Blog

  • Tiroid ilacınızı düzenli almanız için 10 neden

    Tiroid bezi yetersizliği (hipotiroidi) sık görülen problemlerdendir. Bu hastaların çoğu tiroid ilacını (levotiroksini) ömür boyu kullanmalıdır. Peki ilaç düzgün alınmayınca neler yapabilir.

    İşte 10 sonuç

    1-Tansiyon ve kalp rahatsızlıkları (ritim problemi ve damar tıkanıklıkları) sık görülür.

    2-Barsak hareketlerinin yavaşlamasına bağlı kabızlık, karaciğer enzimlerinde yükseklikler ve yağlanma görülür.

    3-Solunum kaslarında çabuk yorulmalar, uyku apneleri görülebilir.

    4-Kilo alımları ve buna bağlı kronik rahatsızlıklar görülebilir.

    5-Kansızlık (demir, folik asit, b12 eksikliği), vitamin emilim bozuklukları görülebilir.

    6-Uyku bozuklukları (fazla uyuma) ,psikyatrik problemler (depresyon, panik atak, anksiyete) görülebilir.

    7-Kas krampları, el-ayak ve vucutta uyuşukluk ve karıncalanmalar, sinir iletiminde bozukluklar görülebilir.

    8-Deride kalınlaşmaya bağlı ve karoten birikimine bağlı renk değişiklikleri(sarımtırak renk) ve cilt kurluğu sık görülür.

    9-Erkeklerde sperm sayısında azalma, kadınlarda yumurtlama bozuklukları ve kısırlığa sebep olabilir.

    10-Konuşma ve düşünme hızında yavaşlama, öğrenme güçlüğü olabilir.

    Doç.Dr.Fevzi BALKAN

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Evdeki Ergen

    Evdeki Ergen

    Hayatımızın her dönemi farklı değişimlere ve geçişlere sahiptir. Bebeklikten çocukluğa geçmek, ilkokuldan liseye geçmek, yeni bir eve-işe geçmek, farklı birlikteliklere geçmek, yeni bir eşyaya geçmek… Değişimlere uyum sağlamak, alışmak genellikle sancılı ve zor bir süreç olabilir. Ergenlik dönemi de hormonal, duygusal ve düşüncesel yani psikolojik ve fizyolojik bir çok değişimin gerçekleştiği bir süreçtir. Bu sürecin getirilerini ergenler sadece kendileri yaşamazlar, aynı zamanda çevrelerindeki bireyler de bu süreçten etkilenmektedirler. . Dolayısıyla ergen bu kadar çok değişimden geçerken aslında ergen anne-babası da değişimden geçer, geçmek zorunda kalır. Bu dönem çocukluk ve erişkinlik arasında yer alan, gelecekteki yaşantımıza yön verecek olan kimlik ve kişilik özelliklerimizin oluşmasında büyük rol oynayan, yaşamın en zor ve karmaşık denebilecek bir kesitidir.

    Anlaşmazlıklar, farklı fikirler ve düşünceler hayatın her anında yaşanan bir durumdur. Önemli olan böyle kriz dönemlerini yönetebilmektir. Ergenlik döneminde hızlı büyüme ve değişim ergenin duygularını, davranışlarını kontrol etmesini zorlaştırabilir. Çocukluk ve yetişkinlik arasında kalmışlık hem anne-babanın hem de ergenin tepkilerini, sorunlar ile baş etme becerilerini farklılaştırır. Anne-baba bir taraftan büyüyen çocuklarının daha olgun, daha sorumluluk sahibi davranmasını beklerken, bir taraftan da eskiden olduğu gibi, alıştıkları gibi çocuklarının sözlerinden çıkmamasını isterler. Ergen ise bir yandan daha çok özgürlük ve bağımsızlık isterken bir yandan da davranışlarının sorumluluğunu almayı erteleyebilir ya da reddeder. Anne-baba ve ergen arasındaki çatışmalar temelde bu ikilemlerden kaynaklanır. Ergenlik döneminin tipik tutumları vardır. Bu tutumlar da tüm aileler tarafından benzer şekilde dile getirilerek ifade edilir. Otoriteye karşı gelme, söz dinlememe, eleştirilmeye karşı hassaslık, beğenmeme ve eleştirme gibi… Ergen bu tutumlar ile anne-babasından farklı bir birey olduğunu kanıtlamaya, kendi yeterliliğini kendisine çevresine göstermeye çalışır. Bir yandan da yalnız kalmaktan, hata yapmaktan korkar, anne-babanın ona rehberlik etmesine içten içe ihtiyaç duyar. Ancak zaman zaman bundan hoşlanmıyormuş gibi ifadelerde ve davranışlarda bulunabilirler. Ebeveynler de bu değişimler doğrultusunda çocuklarının bambaşka bir kimliğe sahip olmaya başladığını gözlemleyip kaygılanarak farkında olmadan bu durumlara karşı olumsuz tutum ve davranışlarda bulunabilirler. Eskiden daha uyumlu, söz dinleyen, sorumluluklarında daha dikkat eden bir çocuk kısa bir zamanda bunları yapmamaya ve reddetmeye başlamıştır. İşte tam da bu durumlarda ebeveynler geçmiş yıllarda kullandıkları yöntemleri kullanarak evdeki ergene yaklaşmaya çalıştıklarında ilişkilerindeki sarsıntının şiddeti artmaya başlar. Çünkü ergenin tam da kurtulmak istediği, kanıtlamak istediği şey artık çocuk olmadığıdır. Ancak ebeveynler bunu gözardı ederek çocukmuş gibi davranmaya devam etmek istemektedirler.

    Peki ebeveynlerin ne yapmaları gerekir? Doğru tutumlar ve yöntemler nelerdir? Ergenlerle nasıl daha sağlıklı iletişim kurulur?

    Tüm ailelerin öncelikle hiçbir zaman göz ardı etmemeleri gereken durumlar; aile bireylerinin değerli ve önemli olduklarını bilmeleri, kendilerini güvende hissetmeleri, yakınlık ve dayanışma duygusunu geliştirmeleri, sorumluluk bilincinin artırılması ve karşılaşılan zorluklarla mücadele edebilme becerisinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu bilinçle yaklaşılan tutumlar ve davranışlar sağlıklı iletişim becerisini bunun sayesinde de daha az çatışmayı beraberinde getirecektir. Sağlıklı iletişimde dikkat etmemiz gereken temel unsurlar;

    • Emir verici, gözdağı vererek ya da otorite mercii gibi cümleler kurmadan neyi istiyorsak gerekçesini açıklamalıyız.

    • Ergenin düşünceleri çocukça ya da basit düzeyde gelse dahi ad takma, alay etme, aşağılama ve kıyaslamalardan uzak durulmalıdır.

    • Sürekli kendi yaşantılarınızdan ya da sizin döneminizdeki zorluklardan bahsederek öğütler verilmemelidir.

    • Yaşanan problemler karşısında getirmiş olduğu çözüm önerileri dikkate alınmalıdır, geliştirilmesi gereken noktalar varsa geliştirilebilinir. Ancak ebeveynler kendisini tek çözüm kaynağı olarak görmemelidir.

    • Ergenlerin hayatları ısrarcı ve sürekli sorularla sorgulanıp sınanmamalıdır.

    • Yaptığı olumlu her davranışı doğaüstü bir beceri yapmış gibi abartarak ve sürekli övülmemelidir.

    Ancak her şeye rağmen bazı problemlerle mücadele etmekte güçlük çektiğinizi ya da sorunlarla başa çıkamadığınızı düşünüyor veya gözlemliyorsanız, lütfen sağlıklı ruh sağlığına sahip olabilmek için profesyonel bir destek almayı ihmal etmeyiniz.

  • D vitamini

    D vitamini, yağda çözünen ve sardalye, ton balığı, kılıç balığı gibi yağlı balıklarda, karaciğer, peynir ve yumurtada bulunan bir vitamindir. Ayrıca bazı ülkelerde süt ürünleri, meyve suyu ve tahıllara eklenmektedir. Bununla beraber, %80-90’ını güneş ışığı etkisi ile vücudun kendisi üretir. Güneş ışığı, yiyecekler ve destek olarak alınan D vitamini aktif değildir. Karaciğerde kalsidiol yani 25-hidroksi vitamin D (25(OH) D)’ye dönüşür, daha sonra böbrekte fizyolojik olarak aktif olan kalsitriol yani 1,25-hidroksi vitamin D (1,25(OH)2 D)’ye dönüşür.

    D vitamini, bağırsaktan kalsiyum emilimini sağlayarak gerekli kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar. Eksikliğinde kemik gelişimi ve yeniden yapılanma bozulacağı için kemikler ince ve kırılgan olur. D vitamini, aynı zamanda hücre büyümesi, nöromuskuler ve immun fonksiyonda, ve enflamasyonda önemli rol oynar. Hücre yapımı, değişimi ve ölümünde rol oynayan proteinleri kodlayan genler de D vitamini tarafından düzenlenir. Serum 25(OH) D seviyesi yarılanma ömrü ortalama 15 gün olduğu için, D vitamin seviyesini belirleyen en iyi indikatördür. Buna karşın, yarılanma ömrü ortalama 15 saat olan 1,25(OH) D, iyi bir indikatör olmadığı için bazı özel durumlar haricinde bakılmamalıdır. Normal 25(OH) D seviyesi ile ilgili tam bir görüş birliği yoktur, genel yaklaşım açısından 30-50 ng/mL arası olması uygundur. Normal şartlarda günlük 400-800 IU D vitamini yeterlidir. Kişi ihtiyacını yiyecekler ve güneş ışığı sayesinde karşılayamıyor ise takviye almalıdır. Bazı kaynaklar günde 2000 IU vitamin D alımını önerse de yüksek doz alımının artı herhangi bir faydası yoktur. Günde 1000 IU üzeri doz alanlarda, her 40 IU vitamin D alımı 25(OH) D seviyesini ortalama 1 nmol/L yükseltirken; 600 IU altı dozlarda, her 40 IU vitamin D alımı 25(OH) D seviyesini ortalama 2,3 nmol/L yükseltir. Günlük alınan dozun yanı sıra, mevcut 25(OH) D seviyesi de etkinlikte önem arz eder, düşük olanlarda yararlınım daha fazladır.

    Yüksek doz vitamin D takviyesi, osteoporoz (kemik erimesi), prostat, meme ve kolon kanserlerinin, diyabet, hipertansiyon, multipl skleroz, vitiligo gibi çeşitli hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde önerilmektedir, fakat osteoporoz dışındakilerde etkinliği tartışmalıdır. Bazı çalışmalar etkin gösterirken, bazılarında hiçbir faydası görülmemiştir. Hatta bazı çalışmalarda, kanser riskini arttırabileceği de belirtilmiş.

    Ülkemizde son zamanlarda yüksek doz vitamin D takviyesi çılgınlığı görülmektedir. 25(OH) D seviyesine dahi bakılmadan sık aralıklarla Devit 3 ampul bazı meslektaşlarımız veya kişinin arkadaşları tarafından hararetle tavsiye ediliyor. Her bir ampul 300.000 IU D vitamini ihtiva etmektedir, yağda çözünen bir vitamin olduğu için, fazlasının vücutta birikerek vitamin D zehirlenmesine yol açabileceği göz ardı edilmekte. D vitamin fazlalığı, kalsiyum yüksekliğine yol açarak, ciddi kalp ritim bozukluklarına, damar ve doku kireçlenmesi neticesinde, kalp, damar ve böbrekte hasara neden olabilir.

    Kesinlikle, 25(OH) D seviyesini kontrol etmeden yüksek dozda D vitamini almayınız, yararından çok zararını görebilirsiniz.

  • Akrofobi

    Akrofobi

    Yerden oldukça yukarda olduğunuzda paniğe kapılır mısınız? Binaların en yüksek katlarındaki pencerelerden aşağı bakabilir misiniz? Uçağa bindiğinizde cam kenarları değil de iç taraftaki koltukları mı tercih edersiniz? Uçurumun kenarında oturan birinin fotoğrafına bile bakmak size rahatsızlık verir mi?

    Akrofobi (yükseklik korkusu) genel popülasyonun yaklaşık olarak %5’ini etkileyen bir anksiyete bozukluğudur. Yunanca yükseklik anlamındaki ‘’acron’’ ve korku anlamına gelen ‘’phobos’’ kelimelerinin birleşiminden gelir.

    Belirtileri:

    • Kişi zeminden yukarıda olduğunu algıladığında panik duymaya başlar. İstemsiz bir şekilde tutunacak bir yer arar ve vücudunun dengesinden şüphe duyar. Hızlı bir şekilde alçalmaya çalışır, örneğin emekler veya diz çöker.

    • Titremeye, terlemeye başlar, kalp çarpıntısı yaşar, hatta ağlama veya bağırma görülebilir.

    • Kendini dehşet içinde, korkmuş veya felç olmuş gibi hissedebilir.

    • Panik içinde olduğundan düşünmekte zorluk çeker.

    • Belirli bir kaygı ve kaçınma görülür. Örneğin kişiyi üst katlarda yaşayan ve balkonu veya büyük pencereleri olan bir yakınına ev ziyareti yapmak endişelendirir.

    Akrofobi ile İlişkili Fobiler ve Rahatsızlıklar:

    • Vertigo: Vertigo kişide çevresindeki objelerin hareket ettiği algısı oluşturan baş dönmesidir. Akrofobiden ayırt etmek için kan tahlili, tomografi, MRI gibi nörolojik testler yaptırılmalıdır.

    • Batmofobi: Merdiven veya yokuş korkusudur. Kişi bir dik yokuş gördüğünde orada tırmanmak zorunda olmasa bile paniğe kapılabilir. Batmofobi yaşayan birçok insan aynı zamanda akrofobi belirtileri de gösterebilir.

    • Klimakofobi: Merdiven korkusudur. Batmofobiden farkı; klimakofobide korku dik bir merdiveni çıkmak veya inmek tasarlandığında ortaya çıkar, kişi merdiveni gördüğünde zeminde olduğu sürece telaşa kapılmaz. Klimakofobi, akrofobi ile beraber görülebilir.

    • Aerofobi: Uçuş korkusudur. Korkunun şiddetine göre havalimanlarından, uçaklardan veya havada olmaktan korkmak şeklinde çeşitlilik gösterebilir. Aerofobi zaman zaman akrofobi ile beraber görülebilir.

    Sebepleri:

    • Tüm insanlar yükseklik korkusu yaşayabilir fakat bunun şiddeti kişiden kişiye göre değişkenlik gösterir. Bu korku aynı zamanda hayvanlarda da mevcuttur ve adaptiftir, onları yüksekten düşmekten korur. Yükseklik fobisi olan kişilerde nedenler değişkenlik gösterebilir:

    • Genellikle çocukluk döneminde yaşanan travmatik olaylardan veya düşme ile sonuçlanan, kişiyi çok etkileyen ciddi kazalardan kaynaklanır.

    • Kişiler bu kazaları birebir kendileri yaşayıp yara almasalar da bir kaza veya düşme anına tanık olan kişilerde de bu fobi oluşabilmektedir. Bu sürece ‘’temsili öğrenme’’ adı verilir.

    • Bu fobiye zemin hazırlayan faktörler arasında genetiğin de payı düşünülebilir. Ailesinde bu rahatsızlık olan çocuklar bu stresi gözlemleyerek büyürler ve deneyimleme ihtimalleri artar.

    • Bilişsel süreçlerde yaşanan sapmalar birçok fobinin kaynağını oluşturur. Yükseklik kavramıyla ilgili beyinde yanlış verilerin işlenmesi aşırı endişe oluşturur ve strese yol açar. Kazaların oluşumunu ve şiddetini kişilerin gözünde fazla büyütmesi ve zihinlerinde abartılı şekillerde canlandırmaları da bu fobinin oluşumunda etkilidir.

    Tedavi:

    • Bilişsel Davranışçı Terapi belirli fobiler için etkili bir yöntemdir. Korkulan duruma aşamalı olarak maruz bırakma (sistematik duyarsızlaştırma) gibi davranışçı teknikler uygulanabilir. Panik içerikli tepkileri azaltma ve duygusal kontrolün yeniden kazandırılması hedeflenir

    • Sanal gerçeklik (virtual reality) yöntemi uygulanabilir. Bilgisayar aracılığıyla üç boyutlu olarak kişiye korktuğu durumun olduğu ortamda bulunuyormuş algısı aşamalı olarak uygun tekniklerde oluşturulur ve bir çeşit maruz bırakma yöntemi uygulanmış olur. Mali ve zamansal açıdan avantajlıdır.

    • Medikal tedavi açısından bazı ilaçlar (sedatifler veya beta blokerleri) kısa süreli rahatlamada ve anksiyeteyi panik anında azaltmakta faydalı olabilir.

    • Yoga, nefes egzersizleri, meditasyon, kas gevşetme egzersizleri gibi rahatlama teknikleri de stres ve kaygı ile baş etmede etkili yöntemler olarak bilinmektedir.

  • Diyabetin farkında olmak

    Diyabetin farkında olmak

    Dünyada ve ülkemizde diyabet ve diyabete bağlı gelişen sağlık problemleri giderek artmaktadır. Bu nedenle dünyada 14 Kasım Dünya Diyabet Günü olarak çeşitli etkinliklerle kutlanmakta ve bu anlamda farkındalık yaratmak hedeflenmektedir.

    1- Açlık kan şekeri ve tokluk kan şekeri nedir? Normal olarak kabul edilen değerler nedir?

    Açlık kan şekeri en az 10-12 saat açlıktan sonra sabah aç karnına alınan kanda yapılan kan şekeri ölçümüdür. Normalde açlık kan şekeri 100 mg/dl’nin altındadır. Açlık kan şekeri 126 mg/dl veya daha yüksekse birey diyabetlidir. Tokluk kan şekeri ise yemekten 2 saat sonra yapılan kan şekeri ölçümüdür. Tokluk kan şekeri 200 mg veya üzerinde ise yine diyabet tanısı konur.

    2- Gizli şeker hastalığı ne demektir?

    Eğer bir kişinin kan şekeri düzeyi normalden yüksek olmasına karşın diyabet tanısı koymaya yeterli yükseklikte değilse bu durumda kişi pre-diabetik (gizli şeker hastası) olarak tanımlanır.

    Pre-diyabet varsa açlık kan şekeri 100-125 mg/dl arasındadır veya tokluk kan şekeri 140-199 mg arasındadır. Prediyabette kalp damar hastalığı riski 1.5 kat fazla iken diyabette kalp sdamar hastalığı riski 2-4 kat daha fazladır.

    3- Şeker yüklemesi nedir? Hamilelikte ne zaman şeker yüklemesi yapılır?

    OGTT’de, bireyin kan şekeri açlıktan sonra ve glikozdan zengin içecek içildikten yarım, 1 ve 2 saat sonra ölçülür. Normal kan şekeri 2. saatte 140 mg/dl’nin altındadır. 2.saat kan şekeri 140-199 mg/dl arasında ise pre-diyabet, 2. saat kan şekeri 200 mg/dl’nin üstünde ise diyabet tanısı konulur.

    Hamile kadınlarda şeker hastalığı teşhisi için 24 üncü gebelik haftasında (altıncı gebelik ayında) şeker yükleme testi yapılmalıdır. Ailesinde şeker hastalığı olanlar, ileri yaşta gebe kalanlar ve aşırı kilolularda testler daha erken önerilir. Önce basit bir tarama testi yapılır. Gebe kadına günün herhangi bir saatinde açlık veya tokluk aranmaksızın 50 gr glikoz içirilir, bir saat sonra kan glikoz düzeyi 140 mg/dl altında ise şeker hastalığı yoktur. 140 mg/dl üzerinde ise şeker hastalığı şüphesi vardır. Bu durumu netleştirmek için 3 saatlik 100 gram glikoz ile yükleme yapılması gerekir. Üç saatlik şeker yükleme testinde açlık kan şekeri 95 mg/dl altı, birinci saat sonrası kan şekeri 180 mg/dl altı, ikinci saatlik kan şekeri 155 mg/dl altı ve üçüncü saatlik kan şekeri 140 mg/dl altında olmalıdır. Bu değerlerin iki tanesi fazla ise hamilelik diyabeti yani tıp dilindeki adı ile gestasyonel diyabet teşhisi konulur

    4- Şeker hastalığında kalıcı tedavi var mı?

    Tip1 şeker hastalarında vücutta insülin yetersizliği olduğu için bu hastalar insülin kullanmak zorundadır. Yaşam tarzı değişikliği ile birlikte insülin tedavisi kaçınılmazdır ve süreklidir. Tip 2 şeker hastaları iyi bir diyet , egzersiz ile hastalığı bir süre kontrol altında tutabilirler bir süre sonra ağızdan şeker ileçlerı kullanmak zorunda kalabilirler. Bazı tip 2 diyabet hastalarında ağızdan kullanılan şeker ilaçları yetersiz gelir ve insülin kullanma ihtiyacı olur. Prediyabet hastaları diyet ve egzersiz yaparsa normal metabolik duruma dönebilir, dikkat etmezler ise şeker hastalığı gelişir.

    Eğer şeker hastalığı gelip geçici bir pankreas hastalığına bağlı ise o hastalık iyileştiğinde şeker de normalleşebilir. Ya da şeker yüksekliği bazı ilaçların kullanılmasına bağlı ise ( kortizon gibi) , o ilaç kullanımı sonlandığında şeker deüzeyide normalleşir.

    5- İnsülin hangi değeri aşınca kullanılır?

    Ağızdan uygun dozda ve çeşitte kullanılan şeker ilaçları ve diyete rağmen kan şekeri değerleri hala yüksek seyrediyorsa insülin kullanmak gerekir. Karar vermekte kullanılan laboratuar değeri genellikle 3 aylık şeker ortalaması denilen hemoglobin A1C testidir. Bu testin normali %6 nın altında olmasıdır. %6-7 arasında olması iyi kontrolü gösterir, %7-8 iyi kontrol değildir, %8 üzerinde olması tedavi değişikliğini gerektirir. Ağızdan ilaç kullanma seçeneği kalmadı ise %8 üzerinde insüline geçmek gerekir.

  • Öğrenme Bozukluklarında Aile Tutumları

    Öğrenme Bozukluklarında Aile Tutumları

    Öğrenme kişiler için yalnızca belirli bir alanda kazanılan becerileri veya edinilen akademik bilgileri içermez, hayat boyu devam eden bir süreci ifade eder.

    Çocuklar doğdukları andan itibaren etraflarındaki uyaranlar aracılığıyla öğrenme süreçlerini otomatik olarak başlatmış olurlar. Bazı çocuklar okuma – yazma veya öğrenmeyle ilişkili diğer becerilerle ilgili sıkıntılar yaşayabilirler, bu onlarda öğrenme güçlüğünün işareti olabilir. Öğrenme güçlüğü, çocuğun öğrenme ile ilgili bir ya da birkaç alanda zorluk yaşaması olarak tanımlanabilir. Zeka geriliği, tembellik veya motivasyon düşüklüğünün belirtisi değildir.

    Öğrenme güçlüğünün bazı semptomları şunlardır:

    • Yön algısında (sağ-sol) bozukluk

    • Harfleri, kelimeleri veya numaraları ters çevirmek

    • Sesleri karıştırmak

    • Bazı nesneleri veya modelleri tanımlamada, boyut ve şekil bakımından sıralamada güçlük

    • Verilen yönergeleri anlamada, takip etmede ve organize olmakta zorluk

    • Yeni söylenmiş veya yeni okunmuş olan kelimeleri hatırlamada güçlük

    • Hareket ederken yaşanan koordinasyon eksikliği

    • Yazmak, kesmek, boyamak gibi el becerilerinde zorluk

    • Dil gelişiminde sorunlar

    • Zaman kavramını algılamada güçlük

    Öğrenme bozukluklarına disleksi (okuma güçlüğü), diskalkuli (matematik öğrenme güçlüğü), disgrafi (yazma güçlüğü) ve dispraksi (motor koordinasyon bozukluğu) örnek verilebilir.

    Öğrenme bozukluğu tanısı için yukarıda yer alan semptomların hepsinin görülmesi gerekmez, erken teşhis koymak önemlidir. Tanı aşamasında akademik performans değerlendirmesi yapılır, zeka testleri ve geliştirilen diğer testler uygulanır.

    Öğrenme güçlüklerine çoğunlukla dikkat eksikliği ve hiperaktivite eşlik etmekle beraber depresyon, kaygı bozuklukları da beraberinde görülebilir. Tedavisi için uzmanlar tarafından hazırlanan eğitimler uygulanmalıdır, eşlik eden sorunlar varsa bir doktor veya terapiste başvurulmalıdır.

    Öğrenme bozukluklarının tedavi sürecinde aile tutumları önemli rol oynamaktadır. Çocuğun okulda, rehabilitasyon merkezinde veya özel eğitim kurumunda gördüğü eğitimin ailede de paralel olarak devam ettirilmesi gerekmektedir. Çocuğun ailesi ile öğretmeni ve psikoloğu arasında tutarlılık ve iş birliği olmalıdır.

    Öğrenme bozukluğu yaşayan çocukların aileleri aşağıdaki tutumları sergilemelidir:

    • Çocuğunuzda öğrenim güçlüğü belirtileri seziyorsanız erken müdahale yapılabilmesi için erken tanı konulmasını sağlayınız. Bunun için çocuğunuzda ne tip bir öğrenme bozukluğu olduğunun tanımlanabilmesi adına bir uzmandan destek alınız.

    • Öğrenme bozukluklarının zeka ile ilgisi olmadığını unutmayınız.

    • Çocuğunuza okulda ve sosyal hayatında yaşadığı zorluklara karşı onun yanında olduğunuzu, onu anladığınızı, değerli olduğunu hissettiriniz ve şefkatli bir tutumla yaklaşınız. Onunla sözel ve duygusal iletişim kurunuz.

    • Çocuğunuzun zayıflıklarını yermek yerine güçlü yönlerini keşfediniz. Daha iyi yaptığı şeylere odaklanıp o yönlerini takdir etmeniz çocuğunuzun kendini daha iyi hissetmesini sağlayacak, onu olumsuz benlik algısından uzaklaştıracaktır.

    • Çocuğunuzdan onun kapasitesini aşan aktiviteleri yapmasını beklemeyiniz, yapabileceğinin en iyisini yapması için onu destekleyiniz.

    • Bir görevi verirken ilk önce o görevin en basit formunu yapmasını isteyiniz ve sizin yardımlarınız eşliğinde adım adım zorlaştırarak ilerlemesini sağlayınız.

    • Çocuk bu becerileri kendi başına yapmayı öğrendiğinde yardımı dereceli bir şekilde azaltınız ve onun bağımsızlığını destekleyiniz

    • Çocuklarınızın entelektüel meraklarını soru sormalarına izin vererek, onları dinleyerek, açıklamalar yaparak destekleyiniz.

    • Her çocuk tek ve özeldir, onun kendine güvenini sarsmamak için onu diğer çocuklarla kıyaslamayınız.

    • Çocuğunuzun istenilen düzeydeki gelişimi için zaman gerekmekte olduğunu unutmayınız ve sabırlı olunuz.

    Özel gereksinimleri olan çocuklar sıklıkla özel becerilere de sahiptir – azim, duyarlılık, direnç, sabır gibi. Bu beceriler alfabeyi kusursuz ezberlemekten veya harfleri kopya etmekten çok daha önemlidir. Bütün çocuklar ilerleme gösterir, fakat bu gelişimin sıklığı ve büyüklüğü kişiden kişiye göre değişir. Çocuğun özgüven algısının inşa edilmesi için onun güçlü yönleri desteklenmelidir.

  • Tiroid nodülleri ve takibi

    Tiroid nodülleri tiroid bezinin içinde, tiroidden farklı olarak ayırt edilebilen kitlelerdir. Bu kitlelerin en önemli özelliği, nadir de olsa bir tiroid kanserini temsil etmeleridir. Bu nedenle bazı özellikleri taşıyan nodüllerde iyi huylu oluşum-kanser ayrımının yapılması gerekir. Bu ayrım tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) ile alınan doku örneğinin patolojik olarak incelenmesi ile yapılabilir. Tiroid boyun ön yüzünde, hemen cilt altında yerleşmiş, yani kolay erişilebilir bir organdır. Tiroid kanserleri de tanı konulduğunda büyük oranda tam şifa şansına sahip kanserlerdir. Dolayısıyla TİİAB işlemi ultrasonografinin de yaygın olarak kullanımı sayesinde nispeten kolay uygulanabilir bir işlem olduğundan, gereken durumlarda ihmal edilmeden yapılması gereken bir işlemdir.

    Tek nodüller, 40 yaş altı bireyler ve erkek cinsiyette görülen nodüller ve ultrasonografik bazı özellikler (nodül yapısı, ultrasonografik ekosu, kalsifikasyon içeriği ve tipi, kanlanma özelliği, nodülün sınırları, vs.) taşıyan nodüllerde değerlendirme yapılırken çok daha titiz olunmalıdır.

    Aspirasyon biyopsisi yapılarak iyi huylu olduğu kanıtlanan nodüllerin kanser olasılığı çok çok düşmekle birlikte tamamen sıfırlanmaz. Bu nedenle de bu nodüllerin boyut, boyut artışı durumunda ise biyopsi tekrarı açılarından periyodik olarak takibi gerekir. Bu takipte en önemli noktalardan birisi de ultrasonografinin hacim ölçümü açısından nodülün üç boyutunu da içermesidir. Aksi durumda nodülün boyut takibi mümkün olamamaktadır.

  • Çocukluk ve Ergenlik Döneminde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Çocukluk ve Ergenlik Döneminde Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk kişilerin obsesyon (saplantı, takıntı) veya kompulsiyonlara (zorlantı) sahip olduğu, yaygın, kronik ve uzun süreli bir rahatsızlıktır.

    Obsesyonlar tekrarlayıcı düşünce, dürtü veya zihinsel imajlardır ve anksiyeteye (kaygı) yol açarlar. Kişi tarafından genellikle mantıkdışı bulunurlar, zorlayıcıdır ve istemsizdir. Yaygın obsesyon semptomları şunlardır:

    • Mikrop kapma veya mikrop bulaşması korkusu

    • Tabular veya yasak düşünceler ( cinsel – dini içerikli düşünceler, başka birine veya kendine zarar verme obsesyonları )

    • Nesnelerin – olayların simetrik veya mükemmel bir sırada olması isteği

    • Sayma obsesyonları

    • Biriktirne – istifleme obsesyonları

    Kompulsiyonlar ise kişilerin obsesyonlarını bastırmak için bilinçli olarak sergilediği,

    tekrarlayıcı davranışlar veya zihinsel eylemlerdir. Kompulsiyonların amaçları obsesyonlardan doğan sıkıntıyı hafifletmek olmakla beraber, gerçekleştirilen eylemin amaçlanan durumla arasında mantıksal bir bağ bulunmaz. Genel kompulsiyon belirtileri aşağıda yer almaktadır:

    • Aşırı temizlik yapma / el yıkama

    • Nesneleri belirli bir düzende sıralama

    • Bir şeyleri sürekli kontrol etme (örneğin kapıyı kilitleyip kilitlemediğini, ocağı açık unutup unutmadığını defalarca kontrol etme)

    • Zorlayıcı sayma (araba plakalarını sayma, belirli bir sayıya kadar sayma gibi)

    Bütün ritüeller ve alışkanlıklar kompulsiyon olarak değerlendirilmez. Herkes bir şeyleri iki kez kontrol edebilir. Fakat OKB’si olan bir kişi genellikle obsesyon ve kompulsiyonlarını kontrol edemez. OKB dahilinde olması için sözü edilen türdeki düşünce veya davranışlar kişinin her gün en az bir saatini meşgul etmelidir. Ayrıca OKB’li kişiler kompulsiyonlarını icra etmekten keyif duymazlar, yalnızca obsesyonlarının meydana getirdiği kaygıları hafiflediği için rahatladıklarını düşünebilirler. Günlük hayatlarında ve işlevselliklerinde önemli problemler yaşarlar.

    Epidemiyolojik çalışmalara göre çocukluk çağı OKB prevalansı (yaygınlık oranı) %0.5-1 ve geç ergenlik dönemi OKB prevalansı %2-3 olarak bulunmuştur.

    Klinik çalışmalara göre çocukluk çağı OKB’sinin ortalama başlangıcı 6-11 yaş aralığıdır. Yetişkinlerdeki OKB’nin ½ ila 1/3’ünde rahatsızlık çocukluk veya ergenlik döneminde başlamaktadır fakat genellikle bu dönemde fark edilmemektedir.

    OKB sebepleri arasında genetik faktörlerin rolü büyük olmakla beraber, hormonal faktörler, çocukluk dönemi travmaları ve kişilik özellikleri (detaycı, mükemmeliyetçi, titiz) de gösterilebilir.

    Çocukluk döneminde normal olarak değerlendirilen ritüeller genellikle çizgilere basmamaya çalışma, şanslı numaralar belirleme gibi günlük işlevsel faaliyetler dahilindedir ve çocukların gelişimi için faydalıdır, kaygı düzeylerini kontrol etmeyi ve sosyalleşmeyi sağlar. OKB ile ilişkili ritüeller ise son derece rahatsızlık veren, günlük işlevselliği bozan, sosyal izolasyona yol açan şekildedir ve içerikleri daha farklıdır. Çocukluk döneminde çoğunlukla görülen obsesyon mikrop bulaşma korkusudur ve bununla beraber gelen kompulsiyon ise kaçınma ve aşırı el yıkamadır. Sıklıkla görülen bir diğer obsesyon ise kendisine veya ebeveynlerine zarar geleceğine dair kaygıları içerir ve kontrol kompulsiyonu eşlik eder. Diğer yaygın kompulsiyonlar ise dokunma, sayma, sıralama veya zihinsel eylemlerdir (dua, spesifik şeyleri düşünme, zihinde tekrarlama gibi). Bu kompulsiyonlar çocukların akademik başarılarını ve akran iletişimlerini etkileyebilir. Ergenlik döneminde ise cinsellikle ilgili obsesyonlar sıklıkla görülür.

    Çocuklar genellikle yaşadıkları OKB belirtilerinden utandıkları için bunları saklarlar veya olduğundan daha hafif şekliyle anlatırlar. Belirtilerin ‘çılgınlık-anormallik’ olmasından şüphe duyarlar. Çoğunlukla kendilerini klinisyenlere daha rahat anlatırlar. Tam bir değerlendirme için klinisyenin çocuktan ayrı, anne-babadan ayrı ve öğretmeninden ayrı bilgi alması gerekir.

    OKB’ye sıklıkla eşlik eden rahatsızlıklar şunlardır:

    • Depresyon

    • Anksiyete bozukluğu

    • Bipolar bozukluk

    • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu

    • Tik bozukluğu / Tourette sendromu

    • Otizm spektrum bozukluğu

    • Yeme bozuklukları    

  • Ülser nedir?

    Tüm gastrointestinal yani mide barsak sisteminin yüzeyini saran mukoza adını verdiğimiz zar gibi bir tabaka mevcuttur ve bu katmanda başlayıp daha derine kadar uzanan katlarda oluşan yarıklara yaralara ülser denilir.

    En sık mide asidine bağlı olarak oluşan peptik ülser dediğimiz tipi görülür, nadiren de mide kanserlere bağlı ülser görülebilir.

    Peptik ülserin nedeni nedir?

    Peptik ülserler en çok sırasıyla incebarsak, mide ve yemek borusunda görülür. Mide asidinin artmasına bağlı olarak ortaya çıkarlar. Mide asidi artınca pepsin denilen enzim aktifleşir ve mide barsak duvarını hasarlandırır. Normalde mide yüzeyi aside karşı koruyucu bir tabaka ile sarılıdır. Asidin artması ve ya bu tabakanın zarar görmesi ya da azalmasına bağlı olarak mukoza hasar görür ve önce yüzeyel yaralar daha sonra ise derin yaralar gelişir.

    Mide asidi ise strese, yenilen yemeklere ve bazı hastalıklara bağlı olarak artar. Bunun yanında ağrı kesiciler ve h.pylori bakterisi midenin koruyucu tabakasının zarar görmesine neden olur ve normal miktarda olan mide asidi dahi mideye zarar verebilir.

    H.pylori bakterisinden bahsedecek olursak; bu bakteri Türk halkının neredeyse yüzde 80’nde bulunurken sadece bazı kimselerde şikayetlere ve hastalığa neden olur. Bakterinin kendine has bazı direnç mekanizmaları nedeniyle diğer birçok bakterinin aksine tek bir antibiyotik tedavisi le ortadan kaldırılamaz, 15 gün kadar süren çoklu antibiyotik tedavileri gerekir. Bakteri tedavi edilmediğinde uzun yıllar içinde ülser yanında diğer bazı ciddi hastalıklara da yol açabilir.

    Peptik ülser belirtileri nedir?

    En sık şikayet mide üzerinde ağrıdır. Sırat vuran ağrılar ülseri işaret eder.

    Bulantı, kusma, kilo kaybı olabilir.

    Uykudan uyandıran ağrılar, kusma, kilo kaybı ülserin derin ya da kötü huylu bir ülser olabileceğinin habercisi olabilir.

    Bunun yanında ülserin ilk belirtisi kanama ya da yırtılma, perforasyon da olabilir ki bunlar hayatı tehdit eden durumlardır.

    Tanısı nasıl konulur?

    Belirgin şikayetler ile peptik ülserden kuvvetlice şüphe edilebilir ancak kesin tanısı endoskopi ile konulur. Endoskopi ile ülserin varlığı, ülserin yeri , büyüklüğü, kanama riski olup olmadığı, karakteri hakkında bilgi edinilir. Endoskopi biyopsi alınarak ülser hakkında daha değerli bilgiler elde etmemizi sağlar.

    Uykudan uyandıran ağrılar, kusma, kilo kaybı ve ailesinde mide kanseri olan ve mide ağrısı olup 35 yaşın üzerinde olan tüm hastaların endoskopik incelemesi yapılmalıdır.

    Endoskopi nasıl bir işlemdir?

    Endoskopi işlemi, ucunda görüntüleme sistemi olan esnek bir tüp şeklindeki aletle vücudun dışarıdan görünmeyen yerlerini görme işlemidir. Tıpta çeşitli uygulamaları vardır. Peptik ülser tanısını koymak için üst sindirim sisteminin endoskopisi uygulanır. Bu işlemle yemek borusu, mide ve ince bağırsağın başlangıç kısmı görülür. Endoskopi sırasında gerekir ise doku örnekleri alınabilir. Bu yöntemle üst sindirim sistemindeki gözle görülebilecek anormallikler genellikle her zaman yakalanır.

    Peptik ülser tedavisi güç müdür?

    Peptik ülserin en sık nedeni daha önce de değinildiği gibi H.pylori enfeksiyonudur. Ülser teşhisi endoskopi ile konulurken alınan biyopsiler h. Pylori tayini de sağlar. Eğer h.pylori var ise bunu tedavisi ile ülser hızlı iyileşme gösterir. Eğer yok ise Mide asidi azaltıcı ilaçlar ile ülserin gerilemesi sağlanır.

    Peptik ülser tedavisinde cerrahi yani ameliyatın yeri azdır . Nedeni ise artık çoğu ülser yırtılma ya da yırtılarak çevre organlara yapışma derecesine gelmeden ilaçlarla tedavi edilebilmektedir. Bunun yanında kanayan mide ülserleri de eskiye oranla endoskopik yöntemle daha başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir.

    Ağrı kesici ya da asprin gibi ilaçların kullanması zorunlu olan kişiler ne yapmalıdır?

    Asprin dışında ağrı kesici gibi ilaçları uzun süre kullanması gereken hastalara hekim yanında mide asidini azaltıcı ilacı da reçete eder. Ancak asprinin yanında her zaman mide asidi ilaç verilmez eğer hastanın şikayet, varsa gastroenteroloğa başvurmalıdır. Yapılan endoskopide ülser tespit edilirse kardiolog ile birlikte asprin ya kesilir ya da başka bir ilaç ile değiştirilir.

    Sigara, alkol, asitli yiyecek ve içecekler, kahve, ağrı kesiciler..

  • Çocuklarda Okul Performansını Arttırma

    Çocuklarda Okul Performansını Arttırma

    Bir ebeveyn olarak, çocuğunuzun ilk ve en önemli öğretmeni sizsiniz. Genellikle çocuklar aileleri onların okul hayatlarına dahil olduklarında yapabileceklerinin en iyisini yaparlar ve okula gitmekle ilgili daha olumlu bir bakış açısına sahip olurlar. Araştırmalar gösteriyor ki çocuğun akademik performansının artması için ailenin eğitimli olup olmamasından veya çocuğun eğitimi için ne kadar para harcadığından çok çocuğunun eğitimi için ne yaptığı önemlidir. Ebeveynlerin çocuklarını evde ve okul hayatı boyunca destekleyecek birçok yol vardır. Bu yöntemler aşağıda maddeler halinde belirtilmiştir:

    • Çocuğunuzun öğretmenleriyle tanışın: Okul hayatının başlaması ile birlikte çocuğunuzun öğretmenleriyle tanışmak için bir yol bulun. Böylelikle öğretmenleri çocuğunuzun yanında olduğunuzu ve işbirliği kurmak istediğinizi anlayacaktır. Öğretmenlerine bir sorun halinde sizinle irtibata geçmelerini istediğinizi belirtin. Çocuğunuzla ebeveynlik ilişkilerinizi güçlendirmek için onlardan bazı tavsiyeler de isteyebilirsiniz.

    • Başarılarına karşı çocuğunuzu ödüllerle veya sözel olarak destekleyin: Pozitif geri bildirimler çocukları daha yüksek hedeflere ulaşmak üzere heyecanlandırır ve benlik saygılarını arttırır. Çocuğunuzun hoşuna giden ve onları motive eden ödülleri keşfedin ve istenen başarıyı gösterdikçe uygulamaya devam edin.

    • Makul hedefler belirleyin: Çocuğunuzun yapabileceğinden çok, ulaşması güç hedefler belirlemeyin. Onun potansiyeline uygun olacak şekilde daha gerçekçi hedefler belirleyin.

    • Günlük ödevleri için birlikte zaman programı yapın: Çocuğunuzla okuldan eve gelip biraz dinlendikten sonra ödevlerini yapması üzerine bir anlaşma yapın. Onu sıkmamak için tüm çalışmalarını masaya oturduğu an bitirmesini değil, makul aralıklar vererek ve aralarda sevdiği aktiviteleri yapmasına izin vererek sağlayabilirsiniz. Ders çalışırken ortamda bulunan televizyon, telefon gibi dikkat dağıtıcı faktörleri ortadan kaldırın.

    • Çocuğunuzu kitap okumaya teşvik edin: Bunun için çocuğunuza bir kitap vererek onu okumaya zorlamak yerine kendi ilgi duyduğu bir kitabı seçmesine izin vermelisiniz. Her gün onunla birlikte belirli bir saatte kitap okursanız düzenli bir alışkanlık olarak hayatında yer edecektir.

    • Çocuğunuzun bedensel sağlığına önem verin: Düzenli kontrollerle sağlık taramaları yaptırıp takip edin ve iyi beslenmesini, açık havada vakit geçirmesini sağlayın.

    • Çocuğunuzla duygusal bağ kurun: Çocuğunuza onu sevdiğinizi ve yanında olduğunuzu hissettirin. Onunla zaman geçirin, sohbet edin, birlikte sevdiği aktiviteleri yapın ve onu dinleyin.

    Ona özgün olduğunu hissettirin: Her birey birbirinden farklı özelliklere sahiptir ve benzersizdir. Çocuğunuzun da kendine göre ilgi alanları, öğrenme stilleri, yetenekleri, kendine özgü bir kişiliği vardır. Onu diğerleriyle kıyaslamayın, olduğu gibi sahiplenin ve ona özel olduğu bilincini yerleştirin. Kendine güveninin ve öz saygısının gelişmesi için bu önemlidir.