Blog

  • D vitamini hakkında ne bilmeliyim? D vitamini ve kanser

    D vitamini hakkında ne bilmeliyim? D vitamini ve kanser

    D vitamininin güçlü ve sağlıklı kemikler için olmazsa olmaz olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Ancak D vitamini son dönemlerde kanser, diyabet, kalp hastalıkları gibi bir dizi hastalıkla da sıkça ilişkilendirilmektedir. D vitamininin bu hastalıklardan koruyucu etkisi üzerine birçok çalışma yapılmakta ve sunulmaktadır. Ancak bu çalışmalar birbirleriyle çelişkili sonuçlar vermekte ve bu konuda kafa karışıklıklarına neden olmaktadır. Bu yüzden bu yazımızda D vitamini ve kanserden korunmadaki etkisine dair kanıta dayalı, güvenilir bilgileri sizlerle buluşturmak istedik.

    D vitamini nedir, görevleri nelerdir?

    D vitamini; bağırsaklardan kalsiyum ve fosfat minerallerinin emilimini artırarak, kemiklerde gerekli mineralleşmeyi sağlayan ve kemiklerin büyümesi, güçlenmesi, yeniden şekillenmesi için gerekli olan bir vitamindir. Kuvvetli kemik ve dişler için olmazsa olmaz bir bileşiktir. Eğer yeterli D vitamini olmazsa, kemikler ince ve kırılgan olur, şekil bozuklukları görülür. D vitamini bunun yanında bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, hücre büyümesini düzenler, vücudu kas zayıflığına karşı korur, yangıyı (iltihab) azaltır. Ayrıca kalp atışının düzenlenmesi, tiroit fonksiyonları ve normal kan pıhtılaşması için de gereklidir.

    D vitamini kaynakları nelerdir?

    İnsanlar D vitaminini güneşe maruziyet ile kendi ciltlerinde üretebilir, bunun yanında bazı besinlerden veya vitamin takviyelerinden alabilir. Güneşten gelen ultraviyole ışınları cilde çarptığında D vitamini sentezini tetikler. Günlük D vitamini gereksinimi; genel olarak kollar, bacaklar ve yüzün 20-30 dakika gün ışığına maruz kalmasıyla karşılanabilse de, gerekli güneş ışığı miktarı; günün ve yılın hangi zamanında olunduğu, kişini yaşı, deri rengi, bulunduğu yer, kıyafeti, güneş koruyucu krem kullanıp kullanmaması ve varsa diğer tıbbi sorunlarına göre değişir. Güneş iyi bir D vitamini kaynağı olmasının yanında, yaydığı Ultraviyole ışınlarıyla hem cilt yanıklarına neden olmakta hem de cilt kanseri için ciddi bir risk oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalar cilt kanserinden korunmak için güvenli güneş ışığı miktarını henüz belirleyememiştir. Fakat güneş ışığına maruziyetin kısıtlı olması, özellikle güneş ışınlarının en dik açılarla geldiği öğle saatlerinde ve yaz aylarda dikkatli olunması gerekmektedir.

    D vitamini doğal olarak birçok gıdada bulunur. Morina balığı karaciğeri yağı, sardalye ve somon gibi yağlı balıklarda yüksek miktarda; yeşil yapraklı sebzeler ve yumurta sarısında da az miktarda D vitamini mevcuttur. Bazı ülkelerde süt ve süt ürünleri, ekmek, tahıllar D vitamini ile zenginleştirilmektedir, ancak ülkemizde henüz böyle bir uygulama yoktur.

    Güneşe maruziyet, yiyecekler, vitamin takviyeleriyle elde edilen D vitamini, aktif hale gelmek için vücutta 2 yerde hidroksilasyon denilen işleme uğramalıdır. Bunlardan ilki karaciğerde, diğeri böbrekte gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bu organlarda oluşan problemlerde de aktif D vitamini miktarı etkilenmektedir. Tıp Enstitüsü’nün (İnstute of Medicine) önerilerine göre yetişkinler için günlük gerekli D vitamini miktarı 600 IU (uluslar arası birim) iken, bu miktar 70 yaş üzeri için 800’dür. D vitaminin aşırı miktarda alımı ise, yan etkilere neden olabilir. Bu yüzden hiç kimse günlük 4000 IU’i aşmamalıdır.

    D vitamini nasıl etki eder?

    Yapılan laboratuar çalışmalarında; D vitamininin kanserden korunmadaki rolü üzerine güçlü biyolojik kanıtlar elde edilmiştir. D vitamini; hücre büyümesi ve yangının sınırlanmasını düzenleyen, kanser hücrelerinin yayılmasına izin veren sinyal moleküllerini azaltan bazı genleri engelleyebilir veya aktive edebilir. D vitaminin bu süreçlerdeki rolü, araştırmaların son derece aktif bir alanıdır.

    D vitamininin kanserden koruduğu düşüncesi ilk nereden gelmiştir?

    İlk olarak, ABD’de bölgelere göre çizilen kanserden ölüm oranları haritasında; güneşe maruziyetin az olduğu kuzey eyaletlerinde bazı kanser türlerinin anlamlı derecede daha fazla, güney eyaletlerinde daha az olması D vitaminin bazı kanser türlerinden korunmada etkili olduğu fikrinin doğmasına neden olmuştur. Çünkü güneş, D vitaminin ana kaynağını oluşturmaktadır. Ancak elbette ülkenin farklı bölgeleri arasındaki bu fark, o bölgelerde yaşayan insanlar arasındaki başka farklılıklardan da kaynaklanıyor olabilir. Bu yüzden bu konuyu araştırmak için çalışmalar başlatılmıştır.

    Şimdiye dek D vitamini ile kanserden korunma arasında en güçlü ilişki, kalınbağırsak kanserinde görülmüştür. Birçok çalışmada kanda D vitamini seviyesi yüksek olanlarda, düşük olanlara kıyasla kalınbağırsak kanseri riski anlamlı derecede düşük bulunmuştur. 50 yaş üzeri kolonoskopi uygulanan 3121 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada, günlük yüksek miktarda D vitamini alanlarda (>645 IU) kanserleşme ihtimali yüksek kanser öncüsü lezyonlar anlamlı derecede daha az görülmüştür. 10 ayrı Avrupa ülkesinden katılımcılarla yapılan bir başka kapsamlı çalışmada da, güçlü bir ilişki gözlenmiş ve teşhis öncesi kan D vitamini düzeyleri yüksek olanlarda kalınbağırsak kanseri riski daha düşük bulunmuştur. Menopoz sonrası 1179 kadın üzerinde yapılan bir çalışmada da, günlük kalsiyum (1400–1500 mg) ve D vitamini (1100 IU) desteği alanlarda 4 yılda kanser gelişme oranları anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur. 16000 katılımcı ile yapılan bir başka çalışmada ise, D vitamini durumuyla genel olarak ölüm oranları arasında ilişki bulunmazken, kalınbağırsak kanserinde ölüm oranları yine kan D vitamini düzeyleri yüksek olanlarda daha az görülmüştür. Ancak yaklaşık 36bin menopoz sonrası kadın üzerinde yapılan bir çalışmada; kadınlar bir gruba düzenli olarak günlük 400 IU D vitamini ve 1000 mg kalsiyum verilirken, diğer gruba verilmemek üzere 2 gruba ayrılıp, 7 yıl izlendiğinde gruplar arasında kalınbağırsak kanserine yakalanma oranları açısında anlamlı bir fark görülmemiştir.

    D vitaminin diğer kanser türleriyle ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarda ise, yararına ilişkin net kanıtlar sağlanamamıştır. 10 ayrı çalışmanın verilerinin birlikte değerlendirilip analiz edildiği bir çalışmada, teşhis öncesi kandaki d vitamini düzeyiyle lenf, böbrek, yumurtalık, rahim, mide, yemek borusu kanserleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Prostat ve pankreas kanseriyle ilişkisine dair yapılan çalışmaların sonuçları ise tutarsızdır, hatta bazı çalışmalarda, D vitamininin yüksek seviyelerde bu kanser türlerinin riskini artırıyor olabileceği iddia edilmiştir. Yapılan bir derleme çalışmasında kandaki yüksek D vitamini değerleri, pankreas kanseri riskinde artışla ilişkili bulunmuştur. 10 yıldan fazla devam eden geniş çaplı bir başka araştırmada da, D vitamininin agresif meme kanserinden korunmada etkili olduğu, yetersiz D vitamini seviyesinin birçok kanser türünde riski arttırdığını göstermiştir. Fakat yaklaşık 5500 menapoz sonrası kadının katılımcıyla, 2013’te yapılan bir başka çalışmada da, D vitamini alımının meme kanseriyle bir ilişkisi bulunamamıştır. Çalışmalar arasındaki bu tutarsızlığın kullanılan metodların farklı olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu yüzden aynı metodların kullanıldığı 21 ayrı araştırmayla, D vitaminin kalınbağırsak ve meme kanseri riskiyle ilişkisinin değerlendirildiği kapsamlı bir çalışmaya başlanmıştır. Devam eden çalışmanın sonuçları büyük olasılıkla gelecek yıl yayınlanacaktır, yayınlandığında biz de sizlerle muhakkak paylaşacağız.

    Ne Yapmalıyım?

    Sonuç olarak; D vitamininin kanser riskiyle ilişkisi olduğu düşünülse de; hangi dozlarda yararlı, hangi dozlarda zararlı, hangi kanser türlerinde etkili olduğu net olarak bilinmemektedir. Bunun için iyi tasarlanmış, kapsamlı daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Yapılacak çalışmalar için anahtar, bazı kanser türlerinin riskini azaltan, ancak diğerlerinin riskini artırmayan ideal D vitamini miktarının belirlenmesi olacaktır. Ancak şu zamana kadar D vitaminin herhangi bir kanser türünden korunmada etkili olduğuna dair net bir şey söylemek mümkün değildir. Bu yüzden kanserden korunmak adına D vitamini kullanımı özendirilmemelidir. Bu noktada, şu an için mümkün olduğunca çok gıda çeşitliliğiyle kemik sağlığı için gerekli D vitaminin karşılandığından emin olun ve D vitamini takviyesine ihtiyaç duyup duymadığınızı doktorunuzla değerlendirin. Sağlık durumuna göre doktorunuz kanınızdaki D vitamini seviyesini ölçülebilir, ancak kanserden veya diğer ciddi hastalıklarda korunmak için rutin kan D vitamini ölçümü önerilmemektedir.

  • 2 Yaş Sendromu

    2 Yaş Sendromu

    2 yaş sendromu, bebeklikten çocukluğa geçiş dönemi olarak adlandırılır. 16-42 ay arasında görülür. Bu dönem bireyselliğin başlangıcıdır. Bebeğin; anne ve babasına olan bağımlılığı kısmen de olsa azalmıştır. Kendi isteklerini dile getirebilecek konuşma ve istedikleri hareketleri gerçekleştirebilecek yürüme yetisini gelişmeye başlamıştır. Çocuk bu sayede çevresini keşfetmeye başlayacaktır. Çocuk, bu dönemde edinmiş olduğu konuşma, yürüme gibi yetilerini keşfedebilmek ve kullanabilmek için¸anne ve babasından bağımsız olmak, onlardan uzaklaşmak istemektedir. Çocuk bunları her ne kadar gerçekleştirmek istese de aslında hala annesine muhtaç olduğunun farkındadır. Bundan dolayı da başkalarına boyun eğme ve isyan etme arasında bocalar duruma gelir.

    Bu dönemde görülen önemli gelişimlerden biri tuvalet eğitimidir. Çocuk dışkısını istediği gibi kontrol etmeyi öğrenir ve bu öğrenme ona büyük bir haz verir. Küçük deneme yanılmalarla bunu oyun haline dönüştürülmesi de yeni keşfettiği bu yeni özellikten haz aldığının göstergesidir. Tuvalet eğitiminde annenin rolü önemlidir. Çocuk eğer bu eğitime hazır değilse baskılanmamalı. Aksi halde bu durum ters etki gösterecek ve istenilenin tersinde davranış ortaya çıkmasına sebep olarak yetişkinlikte de yansımaları görülecektir.

    İkinci önemli gelişim ise; çocuğun bireysel yemek yeme girişimidir. Çocuk, bu dönemde kendini keşfedebilmek için annesinin yemek yedirmesini reddeder. Çocuğun bu girişimi desteklenmeli, onun bu girişiminde başarılı olabilmesi için ortam hazırlanmalı. Çocuğun kaşık, çatal tutabilmek için ince motor becerileri henüz tam olarak gelişmemiştir. Bu sebepten; yemeğini dökerek yiyebilmektedir. Çocuğa çevresini ve kendi üzerini kirlettiği için kızılmamalı. Onun bu kirlenmeyi fark etmesi, kaşık-çatalını kontrollü şekilde kullanmayı öğrenebilmesi için ona uygun ortam hazırlanmalı. Bunun için; yere geniş bir örtü serilebilir, çocuğun bu örtü üzerinde yemek yemesi sağlanabilir. Anneler için bu biraz eziyetli olsa da çocuk için eğlenceli bir gelişim oyununa dönüşecektir.

    Çocuk, bu süreç boyunca yapmış olduğu girişimlerin engellenmemesini ister. Kendini ve çevresini keşfetme sürecindedir. Çocuğun bu bağımsızlık girişimleri engellenirse; yetişkinlik döneminde karar alamaz ve aldığı kararlardan da suçluluk duyar.

    Bu dönemde sık yaşanan durumlarda biride; çocuklarda çok fazla inatçılık görülmektedir. Çocuk, bağımsız karar girişimlerine karışılmamasını gerektiğini ve otoritenin kendisinde olduğunu ispatlamaya çalışır. Çocuğun bu inatlaşma durumunda, sakinleşmesini beklemeli, sakinleşmesinin ardından karşılıklı olarak neden bu davranışları gösterdikleri üzerine konuşulmalı. Çocuk ile davranışları üzerinde konuşmak; çocuğun yapmış olduğu davranışları fark etmesini ve karşısındaki büyük bir bireyin çocuğun tabiri ile ‘büyükler gibi’ konuşuyor olması çocuğa, kendini ‘değerli’ olduğu hissini uyandıracaktır. Bu da yetişkinlik döneminde özgüvenli birey olmasını sağlayacaktır.

  • Yavaş yemek yemek nasıl kilo kaybettirir?

    Yavaş yemek yemek nasıl kilo kaybettirir?

    Çok hızlı yemek yemek kilo almanıza neden olabilir.

    Hızlı yemek yediklerini söyleyen insanlar yavaş yiyenlere nazaran daha kiloludur. Hızlı yemek yiyenler yavaş yiyenlere nazaran yaklaşık % 115 oranında daha fazla obezite riskine sahiptir.

    Yapılan bir araştırmada 4.000’in üzerinde orta yaşta kadın ve erkeğin yiyecekleri ne hızda tükettiği sorgulanmıştır. ‘’Çok hızlı’’ yemek yediklerini söyleyenlerin daha fazla kilo alma eğiliminde oldukları ve en fazla kiloyu 20 yaşına kadar ki dönemde aldıkları görülmüştür.

    Başka bir araştırmada 529 erkek 8 yıldan fazla gözlenerek kilo değişiklikleri incelenmiştir. Sonuçlar “hızlı” yemek yiyenlerin “yavaş” veya “orta hızda” yemek yiyenlere nazaran iki kat daha fazla kilo aldığını ortaya koymuştur.

    Yavaş yemek yemek daha az besin tüketmenize yardımcı olur.

    İştahınız ve aldığınız kalori büyük ölçüde hormonlar tarafından kontrol edilmektedir.

    Normalde yemek yedikten sonra mide, açlığı kontrol eden girelin hormonunu baskılar. Ayrıca açlık önleyici kolesistokinin hormonu, peptit YY ve glukagon benzeri peptit-1 hormonlarını serbest bırakır.

    Bu hormonlar beyine mesaj ileterek yemek yediğinizi ve besinlerin sindirildiğini haber verir. Bu da iştahınızı azaltır, tokluk hissi verir ve yemek yemenizi durdurmaya yardımcı olur. İlginç bir şekilde bu işlem 20 dakika kadar sürer, işlemin yavaşlaması beyninizin bu sinyalleri alacağı zamanı verecektir.

    Yavaş yemek yemek tokluk hormonlarını artırabilir.

    Çok hızlı yemek yemek, beynin tokluk sinyallerini alacak vakti bulmasını engellediği için çoğunlukla fazla besin tüketilmesine yol açar. Buna ek olarak yavaş yemek yenildiğinde daha az besin tüketildiği görülmüştür. Bu kısmen, yemek aceleyle yenmediğinde ortaya çıkan açlık önleyici hormonların seviyesindeki artışa bağlıdır.

    Yapılan bir araştırmada, normal kiloda olan sağlıklı 17 kişiye iki farklı durumda 300 ml. dondurma yedirilmiştir. Birinde her bir katılımcı dondurmayı 5 dakikada tüketirken, diğerinde katılımcılar dondurmayı 30 dakikaya geçen bir süre boyunca yavaş yavaş yemişlerdir.

    Yapılan bir araştırmada, normal kiloda olan sağlıklı 17 kişiye iki farklı durumda 300 ml. dondurma yedirilmiştir. Birinde her bir katılımcı dondurmayı 5 dakikada tüketirken, diğerinde katılımcılar dondurmayı 30 dakikaya geçen bir süre boyunca yavaş yavaş yemişlerdir.

    Araştırmada kilolu ve obez diyabet hastalarında bu süre ve yavaş yemek tokluk hormonlarını artırmamıştır. Ancak tokluk hissi ve tatmin derecesi önemli ölçüde artmıştır.

    Başka araştırmalar 9-17 yaşları arasında olan obez gençlerin yemeklerini yavaş yediklerinde tokluk hormon seviyelerinin daha yüksek olduğunu göstermiştir.

    Yavaş yemek daha az kalori alınmasını sağlayabilir.

    Bir araştırma, öğlen yemeklerini farklı hızlarda yiyen normal kilolu ve fazla kilolu kişileri gözlemlemiştir. Normal kilolu grupta fark daha büyük olsa da, her iki grup yavaş yediklerinde daha az kalori harcamıştır. Ayrıca tüm katılımcılar yavaş yediklerinde kendilerini daha tok hissetmişler ve yavaş yenen yemekten 60 dakika sonra daha az acıkmışlardır.

    Daha az kalori almak zaman içinde kilo kaybını sağlayacaktır.

    Yavaş yemek yemenin yolu çiğnemekten geçer. Yavaş yemek yemek için besini yutmadan önce çok çiğnemelisiniz. Bu kalori alımını azaltabilir ve kilo kaybına yardımcı olabilir.

    Gerçekten de bazı araştırmalar kilo problemi olan kişilerin normal kiloda olan kişilere nazaran yiyecekleri daha az çiğnediklerini tespit etmiştir.

    Bir araştırmada 45 kişiye farklı oranda çiğnemesi (normal, normalden 1.5 kat fazla ve normalden iki kat fazla) söylenerek doyana kadar pizza yedirilmiştir. Alınan ortalama kalori, normalden 1.5 kat fazla çiğneyen kişilerde 9.5% oranında, normalden iki kat fazla çiğneyen kişilerde ise yaklaşık 15% oranında azalmıştır.

    Başka bir araştırma ısırılan her lokmanın çiğneme sayısının 15’den 40’a kadar artırılmasının kalori alımını azalttığını ve tokluk hormon seviyesini yükselttiğini göstermiştir.

    Ancak çiğnemeye bir sınır koyarak yemeğinizden zevk almanız mümkündür. Yapılan bir araştırma ısırılan her lokmayı 30 saniye çiğnemenin, sonrasında atıştırmayı azalttığı ancak aynı zamanda yemekten zevk alınamadığını göstermiştir.

    Besinleri çiğneyerek yemek yeme hızınızı düşürebilir ve aldığınız kaloriyi azaltarak kilo vermenizi sağlayabilir.

    Yavaş yemek yemenin diğer faydaları

    Yavaş yemek ve besinleri çiğnemek tokluk hissini artırır ve kilo vermenize yardımcı olur.

    -Yemekten daha fazla zevk almanızı sağlar.

    -Sindirimi artırır.

    -Besinlerin emilimini artırır.

    -Diş sağlığına katkıda bulunur.

    -Daha sakin ve kontrollü olmanıza yardımcı olur.

    -Stresi azaltır.

    Daha yavaş nasıl yemek yeriz ve kilo veririz?

    Yavaş yemek yemenize yardımcı olacak bazı tavsiyeler:

    Aşırı aç kalmayın; Çok aç olduğunuzda yavaş yemek zordur. Aşırı acıkmayı önlemek için elinizin altında sağlıklı atıştırmalıklar bulundurun.

    Daha çok çiğneyin; Isırdığınız yiyeceği ne kadar çiğnediğinizi sayın ve bu sayıyı ikiye katlayın. Ne kadar az çiğnediğinizi görünce şaşırabilirsiniz. Yemek yerken çatal, bıçak ve kaşığı masaya bırakın, ısırdığınız her lokmadan sonra çatalı masaya bırakmanız yavaş yemenize yardımcı olacak, her lokmada yemeğin tadına varmanızı sağlayacaktır.

    Çiğnenmesi gereken yiyecekler tüketin: Sebze, meyve ve çerez gibi çokça çiğnenmesi gereken lifli besinler tüketin. Lifli yiyecekler aynı zamanda kilo vermenize de yardımcı olabilir.

    Bol su için; Yemeklerde bol su ve kalorisiz içecekler tüketin.

    Zaman ayarlayıcı kullanın; Mutfakta zaman ayarlayıcısını (fırın zaman ayarlayıcısı yardımcı olabilir) 20 dakikaya ayarlayın ve bu süre bitmeden yemeğinizi bitirmeyin.

    Yemek boyunca yavaş, sabit bir hızı hedefleyin; Yemek yerken dikkatinizi dağıtacak elektronik aletleri kapatın: Yemek yerken TV seyretmekten kaçının. Eğer seyretmeniz gerekiyorsa 20-30 dakikalık bir program seçin ve bu süre boyunca yemeğinizi yiyin.

    Derin nefesler alın; Eğer yemek yemeye hızlı başladıysanız, derin nefesler alın. Bu hareket tekrar odaklanmanıza yardımcı olacak ve sizi yavaşlatacaktır.

    Dikkatli yeme tekniklerini uygulayın; Dikkatli yeme teknikleri ne yediğinize daha çok dikkat etmenizi sağlar ve aşırı yeme isteğini kontrol altına almanıza yardımcı olur.

    Sabırlı olun; Değişim zaman alır. Yeni bir davranış şeklinin alışkanlık haline gelmesi yaklaşık 66 gün sürer. Sabırlı olmanız halinde yavaş yemek alışkanlık haline gelecektir.

    Yavaş yeyin ve yemeğin tadını çıkarın!

    Hızlı yemek kilo almanıza ve yemeğin tadını çıkaramamanıza neden olabilir. Bunun yanında yavaşlayarak tokluk hissini artırabilir ve kilo verebilirsiniz. Ayrıca yavaş yemek sağlığınıza birçok fayda sağladığı gibi yaşam kalitenizi de arttıracaktır.

    Kısaca yemek önünüze geldiğinde ağırdan alın ve ısırdığınız her bir lokmanın keyfini çıkarın.

  • Psikolog Ne Değildir?

    Psikolog Ne Değildir?

    Psikologlar sizce ne yaparlar? Aslında çıksak sokağa ve sorsak bir çok insanın birbirinden farklı cevaplar vereceğine eminim. Ülkemizde çokta bilinen bir meslek değil. Herkes kendince yorum yapıyor, şöyle olabilir, böle olabilir diye. Ben psikologun ne olmadığına değinmek istiyorum. Biraz olsun ne olmadığını bilirsek kafada daha doğru şeyler şekillenebilir.

    Arkadaşlarınız, aileniz, komşularınız Psikolog değillerdir.

    Birinci sınıfa başladığımda, ilk derste hocamız bize şunu söylemişti “komşu sohbeti yapmıyoruz biz”. Bu bizim ülkemizde bir tabu ve bu tabuyu yıkmamız gerekmekte. Birine ben psikoloji okuyorum dediğimde ilk dediği şey “sizde ne yapıyorsunuz ki, size para vereceğime giderim arkadaşıma anlatırım derdimi olur biter, ne gerek var” şeklinde ifadeler kullanıyorlar. Oysa bu ne kadar yanlış bir inanç. Evet arkadaşınızla konuşmak sizi rahatlatabilir, iyide gelebilir ama bu sizin problemlerinizin bittiği anlamına gelmiyor.  Siz sadece o an için problemlerinizin üstünün örtülmesini sağlıyorsunuz. Bugün için kaybolduğunu düşündüğünüz problemler yarın size başka yüzünü gösterecektir. Yardım almaktan çekinmeyin. Yardım almanın sizlere zararı olmayacak aksine size iyi gelecektir.  Psikologa gittiğinizde “bunun bana ne yardımı olabilir, konuşuyor işte, ben gidim arkadaşım ile konuşayım paramda cebimde kalsın” diyerek düşünüyorsunuz. Halbuki siz Psikologun sizinle sohbet ettiğini düşünürken o size yardım etmektedir. En basit olarak sizin, kendinizden sakladığınız, gizlediğiniz düşünceleri, duyguları gün yüzüne çıkararak arındırmaya çalışmaktadır. Psikologlar, hiçbir zaman sizinle komşu sohbeti yapmazlar. 

    Psikologla deli doktoru değildirler.

    Görselde de yazıldığı gibi; Psikologun ‘deli’ görme olasılığı, diğer insanlardan farksız değildir. Çünkü ‘deli’ diye nitelendirilen hastalar, Psikiyatr gözetiminde ilaçla tedavi edilebilirler. Psikologların ilaç yazmaya yetkileri yoktur. İlaçlar hakkında hiçbir eğitim almazlar. ‘deli’ diye tabir edilen hastaların birçoğunun gerçeklik algısı yoktur yani; sizinle iletişim kurabilecek durumda değillerdir. İletişim kuramadığınız hasta ile görüşme yapamazsınız. İleri boyuttaki hastaları Psikiyatrlar tedavi ederler. Psikologa böyle bir danışanın başvurması durumunda, Psikolog bunun ayırımını yaparak; Psikiyatr’a yönlendirmede bulunmaktadır. 

  • Baharatlı yiyecekler kanser ve diğer nedenlere bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayıp yaşam süresini uzatabilir mi?

    Baharatlı yiyecekler kanser ve diğer nedenlere bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayıp yaşam süresini uzatabilir mi?

    Bugüne kadar besinler ve hastalıklar arasındaki ilişkiyi inceleyen birçok araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar sonucunda kesinleşen bilgi, tükettiğimiz ürünlerin içerisindeki bazı maddelerin bizleri koruduğu, bazılarının ise hastalıklara karşı korunmasız hale getirdiğidir. Bugünkü yazımızda da bu araştırmalardan birinden, baharatlı yiyeceklerin sağlığımıza etkisinin araştırıldığı bir çalışmadan bahsedeceğiz. Geçtiğimiz günlerde İngiliz Tıp Dergisi’nde (BMJ) yayınlanan bir çalışmaya göre; kararınca ve düzenli baharatlı besin tüketimi başta kanser olmak üzere birçok hastalığa bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayabilir.

    Baharatlar, neredeyse insanlık tarihinden günümüze dek mutfaklarımızın olmazsa olmazlarından olmuştur. Yediklerimize tat katmanın yanı sıra, konserve yapımında, kumaş boyamada, hatta makyaj ürünlerinde dahi kullanılmaktadır. Şimdilerde ise, baharatlı yiyecekler sağlığımıza olan faydalarıyla ön plana çıkmaktadır. Birçok araştırmada baharatlı gıdaların, iştahı azaltarak obezite ve diyabete karşı koruyucu rol oynadığı gösterilmiştir. Yine önceki yazılarımızdan birinde bahsettiğimiz gibi; acı biberin içinde bulunan kapsaisin adlı maddenin, kalın bağırsak kanserine karşı koruyucu etkisinin olabileceği belirlenmiştir. Sindirim sistemine yararları, kanser türleri üzerine faydalı olabileceği ve antibakteriyel etkileri de araştırılan diğer özellikleridir. Bu araştırmalarda günlük tüketimden ziyade genel baharatlı yeme alışkanlıkları temel alınarak yapılmıştır. Anlatacağımız araştırma ise günlük baharatlı besin tüketimi ve yaşam kaybı riski arasındaki ilişkiyi gösteren ilk çalışmadır.

    Baharat kullanımının bir hayli yüksek olduğu Çin’de yapılan çalışmada; Çin’in 10 farklı yerinden yaklaşık yarım milyon kişinin bilgileri kullanılmıştır. Bu araştırmada kişilere haftalık ne sıklıkta baharatlı besin tükettikleri ve haftada 3’ün üzerinde tüketim yapanlara ek olarak ne tür baharatlar kullanıldıkları sorulmuştur. Araştırma sonucuna göre; baharatlı gıdaları haftada 3-7 gün tüketenlerde, haftada birden daha az tüketenlere kıyasla kanser, kalp-damar ve solunum hastalıklarına bağlı yaşam kayıplarının daha az görüldüğü bildirilmiştir. Taze ürünlerin kurutulmuşlara göre daha fazla etkili olduğu da ifade edilmiştir.

    Sonuç olarak; elde edilen bu sonuçlar, baharat sevenlere müjde niteliği taşımakla birlikte; sağlığınız adına baharatlı gıdaları önermek için henüz erkendir. Nitekim çalışma gözlemsel bir çalışma olduğundan, yeterince güçlü de değildir. Bu yüzden bu konuda da beslenmemizi düzenli tutmalı, baharatlı gıdaları aşırıya kaçmadan tüketmeliyiz.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat eksikliğini, dikkati toplamakta ve sürdürmekte zorluk çekmek, hiperaktivite bozukluğunu ise kontrolsüz hareketler sergileme, aşırı hareketlilik olarak kısaca tanımlayabiliriz. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan bireylerin hayatlarında en az bir ortamın (okul, ev…) etkiliyor olması gerekmektedir. DEHB tanısı koyabilmek için; farklı iki ortamdaki davranışların değerlendirilmesi ve o doğrultuda karar verilmesi gerekmektedir.

    Anne ve babaların DEHB’li çocuklara yönelik yakınmaları şu şekildedir;

    Bizi dinlemiyor, kendisinden yapmasını istediğimiz işleri yapmıyor, günlük yapması gereken görevlerini yerine getirmiyor, çok ısrarcı, istekleri yerine gelene kadar diretiyor, çok hareketli, yerinde durmak bilmiyor, ses yükseltilerek oturması sağlandığında bile bir yolunu bulup hareket ediyor, oturduğu yerde elini, kolunu sallıyor, sürekli kımıl kımıl bir şekilde…

    Yukarıda sayılan şikayetler her çocukta görülebilir. Anne ve babaların çocuklarını gözlemleyerek bu davranışların sıklığına ve yoğunluğuna bakmalıdırlar. Yaptıkları gözlemler doğrultusunda çocukların davranışları değerlendirilmelidir.

    Çocuklara dikkati dağınık demeden önce hangi durumlarda dikkatsiz olduğuna bakılmalı. İlgisini çekmeyen, anne-baba zorlaması ile yapılan görevlerde çocuklardan dikkatli davranmalarını bekleyemeyiz. Sevdiği, hoşlandığı oyunları oynarken ya da ailesiyle keyifli vakit geçirirken ki dikkat düzeyi nasıl? Dikkat dağınıklığına dair ipuçlarını bu ortamlarda sergilediği davranışlara göre elde edebiliriz.

    Çocuklar hareketli, enerjik olurlar. Hareketli çocuklara hiperaktif denemeden önce gözlemlenmeli. Hareketli davranışları hangi durumlarda sergiliyor? Hareketsiz kalması istendiğinde nasıl tepki veriyor? Dürtüsel mi? İçinde bulunduğu ortama, kurallara göre mi hareket ediyor yoksa çevresinde olup bitenleri önemsemeden istediği şeyi anlık olarak mı yapıyor?

    Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte hayatımızın birçok alanında elektronik aletler ile içi içe bir yaşantı içerisindeyiz. Çocuklar da çevresinde gördükleri bu teknolojiye kayıtsız kalamaz durumdalar. Aileler çocuklarını ne kadar erken teknolojik aletler ile tanışırlarsa dikkat eksikliği riski oluşmasına neden oluyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; günde 2 saati ekran karşısında geçiren çocuklar, dikkati sürdürebilme, odaklayabilme ile ilgili olan testlerde başarısız olurlar. Yine yapılan araştırmalar gösteriyor ki; 1-3 yaşlar arasında ekran karşısında zaman geçiriyor olmak ileride dikkat eksikliği riskinin oluşmasını artırmakta ve günde fazladan her bir saatlik ekran süresi bu riski %10 daha fazla arttırıyor.

    Telefon, tablet gibi çocukların kolaylıkla ulaşabilecekleri teknolojik aletlerin içerisinde birçok uyaran aynı anda veriliyor. Çocukların oynadıkları oyunlara dikkat edilirse; ses, ışık, hareket gibi uyaranlar seri şekilde çocuklara sunulmaktadır. Birçok uyaranı aynı anda almayı öğrenen çocukların sınıf içerisinde tek bir uyarana odaklanmalarını beklemek yanlış olacaktır. Öğretmen tahtada ders anlatırken çocuğun dikkatinin kalemiyle oynayan sıra arkadaşından, dışarıda oyun oynayan çocuklara kadar kaymasının sebebinin büyük ölçüde bunlardan kaynaklandığı düşünülmektedir.

    Yine; çocukların oynamış olduğu oyunlar düşünüldüğünde, oynadıkları oyunlarda yaptıkları her hareketin karşılığını hemen almaya alışmış durumdalar. Çocuklardan dikkat gerektiren görevler verildiğinde yapmak istememelerinin ya da odaklanmadan güçlük çekmelerinin büyük ölçüde sebebi bu durumdan kaynaklanmaktadır.

    Sonuç olarak; günümüzde çocukların davranışları gözlemlendiğinde dikkat eksikliğine neden olabilecek risklerin fazlalaştığı, ailelerin bu riskleri kontrol etmekte zorluk çektiği görülmektedir. Eğer; sizler çocuğunuzda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olduğundan şüpheleniyorsanız bir uzman desteği almanız faydalı olacaktır.

  • Günde yarım avuç kabuklu kuruyemiş (fındık, ceviz, badem, fıstık), kanser ve diğer nedenlere bağlı ölüm riskini azaltır!

    Günde yarım avuç kabuklu kuruyemiş (fındık, ceviz, badem, fıstık), kanser ve diğer nedenlere bağlı ölüm riskini azaltır!

    Fındık, ceviz, badem veya fıstık gibi kabuklu kuruyemişler, içerdikleri zengin kaynaklar sayesinde sağlığımıza yardımcı olmakta ve birçok hastalığa karşı koruyucu etki yapmaktadır. Bu gıdaların, bilişsel işlevleri artırarak Alzheimer’a karşı koruyucu etkisinin olduğu; ayrıca kalp, damar ve kan dolaşımıyla ilgili sorunlara iyi gelerek kalp sağlığını koruyucu etkisinin bulunduğu önceki bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Yeni yayımlanan büyük çaplı ve uluslararası bir çalışmaya göre, kabuklu kuruyemiş tüketiminin başka önemli faydaları da vardır. Çalışma; günlük 15 gram kabuklu kuruyemiş tüketiminin diyabete, solunum sistemi rahatsızlıklarına, kanser ve sinir sistemi hastalıklarına bağlı ölümleri azaltabileceğini göstermiştir.

    Çalışmaya, yaşları 55-69 arasında değişen 120.000’den fazla erkek ve kadın alınmıştır. Araştırma ekibi, çalışmayı 1986 yılında başlatmış ve çalışamaya alınan kişilere hangi sıklıkta ve miktarda fındık, ceviz, badem, fıstık ve fıstık ezmesi tükettiklerini sormuşlar. Çalışmanın sonucuna göre bu gıdaları, günde 10 gram ve daha fazla tüketenlerin, hiç tüketmeyenlere kıyasla, tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarının %23 daha düşük olduğu saptanmış.

    Çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde, kabuklu kuruyemişlerin günlük 15 gram, yani yarım avuç dolusu tüketiminin kanser de dahil olmak üzere pek çok hastalığa bağlı ölüm riskini azaltabileceğini ve bunların kadın ve erkek bireyler üzerinde eşit oranda etkili olduğu görülmektedir. Kabuklu kuruyemişlerin bu yararları omega-3, lif, E vitamini, antioksidanlar ve doymamış yağ asitleri açısından zengin olmalarıyla ilişkilendirilmektedir. Fıstık ezmesinde ise kabuklu kuruyemişlerde gözlemlenen bu etkinin bulunmadığı ortaya konulmuştur. Araştırma ekibi bu duruma ise; fıstık ezmesinin içeriğinde bulunan tuz, bitkisel yağ ve trans yağların neden olabileceğini söylemektedir. Ayrıca araştırmacılar geçmiş yayın ve çalışmalarda da desteklendiği gibi, bu yiyecekleri günlük 15 gramdan fazla tüketmenin daha olumlu etkiler ortaya çıkartmadığını bulmuşlardır.

    Sonuç olarak kabuklu kuruyemişler; besleyici ve hastalıkları önleyici etkisiyle günlük beslenmemizde yer almayı fazlasıyla hak eden benzersiz gıdalardır. Bu çalışma bu görüşe bir katkı daha sağlamış ve bu gıdaların genel olarak ölüm riskini de azalttığını ortaya koymuştur. Ancak yapılan çalışmalar; “ne kadar çok miktar, o kadar çok yarar” mantığının bu gıdalar için de yanlış olduğunu göstermektedir. Bu yüzden her gıdada olduğu gibi, kabuklu kuruyemişler de ölçülü tüketilmelidir. Ve içeriğinde birçok katkı maddesi, trans yağ gibi zararlı bileşenler barındıran fıstık ezmeleri yerine; bu gıdaların en doğal halleriyle tüketilmesi çok daha yararlı olacaktır.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık sevilen birinin paylaşılamaması durumudur. Sevginin olduğu ortamda gerçekleşen doğal bir süreçtir. Kardeş kıskançlığı, aileye yeni gelen bireyin daha çok sevileceği, çocuğa gösterilen sevginin azalacağı hatta kaybolacağı hissi ile oluşur. Bu süreci anne-babalar doğru yönetebilirler ise kıskançlık sonucu oluşan olumsuz davranışlar en aza inecektir.

    Çocuk, annenin hamilelik döneminden itibaren bir şeylerin değiştiği düşüncesine kapılmaya başlar. Annenin, hamilelik dönemini başında yaşamış olduğu bulantılar, ağrılar nedeniyle, hamilelik dönemi sonlarında ağırlaşması sebebiyle çocuğa yöneltilen ilgi azalacak ve ‘yeni kardeş anneyi üzüyor, onu hastalandırıyor’ düşüncesi içerisine girmesine sebep olacaktır. Çocuğa hamilelik için riskli süre olarak adlandırılan 3. aya girildikten sonra çocuğun yaşına uygun bir şekilde bir kardeşinin olacağı, annenin hamilelik döneminde yaşayacağı olası durulmarı, hamilelik sonrasında bebeğin ihtiyaçlarının neler olacağına dair bilgiler çocuğun yaşına uygun bir dille anlatılmalıdır. Bu anlatım hikayeler ile, çocuğun bebekliğine ait resimler, videolar göstererek yapılabilir. Bu anlatımların belli aralıklarda yapılması çocuğun içinde bulunduğu durumu somutlaştırarak süreci kolaylaştırılmasını sağlayacaktır.

    Anne eve bebekle geldiğinde; çocuk ile bebek arasındaki ilk karşılaşma anı çok kıymetli olacaktır. Çocuğun, bebeği tanımasına, ona dokunmasına fırsat verin. ‘bebeğe dokunma canı yanar, kucağına alma düşürürsün’ gibi aşırı korumacı bir yaklaşımdan kaçının. Böyle bir durumda çocuk kendini önemsiz ve yeni gelen kardeşin kendisinden değerli olduğu hissine kapılmasına neden olacaktır. Mümkün olduğunca, sizlerin gözetimi altında bebeği tanımasına izin verin. Küçük deneme-yanılmalar ile bebeğe nasıl davranması gerektiği öğrenecektir.

    Bebeği görmeye gelen misafirler geldiğinde, tüm ilginin bebeğe yönelmesine izin vermeyin. Mümkünse gelen misafirler ile konuşarak; çocuk ile de ilgilenmelerini isteyin. Bebeğe hediyeler gelirken, çocuğa da küçük sürprizler yapın. Misafir kalabalının içinde tek başına bir köşede kalmasını izin vermeyin.

    Doğum ardından anne yorgun düşebilir, bebeğinde anne bakımına ihtiyacı olacaktır. Bu süreçte anneye, baba veya yakın bir aile üyesinin yardımı çok iyi gelecektir. Anne, bebeğin bakımı ile ilgilenirken; baba da, çocuk ile zaman geçirmelidir.

    Bazı çocuklar ‘bebeği sevdik şimdi gitsin artık’ diyerek tepki gösterebilir. Bebeğin evde kalıcı olduğunu anladığın andan itibaren kıskançlık belirtileri göstermeye başlarlar. Bu belirtiler;

    Kendi yemeğini yiyebildiği halde annede yedirmesini isteme,

    Tuvalet eğitimine tamamlamış olmasına rağmen; alt ıslatma problemlerinin oluşması,

    Bebeksi konuşmaların, bebeksi davranışların başlaması,

    Anne ve babadan sık sık kucaklanmak istemesi

    Kusma, bulantı, baş ağrısı, karın ağrısı gibi fiziksel semptomlar görülmesi

    Bu kıskançlık belirtilerindeki temel amaç; çocuk farkında olmadan kendini bebeğe benzetmeye çalışıyor, eğer bebeğe benzer ise anne ve babasının kendisini daha çok seveceğine inanıyor. Bazı çocuklarda ise; kıskançlık belirtisi gözükmeyebilir, bu çocuklar kıskançlıklarını bastırmaya çalışırlar. Sorun çıkaran çocuk olurlar ise anne ve babasının onu daha az seveceğini düşünür. Anne ve baba, çocuğun kıskançlık yaşamadığını, duruma alıştığını düşünseler de aslında durum görüldüğü gibi değildir. Çocuğun davranışları gözlemlendiğinde; çocuğun bebeği severken biraz fazla sıktığı, öperken bebeğin ağlamasına sebep olduğu gibi davranışlar sergilediği gözlemlenebilir.

    Çocuğun yeni gelen bebeğe alışması zaman alabilir. Bu sürecin hızını anne ve babanın çocuklar iletişimleri belirleyecektir. Anne ve baba, çocuğa, bebeği sevmesi için baskı yapılmamalı. ‘sen büyüksün, söz dinlemelisin’ diyerek çocuktan yaşından büyük olgunluk beklenmemeli. Bu şekilde bir yaklaşım, çocuğun kardeşinden uzaklaşmasına ve bebek ile rekabete girmesine neden olacak. Çocuğun odasının ayrılması gerekiyorsa, bu işlem bebek dünyaya gelmeden önce yapılması gerekmektedir. Bebek dünyaya geldikten sonra oda ayrılırsa; çocuğun kendisini dışlanmış hissetmesine sebep olacaktır. Oda ayırma işlemi de kademeli olarak yapılması uygundur. Oda için birlikte eşya seçilmeli, çocuğun oda düzeni ve eşyaları hakkında fikri alınmalı, odası olduğu için özendirilmeli. Oda düzenlendiği zaman çocuğun orada yatması için zorlanmamalı. Anne veya baba bir müddet çocuk ile beraber, çocuğun odasında uyunmalı, çocuğa uyuduktan sonra kendi odalarında uyumaya gidecekleri bilgisi verilmeli. Çocuğa bilgi verilmeden, çocuk uyuduktan sonra odadan ayrılmak, çocuk gece uyandığında annesini yanında göremezse paniklemesine ve tek başına yatamama korkusuna dönüşecektir.

    Çocuğun, bebek dünyaya geldikten sonra okula gönderilmesi doğru değildir. Bebek dünyaya geldikten sonra çocuk okula gönderilirse; çocuğun kendisi terk edilmiş hissetmesine sebep olur. Çocuk okula bırakıldığı zamanda, evde kendisini bekleyeceğiniz, ona yemek yapacağınız, kardeşi ile çocuk evde yokken neler yapacağınız anlatılmalı, çocuk evde yokken evde neler olduğunu bilmek ister. Evde kardeş ile yapılan aktivitelerin sıkıcılığından, okulda yapacağı faaliyetlerin eğlencelerinden bahsetmek, çocuğun aklının eve kalmamasına ve okula uyum sağlamasını kolaylaştıracaktır. 

    Araştırmalar kardeşler arası yaş farkı ne kadar az olursa kıskançlık düzeyinin o kadar fazla olacağını gösteriyor. Örneğin; henüz 3 yaşında olan ve hala bakıma ihtiyacı olan bir çocuğun yeni gelen bebeği kabullenmesi ve anneyi paylaşması kolay olmayacaktır. Bazı durumlarda kardeşler arası yaş farkı büyük olduğunda da problemler ortaya çıkabilmekte. Yaş farkının fazla olduğu durumlarda ise; yıllardır süre gelen evdeki tek hakimiyet, tek sevginin paylaşılması kolay olmayacaktır. Kardeşler arasındaki kıskançlığın en büyük belirleyicisi, anne ve babanın çocuklara karşı tutumları olacaktır. Anne ve babalar mümkün olduğunca çocuklara eşit değil ancak; adil davranmaları gerekmektedir. Eşit davranma beklentisi çocukları olumsuz etkileyebilir. Bebeğin daha çok bakıma ihtiyacı olacak ve annenin bebek ile fazla ilgisi çocuğun gözünde eşit davranma durumunu sekteye uğratacaktır. Bu sebepten ötürüdür ki; çocuklar arasında adil davranmaya önem gösterilmesi gerekmektedir. Annenin, bebeğe neden fazla zaman geçirdiğini, çocukla yaşına uygun bir şekilde anlatarak açıklanması gerekmektedir.

                Anne ve babalar çocukları ile geçirdikleri zamanın kalitesini arttırmaları gerekmektedir. Mümkün olduğunca; karşılıklı iletişim halinde olacakları, birbirleri ile konuşabilecekleri ortamlar oluşturulmalı, kalabalığın olduğu, birbirleri ile minimum diyalog halinde oldukları ortamlar çocuğa anlık olarak mutluluk verir, örneğin oyun parkından çıktıktan sonra çocuğun hırçın davranışlar sergilemeye devam ettiği görülebilir. Çocukla birlikte faaliyetler yapmak, yemek yapmak gibi aktivitelerde bulunabilinir. Anne, baba ve çocuk üçlüsünün içerinde belli aralıklarla bebeğinde dahil edilmesi, çocuk ve bebek arasındaki iletişimi artıracak, sevgi bağının oluşmasını sağlayacaktır.

  • Akupunktur meme kanserinde lenfödemi azaltabilir!

    Akupunktur meme kanserinde lenfödemi azaltabilir!

    Kanser Dergisi’nde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre, akapunktur meme kanserine bağlı koltukaltı ameliyatı sonucu oluşan lenfödemin azalmasında etkili ve güvenli bir alternatif olabilir

    Erken evre meme kanserinde, hastalığın koltukaltı lenf bezlerine yayılma durumunu belirlemek, evreleme aşamasında önemli rol oynar. Kanserin yayılma göstereceği ilk lenf bezleri, sentinel düğümler olduğu için bu belirlemede sıkça kullanılan yöntem, sentinel lenf bezi biyopsisidir. Kanserin, sentinel lenf bezlerine yayılma gösterdiği tespit edildiği takdirde hasta daha geniş bir koltukaltı lenf bezi ameliyatı geçirecektir. Bu ameliyat sonucunda en yaygın görülen yan etki kollarda oluşan lenfödemdir. Bir başka deyişle; lenf sıvısının kolda birikmesine bağlı olarak meydana gelen şişliktir

    Lenfödem, ameliyat sonrası hemen oluşabileceği gibi haftalar, aylar hatta yıllar sonrada meydana gelebilir. Meme kanseri olup iyileşen hastaların yaklaşık %30’u lenfödemden etkilenmektedir. Bu durum hastaya rahatsızlık verebilir, ağrıya neden olabilir, hatta elden ayaktan düşürebilir. Lenfödem tedavisi için doktor kontrolünde farklı yöntemler kullanılmakta, oluşan rahatsızlık verici etkilerin giderilmesi için çeşitli stratejiler uygulanmaktadır. Ancak, bu stratejiler pahalı ve sürekli müdahale gerektiren uygulamalar olabilir.

    Tamamlayıcı tedavi seçeneklerini belirlemek için büyük çaba gösteren araştırmacılar, meme kanserine bağlı koltukaltı ameliyatı sonucu 6 aydan 5 yıla kadar lenfödem olan 33 hastanın katıldığı pilot bir çalışma gerçekleştirmişlerdir. 2 cm veya daha fazla lenfödemi olan katılımcı hastalara, 4 hafta boyunca haftada iki kere akupunktur tedavisi uygulanmıştır. Kol, tedavi öncesi ve sonrasında ölçülerek veriler kaydedilmiştir. 4 haftalık tedavi süresi sonrasında, katılımcılar 6 ay boyunca gözlenmiş, şikayetler ve hastanın kendisi tarafından bildirilen lenfödem durumu belirlenmiştir.

    Yapılan araştırma sonucunda, 11 hastanın kolunda oluşan lenfödem ölçülerek %30 veya daha fazla azalma olduğu görülmüş, 18 hastada bu oran %20’nin üstünde tespit edilmiştir. Dairesel olarak ölçüldüğünde kolda meydana gelen tüm azalma oranı, 0.90 cm olarak kaydedilmiştir. Katılımcı hastaların çoğu (%76) tüm sekiz tedaviyi almış, %21’i bir tedavi, bir hasta iki tedavi kaçırmıştır.

    Uygulanan tedavi sonrasında, enfeksiyon veya başka herhangi bir ciddi yan etki ile karşılaşılmamıştır. Tedavi süresi boyunca, 33 katılımcı hastanın 14’ünde, hafif bölgesel morarma veya ağrı/karıncalanma gibi ufak şikayetler kaydedilmiştir.

    Araştırmacılar, akapunktur uygulamasının meme kanserine bağlı oluşan lenfödem üzerinde etkili ve güvenli olabileceği sonucuna varmışlardır. Konuyla ilgili araştırmalar devam ediyor olsa da, akapunktur başka seçeneği olmayan hastalar için lenfödemi azaltabilen tamamlayıcı bir yöntem olarak değerlendirilebilecek niteliktedir.

    Ancak, meme kanserinde yan etki olarak karşımıza çıkan lenfödemin engellenmesindeki en önemli noktalardan biri, cerrahi sonrası erken dönemde önlem alınmasıdır. Böylece, sonrasında meydana gelen rahatsız edici yan etkiler için alternatif aranması gerekli olmayacaktır. Meme kanserinde tedavi öncesi lenfödemi engellemek için alınacak önlemler, doktorunuz tarafından belirlenecek, tedavinizde başarılı sonuçlar alınmasını sağlayacaktır.

  • Montessori Eğitimi

    Montessori Eğitimi

    Montessori eğitim yaklaşımının kurucusu Maria Montessori’dir. Maria Montessori, 1870’te İtalya’da dünyaya gelmiştir. 1896 yılında Roma Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olarak ilk kadın tıp doktoru unvanını almıştır. Özel araştırmalarında ‘çocukların nasıl öğrendiklerini’ analiz etmiştir. Bu araştırmaları sonrasında Psikoloji ve Felsefe alanlarıyla ilgilenmeye başlamış ve 1904 yılında Antropoloji Profesörü olmuştur.

    Montessori eğitiminin temel amacı; çocuğu bağımsız olmasını sağlamak. Montessori, bireyin bağımsız bırakıldığı oranda potansiyelini ortaya çıkaracağını savunur. Çevreyi çocuk için uygun şekilde dizayn ederek; çocukların deneme-yanılma ile çevreyi keşfetmesine olanak sağlayarak bilgiye ulaşmasına imkan sağlamaktır. Çocukların kendilerine en uygun öğrenme yolunu bulmalarına olanak sağlanır. Bilgiye kendileri için sunulmuş araçları kullanarak ulaşmaları hedeflenir. Çocukların diledikleri gibi hareket etmeleri sağlanarak yaratıcılık, özgüven, problem çözme gibi becerilerinin gelişmesi sağlanır.

    Eğitimin temelinde ‘emici zihin ilkesi’ yer almaktadır. Emici zihin ilkesi; çocuğun zihinsel faaliyetlerinin ortaya çıkarmasını hedefler. Zihinsel faaliyetlerin ortaya çıkarılması için zorlamalar yok, planlanmış ve benzer öğretiler söz konusu değil. Çocuğa keşfetmesi için uygun ortam ve özel tasarlanmış materyaller verilerek gelişimine destek olunur.

    Eğitim, iki bucuk ve altı yaş arasındaki çocukları kapsar. Montessori sınıflarında farklı yaş gruplarındaki çocuklar bir arada eğitim görürler. Sınıftaki küçük çocuklar; malzeme kullanımı gibi konularda büyük çocuklardan destek alırlar. Arkadaştan edinilen bilgiler daha kalıcı olur ve bu sayede arkadaşlık ilişkilerinin, iletişimlerinin güçlendirilmesi hedeflenir.

    Tüm sınıflarda aynı materyaller kullanılmakta ve sınıflarda her materyalden sadece bir tane bulunmaktadır. Çocuğun, kullanmak istediği bir materyaller arkadaşındaysa; arkadaşının işinin bitmesini, kendisine sıra gelmesini beklerken; başkalarının hakkına saygı göstermeyi, sabretmeyi öğrenmiş olacaktır.

    Materyaller, çocuklarını fiziksel ihtiyaçlarına göre özel olarak tasarlanmaktadır. Kendi boyuna uygun kıyafet askılıkları, sandalyeler, lavabolar, musluklar, masalar bulunmakta. Çocukların kullandıkları materyaller oyuncak değil, yetişkinlerin günlük hayatlarında kullandıkları gerçek malzemelerden üretilmiştir. Tüm bu materyaller, çocukların rahatça kullanımına uygun olarak, taşıyabilecekleri ağırlık ve biçimlerde tasarlanmışlardır.

    Materyaller, çocukların dış dünyayı keşfetmesine yönelik güvenlikte ve kontrolde tasarlanmışlardır. Basitten karmaşığa doğru ilerleyen kullanımları vardır. Çocukların bunları kendilerinin keşfetmesi, hata yaptığında zarar görmeden kendi hatasını kendisinin fark ederek düzenlenmesine olanak sağlar. Bu materyaller üç aşamalı sunum olarak tasarlanmışlardır. Bu aşamalar tanıma, kavrama ve kullanmadır.

    Montessori eğitiminde öğretmenin rolü; gözlem ve rehberlik etmektedir. Çocukların yaptıkları davranışları cesaretlendiren şekilde hareket etmektedir. Çocuklara materyalleri nasıl kullanacakları hakkında bilgi verir ve çocukların kendilerini keşfetmesini sağlar. Çocuklar arasındaki ilişkileri gözlemler ve iletişimlerinin güçlenmesi sağlar.