Blog

  • Kimlerde lupus görülür? Lupusa ne neden olur? Hastalık seyri nasıldır?

    Kimlerde lupus görülür? Lupusa ne neden olur? Hastalık seyri nasıldır?

    Kadınlarda görülme olasılığı daha fazladır. Kadınlarda erkeklere göre 9 kat fazla görülür. Başlangıç daha çok genç yaşlardadır. Sadece 15 hastadan birinde 50 yaşından sonra başlar. 50 yaşından sonra başlayan lupus vakaları da genelde daha hafif seyreder. Bazı kişilerde bulgular hamilelik sırasında ortaya çıkar. Nadiren çocukluk çağında da başlayabilir.

    Vücutta mikroplara karşı savunmada kullanmak üzere üretilen “antikor” adlı proteinler vardır. Lupusta, vücudun kendi hücrelerine de zarar veren antikorlar üretilmektedir. Böyle bir durumun neden ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte çevresel, hormonal ve genetik faktörlerin rol aldığı düşünülmektedir.

    Genetik faktörler etkili olmakla beraber lupus direkt anne babadan çocuğa geçmez. Ancak yakın akrabalarında lupus hastalığı olan bir bireyin yaşamı boyunca bu hastalığa yakalanma riski diğer bireylere göre fazladır. Eğer sizde lupus hastalığı varsa çocuğunuzun gelecekte lupus olma ihtimali %1’dir. Lupus bulaşıcı değildir, yani bir başkasından hastalığı kapmanız söz konusu değildir.

    Modern tedavilerle lupusun seyri son yıllarda gelişim göstermiştir. Ancak halen hastalık seyri kişiden kişiye değişkenlik gösterebilmekte, tahmin edilememekte ve ciddi organ tutulumları olanlarda hayati riske neden olabilmektedir.

    Hastalığın nasıl seyredeceğini tahmin etmek mümkün değildir. Bu nedenle doktorunuzun yakın takibinde olmanızda fayda vardır. Bu şekilde gelişebilecek önemli organ tutulumlarının erken tespit ve etkin tedavisi mümkün olabilir. Doktorunuz risk faktörlerinizi göz önüne alarak yaptığı önerilere uymanız ciddi komplikasyonların gelişmeden önlenmesi için önemlidir.

  • İlkokul Çocuklarında Sorumluluk

    İlkokul Çocuklarında Sorumluluk

    Sorumluluk kişinin yaşına,gelişim durumuna ve cinsiyetine göre değişen yapılması gereken ve beklenilen davranışlardır.Bütün aileler çocuklarının sorumluluk sahibi olmasını, kendi kararlarını vermesini, özgüvenli hareket etmesini ister ve bunun için çabalar. Çocuklara kendi yaşlarına uygun sorumluluk vermek onların gelişimi için önemlidir. Sorumluluk insanlarda aşamalı olarak gelişir. Sorumluluk duygusu zaman içerisinde öğrenilen ve kazanılan bir beceridir.

    Çocukların sorumluluk becerilerini geliştirme, gelişimleri için önemlidir. Ayrıca sadece çocuklukta değil yetişkinliklerinde de sorumluluk duygularının iyi gelişmiş olması onlar için avantaj sağlayacaktır. Çocukların sorumluluklarını geliştirmeleri için anne ve babanın gerekli davranışları yapmaları için fırsat vermelidir. Çocuklardan istenilen davranışlar için model oluşturulması ve davranışların pekiştirilmesi de çok önemlidir. Annesinin ve babasının sorumluluk sahibi olduğunu  görmelidir. Yani eğer çocuk annesini yere çöp atarken görürse kendisi de aynı davranışta bulunabilir.

    Bir çok aile çocuklarının yorulacaklarını ya da yapamayacaklarını düşünerek onlara sorumluluk kazandıracak görevler vermekten kaçınırlar. Bunlar çocuk için aslında bir kayıptır çünkü sorumluluk duygusu bir anda kazanılmadığı için çocuklara okul çağından daha önceki dönemlerde küçük görevler verilmelidir. Aksi takdirde bir çocuğa ilk defa okul zamanında sorumluluk verildiğinde çocuğun bu duruma alışması zor ve zahmetli olacaktır. Çocukların eşyalarına sahip çıkması, ödevlerini zamanında yapması ya da derslerine çalışması en temel sorumluluklarıdır. Eğer bir çocuğa küçük yaşlarda sorumluluk duygu yaşamadıysa okul hayatında bu konuda zorluklar yaşayabilir. Ödevlerini  yapmak onlar için eziyet halini alacak çünkü çocuklar ödev yapmanın onlar için önemli olduğu düşüncesine varmak zaman alacaktır.

    Çocuklara yaşlarına göre görevler vermek onlar için önemlidir. Farklı yaşlardaki çocukların aynı derecede sorumluluk yüklenmesi hem çocuk için hem de ailesi için zor olabilir. İlkokul yaşlarındaki bir çocuğun tek başına yapması gerekenler dört yaşındaki bir çocuktan farklıdır. İlkokul yaşlarındaki bir çocuk bazı sorumlulukları yerine getirmesi gerekir, bunlar;

    Tek başına giyinip soyunabilmek, ayakkabılarını kendi bağlayabilmek, okul ve sınıf kurallarına uyabilmek, odasını ve eşyalarını toplayabilmek, ödevleri zamanında yapabilmek, kişiler eşyalarına okulda ya da dışarıda sahip çıkması, sofranın hazırlanmasına ve toplanmasına yardım etmesi şeklindedir.
    Aileler çocuklarına olumlu yaklaşmalı ve eğer çocuklar yanlış bir şey yapsalar bile onlara gurur kırıcı şekilde konuşmamaları gerekir. Ailelerin buradaki en büyük amacı çocuğa bir işe başlama ve onu zamanında bitirme duygusunu kazandırmak olmalıdır.

    Çocuklara sorumluluk duygusu yüklerken onları motive etmek çok önemlidir. Aileler çocukları motive ederek çocukların isteklerini arttırabilir. Eğer çocuk görevlerini isteksiz yaparsa sorumluluklarıyla ilgili olumsuz duygulara kapılabilir. Onlarla oyun aracılığı ile iletişim kurulabilir. Müzik dinlerken oyuncak toplamak ya da ödül yoluyla teşvik etmek etkili yollardır. Çocuklar genellikle bir görev verildiğinde ne yapacaklarını bilemeyebilirler. Onların görevlerinde daha kontrol sahibi olmaları için görevlerini kolaydan zora göre derecelendirebilir.

    Çocuklar herkesin sorumlulukları olduğunu bilmedir. Aksi taktirde sadece kendisinin sorumlulukları olduğunu düşünüp hırçınlaşabilir. Ayrıca çocuklar sorumlulukları üzerinden tehdit edilmemelidir. Çocuklara görevlerini yapmadığında ceza vermek yerine görevlerini tamamladıklarında onları takdir eden ‘aferin, tebrikler, teşekkür ederim’ gibi sözler söylenmelidir. Yani çocuklara eğer ödevlerini yapmazsan televizyon izleyemezsin demek onlarda olumlu etki yaratmaz.

  • Lupus nedir?

    Lupus nedir?

    Lupus, vücudun bağışıklık sisteminin uygunsuz şekilde kendi dokularına karşı ürettiği antikorlarla iltihaba neden olmak suretiyle zarar verdiği otoimmün bir hastalıktır.

    En sık görülen bulguları eklem ağrısı, ciltte kızarıklık (raş) ve aşırı bitkinliktir. Lupus hastalığı olan bazı bireylerde sadece bu bulgular görülmesine rağmen bu bulgular bile kişinin yaşamını zorlaştırabilir. Ateş yüksekliği ve lenf nodlarında şişme de sık görülen bulgulardandır.

    Lupus pek çok farklı doku ve organda etkili olabilir ve kalp, beyin ve böbrekler gibi iç organlarda hastalık yaptığında daha ciddi sorunlara neden olabilir. Ancak pek çok kişide etkilenmesi olası organlardan sadece biri etkilenir ve genelde bulgular artıp azalan seyirde dalgalanmalar gösterir.

    Ciltte raş olarak adlandırılan kızarık cilt döküntüleri sıklıkla güneş gören yüz, el bileği, el gibi alanlarda ortaya çıkar. Kelebek raş denilen ve SLE’de sıklıkla görülen cilt bulgusu yanakların üzerinde ve burun kemerinde yerleşir.

    Bazı kişiler parmak uçlarının soğukta belirgin biçimde renk değiştirdiğini fark eder. Soğuk ortamlarda parmaklar önce beyaz, sonra mor ve en son kırmızı renk alabilir. Bu duruma “Raynaud Fenomeni” denir ve parmağa giden kan damarlarının soğuğa aşırı hassasiyet göstermesi sonucu kasılması ve damarın ilerisine kan akımının bozulmasından kaynaklanır.

    Ağız içinde sık sık aft denen birkaç milimetrelik, beyaz, çökük yaralar çıkabilir.

    Saç dökülmesi sık görülür ve bazı kişilerde dökülmenin çok olmasına bağlı saçlar seyrekleşebilir. Hastalık alevlenmesinin kontrol altına alınması ile sıklıkla dökülme azalır ve saç yoğunluğu yeniden artar.

    Eklem ağrısı sıktır ve en çok el ve ayakların küçük eklemlerinde olur. Ağrılar farklı zamanlarda farklı eklemlerde olabilir. Bazı lupus hastalarının temel şikayeti eklem ağrısı olsa da genelde bu hastalığa bağlı kalıcı eklem hasarı pek olmaz. Her 20 lupus hastasından birinde eklem bulguları ağır seyredebilir. Daha da az oranda hastada “Jaccoud Artropatisi” denen eklem iltihabına bağlı eklemlerde şekil bozuklukları görülebilir.

    Her 3 lupus hastasından birinde böbreklerde iltihabi bulgular ortaya çıkabilir ve bu kişilerin bir kısmında ciddi böbrek hasarı gelişebilir. Bu çeşit bir hasar kanda yapılan böbrek testleri, idrar testleri ve tansiyon takibi ile erken saptanırsa sıklıkla başarılı bir şekilde tedavi edilebilir.

    Eğer lupus böbreklerde hastalığa neden olduysa kan basıncı, yani tansiyon yükselebilir. Ayrıca tedavide sıklıkla kullanılan kortizon ve ağrı kesici ilaçlar da tansiyon yükselmesine neden olabilir. Yine lupusa bağlı kan yağlarında artış olabilir. Bu nedenle düzenli olarak yıllık kan yağlarına bakılmalı ve gerekirse tedavi edilmelidir.

    Lupusa bağlı kan hücrelerinin yapımından sorumlu kemik iliği de etkilenebilir. Kansızlık (anemi) gelişebilir; vücut savunmasından sorumlu akyuvar ve kanın pıhtılaşmasından sorumlu trombosit denen hücrelerin kemik iliğinden üretimi azalabilir. Bazı lupus hastalarında ise kan damarları içinde pıhtı oluşmasına eğilim görülür. Bu durum sıklıkla “antifosfolipid antikorları”ndan kaynaklanır. Bu antikorların kandaki varlığı bazen hamile kadınlarda düşüklere neden olabilir.

    Lupus hastalarının yine üçte birinde migren benzeri baş ağrıları veya anksiyete ve depresyonla seyreden psikiyatrik bulgular görülebilir. Bazı hastalarda da unutkanlık, baş dönmesi, kafa karışıklığı gibi bulgular ortaya çıkar. Çok daha nadir olarak sara nöbetlerine benzer ataklar veya şizofreni benzeri bulgular görülebilir.

    Nadiren lupusa bağlı direkt kalp veya akciğer tutulumları görülebilir. Daha çok kalbi veya akciğeri saran zarların iltihabına bağlı bulgular (perikardit ve plörezi) olur. Her iki durumda da özellikle nefes almakla göğüste hissedilen şiddetli batıcı ağrılar, nefes darlığı olur. Bazen zarlar arasında çok miktarda iltihabi sıvı birikerek o organın çalışmasını zorlaştırır ve bu durum kendini sıklıkla nefes darlığı olarak gösterir. Bunun dışında lupusa bağlı damarlarda daralmalar olabilir. Sonuçta kalp ağrısı, kalp krizi, inme gibi riskler ortaya çıkar. Bu durumların önlenebilmesi için tansiyon ve kan yağlarının yakın takibi ve gerekiyorsa tedavisi çok önemlidir

    Çok daha nadir olarak karaciğer, pankreas, dalak veya barsaklarda tutulum yaparak karın ağrısına neden olabilir.

    Bazı kişilerde iltihabi göz hastalıklarına neden olabilir.

    Lupus hastalarının 1/3’ünde bir diğer otoimmün hastalık daha görülür. Örneğin tiroid bezinin az çalışmasına neden olan tiroidit görülebilir. kadar olguda göz ve ağız kuruluğuna neden olan Sjögren Sendromu lupusa eşlik eder. Bazı kişilerde de kas iltihabına (miyozit) bağlı kas ağrıları ve kas güçsüzlüğü hastalığa eşlik edebilir.

  • Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete (Kaygı) Bozukluğu Nedir?

    Anksiyete, şiddetli bir korku ve panik duygusu hissidir. Çoğu kişi yaşamdaki önemli olaylar öncesinde kendisini korkmuş, endişeli hissedebilir. Bu doğal bir duygu durumudur. Beklenen önemli olay sona erdiğinde korku, panik ve anksiyete duyguları da sona erer. Ancak kişi, korku ve panik duygusunu beklenen olay geçtikten sonra bile yaşam kalitesini bozacak, gündelik hayatındaki işlevselliğini etkileyecek düzeyde hissediyorsa kişide bir anksiyete problemi olduğundan söz edilebilir.

    Anksiyete belirtileri nelerdir?

    Kişide bir anksiyete bozukluğu olabileceğini gösteren genel belirtiler;
    • Sinirli, gergin, huzursuz hissetme
    • Sebepsiz yere kötü bir şey olacakmış gibi hissetme, panik duygusu
    • Kalp atışlarında hızlanma
    • Nefes alışın hızlanması
    • Rahatsız edecek düzeyde terleme
    • Ellerde titreme
    • Kendini zayıf, güçsüz hissetme
    • Dikkati kaygı yaratan düşünceden uzaklaştırmakta zorlanma, bu düşünceden kurtulamadığı için diğer işlere odaklanmada güçlük
    • Uykuya dalmakta güçlük
    • Mide problemleri, hazımsızlık
    • Kaygıyı kontrol etmede güçlük
    • Anksiyeteye neden olduğu düşünülen durumlardan kaçınma isteği veya bu durumdan kaçınma davranışı

    Anksiyete (kaygı) bozukluğu yaşayan kişilerde kaygı seviyesinin yükseldiği durumlarda yoğun bir panik duygusunun yanında ellerde aşırı terleme, kalp atışlarında hızlanma, nefes almakta zorluk çekme, şiddetli baş ağrıları, mide bulantıları ve krampları, sık idrara çıkma gibi fiziksel belirtiler de görülebilir.
    Araştırmalar, genellikle çocukluk çağında ortaya çıkan anksiyete (kaygı) bozukluklarında hem genetik hem de çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığını ortaya koyuyor. Araştırmacılar özellikle erken yaşta yaşanan travmatik olayların bireylerin korku işleme mekanizmalarında hassasiyete yol açarak, ileri yaşamında stresörlere (stres nedenlerine, tetikleyicilerine) karşı fazla duyarlı hale gelmelerine yol açtığını da belirtiyor.
    Anksiyete, normal ve patolojik olmak üzere ikiye ayrılır. Normal anksiyete, tehdide tepki gösterme kapasitesinin bir anlatımıdır. Bu durumun nörofizyolojik bir temeli vardır, ancak burada hangi yaşantının tehdit edici olduğunun bilinmesi bireyin öğrenmesine, yaşamında karşılaştığı olaylara ve onların birey için olan etkisine ve önemine bağlıdır.
    Patolojik anksiyete, kaygı ile aynı anlamda kullanılır. Kişi, bunu içinde sanki kötü bir haber alacakmış, bir felaket olacakmış gibi nedeni bilinmeyen, içten gelen bir sıkıntı, bir endişe duygusu olarak algılar ve tanımlar. Çok hafif tedirginlik ve gerginlik duygusundan panik derecesine varan farklı yoğunlukta olabilir. Ağır derecelerinde, kişi en güçlü fiziksel ağrının dahi bu denli rahatsız edici olmadığını belirtir.
    Anksiyete, tehdide karşı gelişen bir tepki olup geleceğe yöneliktir. Korku; acı veren ve tehlikeli bir uyarana karşı gelişen bir tepkidir. Bir kendini savunma içgüdüsüdür. Kaygı, nesnesi belirlenememiş veya tanınmayan, tehlike olasılığı içeren durumlarda ortaya çıkan, korkuya benzer bir tepkidir. Korkudan farkı, kaygının nesnesinin belirsiz oluşudur ve asıl tehdit ve rahatsız edici olan bu belirsizliklerdir.
    Anksiyete rahatsız eden, yersiz korku duygusudur ve sıklıkla fizyolojik belirtilerle birliktedir. Anksiyete bozukluğu ise anksiyeteye bağlı belirgin sıkıntı ve işlev bozukluğu anlamındadır.
    Anksiyeteli hasta değerlendirilirken, anksiyetenin normal ve patolojik tipleri ayırt edilmelidir. Anksiyete büyümeye, yeni ve denenmemiş şeyleri denemeye ve bireyin kendi kimliğini ve yaşamın anlamını bulmaya doğal olarak eşlik eder ve bu son derece normal ve gereklidir. Patolojik anksiyete ise tersine, verilen uyarıya şiddet veya süre olarak uygunsuz bir yanıttır. Tehlike geçtikten sonra da devam eder veya ortada tehlike yokken dahi varmış gibi sebebi bilinmeyen yoğun bir kaygı hissedilir.
    Anksiyeteye üç farklı öge eşlik eder:
    Bedensel (somatik) öge anksiyetenin yarattığı kalp çarpıntısı, terleme, artmış uyarılmışlık (irritabilite) gibi fiziksel belirtileri; bilişsel öge zihni istemsiz meşgul eden, anksiyeteyi uyarıcı-artırıcı-sürdürücü olan tehlike odaklı belirtileri; davranışsal öge tehdit algısına yanıt olarak korunma amaçlı aktif kaçınma eylemini kapsar. Bu belirtiler değerlendirildiğinde, anksiyetenin sadece anksiyete bozukluklarına özel bir durum değil, diğer psikiyatrik bozukluklarda da görülebilecek bir belirti olabileceğini unutmamak gerekir.

    Anksiyete bozuklukları türleri nelerdir?

    Sık rastlanan anksiyete türleri:
    • Obsesif – kompulsif bozukluklar,
    • Panik atak,
    • Travmatik stres bozukluğu (TSSB)
    • Genel anksiyete bozukluları
    • Sosyal fobi
    • Özgül fobi

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu: Kişinin günlük aktivitelerini sürdürmesine engel olacak, işlevselliğini bozacak şiddette yoğun ve süreğen bir kaygı durumu yaşamasıyla kendisini gösterir. Bu şiddetli ve yoğun kaygı duygusuna, huzursuzluk, daimi yorgunluk hissi, konsantre olmakta güçlük, kaslarda istemsiz kasılma ve uykuya dalmakta ve uykuyu sürdürmekte güçlük gibi semptomlar da eşlik edebilir. Yoğun kaygı oluşturan durumlar çoğunlukla günlük ev işleri, rutin toplantılar, işle ilgili olağan durumlar gibi günlük hayatta da kendisini gösterir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu Tanı Ölçütler (DSM 5 )

    • En az 6 ay süreyle, hemen her gün, birçok olay ya da etkinlik hakkında (iş başarısı, okul başarısı vs.) aşırı kaygılanma ve kuruntulara (evham) kapılma
    • Kendini kuruntulara kapılmaktan alıkoyamama
    • Kaygı ve kuruntu, aşağıdaki 6 belirtiden en az üçüne eşlik eder:
    (not: çocuklarda sadece bir tanesinin olması yeterlidir).
    1. Huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe (sürekli diken üstünde olma)
    2. Kolay yorulma
    3. Düşüncelerini odaklayamama ya da zihnin durmuş gibi olması,
    4. İrritabilite
    5. Kas gerginliği
    6. Uyku bozukluğu
    • Kaygı, kuruntu ve fiziksel yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
    • Bu bozukluk, bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun (örn. hipertiroidi) fizyoloji ile ilgili etkilerine bağlanamaz.
    • Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz.

    Panik Atak:

    Panik atak yaşayan kişiler ortada hiçbir neden ya da uyaran yokken birden ortaya çıkan yoğun bir korku ve panik hissine kapılırlar. Panik atak yaşayan kişilerde ayrıca ellerde terleme, göğüs ağrısı, fazla hızlı ya da düzensiz kalp atışları, nefes alamadığını hissetme gibi fiziksel belirtiler de görülebilir. Panik atak yaşayan kişiler çoğunlukla bu durumu “kalp krizi geçiriyorlarmış” ya da “boğuluyorlarmış” gibi ifade edebilirler.
    Sosyal Kaygı Bozukluğu: Sosyal fobi olarak da adlandırılan sosyal kaygı bozukluğunda bireyler sosyal hayata karşı aşağılanacakları, reddedilecekleri ya da kendilerine üstünlük taşlanacakları, beğenilmeyecekleri gibi endişelerle yoğun bir kaygı duygusuna kapılırlar. Bu nedenle sosyal kaygı bozukluğu yaşayan kişiler diğer insanlarla bir araya gelmekten kaçınabilirler. Sosyal kaygı bozukluğunun en belirgin örnekleri toplum önünde konuşmaktan aşırı korkma, yeni insanlarla tanışmaktan çekinme/kaçınma ya da toplum içinde yemek içmekten çekinme/kaçınma şeklinde kendisini gösterir.
    Fobiler: Fobiler, kişide belirli bir obje ye da durumlara karşı gösterilen aşırı korku olarak ifade edilir. En sık rastlanan fobiler uçak fobisi, yükseklik fobisi, kedi – köpek fobisi, kapalı yerde kalma fobisi (klostrofobi), açık alanlara çıkma fobisi (agorafobi) olarak sıralanabilir. Fobiye neden olan objeye karşı duyulan korku bazen o kadar şiddetli olabilir ki kişiler günlük aktivitelerinde zorlanmaya ve işlevselliğini yitirmeye başlayabilir.
    Agorafobi: Agorafobi, kişinin panik atağa neden olacağını düşündüğü yerlerden ve durumlardan uzak durmasına neden olan bir anksiyete bozukluğudur. Agorafobisi olan kişiler kendilerini savunmasız hissettikleri için açık alanlarda olmaktan kaçınırlar.
    Bir sağlık sorununa bağlı anksiyete bozukluğu: Fiziksel bir sağlık sorunun neden olduğu, şiddetli panik ve anksiyete semptomlarını içeren anksiyete bozukluğudur.

    Seçici Konuşmazlık Bozukluğu:

    Çocuklarda görülen bir anksiyete bozukluğudur. Seçici konuşma bozukluğu olan çocuklar konuşma yetilerinde fiziksel bir problem olmamasına rağmen bazı ve seçili durumlarda konuşmazlar. Belirli kişilere, ortamlara özel olabilir. Seçici konuşmazlık bozukluğu olan bir çocuk okulda hiç konuşmazken, evde ailesiyle rahatlıkla iletişim kurabilir. Bu durum çocuğun okuldaki başarısını ve sosyal uyumunu etkileyebilir.
    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu: Ayrılma kaygısı bozukluğu çocukluk çağında görülen, çocuğun ebeveynlerinden ayrılmaya karşı gösterdiği şiddetli kaygıyı ifade eden bir kaygı bozukluğu türüdür.
    DSM-IV-TR’ye göre travma ile ilişkili bozukluklar ve obsesif kompulsif bozukluk ayrı kategorilerinde yer alırken; panik bozukluğu, fobik bozukluklar, sosyal anksiyete bozukluğu ve yaygın anksiyete bozukluğu anksiyete bozuklukları kategorisini oluşturmaktadır. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu bu kategoriye yeni eklenmiştir.
    DSM beşinci baskısıyla kullanıma sunulmuş olup anksiyete (kaygı) bozuklukları, ayrılma anksiyetesi bozukluğu, seçici konuşmama (mutizm), toplumsal anksiyete bozukluğu (sosyal fobi), panik bozukluğu, agorofobi, yaygın anksiyete bozukluğu, maddenin (ilacın) yol açtığı anksiyete bozukluğu, başka bir sağlık durumuna bağlı anksiyete bozukluğu, tanımlanmış diğer bir anksiyete bozukluğu ve tanımlanmamış anksiyete bozukluğu olarak sınıflandırılmıştır.

    Tıbbi Nedenlere Bağlı: Bazı kişilerde anksiyete, altta yatan tıbbi bir sağlık sorunundan kaynaklanıyor olabilir. Bazı durumlarda ise anksiyete belirtileri tıbbi bir rahatsızlığın ön işaretçileri olabilir. Anksiyete belirtilerine neden olabilecek bazı tıbbi durumlar şu şekilde sıralanabilir;

    • Kalp hastalıkları
    • Diyabet
    • Tiroid problemleri, hipertiroid
    • Solunum yolu problemleri, astım
    • Madde bağımlılığı ya da yoksunluk
    • Kronik ağrılar ve huzursuz bağırsak sendromu
    • Savaş/Kaç mekanizmasını etkileyebilecek nadir tümörler

  • Lupus: hastalığınız için siz ne yapabilirsiniz?

    Lupus: hastalığınız için siz ne yapabilirsiniz?

    Lupus hastalığının tedavisi ve kontrolü için ilaçlar önemli olsa da kendi hastalığınızın tedavisine destek için sizin de yapabileceğimiz pek çok şey var. Sağlıklı beslenme, egzersiz yapmak ve sigara içmemek bunların başında gelir.

    Hastalık Alevlenmesinin Tedavisi:

    Lupus, hastalığın alevlenme ve yatışmalarla seyrettiği, hastalık seyrinin dalgalanmalar gösterdiği bir durumdur. Alevlenme durumlarında ne yapmak gerektiğini bilmek, hastalığınızın seyrini daha iyi kontrol edebilmeniz açından önemlidir. Hastalık alevlenmesinin nedeni kişiden kişiye değişebilir. Güneş ışığına maruz kalmak, yeterince dinlememek ve stres alevlenmeye sebep olan en sık etkenlerdir. Sizde alevlenmeye yol açan nedenleri gözlemek ve bu durumlardan uzak kalmaya özen göstermek faydalı olabilir.

    Bitkinlik

    Sıklıkla kendiniz yorgun hissedebilirsiniz ve bu hayat standardınızı düşürecek düzeyde önemli bir sorun olabilir. Eğer kansızlık veya az çalışan tiroit bezi gibi açıklanabilir bir durum varsa bu kan testleriyle tespit edilip tedavi edilebilir. Eğer sebep tam olarak bulunamıyorsa bu durumun düzeltilmesi daha zor olabilir. Kinin grubu ilaçların bazen katkısı olabilir. Dinleme ve aktivite zamanlarının iyi düzenlenmesi, egzersiz yoluyla forma girmek yarar sağlayabilir. Ancak egzersiz süreleri yavaşça artırılmalı ve uygun egzersizler konusunda bir fizyoterapistten öneriler alınmalıdır.

    Sigara

    Lupusa bağlı pek çok sorun sigara içilmesi ile daha da kötüye gider.

    • Hem lupus hem de sigara içilmesi kan damarlarında daralmaya neden olarak dolaşım sorunlarına ve sonrasında kalp krizi ve inme riskinin artmasına neden olur.

    • Lupus varlığında solunum sisteminin mikrobik enfeksiyonlara yakalanma olasılığı daha fazladır ve sigaraya bağlı uzun sürede oluşan akciğer hasarı bu enfeksiyonların daha sık ve ağır geçmesine neden olur.

    • Lupus böbrekleri etkilediğinde tansiyonun yükselmesine neden olur. Sigara da tansiyon artışına katkıda bulunur ve inme, böbrek hasarının kötüleşmesi olasılığı artar

    Sigaranın bırakılması, lupusa bağlı daha ciddi komplikasyonları azaltmak için şarttır.

    Egzersiz

    Hastalığınız aktifken fazla hareket etmek istemeyebilir, dinlenmek isteyebilirsiniz. Ancak uzun süreli dinlenme ve hareketsizlik kaslarınızın zayıflamasına ve daha yorgun hissetmenize neden olabilir. Bu nedenle dinlenme ve egzersiz arasındaki dengeyi iyi kurmak gerekir. Yürümek ve yüzmek bitkinliğe iyi geldiği, forma girmeyi sağladığı ve eklemlere fazla yük bindirmeden kuvvet kazandırdığı için önerilen egzersizlerdir. Hastalık alevlenmelerinde bile az miktarda egzersiz sürecin iyileşmesine katkıda bulunabilir.

    Beslenme

    Beslenmenin lupus kontrolü ve tedavisi üzerine etkileri konusunda çok az bilgi vardır. Ancak doymuş yağların az tüketilmesi ve yağlı balıklarda bulunan omega-3 alınmasının faydalı olabileceğine dair çalışmalar mevcuttur. Tüm besin türlerine ihtiyaç olduğu için dengeli beslenmek önemlidir, belli besin gruplarının dışlandığı diyetlerden kaçınmak gerekir.

    Güneş Işığı

    Çok fazla ultraviyole ışığa maruz kalmak ciltte raş denen döküntülerin oluşmasına ve bazen de iç organlarda iltihabi süreçlerin alevlenmelerine neden olabilir. Gün ortası gün ışığından kaçınmak, güneşten korunmak, şapka takmak ve yüksek koruma faktörlü güneş yağları kullanmak gereklidir.

    Raynaud Fenomeni

    Eğer ellerde ve ayaklarda soğuk havada aşırı renk değişikliği ile giden Raynaud Fenomeniniz varsa soğuk havalarda el ve ayakları ve tüm vücudu soğuktan koruyacak şekilde giyinmek gerekir. Sigara içmek kan dolaşımını daha da bozduğu için bulguların ağırlaşmasına neden olur. Düzenli egzersiz ise dolaşıma katkı sağlayarak semptomların azalmasını sağlayabilir.

    Stres

    Hastalık sürecini olumsuz etkileyebileceği gibi, durumunuzu olduğundan kötü hissetmenize neden olabilir. Stresle başa çıkma tekniklerinin (Meditasyon, EFT vb) öğrenilmesi fayda sağlayabilir. Gereğinde bir psikiyatrist desteği düşünülebilir.

    Doğum Kontrolü

    Lupusu olan kadınların doğum kontrol hapı olarak sadece progesteron veya düşük doz östrojen içeren tabletler, ancak daha iyisi kondom gibi bariyer metotların kullanılması önerilir. Çünkü östrojen hastalık alevlenme olasılığını artırır.

    Eğer kortizon tedavisi alıyorsanız doğum kontrol yöntemlerinden enjeksiyonla yapılan medroksiprogesterone asetat uygulamasından kaçınmanız gerekir. Çünkü bu tedavi kemik koruyucu etki gösteren östrojen düzeylerini düşürerek kemik erimesi (osteoporoz) riskini artırır.

    Menapoz Sonrası Hormon Replasman Tedavisi

    Geçmişte bu tür tedavilerin lupus alevlenmelerine neden olabileceğinden endişe edilirdi. Ancak son çalışmalara göre iyi kontrol altında olan lupusta, menapoza bağlı yakınmalar da çok şiddetli ise bu tür bir tedavinin kısa süreli kullanımının güvenli olduğu gösterilmiştir.

    Tamamlayıcı Tıp Metotları

    Bu konuda çok bilimsel yayın bulunmamakla beraber pek çok kişi bu tür yöntemlerden fayda gördüğünü ifade etmektedir. Örneğin akupunktur uygulamalarının lupusa bağlı eklem ağrılarında fayda sağladığı görülmüştür. Böyle bir tedaviye başlamadan sizi takip eden Romatoloji Uzmanınızın fikrini almanızda fayda vardır. Sonuç olarak uygulanacak olan Tamamlayıcı Tıp Yöntemi de bir hastalık tedavisi olduğu için bu konudaki uygulayıcıların ilgili konuda eğitim almış tıp doktorları olması gereklidir.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyon aslında bir ruh halini tanımlayan sözcüktür. Ancak aynı zamanda psikiyatrik bir bozukluğu tanımlamak amacıyla da kullanıldığından giderek bir hastalık adı halini almıştır. Bir kişi için depresyonda denildiğinde, bir çeşit ruhsal çökkünlük halinde olduğu anlaşılmaktadır. Gündelik yaşamda herkes zaman zaman kendini moralsiz, üzgün, mutsuz hatta karamsar hissedebilir. Depresyon hastalığının gündelik olağan moral bozukluğu veya demoralizasyondan farkı kişinin sadece:

    • Duygusal olarak üzgün, mutsuz, kederli hissetmesi değil ama yanı sıra
    • Düşünce olarak durumuyla ilgili ümitsizlik, çaresizlik ve karamsarlık içinde olması, kendini bu durum içinde yetersiz ve değersiz olarak algılaması ve hatta intiharı çözüm olarak görmesi,
    • Davranış olarak kendini toplumdan soyutlaması, içine kapanması, giderek durgunlaşması, hiçbir şeyden zevk alamaması ve isteksizlik göstermesi ve
    • Bedensel olarak uykusunun ve iştahının bozulmasıdır.

    Gündelik olaylar mutlaka insanların ruh halini olumsuz etkilemektedir, ancak depresyondan farkı, kişinin bu durumu çözümsüz görmemesi ve kendisini de yetersiz hissetmemesidir. Gündelik olaylarda morali bozulan kişi olumlu gelişmeler ile kendisini yeniden iyi hissederken, depresyon hastalığındaki kişi olaylara bağlı olarak kendini daha iyi hissetmez. Depresyon, belirli durum ya da olaydan çok, kişinin kendini içinde hissettiği süreğen bir çöküntü durumudur. Bu nedenle tüm gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk hallerini depresyon olarak kavramlaştırmak hatalı bir yaklaşım olmaktadır.

    Depresyon hastalığının yaygınlığına bakıldığında, 2010 yılı başında yayınlanan bir çalışmaya göre toplumda %8-10 arasında görülmektedir. Yaşam boyu hastalanma riski ise erkeklerde on erkekten bir tanesi, kadınlarda ise her dört veya beş kadından bir tanesi yaşamlarında en az bir kez depresyon hastalığına yakalanacaklardır.

    Depresyon toplum hayatımızı tüm alanlarda olumsuz yönde etkiler

    -Artan intihar olayları

    – Konsantrasyon bozulmasına bağlı oluşan ölümcül kazalar

    -Alkol ve uyuşturucu tüketiminin artması

    -Verimlilik azalması ve kariyer kaybı

    – Okul performans kaybı

    -Aile parçalanmaları

    -İş kazalarında artış

    – Depresyon sonucu kalp-damar sistemini ilgilendiren veya benzeri bedensel (psikosomatik) rahatsızlıklar da görülür.

    Genel olarak depresyon farklı ağırlık derecelerine göre üçe ayrılır:

    Hafif depresyon: Büyük zorluklarla da olsa kişilerin günlük yaşantılarını (örneğin iş, boş zaman, aile içindeki görevler) idame ettirmeleri mümkün olur.
    Orta şiddette depresyon: Çalışma becerisi büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Sosyal ilişkiler de giderek daha çok azalır. İşlevsellikte kayıplar yaşanır.

    Ağır depresyon: Bu durumdayken çalışmak, ev işlerini halletmek veya sosyal aktivitelerde bulunmak genelde mümkün değildir. Kişi kendisinde işlerini halledebileceği enerjiyi bulamaz.

    Ağırlık dereceleri, mevcut şikayet veya belirtilerin sayısına göre belirlenir. Bir hafif depresyonda toplam on belirtiden en az dördünün, bir ağır depresyonda ise toplam on belirtiden en az sekizinin görülmesi gerekir.

    Depresyon için risk etkenleri nelerdir?

    • Erken ebeveyn kaybı
    • Madde ve alkolün kötüye kullanımı
    • Anksiyete bozuklukları
    • Kadın olmak
    • Düşük sosyoekonomik düzey
    • Ayrı yaşama, boşanmış olma
    • İşsizlik (İşsizlik depresyonda risk etkeni olması yanında, işte verimliliğin azalmasının önemli sebeplerindendir)
    • Daha önce depresyon geçirmiş olma
    • Yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri yaşama
    • Kişilik yapısı, mizaç
    • Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel kötü davranılma öyküsü
    • Bazı ilaçlar
    • Tıbbi hastalıklar
    • Hormonal değişiklikler

    Depresyonun klinik belirtileri nelerdir?

    Klinik depresyonun temel niteliği hoş olmayan duygu durum, ilgi ve zevk azlığı, umutsuzluk ve karamsarlıktır. Kişiler derin bir üzüntü yaşarlar. Gelecekleri ve yaşadıkları ile ilgili olarak hep kötümser düşünürler. Kişide depresif duygu durum ile birlikte değişik etkinlik ve sorumluluklara karşı ilgi kaybı izlenir. Olağan etkinliklerden zevk alamaz. İş, özel zevkler, bireysel ilişkiler, cinsel aktivite de dahil olmak üzere hiçbir şeyden zevk alamazlar. Bazı kişilerde önde gelen belirti bunaltı olabilir. Anksiyete (bunaltı, kaygı) düzeyi çok artabilir, ajitasyon (huzursuzluk) gösterebilirler. Genel olarak ilgileri azalır. Umutsuzluk ve çaresizlik duyguları o kadar yoğun olabilir ki düştükleri bu durumdan hiçbir şekilde kurtulamayacaklarını düşünebilirler. Depresif kişiler basit günlük aktiviteleri bile yapmakta güçlük çekerler. İş, aile, para ve kendi sağlıkları ile aşırı biçimde kafaları meşgul olur. Enerji düzeyi azalır. Bazı kişilerde önde gelen belirti somatik belirtiler olabilir. Tepkisel davranırlar.

    *Umutsuzluk, kötümserlik, benlik saygısında düşme ve suçluluk duyguları intihar düşünce ve eylemlerini uyarır. Sevilenle yeniden birleşme düşünceleri ortaya çıkabilir.

    *Düşünce içeriğinde geçmiş olaylar önemli bir yer tutar. Yoğun anksiyete (bunaltı, kaygı) belirtilerinin depresyon olgularında intihar girişimleri için belirleyici bir etken olduğu ileri sürülmektedir. İntihar düşünceleri ve girişimleri depresyonun önemli belirtilerindendir. Depresyon vakalarının en az yarısı tanı konamadığından dolayı tedavi edilemez. Tedavi edilemediğinde depresyonun şiddeti artabilir ya da intihar ile sonuçlanabilir. DSÖ, depresyonun yaygınlığının yetişkin nüfusta %5 civarında olduğunu belirtmiştir. Bu oran dünyada yaklaşık 350 milyon kişiye denktir.

    *Depresif olguların çoğunda duygu durum değişiklikleri ile birlikte iştah ve kilo kaybı bulunur.

    *Uyku bozukluğu depresyonun çok sık karşılaşılan bir belirtisidir. Dalgınlık, unutkanlık olabilir. Bazen ağır olgularda aklından geçenlerle dış dünyada olanlar birbirine karıştırılabilir.

    Majör Depresif Bozukluk Tanısı ve DSM-V (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı)  

    • Tanı Kriterleri

    *Üzüntülü duygu durumu ya da her zamanki etkinliklerle alakalı zevk kaybı bunlarla beraber aşağıdakilerden en az 5 belirti:

    *Çok fazla ya da çok az uyuma

    *Psikomotor yavaşlama ya da yerinde duramama

    *Yüzde 5 ten fazla ağırlık kaybı ya da artışı

    *Enerji kaybı

    *Değersiz ya da aşırı suçlu hissetme

    *Odaklanma, karar alma ya da düşünme güçlüğü

    *Yineleyen ölüm ya da intihar düşünceleri

    *Belirtiler 2 hafta boyunca günün büyük bölümünde her gün görülür.

    *Belirtiler önemli bir kayba gösterilen normal tepkiden farklıdır ve şiddetlidir.

    Depresyon tanısı nasıl konur?

    Depresyon tanısı koyabilmek için anlatılan belirtilerin tamamının bulunması gerekmez. Yukardaki belirtilerden bir küme işlevselliği bozacak kadar ağır ise ve başka nedenlere bağlanamıyorsa tanı konur. Tanı için uygulanan testlerin sonuçları ve klinik gözlem oldukça önemlidir.

    Depresyonun Diğer Belirtileri

    *Kolay kızma

    *Tahammülsüzlük

    *Gürültüden rahatsız olma

    *Somatik belirtiler

    *Obsesyonlar

    *Anksiyete

    *Ağrı/Cinsel işlev bozuklukları

    Çocuklarda depresyon görülür mü?

    Evet. Çocukluk döneminde de depresyon görülebilir. Tedavi edilmemesi halinde uzayabilir ve erişkinlikte de sürebilir. Çocuklarda depresyon belirtileri bazen erişkinliktekinden ayrılabilir. Okul reddi, hastalık uydurma, ebeveynlerini kaybetme kaygısı, okul sorunları biçiminde kendini gösterebilir.

    ÇOCUKTA BELİRTİLER

    -Bedensel yakınmalar

    -Sinirlilik

    -İşitsel varsanılar

    -Kaygı bozukluğu

    -Fobiler

    • ERGENLİKTE BELİRTİLER

    -Aşırı tedirginlik ve huzursuzluk

    -Öfke patlamaları

    -Çabuk sıkılma

    -Dikkat dağınıklığı

    -Antisosyal davranış

    -Madde kötüye kullanımı

    -Okuldan kaçma

    -Okul başarısızlığı

    -Gelişigüzel cinsel ilişkiler

    -Azalmış hijyen

     YAŞLILIKTA BELİRTİLER

    -Bilişsel belirtiler (Bellek yitimi, yönelim bozukluğu, konfüzyon)

    -Psödodemans (Yalancı Bunama)

    -Apati (İlgisizlik)

    -Çelinebilirlik (Dikkati Yoğunlaştıramama)

    Depresyonun seyri nasıldır?

    Depresyon olgularının % 85 ya da daha fazlası bilinen olağan tedavi yöntemlerinden yararlanır. Tedavi edilmeyen olgular ise 6-24 ayda düzelirler. % 5-10 kadar olguda ise iki yıldan fazla sürer. Tedavi ile bu süre birkaç hafta ile birkaç aya indirilebilmektedir. Tedaviye erken başlamak yanıt alma süresini kısaltır.

    Depresyonun tedavisi nasıldır?

    Antidepresan ilaç tedavilerinin yanında hastalara psikoterapiler uygulanmaktadır. Bu tedaviler çeşitli kuramlara dayanan ve yıllar içinde bilgi birikimiyle temelleri oturtulmuş yöntemlerdir. Bu tedaviler psikanaliz denilen insanın ruhsal çatışmalarını çözmeye yarayan tedaviler ile bilişsel-davranışçı terapi denilen insanın düşünce yapısındaki olumsuz düşünce kalıplarını ve davranış kalıplarını işlevsel olanlar ile değiştirmeye yarayan tedavilerdir.

    Sonuç olarak, depresyon psikiyatrik hastalıklar için en yaygın olan ve en çok yeti kaybına yol açan hastalıklardan birisidir. Doğru tanınıp etkili tedavi edildiğinde bir toplum sağlığı sorunu yaratmamaktadır. Oysa, uzman olmayan kişiler tarafından uygun biçimde tedavi edilmeyen depresyon pek çok başka soruna yol açmaktadır.

  • Diyaliz hastalarına bayram uyarısı

    Bayramda şekerli besin tüketiminin artması ve içerisinde bulunduğumuz yaz aylarında vücudun sıvı ihtiyacına bağlı olarak artan su tüketimi, diyaliz hastaları için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Diyaliz hastalarının böbrek yetmezliği nedeniyle vücutlarında biriken fazla sıvıyı dışarı atamamaları sonucu sıvı birikimine yol açıyor. Vücutta biriken fazla sıvı ise tansiyonu yükselterek, ödem ve kalp yetmezliğine yol açabiliyor.

    Ramazan Bayramı’nda ülkemizde ikramlaşma kültürünün yaygın olması sebebiyle tatlı tüketiminin artış göstermesi başta olmak üzere diyaliz hastalarının bu süre zarfında beslenmelerine özen göstermeleri gerekiyor. Sağlıklı insanların aksine, diyaliz hastalarında böbreklerin çalışmaması nedeniyle sıvı birikime yol açan sıvı alımının artması, bir çok olumsuzluğu beraberinde getiriyor.Vücutta biriken fazla sıvı tansiyonu yükseltebilir, ödem ve kalp yetmezliğine yol açabilir. Diyaliz hastaları vücutlarında biriken suyu ancak diyalizle atabiliyor. Dolayısıyla vücutta biriken suyun fazla olması, diyaliz esnasında kramp ve ani tansiyon düşmesine yol açacaktır.Tüm bu ayrıntılar düşünüldüğünde, beslenme düzeninin de sıvı alımını gerektirmeyecek şekilde düzenlenmesi gerekiyor

    Ceviz, fındık ve badem içeren tatlılardan uzak durun!

    Diyaliz hastaları Ramazan Bayramı süresince özellikle fosfor ve potasyum içeren besinleri tüketirken kontrollü olmalıdır. Fındık, fıstık, badem, ceviz gibi kuruyemişlerin bayram tatlıları eşliğinde tüketimi diyaliz hastalarının sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bu besinler içerisinde hem fosfor hem de potasyum barındırdığındandiyaliz hastaları tarafından tüketilmesi sakıncalı olabilir. Özellikle tatlılar ile birlikte ölçüsüz tüketilen bu besinler hastalara zarar verebilir. Besinler yoluyla alınan fazla fosforun kanda birikmesi,Üremik Kemik Hastalığı denen bir çeşit kemik hastalığına, kan damarları ve yumuşak dokularda kireçlenmeye sebebiyet verir.Potasyumun ihtiyaçtan fazla alınması ise kanda potasyum miktarını yükseltir ve kalpte ritm bozukluğu hatta krizine neden olabilir. Bundan dolayı diyaliz hastaları potasyum ve fosfor içeren besinleri tüketirken kontrolü elden bırakmamalı.

    “Ev Hemodiyalizi ile beslenme kısıtlamaları büyük ölçüde ortadan kalkıyor”

    Diyaliz hastalarının beslenme kısıtlamalarının aksine, Ev Hemodiyalizi tedavisi gören hastalar daha rahat beslenebiliyor. Haftada 3 gün 4 saat diyalizle herşeyi tam düzeltemiyoruz. Bu nedenle hastalardan sıkı perhiz yapmalarını istiyoruz. Diyaliz hastalarının yaşadığı sorunların çözümü, diyaliz süresini uzatmaktan geçiyor. Kliniklerde diyalizler haftada 3 gün 4 saat yapılıyor. Diyalizin haftada 3 gün 8 saat yapılmasını mümkün kılan Ev Hemodiyalizi sayesinde, hastanın tansiyonu, kandaki fosfor oranı ve kan değerleri normal oluyor ve yeme-içme kısıtlamaları da büyük ölçüde ortadan kalkıyor. Ev Hemodiyalizi ile ilaç kullanımına dahi gerek kalmıyor. Diyaliz sırasında ya da sonrasında halsizlik, tansiyon düşmesi, kramp gibi durumları da görülmüyor, ayrıca bu tedavinin diyaliz hastalarının kabusu haline gelen sıvı tüketimi ile alakalı kontrolü de minimum seviyeye indirmeye yardımcı oluyor.

  • Ne İstiyor Bu Çocuk?

    Ne İstiyor Bu Çocuk?

    Birçok anne baba çocuğu için psikolojik destek almak için bir uzmana gelirken aklından geçen soru şudur:“Ne istiyor bu çocuk?”Bu sorunun cevabı çocuğun içine doğduğu ortam ve ona bakım verenlerle kurduğu ilişki ile çok yakından ilişkilidir.

    Bir çocuk her şeyden önce güvenli bir bağlanma ilişkisi yaşamak ister. Ünlü Psikolog John Bowlby’in  üzerinde çalıştığı “bağlanma” kavramı ile anne bebek arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Bowlby bebeklerin anneleri ile farklı şekillerde bağlanma geliştirdiğini gözlemiştir. Bazı bebekler anneleriyle güvene dayalı yakın, samimi ve senkronize bir ilişki yaşarken bazılarının anneleriyle ilişkilerinde kaygılı ya da kaçıngan olabildikleri görülmüştür. Bebeğin annesiyle özellikle ilk 2 yılda kurduğu güvene dayalı ilişki aslında onun tüm yaşamını etkilemektedir. Bu süreçte bebeğin ihtiyaçları yerinde, yeterince karşılanması ve duygularını regüle etmesine destek olunması önemlidir. Bu ihtiyaçların sevgiyle ve ilgiyle karşılanması bebeğin daha sakin ve huzurlu olmasına ve çevresiyle güvene dayalı bir keşfe çıkmasına fırsat sağlar. Bu yüzden daha doğum öncesinde bebeğin istenmesi, sevilmesi, temel fizyolojik ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanması önemlidir. Öyleyse “Bir çocuk ne ister ?”sorusuna cevap;  en temelde onu seven, bu sevgisini gösterebilen, dokunan, güven veren, ihtiyaçlarını gören bir anne baba ister diyebiliriz.

    Yaşamın ilk dönemlerinde kurulan bu ilişki kalıbı yaşamın diğer dönemlerine de taşınır. Yeterince sevilmemiş ya da sevildiğini hissetmemiş, duygularını ifade etmesine izin verilmemiş, beslenme, bakım gibi ihtiyaçları karşılamamış ve güvenli bir ötekini deneyimlememiş çocukları pek çok zorluk bekler. Bu çocuklar sadece kendileri göstermek, yaşamadıkları sevgiyi deneyimlemek ya da yaşadıkları travmatik yaşantıların izlerini silmek için bir çok semptom gösterebilir. Çocuğun gösterdiği her semptom aslında bir yardım çığlığıdır. Beni görün, beni anlayın, acımı fark edin demenin farklı bir yoludur. Eğer bu süreçte çocuğa yeterince destek olunmaz ise bu yaşantılar ile ergenliğe ve yetişkinliğe sorunlar taşınabilir.

    Çocukla çalışan ruh sağlığı uzmanları, çocuğun dünyaya gelmesinin planlandığı dönemden şu yaşına kadar yaşadığı süreçleri titizlikle ele alırlar. Bebeklikte temel ihtiyaçların nasıl karşılandığı bakım veren kişilerle kurulan ilişki, güvenli bağlanma geliştirip geliştiremediği gözlemlenir. Çocuğa verilen psikolojik destek sürecindeyeniden güvene dayalı bir ilişkiyi deneyimlemesi, duygularını tanıyıp regüle etmesine imkân tanınır. Çünkü değişim, gelişim, yeniden sevme ve sevilebilme kapasitesi her zaman geliştirilebilirdir. Çocukların sevildiği, korunduğu, kapsandığı, onaylandığı ve sınırlar ile güven içinde çevresini keşfe çıkabildiği güzel günler yaşamları dileğiyle…

  • Riskli hastaların sindirim sistemindeki kanserlerin taranması

    Riskli hastaların sindirim sistemindeki kanserlerin taranması

    -İlerleyen yaşla birlikte hücrelerdeki çoğalmayı kontrol eden mekanizmalar zayıflamakta, o güne dek yapılmış olan hücresel hatalar da birikmektedir.

    -Hiçbir şikayeti olmayan sağlıklı bireylerde kanser taraması yapılarak etrafa yayılmadan hastalığı erken evrede yakalamaya çalışılmaktadır. Bu sayede hastalık daha kolay tedavi edilebilir.

    -Tarama ile erken tanı günümüzde bazı kanser türlerine olanak tanırken bazıları hakkında fikir vermez.

    -Ayrıca tarama testleri her zaman yüzde yüz kanseri göstermez. Bazen kanser olmayan hastalarda varmış gibi bulgular verebileceği ve nadiren bazı kanser vakalarını da atlayabileceği hiç bir zaman unutulmamalıdır.

    -Sindirim sisteminde kolorektal (kalın bağırsak) kanserlerinin erken tanısı tarama testleriyle konulabilirken mide kanseri, yemek borusu kanseri, ağız içi kanserlerinin günümüzde kabul edilmiş tarama testi yoktur.

    Kolorektal Kanserde tarama testleri:

    Gaitada Gizli Kan Testi: Sadece mikroskop altında gözlenebilecek çok az miktardaki kan bu test ile mikroskobik incelemeye gerek kalmadan dışkıda araştırılır. 50 yaşından sonra yılda bir kere yapılmalıdır.

    Sigmoidoskopi: Rektumdan ilerletilen sigmoidoskop (lens ve ışık) ile rektum ve sigmoid kolon (kolonun aşağı kısımları) görüntülenir. Beraberindeki aparat ile doku örneği de alınabilir ve mikroskop altında incelenebilir. 50 yaşından sonra beş yılda bir kere uygulanmalıdır.

    Baryum Enema: Baryum denilen ve radyolojik yöntemlerle görüntülenen sıvı rektuma verilir. Baryum alt sindirim sistemini kaplar ve alt sindirim sistemi X ışınları ile görüntülenir. 50 yaşından sonra beş yılda bir kere uygulanabilir.

    Kolonoskopi: 50 yaşından sonra riski olamayan kişilerde beş yılda bir kere uygulanmalıdır. Pozitif çıkan bağırsaklarla ve rektumla ilgili her testten sonra kolonoskopi yapılmalıdır.

    Parmakla Rektal Muayene

    Virtual Kolonoskopi: Bilgisayarlı tomografi ile kolonun görüntülenmesidir.

    DNA Gaita Testi: Dışkıda bulunan hücrelerin DNA ları incelenir. Buradaki genetik değişiklikler kolorektal kanserin işareti olabilir.

    Eğer aşağıdaki risk faktörleri varsa, bu testlere daha erken yaşta başlanabilir veya daha sık uygulanabilir:

    -Daha önce bağırsaklarda polip tespit edilmişse,

    -Genetik bir yatkınlığı varsa,

    -1. derece akrabalarda polip veya barsak kanseri varsa,
    -Kronik (uzun süreli) bir barsak hastalığı varsa

  • Nedir Bu Denge?

    Nedir Bu Denge?

    Bahar geldi. Her yer tazelenmeye başladı. Yılın ilk dondurmasını yerken sizinle içimden “denge” konusunu konuşmak geldi. Nedir bu denge?

    Pozitif psikoterapiye göre insanın dört temel kapasitesiyle gelişmesi mümkündür. Bu alanlar fiziksel, zihinsel, sosyal ve manevi kapasitelerimizdir. Pozitif psikoterapide temel amaç bireyin kapasitelerini geliştirmeye ve günlük yaşamda dengeyi sağlamasına yardımcı olmaktır. Şimdi gözden geçirin, aşağıdaki alanların her birine 25 üzerinden kendinize kaç puan veriyorsunuz?

    Her alanda puanlarınızı verdikten sonra, puanlarınız için belirlediğiniz noktaları birleştirin. Elde ettiğiniz şekil, birleştirdiğiniz haliyle kareye ne kadar yakın yani “dengeli”.

    Ele almak istediğim ilk kapasite beden/duyular. Hadi şimdi şu sorulara cevap vermeye çalışın:

    1. Fiziksel şikâyetleriniz nelerdir?

    2. Görünümünüzü nasıl değerlendiriyorsunuz?

    3. Bedeninizi dost veya düşman gibi mi görüyorsunuz?

    4. Eşinizin güzel veya yakışıklı olması sizin için önemli mi?

    5. Beş duyudan hangisi sizin için en fazla anlam taşıyor?

    6. Kızdığınızda bedeninizin hangi bölgesiyle tepki gösterirsiniz?

    7. Eşiniz hastalandığında siz nasıl davranırsınız?

    8. Çok fazla mı yoksa çok az mı uykuya ihtiyaç duyarsınız?

    9. Hastalıklar hayata bakışınızı ya da gelecek yaklaşımınızı nasıl etkiler?

    10. Aileniz iyi görünmeye, sportif aktivitelere ve fiziksel sağlığa çok önem verir mi?

    11. Çocukluğunuzda ailenizden kim sizi okşadı, öptü ve nazik davrandı?

    12. Çocukken evinizde çok fazla ve çeşitli yiyeceğe önem verilir miydi? Ailenizdeki slogan neydi?

    13. Bedeninizle oynadığınızda (örneğin, parmak emmek, mastürbasyon) aileniz ne tepki verirdi?

    14. Çocukken bedeninizle oynadığınızda nasıl cezalandırılırdınız (dayak, aşağılama, tehdit, bağırmak, yemeğin yasaklanması, sevgi göstermemek vs.) ?

    15. Çocukken hasta olsanız bile okula gitme zorunluluğunuz var mıydı?

    16. Çocukken hastalandığınızda hemen yatağa mı gönderilirdiniz?

    17. Çocukken hastalandığınızda size kim bakardı?

    Cevaplarınızı ve kendinize verdiğiniz puanı gözden geçirdiğinizde bir farkındalığınız oldu mu? Beslenme, öz bakım, uyku gibi bedensel ihtiyaçlarınızı fark edebildiniz mi? Son zamanlarda hoşunuza giden bir şey izlediniz, kokladınız, tattınız, dokundunuz ya da dinlediniz mi?

    Başlamak istediğiniz alan belki kendinize daha düşük puan verdiğiniz alandır, ancak enerji ve motivasyonumuzu da görece gelişmiş kapasitemizden alabiliriz.