Blog

  • Metabolik sendrom ve insülin direnci

    Metabolik sendrom ve insülin direnci

    Metabolik sendromun etyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte, insülin direncinin anahtar rolü oynadığı düşünülmektedir. metabolik sendromun tüm bileşenlerinin birbirleriyle ve insülin direnci ile olan ilişkilerini gösteren çeşitli bulgular vardır.

    Metabolik sendrom sıklığı ilerleyen yaş ve vücut ağırlığı artışıyla artar. ABD’de 20 yaş ve üzeri kişilerde metabolik sendrom sıklığı %27 bulunmuş, metabolik sendrom sıklığının kadınlarda daha hızlı olmak üzere artmakta olduğu saptanmıştır. Ülkemizde 2004 yılında yapılan METSAR (Türkiye Metabolik Sendrom Araştırması) sonuçlarına göre 20 yaş ve üzerindeki erişkinlerde metabolik sendrom sıklığı %33.9 saptanmıştır. Bu araştırmada kadınlarımızda metabolik sendrom sıklığı erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. (kadınlarda %39.6, erkeklerde %28). Geniş kapsamlı bir diğer çalışma olan TEKHARF (Türkiye’de Erişkinlerde Kalp Hastalığı ve Risk Faktörleri Sıklığı) çalışmasında ise metabolik sendrom sıklığı 30 yaş ve üstü erkeklerde %28, kadınlarda %45 olarak tespit edilmiştir. TURDEP (Türkiye Diyabet Epidemiyolojisi) çalışmasında erişkinlerimizin %7.2’de diabetes mellitus, %6.8’inde glukoz tolerans bozukluğu, %22’sinde obezite saptanmıştır.

    Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri (bu beş durumdan üçünün olması tanı koydurur)

    1. Bel çevresi (abdominal obezite) kadınlarda >88cm – erkeklerde >102cm

    2. Trigliseridler >150mg/dl

    3. HDL erkeklerde <40mg/dl - kadınlarda <50mg/dl

    4. Kan basıncı >130/85mmHg ya da tedavi altındaki hipertansiyon

    5. Açlık glukozu >100mg/dl

    Obezite, metabolik sendromun en önemli bileşenlerinden biridir ve insülin direnciyle yakından ilişkilidir. Açıkçası, metabolik sendromu olan bireylerin çoğunda ya kilo fazlalığı vardır ya da aşırı derecede obezdirler ve insülin direncine sahip olan insanların çoğu abdominal obeziteye sahiptir.

    Tip 2 diyabette sıklıkla görülen insülin direnci, normal glukoz toleransı olan ve diyabeti olmayan bireylerde de görülebilir. Tip 2 diyabetlilerin obez olmayan ve diyabeti bulunmayan yakınlarında da insülin direncinin saptanması genetik yatkınlığın rolünü desteklemektedir. Obezite, sedanter yaşam tarzı, sigara içimi, düşük doğum ağırlığı ve perinatal malnütrisyon da insülin direnci gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

    İnsülin direncinin sempatik sinir sistemi aktivasyonunu arttırması, renal sodyum tutulumunda artma ve kan basıncı yükselmesi gibi hemodinamik bozukluklara yol açar. Hipertansif hastaların yaklaşık %50’sinde insülin direnci bulunmaktadır. Polikistik over sendromu (PKOS) da insülin direnci ile seyreden klinik tablolardan birini oluşturmaktadır. Bunlara ek olarak, nonalkolik steatohepatit (NASH) ve bazı kanserlere de insülin direnci/hiperinsülinemi tablosunun eşlik ettiği görülebilir. İnsülin direnci diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak ateroskleroz ve kardiyovasküler olayların gelişimini etkilemektedir. İnsülin direncinin metabolik sendromda oynadığı patofizyolojik rolde immünitenin ve inflamasyonun etkili olduğu düşünülmektedir.

    Bozulmuş açlık glukozu (BAG), tanınmlamasında açlık glukoz seviyelerinin 110 ile 126mg/dl arasında olması kabul edilirken, yakın zamanda alt sınır daha da aşağıya çekilerek 100 ile 126mg/dl arası olması önerilmiştir.

    Bozulmuş glukoz toleransı (BGT) ise, OGTT’nin 2. saat değerlerinin 140 ile 200mg/dl arasında bulunmasıdır. BAG ve BGT birarada olabileceği gibi birbirinden bağımsız olarak da bulunabilir. Bu hastalıklarda diabetes mellitus ve makrovasküler komplikasyonların gelişme riski yüksektir. Hastaların yaklaşık üçte birinde 10 sene içinde aşikar diyabet gelişebilir. Normal açlık glukoz seviyeleri bulunan kişilerde de insülin direnci bulunabilmektedir.

    İnsülin duyarlılığın değerlendirilmesiğnde çeşitli metodlar kullanılmaktadır. Homeostaz modeli değerlendirmesi-Homeostasis Model Assesment (HOMA) günümüzde altın standart olarak değerlendirilmektedir. Bu metodda, tek bir açlık insülinve açlık glukoz ölçümü yeterli olmaktadır.

    HOMA IR=Açlık insülinxaçlık glukoz/405

    Bu değerin 2.5 ve üzeri çıkması insülin direnci için anlamlıdır.

    TEDAVİ:

    Metabolik sendromun tedavisine yönelik geniş, randomize çalışmalar yayınlanmıştır. Öncelikle, temel bozukluk olarak görülen insülin direncinin düzeltilmesi amaçlanmalıdır. Ayrıca metabolik sendromun herbir bileşeninin ayrı ayrı kontrolü ile diyabet, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi veya geciktirilmesi sağlanmalıdır. Öncelikli yaklaşım, yaşam tarzının düzenlenmesi olmalıdır. Uygun bir beslenme ve egzersiz programı ile sağlanan kilo kaybı, metabolik sendromda görülen tüm bozuklukları düzeltici yönde etki sağlar. Bu yaklaşımla, genel ve kardiyovasküler mortalitenin azaltalabileceği gösterilmiştir.

    Yaşam tarzı değişikliklerinin yetersiz kaldığı durumlarda insülin duyarlılığını arttıran ajanların kullanımı düşünülebilir. Metformin ve tiazolidindionların insülin direncini azaltıcı etkileri vardır. Glukoz tolerans bozukluğu olan obez kişilerde metformin ile, gestasyonel diyabet anamnezi olan kadınlarda pioglitazon ile tip 2 diyabet gelişimi riskinde azalma sağlandığı gösterilmiştir.

    Metformin, insülin duyarlılığını karaciğer düzeyinde iyileştirirken, tiazolidindionlar periferik yağ dokusundaki insülin duyarlılığını iyileştirmede daha etkilidirler.

    Özetle, fazla yememelerine rağmen son zamanlarda kilo almaya başlayan kişiler, diyet yapmalarına rağmen kilo veremeyen kişiler, aşırı ve özellikle geceleri tatlı yeme isteği artan kişiler, acıktıklarında eli, ayağı titreyen kişiler, vücut tüylenmesi artan kişiler, yüz ve vücudun değişik yerlerinde sivilce çıkmaya başlayan kişiler, adet düzensizliği yaşayan bayanlar ve ailelerinde diyabet öyküsü olan kişilerin “insülin direnci” açısından değerlendirilmelerini önermekteyiz.

  • Deneyimsel Oyun Terapisi

    Deneyimsel Oyun Terapisi

    Cocuklar duygularini büyükler gibi anlatamadiklari gibi duygulari hakkında büyükler gibi konuşamazlar da.Bu nedenlerle cocuklarin kendilerini doğal yollarla disa vurmalarini sağlayabilmek için devreye oyun terapisi giriyor.

    Oyun terapisi 3-12 yas arasi çocuklarda daha cok etkilidir. Cocuk ve terapistin beraber oynadigi bir odada terapist cocugun bilinçaltındaki yasadigi sorunlari cocugun oyun dilini yorumlayarak bulur ve cocugun yasadigi sorunlari saglikli bir bicimde disa vurmasina yardimci olur.

    Terapist davranisa yönelmez altinda yatan nedenleri anlamaya yönelik tutumlar sergiler bu da çocukta duygusal,sosyal,bedensel zihin birlikteliğinde saglikli oluşumu yeniden düzenler.

    Oyun Terapisinin Faydali Oldugu Problemler

    • Bosanma sonrasi adaptasyon zorluklari

    • Kardeş kıskançlığı

    • Travma ve istismar(fiziksel,duygusal,cinsel)

    • Kaygilar ve Korkular(fobiler,tikler)

    • Uyku bozukluğu

    • Konuşma bozukluğu ve seçici konusmamazlik(sessizlik)

    • Sosyal problem

    • Siddete şahit olma

    • Baglanma sorunlari

    • Duygu durum bozuklugu

    • Ailevi yaşantıdaki değişiklikler(olum,tasinma vb.)

    • Evlatlik alinma

    • Okula adaptasyon sorunlari

    • Ders calisma ve okuma problemleri

    Yardimci Olduğu Alanlar

    • Tepkisel bağlanma bozukluğu(çocuk esirgemeden gelen sorunlar herkesin kucagina gitme vb.)

    • Dikkat/Hiperaktivite bozukluğu

    • Otizm(spektrum)

    Ortak Calisma Alanlari

    • Ogrenme bozukluklari

     

     Oyun Terapisinin Faydalari

    • Çocukların zihinsel ve sosyal becerilerini geliştirir, duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini sağlar.

    • Cocuklarin kendine güven duygulari gelirken, işbirliği yapmayı,sorumluluk almayi,işbirliği yapmayı öğrenirler.

    • Cocuklar bu sayede duygularini tanimlamayi ve duygulariyla basa cikmayi,korkularıyla mücadele etmeyi ve problemlerine cozum bulmayi öğrenirler.

     Oyun Terapisinin Suresi

           Oyun Terapisinin suresi cocugun yasadigi travmatik olaylarin boyutuna ve verdiği reaksiyonlara  gore degisim gosterir.En önemli faktör çocuğun gelişimsel olarak hangi dönemde olduğu ve bir travma söz konusuysa bunu hangi yasta yasadigidir.

           Yaşanılan olaylardan sonra terapiye ne kadar erken başlanırsa terapi o kadar çabuk sonuç veriyor ve süreç de bir o kadar kisa suruyor.

  • Tiroid kanserli bir hastamın hikayesi

    Birkaç ay önce polikliniğe halsizlik ve boyunda şişlik şikayeti ile gelmişti. Şikayetlerinin bir kaç aydır olduğunu ama boğaz enfeksiyonuna bağlı olduğunu düşünüp ağrı kesici ve antibiyotik kullandığını, şişliği geçmeyince aile hekimine gittiğini, yapılan tiroid hormon tetkiki normal çıkmasına rağmen aile hekiminin kendisini Endokrin bölümüne yönlendirdiğini ifade ediyordu.

    Onu can kulağıyla dinledikten sonra muayene etmiş ve sol tarafında ele gelen sert kıvamda, yutkunmakla hareket etmeyen bir nodulü olduğunu ve boynunda bir kaç tane lenf bezesi şiştiğini farketmiştim. Bunun üzerine klinikte kullandığım ultrasonografi cihazı ile tiroidlerine bakmaya karar verdim. Hasta henüz 23 yaşındaydı. Üniversiteyi yeni bitirmiş, özel bir okulda anaokulu öğretmenliği yapıyordu. Tiroid ultrasonografisinde tiroid bezinin normal büyüklükte olduğunu fakat sol lobda en büyüğü 14*12*16 mm boyutunda , düzensiz sınırları olan tiroid bezine göre daha koyu kıvamlı , kanlanması artmış nodülü vardı. Hastaya tiroid bezinin normal çalıştığını, guatrı olmamasına rağmen Tiroid bezindeki nodüle ultrason eşliğinde iğne biyopsisi yapılması gerektiğini anlattım. Hasta başta biyopsi işlemini tereddütle karşıladı, şiddetli ağrı olacağından endişeliydi, ailesi ile görüştükten sonra karar vereceğini söyledi. İşlemin basit bir işlem olduğunu, nodülün huyu ile ilgili bizi bilgilendirip yönlendireceğini anlattım. Hastaya bir saat kadar düşünüp gelmesini önerdim. Dönüşte hasta ailesi ile konuşmuş, annesi daha önce bir arkadaşından benzer şekilde biyopsi yapıldığını ve sonucu iyi geldiği için ameliyattan kurtulduğunu anlatınca ikna olmuş şekilde geldi. Ultrason eşliğinde nodülünün bir kaç yerinden biyopsi yaptık, biyopsi sonrası ultrason kontrolünde işlem ile ilgili bir sıkıntı olmayınca hastaya 1 hafta sonra sonucu alması için randevu verdik . Bir hafta sonra geldiğinde bir haftadır endişeden dolayı uyuyamadığını, işine konsantre olamadığını ifade etmiş, biyopsi sonrası boynunda hafif bir ağrı olduğunu ama basit ağrı kesicilerle geçtiğini söylemişti.

    Hastanın biyopsi sonucu papiller tiroid kanseri şüphesi olarak gelmişti . En kısa sürede ameliyat olması gerektiğini söyleyip tanıdığım tecrübeli bir tiroid cerrahına gönderdim. Hasta 1 ay sonra ameliyat olmuştu. Patolojisi tanıyı teyit etmişti şimdi ne yapacaktı? Daha çok gençti, çocuk sahibi olmak istiyordu bunun engel olup olmayacağını soruyordu. Ona ameliyata ilave olarak tedavi amaçlı atom tedavisi vermemiz gerektiğini, atom tedavisinden belli bir süre sonra gebe kalabileceğini , ömür boyu tiroid ilacı kullanması gerektiğini ifade ettim. Radyoaktif iyot tedavisi için nükleer tıp bölümüne yönlendirdim, atom tedavi sonrası ilaç ayarı için kontrole çağırdım. Hasta 2 ay sonra atom tedavisi almış olarak geldi, atom tedavisinden sonra ağızdan tiroid ilacı başlandığını kendini şimdi çok iyi hissettiğini ameliyat sonrası olan şişliğinin geçtiğini ve aldığı bir kaç kiloyu verdiğini söyledi. Bende takiplerini ömür boyu aksatmaması gerektiğini ifade ettim.

    Hasta 5 yıldır takiplerini aksatmıyor, belli aralıklarla hormon kontrolü, tiroid ultrasonografisi ve vücut taraması yapıyoruz, ilacını hergün aç karınla almayı ihmal etmiyor. Hasta çok sağlıklı, keyifli, bu arada sağlıklı bir kızı oldu. Tiroid kanseri tedavi edilebilen bir hastalıktır.

    Yard. Doç. Dr. Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Bipolar Bozukluk Nedir?

    Bipolar Bozukluk Nedir?

    Yazıya başlamadan önce bu yazının amacının tanı ve tedavi değil, farkındalık olduğunu hatırlatmak istiyorum. Psikiyatrik rahatsızlıklar, uzmanlık gerektiren bir konu ve kendi kendinize teşhis koymaya çalışmanız kesinlikle tavsiye etmediğimiz bir davranış.

    Nedir?

    Toplumun %2’sinde görülen bipolar afektif bozukluk (diğer adlarıyla iki uçlu duygulanım bozukluğu veya manik depresif bozukluk) riskli davranışlar nedeniyle ilişkilere ve kariyere zarar veren, ciddi ruhsal bir hastalıktır. Bipolar bozukluk, maniden depresyona kadar uzanan ruh halindeki aşırı değişiklikler olarak tanımlanır. Bu ruh hali oynamaları arasında, bipolar bozukluğu olan kişi normal ruh hali de deneyimleyebilir. Yani kişide kimi zaman ataklar olurken kimi zaman da atakların olmadığı sıkıntısız bir dönemi vardır.

    Özellikleri Nelerdir?

    Bipolar bozuklukta iki tip atak vardır: Taşkınlık (mani, hipomani) + Çökkünlük (depresyon).

    Taşkınlık döneminde kişi riskli davranışlarda bulunabilir, az uykuya rağmen çok enerjik hissedebilir, düşüncelerinin hızına yetişemeyebilir, yeni ve ayağı yere basmayan projelere kalkışabilir, herkesten önemli olduğunu düşünme gibi sanrılara sahip olabilir. Depresyon döneminde ise bunların tam tersini deneyimler. Çok ya da az uyur, çok ya da az iştahı olur, karamsarlık ve çökkünlük halindedir, intiharı düşünebilir, eskiden zevk aldığı aktivitelerden zevk alamamaya başlayabilir.

    Hastalığın sebepleri tam olarak bilinmemektedir. Genetik etkenler ön plandadır fakat sebep tamamen genetik değildir. Aynı hastalığa sahip birinci derece akrabaların olması, riski %10 artırır. Tek yumurta ikizinde bipolar bozukluk varsa diğer ikizde hastalık görülme olasılığı % 45-60’dir.

    Ne yapmalı?

    • Öncelikle bir psikiyatrist hekime gidilmeli ve tanı kesinleştirilmeli.

    • Hekimin reçete edeceği ilaçlar düzenli olarak kullanılmalı.

    • Mutlaka psikoterapi desteği alınmalı.

    • Uyku düzeni oluşturulmalı.

  • Hashimoto hastalığı; bağışıklık sisteminin tiroid ile savaşı

    Tiroid bezi, kelebek şeklinde, boynumuzun ön tarafında soluk borusunun üzerinde bulunan bir salgı bezidir. T3 ve T4 dediğimiz, metabolizmanın çalışması için gerekli olan hayati öneme sahip hormonları salgılıyor. Bu hormonların miktarları azaldığında hipotiroidi, arttığında ise hipertiroidi meydana geliyor. Tiroit bezinin salgıladığı hormonlar azaldığında metabolizma yavaşlıyor, yorgunluk, kilo alma, saç dökülmesi, adet düzensizliği, kabızlık ve depresyon gibi yan etkiler gözleniyor.

    Hashimoto hastalığı tiroid bezinin az çalışmasının en sık görülen sebebidir.
    Hashimoto; tiroit bezinin bağışıklık sistemi tarafından oluşturulan antikorlar tarafından saldırıya uğraması ve bu savaşı yavaş yavaş kaybetmesi şeklinde özetlenebilir. Teşhis basit bir kan testi ve tiroid ultrasonografisi ile konulabiliyor. Bir bağışıklık sistemi hastalığı olduğu için kişinin, aynı tip bir başka hastalığa yakalanma olasılığı da yüksek. Her Hashimoto hastası hipotiroidi olmak zorunda değil. Hastalık yavaş seyrettiği için zamanla kişide tiroit hormonu yetersizliği ve buna bağlı bulgular da gelişebiliyor. Sıklığı toplumda %2 oranında görülüyor, kadınlarda erkeklere göre 15 kat daha sık görülüyor.

    Hashimoto hastalığında, tiroit hormon düzeylerinde bir azalma var ise eksikliği giderecek hormon ilacının sabah aç karnına, düzenli bir şekilde alınması gerekiyor. Tedaviye başlandıktan 2-3 ay sonra kan testi ile ilacın dozu ayarlanıyor. Hamileler de tedavi asla yarım bırakmamalı, aksine ilaç dozunu yüzde 30 ila 50 oranında artırmaları gerekiyor. Takiplerde TSH hormon düzeyinin 2-3 arasında olması gerekiyor. Hastaların iyotlu tuz kullanmaması tiroid hasarının artmaması için önemli.

    Yard. Doç. Dr. Fevzi BALKAN

  • Öz Bakım Nedir?

    Öz Bakım Nedir?

    Çalan alarmla beraber uyanıyor, hızlıca hazırlanıyorsunuz. İşe yetiştiniz başladınız derken öğlen oluyor. Çabucak bir öğlen yemeği hemen ardından işe dönme ve akşam. Akşam, sabahtan kalan işlerinizi tamamladınız, çocuklarınız varsa ödevlerinizi yaptırdınız, derken koskoca bir gün kendinize ayırdığınız on dakika olmadan bitiverdi. Ama sizce de burada yanlış bir şeyler yok mu?

    Kendinize hiç vakit ayırmadan geçen gün stresinizi arttırır ve koşturmanın içinde kaybolup gittiğinizi hissetmeye başlarsınız. Tam da bu sebeple kendinize vakit ayırmaya bugünden başlayın. Kendinize vakit ayırmak derken işi gücü bırakıp yolculuğa çıkmayı kast etmiyorum tabii ki. Sabah hazırlayacağınız güzel bir kahvaltı, spor amaçlı yapacağınız yarım saatlik bir yürüyüş, akşam içeceğiniz bir bardak yorgunluk kahvesi, hafta sonu güzel bir film ya da uzun zamandır dinlemediğiniz birinin konseri size daha iyi hissettirir ve enerjinizi arttırır. İhtiyacınız olan dinginlik kendinize ayıracağınız o küçük vakitlerde saklı.

    Peki, bu vakitleri yaratmaya nerden, ne için başlayacak ve nasıl yapacaksınız? Kendinize vakit ayırmanın başlangıç noktası öz bakımınıza özen göstermekten geçer. Bunun için öncelikle öz bakımın ne olduğunu bilmeniz gerekiyor. Öz bakım, fizyolojik, psikolojik ve zihinsel olarak sağlığımıza dikkat etmek amaçlı farkında olarak yaptığımız aktiviteler bütünüdür.

    Beden İçin Öz Bakım:

    Psikolojik ve zihin kısmından önce fizyolojik sağlığımız geliyor çünkü ufacık bir bedensel yorgunluk bile planlarımızın aksamasına, performansımızın düşmesine ve kendimizi kötü hissetmemize sebep olabiliyor. Bunun önüne geçmek, bir nevi psikolojik ve zihinsel sağlığımız için bir kalkan olarak kullanacağımız beden öz bakımı için önerilerimiz şunlar;

    • Yürüyüşe çıkın.

    • Uyku düzeninize dikkat edin.

    • Sağlıklı bir kahvaltı yapın ve kaliteli beslenin.

    • Nefes egzersizi yapın.

    Zihin İçin Öz Bakım:

    İkincil olarak zihin için öz bakım geliyor. Bunların sıralaması kendi içlerinde ve kişiye göre tabii ki değişebilir. Bu sadece örnek bir sıralama diyebiliriz. Zihinsel öz bakım için yapabilecekleriniz;

    • Meditasyon: zihninizi birazcık da olsa susturmanın en güzel yolu meditasyondur. Değişik aplikasyonlardan faydalanabilirsiniz.

    • Sadece 1 saatliğine çevrimdışı olun. Telefonu kapatıp, mesaj seslerinden uzaklaşın.

    • Her zaman kullandığınız yolu değiştirin. Alışkanlıkların dışına çıkmak beyin için faydalı ve keyif vericidir.

    Ruh İçin Öz Bakım:

    Son olarak bir diğer önemli parçanız: ruhunuz. Yani psikolojik sağlığınız. Vücudunuzdan tutun, işinizi, ilişkilerinizi ve hayatınızın hemen hemen her yönünü etkileme becerisine sahip bir parça. Ona iyi bakmak için yani ruh için öz bakım yollarına da şunlar örnek verilebilir:

    • Kendinize şefkat gösterin.

    • Şükran defteri tutun. Her gün o deftere minnet duyduğunuz 5 maddeyi yazın.

    • Kendinize bir hediye alın.

    • Bir insana veya hayvana yardım edin.

    • İmkânınız varsa psikoterapi alın.

    Bu üç başlıktan her birinde bir problem olduğunda tabii ki bir profesyonele başvurmak en sağlıklı yöntemdir. Öz bakım sorunlarınızı çözmek için değil olabilecek sorunların önüne geçmek için koruyucu bir önlemdir. Bu yüzden önemlidir. Kendinize iyi bakmak her problemin koruyucu faktörüdür ve onlar ortaya çıksa bile size çözüm yolunda büyük bir yardımcıdır.

  • D vitamini mucize mi?

    Giderek artan sayıda gözlemsel çalışma çok sayıda kanser, kalp hastalığı, diyabet, otoimmün hastalıklar, multiple skleroz, enfeksiyon, kemik erimesi ile D vitamini eksikliği arasında ilişki olabileceği belirtiliyor. İnsanların kapalı ofis ortamlarında çalışmaya başlaması, güneşten kaçmaları, güneş ile teması azaltmak için gözlük, şapka gibi aksesuarların sıkça kullanılmaya başlaması yazlık beldelerde yaşayanlarda bile D vitamini eksikliğine yol açabiliyor.

    D vitamini eksikliğinin sıklığı ile ilgili ülkemizde yapılan geniş çaplı bir araştırma maalesef yok, ama giderek artan oranda D vitamini yetersizlikleri/eksiklikleri tesbit edilmeye başlandı. D vitamini eksikliği genellikle non-spesifik belirtilere yol açtığından maalesef akla gelmiyor.

    Eğer yaygın vücut ağrısı, kas-kemik ağrılarınız varsa, bağışıklık sisteminiz zayıfsa, kilo vermekte zorlanıyorsanız D vitamini eksikliğiniz olabilir. D vitamini eksikliğinin teşhisi kanda 25-OH D vitamini ölçülerek konabiliyor.

    Tedavisi D vitamini içeren ampul, kapsül ve damlaların kullanılması ile yapılabiliyor.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi BALKAN

  • Duygusal Yeme – Yemeği mi Yoksa Bastırmak İstediklerimizi mi Yiyoruz?

    Duygusal Yeme – Yemeği mi Yoksa Bastırmak İstediklerimizi mi Yiyoruz?

    İnsanların hayatlarına devam etmek için birtakım temel ihtiyaçları vardır; bunlardan bazıları barınma, uyku, dinlenme ve tabii ki yemek. Yemek ihtiyacı birincil ihtiyaç olmasının dışında sosyal varlık olan insanların sosyalleşmesinin de bir yoludur. Planlarınızın çok büyük bir kısmı yemek üzerinedir. Bunun ötesinde yemek insanların duygularına da eşlik eden bir alışkanlıktır. Mutlu olunca yersiniz, coşkulu hissedince yersiniz, stresli anlarımızda yersiniz, moraliniz bozuk olunca yersiniz. Kişisel farklıları bir kenara bıraktığınızda göreceksiniz ki yemek birçok insanın en büyük ortak noktası ve bu ortak nokta bazen bir zevk, bir ihtiyaç, bir sosyal aktivite olmaktan çıkıp bir probleme dönüşebiliyor. Problemin ortaya çıkma şekli ise: duygusal yeme.

    Nedir?

    Duygusal yeme, negatif duygulara karşılık gelişen bir yeme bozukluğudur. Bu davranışlarda en sık görülen durum normalden daha fazla yemek ya da besin çeşitlerini farklı seçmek; daha tatlı, daha tuzlu veya daha yağlı yiyecekleri tercih etmek gibi. Yapılan araştırmalara göre duygusal yeme özellikle yoğun kaygı, stres, depresyon, öfke gibi duyguların yoğun olarak yaşandığı dönemlerde görüldüğü, yalnızken gerçekleştiği öne sürülmüştür. Ayrıca bu durum yetersizlik hissiyle ve benlik saygısının düşük olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Yani bu durumda yemek yemek bir amaç olmaktan çıkıp bir araç haline dönüşüyor. Hayatta yaşanan olumsuzluklar yeme alışkanlıklarını büyük ölçüde etkiliyor. Olumsuz duyguların kişide yarattığı boşluk hissi yalnızlıkla baş etmeyi güçleştiriyor. Kişi bu boşluğu bir şeyler yiyerek doldurmaya çalışıyor. Ama duygusal açlık ne yazık ki yiyeceklerle giderilemiyor. Üstüne üstlük alınan fazla kaloriler de bir noktadan sonra sağlığınızı tehdit etmeye başlayabiliyor.

    Ne değildir?

    Öncelikle duygusal açlığı fiziksel açlıktan neyin ayırdığını bilmeniz gerekiyor. Duygusal açlık belirli durumlarda ortaya çıkar ve fiziksel açlıktan farklı olarak midenizin bir anda kazınmaya başladığını hissedersiniz. Düşünmeden, bulduğunuz her şeyi yemeye başlarsınız. Sağlıklı besinler sizi doyurmuyormuş gibi gelir ve abur cubur gibi besinlere yönelirsiniz.  Duygusal açlıkta bedeniniz için daha sağlıklı olan, oturarak ve çatal bıçakla yenen yiyecekler yerine üzerine hiç düşünmeden, ayakta, bir önce midenize ulaşacak ve yerken sizi uğraştırmayacak yiyecekleri bulur ve onları yersiniz. 

    Fiziksel açlıkta ne yiyeceğiniz üzerine düşünür, ona göre bir yemek hazırlarsınız. Kontrol sizdedir. Ancak duygusal açlıkta yedikleriniz üzerindeki kontrol duygunuzu kaybedersiniz. Yiyecekleri “iyi yiyecekler “ve “kötü yiyecekler” olarak etiketlemeye başlarsınız ve sürekli kalori hesabı yaparsınız.

    Yemek bitince içinizi bir suçluluk duygusu kaplar, hâlbuki bir problem olmadığı zaman insan yemek yediği için kendini kötü hissetmez. Kendinizi sürekli eleştirirsiniz. Duygusal açlığı fiziksel açlıktan ayıran en önemli şey bu suçluluk duygusu diyebiliriz.

    Çözüm Yolları

    Duygusal yeme sizin duygularınız üzerinden gerçekleşen bir süreç ve kendinizi fark etmeye başladığınızda kurtulabileceğiniz bir durum. Öncelikli olarak yapmanız gereken şey duygusal yeme probleminiz olduğunu kabul etmek. Bir şeyler yolunda değil, bu düşünceyi fark edip kabul ettikten sonra hangi durumlarda bunu yaptığınızı, sizi yemeye neyin ittiğini anlamız gerekiyor. Bu noktada bir profesyonelden yardım almayı da ihmal etmemek gerekiyor çünkü tek başınıza olmanız gereken bir süreç değil, desteğe ihtiyaç duymanız da çok normal. Duygusal yemeden sağlıklı yemeye geçiş tabii ki kolay olmayacak fakat bu mümkün. 

    • Duygusal yemenin tetiklendiği anları keşfetmek ve bu tetikleyicilerle baş etme yolları geliştirmek.

    • Beslenme alışkanlıklarınızı gözden geçirmek.

    • Farkındalıkle yeme (mindful eating) yöntemini benimsemek.

    • Duygusal yemeye sebep olan durumu yani kökeni keşfetmek ve tüm bu çözüm yollarının stratejik ve doğru bir şekilde uygulanabilmesi için psikolojik destek almak.

                      Farkındalıkla Yeme

                      İsminden de belli olacağını gibi yediklerinizin farkında olmak anlamına geliyor. Farkındalıkla yemek için öncelikle açlık sinyalinizi iyi okumanız gerekiyor. Vücudunuzun gerçek açlığının, yani fiziksel açlığı bilmek ve doyduğunuz zamanı ayırt etmek iki önemli başlangıç noktası. Bu iki nokta yardımı ile ne zaman ne kadar yemeniz gerektiğini belirleyebilirsiniz.

    • Duygusal yemeye başlamadan önce rahatlamak için biraz zaman yaratın: Yemeklere koşmak yerine bir süre içinde bulunduğunuz ana odaklanın. Ayaklarınızın altındaki zemini, oturduğunuz koltuğu hissedebilir, yemeklerin kokusunu içinize çekebilir, görünüşlerini inceleyebilirsiniz.

    • Belirli bir başlangıcı ve bitişi olan bir rutin belirleyin. Tüketici duygusal yeme ”dürtüsel” ve ””dikkatsizce” dir (mindless). Ayakta durarak mutfak tezgahında yiyor olabilirsiniz. ”Yeme” deneyimini daha keyifli, daha kontrollu ve daha bilinçli yapmak için bilinçli bir şekilde kendinize yemek için güzel bir yer hazırlayın, mümkünse bu yeri görsel olarak güzelleştirin.

    • Anda kalabilmek için rutini değiştirmek: Anda kalabilmek, zihnimizin başka şeylere kaymasını engellemek için oturduğumuz sandalyeyi değiştirebilir, bardağı kullanmadığımız diğer elimizde tutabiliriz.

    • En keyif verecek yiyecekleri özenle seçmek: Seçtiğimiz yemekler genel olarak bizi en çok rahatlatacak olanlar değil, evde hazır bulunan yiyeceklerdir. Duygusal yemeye gösterdiğimiz dikkatin artması ile bizi en çok rahatlatacak en çok zevki verecek yiyeceklere yönelebiliriz.

    • Pişman etme potansiyeli fazla yiyeceklerden kaçınmak: Farkındalıkla yemenin amacı genel iyilik halimizi arttırmasıdır. Bu yüzden karnımızı ağrıtma ve şekerimizi aniden yükseltme ihtimali yüksek yiyecekleri seçmemek yerinde olacaktır.

    • Nicelikten ziyade niteliğe önem vermek: Yemeğin bizi rahatlatması ne kadar yediğimizle değil, yemekten ne kadar zevk aldığımızla ilişkilidir. Örneğin, küçük bir parça çok lezzetli ve kaliteli bir çikolatadan aldığımız tatmin, kalitesiz koca bir paket şekerden aldığımız tatminden çok daha fazladır.

    • Yeme deneyimine odaklanmak: Zihnimiz bu an yaptığımız aktiviteden ziyade başka şeylerle meşgul olmaya meyillidir, bu da kendimizi dağınık hissetmemize sebep olur. Yemek yerken yemeye odaklanarak hem daha fazla zevk alırız hem de zihnimize dinlenmesi için fırsat veririz. Yiyeceği direkt yutmadan önce koklayın. Ağzınıza aldığınız yiyeceğin tadını hissedin. Yavaşça çiğneyin ve iyice çiğnedikten sonra yutun.

  • D vitamininin bilinmeyen etkileri

    VİTAMİN D bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Bazı enfeksiyon hastalıklarının iyileşmesini hızlandırır . Vitamin D hem doğal hem de kazanılmış immünitede önemli rol oynar. Aktif D vitamini antimikrobiyal proteinlerin üretimini artırır. Tüberküloz (Verem Hastalığı) gibi bazı enfeksiyonlara vitamin D eksikliği eşlik etmektedir.

    Deri, D vitamininin hem sentezlendiği, hem de D vitamininin hormon olarak otokrin ve parakrin olarak etkili olduğu tek organdır. Aktif D vitamini psöriazisli (Sedef )hastalarında lezyonları geriletmektedir.

    Aktif D vitamininin muhtemel antikanser etkisi yaklaşık 30 yıldır hayvan ve hücre çalışmalarında değerlendirilmiştir. Prostat, meme,kolorektal(kalın bağırsak) kanserlerinde D vitamini düzeyinin önemli olduğu çalışmalarda vurgulanmıştır. Daha sonra Gözlemsel çalışmalarda kolorektal kanserler dışındaki kanserlerde D vitamini düzeyi ile güçlü bir ilişki gösterilememiştir.

    Gözlemsel çalışmalarda düşük serum 25(OH)D düzeyleri ile obezite, diyabetes mellitus ve metabolik sendrom ilişkisi gösterilmiştir.

    Şeker hastalığında D vitamini eksikliği sık görülür. D vitamini eksikliği olan gebelerden doğan çocuklarda tip 1 şeker hastalığı daha sık görülür.

    Hashimato hastalığında D vitamini eksikliği sık görülür.

    Yard.Doç.Dr. Fevzi BALKAN

  • Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar ve Örnekleri

    Bilişsel Çarpıtmalar: “Turkuaz, Yeşil mi Mavi mi?”

    Maldivler’de okyanus hangi renktir, diye sorduğumuz zaman insanların bir kısmı mavi bir kısmı da yeşil der. Biraz daha renkler konusunda geniş bir perspektife sahip biriyse karşımızdaki alacağımız cevap turkuaz olur. Turkuaz yeşile çalan mavi rengidir ve sizin onu nasıl gördüğünüze göre değişir. Tıpkı renk paletindeki bu mükemmel tonu algılamada olduğu gibi hayatı ve olayları herkes farklı yorumlayabilir. Özellikle stres altında olduğumuz zaman düşüncelerimizi de olduğundan farklı algıladığımız çok fazla durum vardır. Örneğin, keyfinizin yerinde olduğu iyi dönemdeyken bir gün kötü geçen bir sunumun ardından, daha iyisi olabilirdi ama şu an böyle oldu bir dahaki sefere daha çok uğraşırım, diyebileceğiniz gibi uykusuz geçen bir gecenin ardından kötü bir dönemdeyken aynı sunum size iş hayatınızın sonuna gelmişsiniz gibi bir his verebilir. Normalde çok iyi bir sürücü olduğunuz halde, sevgilinizden ayrıldığınız zaman arabanızı sürttüğünüzde “ben de dünyanın en kötü şoförüyüm” diyebilirsiniz.

    Biz insanlar düşünen varlıklarız ve zihnimizde oluşan düşünceler duygularımızı oluşturur. Zihnimizde bir düşünce ortaya çıkar, o düşünce doğrultusunda bir duygu yaşarız. O duyguya göre de hareket ederiz. Yani içinde bulunduğunuz koşullar sizin düşüncelerinizi şekillendirir; o düşünceler de o anki ruh halinizi etkileyebilir. Bunun sonucunda da o duyguya göre davranabilirsiniz. Bu döngü pozitif olabileceği gibi negatif de olabilir ve negatif olduğu zaman hayatınızı derinden etkiler. Çünkü düşünceleriniz algınızı oluşturur.  Durumları ve kendinizi olduğundan daha negatif şekilde algılamaya başladıysanız “bilişsel çarpıtmalar” dediğimiz düşünceler zihninizi sarmış olabilir. Yani gerçekleri olduğundan farklı algılıyorsunuzdur.  Bir örnekle açıklamak gerekirse; öğrenciyseniz, oldukça zor bir sınavdan çıktıysanız “sınav zor değildi, ben soruları çözecek kadar zeki değildim” diyorsanız, bu bilişsel çarpıtmadır. Çünkü problem sizin zeki olup olmamanız değildir. Sınav zordur.

    Bilişsel çarpıtmalar burada bahsedildiği kadar basit ya da yüzeysel olmayabilirler; farklı problemlerde farklı şekillerde karşımıza çıkabilirler. Altında yatan problemler farklılaşabilir ve ciddi olabilirler ama çoğumuz stresli hayatlar yaşıyoruz dolayısıyla bilişsel çarpıtmaları stres altında olduğumuz zaman yapabiliyoruz. Genel olanlardan birkaç tane saymak gerekirse aşağıdakileri sayabiliriz:

    • Zihin Okuma: Akıl okumak çoğumuzun sahip olmak istediği süper güçtür ama ne yazık ki hiçbirimizde mevcut değildir. Siz bilişsel çarpıtmayı bu şekilde yapıyorsanız karşınızdakinin zihninden geçenleri “varsayarsınız” ve ona göre negatif çıkarımlarda bulunursunuz. Buluşmak için sözleştiğiniz arkadaşınızın trafikte kaldığı için gecikmesine “beni görmek istemiyor o yüzden oyalanıyor” demek buna örnektir.

    • Olumluyu Yok Sayma (Büyütme-Küçültme): Pozitif bir şey olduğunda bunu şans sayarken negatif bir şey olduğunda, sizden kaynaklı olmasa bile, kendinizi suçlamak olumluyu yok saymaktır. İş yerindeki bir sunum iyi geçtiğinde bunu dinleyicinin iyi niyetine bağlayıp, “sunum kötüydü ama beğendiler” demek kendi çabanızı görmeden gelmek gibi düşünebilirsiniz.

    • Keyfi Çıkarsama:Bir durum karşısında yeterince kayda değer kanıt olmadan öznel bir çıkarım yapmaya denir. Örneğin, ‘sadece çok çalışan öğrenci başarılı olur, ben zeki olsam da çalışmadığım sürece başarısızım.” demek. Çok çalışan öğrenci başarısız olabileceği gibi çalışmayan ama zeki bir öğrenci başarılı olabilir.

    • Seçici Soyutlama: Hayat bir bütünden ibarettir ve başımıza gelen olayları tek bir yönden ele almamız yanlış olur. Çünkü onların da kendi içinde bir bütünlükleri vardır. Yaşadığınız bir durumun sadece negatif bir yönüne odaklanıp onu genele yorarsanız seçici soyutlama yapmış olursunuz. Kahvaltıda üzerinize kahve döküldüğünde, dökülen kahve, tüm gününüzün berbat geçmesinin sebebi değildir. Siz ondan başlayarak o günü kötü diye nitelendirirsiniz ve bu da günü kötü yapar.

    • Kişiselleştirme: Aslında sizinle ilgili olmayan bir olayla kendiniz arasında gerçekçi olmayan bir ilişki bulup kendinizi suçlamanızdır. Bir çocuk okulda kızamık kaptığında annesinin “Eğer ben iyi bir anne olsaydım çocuğum kızamık geçirmezdi.” Demesi buna örnektir.

    • Aşırı Genelleme: Başınıza gelen bir durumu hayatınızın tümüne genellemenizdir. İlk girdiğiniz sınavda “matematik sınavından kaldım, matematikte hiçbir zaman başarılı olamayacağım.” Demek sizin başarınızı engelleyen bilişsel çarpıtmanızdır.

    • Ya Hep Ya Hiç Düşünceleri: Hayatınızda her şeyin siyah ya da beyaz olması durumu, grilere yer vermemek anlamına gelir. Olayları yorumlamada bir orta yolunuz yoktur. Her şey keskin çizgilerle ayrılmıştır. Kesin sonuca çıkan, “Eğer bu işe girmeyi başaramazsam hayatım boyunca işsiz kalacağım.”şeklinde bir yorum ya hep ya hiç düşüncelerinden biridir.

    • -meli/-malı Cümleleri: Kendinize karşı her zaman bir gereklilik ve zorunluluk belirten beklentiler oluşturan cümlelerdir. Üzerinizde her daim kendinizden kaynaklı bir baskı oluştururlar. Gerçekçi olmayan hedefler koymak buna örnektir ve “eğer mutlu olmak istiyorsam iyi bir eşim, çok kazandığım ve başarılı olduğum bir işimin olması gerek.” gibi bir cümle kurabilirsiniz.

    • Felaketleştirme: Adından da anlaşılacağı gibi bir olay karşısında olayın etkilerinin çok ötesinde felaket senaryoları kurmak ve onlara inanmaktır. Partnerinizle kavga edip “bu kavganın sonunda kesin ayrılacağız, ben başka kimseyle beraber olmayacağım için yalnız ve mutsuz öleceğim.” dediğinizde belki küçük bir kavgayı bir sona dönüştürürsünüz.

    Peki, bilişsel çarpıtmalarla baş etmenin bir yolu var mı? Tabii ki var. Bütün bu negatif düşüncelerinizin geldiği kökleri bulmayı başarırsanız o düşünceleri değiştirmeyi de başarabilirsiniz. Bilişsel çarpıtmaları biz kendimiz yaparız. Bir olay olur. Bunun sonucunda da zihninize negatif düşünceler dolar. Kendinizi kötü hissedersiniz. Öfke, hüzün, endişe ya da kaygı gibi bir duygu yaşarsınız. Kendinizden beklentinizi yükseltirsiniz ve gerçekleri olduğundan farklı görmeye başlarsınız. Durup iki kere düşünmek, yaşadıklarınızı sakin kafayla tekrar tartıp gözden geçirmek ve bağlantıları bulup, duygularınızı keşfetmek, bilişsel çarpıtmalarınızı yenme konusunda size oldukça yardımcı olacaktır. Tabii ki bu yolculukta tek başınıza olmak zorunda değilsiniz. Bir profesyonel yardımıyla kendinize karşı acımasız olmamayı ve algınızı değiştirmeyi öğrenebilirsiniz. Çünkü zor olan problemi keşfetmektir. Çözmeye hazır olduğunuzda, süreç sizin için uzun ama öğretici bir yolculuk haline gelir.