Blog

  • Kanserde immunoterapi ve bağışıklık sistemi

    Bağışıklık sisteminin ne kadar önemli olduğu artık çok iyi biliniyor. Onun korunmasının, güçlendirilmesinin ve dengeli çalışmasının gerekliliği çeşitli yayınlarla topluma anlatıldı.

    Hastalıklar ile savaşırken bağışıklık sisteminin silahşorları olan akyuvarlar yani lökositler bizim için en önemli hücrelerdir. Bunların yeterli sayıda ve fonksiyonlarının sağlıklı olması bizi hastalıklardan korur veya hastalıkları kolaylıkla atlatmamızı sağlar. Akyuvarların birçok alt kolları vardır. Makrofajlar, dentritik hücreler, natural killer (doğal öldürücü hücreler) , B ve T lenfositler, monositler ve bu hücrelerden salınan binlerce faktör, enzim vb. bağışıklığımızı oluşturan, dengede tutan faktörlerdir. Bağışıklığımız neden bozuluyor da biz hastalanıyoruz? İşte bu tüm bilim adamlarının yıllar yılı araştırdığı ve hastalıklarla mücadelede odaklandığı konu budur! Birçok mikrobik hastalıklara karşı antibiyotiklerin, antivirallerin keşfi, aşıların ortaya çıkarılması bu yolla sağlanmıştır.

    Günümüzde İmmünoloji ve bağlantılı bilim dallarının yeterli önemi kazanmadığını düşünmekteyim. Sağlam bir bağışık sistemi, oluşan her kanser hücresini her an fark eder ve aynen mikropları ve yabancı cisimleri temizlediği gibi yok eder. Peki, bu neden herkeste çalışmaz? Aslında herkeste çalışabilir. İmmunoterapi burada devreye girer. Biz bağışıklığımızı tam olarak sağlıklı hale getirirsek kanseri yenebiliriz!

    Öncelikle bağışıklığımız neden bozulmuş olabilir gelin bir göz atalım.

    Gece uykusu: Bağışıklığımızın en önemli belirteçlerinin başında gece uykusunu vaktinde, çok düzgün uyumak ve sabah dinç kalkmak gelir. Bunu sağlayabiliyor muyuz? Sağlayamıyorsak nedenlerini bulup düzeltmeliyiz.

    Vücut sıcaklığımız: Sabah yataktan kalmadan uyanır uyanmaz ölçümleyeceğimiz beden sıcaklığımız bağışıklık ve metabolizmamızın en önemli göstergelerindendir. Aynı zamanda tiroid bezimizin de çalışıp, çalışmadığını bize gösterir. 36,5ºC civarı bir sıcaklığımız olmalıdır.

    Beslenme: Bu konuda sayfalarca yazı yazılabilir, ancak en önemli faktörler; tedavi esnasında şeker, rafine gıda, unlu mamullerin tümü, her tür ekmek asla tüketilmemelidir. Şekere dönüşen alkol ve benzeri gıdalar da derhal terkedilmelidir!

    Güneş ve D vitamini: Güneşten gerektiği kadar faydalanılmalıdır. D vitamin seviyesinin uygun düzeyde (80-120 ng/ml) olması için her gün en az 20 dakika güneş görülmelidir.

    B12 ve folat (Folik asit): B12 seviyesinin 500pg/ml üzerinde, folik asit seviyesinin de 15 ng/ml üzerinde olması uygundur. Böylece vücutta DNA sentezi düzgün yürüyecek, lökositler sağlıklı üretilecek, kemik iliği doğru çalışacak ve bağışık sistemi güçlenecektir.

    Bağırsak flora dengesi: Tiroid fonksiyonları, kortizol seviyesi, pankreasın çalışması, insülin direnci, kolesterol, karaciğerin dengesi gibi birçok ana faktörü etkileyen en önemli husus bağırsak flora dengesidir. Alerjilerin tümü, anjiyo-ödem, ürtiker, egzama, sedef, vitiligo gibi cildi etkileyen tüm hastalıklar yine bağırsakların bozukluğunun değişik nedenler ile oluşması sonucu gelişmektedir.

    Gıda duyarlılıkları: Glüten hassasiyeti ve laktoz in-toleransı en önemlileridir. Yapılan araştırmalar, glüten hassasiyeti olduğunu düşünen birçok hastanın aslında çölyak-dışı glüten hassasiyetine (ÇDGH ) sahip olabileceğini ve glütenden de fazlasına hassasiyet geliştirmiş olabileceklerini göstermiştir. (New York Times “Well” adlı blogunda kaleme alan Jane Brody). Glüten, buğday, arpa ve çavdarda bulunur. Çölyak hastalarında bu protein oto- immün tepkisine yol açıp, bağırsaklara zarar vermesine sebep olur. Ulusal Çölyak Farkındalık Kurumuna göre, Amerika’da iki ila üç milyon insan çölyak hastasıyken, 18 milyon insanda ise glüten hassasiyeti saptanmıştır. Wallstreet Journal soruyor: “Glütensiz bir diyet daha mı sağlıklıdır?” Yapılan son araştırmalara göre, bahsi geçen 18 milyon glüten hassasiyeti bulunan Amerikalının bir kısmının ÇDGS hastası olabileceği tahmin ediliyor. 2011’de yapılan bir araştırmada, Monash Üniversitesinde görevli olan gastroenterolog Peter Gibson, 34 tane IBS (irritabl bağırsak sendromu) hastasını muayene ediyor ve bu hastaların çölyak olmadığı halde glütene kötü tepki verdiklerini saptıyor. Araştırmalarının sonucunda ÇDGS nin var olabileceğini savunuyor. Daha da önemlisi, başka araştırmalar ÇDGS hastalarının sadece glütene değil, bazı karbonhidratlara da hassasiyetleri olabileceğini göstermektedir. Bu karbonhidratlar fermente olabilen oligosakkaritler, disakkaritler, monosakkaritler ve polyollardır. (Sorbitol, xylitol, maltitol ve isomalt gibi şeker türü alkol ve tatlandırıcılarda bulunan, birden fazla hidroksil grubu barındıran alkol türleri içeren karbonhidratlar). Araştırmacılar henüz sorunun çölyak hastalarında olduğu gibi oto-immün bir tepkiden mi, yoksa glütenin salınım yaptığı kimyasallardan ötürü mü oluştuğundan emin değiller. Başka bir araştırmada Gibson, incelediği 37 tane IBS ve ÇDGS hastalığına sahip kişilerin sadece %8’inde glütene özellikle tepki verildiğini saptıyor. Bu sonuç araştırmacıları semptomlarda esas sorumlu olan Fodmap (Polyol) karbonhidratlarına yönlendirdi.

    Yeni ‘Glütensiz’ amblemler ne anlama geliyor? IBS’den şikâyetçi hastalar, Fodmap (polyol) karbonhidratlarını altı ila sekiz hafta tüketmediklerinde, sıkıntılarının azaldığını ve hatta kaybolduklarını görmekteler. Uzmanlar bu tür hastaların Fodmap’ları tamamen diyetlerinden çıkarmalarını ve sorunların ortadan kalktıktan sonra tekrar yavaş ve azar azar diyetlerine katıp hassasiyetlerini kendi kendilerine ölçmelerini öneriyorlar. ÇDGS tanısını yüzeysel olarak koymak için, Mayo Clinic’te Görevli olan Joseph Murray, çölyak hastalığı kan testinin negatif olması, bağırsak biyopsisinin, bağırsakta bir zararın olmadığını göstermesi, semptomların başka hiçbir açıklamasının olmaması, glütensiz bir diyette semptomların kaybolması, glüteni tekrar diyete dahil ettiğinizde semptomların geri dönmesine dikkat edilmesini öneriyor.(Brody, “Well,” New York Times, 10/6).

    Bu gün bir çok bağırsak şikayeti olan hastanın; kabızlık, şişkinlik, aşırı ishal atakları gibi altında yatan ana nedenlerinin gıda intoleransları ve bağırsak flora bozuklukları ile bunlara bağlı gelişmiş metabolik hormonal bozukluklar ve yetmezlikler, emilim bozukluklarına bağlı gelişmiş demir, B12, folat, D vitamin, çinko selenyum magnezyum eksiklikleri ve sonuçları kaynaklı olduğunu biliyoruz. Bir kişinin kolesterolü çok yüksek ise bağırsak florası çok bozuk demektir. Bir kişinin ürtikeri varsa bağırsak ve midesinde kötü huylu bir bakteri ve/veya mantar mutlaka araştırılmalıdır. Eğer bunlar çok önce tespit edilir ve önlenirse kanser dâhil birçok hastalığa karşı korunmuş oluruz. Kanserde İmmunoterapi tüm bağışıklığı bozan nedenleri tek tek ele aldığı için çok önemli bir tedavi şeklidir. Bağışıklığı onaran, güçlendiren bir tedavidir. Kemoterapi ve radyoterapiden çok farklıdır. Bağışıklıktaki bozukluğu gidererek, hedefe yönelik tedavi uygular. Bu da tedavide yanıtı güçlendirir, yan etkiyi minimalize eder.

    CEA seviyesinin önemini önceki makalelerimde de anlatmıştım. Bağışıklığımızın en önemli belirteçlerindendir. Yeni belirteçlerden biri de bağırsakta salgılanan kalprotektin miktarı, bağırsaktaki inflamasyon ve permeabilitenin yani geçirgenliğin göstergesidir. Bir de bağırsaktaki mukozal bağışıklık seviyesidir. Günümüzde bunların hepsini ölçümleyebiliyoruz. Glüten duyarlılığının olması kişide kanser riskini 5 kat arttırmaktadır. Glüten duyarlılığı olan kişinin glütenden fakir beslenmesi bu riski normalize edebilmektedir. Aynı durum laktoz duyarlılığı için de mümkündür. 18 yaşından büyük, ve büyüme, gelişme çağını tamamlamış tüm erişkinlerde laktoz duyarlılığı olsun olmasın süt içilmesini önermiyoruz. Çünkü süt tüketiminin vücutta bir çok growth hormon -IGF -1(büyüme hormonları) ve benzeri yolakları uyardığını ve bağışıklığı kötü yönde etkilediğini artık biliyoruz. Bu hormonların uyarılması en çok kanser hücrelerinin beslenip büyümesi ve vücuda kolayca yerleşmelerine yol açmaktadır.

    Bağırsak florasının bozulmaması için, yetiştirme kümes hayvanları, bunların yumurtaları, yetiştirme büyük ve küçükbaş hayvanlar, yetiştirme balık ve türevleri tüketilmemelidir. Bunlar aynı şeker gibi bağırsağımızın çürümesine, bağışıklığımızın bozulmasına yol açar. Alfatoksin içeren karabiber, pulbiber, yerfıstığı gibi gıdalardan da mümkün olduğunca uzak durulmalıdır. Kızartmaları, margarinleri, toksik yağları saymama gerek yok sanırım.

    Peki ne yemeliyiz? İyi koşullarda hazırlanmış soğuk sıkım çörekotu yağı, üzüm çekirdeği yağı, EPA DHA sı yüksek omega 3’ler hindistancevizi yağı özütü MCT, zerdeçal, spiruluna gibi yosunlar, koenzim Q10, alfa lipoik asit, C vitamini, antioksidanların tümü ve beta glukan bağışıklığı destekleyen etkinliği kanıtlanmış gıdalardır.

    Kanserde immunoterapi bağışıklıkta oluşmuş arızaların tamiri ile meşgul olduğu için başarılıdır. Günümüzde bilim dünyası bu tedaviden uzak kalınamayacağını, hatta daha fazla yakınlaşması gerektiğini anlamıştır. Bugüne dek binlerce antibiyotik üretildi ama mikroplar hep galip geldi ve direnç geliştirdiler, bizi yenmeyi başardılar. Bunun çözümünün vücudumuzun doğal savunma sisteminin güçlendirilmesi olduğu yeni yeni anlaşılmaktadır.

    Zararın neresinden dönsek kardır diyerek, daha bilinçli beslenerek, bağışıklığımızı güçlendirelim. Bunu bir yaşam şekli haline getirelim.

    Sağlıcakla kalın.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon, ruhsal rahatsızlıklar içerisinde en sık görülen sorunlardan birisidir. Depresyonun ortaya çıkmasında biyolojik; yani kişinin genetik yapısı, doğuştan getirdiği mizaç, kişilik; yani aile ve çevresiyle kurduğu ilişki biçimi ve onlarla yaşadığı sorunlar, psikolojik; yani kişinin düşünüş biçimi etkilidir. Birden fazla faktörün bir araya gelmesi ile ortaya çıkmaktadır.

    Günümüzde depresyon tedavisi için birçok terapi tekniği kullanılmaktadır. Kiminden olumlu ve kalıcı sonuçlar alınırken, kiminden olumlu da olsa kalıcı sonuç alınamamaktadır. Yani depresyon belli aralıklarla tekrarlayabilmektedir. Mesela son yıllarda ülkemizde “yaşam koçluğu” gibi bir sistem üzerinden, hiçbir faydanın olmadığı yöntemlerle kişilerin umutları, duyguları sömürülmektedir. Unutulmamalıdır ki depresyon gibi bilimsel bir tedavi süreci gerektiren sorunlarda, hiçbir tedavi edici etkisi YOKTUR..

    Depresyon tedavisinde en yaygın olarak kullanılan yöntemlerden bir tanesi de ilaç tedavisidir. Anti-depresan olarak adlandırılan ilaçlar; seretonin hormonunu harekete geçiren bir etkiye sahiptir. Depresyona giren kişilerde, normalde salgılanması gereken seretonin yani mutluluk hormonu salgılanmamaya başlar. Bu şekilde kişi kendini mutsuz, bitkin, keyifsiz hissetmeye, hiçbirşeyden zevk almamaya başlar. Hatta daha önce yaptığı ve keyif aldığı aktivitelerden bile.. Anti-depresanlar, vücutta normalde salgılanması gereken seretonin hormonunun yeniden salgılanması için yardımcı olur. En az 6 aylık bir süreyle kullanılmalı ve şikayetler ortadan kalktığında, MUTLAKA doktor kontrolü ile doz azaltılarak bırakılmalıdır. Bir anda kesilen ilaçlarda, tüm tedaviyi yakmış olmanız muhtemeldir, çünkü kesilme belirtileri vücudu yeniden depresyona sürüklemektedir. Aynı zamanda ilaç tedavisi, sadece fizyolojik olarak olması gerekeni sağlamaktadır. Ancak depresyonda, değiştirilmesi gereken, olumsuz düşünceler de bulunmaktadır. İlaç bunu sağlayamadığı için, kişi düşüncelerini hangi yönde değiştirmesine ilişkin bilgi sahibi olmalıdır. Tabii ki nasıl değiştireceğine dair de.. İşte bu noktada önemli bir TERAPİ DESTEĞİ alınmasıdır.. Çözüm yanlızca ilaç olmamakla birlikte, tedavinin ancak %40-50 lik kısmını karşılamaktadır. Beraberinde yürütülecek olan terapi süreci ile, kalıcı bir iyileşme sağlanabilir. Nasıl ki grip olduğumuzda, doktora gidip ilacımızı alıyor, evde dinleniyor, besinimize dikkat ediyor, bitki çayları ile tedavimizi her yönden destekliyorsak, ruhumuzun da hastalandığını ve tam bir tedavi ile iyileşme sürecine gireceğimizi unutmamalıyız..

    BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ İLE DEPRESYONDA OLUMLU SONUÇLAR ALINMAKTADIR. Bilişsel Davranışçı Terapi, sorun odaklı ve sınırlı sayıda seans ile, hastaları terapi desteği sunan bir yöntemdir. “Şimdi ve Burada” ilkesine dayanmaktadır. Kısa süreli ve diğer terapi yöntemlerine göre daha kalıcı bir etkiye sahiptir. Çünkü düşünce sistemi üzerine eğilmekte, olumsuz düşüncelerin nasıl değiştirilebileceğini öğretmektedir. Düşünceleri değiştirdiğimiz zaman depresyonun tekrarlama olasılığı düşmektedir. Bu terapi yöntemi ile danışanlar başa çıkma becerilerini öğrenmekte, geliştirmekte ve sorunlarını daha kolay çözmektedirler.

    DEPRESYON TANISINI NASIL KOYABİLİRİZ?

    1. İlgi ve istek kaybı,

    2. Kendini üzgün, mutsuz ve çaresiz hissetme,

    3. Uyku düzeninde bozulma ( az/fazla uyuma),

    4. Halsizlik, yorgun hissetme,

    5. İştah düzeninde bozulma ( az/fazla yeme)

    6. Kendini işe yaramaz hissetme,

    7. Konsantre olmakta güçlük yaşama, unutkanlık,

    8. Ölüm düşünceleri

    9. Konuşma ve davranışlarda yavaşlama, ruhsuz ve tedirgin görünme

    Bu düşüncelerin en az 5 tanesini karşılıyorsanız hafif derecede, 7 tanesini karşılıyorsanız orta derece, hepsini karşılıyorsanız ağır derecede depresyonda OLABİLİRSİNİZ. Bunların yanı sıra kronik ağrılar, yorgunluk hissi gibi belirtiler de gözlenebilir.

  • Diabetes mellitus

    Diabetes mellitus

    Diabet (şeker) hastalığı nedir?

    Diabetes mellitus,insülin salgılanmasında eksiklik ya da insülin etkinliğindeki yetersizliğin neden olduğu kan şekerindeki yükselme ile ortaya çıkan kronik metabolik bir hastalıktır.

    İnsülin üretimindeki yetersizlik ya da hücrelerin insülini kullanmadaki yetersizliği kan şekerinde yükselmeye yol açar.

    Glukoz yiyeceklerdeki basit şekerdir ve vücut hücrelerinin uygun şekilde çalışması için gereken enerjiyi sağlar.Yemek sonrası yiyeceklerdeki karbonhidratların parçalanması ile ortaya çıkan glukoz ince barsak hücreleri tarafından emilir.Kana geçen glukoz gerekli vücut hücrelerine taşınır.Glukozun hücre içine girmesi ve kullanılması için insüline ihtiyaç vardır.

    İnsülin pankreastan üretilip kana salınan bir hormondur.Glukozun hücre içine girmesine yardım eder ve kan şekerini düzeyini düzenler.Yemek sonrası kan şekeri düzeyi yükselir.Artan kan şekeri düzeyine yanıt olarak pankreas kan dolaşımına daha fazla insülin salgılar.Böylece glukozun hücre içine girmesi ve yemek sonrası artan kan şekerinin düşürülmesi sağlanır.Kan şekeri normal düzeye gelince pankreastan insülin salınımı da normal düzeye döner.Açlık durumunda da insülin belirli bir oranda kana salınarak kan şekerinin dengede tutulması sağlanır.Diabetik hastalarda insülin yokluğu,vücut ihtiyacına göre göreceli olarak eksikliği ya da vücut hücreleri tarafından uygun şekilde kullanılamaması söz konusudur.Tüm bu faktörler kan şekeri düzeyinin yükselmesine neden olur.

    Kaç tip diabet vardır?

    Başlıca 2 tip diabet vardır.Tip 1ve 2

    Tip 1 Diabet insülin bağımlı ya da erken başlangıçlı diabet olarak bilinir.Bu tipte pankreas insülin üretemez ve salgılayamaz.Bu tip diabetik hastalar mutlaka insülin tedavisi kullanmak zorundadır.

    Tip 2 Diabet insülin bağımlı olmayan ya da geç başlangıçlı diabet olarak adlandırılır.Bu tipte pankreas insülin üretebilir ancak üretilen insülin vücut için yetersizdir ya da özellikle yağ ve kas hücrelerinin insüline duyarlılığında azalma mevcuttur.Tip 2 diabet genellikle 30 yaş sonrasında ortaya çıkar ve yaşla sıklığı artar.Başlıca nedenleri kötü beslenme alışkanlıkları,kilo artışı ve egzersiz eksikliğidir.

    Tip 1 ve 2 formları dışında diabet oluşabilen diğer durumlar,gebelik ,pankreasın insülin üreten hücrelerini hasara uğratan durumlar (kronik pankreatit,cerrahi,travma vb gibi),hiperglisemiye (kan şekeri yüksekliği) neden olabilen diğer hormon bozukluklarıdır.

    Diabet belirtileri nelerdir?

    Diabetin erken dönem belirtileri artmış kan şekeri düzeyi ve idrarla şeker atılımının artması sonucudur.Ağız kuruluğu,çok su içme sık idrar çıkma ile kendini gösterir.

    İnsülinin göreceli ya da mutlak yokluğu iştah artışına rağmen kilo kaybına eğilim yaratır.

    Diabetik hastalarda halsizlik yorgunluk bulantı kusma görülebilir.Safra kesesi,deri ve genital bölge infeksiyonlarına eğilim artar.

    Kan şekerinde yükselme görmede bulanıklaşmaya neden olabilir.

    Diabet tanısı nasıl konur?

    Açlık kan şekeri düzeyine bakılması tanı için ilk yoldur.En az 8 saatlik gece açlığından sonra alınan kan örneğinde normal plazma glukoz(şeker) düzeyi 100mg/dl den az olmalıdır.

    Açlık plazma glukoz düzeyinin farklı zamanlarda yapılan 2 ya da daha fazla testte 126dan yüksek olması diabet tanısı koydurur.

    Herhangi bir zamanda yapılan kan şekeri düzeyi 200 ve üzerinde ise diabet mevcuttur.

    Açlık kan şekeri düzeyi 100mg/dl üzerinde ancak 126mg/dl altında ise(100-126) bu duruma bozulmuş açlık glukozu adı verilir.Bu durum prediabet denilen diabet öncesi dönemdir ve kişinin diabet açısından risk taşıdığını ifade eder.Bu durumda glukoz tolerans testi (şeker yükleme testi) yapılmalıdır.

    Prediabet evresi nedir?

    Tip 2 diabet belirtileri gelişmeden önceki dönemdir.5-15 yıl olabilir.Bu sürede Bozulmuş Açlık Glukozu (açlık kan şekerinin 100-125 arası olması) ve Bozulmuş Glukoz Toleransı (şeker yükleme testinde 2.saat kan şekeri düzeyinin 140-199 arası olması) evreleri görülür.

    Prediabet evresinden diabet tanısına geçiş önlenebilir mi?

    Prediabet evrelerinden biri saptandığında günlük kalori ve yağ alımı azaltılmalı ve fiziksel aktivite arttırılmalıdır.Bu şekilde yaşam tarzı değişikliği ile diabet gelişimi önlenebilir.Ayrıca yaşam tarzı değişikliği diabet tedavisinin tüm basamaklarında yer alır.Yaşam tarzı değişikliği sadece kan şekeri düzeyi üzerine değil tüm risk faktörleri üzerine de olumlu etki gösterir.

    Diabetin vücuttaki etkileri nelerdir?

    Diabetin zamanla yol açabileceği durumlar körlük,böbrek yetmezliği,sinir hasarı,damar sertliği,inme,kalp damar hastalığıdır.Bunlar kronik komplikasyonlardır.

    Ayrıca diabet seyrinde kan şekerindeki anormal yükselme ve düşmelere bağlı olarak hiperglisemik ya da hipoglisemik koma gelişebilir.Bu durumlar da akut komplikasyonlardır.

    Diabet tedavisi nedir?

    Diabet kronik bir durumdur.Yani tedavi hastalığı ortadan kaldırmaz kontrol etmeyi sağlar.Diabet tedavisi kan şekeri dengesinin sağlanmasını ve komplikasyonların önlenmesini ya da geciktirilmesini amaçlar.

    Tedavi diabetin tipine ve ağırlık derecesine göre değişir.

    Tip 1 diabette tedavi mutlaka insülindir.Bu hastalarda pankreas insülin üretmediği için gerekli insülinin ilaç tedavisi olarak verilmesi yaşamın sürdürülmesi için şarttır.Yanısıra diabetik diyet ve egzersiz de önemlidir.

    Tip 2 diabette ise tedavinin ilk basamağı öncelikle kilo azaltılması diabetik diyet ve egzersizdir.Bu basamakta kan şekeri düzenlemesi sağlanamazsa ağız yoluyla alınan ilaçlar kullanılır.Ağız yoluyla alınan ilaçlar kan şekeri kontrolünde yetersiz kalırsa insülin tedavisine geçilebilir.

    Diabet belirtisi olmasa da diabet açısından risk taşıyanlar kimlerdir?

    Beden kitle indeksi 25 ve üzeri olanlar (obezite)

    Fiziksel aktivitesi az olanlar

    Birinci derece yakınlarında diabet olanlar

    Gebelik diabeti olanlar ve 4 kilo üzerinde bebek doğuranlar

    Hipertansiyonu olanlar

    HDL(iyi)kolesterol düzeri 35 ‘in altında ya da trigliserid düzeyi 250 üzerinde olanlar

    Bu kriterlerden bir ya da birkaçına sahip kişilerde diabet taraması yapılmalıdır.

    Bu kriterler yoksa tarama testleri 45 yaşında başlamalı ve sonuçlar normalse 3 yılda bir tekrarlanmalıdır.

    7 soruda diabet riskiniz test edebilirsiniz:

    1.Kaç yaşındasınız?

    40 yaşından küçük (0 puan)

    40 – 49 arası (1 puan)

    50 – 59 arası (2 puan)

    60 yaş üstü (3 puan)

    2.Cinsiyetiniz

    Erkek (1puan)

    Kadın (0 puan)

    3.Kadınsanız, gebelik diabeti teşhisi konuldu mu?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    4.Diabeti olan anne, baba ya da kardeşiniz var mı?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    5.Yüksek tansiyon teşhisi konuldu mu?

    Evet (1 puan)

    Hayır (0 puan)

    6.Fiziksel olarak aktif misiniz?

    Evet (0 puan)

    Hayır (1 puan)

    7.Beden kitle indeksiniz kaç ?

    (Beden kitle indeksi:Vücut ağırlığının (kg) boy uzunluğunun metre cinsinden karesine bölünmesi) (örnek:Kilo:50 Boy:1.5m BKİ: 50/(1,5X1,5) =22,22)

    24.9 (0 puan)

    25-29.9 (1 puan)

    30-39.9 (2 puan)

    40ve üzeri (3 puan)

    Sonuç: 5 veya üzeri ise diabet için risk yüksektir.

  • Çocuklara Tuvalet Alışkanlığı Nasıl Verilmelidir?

    Çocuklara Tuvalet Alışkanlığı Nasıl Verilmelidir?

    Ebeveynler çocukların tuvalet ihtiyaçlarını kendilerinin çözümlemelerini beklerler. Oysa bu faaliyet yeterli düzeyde kas kontrolü gerektirdiğinden, 2-3 yaşından önce gerçekleşemeyebilir.

    Anne babanın bu işlemi çocuktan çok sert biçimde istemesi, çocukta korku endişe yaratabilir. Bu sert tutum çocukların duygusal dengesini bozar.

    15 aylıktan önce çocuk, kendiliğinden lazımlığa oturamaz. Kontrolün ilk aşamalarında idrar kesesi boşalma ihtiyacı duyduğunda bekleyemez.

    2 yaşına gelindiğinde çoğunlukla çocukların tuvaletlerini anneye vaktinde haber verdikleri görülmektedir. 2,5 yaşlarında çocukların tuvaleti geldiğinde tuvalete koşması tırmanmaya çalışması gözlenir.

    3 yaşına geldiğinde gün içinde rastlanan idrar ve dışkı kaçırılmaları azalır. Bununla birlikte çocukların tuvaletlerini son dakikaya kadar tuttukları gözlemlenir. Aslında 2,5 yaşına geldiğinde çocuğu geceleri tuvalete kaldırılarak geceyi kuru geçirilmesi sağlanılabilir. Tabi 4-5 yaşına kadar ara ara kaçırmalar doğal karşılanmalıdır.

    Çocuk annesine ‘çişim var’ deyinceye kadar onu lazımlığa oturtmamak en sağlıklı karardır. Tuvalet alışkanlığı sakin bir şekilde zor kullanmadan gerçekleştirildiği sürece yararlıdır. Çocuk lazımlığa konulduğunda ağlarsa onu hemen kaldırmanız   gerekmektedir. Tuvalet eğitiminden kaynaklanarak ortaya çıkan çeşitli davranış sorunlarının en yaygın nedeni yapılan bu zorlamalardır. Zorla lazımlığa oturtulan çocuklarda oradan kalkar kalkmaz idrar veya dışkılarını yaptıklarını görebilriz. Çocuk zamanı geldiğinde normal bir biçimde o kontrolü öğrenecektir. Ebeveynlerin sakin ve sabırlı olması bu konu açısından oldukça önemlidir.

    Genellikle çocuğu her beslenmeden sonra lazımlığa oturtmak yeterlidir. Diğer eğitim konularında da olduğu gibi önemli olan tuvalet alışkanlığının kazandırılmasında da, özverili ve sağduyu sahibi bir birey olunmasıdır. Sevecen bir yaklaşımla ebeveynlerin halledemeyeceği sorun hemen hemen yok denecek kadar azdır.

  • Kilo verememenizin sebebi olabilir ?

    Kilo vermekte zorluk çeken, diyet ve egzersize rağmen yetersiz kilo verenlerin aşağıdaki hormonal sebepler yönünden araştırılması gerekiyor.

    1-İNSÜLİN DİRENCİ: Göbek yağlanması, karaciğer yağlanmasının en sık sebeplerinden biridir. Açlık krizleri, doyamama, halsizlik, yorgunluk, sık acıkma gibi şikayetlere sebep olur. 8 saat açlık sonrası ölçülen insülin ve kan şekeri düzeyi ile hesaplanabiliyor.

    2-TİROİD HORMONLARININ YETERSİZ ÇALIŞMASI: Hashimoto hastalığı, tiroid ameliyatı veya tiroid iltihabı sonrası gelişebiliyor. Tiroid hormonlarının yetersiz salgısı vücutta su tutulumu, ödem, kilo alımı, kas ağrısı, adet düzensizliği, kabızlık yapabiliyor. Tanı kandaki hormon düzeylerine bakılarak konabiliyor. Tedavisi ömür boyu dışarıdan tiroid hormon ekstresi alarak yapılabiliyor.

    3-BÖBREKÜSTÜ BEZLERİNİN FAZLA ÇALIŞMASI:Böbreküstü bezinden aşırı kortizol salgılanması cushing sendromu olarak da biliniyor. Aşırı kortizol salgısı kilo alımı, insülin direnci, şeker hastalığı, tansiyon yüksekliği, adet düzensizliği, tüylenme artışı ve aydede yüze sebep olabiliyor.

    4-POLİKİSTİK OVER SENDROMU: Genç bayanların %7’de görülebiliyor. Adet düzensizliği, tüylenme artışı, yüzde tedaviye rağmen geçmeyen sivilceler, kilo alımı gibi belirtiler gösteriyor. Yumurtalık ultrasonunda çok sayıda kistin görülmesi ve hormon tetkiklerinde bozukluklar ile teşhis edilebiliyor. Tedavi edilmezse kemik erimesi, kilo alımı, kısırlığa sebep olabiliyor ve rahim kanser riskini artırabiliyor.

    5-CİNSİYET HORMONLARININ AZALMASI :Erkeklerde testosteron bayanlarda östrojen hormon düzeylerinin azalması ile teşhis edilebiliyor. Erkeklerde testosteron azlığı kas gücünde kayba, ereksiyonun olmamasına, yağlanma artışına ve kısırlığa sebep olabiliyor. Kadınlarda östrojen azalması daha çok menapozda adetlerin kesilmesi ile oluyor. Sıcak basmaları, stres,çarpıntı, kilo artışı ile kendini gösteriyor.

    6-PROLAKTİN HORMON FAZLALIĞI: Hipofiz bezinden salgılanan bir hormondur. Kadınlarda memeden süt gelme, adet düzensizliği, tüylenme artışı ile kendini gösterirken erkeklerde daha çok ereksiyon olamama ve görme kaybı ile kendini gösterir. İlaç ve bazı özel durumlarda cerrahi tedavi gerektirebilir.

    7-D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ :Eksikliği maalesef çok fazla. Güneş ışınlarına yetersiz maruziyet, ofis ortamında çalışma sıklığını artırıyor. Genelde belirti vermiyor. Kas kemik ağrıları, halsizlik, bağışıklık sistemi zayıflığına bağlı sık enfeksiyon geçirme, kemik erimesine sebep olabiliyor. Eksikliği insülin direncini ve şeker hastalığı riskini artırabiliyor.

  • Çocuklarda Tırnak Yeme Alışkanlığı Nedir? Sebepleri Nelerdir?

    Çocuklarda Tırnak Yeme Alışkanlığı Nedir? Sebepleri Nelerdir?

    Tırnak yeme, çocuklarda çok sık rastladığımız bir davranıştır. Davranışsal olarak başlayıp alışkanlığa dönüşmektedir. Çocuklar hayatları boyunca birçok serüven yaşamaktadırlar. Bir yaştan diğer yaşa geçmek bile çocuklarda kaygı yaratabilir. Çocukluk döneminde birçok değişim yaşanır. Ve çocuklar bu değişimlere ayak uydurmaya çalışır bu durum da yine kaygıya sebep olur. Oluşan bu değişimlere ayak uydurmaya çalışırken her çocuk farklı tepkiler gösterebilir. Tırnak yemek de bu sebeplerden biridir. Okul öncesi dönemde daha sık karşımıza çıkar ve yetişkinlik dönemine kadar uzanabilir. Çocuğunuz bir şeye odaklanıp tırnaklarını yiyorsa kaygılanmayın ve müdahale etmeyin. Çocuğunuz bu davranışıyla birtakım şeylerle baş etmeye çalışıyor olabilir. Çocuğunuzun baş etme becerilerini geliştirmesi son derece normaldir ve gereklidir.

    Genellikle sıkıntılı ruhsal bir hal ile tırnak yeme davranışı başlıyor. Sebepleri merak, sıkıntı, stres, kaygı, alışkanlık ya da taklit olabilir. Aslında tırnak yemenin tek bir sebebi yoktur.

    Evde tartışma olayları, kardeşleri ile arasında yaşanan bir problem, geçiş dönemi, yeni bir kardeş gelmesi gibi birçok neden söylenebilir. Sosyal zorlayıcı faktörler bu davranışı tetikleyebiliyor.

    Bu davranışın alışkanlık olmaması için ebeveynler neler yapabilir?

    İkaz etmemek, uyarmamak çok önemlidir. Neyazık ki günümüzde bunu yapabilen çok nadir ebeveynler vardır. Bizler onları ısrarla uyardıkça aslında davranışlarını bilinçdışında pekişirmiş oluyoruz. ’yapma, elini ağzından çek, tırnağını yeme’ gibi cümleleri ısrarla kullandığımızda davranış artık bilinçli olarak pekiştiriliyor.

    Ödül ve ceza yöntemi davranışta kalıcı bir değişiklik yaratmaz.

    Farklı alternatifler üretin. ‘Elini ağzından çek’ yerine bana bir bardak su getirir misin? Işığı kapatabilir misin? O anlarda yanınıza çağırıp sorumluluklar verebilirsiniz.

  • Vitiligo hastalığında immunoterapik iyileşme sonuçları

    Vitiligo hastalığı tüm sistemleri tutan ancak sadece ciltte görüldüğü için diğer tüm nedenlerini ve tedavi edebilmemizi uzun yıllar biz hekimlerden çok iyi gizleyebilmiş bir hastalıktır.

    Gerçek yüzü yani foyası artık ortaya çıkarılmaktadır. Son yaptığımız çalışmalarda gördük ki cilde odaklanmak sadece cilde yönelik lokalize tedaviler vermek hastalığı tedavi etmemektedir. Hastalığın içeride başka nedenlerden güç aldığı , köken aldığı artık okadar aşikardır ki hangi kremi kullanırsak kullanalım hangi ışık terapisini verirsek verelim bir yere kadar bu hastaları tedavi edebiliyoruz ve hastalık ya daha hızla artarak geri dönüyor ya da hiç geçmiyor. Yanıtsız kalıyor. Ya da çok az vak’a da sınırlı yanıt alabiliyoruz. Biz de çaresiz kalıyoruz.

    Gittiğimiz hekimlerin genel söylemleri :

    ‘’vitiligo çaresiz tedavisi olmayan bir hastalıktır bununla yaşamaya alışacaksın zaten bak sadece cildinde olan kozmetik bir hastalık’’

    Ya da Bu hastalık sinirsel psikolojik psikolojii bozma stres yapma vs…

    Evet psikoloji önemli çünkü stresle böbrek üstü bezlerimizden kortizol , adrenalin ve birçok bağışıklığımızı etkileyen hormonlar salgılanır ki buların immunosüpresif etkilidir yani bağışıklığımızı baskılar.

    Halbuki son yıllarda tıp otörlerinin yapmış olduğu bir çok araştırmada durumun böyle olmadığı bağışıklığımızın bu hastalıkta temel rol oynadığı ortaya konmuş ve bir çok hastalıkla da beraber olabileceği saptanmıştır.

    E. Helen Kemp (Department of Dermatology, Royal Hallamshire Hospital, Sheffield, United Kingdom ) ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırma olan Vitiligoda Otoimmünite çalışması oldukça kapsamlı bir çalışma olup ülkeler ve ırklara özgü Vitiligo vakalarında hangi tip HLA alellerinin anlamlı olarak baskın olduğunu göstermiştir. (1)

    Türklerde DRB1*03, DRB1*04, DRB1*07 Taştan ve arkadaşları tarafından bu alleller baskın bulunmuştur. Almanlarda A2 aleli yüksektir. Yani genetik yatkınlık durumu….(1)

    Son çalışmalarda yine bir çok vitiligo ile ilişkili antijen çalışmaları yapılmış ve vitiligo ilişkili antikorlar saptanmıştır. Melanogenic enzim trozinaze, trozinaze related proteine2 vs…(1)

    Lamin A antijeninin vitiligo ilişkili antijen olduğu saptanmıştır. (1)

    Bu çalışmaların hepsi göstermektedir ki vitiligo immün bir hastalıktır. Bağışıklığımızın tetiklenmesi ile gelişir. Stres bağışıklığımızı etkileyebilir ancak genetik yatkınlıklarımız ya da zaafiyetlerimiz yok ise ve bağışıklığımız zayıf değil ise asla vitiligo olmayız. Veya bunları düzeltirsek vitiligodan kurtulabiliriz.

    Neden bazen vitiligomuz yıllarca tek tük benek şeklinde kalır? Birden artma yayılma neden gösterir? Dikkat edelim artma yayılma gösterdiği dönemler bayanlarda sütverme emzirme gibi doğum sonrası ağır kayıpların olduğu vücudun ağır travmatize olduğu dönemlerdir. Erkeklerde bağışıklığın bozulabildiği askerlik dönemi gibi dönemlerde daha sık artarak karşımıza çıkar. Ondan önce uslu uslu tektük duruyordur, hatta farkına bile varmayabiliriz. Bağışıklığımız zaten zayıftır ki vitiligo olmuşuz, daha da zayıflar vitiligo miktarımız artar…

    Vitiligoda İmmunoterapi bu esaslara dayanan bir tedavi şeklidir. Bunu artık anladık. Genetik yatkınlık konusunu biraz açmak istiyorum çünkü bu konu şimdiye kadar biraz yanlış ya da eksik anlaşılmış.

    Yani ailede vitiligo olması EVET bir genetik yatkınlık ancak 5 kişiden birinde var diğer dört kişi neden vitiligo değil? Bence hepsinde genetik yatkınlık var ! İddia ediyorum nasıl mı ?

    Çünkü ailede şeker gizli şeker , HT , Kalp hastalığı allerji astım olması , barsak hastalıkları iltihaplı romatizma olması , sedef egzema, guatr olması , tiroidit olması kanser olması da genetik yatkınlık sayılır çünkü bunların hepsi bağışıklığı bozar……..

    Benim ailemde hiçbirşey yok diyorsanız eksik ya da yanlış biliyorsunuz daha iyi inceleyin derim…. Amcalar teyzeler atalar önemli.

    Bu arada 2,5 yaşında bebeklerde de vitiligo çıkıyor NEDEN? tabii ki hem anneden hem babadan ağır genetik kofaktörler çocukta çakışıyor da ondan tabii ki psikolojik değil. Tamamen bağışıklığı çok bozuk çocuklar bunlar ve çok iyi tedavi edilmeleri gerekiyor. Çünkü çok uzun bir ömür var önlerinde ve hayatları boyunca bir çok ağır hayat stresi ile karşılaşavaklar ve hayata zaten 1-0 mağlup başlamışlar. Bu çocuklarımızı ve toplulumuzun bağışıklığını korumak aslında koruyucu hekimlik görevlerimizdendir.

    Özetle ; vitiligo tamamen bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Genetik yatkınlıklar çerçevesinde ilerler. Bilim insanları bunları kanıtlamak için yıllarını adamaktadır.

    İmmunoterapinin özünde de bağışıklıkta ve genetikte bulunan risk faktörlerini bulup tedavi etmek vardır.

    Tedaviye yanıt kişiye göre değişmektedir.

    Hastada eşlik eden başka hastalık varsa örneğin ağır bir gluten intoleransı, çölyak hastalığı, veya Tip1 diabet , ağır barsak koliti, iltihaplı romatizma , ağır kabızlık , aktif hashimato gibi altta yatan ağır hastalığın tedaviye yanıt hızına bağlı olarak pigmentasyon hızı değişmektedir.

    4 çeşit pigmentasyon yanıt tipi görülebilmektedir.

    Aynı hastada her tip pigment yanıtı birden görülebilmektedir.

    Tüm vücutta aynı anda pigmen yanıtı genelde başlar.

    İlginç olarak Koebner Fenomeni geçiren ve ya beklenen yanık alanları ya da ağır herpes enfeksiyonu geçiren alanlar gibi travmatik bölgelerde immunoterapi altında pigmentasyon daha hızlı gelişmektedir.

    Bilindiği üzere normalde bunun tersi beklenir.

    Yanıt hızı 1 haftada başlayabilmekte bazen 5 aya kadar da uzayabilmektedir. Tedavinin tamamlanması bağışıklığın tamamen toparlanmasına bağlıdır ki bu 2 yılı bulabilmektedir.

    Tedavinin erken kesilmesi , ilaçların etkin ve yeterli dozda kullanılmaması, kontrollere düzenli gelinmemesi özetle hasta uyumsuzluğu tedavinin başarısını negatif yönde etkiler. Yani tedavi başarısız sonuçlanır.

    Hasta uyumu tedavinin başarısını belirleyen ana faktörlerden birisidir. Diğer faktörler iyileşme hızını gösterir. İyileşme tipleri üzerine etkileri görülmemiştir.

    Bu faktörler nelerdir?

    1- Hastada gıda intoleransının şiddeti: Hastada gluten duyarlılığı ve laktoz duyarlılılığının saptanması ve bunun derecelendirilmesinin önemini önceki makalemde de bahsetmiştim.

    Çölyak hastalığı ve vitiligo ilişkisi yapılan birçok bilimsel çalışmada ortaya konamamıştır.(2) Ancak bugün biliyoruz ki değişik gıda duyarlılıklarının varlığı , laktoz ve gluten duyarlılığı da varsa bunlara yönelik çok dikkatli bir diet programı başlatılması , takipleri önemlidir.

    Hastaların tedavide en çok zorlandıkları ve tedaviyi bırakacak duruma kadar geldikleri durum da budur. Çünkü kimse diet yapmak istemez. Kimse tatlıyı hamurişini bırakmak istemez. Ancak bu yola baş koyduysak iyileşme tamamlanıncaya kadar mutlaka beslenmenin mükemmel uygulanması ve hekim ve/veya dietisyen gözetiminde ilerlemesi gerekmektedir.

    Yarımyamalak dietle sonuç da yarımyamalak olur. Takip bu nedenle çok önemlidir. Her kontrolde hasta sağlık ekibi tarafından bilinçlendirilir. Eğitilir.

    Bu gün biliyoruz ki 132 gıdaya karşı gıda intoleransı olan vitiligo hastası da vardır sadece 6 gıdaya karşı intoleransı olan da vardır. İyileşme hızı her ikisinde aynı olmamaktadır. Ancak iyileşme olmaktadır.

    2- Gizli şeker veya şeker hastalığının varlığı:

    Tip 1 diabet ve/ veya Tip 2 DM hastalığının kişide vitiligo ile beraber bulunması tedavi hızını yavaşlatan diğer bir faktördür.

    Çünkü bu hastalarda öncelikle kan şekerinin çok iyi regüle olması gerekmektedir ki vücuttaki inflamasyon kontrol altına alınabilsin. Bu hastalarda ideal kan şekeri değeri ki bu her hasta için de geçerli olabilir AÇLIK KAN ŞEKERİ: 80mg/dl Tokluk kan şekeri 90-95mg/dl i geçmemelidir.

    Bu kadar rijit sonuçlar istemekteyiz ki bağışıklığı düzeltebilelim. Bütün hastalarımız için bu kan şekeri seviyeleri geçerlidir, diabet hastaları için de bu ideali yakalamaya çalışırız.

    Kan şekerinin her yükseldiği durumlar ( dieti bozma , enfeksiyon vs ) tedavinin akışını ve iyileşme hızımızı etkiler.

    3- Kanser varlığı :

    Kanser hastalığı olan ve/veya geçirilmiş kanser öyküsü olan vitiligo hastalarında iyileşme hızını daha yavaş gözlemlemekteyiz. Bu çok normaldir çünkü bağışıklığı daha çökmüş vakalardır. Geç de olsa bu vakalarda da yanıt alınır.

    4- Hashimato tiroidit ve /veya Graves hastalığı veya diğer tiroiditler

    Hastalarda agressif tiroid hastalıklarının olması yanıt hızımızı yavaşlatır çünkü önce bu soruna yönelik immunoterapiyi yoğunlaştırmak gerekmektedir ki diğer tedavilerde başarı sağlayalım. Ancak tüm tiroiditlerde yanıtlar mükemmeldir. Tiroiditlerin bir diğer avantajı özellikle hashimato ve markerlı olanlarda otoantikor seviyesini takip ederek immunoterapi yanıtlarını kontrol edebilmekteyiz. Bu hastalarda genellikle tiroid otoantikorları azalmakta bazen kaybolmaktadır.

    5- Allerji seviyesi yüksekliği

    Bu durum da hem barsak florasındaki bozuklukların çok olduğunun bir göstergesi hem de gıda intoleransının çok kötü düzeyde olduğunun kandaki önemli bir göstergesidir. İyi bir takip kriteridir. Bu nedenle takip edilmelidir. Düzeliyor olduğundan emin olunmalıdır.

    6- Organ yetmezlikleri, Diğer endokrin (hormonal) bozukluklar, Obezite , Metabolik sendrom , Sedef hastalığı Romatizmal hastalıklar, Psikiatrik hastalıklar vs:

    Bilindiği üzere vitiligo tek başına bir cilt hastalığı değildir. Mutlaka eşlik eden başka sistemik bozukluklar vardır. Bu bozuklukların varlığının tespit edilmesi, şiddetinin anlaşılması ve tedavisinin uygulanması elzemdir. Bunlar yapılmazsa sonuç alınmaz.

    Karaciğer böbrek yetmezliği ve/veya kronik hepatit varsa buna yönelik de dahili önlemler alınmalıdır. İleri düzeyde organ yetmezliği olanlara immunoterapi uygulanamaz.

    Kronik hepatit ve vitiligosu olanlar hem hepatitten hem vitiligodan birlikte kurtulma şansı yakalarlar. Cushing sendromu , akromegali vs gibi hormonal bozukluğu olan vitiligo hastalarının mutlaka bu hastalıklarının öncelikli kontrol altına alınması şarttır. Obez metabolik sendromlu vitiligo hastalarında immunoterapi ile kilo kaybı olmakta ve metabolizmaları düzelmektedir. Bu mümkün olmazsa immunoterapik yanıt almamız yavaşlar.

    Hastalarda sık gördüğümüz bir diğer eşlik eden hastalık sedef hastalığıdır. Bu da immunoterapi ile tedavi edilir. Ailede sedef olması ile vitiligonun ilişkisi şuana kadar saptanamamış olsada barsak flora testinin keşfinden sonra bu ilişkinin varlığı netleşmiştir.

    Sedef ve vitiligo birlektiliği sıktır. Nedeni de mide- barsak floralarındaki bozukluklardır.

    İltihaplı romatizmaların her tipi ; Sistemik lupus Eritamatozus ve Romatoid artrit daha ön planda gibi gözüklmekle beraber Ankilozan spondulit gibi genetik alt yapısı kuvvetli ıspatlanmış romatizmalar da vitiligo ile beraber görülür. Bunların varlığında hem romatizmal hastalığın tedavisi hem de vitiligonun tedavisi birlikte yürütülür. İmmunoterapiden çok iyi sonuçlar alınabilir.

    Psikiatrik bozuklukların varlığı ve ağırlığı tedaviye uyum sürecini bozacağı için önemlidir. Depresyon panik atak,uyku bozuklukları , aşırı heyecan aksiete bozukluğu , obsesyonlar gibi durumlar vitiligo hastalarında en sık rastlanan psikolojik sorunlardır. İmmunoterapi ile bunların durumunun da takibi lekelerin kapanma hızının takibi kadar önemlidir.

    Hastanın huzurlu iyi bir uyku uyuması , anksietesinin düzelmesi, depresyon aşırı isteksizliğinin düzelmesi, libido kaybının düzelmesi, panik atağının düzelmesi vücuttaki hasarların onarımı ile mümkün olabilir. Bu aşamada hastalıklarının derinliğine bağlı olarak bir psikiatri uzmanı ile omuz omuza takip imunoterapik tedaviye yanıtı hızlandırır ve kesinleştirir.

    İmunoterapinin psikolojimize uyku düzenimize etkisi nasıl olabilir?

    Aynen lekelerimize kapanma yönünde etkisi olduğu gibi psikolojimizdeki oluşan bu hassasiyetlerin bazı ytemel nedenleri vardır. Tabii ki ağır major depresyonu şizofreniyi kastetmiyorum. Basit panik atak anksiete bozukluğu uykusuzluk heyecan gibi sorunların temelinde tiroid bezimiz ve vitamin eksikliklerimiz, bağısak emilim bozukluklarımız vardır. Bunlar tamir edildiğinde bu hastalıklardan hızla kurtuluruz ve en ağır hayat olayını bile yaşasak vitiligo ve benzeri hastalık çıkarmayız. Bu hastalık sadece strese bağlıdır diyenler 2,5 yaşıda da vitiligo vakaları olduğunu hatta doğumsal vakalar olduğunu unutmamalıdırlar.

    ÇOCUK VİTİLİGOLULAR:

    Bu bebeklerin psikolojik hiç bir sorunları yoktur. Bu bebeklerde anne ve babalarının her ikisinden de gelen sorunlar olan (çünkü tektaraflı ağır immün yetmezlik anamnezi çocukta vitiligo için yeterli değildir) şeker hastalığı , hipertansiyon, kalp hastalıkları, kanser, vitiligo , sedef, iltihaplı romaizma hastalıkları guatr öykülerinin birleşimi ile vitiligo ilk yaşlarında gelişmektedir . Tedaviye yanıtları yine uyumlarına bağlıdır ancak naive kök hücreleri olduğu için olsa gerek yanıtları hızlı olmaktadır. (resimlerde görüldüğü üzere www.ulkuduraksoy.com)

    Yılların Vitiligoya Etkisi

    Genel bilinen yaklaşımlara göre 5-10 yılını gecen vitiligo hastası tüm tedavilere yanıtsızdır. Hücreler otoimmün saldırı veya direk apopitozisle yıkılmış veya ölmüştür. Yıkılan hücrelerin yerine birdaha yenileri asla gelmez

    İmmunoterapi ile vitiligo tedavisi bu anlayış ve öngörüyü, inancı da yıkmayı başarmıştır. (resimlerde görüldüğü üzere)

    44-45 yıllık vakalar dahil olmak üzere immunoterapi ile pigmente 1 ay içinde olmayı başarmışlar . Hem de diğer metabolik sorunları da tedavi olmaya başlamıştır. Burada da hasta uyumu çok önemli bir faktördür.

    Özetle ; immunoterapi tedavisi vitiligo hastalarının tedavisinde umut vericidir. Hasta uyumu, klinik yakın takip çok önemlidir.

    Hastanın altta yatan genetik, metabolik, hormonal sorunlarının tümünün tespiti ve tedavisi zorunludur.

    Referanslar:

    1- Autoimmunity in Vitiligo (review)

    E. Helen Kemp1, Sherif Emhemad1, David J. Gawkrodger2 and Anthony P. Weetman1

    1Department of Human Metabolism, The Medical School, University of Sheffield, Sheffield, 2Department of Dermatology, Royal Hallamshire Hospital, Sheffield, United Kingdom

  • Parmak Emmenin Sebepleri Nelerdir?

    Parmak Emmenin Sebepleri Nelerdir?

    Normal çocuklarda herhangi bir psikopatolojik etken olmaksızın 3-4 yaşlarına kadar görülen bir davranıştır. Bebeklerin çoğu başparmaklarını ya da diğer parmaklarını emerler. Zararsız bir davranış olan parmak emmeye hemen hemen her bebekte rastlamak mümkündür. Doğumdan sonra ilk 3-4 ayda normal olarak bir çocuğun yeme ve içmesi için önemli bir faktördür emmek. Çocuklarda emme sonucu belli bir şekilde ve derecede zevk aldıkları görülmektedir. Emme refleksinin sıklığı değişebilir. Ağız hayatta haz kaynağı olarak kalır. İlerleyen evrelerde de farklı şekillerde karşımıza çıkabilmektedir. Yeni doğan bebekler daha anne karnında bu davranışı öğrenebilirler. Doğuştan sahip oldukları en güçlü reflekslerden biridir. Bazı bebeklerde yeni diş çıkması, bazı bebek ve çocuklarda ise zorluklarla karşılaştıklarında utanma ve sıkılma belirtisi olarak parmaklarını emme gözlemlenir.

    Daha çok başparmağını hatta bazen ayak parmaklarını da emen çocuklar çevreyi tanır ve keşfetme ihtiyacından bu davranışı yapabilir.

    Parmak emmenin temelinde anne-çocuk ilişkisindeki yetersizlik ve çocukta güven duygusunun yeterince gelişmemiş olduğuna ilişkin görüşler de vardır. Parmak emmenin uykuyla da sıkı bir bağlantısı vardır.2 yaşındaki çocukların bir kısmı uykuya dalarken parmaklarını ağızlarını almak için direnirler.3 yaşında bu alışkanlık uyku sırasında kendinden kaybolur.

    Parmak emmek gıda almak kadar duyguların da doymasına hizmet eden bir keyfiyettir. Bilindiği gibi her bebek bir devre parmak emer ve bu gayet doğal olarak görülmelidir. Ancak 2 yaşını geçtiği halde sıklıkla devam ediyorsa çocukla özel olarak ilgilenmek gerekmektedir.

    Parmak emmenin zararları nelerdir?

    2 yaşından sonrasında da parmak emmeye devam eden çocukta, üst çenedeki ön dişlerin öne doğru ilerlemesine, alt dişlerin de daha geriye doğru çekilmesine sebep olabilmektedir. Çocuk bu davranışı alışkanlık haline getirip 3-3,5 yaşlarında da yapması halinde çenede oluşan boşluklar kalıcı hale gelmekte ve çocukta diş, çene, damak ve hatta solunum problemleri ortaya çıkabilir.

    Parmak emmenin tedavisinde nasıl bir yol izlenmelidir?

    İlk olarak çocuğunuzun parmak emme davranışının altında yatabileceği psikolojik sorunlar düşünülmelidir. Bu davranışa sebep olan nedenler düşünülmelidir. Ailenizi inceleyebilir nelerin yolunda gitmediğine bakabilirsiniz. Sizin için önemli olmayan sorunlar çocuğunuz için önemli olabilir ve onları duygusal olarak etkileyebilir. Ailenin asla yapmaması gereken, dikkat etmesi gereken bir diğer durum da onlara “bebek gibisin” , “büyüdün artık” gibi küçümseyici uyarıları yapmaması gerekir. Bu dönemi karşılıklı güç savaşına dönüştürmemek gerekir. İstediği ilgiyi dikkati ona vermemek gerekmektedir aksi takdirde davranışı bilinçdışında pekiştirmekten başka bir şey yapmamış oluruz. Tüm bu çabalara rağmen bu problem devam ediyorsa ilerde oluşabilecek sağlık sorunlarını da göz önünde bulundurarak bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

  • Hasimoto tiroiditi

    Hasimoto tiroiditi

    HASHİMOTO TİROİDİTİ

    (KRONİK LENFOSİTİK TİROİDİT, OTOİMMÜN TİROİDİT)

    Hashimoto tiroiditi kronik otoimmün tiroiditlerden birisi olup, 1912 yılında Hashimoto tarafından tanımlanmış ve ilk önce “struma lenfomatoza” ismini almıştır.

    Tüm toplumlarda çok sık görülür. Tiroid bezinde genişleme ile başlar, hipotiroidi ile sonuçlanır. Genellikle asemptomatiktir.

    Hashimoto tiroiditi prevalansının iyot alımıyla ilişkisi gösterilmiştir. ABD ve Japonya gibi iyot alımının yüksek olduğu ülkelerde yüksek prevalans saptanmıştır. İyot yetmezliği olan bölgelerde yapılan iyot profilaksisinin tiroid bezinde lenfosit infiltrasyonunu 3 kat arttırdığı ve serum tiroid antikor pozitifliği prevalansınının %40’ın üzerine çıktığı saptanmıştır. Yine amiodaron kullananlarda iyotla oluşan hipotiroidizm sıktır. Lityum kullanan hastalarda da sıklıkla geçici de olsa 1/3 olguda hipotiroidizm gelişir. İnterferon alfa tedavisi kullanan olgularda da tiroid antikorları ve hipotiroidizm gelişebilir.

    Hashimoto tiroiditi tüm tiroid hastalıkları içinde en yaygın olanıdır ve popülasyonun %2’sinde bulunur. Tüm yaşlarda ortaya çıkarsa da, 30-50 yaş arasında sıktır. Kadınlarda erkeklere göre 15-20 kat fazla görülür. en sık karşılaşılan tablo asemptomatik guatrı olan yaşlı bir kadındır. %20 olgu hipotiroidizm bulguları ile karşımıza çıkar.

    Hashimoto tiroiditi; hipogonadizm, Addison hastalığı, diabetes mellitus, hipoparatiroidizm ve pernisiyöz anemi ile birlikte sık görülür. Bu kombinasyona “Poliglandüler yetmezlik sendromu” denir. %2-4 olgu hipertiroidizm ile kendini gösterir ve buna “Hashitoksikozis” adı verilir. Tirotoksik fazdan sonra geçici hipotiroidizm, sonra ötiroidizm fazı ve sonunda kalıcı hipotiroidizm oluşur.

    Ultrasonografik incelemede tiroid bezinde büyüme, düşük ekojenite ve heterojen görünüm karakteristiktir.

    Laboratuvar bulguları olarak; anti-tiroid peroksidaz antikor pozitifliği-anti TPO ve anti-tiroglobülin antikor pozitifliği bulunur. Tiroid antikorları pozitif olguların %50-75’i ötiroid iken, %25-50’sinde subklinik hipotiroidizm saptanmıştır.

    Tiroid lenfoması, Hashimoto tiroiditinin nadir fakat ciddi bir komplikasyonudur. Tiroid lenfoması yaşlı kadınlarda dahya sıktır ve tiroid bezine sınırlıdır.

    TEDAVİ

    1. Hashitoksikozisin tedavisi: Tedavi beta bloker ilaçlarla yapılır. (örn: propranolol 20-40mg 3×1/gün). Hashitoksikozisi klinik olarak Graves hipertiroidizminden ayırt etmek zordur. Bezin palpasyonunda Hashitoksikoziste sert bir guatr varken, Graves hastalığında yumuşak bir guatr vardır. Yüksek antikor titreleri yine Hashitoksikozisi düşündürebilir.

    2. Hipotiroidizm tedavisi: Aşikar hipotiroidizmi olan tüm olgular levotiroksin ile tedavi edilmelidir. Levotiroksin dozu serum TSH düzeyini normalin alt sınırına yani 0.3-1.0 IU/L getirecekı şekilde ayarlanmalıdır. Kadınların çoğunda gebelik süresince dozda %25-50’lik bir artış gerekir. TSH >4IU/L ve anti-TPO (+) ise mutlaka tedaviye başlanmalıdır.

    3. Guatr tedavisi: Guatrlı Hashimoto tiroiditli olgularda hasta ötiroid bile olsa guatrı küçültmek için levotiroksin verilmelidir. 6 aylık levotiroksin tedavisiyle guatrın %50-90 olguda küçüldüğü gösterilmiştir. Özellikle genç hastalarda iyi cevap genellikle alınır.

    4.Cerrahi tedavi: Cerrahi tedavi sadece önemli bası semptomları mevcudiyetinde ve kanser yönünden kuvvetli şüphe varsa düşünülebilir. Hashimoto tiroiditli hastalara iyotsuz tuz önerilmektedir:
    Hashimoto Hastalığından şüphelenilecek durumlar

    Diğer nedenlere bağlanamayan hipotiroidi

    Tiroid disfonksiyonu/guatr olmadan anti-TPO veya anti-TG pozitifliği

    Tiroid lenfoma şüphesi olan vakalar

    Ultrasonografik incelemede hipoekoik, heterojen görünüm

    HAZIRLAYAN:UZM.DR.ELYESA KARACA

    İÇ HASTALIKLARI UZMANI

  • Psikolojik Danışma ve Psikoterapi, Farklar Koşullar ve Kurallar

    Psikolojik Danışma ve Psikoterapi, Farklar Koşullar ve Kurallar

    PSİKOLOJİK DANIŞMA

    Bireylere; problemlerini çözmesi, gerçekçi kararlar alması, kendisini ve çevresini daha iyi tanıması, kapasitesini kendisine en uygun düzeyde geliştirmesi, çevresine sağlıklı bir şekilde uyum sağlaması için uzman kişilerce verilen psikolojik yardımlardır.

    Psikolojik danışma 1-5 seans süren, kişiye problemi ve çözüm yolları üzerine genel bir bakış açısı sağlayan bir süreçtir.

    PSİKOTERAPİ

    Psikolojik ve duygusal hastalıkların ilaç veya diğer herhangi bir tıbbi araç olmaksızın konuşma ile psikoterapi yöntemlerine bağlı olarak çözümlenmesidir. Bu noktada psikoterapinin ilaç tedavisinin yanında da kullanılabileceğini belirtmek gerekir.

    Öncelikle, psikolojik danışma hizmetini veren kişiye “psikolojik danışman” denir. Bu kişilerden yardım alan kişilere ise “danışan” denir. Danışanların bu hizmet için başvurma gerekçelerine baktığımız zaman: uyum problemleri(yeni bir çevreye, ortama, yaşam dönemine vs.), mesleki, eğitim ve kişisel problemler, kendini tanıma, kendini geliştirme, karar verme becerilerini arttırma, ileri seviyede olmayan psikolojik problemler.Psikolojik danışmanın ilk amacı bireyi tanıma ve kendine tanıtma, en temel amacı ise yaşadığı problemi anlamadır. Genel olarak uygulandığı yerler her düzeydeki okullar, sosyal kuruluşlar, kısmen hastanelerdir.

    Psikoterapi hizmetini veren kişiye ise “psikoterapist” denir. Bu hizmeti klinik psikologlar ve psikoterapi eğitimi almış psikiyatristler verebilir. Bu hizmet ileri düzeyde psikolojik problemler yaşandığı ve bu problemlerin kişinin hayatını etkilediği durumlarda kullanılır. Bu problemler hastanın uzun sürelere varacak şekilde bu hizmeti almasını gerektirebilir.Psikoterapinin genel amacına baktığımız zaman bunun açık bir şekilde tedavi ve iyileşme olduğunu görebiliriz.

    Psikolojik danışmada bireylerin daha çok pozitif yönlerinden hareketle çalışılır, pozitif yönlere vurgu yapılır. Psikoterapide ise var olan rahatsızlık iyileştirilmeye çalışılır, olumsuz olan durumun seviyesinin azaltılması ya da ortadan kaldırılmasına odaklanılmıştır.

    Danışmanlık dendiğinde kısa süreli, hatta tek seanslık ve çok nadiren beş seansı geçmeyecek şekilde profesyonel bir yardım akla gelirken, psikoterapide bu süreç daha uzundur,.Danışmanlık genelde problem merkezlidir ama psikoterapi, kişiyi merkezine alır. Psikoterapide ve danışmanlıkta yaşanan süreç benzerdir ama zaman konusunda aralarında farklılık vardır. Esasen danışmanlıkta yapılan şey, insan davranışının belli bir alanında, uzman olmuş bir kişi tarafından bilgi ve tavsiye verilmesidir ama psikoterapi, kişilerin neyi-neden düşündüklerini, hissettiklerini yada bu yönde davranışlar sergilediklerini bulmasına yardımcı olan bir süreçtir

    Örnek vermek gerekirse: Derslerini çalışmayan bir çocuğa sahip anne bu problemin çözülmesi için psikoloğa başvurur. Eğer psikolog ‘’ danışmanlık’’ yapacaksa anne ve çocuğu dinler, onlara soru sorar ve en sonunda bilgi,tavsiye verir. İki taraftan kaynaklanan problemler üzerinden bir anlaşma sağlanır, eğer anne-çocuk bu anlaşmaya sadık kalırsa problem zamanla ortadan kalkar. Bu da danışmanlığın başarılı olduğunu gösterir.

    Ancak anne ve çocuk danışmanlığa rağmen hala problemlerin devam ettiğini bildiriyorsa burada taraflardan biri veya her ikisi anlaşmayı yerine getirmiyor demektir. Bu noktada neden bu problemin devam ettiğini anlamak için psikoterapi önerilir. Eğer problemi devam ettirdiği düşünülen kişi bunu kabullenirse uzman psikoterapist rolüne bürünür. Artık bilgi ve tavsiye veren birisi değil; kişinin kendisini anlamasını sağlayan ve kişinin probleminin kaynağını görmesini sağlayan bir uzman olarak varolur. Burada eğitimini aldığı terapi yönteminin tekniklerini uygular. Süresi problemin çözümüne gore değişiklik gösterir, ancak kısa bir süreç değildir.

    Her ikisinde ortak olan nokta şudur: Seanslar psikolog ve danışanın birlikte belirlediği gün ve saatte gerçekleşir. Bu gün ve saatin süreç boyunca ( önemli bir durum olmadıkça) aynı kalması, düzenli devam edilmesi, eğer danışan çocuksanvelisinin de mutlaka bu süreçte bulunması gerekmektedir. Zaman ve devamlılık konusunda yaşanan aksaklıklar süreci de etkileyecektir. En önemli noktalardan biri de şudur: Psikoloğa gelecek olan kişinin ( çocuk-yetişkin farketmez) kendi isteğiyle gelmesi gerekmektedir. Psikologla görüşmeye zorlanan herhangi bir kişi danışmanlık ve psikoterapi sürecine alınamaz.