Blog

  • Kişiye özel beslenme modeli metabolik balans nedir? Kimlere uygulanabilir?

    Metabolik Balans, sizin metabolizmanız göz önüne alınarak yalnızca size özgü hazırlanan kisisel beslenme planıdır. Her beslenme planı kişiye ve labaratuvar tetkiklerine özel olarak hazırlanır.

    Metabolizmanızı düzenleyecek beslenme programı 4 dönemden oluşur

    1. Asama: Hazırlık Dönemi (2 gün)

    2. Asama: Sıkı Dönem (14 gün): Metabolizmanın düzene girmesi için en az 14 günlük bir süre gerekir. İstediğiniz hedef kiloya ulaşmak için daha uzun yapmak gerekebilir.

    3. Asama: Rahat Dönem: Rahat döneme en erken 14 günlük sıkı dönemin sonrasında geçilir.

    4. Asama: Koruma Dönemi (süre yok) :Verilen kiloların geri alınmasını engeller.

    Metabolik balans kimlere uygulanmaz?

    Hamileler, Emzirenler, Böbrek veya Karaciger yetmezliği veya başka organ yetersizliği olanlar veya < 10 yaşından küçük çocuklara ve bazı istisna durumlarda uygulanmayabilir.

    Metabolic Balans programına kimler katılabilir ?

    – Kendi isteğinizle kilo vermek veya almak için kesin bir çözüme ihtiyaç duyuyor ve özellikle de bunu sağlıklı bir şekilde başarmak istiyorsanız

    – Fazla kilo ya da beslenme bozukluğu nedeniyle bazı sağlık sorunlarınız varsa (örneğin şeker hastalığı, romatizma, kronik migren, metabolizma bozukluğu, yüksek tansiyon vs.)

    – Hangi yaşta olursanız olun, enerji dolu, canlı ve formda olmak istiyorsanız

  • Bağımlılık Bir Beyin Hastalığıdır

    Bağımlılık Bir Beyin Hastalığıdır

    Beyinde neler oluyor?

    Bağımlı kişiler her zaman kendilerine şu soruyu sorarlar: Bu kadar istememe rağmen acaba neden bırakamıyorum o kadar çok şey kaybetmeme ve ağır bedeller ödememe rağmen neden bırakamıyorum. Bu gibi soruları bağımlıların yakınları da sorar: bu kadar iyi başarılı bir insan olmasına rağmen bizim ve kendi hayatını mahvetmesine rağmen neden bırakamıyor diye.

    Bilim insanları da bu sorunun cevabını araştırıyorlar ve artık biliniyor ki bu bırakamama durumunun bağımlıların iyi ya da kötü zayıf ya da güçlü iradeye sahip olmaları ya da yeterli çabayı gösterip göstermemeleriyle alakalı olmadığı bulunmuştur. Artık bağımlıların beyinlerinde doğru gitmeyen bir şeylerin olduğu düşüncesine varılmıştır.

    Bağımlılar birçok kişisel ilişkisel sosyal bedeller öderler. Madde hayatlarının bir numaralı önceliği haline geldikten sonra artık yaşamlarında birçok şeyi kenara bırakıyorlar demektir. Bağımlının ilişkileri zedelenir eğitimi mesleği kalitesini kaybeder birçok sorumluluğunu önemsemez hale gelirler. Hayatlarının her alanında kayıplar yaşarlar ve bu liste uzadıkça uzar. Fiziksel ve ek olarak ruhsal hastalıklar bozulan ekonomileri ve hepsinin eşlik ettiği sosyal izolasyon bu sürece eklenir. Bunlar dışarıdan görülen etkilerdir. Ancak bağımlıların bir de dışarıdan görülmeyen ve pek bilinmeyen beyin yapılarında ciddi zararları vardır. Bu bağımlı beyninin karar alma ve davranışları kontrol etme bölümlerinde meydana gelen biyokimyasal tahribatlardır.

    İşte bu sebepten dolayı bağımlı birey gerçekten hayatını değiştirmeye karar verse de bunu gerçekleştirmesi kolay olmaz. Ne kadar istekli ve iyi niyetli olursa olsun bir sonraki adımı atmak ve sonuca ulaşmak zordur. Artık yeter bırakıyorum demek yetmez ancak bağımlılık düzeyi çok hafif olanlar belki ulaşabilirler. Çoğunluğu ise sadece kısa bir süre için bırakabilirler. Çünkü kullandıkları maddenin yaptığı hasar nedeni ile beyinleri değişmiştir. Bu nedenle bağımlılıktan kurtulamazlar.

    Maddeyi bırakmaya karar veren birçok insan ayıklık durumunu bir sene süresince korumayı başarmadan önce en az üç ya da dört başarısız deneme yaparlar. Maddeyi tamamen bırakana kadar birçok denemenin yapıldığı 8-10 sene geçebilir. Bırakma başarısını belirleyen birçok etmen vardır: hastanın yaşı tedaviyi kimin yürüttüğü bağımlının maddeyi ne kadar süredir kullandığı bağımlılığın hastanın psikolojik durumunu ne derece etkilediği kullandığı madde ve maddelerin cinsi ve miktarı gibi.

    Bağımlılıktan kurtulunmasa da iyileşmek mümkündür. Ama iyileşmenin ne anlama geldiğini bilmek çok önemlidir. Kişi bir kere bağımlı olduktan sonra tekrar tamamen maddeyi hiç kullanmayan bir insanla aynı duruma gelmez. Ancak iyi bir tedavi ile tekrar madde kullanmadan yaşayabilir. Fakat maddeyi tekrar kullanırsa o anadan itibaren bırakmadan önceki kaldığı yere geri döner ve en azından tekrar aynı dozda kullanmaya devam eder.

    İyileşme sadece madde kullanımını bırakmaktan çok daha karmaşık ve zor bir süreçtir. Bu süreç alkol ya da uyuşturucudan zarar görmüş beyin devrelerinin tekrar kurulması işlemini içerir.

    İnsan beyninde hücreler arasındaki bilgi akışını sağlayan çeşitli haberci kimyasallar vardır. Bunlara nörotransmitter(iletici) denir. Bu ileticilerin görevlerini ne derece iyi ya da kötü yaptıkları beyin görüntüleme teknikleriyle tespit edilebilmektedir. Uyuşturucu kullanımı beynin bu kimyasal haberleşme sistemini zedeler. En çok zarar gören nörotransmitterler dopamin serotonin GABA ve glutamattır. Kullanılan her uyuşturucu dopamin miktarını etkilerken mesela LSD ve ekstazi serotonin işleyişini etkiler eroin ve morfin opiate alıcılarını alkol ise GABA ve glutamatı etkiler.

    Günümüze kadar yapılan araştırmalar bağımlılık yapan bütün uyuşturucuların doğrudan ve dolaylı olarak beynin zevk faaliyetlerini harekete geçirdiklerini göstermiştir. Yani zevk alma hissini kontrol eden ve düzenleyen ağı etkiler uyuşturucular. Yemek yemek güzel bir manzarayı izlemek kahkahalarla gülmek gibi güzel şeyler yaşadığımızda beynimiz dopamin salgılar. Bu sayede kendimizi sıcak sakin ve mutlu hissederiz. Ancak bir süre sonra bu salgılanan dopamin miktarı azalır ve eski haline döner. Bizler hayatın olağan seyrine devam eder ve mutlu olacak yeni zamanlara doğru ilerleriz.

    Mutluluğa ilerliyoruz ve bunu istiyoruz çünkü geçirdiğimiz deneyim beyin içinde limbik sistem dediğimiz zevk duygu ve hafıza gibi nosyonların anahtar merkezi olan bölümde hafızaya alınmış oluyor. Beyinde dopaminin salındığı dopamin yolağı gerçek zevk deneyimini kayıt eder ve ona tekrar ulaşmak için gerekli hareketleri hatırlar ve tekrarlatır. İki zevk veren faaliyet arasındaki sakin dönemde nörotransmitterler kendi doğal seviyelerine inerler.

    Alkol ya da uyuşturucu kullanıldığında ilk etki olarak vücuttaki bu nörotransmitterlerin oranı 5 katına çıkar. Dopamin oranı yemek yerken ulaşılan düzeyden bile yükseğe çıkar ve bunu uzun süre muhafaza eder. Bu yaşanan deneyim ne kadar uzun ya da kısa olursa olsun mutlaka motivasyon merkezi olan ve “devam sistemi” denilen hippocampus ve amygdala’da hafızaya alınır. Yoğun dopamin salınımının olduğu keskin ve heyecan verici bu deneyimler hafızada tutulur. Bu deneyimlerin hafızadaki anıları bile dopamin salınmasını sağlar ve mutluluk hali başar ve bu itkiler kişiyi tekrar aynı deneyimi yaşamak için harekete geçirir.

    Bu bir aldatmaca tabii. Uyuşturucuyu her kullanışta dopamin miktarı artar fakat her seferinde ilk kullanılan düzeye ulaşmaz. Ne de olsa dışarıdan yabancı bir maddenin girmesiyle karar verme-iç metabolik sistemimizi bozulmuştur. Bilgi iletim ağına giren yabancı-yalancı ileticiler gerçek ileticilerin yerine geçer ve beyin artık kendi doğal salınımını azaltmaya ve bu etkilerin dışarıdan gerçekleşmesini beklemeye başlar.

    Aynı dozda tekrarlayan alımlarda ulaşılan dopamin dozu ve mutluluk oranı giderek azalır. Yani azalan dopamin miktarı ile her kullanım bir öncekinden daha az heyecanlı olmaya başlar. Zamanla heyecan daha azalır ve çöküş süreci başlar. Buna beynin uyuşturucu ile ulaşılan zevk zirvesinin yaşamda en gerekli şey olduğu konusunda aldatılması sebep olur. Bu kendinden sürekli kaybeden haz sarmalı beynin ileticilerinin duyarlılığının azalmaya başlamasına sebep olur. Bu durumda beyin kendini korumak için savunma mekanizmalarını harekete geçirir ve dopamin miktarını düşürür. Bu noktadan sonra artık bağımlı kişi zevk almak için değil kendini normal hissetmek için maddeyi kullanmaya başlar. Çünkü uyuşturucu kullanımı ile artan dopamin artık beyinde çok az ya da hiç salgılanmıyordur.

    “Dur Sistemi”

    Beyinde bir devam sistemi olduğu gibi bir de dur sistemi vardır. Bu sistem bilgileri topladığımız tarttığımız riskleri avantajları ve sonuçları analiz ederek bir sonraki davranışı belirlediğimiz bir sistemdir. Bu hareket doğru mudur bu fikir faydalı mıdır bu kanun dışı ya da güvenli midir gibi birçok muhakemenin yapıldığı bir merkezidir. İşlerin doğru bir şekilde gidip gitmediğine bu dur ve devam sistemleri birbirleriyle sürekli iletişim halinde kalarak karar verirler. Böylece ne zaman devam edip ne zaman duracağımız belirlenir. Tabii bu durum bu iki sistemin asla birbirlerinden ayrılamayacağı anlamına gelmiyor.

    Madde kullanımının en kötü yanı dur ve devam sistemlerinin olağan işleyişini bozmasından daha çok aralarındaki eş güdümü bağlantıyı bozması tahrip etmesidir. Devam sistemi dur sisteminin getirdiği kontrollerin dışına çıkıyor ve madde kullanma davranışı hiç durdurulmadan devam ediyor.

    Son yapılan araştırmalar uyuşturucu maddelerin beyinde sadece zevk yollarını değil aynı zamanda hafıza ve öğrenme ile ilgili yolları da etkilediğini göstermiştir. Bağımlılık geliştikçe beynin daha önce öğrendiği şeyler zayıflıyor ya da unutuluyor ve tamamen farklı şeyler öğreniliyor. Bu da dur ve devam sisteminin çalışma prensiplerini belirleyen enformasyon dayanaklarının değişmesine ve harekete geçirici niteliklerinin farklılaşmasına sebep oluyor. Kokain bağımlılarıyla yapılan PET araştırmalarında kokain bağımlılarının güzel bir manzara ya da bir bebek resmiyle karşılaştıklarında beyinlerindeki dopamin miktarının çok az ya da hiç olduğu tespit edilirken kokain dolu bir kaşık ya da madde kullandıkları mekânlara dair görseller gösterildiğinde hastaların hippocampus ve amygdala bölgelerindeki beyin aktivasyonunun zirve yaptığı görülmüştür. Bütün bu etkiler hastaların uzun süren ayıklık dönemlerine ya da madde kullanmanın neden olduğu tüm olumsuzluklara rağmen olmaktadır. Bu noktada devam sistemi çalışırken kişiyi madde kullanımından uzaklaştırması beklenen olumsuz etkileri depolayan dur sistemi sessiz kalmaktadır.

    Bu çalışmalar bağımlıların gerçekten iyileşmesinin bu nörokimyasal işlemleme sistemlerinin yeni çalışma prensipleri üzerine yeniden kurulması ile mümkün olacağını göstermektedir. Bu da kişiye özel psikoterapi ve uygun ilaçların kullanılması ile ve davranış ve duygulanım paternlerini daha nitelikli kılacak bir sosyal yaşam evreniyle mümkün olacaktır.

  • Diyabet hastalarında kan şekeri seviyesi ne olmalı?

    Tip2 Diyabet hastalarında ağızdan kullanılan birkaç grup ilaç vardır. Bunların bir kısmı insülin direncini azaltıcı bazıları pankreas beta hücrelerinden insülin salgılatarak etkili olurken bir kısmı bağırsak üzerinde bazı hormonların salgısını artırarak etkili olmaktadır. Şeker emilimini azaltarak etkili olan ilaçlar da vardır. Kan şekeri ağızdan kullanılan ilaçlar ile ayarlanamayan hastalarda veya komplikasyon gelişmiş hastalarda insülin tedavisi gerekebilmektedir.

    Tip1 şeker hastaları hastalığın ilk tanısından itibaren insülin kullanmalıdır.

    Tip 2 diyabetli hastalarda kan şekeri hedefleri hastanın özelliklerine ve klinik durumuna uygun olarak bireysel bazda belirlenmelidir.

    KAN ŞEKERİ HEDEFLERİ

    1- Genel olarak diyabetli hastalarda 3 aylık şeker ortalamasını gösteren HbA1C hedefinin ≤%6.5 olarak belirlenmesi tercih edilmelidir. Yaşlı hastalarda veya şekeri sık düşenlerde daha yüksek hedefler belirlenebilir.

    2-Şeker hastalarında tedavi seçiminde hastanın günlük ihtiyaçları beslenme düzeni dikkate alınmalı tedavi bireyselleştirilmelidir.

    3-Hastada açlık kan şekeri (öğün öncesi şeker ) 70-120 mg/dl olmalıdır.

    4- Şeker hastalarında tokluk kan şekeri önemlidir. Tokluk kan şekeri, öğünün başlangıcından 2 saat sonra ölçülmelidir. Tokluk kan şekeri hedefi <140 mg/dl olmalıdır. Yaşlı hastalarda tokluk kan şekeri için daha yüksek hedefler belirlenebilir.

    5- Gece uykudan önce hastaların kan şekeri 90-130 mg/dl olmalıdır.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyon, bir kişilik özelliği ya da “şımarıklık” değildir.

    Depresyon, kişinin “kendisinin halletmesi gereken” basit bir durum değildir.

    Sağlıklı insanlar, istenmeyen ya da hayal kırıklığına neden olan olaylar karşısında; karamsarlık, sıkıntı, üzüntü, keder gibi duygusal tepkiler verdiğinde, bu duygulara depresif duygular denir. Depresif duygular hayatın normal bir parçasıdır, çoğu durumda kendiliğinden kaybolur.

    Majör Depresyon ise beyni etkileyen ciddi bir hastalıktır. Beynin belirli alanlarında ortaya çıkan kimyasal dengesizliğin hastalığın ortaya çıkışından sorumlu olduğu düşünülmektedir.

    Hastalık olarak tanı konması için, kişinin şikayetlerinin en az iki haftadır sürüyor olması ve mesleki ve sosyal hayatını belirgin şekilde etkiliyor olması gerekir.

    Majör Depresyon düşünceleri, duygu durum ve bazı bedensel fonksiyonlarımızı etkiler. Kişinin yemek yemesini, uyumasını, fiziksel dayanıklılığını, sağlıklı düşünce üretebilme yetisini bozar.

    Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü hali” ile aynı şey değildir.

    Majör Depresyonun belirtileri nelerdir?

    Bir beyin hastalığı olarak Majör Depresyon, beynin işlevlerinde bozulma ve düzensizliklerin yansıması olarak duygu, düşünce, davranış ve bedensel işlevlerde bozulmanın ortaya çıktığı belirtiler kümesidir. Her hastada tüm belirtiler bir arada olmayabilir.

    Depresyonun temel belirtileri arasında karamsar ve kederli duygu-durumu, kötümser düşünce içeriği, umutsuzluk, çaresizlik hisleri, hayattan zevk alamama, hemen her konuda ilgi kaybı yer alır. Kişi günün çoğunda, özellikle sabahları depresiftir. Beraberinde boşluk hissi olur ve her şey anlamsız gelebilir. Motivasyon kaybı nedeniyle gelecekle İlgili hedef belirleyebilmek ve hedefe odaklanabilmek güçleşir.

    Kaygı ve korkular da bulunabilir. İç huzursuzluğu ve gerginlik hisleri olabilir. Hüzünlü duygu duruma eşlik eden ağlama olabileceği gibi bazı hastalar ağlayamamaktan şikayetçidir.

    Geçmişte yaşanmış olumsuz olaylar sık sık akla gelmeye başlar, pişmanlık hissi yoğunlaşabilir. Şimdiki zamanda ise hasta kendini sürekli değersiz, yetersiz, ya da suçlu hisseder kendine ve çevreye güvenmekte zorlanır. Alınganlık artar. Yalnızlık hissedilebilir. Gelecekle ilgili olumsuz düşünceler olabilir.

    Düşünce yavaşlayarak konuşmanın da yavaşlamasına ve azalmasına neden olur. Unutkanlık olur. Dikkat bozulabilir. Yeni bir şeyler öğrenmek güçleşir. Enerji düşer, kişi çabuk yorulur.

    Uykuya dalmak zorlaşabilir

    Uykuya dalmak zorlaşabilir. Gece boyunca uykuda bölünmeler ya da sabaha karşı yorgun bir şekilde uyanma ve tekrar dalamama görülebilir. Tersine, uykuya meyil ve uyku süresinde uzama da olabilir.

    İştah azalması ve kilo kaybı olabileceği gibi aşırı yemek yeme ihtiyacı da olabilir.

    Ağır durumlarda kişi kendine zarar verme planları yapabilir ya da zarar verebilir. İntihar düşüncesi /planı / girişimi olabilir.

  • Adrenal kitlelere yaklaşım nasıl olmalı?

    Adrenal kitleler (adenomlar), adrenal bezin iyi huylu tümörleridir. Adrenal adenomlar, adrenal bezin en sık görülen kitle lezyonlarından olup görüntülemelerde sıklıkla rastlantısal olarak tespit edilirler. Adrenal adenomlar, bezin korteks adı verilen dış tabakasından kaynaklanırlar .Genellikle küçüktürler; nadiren boyutları 4 cm.i geçebilir. Adrenal korteks steroid yapılı hormonları üreten kısımdır. Eğer adrenal adenom hormon üretiyorsa fonksiyonal adenom, hormon üretimi yoksa fonksiyonsuz adenom olarak adlandırılır. Adrenal adenomların %85’i fonksiyonsuzdur. Fonksiyonal bir adrenal adenom tedavi edilmezse, bunun ciddi sonuçları olabilir. Adrenal adenomlar tüm yaş gruplarında görünmekle beraber sıklıkları yaşla beraber artmaktadır. Tüm toplumda iyi huylu adrenal adenomların sıklığı %5 civarındadır. Çoğu adrenal adenom, adrenallerle ilişkisiz semptomları olan hastalarda yapılan abdomen ultrasonografisi veya tomografisi sonucu şans eseri tespit edilirler. Bu vakaların %80’ini hormon üretimi olmamaktadır. Adrenal adenomların çoğu fonksiyonsuzdur, dolayısıyla da semptom vermezler. En sık görülen hormon fazlalığı kortizol aşırı üretimi ile ilişkilidir. Adrenal adenomlar yıllarca sessiz kalabilir ve genelde rastlantısal olarak bulunurlar. Adrenal adenomda hormon üretimi olursa salgıladığı hormona göre farklı şikayetlere sebep olabilir. Bu şikayetler halsizlik, yorgunluk, tansiyon yüksekliği, baş ağrısı, başdönmesi, şeker yüksekliği, kemik erimesi, kilo fazlalığı, tüylenme artışı şeklinde olabilmektedir.Fonksiyonal adrenal adenomların tedavisi etkilenmiş olan adrenal bezin cerrahi olarak çıkartılmasıdır(adrenalektomi). Mümkünse laparoskopik adrenalektomi tercih edilmelidir. Hormon üretimi olmayan, görünümü benign kitleler 6ay-1yıl aralıkla izlenmelidir. Adrenal adenom saptandığında hastanın endokrinoloji uzmanlarınca takibi ve hormonal aktivite açısından değerlendirilmesi gerekir. . Adrenal adenomda hastalığın seyri genelde iyidir. Adrenal adenomlar adrenal bezlerin en sık görülen benign kitleleridir. Hormon salgılamayan ve boyutu <4 cm olan, şüpheli görüntü vermeyenler cerrahisiz izlenebilirler.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi BALKAN

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Sosyal Fobi Nedir?

    Sosyal Fobi Nedir?

    Psikiyatride kaygı bozuklukları içinde yer alan bir rahatsızlıktır sosyal fobi. Sosyal anksiyete olarak da adlandırılır. Fobiler, belli durumlarda yaşanan korkular olduğuna göre, sosyal fobi de sosyal ortamlarda yaşanan kaygı olarak tanımlanabilir. Sosyal fobinin genel belirtilerine baktığımızda; Kişi yeni bir ortama girdiğinde kaygı yaşar, sıkıntı duyar, endişelilik hali söz konusudur. Çarpıntı, kaygı, kendini ifade etmede sıkıntı yaşanması da bu tabloya eşlik eder.

    Sosyal fobik kişiler yaşamlarını sürdürdükleri ortamda, yeni bir kişiyle tanışmak durumunda kaldığında bundan heyecan ve sıkıntı duyar. Eğer öğrenciyse bu kişi, sınıfta söz almakta güçlük çeker, kendisi söz almak istemez bu kaygısı nedeniyle. Eğer konuşmak durumunda kalırsa, yüzünde kızarma, sesinde kısılma olur, ellerde titreme görülür, düşüncede blokaj, hatta konuşmanın durması gibi bir durum bile meydana gelebilir.

    Hastalığın ikincil olumsuz etkisi de toplumdan çekilme yönünde bir eğilimle kendini gösterir. Hastalığın erken döneminde çocuk utançtan kimseye söyleyemez bu sorununu. Bizim toplumumuzda utangaç çocuklar övgü bile aldıkları için önceleri bu sorunun vahimliği göz ardı edilebilir. Hastalık olduğu bilinmeyip zamanında müdahale edilmediğinde de ileride çocuk iyice güçlük çeker. Üniversite yıllarında sorun iyice artar. Çünkü tedavi edilmediğinde sorun giderek daha da derinleşir.

    Sosyal fobik bir birey bunu hissettirmeden kariyerinde ilerleyebilir mi?

    Normalde bu kişiler sosyal ortamlara gitmekten kaçınıyor. Hergün gittiği ortamlara bile girmekten kaçınıyor. Ancak, pozisyonu müsaiste belirli konuma kadar idare edilebiliyor durumu ama pozisyon yükseldikçe durum vahimleşiyor. Mesela kariyerinde yükselmiş, terfi etmiş, yurt dışına gitmesi gereken, toplantılarda sonum yapması beklenen insanları görüyoruz. Tabii ki, bu noktada çok zorlanıyorlar. Ancak bu konuma gelenler artık kendi durumlarını araştırmaya başlıyor ve bunun bir hastalık olduğunu da öğreniyor. Tedavi olmaya başlıyorlar dolayısıyla. İşte bu noktada müdahale başlıyor…

  • Şeker hastalığı nedir? Nasıl teşhis edilir?

    Diyabet (Şeker Hastalığı) insülin hormonunun eksikliği veya etkisizliği sonucu oluşan, ömür boyu süren bir hastalıktır.2 tipi bulunmaktadır. Tip 1 diyabet, genetik olarak yatkın kişilerde vücudu virüslere ve bakterilere karşı koruyan doğal savunma sisteminin, pankreasta insülin yapan hücreleri tahrip etmeye başlaması ile oluşur. Tip 2 diyabet şeklinde vücutta yeterli insülin hormonu olduğu halde insüline karşı hücre düzeyinde etkisizlik vardır.

    Şeker hastalığında teşhis için bazı yöntemler vardır. En sık kullanılanı çok su içme, sık idrara çıkma, çok yeme şikayeti olan bir hastada herhangi bir anda bakılan kan şekeri düzeyinin >200 mg/dl üzerinde olması veya 8 saatlik açlık sonrası kan şekeri düzeyinin >126 mg/dl çıkması durumunda şeker hastalığından sözedilir. Kan şeker düzeyinin 100-125 arası olduğu bazı durumlarda şeker teşhisi için şeker yüklemesi yapmak gerekebilir. Son dönemde kan şekerinin 3 aylık ortalaması gösteren HbA1C değeri ile de şeker tanısı konulabilmektedir.

    Tip 1 diyabetli hastalar yaşam boyu insülin kullanmak zorundadırlar. Tip 2 diyabetli hastalar ise diyet, egzersiz ve ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilebilir. Tip 2 şeker hastalığında hastanın şekeri ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilemiyorsa insülin verilebilir. Kilosu aşırı olan şeker hastalarına bazen cerrahi tedavi de gerekebilmektedir.

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Farkında Ebeveyn Olmak

    Farkında Ebeveyn Olmak

    Ebeveyn olmak beraberinde çok fazla sorumluluk getiriyor. Bir anda neye uğradığımızı şaşırıyor, yapılması gereken bunca sorumluluğa nasıl yetişeceğimizi hesap etmeye çalışıyoruz. Kafamızda durmadan yapılması gerekenler listesiyle yaşamaya başlıyoruz.

    Çocuklar büyüdükçe ve bireyselliklerini kazanmaya başladıkça sorumluluğun yönü de değişmeye başlıyor. Alışveriş merkezlerine bunu istiyorum diye girilen krizler, kışın ortasında mayo giyeceğim diye tutturmalar, uyku saatlerinin değişmesi ile kendimize ayırdığımız vakitlerin azalması tüm yüklerin birikmesine sebep oluyor.

    Bu süreçte anne- baba olarak sabrımızın tükendiği anlar fazlalaşmaya başlıyor. Kendimizi aniden bağırırken, sinirden kızarmış bir durumda bulabiliyoruz. Bu süreçlerde ne yapabileceğimizi, bu sorunların çözümünün ne olduğuna bu yazımızda değinmek istedim.

    Son zamanlarda bu konuyla ilgili karşımıza sık sık çıkan bir kavram var ‘farkında ebeveynlik’ Popüler bir kavram olmanın ötesinde, hayatımıza gerçekten yerleştirebildiğimizde kriz anlarını azaltan ve sakinleştiren bir yaklaşım farkındalık.

    Peki nedir bu farkındalık? 

    Farkındalık; çocuklarımızdan sorumlu olduğumuzu düşündüğümüz zamanlarda, odak noktamızı çocuktan uzaklaştırmak ve kendimize çevirmekle başlıyor. Çünkü ebeveyn olmak çocuğunuzla ilgili değil, sizinle ilgili bir durum. Kriz yaşadığımız ve gerginleştiğimiz anlarda, ilk yapmaya çalıştığımız, çocuğumuzu sakinleştirmek oluyor. Yolun ortasında kırmızı top isterken, ona mavi top aldığınız için ağlamaya başlayan ve kendini yere atan çocuğunuz düşünün. O anda, tüm gözler sizin üzerinizdeymiş gibi hissedebilirsiniz.

    Ebeveynliğe dair tatlı hayalleriniz yavaşça beyninizden uzaklaşır. Yapmanız gereken tek şey çocuğunuzu yerden kaldırmak, sakinleştirmek ve böylece size çevrilen tüm gözlerin hemen önüne dönmesini sağlamaktır. Farkındalık dediğimiz duruma tam o anda başvurabilirsiniz. Yapmanız gereken ilk şey durumu kabullenmek. Büyüyen, gelişen, bağımsızlığını kanıtlamaya çalışan ve bu yolla özgüveni gelişen çocuğunuz bir yetişkin değil. Büyüme sürecinde bu davranışları sergilemesi onun için bir fırsat.  Bu yolla nasıl sakinleşeceğini, problem durumlarla nasıl başa çıkacağını öğrenme olanağı yakalıyor.

    O anda yapmanız gereken çocuğunuzu değil, kendinizi sakinleştirmek. Derin bir nefes almak, bunun bir kriz değil, çocuğunuzun büyüme sürecinde atladığı bir basamak gibi düşünmek. Hazırsanız, en önemli noktaya geldik:  ‘durumu kabullenmek’. 

    Çocuğunuz yerde yatıyor, sokak ortasında bağırıyor ve bu geçici bir durum. O ‘an’dan bir süre sonra, sakinleşecek ve size bakan gözler sizi unutacak. Kendinizi başarısız hissetmek yerine, bu durumun geçici olduğun hatırlamaya çalışın. Göreceksiniz, kendinize odaklandığınızda ve kendinizi sakinleştirmeye çalıştığınızda her şey daha rahat olacak. Çünkü gergin bir şekilde çocuğunuza yaklaşmamız olacaksınız. 

    Sonrasında, dikkatini dağıtmaya çalışarak, ‘sakinleştiğinde seninle konuşabiliriz’ diyerek gerekli adımlara giriş yapmış olacaksınız.

    Farkındalık sadece ebeveynlikle ilgili değildir. Kendimizi gergin hissettiğimiz, depresif hissettiğimiz durumlarda da başvurabileceğimiz bir kaynak.

    Dilerseniz hemen bugün farkındalığa giriş yapabilirsiniz. İşe veya okula gitmek için her gün yürüdüğünüz yoldan bugün daha yavaş yürüyerek başlayın.  Etrafınıza daha dikkatli bakın, akşam ne pişireceğinizi, çocuğun ödevinin ne olduğunu, hafta sonu nereye gideceğinizi düşünmek  yerine , yürümenin ne güzel olduğunu düşünün. Daha önce hiç fark etmediğiniz binalar, tabelalar, belki de bir köşede aşmış minik bir çiçek göreceksiniz…

  • Soğuk havalar kanser tedavinizi aksatabilir

    SOĞUK HAVALAR KANSER HASTALARI İÇİN RİSKLİ

    Birçok solunum yolu hastalığına sebep olan ‘soğuk havalar’, kanser hastalarının sağlığını da tehdit ediyor. Kanser hastalarının soğuk havalarda daha da dikkatli olması gerekiyor.

    Soğuk havalar, tedavisi devam eden kanser hastaları için risk oluşturuyor. Tedaviler, bağışıklık sistemini baskıladığından hastaların beslenmesinden sosyal yaşamlarına kadar birçok noktada daha dikkatli olması gerekiyor. Bu süreçte en ufak bir mikrop veya soğuk algınlığı yatağa düşmenize sebep olabilir. Bu durum ise tedavinizi aksatabilir.

    BOL BOL MEYVE TÜKETİN

    Kış ayları bilindiği gibi hastalık dönemidir. Ama tedavi gören kanser hastalarını daha fazla etkileyebilir. Bu nedenle hastalanmamaları için gerekli önlemleri almak şart. Kişinin kendi düzenine dikkat etmesi gerekiyor. Özellikle de beslenmeye önem vermeleri şart. Bu nedenle kış aylarında hastalıklardan korunmak için yapılacak en güzel şey bol bol taze meyve ve sebze tüketmek olacaktır. Ama kanser hastalarının aldıkları tedavi doğrultusunda alınacak meyvelerin belirlenmesi gerekiyor. Özellikle onkolojik tedavi gören hastaların greyfurt tüketmesi çok önemli. C vitamini içeriğinden yüksek portakal, kivi ve mandalina gibi meyvelerin tüketilmesi ise bağışıklık sisteminin toparlanabilmesi için gerekli.

    YEŞİL YAPRAKLI TAZE SEBZELER VE PROTEİN TÜKETİLMELİ

    Özellikle kemoterapi tedavisi sırada beslenme çok büyük önem taşıyor. Mevsiminde bulunan taze meyveler ve doktorunuzun önerdiği şekilde hazırlayacağınız protein ağırlıklı besinler bağışıklık sisteminizi toparlamanıza yardımcı olacaktır. Yine tüketeceğiniz taze sebzelerin vitamin değerlerini kaybetmemeleri açısından doğru pişirme yöntemleri ile hazırlanmasına da dikkat etmek gerekiyor.

    BİTKİ ÇAYLARINDAN UZAK DURUN

    Böyle zamanlarda doktorunuzun önerileri doğrultusunda ıhlamur gibi bitki çaylarını tek başına tüketebilirsiniz. Ancak içeriği bilinmeyen, karışık bitki çayı adı altında sunulan bitki çaylarından kesinlikle uzak durmanız gerekmektedir. Bitkilerin kullandığınızın ilaç ile etkileşimleri olabilir ve bu etkileşimler olumsuz sonuçlar doğurabilir.

    KALABALIK ORTAMLARA DİKKAT

    Sağlıklı bireyleri bile hasta eden soğuk havalar gribal ve boğaz enfeksiyonları, bronşit ve zatürre gibi hastalıklara neden olabiliyor. Bu nedenle girdiğiniz kalabalık ortamlarda bu mikropları almanız kaçınılmaz hale gelebilir. Zaten tüm tedavi süresince enfeksiyon riskinden korunmak için kalabalık ortamlardan uzak durmanız gerekiyor. Ancak özellikle kış aylarında herkesin potansiyel olarak mikrop taşıdığını düşünürsek kendinizi kalabalık ortamlardan, toplu taşıma araçlarından, enfeksiyon riski oluşturan tüm ortamlardan uzak tutmanız önemli.

    KENDİ KENDİNİZE İLAÇ KULLANMAYIN

    Tüm kendinizi koruma çabalarınıza rağmen mikrop kapmış olabilir veya soğuk algınlığı yaşıyor olabilirsiniz. Ama kesinlikle bu süreçte kendi kendinize karar vererek herhangi bir ilaç kullanmayın. Doktorunuzun önerisi olmadan kullanacağınız her ilaç, tedavinizi olumsuz etkileyebileceği gibi istenmeyen sonuçlara da yol açabilir. Hastalandığınızı hissettiğiniz an doktorunuzla temasa geçerek onun önerileri doğrultusunda tedavi planlaması yapmak en doğrusu olacaktır.

    SOĞUK HAVALAR KANSER TEDAVİNİZİ AKSATABİLİR

    SOĞUK HAVALAR KANSER HASTALARI İÇİN RİSKLİ

    Birçok solunum yolu hastalığına sebep olan ‘soğuk havalar’, kanser hastalarının sağlığını da tehdit ediyor. Kanser hastalarının soğuk havalarda daha da dikkatli olması gerekiyor.

    Soğuk havalar, tedavisi devam eden kanser hastaları için risk oluşturuyor. Tedaviler, bağışıklık sistemini baskıladığından hastaların beslenmesinden sosyal yaşamlarına kadar birçok noktada daha dikkatli olması gerekiyor. Bu süreçte en ufak bir mikrop veya soğuk algınlığı yatağa düşmenize sebep olabilir. Bu durum ise tedavinizi aksatabilir.

    BOL BOL MEYVE TÜKETİN

    Kış ayları bilindiği gibi hastalık dönemidir. Ama tedavi gören kanser hastalarını daha fazla etkileyebilir. Bu nedenle hastalanmamaları için gerekli önlemleri almak şart. Kişinin kendi düzenine dikkat etmesi gerekiyor. Özellikle de beslenmeye önem vermeleri şart. Bu nedenle kış aylarında hastalıklardan korunmak için yapılacak en güzel şey bol bol taze meyve ve sebze tüketmek olacaktır. Ama kanser hastalarının aldıkları tedavi doğrultusunda alınacak meyvelerin belirlenmesi gerekiyor. Özellikle onkolojik tedavi gören hastaların greyfurt tüketmesi çok önemli. C vitamini içeriğinden yüksek portakal, kivi ve mandalina gibi meyvelerin tüketilmesi ise bağışıklık sisteminin toparlanabilmesi için gerekli.

    YEŞİL YAPRAKLI TAZE SEBZELER VE PROTEİN TÜKETİLMELİ

    Özellikle kemoterapi tedavisi sırada beslenme çok büyük önem taşıyor. Mevsiminde bulunan taze meyveler ve doktorunuzun önerdiği şekilde hazırlayacağınız protein ağırlıklı besinler bağışıklık sisteminizi toparlamanıza yardımcı olacaktır. Yine tüketeceğiniz taze sebzelerin vitamin değerlerini kaybetmemeleri açısından doğru pişirme yöntemleri ile hazırlanmasına da dikkat etmek gerekiyor.

    BİTKİ ÇAYLARINDAN UZAK DURUN

    Böyle zamanlarda doktorunuzun önerileri doğrultusunda ıhlamur gibi bitki çaylarını tek başına tüketebilirsiniz. Ancak içeriği bilinmeyen, karışık bitki çayı adı altında sunulan bitki çaylarından kesinlikle uzak durmanız gerekmektedir. Bitkilerin kullandığınızın ilaç ile etkileşimleri olabilir ve bu etkileşimler olumsuz sonuçlar doğurabilir.

    KALABALIK ORTAMLARA DİKKAT

    Sağlıklı bireyleri bile hasta eden soğuk havalar gribal ve boğaz enfeksiyonları, bronşit ve zatürre gibi hastalıklara neden olabiliyor. Bu nedenle girdiğiniz kalabalık ortamlarda bu mikropları almanız kaçınılmaz hale gelebilir. Zaten tüm tedavi süresince enfeksiyon riskinden korunmak için kalabalık ortamlardan uzak durmanız gerekiyor. Ancak özellikle kış aylarında herkesin potansiyel olarak mikrop taşıdığını düşünürsek kendinizi kalabalık ortamlardan, toplu taşıma araçlarından, enfeksiyon riski oluşturan tüm ortamlardan uzak tutmanız önemli.

    KENDİ KENDİNİZE İLAÇ KULLANMAYIN

    Tüm kendinizi koruma çabalarınıza rağmen mikrop kapmış olabilir veya soğuk algınlığı yaşıyor olabilirsiniz. Ama kesinlikle bu süreçte kendi kendinize karar vererek herhangi bir ilaç kullanmayın. Doktorunuzun önerisi olmadan kullanacağınız her ilaç, tedavinizi olumsuz etkileyebileceği gibi istenmeyen sonuçlara da yol açabilir. Hastalandığınızı hissettiğiniz an doktorunuzla temasa geçerek onun önerileri doğrultusunda tedavi planlaması yapmak en doğrusu olacaktır.

  • Moxo Testi

    Moxo Testi

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite günlük hayatımızda en sık duyduğumuz kavramlar arasına girmeye başladı. Keşfetmeye meraklı, ödev alışkanlıklarında problem yaşayan çocuklar için ebeveynler  ‘Dikkat dağınıklığı var bizim çocukta, hiperaktif bizimki…’ gibi etiketlemelerde bulunabiliyorlar.  Bu tanıyı koymaya yardımcı olmak için gerçekleştirilen testlerden biri de MOXO.

    Dikkat becerilerini ölçen çalışmaların çoğu, kalem- kağıt eşliğinde yapılan ve süreç içerisinde test uygulayıcısının aktif olduğu çalışmalardır. Bu sebepten uygulayıcıdan kaynaklanan hatalar, çocuğun performansına yansıyabilir. Moxo, danışanın günlük çevresini teste yansıtmaya çalışan bir çalışmadır.

    Moxo Testi, bilgisayar ortamında 6 yaşından itibaren uygulanabilir. Test çocuğun dikkat performansının yanı sıra, hiperaktivite, dürtüsellik ve zamanlama alanlarını da normlara göre kıyaslayabilir.

    Dikkatsizlik; uzun ve sıkıcı görevler üzerinde dikkati yoğunlaştıramama, dikkati dağıtan ögelerden fazlasıyla etkilenme, dalgın, unutkan ve dağınık olma durumları ile örneklendirilebilir.

    Hiperaktivite; çevredeki uyaranlardan birbiri ardına gelen, süzgeçten geçiremedikleri bilgi ve etki bombardımanına uğrayarak diğer insanlar tarafından ‘kontrol edilemez’ olarak algılanan bireyler için  kullanılan terimdir.

    Dürtüsellik; kendini kontrol etmeden güçlük yaşama, diğerleri tarafından umursanmama, düşüncesiz olarak algılanma olarak tanımlanabilir.

    Moxo Testi;

    o  İstemesine ve çaba göstermesine rağmen derslerde başarılı olamayan,

    o  Küçüklükten beri hep hareketli olan, sık yaralanmaya maruz kalan,

    o  Sınavlarda ve günlük hayatında zamanlama problemi yaşayan,

    o  Ödevlerini hep son ana bırakan, programlı çalışamayan çocuklara uygulanabilir.

    MOXO Testi sonucunda, çocuğun performansını detaylı olarak yansıtan bir rapor elde edilir. Raporda, çocuğun performansının yaş düzeyine uygun olup olmadığı, hangi alanlarda zayıf olduğu ve zayıf olan alanlarının da hangi düzeyde sorun teşkil ettiği belirlenmiş olur. Zayıf olan alan yönelik ebeveynlerin nasıl çalışmalar yapabileceği, öğretmenlerin öğrenme ortamında ne gibi düzenlemeler yapmaları gerektiğine dair bilgilendirmeler yapılır.