Blog

  • Homeopati nedir, kanser tedavisinde yarar sağlar mı?

    Homeopati nedir, kanser tedavisinde yarar sağlar mı?

    Homeos (benzer) ve pathos (ızdırap) kelimelerinin birleşiminden oluşan homeopatinin temelinde “benzer benzeri iyileştirir” mantığı yatar. İlk olarak 18. yüzyılda kullanılmaya başlanan homeopati, en sık kullanılan tamamlayıcı tıp yöntemlerinden biridir. Uygulayan kişiye “Homeopat”, Hometpat’ın önerdiği tedavi ajanına ise “remedi” denilir.

    Homeopatinin çıkışı enteresan bir gözleme dayanır. Bilindiği üzere geçmiş zamanlarda sıtma hastalığı ciddi bir halk sağlığı sorunu idi (sosyokültürel düzeyi düşük toplumlarda hala ciddi bir sorundur). Sıtma hastalığının belirti ve bulguları ateş, üşüme ve terlemedir. Sıtma tedavisinde en sık olarak kullanılan ilaçlar olan kininler de fazlaca kullanıldığında, yani kinin zehirlenmesi durumuda da ateş, üşüme ve terleme gözükmektedir. Bu gözlemden hareketle, acaba “Benzer benzeri iyileştiriyor mu?” fikri ortaya atılmıştır.

    Homeopatik ilacın yaşam gücüne hastalık ile aynı etkiyi yaptığına inanılmaktadır. Dolayısı ile yaşam gücü, hastalığa ve bu hastalık için üretilmiş homeopatik ilaca karşı tepkiyi aynı veya farklı şiddetlerde gösterir denilmektedir. Homeopatik tedavinin dayandığı ilkeler şunlardır:

    – Benzer benzeri iyileştirir.

    – Tek bir ilaç kullanılır.

    – Her zaman en düşük doz kullanılır.

    – Remedinin potensi seyreltildikçe artmaktadır.

    – Sadece homeopatik ilaç kullanılır.

    1 ölçek ilaç, su ile 10 ölçeğe tamamlanırsa 1X; 100 ölçeğe tamamlanırsa 1C; 50.000 ölçeğe tamamlanırsa 1Q olarak adlandırılmaktadır. Ana karışım, seyreltme ve çalkalama yöntemi sonrası laktoz tabletlerine emdirilmekte ve bu şekilde kullanılmaktadır. Homeopatlara göre, tedavide önerilen madde ileri derecede seyreltildiği için oldukça güvenilirdir ve güncel ilaçlarla etkileşime girmez.

    Homeopatinin bilimsel kanıtı var mıdır?

    1854 yılında Londra Kolera Salgını’nda homeopati ile tedavi edilen 90 hastanın 73’ü sağlığına kavuştuğu, buna karşılık o dönemin standart kolera ilaçları ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %40’ı kurtulabildiği iddia edilmiştir. Fakat bu sonuçlar sonradan yapılan çalışmalarla desteklenememiştir.

    Modern zamanlarda ise birçok klinik çalışma ile homeopatinin hastalıkları tedavi etmedeki gücü araştırılmıştır. Bu araştırmaların hiçbirinde homeopatinin kanser de dahil herhangi bir hastalığı iyileştirdiğine dair güçlü kanıtlara ulaşılamamıştır.

    2005 yılında saygın tıp dergisi Lancet’te yayımlanan bir makalede 110 homeopati çalışmasının sonuçları derlenmiştir. Bu çalışmalarda homeopatinin çeşitli hastalıkları tedavi edip etmediği sorgulanmıştır. Ayrıca homeopatinin faydalarının plasebo etkisine bağlı olup olmadığına da bakılmıştır. Plasebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine ve inanca dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir.

    Bu derleme çalışmasına göre, homeopatinin hastalıkları tedavi etme gücü, modern ilaçlarla kıyaslanamayacak derecede zayıftır. Bununla birlikte bazı çalışmalarda homeopati uygulamalarının, kişinin genel durumunda bir iyileşme sağladığı gözlenmiştir, fakat bu etki plasebo etkisi olarak yorumlanmıştır.

    Sonuç olarak, homeopatinin plasebo etkisi dışında bir faydası olduğu bilimsel ve klinik olarak kanıtlanmamıştır. Homeopatik ilaçlar genellikle herhangi bir aktif madde barındırmadıkları için zararsız kabul edilirler. Fakat bu ilaçların özellikle standart kanser tedavileri yerine kullanılması şeklinde bir yaklaşım hastaları ciddi şekilde tehlikeye atacaktır, bu nedenle önermemekteyiz.

  • Kaygı Bulaşıcıdır

    Kaygı Bulaşıcıdır

    Amerikan Psikoloji Derneği (APA) kaygıyı “gerginlik hissi, endişeli düşünceler ve artan kan basıncı gibi fiziksel değişimlerle karakterize bir duygu” olarak tanımlar.Ayrılma (seperasyon) anksiyetesi de anksiyete türlerinden biridir.

    Ayrılma anksiyetesi, kişinin bağlandığı insanlardan ayrılmasıyla ilgili gelişimsel olarak uygun olmayan ve aşırı düzeyde bir kaygı ya da korku duyması olarak tanımlanmaktadır.

    DSM-5’te (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) bazı değişiklikler yapılmıştır. DSM-4-TR’ de ayrılma kaygısı bebeklik, çocukluk ya da ergenlik döneminin bozukluğu olarak yer alırken artık “Kaygı Bozuklukları” bölümüne yerleştirilmiştir. ‘’Ayrılma Kaygısı Bozukluğunun’’ 18 yaşından önce ortaya çıkmış olması koşulu da DSM-5’te kaldırılmıştır ve belirtilerin çocuklarda en az 4 haftadır, yetişkinlerde ise en az 6 aydır devam ediyor olması şartı eklenmiştir.

    DSM –5 TANI ÖLÇÜTLERİ

    A-Aşağıdakilerden en az üçünün olması ile belirli, kişinin bağlandığı insanlardan ayrılmasıyla ilgili gelişimsel olarak uygun olmayan ve aşırı düzeyde korku ya da kaygı duyması:

    1.Evden ya da bağlandığı kişilerden ayrılacak gibi olduğunda aşırı tasalanma.

    2.Bağlandığı kişileri yitireceği ya da bu kişilerin başına hastalık, yaralanma, yıkım, ölüm gibi kötü olay geleceğiyle ilgili sürekli olarak tasalanma,

    3. Bağlandığı başlıca kişilerden birinden ayrılmaya neden olabilecek istenmedik bir olay yaşayacağıyla ilgili tasalanma,

    4. Ayrılma korkusundan ötürü, okula işe ya da başka bir yere gitmek için dışarı çıkmayı evden uzaklaşmayı hiç istememe,

    5.Evde ya da başka ortamlarda tek başına kalmaktan ya da bağlandığı başlıca kişilerle birlikte olmamaktan sürekli bir biçimde aşırı korku duyma.

    6.Evinin dışında ya da bağlandığı başlıca kişilerde biri yanında olmadan uyuma konusunda isteksizlik ya da buna karşı koyma.

    7. Yineleyici bir biçimde ayrılma konusunu da içeren karabasanlar görme

    8.Bağlandığı başlıca kişiden ayrıldığında ya da ayrılacak gibi olduğunda bedensel belirtilerin olması

    B. Bu korku, kaygı ya da kaçınma süreklilik gösterir, çocuklarda ya da ergenlerde en az dört hafta, erişkinlerde 6 ay ya da daha uzun sürer.

    C. Bu bozukluk klinik açıdan sıkıntıya ya da toplumsal okulla ilgili işle ilgili diğer alanlarda işlevsellikte düşmeye neden olur.

    D. Bu bozukluk, otizm açılımı kapsamında bozuklukta aşırı direnç göstermekten ötürü evden ayrılmaya karşı koyma, psikoza giden bozukluklarda ayrılmaya ilişkin sanrılar ya da varsanılar, agorofobide güvenilir bir eşlikçi olmadan dışarı çıkmaya karşı koyma, yaygın bozukluğunda önem verdiği diğer kişilerin başına bir hastalık ya da başka kötü bir olay gelecek olmasından ötürü kaygılanma ya da hastalık kaygısı bozukluğunda bir hastalığının olduğuna ilişkin kaygı duyma gibi başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaz.

    Bu 8 belirti ve diğer kriterler tanı koymanız, çocuğunuzu ya da kendinizi etiketlemeniz için değildir. Fakat bunlara bakarak yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun, bütün bunların ruhsal olarak bir anlam ifade ettiğinin ve bir uzman desteğine ihtiyacınız olabileceğine dair yorumlanabilir. Amaç farkındalık yaratmak ve rehber olmaktır.

    Şimdi biraz insanın doğumuyla birlikte çıktığı yolculuğuna bir göz atalım ve ayrılma kaygısının temellerini anlamaya çalışalım;

    Bebeklik döneminde başkalarıyla duygusal bağ kurmak bağlanma olarak adlandırılır. Bebeklerle ilgili klasik çalışmasında John Bowlby (1969) bağlanmayı, bebekler ve ebeveynlerin (veya diğer bakım verenlerin) birbirleri ile duygusal bağ kurmalarına yol açan iki yönlü bir süreç olarak tanımlamıştır.

    Bowlby’e (1973) göre, birincil içgüdü “bağlanma”dır. Bebeğin bilişsel yetilerinin gelişimi öncesinde de anneye bağlılığı vardır. Çocuk varlığı hakkında bir tehdit duygusu yaşamıyorsa ya da bağlanma nesnesine kolayca ulaşabiliyorsa kendini güvende hisseder. Anne çocuk arasında kurulan güvenli bir bağlanma ilişkisi çocuğa sağlıklı psikolojik gelişim olanağı sağlar. İleride, okula başlama gibi, çocuğun sevgi nesnesinden ayrılmasını zorunlu kılan durumlarda, çocuğun kendisini yatıştırarak yeni duruma uyum sağlaması beklenir. Çocuğun bu gelişimsel görevi başarması genellikle annenin, yaşadığı ayrılık anksiyetesi tarafından engellenir. Ebeveynin ayrılma anksiyetesi ve aşırı koruyuculuğu, güvensiz bağlanma tarzları ile ilişkili bulunmuştur (Hock ve Schirtzinger 1992, Liotti 1992, Van Ijzendoorn 1995).

    Ayrılma anksiyetesiyle bizlere başvuran ebeveynlere ‘’ Bu kimin kaygısı?’’ sorusu sorulmalıdır.  Bu soru aile dinamiklerini anlamak adına yol gösterici olmaktadır.

    Ayrılık anksiyetesi karşılıklı bağımlı, patolojik anne-çocuk varlığında gelişir. Genellikle bu çocukların çok koruyucu anneleri, çok uzak ve soğuk duran babaları vardır. Bazen ise anne ve baba çocuğa aşırı derecede düşkündür, kendileri de çocuklarından ayrılmayı bir türlü göze alamamışlardır. Bazen de anne ve babaların kendileri nörotik ve güvensizdir, çocuğun başına kötü şeyler geleceğinden gereksiz yere korkmuş ve çocuğu hep evde tutmaya çalışmışlardır. Böylece çocuk kendisi de farkında olmadığı halde evden uzaklaşınca veya okulda iken annesine, babasına veya kendisine korkunç şeyler olabileceğinden korkmakta ve bunu engellemek için evde kalmakta ısrar etmekte, zorlandığı zaman panik içine düşmektedir.

    Annenin çocuktan ayrılırken yaşadığı ayrılık anksiyetesini; ruhsal bozukluk varlığının, annenin depresif ve anksiyöz mizaç özelliklerinin, ebeveynler arasındaki geçimsizliğin ve evlilik problemlerinin arttırdığı da belirtilmiştir (Cummings ve Davies 1994).  

    Aslında kaygı tam anlamıyla bulaşıcıdır, çoğunlukla da anneden çocuğa geçer. Aynı zamanda anne, çocuk için önemli bir özdeşim nesnesidir. Anne çocukla kurduğu ilişkide karamsar, kötümser, güvensiz, şüpheci, huzursuz ve yetersizlik duyguları içinde olmasının hem bağlanma sürecini olumsuz etkileyebileceğ hem de özdeşim nesnesi olarak çocuğa olumsuz bir örnek olabileceği düşünülmektedir.

    Ebeveyler, ayrılık sırasında, farkında olmadan kaygılarını çocuklarına yansıtabilirler. Örneğin, bebeklerini çocuk bakım merkezlerine bırakan anne ve babalar rahatsızlıklarını sözel olarak ya da yüz ifadeleriyle ortaya koyabilirler. Bu tür davranışlar ise bebeklerin stresini arttırabilir. Aynı durum okula başlayan ve ayrılık kaygısı yaşayan çocuklarda da geçerlidir. Burada anne ve babaların stresli ya da telaşlı halleri çocuğa da yansıyacağından, çocukta korkulacak bir şey var hissiyatı yaratılabilmektedir.

    Şimdi aynı soruyu tekrar soralım. ‘Bu kimin kaygısı?’

    Klinik olarak bu çocuklar kaygılı durumdan kurtulmak içinde çeşitli kaçınma davranışları sergileyebilir. Odasında uyumama, okula gitmek istememe, arkadaşlarıyla vakit geçirmeme gibi işlevsellik bozuklukları oluşabilir. Evden ya da bakım verenden ayrıldığında ya da böyle bir ayrılık beklendiğinde tekrarlayıcı biçimde aşırı sıkıntı, huzursuzluk, mutsuzluk hali, bununla birlikte eşlik eden fiziksel belirtiler (karın ağrısı veya vücutta ağrılar, bulantı, kusma, iştahsızlık gibi) görülebilir. Çocuk bu konuyla ilgili kabuslar görme, uykudan uyanma ve anne baba yanına gitme, tek başına uyumayı reddetme, bakım verene daha yapışık davranışlar sergileyebilir.

    Küçük yaşlarda bu sorun ile karşılaşan çocukların yetişkinlik evrelerinde de sorunlar yaşayabildiği gözlemlenmiştir. Bu nedenle ailelerin hassasiyet göstermesi önemlidir. Çocukların sağlıklı şekilde gelişim göstermesi ve çevresi ile kaliteli ilişkiler kurabilmesi için ayrılma anksiyetesini atlatması gereklidir. Fakat bilinmesi gereken bir gerçek vardır ki profesyonel şekilde çözümlenen sorun sadece çocuğunuzun değil sizin geleceğiniz adına da önemli bir rol oynar. Unutmayın ki çocuklar sadece kendileri için değil aileleri için de sinyal verir. Çünkü evin en cesur üyeleri onlardır.

    Böyle bir durumla karşılaştığınızda mutlaka bir uzmandan destek almalısınız. Öykünüz alındıktan sonra ihtiyacınız olan formülasyon ve tekniklerle terapi planınız oluşturulmalıdır. Bu süreçte yapılacak çalışmalar bireysel olarak anne ya da çocuk ile yürütülebileceği gibi çoğunlukla bütün aile dinamiklerini kapsayan, döngüsel ve sistemsel çalışan aile terapisi ile yürütülebilmektedir.

    Bir diğer yandan, biyolojik sağlık alanında önleme ve koruma çalışmaları ne kadar önemliyse psikolojik sağlığımız için de o kadar önemlidir. Hatta psikolojik sağlığımızın ve sağlamlığımızın biyolojik sağlığımıza bağışıklık sağlayacağını düşünürsek çok daha önemli bir yeri olmalıdır. Eğer kendiniz ya da çocuğunuz ayrılma kaygısı yaşadığı veya yaşayacağı ipuçları veriyorsa sorun çıkmasını beklemeden önlem alabilir, harekete geçebilirsiniz.

    Bir kriz durumuyla karşılaşmayı beklemeden krizi önlemek daha anlamlı olacaktır.

    Çünkü krizi önlemek krize müdahaleden daha kolaydır.

  • Sigara bırakmada hangi yöntem daha etkili: azaltarak bırakmak mı, birden bırakmak mı?

    Sigara bırakmada hangi yöntem daha etkili: azaltarak bırakmak mı, birden bırakmak mı?

    Sigara ve sigaranın neden olduğu hastalıklar dünyada en önde gelen yaşam kaybı nedenleridir. Sigara dünyada her yıl 5 milyon, Türkiye’de 100 bin yaşam kaybından sorumlu tutulmaktadır. Akciğer kanserine bağlı yaşam kayıplarının %90’ı, kronik obstrüktif akciğer hastalığına (KOAH) bağlı yaşam kayıplarının %90’ı, erkeklerde tüm kanserlere bağlı yaşam kayıplarının %35’i, kadınlarda %15’i sigaraya bağlıdır.

    Sigaranın ciddi derecede hastalıklara; yaşam, yaşam süresi ve yaşam kalitesi kayıplarına neden olduğu ortadadır. Bu nedenle sigara, kanserin önlenebilir en büyük nedenidir.

    Sigarayı bırakma konusunda yapılan çalışmalar, alternatif tütün ürünleri kullanılmasının istenilen başarıyı sağlamadığını; azaltarak bırakırım tarzında bir düşüncenin de sanılanın aksine yeterli düzeyde etkili olmadığını göstermeye devam etmektedir.

    Bu bağlamda yine yakın zamanda Oxford Üniversitesi’nde sigara kullanımını birden bırakan ve sigara kullanımını aşamalı olarak bırakan kullanıcıların karşılaştırıldığı yeni bir çalışma yapılmıştır. Yapılan kontrollü çalışmada rastgele seçilmiş 697 sigara kullanıcısı 4 haftalık dönemde ve 6 aylık dönemde incelenmiştir.

    Çalışmayı yapan ekip; toplumlarda aşamalı olarak sigara kullanımının bırakılmasının, sigarayı bırakmakta faydalı olduğunun düşünülmesine karşın, sigara kullanımının bir defada bırakılmasının daha etkili olduğunu kaydetmiştir.

    Araştırmacılar sigarayı birden bırakan 355 yetişkin kullanıcı ile sigarayı aşamalı olarak bırakan 342 yetişkin kullanıcının bulunduğu iki grup ile çalışmışlardır.

    Sigarayı birden bırakmayı seçen katılımcılar, sigarayı 2 hafta içinde hangi gün bırakacaklarını önceden belirlemişlerdir.

    Sigarayı aşamalı olarak bırakan katılımcılar, sigara kullanımını ilk haftanın sonunda %50 oranında azaltırken, ikinci hafta %25’lik bir azalma daha sağlamaya çalışmışlardır.

    Hemşireler her iki grupta da davranışsal destek vermişler ve her iki gruptaki hastalarda sigarayı bırakmadan önceki ve sonraki dönemde nikotin replasman (yerine koyma) yamaları uygulamışlardır. Sigarayı bir defada bırakan katılımcılar ayrıca öngörülen bu zaman diliminde tekrar kullanıma karşı gelmek için kısmen zor ve gelişmiş başa çıkma stratejileri izlemişlerdir. Araştırmacılar sonraki her klinik oturumda ise hastaların tükürüklerinden kotinin (nikotinin bir son ürünü) miktarını ve üfledikleri karbonmonoksit konsantrasyonunu değerlendirmişlerdir.

    4. haftada aşamalı olarak sigarayı bırakan gruptaki katılımcıların %39.2’si; bir defada sigarayı bırakan katılımcıların bulunduğu grubun ise %49.0’u bu perhizi sağlamışlardır.

    6. ayda ise aşamalı olarak sigarayı bırakan gruptaki katılımcıların %15.5’inin bu perhizi sağladığı görülürken; bir defada sigarayı bırakan katılımcıların bulunduğu grubun ise %22.0’si bu perhizi sağlamışlardır.

    Sonuç olarak açık kanıtlarla gösterilen bu çalışmanın da işaret ettiği şekilde; aşamalı olarak sigara bırakmanın etkili bir yöntem olduğu düşünülse de uzun ya da kısa dönem fark etmeksizin sigarayı bırakmanın bir defada olması, sigarayı bırakma üzerinde daha etkilidir.

  • Aşkta Ara Olur Mu?

    Aşkta Ara Olur Mu?

    Zaman zaman taraflardan biri ilişkiye ara vermeyi teklif edebiliyor. Peki ilişkiyi dondurup, sonrasında kaldığı yerden devam etmek mümkün mü?

    Sevgili, partner ya da evlilik ilişkilerinde en büyük sınavlardan biri farklılıkların ve anlaşmazlıkların nasıl ele alınacağıdır. Çiftler bazıkonularda anlaşamadıklarında tartışmaları anlaşamadıklarında tartışmaları çoğu zaman münakaşaya sonra da kavgaya dönüşür. Birbirini seven iki insan ilişkinin ilerleyen zamanlarında sevgi dolu bir şekilde konuşmayı bırakıp birbirlerini incitmeye başlayabilir. Taraflardan biri diğerini incitebilir, suçlayabilir, yakınabilir, çok talepkar davranabilir ya da kuşkulanabilir . İlişkinin bu şekilde devam etmesi her iki tarafında yaralanmasına ve tamiri mümkün olmayan bir sona götürebilir. Bu şekilde bir ilişki döngüsüne girildiyse her iki taraf için de ilişkiye bir süre ara vermek uygun olur.

    – Bu talebin temelinde ne olabilir?

    Bu talebin temelindeki duygu kadınlar ve erkekler açısından farklılık gösterir. Kadınların ihtiyacı ilişkidir. Dolayısıyla kadınlar yaşadıkları sorunu ilişkinin içindeyken çözmeye çalışır. Karşılılıklı bir anlaşmazlık olduğunda kadın konuşup sorunu halletmek ister, erkeğin duygusu ise uzaklaşmak ve yaşadığı sorunu kendi kendine çözmeye çalışmaktır. Dolayısıyla böyle bir teklifle gelen bir kadınsa kadının duygusu ilişkiye dair umutsuzluktur. İlişkinin içinde ihtiyacının giderilmediğini, ilişki bu şekilde devam ederse bitebilir sinyali taşır. Böyle bir teklifle gelen taraf erkekse erkeğin duygusu daha çok boğulma, işgal, kendine alan açma isteğidir. Kadın ve erkek beyni bu noktada farklı çalışır. Kadınların hep ilişki içinde olma isteğine karşı erkekler yalnız zaman geçirmeye, bağımsız olmaya ihtiyaç duyar. Bu ilişki içinde çatışma yaratır.

    Diğer taraf nasıl hisseder kendini böyle bir durumda?

    İlişkiye ara vermek isteyen erkekse kadınların ilk düşündüğü ihtimal başka bir kadının varolduğu ihtimalidir. Böyle bir durumda kadın terk edilmeye karşı yoğun bir korku ya da kaygı hissedebilir. Burada önemli olan ayrıntı şudur. Her iki tarafın da böyle bir karar verirken ortaklaşa bir zaman belirlemeleri gerekir. Bir hafta ya da bir ay olabilir. Belirsizlik duygusu kadını çok rahatsız eder, ya bir daha hiç görüşemezsek diye düşünebilir. Terk edilme kaygısıyla ya da yalnız kalma korkusuyla başka bir partner arayışına girebilir. Ortaklaşa bir zaman diliminin belirlenmiş olması her iki tarafın da ilişkiye dışarıdan bir gözle bakabilmelerini sağlar. İlişkide yanlışlarını, eksiklerini ve hatalarını görmelerini sağlar.

    İlişkiye ara vermek isteyen taraf kadınsa erkeğin duygusu öncelikle şaşkınlık olur, kadınının netliğini anladığında ise öfke ve yetersizlik duyguları hisseder.Erkeğin ilişkinin içinde en fazla talep ettiği duygu takdir edilme, beğenilme duygusudur. Erkek ilişkide cinsel performansının, zekasının, başarısının takdir edilmesine ihtiyaç duyar. Kadınlar ilişkinin başlarında erkeğin bu ihtiyaçlarını karşılama eğiliminde olur. İlişkinin ilerleyen süreçlerinde kadının takdiri ve beğenisi azalmaya başlar. Bu aşamada kadından böyle bir talep geldiğinde erkek başarısız olduğunu, yetersiz olduğunu hisseder. Dışarıdan gösterdiği duygu çoğunlukla öfke ya da umursamazlıktır. Bu duygu içinde hissettiği duygudur.

    – Sıkça tartışma yaşanıyorsa, bağlılık, aşk ya da sevgiye ilişkin bir tereddüf varsa,

    ilişkiden yeterli doyum alınamıyorsa veya bunlara benzer sorunların olması halinde

    ilişkiye ara verip, biraz olsa da durumu değerlendirmek iyi bir seçenek olabilir mi?

    Tabi. Böyle bir süreç içine girildiyse her iki tarafın da uzaklaşıp ilişkiden beklentilerini gözden geçirmelerinde fayda var. Partnerimden beklentim nedir? Partnerim bu beklentimin ne kadarını karşılayabiliyor. Bu soruların cevabını kişilerin kendi kendine vermesi uygun olur.

    – Ara vermenin ardında tekrar devam edilme ihtimali nedir?

    Ara verme talebinin altında yatan temel duygutekrar devam etme isteğifir. Burda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa ilişkiyi sonlandırmaktantan ziyade ilişkiyi nasıl devam ettirebilirimin kaygısıyla böyle bir öneride bulunur zaten. İlişki iki taraflıdır. Benim tecrübelerim partnerler birbirlerini seçiyorlarsa her iki tarafın da ruhsal sıkıntıları brbirine yakındır. Yani ilişkide bir kişi yüzde yetmiş sorunlu, diğeri yüzde otuz sorunlu, böyle bir ilişkiye henüz rastlamadım. Biz ruhsal olarak kendimize benzeyen kişileri severiz, kendimize benzeyen kişilere aşık oluruz. Dolayısıyla böyle bir durumda partnerlerden birisi böyle bir taleple geliyorsa o kişi ilişkinin içindeki sorunları daha net görmeye başlamış diyebiliriz.

    – Bu durumu sadece birlikteliklerle sınırlamayıp, evlilik içinde de ele almak

    gerekirse… Evlilik kurumu nasıl etkilenir?

    Evlilik dediğimiz zaman işin toplumsal, sosyolojik pek çok farklı yönleri de devreye giriyor. Evlilik ilişkisinde de benzer bir şekilde ortaklaşa bir süre belirleyip bir süre görüşmemek her iki tarafında da yaşadıkları ilişkiye daha objektif bakmalarını sağlayacaktır. Mümkünse bu süreci çevresindeki kişilere anlatmamak uygun olur. Çok yakın gördüğü birkaç dostuna anlatılabilir fakat aileler işin içine girdiğinde her iki tarafın da duyguları objektiflikten uzaklaşır. Kim haklı tartışmasına döner.

    – Çocuklara bu nasıl açıklanmalı?

    Çocuklara bu durum gerçekçi bir şekilde açıklanmalıdır. Biz annenle(babanla) bazı konularda anlaşamıyoruz. Bir ay kadar ben farklı bir evde yaşayacağım. Benimle istediğin zaman ilişki kurabilirsin. İhtiyaç duyduğunda beni arayabilirsin şeklinde bir açıklama yeterli olacaktır. Burda önemli olan çocuğa bunu açıklarken hissedilen duygudur. Öfkeli, korkmuş, çaresizlik içinde bir duyguyla açıklarsanız çocuk elbette bu süreçrten çok etkilenir. Ama eşler önce bu konuyu kendi içlerinde netleştirip, duygusunu hazmedip sonra bu meseleyi çocuğa açma yoluna gitmelidir.

    – Uzman desteği hangi aşamada devreye girmeli?

    Uzman desteği her iki tarafın da birbirine olan saygısını koruduğu fakat anlaşmazlıklarla başedemeyeceklerine karar verdiği noktada devreye girmeli. Çiftler genellikle birbirlerine olan bütün kredilerini kullandıktan sonra son çare olarak bir uzmana başvuruyor. Burda da taraflardan birisi çoğunlukla ilişkiyi kafasında bitirmiş olarak geliyor. Yani destek amacıyla değil de biz anlaşamıyoruz, uzman da bunu onayladı o zaman ayrılalım yoluna gidiyorlar.

    İlişkinin başlarında her şey çok güzel olur. Zamanla, yakınlaştıkça sorunlar çıkmaya başlar. Erkeğin kadından beklentileri çocukluğunda eksik kalan duyguların tamamlanmasıdır. Takdir görme, beğenilme, sevgi, özgürlük gibi kişiden kişiye farklılık gösterir. Kadının erkekten beklentileri de çocukluğunda eksik kalan duygulardır. Yani her iki taraf da çocuklukta doyurulmamış ruhsal ihtiyaçlarının giderilmesini ister. Kadınların ihtiyacı sevgi, şefkat, korunma, terk edilmeme, bağlılık ve güvendir. İlişkinin içindeki bu ihtiyaçlar zamanla karşılanmamaya başlar. Tam bu aşamada bir uzman desteği almak önemlidir. Her iki tarafında yetişkin olarak birbirini görmesi önemlidir. Taraflar karşılamaya çalıştıkları duyguların yetişkin olarak ihtiyaçları olan duygular değil de çocuklukken eksik kalan duygular olduğunu görür. Bu aşamada terapiye gelen çiftler çoğunlukla ilişkilerinde bir uyanış yaşar. Ve birbirleriyle çatışmayı bırakıp kendi iç dünyalarıyla temas kurar.. İlişkiden beklentileri daha gerçekçi ve olgun olur. En önemlisi diğerinin annesi ya da babası olmadığını görür. Cinsel ilişkileri çok daha doyurucu ve keyifli olur. Beraber vakit geçirmekten de keyif alırlar ayrı ayrı vakit geirmekten de. Yani ilişkide hem özgür olurlar hem bağlı ve güvende.

    – Çiftlere Önerilerim

    Benim gözlemim çiftlerin yapışık ikiz gibi sürekli beraber bir aktivite yaptıkları yönünde. Çiftlere önerim kendi kendilerine vakit geçirmekten keyif alacakları etkinlikler bulmaları. Örneğin çiftlerden biri yürüyüşe çıkıyorsa diğerinin evde kalıp kitap okuması. Bizim beynimizde bağlanmayı sağlayan bir hormon var. Adı oksitosin. Oksitosin birkaç dakika sarıldığımızda salgılanmaya başlıyor. Azaldığında ise beyin bu hormona ihtiyaç duyuyor. Sürekli beraber gezen çiftlerde bu hormon eksilmiyor. Dolayısıyla diğeriyle yaşanan keyifli duyguya erişilmiyor. Ara ara birbirinden uzaklaşan, ayrı ayrı zaman geçiren çiftlerin birbirlerine daha bağlı olduğunu, beraberken daha keyifli 

  • Kalınbağırsak kanserli hastalarda televizyon karşısında geçirilen fazla zaman yaşam sürelerini kısaltıyor mu?

    Kalınbağırsak kanserli hastalarda televizyon karşısında geçirilen fazla zaman yaşam sürelerini kısaltıyor mu?

    Hareketsiz yaşam tarzının kalp hastalıkları, diyabet, obezite gibi ciddi sağlık problemlerine zemin hazırladığı bilinmektedir. Ayrıca hareketsizlik; iskelet, kas, dolaşım, solunum, sindirim, boşaltım sistemi, endokrin sistem gibi vücuttaki pek çok mekanizma, pek çok sistem üzerinde olumsuz etkilere sahiptir. Bunların yanı sıra hareketsiz yaşam, bazı kanser türleriyle de yakından ilişkilidir. Özellikle hareketsiz yaşamın kalınbağırsak kanserine etkisi üzerine birçok çalışma yapılmış ve bu hastalarda hareketsiz yaşamın, ölüm oranlarını artırdığı, fiziksel aktivitelerin ise bu oranları azalttığı gösterilmiştir.

    Özellikle de televizyon karşısında geçirilen zaman, bunda en büyük pay sahibi olarak gösterilmiştir. Çünkü; televizyon izleme, hareketsiz yapılan en yaygın aktivitedir. Öyle ki; yapılan araştırmalara göre Türk halkı, günde ortalama 4 saatini televizyon karşısında geçirmektedir.

    Journal of Clinical Oncology’nin Mart 2014 sayısında yayımlanan kapsamlı bir çalışmada ilk kez kalınbağırsak kanserli hastalarda, günlük televizyon karşısından geçirilen süreyle ölüm oranları arasındaki ilişki ortaya konulmuş, ayrıca hastalığa yakalanmadan önce ve sonra yapılan fiziksel aktivitelerin bu oranlara etkisi karşılaştırılmıştır.

    Bu çalışmada; kalınbağırsak kanserli yaklaşık 5600 hasta değerlendirilmiş, teşhis öncesi ve teşhis sonrası günlük televizyon izleme süreleri ve haftalık düzenli fiziksel aktivite süreleri ile genel ölüm oranları arasındaki ilişki incelenmiştir. Ve sonuçta; teşhisten önce, haftada 7 saat ve üzeri düzenli fiziksel aktivite yapmış olan kalınbağırsak kanserli hastalarda genel ölüm riskinin %20, hasta olduktan sonra haftada 7 saat ve üzeri düzenli fiziksel aktivite yapanlarda genel ölüm riskinin %31 daha düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında, teşhis öncesi günde 0-2 saat arası tv izleyenlere kıyasla günde 5 saat ve üzeri tv izleyenlerde genel ölüm riskinin %22; teşhisten sonra günde 0-2 saat arası tv izleyenlere kıyasla günde 5 saat ve üzeri tv izleyenlerde ise genel ölüm riskinin %25 daha yüksek olduğu belirtilmiştir.

    Sonuç olarak; televizyon karşısında geçirilen fazla zamanın, yaşam sürelerini doğrudan etkilediği ortadadır. Bu yüzden televizyon karşısında geçirilen vaktin olabildiğince azaltılması, fiziksel aktivitelerin olabildiğince artırılması gerekmektedir. Unutmayalım ki; televizyonsuz yaşamak elbette ki kolaydır, ancak sağlığı bir kere kaybettikten sonra yeniden kazanmak hiç de kolay değildir. Bu yüzden sağlığımızı kaybetmeden gereken önlemleri almamız ve bu konuda hekimlerimizin tavsiyelerine kulak vermememizde son derece yarar vardır.

  • Depresyon!

    Depresyon!

    Bugün sizlerle aslında hepimizin çok sık duyduğu hatta deneyimlediği bir konu hakkında yazmak istedim.“Bugün depresyondayım.” “Canım hiçbir şey yapmak istemiyor, sanırım depresyondayım.”

    “Hava yağmurlu tam depresyona girmelik bir hava.”Ara ara hepimiz duyuyoruz değil mi? Ya da bu cümleleri çevremizdekilere biz söyleyebiliyoruz. Ancak günlük dilimize bu kadar girmiş depresyon gerçekten bu mu? Depresyon nedir? Depresyonda olduğumuzu nasıl anlarız? Depresyonu nasıl yenebiliriz?  

    Depresyon sözlük tanımı şudur;uyaranlara karşı duyarlığın azalması, girişim gücünün ve kendine güvenin yiterek umutsuzluğun, karamsarlığın güçlenmesi biçiminde beliren ruhsal bozukluk.

    Major depresyon bozukluğu, kişinin neredeyse her gün, günün büyük bir bölümünde bulunur ve bu durum kişinin kendisi tarafından ifade edilebileceği gibi çevresindeki kişiler tarafından kolayca fark edilebilir.  Örneğin kişi kendisini şöyle ifade edebilir; “Kendimi boşlukta gibi hissediyorum.” “Çok mutsuzum.” Çevresidekilerde “Ağlamaklı görünüyor.” Kişi neredeyse herşeye ilgisini kaybetmiştir. Ya da bunlardan zevk almama durumu vardır. İştahlarında artma ya da azalma olur. Depresyonun en büyük belirtilerinden biri, uykusuzluk/ aşırı uyuma olabilir. Enerji düşüklüğü hayattalarında bir çok şeyi yapmalarına engel olurlar. Nerdeyse hergün düşünmekte ya da odaklanmata güçlük çekme ya da kararsızlık yaşarlar. Kişiler kendilerini öldürme düşüncelerine ya da intihar girişimlerinde ya da bunu planlama gibi düşünce ve eylemlere geçebilirler. 

    Depresyon ruhsal bozukluklar içerisinde en sık görülen hastalıklardan biridir. Bu yüzden kişiler kolayca kendilerine depresyon etiketi yapıştırabiliyorlar. Ancak yukarda belirtilen kriterler kolay kolay günlük hayatta her an yaşanabilcek durum ve düşünceler değildir. O yüzden kişiler kolayca kendilerine depresyon tanısı koyamazlar. Bu ancak ruh sağlığı ile ilgilenen profesyonellerin, hekimlerin görevidir. Eğer bu kriterlerdan bazılarının sizde olduğunu düşünüyorsanız lütfen profesyonel bir yardım alınız. Çevremiz bazen tüm iyi niyetiyle “Depresyon nedir! Her şey senin kafanda eğer çok istiyorsan geçer.” gibi öneride bulunabilirler malesef bu tedavinin gecikmesine neden olabilir. 

  • Soya tüketmenin akciğer kanserli kadınlarda yararlı olduğu söyleniyor

    Soya tüketmenin akciğer kanserli kadınlarda yararlı olduğu söyleniyor

    Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsünün desteği ile yapılan bir araştırmaya göre soya tüketimi akciğer kanserinde olumlu etki sağlıyor.

    Soya içeren yiyecekler tüketmek, bazı kanser formlarında hastalığa bağlı yaşam kaybı riskini azaltıyor.

    Dünyada, kanser hastalığında yaşamsal riski en çok taşıyan ülke olan Çin’de bile, soya tüketen kadınların kanser riskinin azaldığı tespit edildi.

    Klinik Onkoloji Dergisinde yayınlanan bulgulara göre, destek düşüncesinden yola çıkılarak diyete eklenen soyalı yiyecekler, insanlara birçok yolla yardımcı olabilir, belki de diyet menüsünü biraz değiştirmeli ve daha fazla soyalı yiyecek tüketmeliyiz. Gerçekten soyanın faydaları, kalp sağlığının ötesinde olabilir.

    Vanderbilt Üniversitesi Tıp Merkezinden Gong Yang ve meslektaşları, Şangay Kanser Enstitüsü ve Ulusal Kanser Enstitüsü; Şangay Kadın Sağlığı araştırması adı altında, akciğer kanseri olan toplam 444 çinli kadın üzerinde yapılan geniş çaplı araştırmanın verilerini inceledi.

    Araştırmaya katılan kadınlar, verilen anketi doldurarak günlük ne yediklerini detaylı olarak yanıtladılar. Verilerin güvenilirliği için anket iki kez tekrarlandı. İkinci tekrar, iki yıl sonra yapıldı.

    Akciğer kanseri olan 444 bayan hastada yapılan çalışma sonucu araştırmacılar, “tüm hastalar üzerinde yapılan analizlere göre, soyalı yiyecekler, hastanın yaşam kalitesini arttırarak tedaviye yardımcı bir destek unsuru olduğu gözlenmiştir” diye belirttiler.

    Yapılan araştırmada, az soya tüketen kadınların 1.8 kat fazla yaşam kaybı riski taşıdığı, çok soya tüketen kadınların yaşam kaybı riskinin ise %11 oranında azaldığı bildirildi.

    Araştırmacılar, “bu bulgular ve bizim daha önceki gözlemlerimiz sonucunda, fazla miktarda tüketilen soyanın, akciğer kanseri riskini yaklaşık %40 oranında azalttığı ve hastalığın gerilemesinde önemli rol oynadığını,” yazdılar.

    Araştırmaya katılan birçok kadın, daha önce hiç sigara kullanmayan hastalardı.

    Asya ülkelerinde, akciğer kanseri olan kadınların % 80’i hiç sigara içmeyenlerden oluşuyor, ülkemizde ise akciğer kanserlerinin hemen çoğunluğunu erkek bireylerde olduğu gibi bayanlarda da sigara içenler oluşturuyor.

    Ayrıca araştırmalar, bol miktarda soya tüketmenin osteoporoz (kemik erimesi) ve kalp hastalıkları riskini de azalttığını belirtiyor. Menopozun etkilerini azaltıyor ve bazı kanser türlerinin riskini minimize ediyor.

    Araştırmalar, soya proteininin sağlığa fazla bir yararı olmadığını gösterdi. Ancak, soyalı yiyeceklerin içindeki soya sütü ve soya peynirinin faydası çok. Soyalı yiyeceği bütünüyle tüketmek, içeriğindekileri tek tek tüketmekten daha önemli olabilir.

    Bazı araştırmacılar, soyalı yiyecekleri soyanın kendisinden daha fazla tüketen batılı insanların, nasıl daha fazla yarar gördüklerini merak ettiler. Belki de, etin yanında ve süt ürünleri ile tükettikleri için olabilir şeklinde düşündüler. Çin’de yapılan araştırmada, soya diyetin bir parçası ve süt ürünleri daha az tüketiliyor ve soyanın kendisinin yarar sağladığı öne sürülüyor.

    Soya fitoöstrojen hormonu içerir. Bu, östrojen receptör beta olarak da bilinen hücre bileşiğini etkiliyor olabilir. Bu bileşik, birçok akciğer kanseri vakasında önemli rol oynadığı bilinen epidermal büyüme faktörü reseptörünü (EGFR) etkiliyor ve bu yoldan yarar sağlıyor olabilir.

    Soyanın olumlu etkileri ile birlikte özellikle içeriğinde östrojen hormonu benzeri maddelerin olması nedeniyle hormona duyarlı meme kanserli hastalarda olumsuz etkiler de gösterebilir. Bu nedenle meme kanserli hastaların bu haberden yola çıkarak hekimlerinin görüşünü almadan soya tüketimini artırmaları doğru olmayacaktır.

    Kanser riskini azaltmak her yaşta mümkündür. Sigaradan uzak kalmak, sebze ve meyve tüketimini artırmak, sedanter (hareketsiz) yaşamdan uzaklaşıp düzenli spor yapmak sizi sağlıklı kılacak ve kansere yakalanma ihtimalinizi son derece azaltacaktır.

    Unutmayın! Fiziksel sağlığınızı yitirmeniz, yaşamınızı her yönden etkiler.

  • Manipülasyon Nedir?

    Manipülasyon Nedir?

    Manipülasyon kişinin duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını kendi çıkarına uygun bir şekilde yönetmektir. Manipülasyona maruz kalan olgun bir kişinin temel duygusu şaşkınlıktır.

    Ben aslında böyle bir şey söylemem, neden bu şekilde konuştum ki diye düşünür ya da bu hiç bana uygun bir davranış değil kimseye böyle davranmıyorum ama onun yanında kendimi hep bu şekilde davranırken buluyorum.

    MANİPÜLATİF KİŞİLERİN DİĞERİNİ YÖNETMEK İÇİN KULLANDIKLARI YÖNTEMLER

    Manipülatif kişilerin diğerini yönetmek için en çok kullandıkları yöntem diğerinin kafasını karıştırmaktır. Kafası karışık insan en kolay yönetilen insandır. Şayet biriyle ilişki kurarken sürekli kafanızın karıştığını hissediyorsanız manipüle ediliyor olabilirsiniz.

    Kullandıkları diğer bir yöntemse sizi şüpheye düşürmektir. Siz ne söylediğinizi ya da nasıl davrandığınızı hatırlarsınız fakat bu kişiler sizin söylediklerinizi çarpıtarak, eksilterek ya da değiştirerek sizi aslında söylemek istediğiniz şeyden bambaşka bir yere getirir. Yine şaşın hissedersiniz ve kendinizden şüphe etmeye başlarsınız.

    Özgüveninizin olması manipülatif kişi açısından olumsuz bir durumdur. Çünkü söylediğiniz sözün ve yaptığınız davranışın arkasında durursunuz ve tam olarak ne söylediğinizden emin olursunuz. Dolayısıyla bu kişiler özgüveninizi yıpratacak davranışlarda ve söylemlerde bulunur. Sizi fiziksel görünüşünüzle, yaptığınız işle, arkadaş seçimlerinizle eleştirir.

    Manipülatif kişiler çoğunlukla genel ifadeler kullanır. Bu durum karşısındaki  kişiye zihnimi okuyor mu acaba duygusu hissettirir. Örneğin güven problemin var, her şey seninle ilgili değil, çok kıskanç ve endişelisin, son zamanlarda huzursuzsun gibi.

    Sizi öfelendirerek suçlu hissettirirler. İlişki kurarken yavaş yavaş öfkelendiğinizi hissedersiniz. Duygunuz yükseldiğinde ise kendinizi aslında söylemek istemediğiniz şeyleri söylerken ya da yapma istemediğiniz davranışları yaparken bulursunuz. Sonrasında gelen duygu ise suçluluktur, bu kadar tepki vererek ben hata yaptım, keşke o sözcükleri söylemeseydim çok kırıcı oldu, gibi cümlelerle kendinizi suçlarken bulursunuz.

    Duygusal anlamda sizden sıkıldığını hissettirerek alt mesaj sizi terk etmekle tehdit ederler. Bir süre görüşmeyelim diye bir taleple gelebilir, ya da şu an bunları konuşmak istemiyorum diyebilir. Bu talebin altında yatan istek sizi terk etmekle tehdit ederek onun ihtiyaçlarını karşılamaya devam etmenizdir. Bu genellikle son çare olarak başvurdukları bir yöntemdir. İlişki içindeki kişi sevgili olabilir, yakın bir arkadaş olabilir ya da bu bir partner ilişkisi olabilir. Şayet terk edilmeye karşı toleransınız düşükse, diğerinin ihtiyacını karşılamaya devam edersiniz.

    ASLINDA HERKES BİR PARÇA MANİPÜLATİFTİR

    Aslında manipülasyon herkesin az veya çok kullandığı bir savunma mekanizmasıdır. Bizim kimliğimiz ve kişiliğimiz 0-6 yaşları arasında oluşur. Dolayısıyla ilişki kurduğumuz kişileri çocukluğumuzda bize bakım veren kişilere benzetme eğiliminde oluruz. Örneğin bir erkek sevgilisini annesine benzetme eğiliminde olur. Annesi gibi davranması için sevgilisini manipüle etmeye çalışabilir.

    Manipülatif olmamızın diğer sebebi de her insan önce kendisini düşünür. Diğeriyle ilişkide hep iyi duygular almak ister. Diğerinin ona ihtiyacı olan duyguları verebilmesi içinse bilinçdışı çocukluğunda ona bakım veren kişilerden öğrendiği sevgi alma stratejilerini uygular.

    Bu yazıda bahsettiğim manipülasyon bilinçli olarak diğerini kontrol etmek için yapılan bir takım yöntemler kullanan kişilerle ilgili. Bu kişiler çoğunlukları ağır kişilik bozukluklarına sahip olan yani borderline kişilik bozukluğu, narsistik kişilk bozukluğu ya da antisosyal eğilimi olan kişilerdir. Ağır kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler de ya da antisosyal özellikleri olan kişiler diğeriyle empati kurma yetisi az, ya da hiç olmayan kişilerdir.

    MANİPÜLATİF KİŞİLER MAZOŞİSTİK KİŞİLERLE İLİŞKİ KURAR.

    Manipülatif kişilerle ilişki kuran kişilerin çoğunlukla mazoşistik eğilimleri olur. Yani kendine acıma, kendine üzülme duyguları yüksek olan, kendine acımaktan zevk alan kişiler manipülatif, empatik olmayan, diğerinin duygularını gözetmeyen kişilerle ilişki kurar. Bu ilişki her iki tarafı da besleyen bir ilişkidir, tencere kapak misali. Mazoşistik kişinin ihtiyacı acı çekerek zevk almakken manipülatif kişinin ihtiyacı diğerini kullanmaktır. Mazoşistik kişiler bu ilişkiden sürekli şikayet eder fakat bu kişilerle ilişki kurmaya da devam eder.

    ANDA KALARAK MANİPÜLASYONU FARK EDEBİLİRSİNİZ

    Manipülasyona maruz kaldığında kişi er ya da geç bu duyguyu fark eder. Bazı insanlarla ilişki kurarken kendinizi güvende hissetmezsiniz. Beyniniz aslında bunu size söyler. Buluşmaya geç kalırsınız mesela, buluşma gününü unutursunuz. Zihniniz o kişide size iyi gelmeyen bir takım duyguların olduğunu bilir. Bir taraftan da aslında benim iyiliğimi istiyor, iyi niyetli gibi mantıklı açıklamalarınız olur. İç sesinize güvenin. Anlaşılmadığınız hissediyorsanız ya da görüşmeden sonra kendinizi kafası ve duyguları karışmış olarak hissediyorsanız manipüle ediliyor olma ihtimaliniz yüksek

    Manipülasyona maruz kişi davranışlarında ve duygularında ne kadar sakin olursa, o an ne hissettiğinin ve ne yaşadığının ne kadar farkında olursa manipülasyona maruz kaldığını fark etmesi de o kadar kolay olur. Yapmak istemediğiniz şeyleri yapmış, konuşmak istemediğiniz şeyleri konuşmuş olmamak için anda alın. Duygularınızın karıştığını ve yönlendirildiğinizi fark ettiğinde ilişkiyi kesin. Yıkıcı yorumlarla değil, yapıcı eleştirilerle sizi teşvik eden insanlarla ilişki kurun.

    Manipülasyondan en az etkilenen kişiler kimliği ve kişiliği oluşmuş. özgüveni olan, davranışlarını ve duygularını takip edebilen kişilerdir.

  • Yüksek kan glukoz değerleri pankreas kanseri riskini arttırır mı?

    Yüksek kan glukoz değerleri pankreas kanseri riskini arttırır mı?

    İngiliz Tıp Dergisi’nde yayınlanan çalışmaya göre sadece diyabet değil, prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olma olasılığı var.

    Pankreas kanseri, yüz güldürücü sonuçların çok fazla alınamadığı, en ciddi kanser türlerinden biridir ve dünyada her yıl yaklaşık 227.000 kişinin yaşamını yitirmesine neden olmaktadır. Bunda en büyük neden; kanserin teşhis edildiğinde genellikle ameliyat edilemeyecek düzeyde ilerlemiş olmasıdır. Bu nedenledir ki pankreas kanserinden korunmak, bunun için de hastalığın gelişiminde etkili risk faktörlerini belirlemek özellikle önemlidir.

    Yapılan klinik çalışmalarla; Tip 2 diyabetin pankreas kanseri için bir risk faktörü olduğu belirlenmiştir. Bunda altta yatan nedenin; kan şekeri ve insülin hormonu yüksekliği olduğu gösterilmiş, bunların pankreas hücrelerinin çoğalma ve yayılma yeteneğini artırıyor olabileceği belirtilmiştir. Ancak bunun yanında, prediyabetin (diyabet değil ancak sınırda=açlık kan şekeri 100-126 mg/dl) ve hatta daha düşük kan glukoz değerlerinin pankreas kanseri ile ilişkisi de son derece önemlidir. Çünkü dünya nüfusunun yaklaşık %7’si (350 milyon kişi) prediyabetiktir ve eğer prediyabet pankreas kanseri ile ilişkiliyse, birtakım yaşam tarzı değişiklikleriyle (kilo verme, sağlıklı beslenme, egzersiz) bu durumun tersine çevrilmesi ve pankreas kanseri oranlarının önemli derecede azaltılabilmesi mümkündür. Bu yüzden geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir çalışmada; kan glukoz değerleriyle pankreas kanseri riski arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.

    Yapılan bu çalışma; son yıllarda bu konuda yayınlanmış 9 ayrı araştırmaya ait 2408 pankreas kanserli hastaya ait verilerin derlenip, analiz edilerek yapılmış bir çalışmadır. Çalışmada hastaların, kan glukoz değerleri ile pankreas kanserine yakalanma riskleri arasındaki ilişki değerlendirilmiş ve açlık kan glukozundaki her 10 mg/dl’lik artışın, pankreas kanseri riskinde %14 artışla ilişkili olduğu görülmüştür. Yani prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olduğu belirlenmiştir.

    Sonuç olarak; bu çalışmaya göre sadece diyabet değil, prediyabetin de pankreas kanseri için bir risk faktörü olma olasılığı vardır. Bu durum, pankreas kanserinden korunma adına önemli bir fırsat sunmaktadır. Çünkü diyabet saf dışı bırakılamayacak bir risk faktörüyken, prediyabet birtakım yaşam tarzı değişikleriyle (sağlıklı beslenme, kilo verme, egzersiz) geri dönüşü sağlanabilen bir durumdur.

  • İşsizlik Depresyonu

    İşsizlik Depresyonu

    Yetişkin bir bireyin yaşamının sürekliliğini sağlayabilmesi için, özgür olabilmesi için çalışması gerekir. İnsan ruhu temelde üretkendir, çalışmaktan, yeni bir şey üretmektan haz alır. Bir işte çalışmak kişinin işe yarar hissetmesini, değerli hissetmesini, aidiyet duygusunu besler. Toplumsal açıdan baktığımızda ise toplum başarı yönelimlidir, başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere büyük değer verir. Böyle olmayan herkesin değerini görmezden gelir. Toplum içinde işsiz olmak yararsız olmakla eşleşir, yararsız olmak ise anlamsız bir hayat sürmekle.

    Çalışmak kişinin para kazanmasını ve sosyalleşmesini sağlar, kişiye güç ve statü verir, yaşamak için bir anlam ve amaç sağlar. İşsizlik ise bütün bunların yitimi demektir. İşsiz kalan bireyin işsizliğe tepkisi kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu farklılığın temel sebebi ise çocukluk yaşantılarıdır. İşsizliğin üç temel boyutu vardır; psikolojik, sosyolojik ve ekonomik.

    İŞSİZLİK DEPRESYONU

    Birey için işini kaybetmek ekonomik anlamda hayat standardının düşmesi demektir. Kişi yaşadığı bu büyük kayıp duygusuyla geleceğe daha endişeli ve kaygılı bakma eğiliminde olur. Daha büyük felaketlerin başına geleceğine dair derin bir korku ve belirsizlik duygusuyla baş başa kalır. İşsiz bireyi en çok etkileyen duygu da budur;belirsizlik duygusu. İşsizlik süreci uzadıkça bireyin duygularında, düşüncelerinde ve davranışlarındaki negatif tutum artmaya başlar. Bu süreçte kişi kendisine karşı aşırı eleştirel bir tutum sergileyebilir, kendisini başarısız, işe yaramaz, beceriksiz, değersiz gibi algılayabilir.

    Kişinin yaşadığı bu duygular çocukluk yaşantısına bağlı olarak farklılık gösterir. Çocukluktan itibaren okul başarısı ile anılan bir yetişkin işini kaybettiği zaman hayatta var olma şeklini kaybettiğini hisseder. Yaptığı işi güçle ilişkilendiren bir yetişkin işini kaybettiğinde güçsüz hisseder. Hayatta değerli olma biçimini işiyle eşleştiren kişi ise işini kaybettiğinde değersiz hisseder. Dolayısıyla her insanın işsizlik döneminde yaşadığı olumsuz duygular bireysel geçmişleriyle bağlantılı olarak farklılık gösterir. İşsizlik sürecinin uzaması ise kişinin travmatize olmasına, kendisine güven duygusunun azalmasına sebep olur.

    İşsiz kalan kişiler yaptıkları iş başvurularından olumsuz geri dönüşler aldıkça içine kapanma eğilimindeki artış kaçınılmaz olur. İçine kapanan kişi bir süre sonra iş aramaktan vazgeçip yaşadığı acıyı bastırabilmek için televizyon izleyerek, bilgisayar oyunu oynayarak, kahveye giderek, uyuyarak, ,aşırı yemek yiyerek, uyuşturucu madde kullanarak zamanını geçirmeye başlayabilir. Sürecin uzaması ise kişide intihara kadar giden sonuçlar doğurabilir.

    Özellikle yetişkinlik dönemi insanın en üretken olduğu dönemdir.Yapılan araştırmalar özellikle yetişkinlik döneminde yaşanan (30 yaş ve üzerinde) işsizliğin kişide derin bir depresyon duygusuna sebep olduğunu göstermektedir. Bu dönemde yaşanan işsizlik kişide çaresizlik duygusu yaratmakta, kişinin geleceğe dair umudunu yitirmesine sebep olmaktadır.

    İŞSİZLİK ERKEKLERİ KADINLARDAN DAHA FAZLA ETKİLİYOR

    Yapılan araştırmalar işsiz kalan erkeklerin kadınlara oranla kendilerini daha fazla eleştirdiğini ve özsaygısını daha fazla yitirdiğini gösteriyor. Erkeklerin toplum içinde var olma şekli yaptığı meslek, işindeki başarısı, statüsüyken kadının var olma şekli fiziksel görünüşü, bir çocuk dünyaya getirip büyütmesi, ev işlerindeki becerisi gibi algılanıyor. Kadınlarların eğitim oranının artmasıyla beraber bu durum değişmiş gibi görünüyor olsa da toplum açısından bakıldığında durum pek de öyle değil. Toplum kadının işsiz kalmasını daha anlayışla karşılama eğiliminde, toplumda erkeğin işsiz kalması ise daha kabul edilemeyen bir durum.

    İşsiz kalan kişinin özellikle bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi var ise durum daha da karmaşıklaşıyor. İşsiz kalan kişi bu süreçte ailesine, çocuklarına karşı karışık duygular hissediyor. Ailedeki huzursuzluk ve çatışma artıkça kişinin kaygı düzeyi de artmaya başlıyor.

    Çalışmak kişinin bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı, daha zinde, daha işlevsel hissetmesini sağlar. Çalışmak ekonomik olarak kişinin özgür olmasını, başka birine muhtaç olmamasını sağlar. İşsiz kalan kişilerde ruhsal sıkıntılara paralel olarak bedensel hastalıklar da baş gösterir. Somatizasyon dediğimiz bu hastalıklar kişinin iç dünyasındaki sıkıntılar gerginlikler, heyecanlar sonucu gelişen mide ülseri, tansiyon yüksekliği, baş ağrısı, kas ağrıları, eklem ağrıları gibi hastalıklardır.

    BÜTÜN HAYATINI İŞ ÜZERİNE KURANLAR DAHA AĞIR BİR DEPRESYON YAŞAR

    Bazı insanların kendilerini tek ifade edebilme şekli iştir. Bu kişilerin aklı fikri sürekli işle meşguldür. Eşiyle, ailesiyle, çocuğuyla geçirdiği zaman yok denecek kadar azdır, sosyal çevresi çok azdır. Bu kişiler işlerini kaybettiklerinde yaşamlarındaki en önemli haz kaynaklarını kaybeder. Dolayısıyla bütün hayatı iş olan kişiler ağır bir depresyona girer, boşluk hissi, anlamsızlık hissi bu depresyonun en temel belirtisidir.

    Haz kaynaklarınızı artırın; Kişinin yaşamdan aldığı haz kaynakları ne kadar geniş bir yelpazedeyse işsizlikten etkilenme oranı da o derece az olur. Kişinin arkadaş çevresi, hobileri, ailesi ile ilişkileri ne kadar iyiyse o oranda kendine güven duygusu artar.

    İnsanoğlunun temel ihtiyacı takdir görmek, beğenilmektir. Takdir alma davranışımızı sadece işe bırakmamalıyız. Takdir alma alanı sadece işiyle sınırlı olanlar işten çıkartıldıklarında ya da istifa ettiklerinde işsizlik depresyonuna çok daha ağır girer. Hayattaki yatırılarımız ne eş, ne iş, ne de partner sadece birine bağlı olmamalı. Çalışmak para kazanmak çok önemli ama dışardaki akıp giden bir hayat olduğu da unutulmamalı. Hayattaki dengeyi sağlarsak dışardaki hayatımıza da yeteri kadar önem verip zaman ayırırsak benlik değerimizi yaptığımız işin sonucuna göre belirlemeyiz.