyon belirtilerini paylaşma konusunda utanç hissedebilirler. Çünkü etiketlenmekten korkarlar.

    Ancak hamilelik sırasındaki tedavi edilmemiş depresyon, hem anne hem de fetusta, erken doğum riski, yüksek tansiyon, idrarda kan ve doğum sonrası depresyon riski dâhil olmak üzere birçok olumsuz yan etki ile ilişkilendirilmiştir. Hamilelikte tedavi edilmeyen depresyonun, bebek üzerinde uzun süreli gelişimsel sonuçlara neden olabildiği bulunmuştur. Ek olarak, hamilelik sırasındaki depresyon, doğum sonrası depresyon için en büyük risk faktörüdür. Birçok kadın bu hassas süreç boyunca tedavi almak konusunda isteksizdir. Ancak depresyon tedavi gerektiren tıbbi bir durumdur ve göz ardı edilmesi gereken bir şey değildir.

    Bir kadın hamilelik sırasında depresyona girdiğinde, tedavi kararları hem anne hem de fetus için risk ve fayda oranını dikkate almalıdır. Bu durumda psikoterapi güçlü bir kanıt tabanına sahip ve iyi sonuç veren bir yöntemdir. Sonuç olarak, hasta ve sağlık uzmanı mevcut semptomların ciddiyetini ve hasta için en fazla kabul edilebilecek tedavi türünü dikkate alan bir tedavi planı geliştirmek için birlikte çalışmalıdır. Buradaki amaç, annenin depresyonunu yeterince tedavi ederken, hem anne hem de bebek için en iyi sonuçları sağlamaktır. Anne ruh sağlığı, çocukların ve ailelerin ruh sağlığı için kritiktir.

  • Talasemi (akdeniz anemisi) tedavisi maliyetli, korunması ucuz ve kolay bir hastalık!

    Talasemi halk dilinde Akdeniz anemisi olarak bilinen bir hastalıktır. Genetik kalıtımla geçen talaseminin tedavi maliyeti yüksektir ancak korunma yolları ucuz ve kolaydır. Ülkemizde 1.4 Milyon hastalık taşıyıcısı ve 4500 civarında talasemi hastası bulunuyor.

    Talasemi (Akdeniz Anemisi) nedir?

    Hemoglobin kanda, solunum organlarından dokulara oksijen, dokulardan solunum organına artık karbondioksiti taşıyan kırmızı kürelerin yapısında bulunan bir protein zincir kompleksidir.

    Bu kompleksi oluşturan protein zincirlerinin yapımının azalması ya da yapısının değişmesi sonucu oluşan hastalıklara talasemi (Akdeniz anemisi) denir. Bozulan protein zincirinin adı ile anılırlar. En sık alfa ve beta talasemi görülür. Beta talasemiler ülkemizin de yer aldığı Akdeniz ülkelerinde önemli bir halk sağlığı problemidir. Hastalık 1925 yılında çocuklarda tanımlanmıştır.

    Talasemi kalıtımla geçen bir hastalıktır!

    Talasemi, kalıtımla geçen önlenebilir bir kan hastalığıdır. Hastalığın tedavi maliyeti yüksek ve yıpratıcıdır. Korunma ise ucuz ve kolaydır.

    Dünyada yaklaşık 269 milyon hastalık taşıyıcı birey bulunmakta ve her yıl 365 bin hasta çocuk doğduğu sanılmaktadır. Ülkemizde beta talasemi taşıyıcılığı %2’dir. 1.4 Milyon hastalık taşıyıcısı ve 4500 civarında talasemi hastası vardır.

    Hastalık cinsiyet ayrımı yapmaksızın çekinik genle taşınmaktadır. Anne ve babanın taşıyıcı olması halinde çocukların %50 taşıyıcı – %25 sağlam – %25 hasta olma ihtimalleri vardır.

    Talasemi tipleri nelerdir?

    Hastalığın talasemi minör, talasemi majör ve talasemi intermedia olmak üzere 3 tipi vardır. Bu tipler hastalıktaki genetik bozulmanın ağırlığı ile alakalı olup hastalık kliniği de ciddi farklar vardır.

    Talasemi minör vakaları sadece hafif kansızlığı olan sağlıklı kişilerdir. Talasemi majör vakalarında derin kansızlık, sarılık, büyüme gelişme geriliği, dalak ve karaciğer büyümesi, kalp yetmezliği, iskelet deformiteleri, cilt renginde koyulaşma gibi ciddi sağlık problemleri var olup çocukluk itibari ile ciddi tedaviyi gerektirir.

    Talasemi intermedia kısmi destek alan ara vakalardır.

    Talasemi minör en sık görülen hastalık tipidir. Talasemi majör vakalarının tedavisi ömür boyu devam etmekte olup tek küratif tedavi kemik iliği naklidir. Başarı oranı %58 – 91 arasındadır. Kök hücre kaynağı olarak genetik uyumlu kardeş – anne – baba ya da kordon kanı kullanılabilmektedir.

    Talasemi nasıl engellenir?

    Talasemi kontrol programı evlenecek olan çiftlerin talasemi taşıyıcılığı açısından taranmaları ve her ikisinin de taşıyıcı olduğu çiftlerin belirlenmesini amaçlar. Evlilik öncesi aile hikayesi olan ya da kansızlığı olan çiftlerin ayrıntılı tetkiki gerekmektedir.

    Evlenmiş taşıyıcı çiftlerin, çocuk sahibi olmak istediklerinde genetik danışmanlık ve prenatal (anne karnında erken tanı) önerileri ile bilgilendirilip takibi gerekmektedir.

    Dileğimiz toplumuzdaki bilinçlenme ile talasemi majör ve intermedia sıklığının azalmasıdır.

  • Boşanma Sonrası Hayat

    Boşanma Sonrası Hayat

    Evliliklerin sonlanması neredeyse her zaman mutsuz bir olaydır ve hayal kırıklığı, beklentilerin kaybı ile sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte bu süreçte, kişinin rutinlerinde değişiklikler olmasına neden olan birçok yasal, mali ve duygusal faktörlerle baş etmesi gerekmektedir. Eski düzenli hayatlarına geri dönmek uzun zaman alabilir. Ancak boşanmaların, daha istikrarlı ve sağlıklı ilişkiler kurabilmeleri için kişileri hem yasal hem de duygusal yönden özgür bıraktığı için önemli bir rolü vardır.

    Psikolojik, ekonomik ve sosyal gibi birçok sebep kişilerin birbirlerinden uzaklaşmasına ve ayrılmalarına neden olabilmektedir. 20. yüzyılın en önemli olaylarından biri de, özel ve kamusal yaşamda kadının statüsünü değişmesi ve yükselmesidir. Aynı değişiklikler, boşanma oranlarında ve boşanma yasalarının serbestleştirilmesinde de çok fazla konuşulan bir yükselişi beraberinde getirdi. Aldatma ve mali kargaşalar, boşanmanın doğrulanabilir nedenleridir, ancak başlıca nedenler duygusaldır: Çiftler duygusal olarak uzaklaşırlar, karşılanmamış beklentiler yüzünden hayal kırıklıklarına uğrarlar ya da yaşamlarında ayrı görüşlerini geliştirirler. Boşanma olaylarının başlıca diğer nedenlerine bakıldığında ise fiziksel ve sözel istismar evliliklerin dağılmasında etkin rol oynamaktadır.

    Boşanmaya karar verme ve boşanma süreci birçok kişi için endişe ve korku ile yaklaşmalarına rağmen boşanan bireyler boşanma sonrasında hayatları ile ilgili oldukça iyi bir şekilde başa çıkabiliyorlar. Boşanmış kişilerin çoğunluğu kendini yaşamın merdivenlerinin üst basamaklarında hissediyorlar. Yeniden evlenenler, yeniden evlenmemiş, ayrılmış veya dul olanlardan daha iyi bir bakış açısına sahiptirler. Bu kişilerin dörtte üçü evlilikteki problemleri çözmek için doğru bir karar verdiklerini vurgulamaktadırlar.

    Boşanmanın hem kadınlar hem de erkekler üzerinde bazı psikolojik etkilere sebep olduğu görülmektedir. Çiftlerin yaşadığı hayal kırıklığı ve geleceğe dair belirsizlikten kaynaklı olarak bunun yaşanması normal bir süreçtir. Ancak boşanma da ilişkilerin doğasında var olan bir süreçtir bu yüzden öncelikle bu durumun normal olduğu unutulmamalıdır. Boşanmanın etkileri kişiden kişiye değişmekle birlikte dünyanın sonu değildir. Boşanma sonrasında bu durumu özümsemek için çiftlerin birbirlerine zaman vermeleri çok önemlidir. Bu sürecin daha rahat atlatılabilmesi için arkadaşlar veya aile gibi yakın çevreden sosyal destek alınımı faydalı olacaktır. Eski eşi hatırlatacak durum veya olaylardan uzak durmak yine kişinin kendi ruhsal sağlığını koruması adına yararlı olacaktır. Ayrılık sonrası hemen yeni bir ilişkiye başlamak çok sağlıklı olmayacaktır. Kişi kendine biraz zaman tanımalıdır. Ancak kişi bu durum ile yalnız başına baş edemediğini düşündüğü noktada veya boşanma kendisi için çok acı veren bir durum haline geldiğinde bir uzmandan destek alınması önemli olacaktır.

  • Tiroid hastaları nasıl beslenmeli?

    Tiroid hormonları metabolizmanın hızını ayarlayan, vücudun her türlü enerji ihtiyacının karşılandığı salgılardır. Tiroid hormonlarının az çalıştığı durumlarda vücutta su toplaması, kilo alımına meyil , kolesterol yüksekliği , demir ve vitamin B12 emilim bozuklukları gelişebilir. Tiroid hastalarının daha kolay kilo vermesi ve hormon salgılarının normal olması için beslenmede dikkat etmeleri gereken bazı durumlar vardır.

    Tiroid hormon sentezi için besinlerle yeterince iyot alınmalıdır. İyot eksikliği ile beraber selenyum eksikliği guatra neden olabilir.

    Tiroid hastalarında vitamin b12 ve demir eksikliği sık görülür. Diyette yeteri miktarda B vitamini olmalı, demirden zengin besinler tüketilmelidir.

    Hashimato hastalarında D vitamini eksikliği daha sık görülür. D vitamininden zengin beslenme ve her gün 10 dk güneşle cildin teması sentez için önemlidir.

    Gluten, otoimmün tiroid hastalıklarında tetiği çekebilir. Hashimato hastalığı olanlar glüten tüketimini azaltmalıdır.

    Soya, brokoli, brüksel lahanası,karnabahar, lahana’nın aşırı tüketimi tiroid bezini büyütebilir. Bunlar çiğ olarak tüketilmemeli. Tüketimi haftada bir ile sınırlandırılmalıdır.

    Aspartam tarzı tatlandırıcılar tiroid inflamasyonunu artırabilir. Uzak durulmalıdır.

    Mısır, hardal, ıspanak, fıstık, yer fıstığı, şeftali, armut, şalgam tüketimi sınırlandırılmalıdır.

  • İş Hayatında Öfke Kontrolü

    İş Hayatında Öfke Kontrolü

    Öfke, insanoğlunun en temel duygularından bir tanesidir. Bir çocuk öfkelendiğinde ayaklarını yere vurur, ergenler kapı çarpar veya bir yetişkin trafikte giderken karşısındakine öfkelenebilir. Öfke en cesur duygulardan bir tanesi olmakla birlikte sağlıklı yollarla çıkarılmadığında yıkıcı bir hal almaktadır. Genellikle öfke, başka bir duyguyu maskeleyen kapak duygusu olarak da tanımlanır.

    İş yerinde yaşanılan olumsuz durumlara karşı birçok kişi öfkelenebilir. Bu öfkenin altında yatan etkenlere bakıldığında, stresli çalışma ortamı, yoğun iş temposu, takdir görememe, net olmayan görev tanımları gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerde beraberinde engellenme, haksızlığa uğrama, hayal kırıklığı duyguları yaşanmasına ve iş veriminin düşmesine neden olmaktadır. Bu gibi durumlarda öfkelenildiğinde nasıl bir yol izlenildiği o olayın sonucunun olumlu veya olumsuz yönde etkilenmesine neden olabilmektedir. Öfke, sağlıklı bir duygu olmakla birlikte nasıl gösterildiği önemlidir. Kişiden kişiye göre öfkenin gösterme şekli değişebilmektedir. Bazı kişiler öfkelendiğinde, bu durumu konuşarak çözmeyi seçerken, bazıları bastırabilir veya saldırganlaşabilmektedir. Bu gibi durumlarda aslında o sırada kişi ağzından çıkmasını istemediği sözler sarf edebilir ve sonucunda haklıyken haksız duruma düşebilir. Bu yüzden o anda değil sakinleştikten sonra öfkelendiği durum ile ilgili, olayın muhatabı ile konuşmayı seçmesi ve olayı çözüme kavuşturmaya çalışmak önemlidir. Çünkü öfke bir sorun çözme yöntemi değil aksine durumun içinden çıkılamaz bir hal alması ve alevlenmesine yol açmaktadır.

    Öfkeyi doğru ifade etme becerisi kazanmaya öfke kontrolü denilmektedir. Öncelikle kişinin öfkelendiği durumları fark etmesi önemlidir. Böylelikle öfkelendiği kişi veya olaydan uzak durmayı seçebilir. Eğer durum veya kişinin tutumu değiştirilemiyorsa o zaman değiştirilemeyen durum kabul edilmeli ve ondan uzak durup, görmezden gelinmelidir. Öfkenin beden üzerindeki sinyalleri takip edilebildiğinde verilen tepkiler de daha yapıcı bir şekilde yönetilebilmektedir. Vücudunuzda neler olup bittiğine dair farkındalığınızı arttırmak, uyarılmanızı azaltmak için ilk müdahale noktanızdır, böylece daha uygun bir reaksiyonu seçebilirsiniz. Öfke anında yoğun bir duygu içinde olunduğundan kalp atışından hızlanma ve nefes almada düzensizlikler olabilmektedir. Nefes ve kas gevşetme egzersizleri yapılarak bedenin rahatlamaya geçmesi sağlanabilir. Ancak bütün bunlar işe yaramadığında öfkenin maddi ve manevi kayıplarını önlemek adına bir uzman desteği almak önemlidir.

  • Ödem nedir? Neden oluşur?:

    Ödem, dokular arası sıvı hacminde belirgin artış nedeniyle oluşan gözlenebilir şişliktir.

    Vücut sıvısının 1/3’ü hücre dışı alanda bulunur. Hücre dışı alan damar ve dokular arası boşluk olarak 2 bölümden oluşur. Damar içindeki su basıncı ve dokular arası sıvıdaki proteinlerin oluşturduğu basınç ile bu iki bölüm arasındaki sıvı akışı denge halindedir. Denge halinde olan bu akışın bir ya da birçok değişiklik etkisiyle bozulması sonucu damar içinden dokular arası boşluğa doğru sıvı akışının artması ile ödem oluşur.

    Hangi hastalıkların belirtisi ya da sonucudur?

    Dokular arası sıvı akışı dengesini bozan durumlar;kılcal damar hasarı(ilaçlar,viral ve bakteriyel ajanlar,termal ya da mekanik travma etkisi ile oluşabilir),toplardamar tıkanması,lenf damarı tıkanması,atardamar kan hacminin azalması,kalp atım hacminin azalması, protein kaybına yol açan hastalıklar,aşırı tuz alımıdır.

    * Ödemin birçok formunda etkili kan dolaşımının azalması söz konusudur ve bu durumun onarılmasında vücut böbreklerden su ve tuz tutulumunu arttırır.
    * Kalp,karaciğer,böbrek yetmezliği yaygın ödemin en sık görüldüğü hastalıklardır.
    * Kol ya da bacakta sınırlı görülen ödem ise toplardamar ya da lenf damarı tıkanıklığı sonucu oluşur.
    * Bunun dışında hipotiroidizm(tiroid bezi fonksiyonlarının azalması),bazı ilaçların kullanımı,gebelik de ödem nedeni olabilir.

    Kimlerde ve hangi yaş aralığında görülür?

    Ödem oluşumu için belli bir yaş ya da cinsiyet sıklığı yoktur. Ancak idiopatik ödem olarak tanımlanan şekli hemen hemen sadece kadınlarda (özellikle menopoz öncesi dönemde) ortaya çıkar. Regl (adet dönemi)ile ilişkisiz olarak periodik ataklar ile karakterizedirKaraciğer kalp böbrek yetmezliği bulguları yoktur. Sıklıkla karın şişliği eşlik eder.Uzun süreli ayakta kalmaya bağlı tuz ve su tutulumu ile ilgilidir.

    Ayrıca kadınlarda aşırı östrojen uyarılmasıyla oluşabilen tuz ve su tutulumuna bağlı regl öncesi ödem görülebilir.

    Kişide ne gibi sıkıntılara yol açar?

    Ödem saptanan hastaların şikayetleri öncelikle neden olan hastalığa bağlıdır.Bunu dışında ödemin yaygın ve lokal olmasına ve bulunduğu bölgeye bağlı olarak ilgili doku ve organın şişmesi ile ilgili sıkıntılar yaşanır.Nefes darlığı,karın şişliği,kalp ve karaciğer büyümesi,bacaklarda şişme,yüz ve göz çevresinde şişme gibi…

    Tanı nasıl konur?

    Yaygın ödem yüz ve özellikle göz çevresinde şişme ile tanınır.Şişmiş bölgeye parmakla bastırmak ile çukurluk oluşur ve bu çukur baskıyı kaldırdıktan sonra da devam eder.

    Ödemin dağılımı ,ödemi oluşturan neden hakkında önemli bir yol göstericidir.Bir bacakta ya da kolda sınırlı olan ödem genellikler toplardamar ya da lenf damarında tıkanmanın bir sonucudur.Kalp yetmezliği ile ilgili ödem daha çok bacaklarda ve akşamları belirginleşme eğilimindedir.Protein eksikliğinden kaynaklanan ödem özellikle yüzde ve göz kapaklarında belirir ve daha çok sabahları belirgindir.

    Ödemli bölgenin görünümü (derinin kalınlığı rengi duyarlılığı) tanıda önemlidir.Bölgesel sıcaklık artışı ve hassasiyet iltihaplanmaya bağlı ödem düşündürür. Uzamış ve tekrarlayan ödem atakları olan bölgede deri kalın sert ve kırmızıdır.

    Tedavi edilmezse ne gibi sorunlara yol açar?

    Ödemli bölgenin ya da organın fonksiyonuna bağlı olarak sorunlar yaşanır.Ödem bir neden değil bir sonuç olduğundan burada asıl sorun ödeme neden olan durum ya da hastalığın tedavisidir.

    Tedavi edilse bile tekrarlar mı?

    Ödem,dokular arası sıvı akışının dengesini bozan durumlar ortaya çıktığı sürece yeniden oluşabilir.

    Kronik bir hastalığa (kalp karaciğer böbrek yetmezliği gibi) bağlı olarak oluşan ödem, hastalıkla ilgili kontrolün bozulması ile tekrarlayabilir.

    Sistemik hastalıklara bağlı yaygın ödem tedavisinde diüretik(idrar söktürücü) ilaçlar ödemi hafifletebilir.

    Toplardamar yetmezliğine bağlı oluşan sınırlı ödemlerde ise diüretik tedavi etkili değildir.Bu türdeki ödem sıklıkla bacaklarda görülür ve nedeni kanın kalbe dönüşünü sağlayan toplardamarlardaki kapakçıkların yetersizliği nedeniyle kanın aşağıda göllenmesi ve damarlarda genişlemedir.Ödemin azaltılmasında bacakların gün içinde aralıklı olarak yükseltilmesi,elastik çorapların giyilmesi yararlıdır.

    Kişinin dikkat etmesi gerekenler nelerdir?

    Altta yatan hastalığın tedavisini uygulamanın yanı sıra, özellikle idiopatik periodik ödemde tuz alımının azaltılması,hergün birkaç saat sırt üstü pozisyonda istirahat,elastik çorap giymek (sabah yataktan kalkmadan giyilmeli),aşırı ve bilinçsiz diüretik (ödem çözücü)kullanımından kaçınmak önemlidir.

    Ödem oluşumunu önlemek ya da azaltmak için dikkat edilmesi gerekenler:

    1. Tuz ve tuzlu gıda tüketimini azaltmak

    2. Bol su içmek

    3. Hareketli olmak, inaktiviteden kaçınmak

    4. Karbonhidrat tüketimini azaltmak

    5. Ödem oluşumuna neden olan bir hastalık varsa( kalp yetmezliği,hipotiroidi gibi) sözkonusu hastalığa ait tedavi düzenine uymak. Düzenli tedavi altındayken ödemlerde artış olursa ilgili doktoruna başvurmak.

    6. Bacaklarda gün içinde oluşan ödemi önlemek için uzun sürede ayakta kalmamak otururken bacak bacak üstüne atmamak gün sonunda bacakları 45 derece açıyla yükselterek dinlenmek

    7. Regl öncesi ödemi azaltmak için regl tarihinden 2 hafta öncesinden başlayarak tuzlu gıda ve karbonhidrat alımını azaltmak.

    8. Travma nedeniyle oluşan bölgesel ödemlerin önlenmesi için kısa aralıklarla soğuk uygulama yapmak.

  • MUTLULUK HER ZAMAN BİR TERCİH MİDİR?

    MUTLULUK HER ZAMAN BİR TERCİH MİDİR?

    MUTLULUK HER ZAMAN BİR TERCİH MİDİR?

    Her zaman kendi tercihlerimizin sonucunu mu yaşarız bu hayatta?

    Kimisi içine doğar mutluluğun, birbirini seven, kalplerinde merhamet taşıyan ailenin bir bireyi olarak dünyaya açar gözlerini. Sevilirken sevmeyi öğrenir. Sevilmek için büyük çabalar sarfetmesi gerektiği inancı gelmez aklıma. Ötekini sevmenin ne kadar doğal bir süreci olduğunu bilerek yetişir. İleriki yaşamında da koşullu sevgiler barındırmaz hayatında, içinden geldiği gibi sever, kendi olur, kendi olduğu gibi kabul görür. Buradaki içsel huzur zorlu bir süreçten geçerek kazanılmış mutluluktan kaynaklanmaz. Nasıl bir aileye gözümüzü açtığımıza kader denebilir.

    Öte yandan stresli bir sürecin içine doğmuş çocuklar vardır. Ailevi ilişkileri kopuk, ailesinin günah keçisi olmuş, öfke ve baskıyla yetiştirilmiş çocuklar dünyaya gözlerini açtığında kendilerini, sevilmek ve kabul görmek için her zaman sorunsuz bir çocuk olması gerektiği inancını taşıyarak büyürler. Kendiyle savaşır, olduğu gibi olamamanın içinde oluşturduğu öfke, kırgınlık, huzursuzluk halleri ile uğraşır. Kendisinin sevilebileceğini dair inancı düşüktür. Tedirginlikle yaklaşır ileriki hayatında karşılaştığı kimselere. Bir ters bakıştan, imalı sözden incinir, sevilmediğine inanır.

    Bu kişi bunca his ile uğraşırken mutlu olmak mutlu hissetmek emek verilmesi gereken bir süreç haline gelir. Ve belki de neden böyle olduğu ile ilgili suçlar kendisini.

    Nasıl bir aileye doğacağını seçemez insan ve yaşadıkları yüzünden kızmamalı da ailesine. Bu çözüm getirecek bir durum olmadığı gibi ilişkileri daha çok yıpratabilir. Bazen “böyle olması gerekiyormuş böyle olmuş” ,“belki böyle olması daha kötülerinden beni korumuştur” diye düşünebilmek bu süreçte geçmişe takılı kalmaktan kurtarır.

    Bu, kişinin hayat boyu mutsuz olacağı ve sevilmeyeceğine dair olan inancını yaşamı boyunca içinde taşıyacak diye bir durum söz konusu değil. Sadece biraz daha uğraşacak. Bu hisle büyümese de, kendi hislerinin temelini öğrenip bu saatten sonra değiştirmek için çaba sarfedecek. İçinde bulunulan durum zor görünse de, her zaman daha kötüsünün de olduğunu bilip kendini çaresiz hissetmeyecek, yine de şükredeceği nimetlerine bakıp motive olarak ayağa kalkacak ve değişimi için harekete geçecek.

    Evet, içine doğduğumuz mutluluk tercihimiz değil ama farkındalık kazandıktan sonra sürdürmek istediğimiz hayat, düşünce yapımız, insanlara yaklaşımımız tamamiyle bizim irademizle gerçekleşen, bize âit kararlar.

    Sorumluluğu ele almak, yetişkin bir birey olmanın en temel vazifesi.

    Bu yüzden önce kendini kendin sev, kendine dair olan inancını değiştir, yaşadıklarının seni güçlendirdiğine inan ve yeniden başla hayata

    Umutla

    Uzman Psikolog Zeynep Görenoğlu

  • Gaz şişkinlik için diyet önerisi

    SİNDİRİM SİSTEMİNDE GAZ VE ŞİŞKİNLİK YAKINMASI OLANLAR İÇİN

    Yapılması Gerekenler

    Diş sorunları, gıdaların iyi çiğnenmeden yutulmasına neden olabildiğinden, dişler diş hekimince düzenli olarak kontrol edilmelidir.

    Protein, karbonhidrat ve yağı dengeli şekilde içeren beslenme tarzı uygulanmalı,

    Yemekler iyi çiğnenmeli, az ve sık öğünler şeklinde yavaş yenmeli,

    Yürüyüş ve jimnastik gibi gazın sindirim sisteminde ilerlemesini ve atılmasını sağlayacak egzersizler yapılmalı,

    Pişmiş gıdalar yenilip içilmeli

    Çorba ve sulu yemeklere kepek atılıp yenecek

    İncir, kaysı tüketilecek

    Sabahları 1 bardak ılık su içilecek.

    Yapılmaması Gerekenler

    Heyecanlı ya da sinirli iken yemek yenmemeli,

    Süt ve süt ürünlerine karşı duyarlılığı olanlar, bu ürünleri tüketmemeli,

    Kereviz, lahana (mor, beyaz, brüksel), karnabahar, brokoli, kabak, domates, salatalık,marul, yeşil biber gibi taze sebzeler, kiraz, çilek, kavun, karpuz gibi taze meyveler,turp, pırasa, soğan, sarımsak gibi köklü bitkiler ile kuru baklagiller mümkün olduğunca tüketilmemeli,

    Soda, gazoz, kola gibi gazlı içecekler içilmemeli,

    Kuruyemiş ve baharatlı yiyeceklerden kaçınılmalı,

    Çok şekerli ve ağdalı tatlılar tüketilmemeli,

    Sigara ve alkol mümkünse kullanılmamalıdır.

  • Çocukta Davranış Problemleri

    Çocukta Davranış Problemleri

    Şimdi bir hayal çalışması yapalım.. Düşünün ki bir sabah gözlerinizi açıyorsunuz ve kim olduğunuza, nerede olduğunuza dair hiçbir fikriniz yok. Etrafınızda size göre çok büyük hareket eden sesli nesneler var ama onları anlamıyorsunuz, dillerini bilmiyorsunuz. Her şey sizden kat kat büyük. Gözünüzün gördüğü, kulağınızın duyduğu, burnunuzun kokladığı, dilinizin tattığı, size dokunan ve dokunduğunuz her şey yabancı. Ne hissedersiniz?

    Korku? Endişe? Merak?

    Hoş geldiniz dünyaya..

    Çocuklar bu yabancı dünyaya yaşamlarını devam ettirebilecek bilgi ve becerilerden yoksun olarak gelirler. Bu bilgi ve becerileri öğrenebileceği, güvenlik arayışına cevap alabileceği en önemli kurum ailedir. Çocuğun gelişim sürecinde duygusal, bilişsel ve davranışsal yönden ihtiyaçları karşılanamadığında olumsuz davranışların gelişmesi görülebilmektedir. Çocuğun olumlu gelişimi için aile içerisindeki tutarlı davranışlar ve çocukla kurulan olumlu ilişkiler önemlidir. Ebeveynlerin çocukla sıcak bir ilişkisi kurması, kabullenici tutumları ve duygusal gereksinimlerini karşılaması çocuğun problemli davranışlar göstermesini engellemekte, problem çözme becerilerini geliştirmektedir.

    Sert disiplin anlayışı, sosyal ve duygusal yönden çocuğun desteklenmemesi, sınırsızlık, ebeveynlerden birisinin boşanma ve ölüm gibi sebeplerden dolayı yokluğu, babanın ilgisini ve sevgisini gösterememesi, çocukla sağlıklı iletişim kurulamaması, aile içi şiddet gibi sebepler çocuklarda huzursuzluk, korku, endişe, öfke duygularını yoğunlaştırma ve saldırganlık, öfke patlamaları gibi problemli davranışların ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir.

    Çocuklarda gelişim dönemine uygun olmayacak şekilde en sık karşılaşılan davranış problemlerini şu şekilde sıralayabiliriz; saldırgan davranışlar (itme, vurma), yalan söyleme, izinsiz eşya alma, aşırı korku ve kaygılar, tırnak yeme, saç koparma, parmak emme, alt ıslatma ve dışkı kaçırma, yeme bozukluğu, karşı gelme, uyku bozuklukları.

    Çocuğun problemli davranışlar sergilemesinin nedenlerinden bazıları; ebeveynleri tarafından fark edilme isteği, görülme ve onaylanma ihtiyacı, öfkesini daha sağlıklı bir yolla nasıl belli edeceğini bilmemesi, ebeveynlerin olumsuz davranışlarını model almaları, genetik sebepler, fizyolojik sorunlar ve fark etmeden ebeveynler tarafından davranışlarının ödüllendirilmesidir.

    Ebeveynler çocukların fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını uygun yollarla gideremediğinde, çocuklar kendilerini fark ettirmek için olumsuz davranışlar sergileyebilirler. Bu noktada problem davranışın kaynağını ararken çocuğun davranışı ne sıklıkta ve yoğunlukta sergilediğini de gözlemlemek gerekir. Çocuk için ilk rol model ebeveynlerdir, anne babalar ev içerisinde kendi tutum ve davranışlarını da gözlemlemelidirler.

    Bunun yanı sıra çocukların duygularını özgürce ifade etmesine izin vermek, çocuğun anlayabileceği şekilde açık ve net (sert değil) sınırlar koymak, sevildiğini ve şefkati hem söze dökerek hem de beden diliyle hissettirmek, sakin zamanında anlayabileceği düzeyde basit cümlelerle konuşmak, yaşına uygun sorumluluklar vermek, olumlu davranışlarını ödüllendirmek (övmek, sevinmek, teşekkür etmek, mutlu olduğunu ifade etmek vb.), yaratıcılığını pekiştirmek, kıyaslamalardan kaçınmak çocukta var olan davranış problemlerinin ortadan kalkmasına yardımcı olacaktır.