Blog

  • Bel ağrısı nedir?

    Bel ağrısı nedir?

    “Ah belim, ağrıyor”, lafını çok duyarız. Bu mekanik bası bulgusuna bağlı basit bir ağrı olabileceği gibi daha az da olsa, sistemik bir hastalığın belirtisi olabilir. Aslında, bel ağrısı bir çok hastalıkla ilişkilidir. Ancak iyi haber, bel ağrısı olan çoğu insanda, bir veya iki hafta içinde düzelme olur ve yüzde 90’ı sekiz hafta içinde tamamen iyileşir.

    Kısa Bilgiler:

    -Bel ağrısı insanların, boğaz ağrısından sonra ikinci sıklıkta doktora başvuru sebebidir.

    -Bel ağrısıyla gelen bir kişinin tanısında, anamnez (hastalık öyküsü) ve fizik muayeneyle; doğru yaklaşımla bir çok pahalı testlerin önüne geçmek mümkündür.

    Bel ağrısı nedir?

    Bel ağrısı epizotlarının çoğu, mekanik bozukluklar nedeniyle oluşur.

    Hareket halindeyken belden başlayıp aşağıya bacaklara-dize doğru yayılan ağrıya siyatik ağrı-siyatalji denir.

    Bel ağrısının nedeni nedir?

    Bir kural olarak, bel ağrısının büyük bölümü, bel ve omurganın aşırı kullanımıyla ilişkili mekanik bozukluklar ya da yaşlanmaya bağlı değişiklikler nedeniyle oluşur. Olguların yaklaşık yüzde 10’unda, bel ağrısı sistemik bir hastalığa bağlıdır.

    Bel ağrısının nedenleri, mekanik ve sistemik hastalıklar diye ikiye ayrılabilir.

    Bel ağrısında en önemli ip ucu;

    Mekanik bozukluklarla gelişen bel ağrısı, istirahatte kaybolur, hareket halinde artar. Oysa iltihaplı omurga romatizmasına (ankilozan spondilit) bağlı ağrı (halk tarafından rahmetli Ahmet Mete Işıkara, Suna Pekuysal’ın hastalığı olarak da biliniyor) , 40 yaşından önce başlayıp (genç yaşta), istirahat ettikçe artar, bu nedenle hastalar hep sabah tutukluğu ve ağrıdan yakınır; hareket ettikçe azalır veya kaybolur.

    Bel ağrısına neden olan mekanik bozukluklar şunlardır:

    Kas tutulması (zorlanması); bahçede çalışmak, eşya taşımak, kar küremek gibi genellikle şüpheli bir fiziksel aktiviteyi takiben oluşur. Çarpık bir duruşla bir işi yapmak veya uzun süre sabit pozisyonda çalışmakla da kas tutulması gelişebilir.

    Osteoartrite bağlı omurganın, omurları arasında bulunan disklerin arasında daralma olur. Omurga üzerlerinde gelişen kemiksi diken şeklindeki çıkıntı, sinir sıkışmasına neden olur; bununla ilişkili olarak lokalize bel veya bacak ağrıları görülebilir.

    Omurlar arasındaki diskin dışarı doğru fıtıklaşması, kas spazmları ile ilişkili bel ağrısına ve bacağa doğru yayılan siyataljiye yol açar. Disk herniasyonu (bel fıtığı), refleks, duyu ya da kas gücü kaybıyla giden sinir fonksiyon kaybına neden olabilir.

    Spinal stenoz, omuriliğin geçtiği kanal veya alanın daralması durumudur. Bu daralmanın; osteoartrite bağlı kemik çıkıntısı, spinal bağların kalınlaşması veya kemikleşmesi, diskte oluşan şişkinlik veya omurga eklemi çevresinde büyüyen iltihabi veya iltihabi olmayan kitle gibi birçok nedeni vardır. Kanalın daralması, sinir köklerini baskılayarak, bel-bacak ağrısı, uyuşma veya güçsüzlüğe neden olur. Ağrı; ayakta durma ve yürüme ile artarken, oturma ile rahatlar.

    Diffüz İdiyopatik İskelet Hyperostosis (DISH); Boyun ve bel omurlarını etkileyen, yaşlanmayla bağlarda kemikleşmeyle giden bir durumdur. Bu da yine hareket halinde bel ağrısına neden olur.

  • Ergen Ebeveyn Çatışmaları

    Ergen Ebeveyn Çatışmaları

    Öyle değilmiş gibi görünseler de ergenlik dönemindeki çocuklar için ebeveyn-çocuk ilişkisi en önemli ilişkilerdendir. Ergenlik dönemindeki sorunların derinine inildiğinde, kökende önemli bir faktör olarak anne-baba ile iletişim kopukluğu ve/veya çatışma olduğu göze çarpmaktadır.

    Ergenlik, bir çocuğun hızlı biçimde fiziksel, zihinsel, ve nörolojik değişimlerden geçtiği ve bu hızlı geçişin, çocuğun psikososyal gelişiminde, karakter oluşumunda ve ilişkilerinde belirgin izler bıraktığı bir dönemdir. Ergenlik dönemi süresince, büyüdüğünü hisseden ve büyükler gibi olmaya çalışan ergen ile ebeveyn arasındaki ilişki hiyerarşik boyutunu kaybederek daha eşitler arası, daha birbirine bağlı ve karşılıklı bir boyut kazanır. Bu değişim elbette ki ergen ile ebeveynleri arasındaki ilişkinin geçici olarak kötüleşmesini ve çatışmaların artmasını getirir. Çünkü ebeveyn kendi konumunu korumaya çalışırken, ergen de fikirlerine önem verilen, özgül bir varlığa sahip olan bir özne olmaya çalışmaktadır. Aileler içinse, özellikle ilk çocuklarında, daha önce hep küçük olarak gördükleri ve onların sözlerinden çıkmayan çocuklarının bu durumlarıyla baş etmek zorlayıcı olabilmektedir.

    Uzmanlara göre, ergenlerdeki ebeveynlerinden bağımsız olmak ve kendi başına bir birey olmak için bu uğraş ergenlik dönemi ile gelen hormonal değişiklikler sonucu ortaya çıkar ve ebeveyn ile çatışmaları doğurur. Beklenti- değer teorisine göre bu çatışmaların kaynağı ergenler ile ebeveynlerinin, otorite, otonomi ve sorumluluk alma anlamında karşılıklı beklentilerinin uyuşmaması; ergenlerde bağımsız olma ihtiyacı ve aile kontrolünden çıkma çabası, sorumluluk alma ve kendilerini düzenleyebilme becerisinden daha hızlı geliştiği için aileler çocuklarına istedikleri otonomiyi vermekte endişe etmektedirler.

    Pickhardt (2009) bu süreci üç aşamada tarif ediyor: Ayrılma, Farklılaşma ve Karşıt olma. Ayrılma dönemindeki ergen, yavaşça aileden çekilerek kendi bağımsız sosyal çevresini oluşturma çabasına giriyor. Ailesiyle eskiden olduğu kadar vakit geçirmek yerine arkadaşlarına yöneliyor. Kendi kişiselliğini korumak adına ailesiyle bütün özel bilgilerini paylaşmayı reddediyor. İlk çatışmalar da buradan doğuyor.

    Farklılaşma aşamasında kişi kendisine olmak istediği profili arıyor ve çevresinde ideal olarak gördüğü kişilerin özelliklerini kendi üstüne almaya çalışıyor. Arkadaşları gibi giyinme, onların dinlediği müzikleri dinleme, onlar gibi konuşma, davranma, dolayısıyla hem onlardan biri olma hem de kendisi olmaya çabalıyor. Bu çabadaki ergen, ailenin normlarından biraz daha uzaklaşabiliyor. Örneğin küçükken rengarenk giyinmeyi severken, bu dönemde yalnızca siyah kıyafetler giymeye ve bu yüzden ailesinin tepkisini çekmeye başlayabiliyor. Daha tehlikeli olarak bu dönemde ergenler, grubun dışına itilmemek için, kötü alışkanlıkları denemeye çekilebiliyorlar.

    Son aşama olan karşıt olmada ise ergen, hem aktif hem de pasif yollardan ebeveynin otoritesi ile mücadele içine girer; bu sayede kendi benliğini kararlarını kendi başına verebilen, bağımsız biri olarak kurmuş olacaktır. Bu yüzden de en çok çatışmanın olduğu dönem bu dönem olur, ebeveynin talepleri reddedilir, istekleri ertelenir veya kuralları çiğnenir.

    Bu çatışmalarda, ebeveyn olarak amacınız, çocuğunuz üzerinde kontrol kazanmak ise çoktan kaybettiniz denilebilir. Ergenlik dönemindeki çocuğunuz için karar verme mekanizması tamamen onun kontrolündedir ve bunun üzerine bir savaşa girmek, onu gücün kimde olduğunu göstermeye ve riskli davranışlar sergilemeye itebilir. Güç çatışmasının yanında ebeveynler bu yolla çocuklarını anlama ve birliktelik kurma şansını da kaybedebilirler.

    Bunun yerine çatışma oluşturan konuya onun açısından bakmak ve kendi kaygılarınızı açık ve doğrudan biçimde çocuğunuza açıklamak her iki tarafın da karşıyı daha iyi anlamasını ve daha iyi hissetmesini sağlayacaktır. Dahası, sorunların konuşulabilir olduğunu ve ebeveyninin onu anlamak için çaba gösterdiğini gören ergen, farklı bir sorunu olduğunda çatışmak yerine konuşma yoluna gidecek ve ergen ile ebeveynin ilişkisi karşılıklı güven duygusu ile güçlenecektir. Birey olmaya çalışan ergen için aktif dinleme, empati kurma ve açıklama yoluyla iletişim kurmak kurallar, tehditler ve cezalar ile disipline etmeye çalışmaktan çok daha etkili olacaktır, zira bunlar onun benliğine saygı duyduğunuzu gösterir. Onun davranışını onaylamıyor olsanız dahi, bu rahatsızlığınızı ilk yoldan gösterirseniz, onun kişiliğine zarar vermemiş olmanız bir yana, onun bu davranışı terk etme ihtimali çok daha yüksek olacaktır. Aile ve çift terapisinde de terapistler etkili iletişim yoluyla ebeveynler ile çocukları arasında anlayış kazandırmayı amaçlar.

    Ergenler ile ebeveynleri arasındaki çatışmanın kaynağında, aileler tarafından uygulanan ebeveynlik tipi de önemli rol oynar. Örneğin otoriter ebeveynler, kurallarının sorgulanmadan uygulanmasını talep ederler ve çatışmalarının sonunda amaç kontrolü kazanmak olur. Öte yandan işbirlikçi- demokratik ebeveynler çocuklarına kurallar uygularken sevgi göstermeyi ve çocuklarının duygu ve düşüncelerine saygı göstermeyi de ihmal etmezler. Elbette ki uzmanlar tarafından en çok desteklenen ebeveynlik tipi demokratik olandır.

    Uzmanlar ayrıca ailelere suçlamadan da kaçınmalarını öğütlemektedir. Sorunu çözmemesi bir yana, suçlama, ayrılma eğilimindeki ergenin aileden bütünüyle kopmasını getirebilir. Çatışmanın çözümünde ön koşul bu çatışmanın tek taraflı olarak oluşmadığını kabul etmektir.

    Ergenler ile ebeveynleri arasındaki çatışmaların çözümünde şu yöntemler en etkin olanları gibi görünmekte;

    • Konuya, onun üzerine hakimiyet kurmak üzere değil onu anlamak üzere yaklaşmak,

    • Çatışma oluşturan konuya onun açısından bakıp empati kurarak duygularını önemsediğinizi göstermek,

    • Ona katılmamanızın onu sevmediğiniz anlamına gelmediğini vurgulayarak iki durumu birbirinden ayırmak,

    • Yargılayıcı olmaktan kaçınmak,

    • Kurallar koymak ama kuralların çocuğunuzdan daha önemli olmadığını ona yansıtmak.

    Sonuç olarak, ergenler ile ebeveynlerinin çatışmasında büyük rol, daha olgun konumdaki ailelerine düşmektedir. Ebeveynleri çocuklarını bir birey olarak görmeye ve onları anlamak için uğraş göstermeye başladıkları noktada çatışmaları çok daha çabuk ve sağlıklı yoldan çözülecektir.

  • Osteoporoz tedavisinde kullanılan ilaçlar

    Osteoporoz tedavisinde kullanılan ilaçlar

    Bifosfonatlar (alendronate, risedronate, ibandronate, zoledronic acid)

    Kemiğe bağlanır, osteoklast aktivitesini baskılar. Tablet veya enjeksiyon formları vardır. Tablet formunun emilimi zayıf fakat doğru alınırsa iyidir. Aç karnına alın. Aldıktan sonra ½-1 saat aç ve dik kalın. Osteoporotik kırık riskini azaltır ve KMD artırır. GIS yan etki; özafajit; çok nadiren osteonekroz

    Östrojen/Hormon tedavi

    Koruyucu anti-rezorbtif etkili. Meme kanseri, koroner kalp hastalığı, inme ve venöz tromboembolizm sıklığında artış. Perimenopozal hastalarda belki ikinci basamak tedavi olarak düşünülebilir

    Östrojen Agonist/Antagonist (raloxifene vb)

    Selektif östrojen reseptör modülatorü. KMD’de artış ve vertebral kırık riskini azaltır. Bisphosphonates ve östrojenden daha az etkilidir. Meme kanseri riskini azaltır. Birinci basamak ajanları (bisphosphonate) tolere edemeyenlerde verilebilir. Tromboemboli, flushing gibi yan etkileri var

    Calcitonin

    Osteoklastlara bağlanır ve rezorbsiyonu baskılar. Somon-kaynaklı ; somon allerjisi varsa dikkat. Nazal sprey en tercih edilen uygulamadır. Diğer tedavilerden daha az etkilidir. Vertebra kompresyon kırığına bağlı ağrıyı azaltmada yardımcı olur.

    Parathyroid Hormon (teriparatide vb.)

    Kemik oluşumunu rezorpsiyon daha fazla uyarır. Bisphosphonatları tolere edemeyen veya kullanımı sırasında kırık gelişenlerde kullanılır. Günlük enjeksiyon olarak uygulanır. Sadece 24 aya kadar kullanımı onaylanmıştır.

    Danasunumab, seçilmiş olgularda kullanilan bir tedavi.

    Strontium Ranelate (Protos®)

    Kemik rezorbsiyonunu önler ve kemik oluşumunu artırır. Yeni vertebral kırık riskini %41 azaltır, Vertebral olmayan kırık riskini %15 azaltır. 2g saşe /gün. Yan etkileri:Trombo-embolizm, DRESS Sendromu (Drug Rash with Eosinophilia and Systemic Symptoms)

    İnsan ömrü giderek uzuyor: hepimiz yaşlanmak değil yaş almak isteriz. Bu nedenle uzun ve sağlıklı ömür dileriz birbirimize. Unutmayın bu süreç içinde en değerli hazineniz kemikleriniz.

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Vajinismus, vajen girişindeki kasların kasılması sonucu cinsel birleşmenin mümkün olmadığı ya da son derece ağrılı olduğu bir bozukluktur. Bu kasılmaya tüm bedendeki kasılmalar, bacakların kapanması, korku, kaçınma tepkisi ve vajinal girişin olamayacağı inancı da eşlik eder. Kadın kasılan kaslar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını düşünür.

    Vajinismus da;

    DÜŞÜNCE;, Acıyacak, kanayacak, yırtılacak, zarar göreceğim.

    DUYGU; Korku.

    BEDEN; Kasılma ve bazen çarpıntı, terleme, titreme.

    DAVRANIŞ; Eşi itme, kendini çekme görülmektedir.

    Bu sırayla olan durum o kadar hızlı gelişmektedir ki, hastanın durum üzerinde bir kontrolü olamamaktadır. Bu fobik durumu hasta,bu korkunun saçma ya da anlamsız olduğunu biliyorum ama elimde değil diye ifade etmektedir. Çünkü, çoğunluğun yapabildiği bir şeyi yapamamaktadır, böyle düşünmek de hastanın kendini daha yetersiz ve çaresiz hissetmesine neden olmaktadır.

    Çünkü vajinismus vakaları, bu problemi yaşarken psikolojik bir yük altına girmektedirler. Genelde ailelerden durum saklanmakta, kadın kendi cinselliğini yaşayamamakta, eşinin cinselliğini tam olarak yaşamasını sağlayamamakta, karı-koca olmak, ait olmak, gibi duygusal bütünleşmenin eksik olması nedeniyle tamamlanmamış evlilik durumu yaşanmaktadır. Toplumumuzda çok kısa sürede gelen çocuk düşünmüyor musunuz soruları ve problem devam ederse doğal yollardan çocuk sahibi olamayacakları düşüncesi durumun hasta açısından yükünü artırmaktadır.

    Genel olarak vajinismus, sosyal, kültürel, psikolojik ve fizyolojik bulguların birbirini tamamlayıp bütünleştiği, oluşumunda daha çok çevrenin, çocukluktaki yanlış cinsel bilgilerin ve ayıp, yasak, günah kavramları ile cinselliğin kodlanmasının etkili olmaktadır. Kişisel çalışmamda, kendinizden bekliyor muydunuz sorusunu sorduğumda vakaların büyük oranı, kendilerinden bunu beklemediklerini ifade ediyorlar. Genelde beklentileri, ilk gece korkusu kadar, biraz korkulacak, biraz acı yaşanacak ama bir şekilde olacak diye düşündüklerini, bu duruma şaşırdıklarını belirtmektedirler. Vajinismus oluşumunda erken yıllarda çocukların yanında yapılan cinsel içerikli yanlış ve korkutucu bilgiler içeren konuşmaların yol açma ihtimalini düşündürmektedir. Cinsel bilgiler anne-baba, sağlık kuruluşları ve personeli ve okul aracılığıyla olmadığı zaman, bu konuda herhangi bir bilgisi olmayan birey duyduğunu gerçek olarak kabul etmektedir. Bu nedenle, doğru kişiler tarafından yapılacak, doğru zamanlaması olan cinsel bilgilendirme zamanla toplumumuzda vajinismusun görülme oranını azaltacaktır.

    Ülkemizde 100 kadından 5-10’unda görülen yaygın bir problem olmakla birlikte, halk arasında kadından kaynaklanan böyle bir problem olduğu bilinmemektedir. Ülkemizde örgün eğitim sisteminde cinsel sağlık bilgileri olmadığından, vajinismus görülme ihtimali eğitim düzeyine göre değişmemektedir.

    Bilişsel-davranışçı terapi, Vajinismus tedavisinde uygulanabilir ve vajinusmusun sonuçları ortadan kalkabilir.

  • Kemik sağlığı için egzersiz

    Kemik sağlığı için egzersiz

    Ağırlık binen egzersizler tercih edilmelidir (Dans, aerobik hareketler, yürüme, koşma, ip atlama, merdiven çıkma, tenis) . Ancak kas güçlendirici ve germe egzersizler ile de desteklenmelidir. Yoga ve pilates güclendirme, denge ve esneklik açisindan en fazla tercih edilen egzersizlerdir. Haftada 3-4 veya daha fazla 30 dakika ağırlık binen egzersiz, haftada 2 veya 3 gün germe egzersizi, denge, postur egzersizleri hergün veya gerektikçe yapılmalıdır. Kas güçlendirme ve germe egzersizleri ile, ekleme binene yük azalacak, hareket ve dengeniz rahatlayacaktır. Bu aynı zamanda düşme riskiniz de azaltacaktır. Bu egzersizler fizyoterapist ile çalışilarak da size uygun egzersizleri bulabilirsiniz.

    Düşmeyi önlemek için:

    – Dısarda düşmeyi önlemek için:

    – Alçak topuklu ayakkabılar ve kışın düz ayak tabanını destekleyen ayakkabılar giyin

    – Merdivenlerden çıkarken el tutunma yerlerinden-trabzandan tutarak çıkın

    – Kaldırım kaygan ise çim veya sert zeminde yürüyün

    – Kışın yanınızda kaya tuzu taşıyın ve bunu evinizin kaldırımlarına dökün

    – Akşamları aydınlık alanlardan yürüyün

    – Sırt çantası kullanın elleriniz açıkta kalsın

    – Kalçanıza yastıkçıkları kullanın

    – Yürüteç veya baston kullanın

    – Bazı özel servis hizmetleri edinin Özellikle kötü hava şartlarında 24 saat açık eczane, market vs telefonla sipariş verebilirsiniz.

    Ev içi güvenlik:

    – En çok kullandığınız eşyalara kolay ulaşilabilir yerlere yerleştirin

    – Yardımcı eşyalar ile yaralanmayı azaltın. Örneğin uzun kollu bir aletle bazi esyalari eğilmeden alabilirsiniz.

    – Yalnız yaşıyorsanız kişisel acil aramalar için üzerinizde devamlı telefon veya çağrı cihazı bulundurun

    – Merdiven mutlaka kullanacaksanız, basamakları geniş ve yanında sağlam trabzanı olanı tercih edin.

    – Gevşek tel veya kordon bırakmayın,

    – Tüm halı veya kilim gibi yer döşemelerini mümkünse kaldırmak veya açık serbest uçları olmayacak şekilde duvarla bitişik (duvardan duvara döşemeli) olmalı

    – Yerlerı cilalamayın

    – Mobilyaların yerini değiştirmeyin

    – Banyoda duş, küvet veya tuvalet kenarlarına tutunma barları yaptırın

    – Duşa kaydırmayan kauçuk paspas

    – Ayakta durmakta zorlanıyorsanız, banyonuzu kaymayan destekli sağlam bir sandalye üzerinde yapın

    – Mutfaktada kaymaz paspas ve halı tecih edin.

    – Bir şey döküldüğunde hemen temizleyin

    – Uygun ev ayakkabısı kullanın (terlik yerine)

    – Alkol aldığınızda refleksleriniz zayıflar ve dengeniz bozulur,

    – Acele hareket etmekle dengeniz yine bozulur,

    – Eviniz aydınlık olsun ve lambalarınızı kolay ulaşılabilir açma –kapama düğmesi olsun ve gece kullandığınız lambanız olsun.

  • Panik Atak

    Panik Atak

    “Üzülme! Çünkü yaradan umudu en çaresiz anlarda yollar. Unutma; Yağmurun en şiddetlisi en kara bulutlardan çıkar”

    HZ. Mevlana

    Bana geldiğinde elleri titriyordu ve saklamaya çalışıyordu arkasında gözleri ürkekti. Merhaba dediğimde cılız bir sesle merhaba demişti bana. Nefes alışını duyabiliyor, kalbinin atışı kıyafetlerinden bile görünüyordu. Nasılsınız dememe kalmadan gözyaşları süzülüp yanaklarını ıslatmaya başladı. İyi değilim dedi. Ve anlatmaya başladı günlerdir hastaneye gidiyorum ama kimse beni anlamıyor. Doktorlar hiçbir şeyin yok deyip gönderiyorlar her gece yaşadığımı bir ben bir Allah biliyor. Gece yatağıma uzandığımda başlıyor her şey. Kalbim çarpmaya başlıyor. Göğsümde bir ağrı oluyor sanki koca bir kaya oturuyor üstüme. Sanki ben ben değilim kendimi uzaktan izliyorum can çekişen bir insan gibiyim. Allah’ım kalp krizi geçiriyorum galiba diyorum. Eşime çocuklarıma seslenmeye çalışıyorum sesim çıkmıyor. Çıldırmaktan çok korkuyorum. Doktorlara göre ben abartıyormuşum. Kalbim tıkır tıkır çalışıyormuş, ciğerlerim tertemizmiş, beynim de damar falan tıkanmamış ya da tümör yokmuş. İçimden çığlık atmak geliyor kimsenin bulamadığı bir rahatsızlığım var ve ölüm çok yakınımdaymış gibi hissediyorum. Bunca zaman hiçbir sebep yokken neden yaşıyorum bu sıkıntıları dedi. Gözlerini kocaman açıp “DELİMİYİM BEN? diye sordu. Ben de sizce deli olan biri bu bahsettiğiniz sorunları kafasına takar mıydı? Ya da hastane ve doktorlara gidip ben neden bu durumları yaşıyorum diye sorar mıydı? Hayır dedi. Ben de o zaman deli değilsiniz dedim.

    Bu belirtiler panik atak yaşayan bir hastanın kendi dilinden yaşadıklarıydı.Günümüz de kardiyoloji polikliniklerine başvuran hastaların %57’sinin panik atak hastası olduğunu biliyor muydunuz? Ortada hiçbir sebep yokken, bir kalp problemi yokken, bir beyin tümörü yokken ya da astım yokken ortaya çıkar panik atak. Panik atak kaygıyla başlayan bedensel belirtilerin ölümle ya da çıldırma ile son bulacağına dair inancın verdiği çok şiddetli korku halidir.  Bu rahatsızlığın bilişsel davranışçı terapi modeli ile tedavi edilebildiğini biliyor muydunuz? Şimdi size soruyorum neden her gün ölümü yaşayasınız?

  • Kemik sağlığı için beslenme ipuçları

    Kemik sağlığı için beslenme ipuçları

    Araştırmalara göre zeytinyağı, soya fasulyesi, böğürtlen ve omega 3’den zengin gıdalar (balık yağı gibi) kemik sağlığı açısından yararlıdır.

    – Fasulye; kalsiyum, magnesyum, lif ve fitatlar gibi başka besleyiciler açısından zengindir. Fitatlar, vücudun kalsiyum emilimini olumsuz etkiler. Fakat, fitat seviyesi fasulyeleri bir kaç saat su içinde tuttarak ve sonra taze suda pişirerek düşürülebilir.

    – Yeterli seviyede, aşırı olmamak kaydıyla protein tüketimi, kemik sağlığı ve genel vücut sağlığı için faydalıdır. Bir çok yaşlı-erişkinler diyetlerinde yeterince protein bulundurmuyor ve bu da kemikleri icin zararlıdır. Ancak yoğun proteinden içeren diyetler de vücudun kalsiyum kaybetmesine neden olur. Bu kaybı yeterince kalsiyum alarak telafi etmek mümkün. Örneğin süt ve süt ürunleri kalsiyumdan zengindir ve diyet içinde mutlaka bulundurulmalıdır.

    – Çok fazla tuz içeren yemek seçimi, vücudun kalsiyum kaybına dolayısıyla kemik kaybına neden olur. Bu nedenle tuz alımı olabildiğince azaltılmalıdır. Eğer bir yiyeceğin ne kadar sodyum içerdiğini öğrenmek için mutlaka içindekiler etiketine bakın. Eğer %20 ve daha fazla ise yüksek sodyum içeriyor demektir. Hedef günlük 2400mg/gün veya daha az sodyum alımı olmalıdır.

    – Ispanak ve diğer okzalat içeren diğer gıdalarla kalsiyum emilemez. Ispanak, yeşil pancar ve fasulye türleri gibi bazı yemekler sağlıklı besleyicilerden olmasına rağmen kalsiyum kaynağı olarak kabul edilemez.

    – Buğday kepeği; fasulyeler gibi yüksek miktarda fitat içerir bu da vücutta kalsiyum emilimini etkiler. Ancak fasulyelerin aksine buna sut eklendiğinde sutteki kalsiyumun tamami emilmez. Bu nedenle kalsiyum desteği buğday kepeği almadan en az 2 saat önce alınmalıdır.

    – Alkolün fazla tüketimi kemik kaybına neden olur. Alkol tüketimi günlük 2-3 kadehten daha fazla olmamalidir.

    – Kafein; Kahve, çay, sodalı icecekler; kafein içerir ve kalsiyum emilimini azaltarak kemik kaybına neden olurlar. Günde 3 bardaktan fazla kahve ve çay tüketmek, kalsiyum emilimini azaltarak kemik kaybına neden olur. Kolalı içecekler, kafein ve fosfor içerir ve kalsiyum emilimini bozar, böylece kemik kaybına neden olur.

  • Depresyonda Olan Yakınımıza Nasıl Davranmamız Gerekir?

    Depresyonda Olan Yakınımıza Nasıl Davranmamız Gerekir?

    Depresyonda olan yakınımıza nasıl yardım edeceğimiz sorusunun cevabı her zaman merak edilir. Ne yaparsak yardımcı olmuş oluruz? Zarar vermemek için nasıl hareket etmemiz gerekir? vs… Öncelikle nedir Depresyon?

    Depresyon; isteksizlik, hayattan zevk almama, içinden bir şey gelmeme temel belirtileriyle ortaya çıkan bir duygu durum bozukluğudur. Bu psikolojik rahatsızlık; hem bedeni, hem düşünceyi hem de duygu durumu (mood) etkiler. Öncelikle depresyonda olan yakınınızın depresyonun türü ve derecesi konusunda doğru bilgiyi edinmesi ve bu durumun ortadan kalkması için ilk adımın atılması sağlanmalıdır. İlk başlarda yoğun seyreden semptomlar (belirtiler) iyileşme sürecinin seyri içerisinde azalma gösterecektir. Fakat bu süreçte kişinin istikrarlı bir şekilde profesyonel psikolojik desteğe/terapiye devam etmesi iyileşme için çok büyük bir önem teşkil eder, sizde bu süreçte yakınınıza sürece devam etmesi konusunda destek olmalısınız.

    Yardım sürecini iyi öğrenmeniz gerekir. Bazı durumlarda psikoterapi sürecine ilaç tedavisinin de eklenmesi gereken durumlar(psikiyatrist desteği) olabilir. Böyle durumlarda ilaç takibini yapmanız önemlidir. En önemli noktalardan biri ise; kişiye duygusal destek sağlamanızdır. Sabırlı olmanız, ilgili olmanız, olabildiğince onu anlamaya çalışmanız gerekir. Depresyonda olan kişiyi dikkatlice dinlemeye özen göstermelisiniz, zaman zaman dışa vurduğu duygu ve düşüncelerine ortak olmalı, bunları anladığınızı hissettirmeli ve gerçekleri görmesi yolunda desteğinizi sürdürmelisiniz. Depresyonda intihar düşünceleri terapist tarafından sorgulanması gereken kritik bir durumdur. Siz depresyondaki yakınınızın intihara ilişkin işaretler verdiğini sezerseniz veya bu tip düşüncelerden bahsettiğini duyarsanız, bu durumu mutlaka kişinin terapistine bildirin. Depresyonda olan kişi içinde duygusal destek barındıran arkadaşlığa, bir arada yapılan aktivitelere ihtiyaç duysa da kendisinde çok fazla beklentiniz olduğunu hissettirmeniz ve aşırı baskı yapmanız onu olumsuz anlamda tetikleyecektir. Aktivite davetlerinizde ısrar konusunda aşırıya kaçmayın. Eğer kişiyi iyi tanıyorsanız, daha önceden yapmaktan zevk aldığı aktiviteleri birlikte gerçekleştirmenizi önermek daha başarılı olacaktır. Depresif kişinin günlük hayat etkinliklerini yapamama yönündeki yavaş halleri normaldir. Bu konuda onu zorlamamalısınız, bilerek yaptığı ve ya tembel olduğu gibi suçlayıcı ifadelerden uzak durmalısınız. Bunun bir süreç olduğunu unutmayın. Doğru bir şekilde destek olabilmek için sizde sabırlı ve hoşgörülü olmalısınız. Gerektiğini hissediyorsanız zorlandığınız alanları daraltmak adına siz de bu destek sürecinde profesyonel destek alabilirsiniz. Kişi yapılandırılmış bir psikoterapi süreci sonucunda iyi hissetmeye başlayacaktır ve böylelikle eski işlevselliği geri gelebilecek ve yeni gerçekleştirmek istediği alanlara kapı açılacaktır. Bunun bir süreç olduğunu ve doğru yaklaşımlar ve işbirliği sonunda iyi olacağını hatırlatabilirsiniz.

  • Osteoporoz tanısı nasıl konur?

    Osteoporoz tanısı nasıl konur?

    Kişinin hastalıklar ve risk faktörleri açısından sorgulanması (hastalık ve ilaç öyküsü, sigara, beslenme alışkanlığı, alkol kullanımı, menapoz yaşı ve menapoza doğal olarak mı yoksa cerrahi olarak mı girmiş? gibi sorularla), osteoporoz için erken tarama yapıp yapmamız gerektiği konusunda bize bilgi verir. Kemik mineral dansitesi (KMD) DEXA yöntemiyle ölçülür. Bu ölçüm açık alanda çekilir (MR gibi kapalı değil) ve ölçüm sırasında bir röntgen filminden bile çok daha düşük radyasyon alırsınız; maksimum 15 dakika sürmektedir. Ağrısızdır ve vücudunuza, derinize iğne dahil herhangi birşey yerleştirmeden ölçüm yapılır. KMD ölçümü, 1-2 yılda bir tekrarlanır.

    Ölçüm standart olarak bel ve kalçadan yapılır; buna göre T ve Z skoru belirlenir. T skoru; genç erişkin yaş grubuna göre kemik yoğunluğundaki standart sapma, Z skoru ise kendi yaş grubunuzdakilerin kemik yoğunluğuna göre sapmadır. Elli yaş üzerindekilerin KMD, sağlıklı genç erişkinlerin kemik yoğunluğuyla karşılaştırılır; yani T skoruna bakılır. Buna göre; genç erişkinlerinkinden daha az ise, kemik yoğunluğu düşük demektir. Bunun derecesi: T skoru: -1’den büyükse normal (osteoporoz yok), T skoru: -1 ile -2,5 arasında ise osteopeni (kemik yoğunluğunda hafif azalma) ve T skoru: -2,5’dan daha da düşük ise osteoporoz (kemik yoğunluğu azalma) var demektir. Ayrıca gelecekteki kırık riskini belirlemek için, bazı risk faktörlerinin sorgulanmasıyla (FRAX) da gelecekteki kırık riskiniz ve buna bağlı ilaç ihtiyacınız yine doktorunuz tarafından belirlenecektir. Doktorunuz ayrıca osteoporoz riskini belirlemek için bazı kan testleri (tiroid fonksiyon testleri, paratiroid hormon seviyesi, erkekte testesteron seviyesi, vitamin D seviyesi gibi) ve omurga kırığı olup olmadığını değerlendirmek için röntgen filmi isteyebilir.

    Kemik yoğunluğu testi kimlere yapılmalı?

    Yaygın olarak yapılan bir hata; menapoza yeni giren bir bayan, panik halde kemik yoğunluğunu ölçtürüyor; belki sonraki birkaç yıl daha yaptırıyor normal olduğunu görünce artık bu konudaki heyecan ve endişesinin yerini bir rahatlama alıyor ve sonraki seneler ölçtürmemeye başlıyor. Alması gereken artmış kalsiyum ve D vitaminini ihtiyacını da karşılamıyor. Emeklilik dönemiyle birlikte egzersizden uzak, daha sedanter hayata geçiyor. İşte tam da bu dönemde osteoporoz kolayca gelişiyor. Bu nedenle kemik yoğunluğu testini:

    -65 yaş ve üzerindeki tüm kadınlara

    -70 yaş ve üzerindeki tüm erkeklere

    -50 yaşından sonra kırığı olanlara

    -65 yaşın altında postmenapozal ve risk faktorü varsa

    – Risk faktörü olan 50-69 yaş arasındaki erkeklerde

    -Yüksek riskli ilaçları uzun süre kullananlarda KMD yapılması önerilir.

    Peki kimlere osteoporoz tedavisi verelim?

    Eğer kemik yoğunluğu ölçümünüzde, T skoru ≤ -2.5 ve altında ise veya T skoru -1 ila -2.5 fakat kırık riski yüksek olanlara veya daha önce vertebral veya kalça kırığı olanlara osteoporoz ilacına ilaveten kalsiyum ve D vitamini verilir.

    Tedavide amaç; KMD’nin arttırılmasının yanısıra kırıkların önlenmesidir.

    Kadınlarda 50 yaş altında kalsiyum ihtiyacı 1000mg/gün iken 50 yaş üzerinde 1200mg/gün iken erkeklerde 70 yaş öncesinde günlük gereksinim 1000mg iken 70 yaşindan sonra 1200mg kadardır.

    240 mL süt = 300mg

    180mL yoğurt = 300mg

    30mL 1 kibrit kutusu peynir = 200mg

    240 mL sıkma portakal suyu = 300mg

    Vitamin D ihtiyacı da 50 yaş altındaki kadın ve erkeklerde 400-800 IU iken 50 yaş üstünde 800-1000 IU’dir.

  • Panik Atak Geçer Mi?

    Panik Atak Geçer Mi?

    *Tekrarlayıcı olan ve beklenmedik gerçekleşen panik ataklar ile,
    *Ataklar tekrarlamaya devam ettikçe, Ataklar arasındaki diğer zamanlarda başka panik ataklar da yaşayabileceğine ilişkin sürekli kaygı duyma, her an yeni bir panik atağın geleceğini beklemeye başlama (Not: Bu endişeli bekleme durumunun adı; Beklenti Anksiyetesi dir) ,
    *Yaşanan bu panik atakların ’’kalp krizi geçirme’’ ’’kalp krizi geçirip ölme’’ ’’kontrolünü kaybetme’’ vb. kötü sonuçlara yol açabileceğine dair inançla sürekli kaygı ve üzüntü duyma ve ya
    *Ataklara ve düşündüğü kötü senaryolara karşı önlem almak için bazı davranış değişiklerinin görüldüğü (yanında ilaç, su vb. taşıma, çeşitli yiyecekler taşıma, evden çıkmama, işe/okula gitmeme vb…),
    Kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkileyen psikolojik bir rahatsızlıktır.

    Agorafobili Panik Bozukluk;
    ‘‘Agorafobi’’ teriminin tercümesi ‘‘alan korkusu“ dur. Hastaların, panik atağı tekrar yaşayacaklarını zannettikleri yerlere (kamuya açık kalabalık yerler, alışveriş merkezleri, sinemalar,dar ve kapalı odalar,tren, otobüs , uçak vs..seyahatleri) yalnız başlarına gidememeleri, oralara gitmekten kaçınmaları, bu yerlerde kaldıkları sürece büyük korku yaşamaları ile karakterize olan durumdur.

    Peki ;Panik Atak Nedir?
    Olay endeksli(heyecan, stres yaratan) veya çoğu zaman durup dururken aniden ortaya çıkan, zaman zaman tekrarlayan, yoğun sıkıntı ve korkuya yol açan nöbetlerdir. Ancak panik atakların oluşumunda stres büyük bir etken olarak ortaya çıkar. Panik Atak, birdenbire başlar, giderek şiddetlenmeye başlar ve yaklaşık 10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıkar; çoğu zaman da 10-30 dakika devam ettikten sonra kendiliğinden geçer (1 saate kadar sürek panik ataklarda yaşanabilir).

    Panik Atağının Belirtileri Nelerdir?
    • Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması
    • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma,
    • Soluğun kesilmesi
    • Baş dönmesi, sersemlik, düşecek ya da bayılacak gibi olma
    • Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma,
    • Uyuşma ya da karıncalanma
    • Üşüme, ürperme ya da ateş basması ,
    • Bulantı ya da karın ağrısı
    • Terleme
    • Titreme ya da sarsılma
    • Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu
    • Ölüm korkusu
    • Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme

    Bir Panik Atakta bu belirtilerden en az 4 ya da daha fazlası bulunur. Bu bedensel duyumlar çoğu zaman olağan dışı yoğunlukta hissedilir.
    Not: Kişinin(Danışanın) belirtilere bakarak kendi kendine çıkarımlar yapması son derece yanlıştır.

    Panik Bozukluğun Tedavisi Mümkün Müdür?
    Yine yinelemek gerekirse; Panik Bozukluk,ortadan kalkabilir. Günümüz için etkinliği bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış sistemlerle ”panik bozukluk geçer” cevabını vermek mümkündür.
    *1.Psikoterapi (Bilişsel-Davranışçı Terapi, EMDR terapisi…)
      2. İlaç Tedavisi: (Beyin Sinir Hücrelerinde Bozuk Olan Hormon Faaliyetlerini Düzelterek Panik Atakları Önleyen İlaçlar. Not:İlaçlar, Psikiyatristler tarafından verilir.
     
    LÜTFEN UNUTMAYINIZ !
    Panik Bozukluk, kesinlikle ölüme, çıldırmaya yol açmaz. Sabırlı ve kararlı olmalısınız…Sağlıklı günler.