Blog

  • Alerjik rinit mi ? Grip mi ?

    Grip, özellikle soğuk kış aylarında ya da mevsim geçişlerinde insanların en büyük sorunlarından biri haline gelmektedir. Birçok insan özellikle belli dönemlerde grip etkisi altına girerek sosyal hayatında, aile hayatında ve iş hayatında birçok olumsuz durumlarla karşılaşmasına neden olmaktadır. Grip hastalığı herkesin bildiği gibi oldukça bulaşıcı bir hastalıktır. Bu hastalık, aile içerisinde bir kişide görülse bile diğer aile bireylerinde çok kısa bir sürede aynı şikayetler ortaya çıkar. Grip, enfeksiyonlar nedeni ile ortaya çıkarak kişinin solunum yollarında yaşamını sürdüren virüslerin vücutta meydana getirdiği hasara bağlı olarak kişiye rahatsızlık veren ve insanların yaşam kalitesini oldukça düşüren bir hastalıktır. Hastalık kişiden kişiye bulaşıcı bir özellik göstererek ve vücuda girdikten yaklaşık bir iki gün içerisinde etkilerini meydana getiren bir hastalıktır.

    Özellikle mevsim değişimlerimde birçok hastada grip ve polen alerjisi karıştırılmaktadır. Bu yüzden gereksiz ilaç tedavileri ve hatta antibiyotik uygulamaları yapılmaktadır. Oysa polen alerjisi ve grip birbirinde ayrılabilir.

    Hangi Durumda ALLERJİ akla gelmelidir ?

    1.Şikayetler allerjen ile temas halinde ortaya çıkıyor ise. Her yıl benzer bahar aylarında olması.

    2. Burunda, boğazda, kulaklarda kaşıntının olması.

    3.Hapşırmanın arka arkaya defalarca olması, bazen arka arkaya 10′ dan fazla olması

    4.Beraberinde su gibi ve bol miktarda burun akıntısının olması,

    5. Gözlerde kaşıntı, kızarıklık ve sulanma yakınmalarının eşlik etmesi.

    6.Burunda bazen sağ tarafta bazen sol tarafta olabilen zaman zaman tıkanıklığın olması.

    7.Ateşin olmaması.

    8.Şikayetlerin uzun süreli bazen bütün mevsim ayları boyunca olması.

    9.Geçmişte veya aynı anda ciltte egzama veya ürtiker ( kurdeşen ) atakları olması.

    10.Ailenin diğer üyeleri arasında, özellikle kardeş ve akrabalarda benzer yakınmaları olan

    kişilerin olması.

    Alerjik olabileceğini aklımıza getirmektedir.

    Uluslararası derneklerin yayınlamış olduğu kriterler bize bu konuda yol göstericidir. ARIA (Allergic Rhinitis and its Impact on Asthma ) belirlemiş olduğu sorular alerjik rinit ile üst solunum yolu enfeksiyonlarının ayrımı konusunda bize çok yardım etmektedir.

    Soru

    YANIT

    Seçenekler

    Aşağıda şikayetlerden herhangi biri sizde var mı ?

    Burnun sadece bir tarafında semptomlar

    EVET

    HAYIR

    Burnunuzdan koyu yeşil veya sarı boşalma

    EVET

    HAYIR

    Postnazal akıntı (gırtlağınızın arka kısmından aşağı doğru) ve koyu mukus ve/veya sulu burun

    EVET

    HAYIR

    Yüzünüzde devamlı ağrı

    EVET

    HAYIR

    Tekrarlayan burun kanamaları

    EVET

    HAYIR

    Koku hissi kaybı

    EVET

    HAYIR

    2.Aşağıdaki semptomlardan herhangi biri çoğu günde en az bir saat var mı ?
    (veya semptomlarınız mevsimselse mevsimin çoğu gününde var mı)

    Islak, sulu burun

    EVET

    HAYIR

    Hapşırma, özellikle şiddetli ve krizler şeklinde

    EVET

    HAYIR

    Burun tıkanıklığı

    EVET

    HAYIR

    Burun kaşıntısı

    EVET

    HAYIR

    Konjunktivit (kızarık, kaşıntılı gözler)

    EVET

    HAYIR

    Birinci sorunun cevabı evetse alerjik rinit düşünülmez daha çok üst solunum yolu enfeksiyonlarında gördüğümüz şikayetlerle uyumludur. Koku hissi kaybı varsa, sarı yeşil akıntı oluyorsa, tek taraflı burun tıkanıklığı varsa, ciddi bir yüksek ateşe yol açıyorsa enfeksiyon aklımıza gelmelidir.

    İkinci sorunun cevabı evetse alerjik rinit düşünmemiz gerekir. Özellikle uzun süreli bu şikayetleri yaşayan hastaların alerji ile ilgili tetkiklerini yapması gereklidir.

    İlkbahar ve yaz mevsimi çoğumuzu mutlu ediyor. Ancak alerjisi olanlar için bahar mevsimi her tarafta uçuşan polenler; burun akıntısı, hapşırmalar, gözlerde kızarıklıklar ve kaşıntılar uykusuz geceler gün için devam eden yorgunluk anlamına geliyor. Alerji uzmanlarının ‘alerjik rinit’ tanısı koyduğu bu hastalık, her geçen gün daha çok insanın özellikle iş ve okul hayatını etkiliyor. Alerji uzmanları tarafından tanısı konulup tedavi edilirse, hastanın hayat kalitesi iş ve okul hayatı düzeliyor ancak tedavi edilmediğinde astımla sonuçlanan daha tehlikeli bir süreç başlıyor. Alerji ile ilgili şikayetlerimiz başladığında mutlaka alerji uzmanlarına gitmek gerekir.

  • Stresle Nasıl Başa Çıkacağız ?

    Stresle Nasıl Başa Çıkacağız ?

    Uzun zamana yayılan sıkıntılar veya kısa ve anlık tedirginlikler insanları başa çıkamayacaklarını düşündüren endişelere sürükler. Bu endişeleri takip eden, olumsuz düşünceler, kaygı hali, umutsuzluk, nefes alamama, baş ağrısı gibi belirtilerle kendini tanıtan kavram hepimizin yakından tanıdığı “stres” olarak adlandırılır. Stres; belirli durumlarda yaşanılan olayı ve durumu insanoğlu için daha da karmaşık hissetmesine, düşüncelerinin birbirine girdiği hissine kapılmasına sebep olurken bireyleri bununla başa çıkma yolları aramaya iter. Stres kavramını bir tehdit olarak düşünecek olursak onunla savaşmaya ve mücadele vermeye çalışırken daha da çıkılmaz bir kapana sıkıştığımızı hissetmemiz çoğumuzun yaşadığı sonuç olur. Tüm bu olumsuzlukları ardı ardına sıralamaktan çekinmememin bir sebebi var elbette. Korkmadan ve ona yenilmeden, bu tehdidi (stresi) yönetmenin ve kendi yararımıza çevirmenin mümkün yolları var.

    Çözüm yollarını tek tek incelemeden önce bilinmesi gereken en önemli nokta şudur: Stres tamamen ortadan kaybolması mümkün olmayan bir kavramdır. Bu sebeple stresle başa çıkma adına bir sürü kitaplar yazılmış, üzerine konulmuş ve günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiştir. İş stresi, eğitim stresi, sağlık stresi ve daha bir çok türevi insan beyninin bir oyunudur ve hissettirdiği tek şey OLUMSUZ DÜŞÜNCELERDİR.

    Olumsuz olan bu negatif düşünceler aslında beynimizde aynı olumlu ve pozitif düşünceler gibi her zaman vardır. Stres sadece olumlu düşünceleri görmemizi engelleyip bizi negatif düşüncelere doğru kanalize eder. Ve işte tam da bu noktada stresle savaşmaya ve onu yenmeye çalışırız. Ama beyin öyle bir mekanizmadır ki bizi kandırmasına izin verdiğimizde tüm ipleri onun eline vermiş oluruz. Bu duruma düşüp stresin bizi ele geçirmesine izin vermek yerine stres yönetimini etkin biçimde kullanmalıyız. Aşırı stres sebebiyle yaşanan psikolojik problemler için başvurabileceğimiz çözüm yollarından bazıları şunlar olabilir;

    Bilişsel ve Davranışsal Terapi

     Meditasyon

     Pozitif sosyal ilişkiler

    Düzenli uyku

     Nefes çalışmaları

    Kendi başınıza çözümleyemediğiniz durumlarda psikolojik destek almaktan kaçınmayın. Unutmayın yardım almak için hiçbir zaman geç değildir, sorunlar ufakken çözüme gitmek ise daha hızlı ve kolay sonuçlar almanıza yarar.

  • Romatizmal hastalıklar

    İskelet sistemi başta olmak üzere birçok organ ve sistemi tutan bağ dokusu hastalıklarıdır. Normalde mikroplarla savaşan bağışıklık sisteminin kontrolden çıkarak kendi hücrelerine saldırması neticesinde gelişir. Hastalık tablosu genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel faktörlerin tetiklemesiyle ortaya çıkar. Bu hastalıklar etkilenen organ ve sisteme göre sınıflandırılır ve farklı isimlerle anılır. Bunlar arasında en çok bilinenler: Romatoid Artrit (RA), Juvenil İdyopatik Artrit (JIA), Sistemik Lupus Eritematozus (SLE), Anti-fosfolipid Sendrom (AFS), Skleroderma, Reynaud Fenomeni, Sjogren sendromu, Dermatomiyozit, Polimiyozit, Vaskülitler, Behçet Hastalığı, Spondilartrit (Ankilozan Spondilit, İnflamatuar (İltihaplı) Barsak Hastalığı ile İlişkili Artrit, Psöriatik (Sedef hastalığına bağlı) Artrit, Sarkoidoz, Akut Eklem Romatizması ve Ailesel Akdeniz Ateşidir.

    Romatizmal Hastalıklarda Tanı Koyma

    Fizik muayene

    Tanıda yol gösterici olan en önemli ipuçları hasta muayenesi ile elde edilir. Örneğin RA’de küçük eklemlerin simetrik tutulumu ve sabah tutukluğu tipiktir. Hastalık ilerlediğinde küçük eklemlerde erozyon ve şekil bozukluğu gelişir. SLE’de ise yüzde kelebek şeklinde olan ve burun sırtını kapsayan döküntü olması önemli bir bulgudur. Hastalığın ağır komplikasyonlardan biri olan “Lupus nefriti” böbreklerin hastalığa iştirak etmesi sonucunda ortaya çıkar. AFS’de damarların içerisinde pıhtılaşma ve tıkanıklık oluşturma (tromboz) eğilimi vardır. Sklerodermada deri sertleşerek elastikiyeti azalırken, Raynaud fenomeninde parmak uçlarında morarma ve ağrılı ülserler gelişir. Sjogren sendromunda göz ve ağız kuruluğu en önemli şikâyetlerdir. Dermatomiyozitli hastalarda üst göz kapaklarında, polimiyozitli hastalarda ise boyun ve göğüste gözlenen kızarıklık şeklindeki döküntüler karakteristiktir. Vaskülitler damarların iltihaplanmasıdır ve etkilenen organa göre farklı bulgular verir. Örneğin akciğerler etkilendiğinde kanlı balgam, böbrekler etkilendiğinde kanlı idrar görülür. Göz dibindeki damarların iltihaplanması körlüğe neden olur. Bazen de sinir sistemini besleyen damarlar etkilenir ve deride uyuşukluk, karıncalanma, yanma ve ağrı gibi belirtiler ortaya çıkar. Behçet hastalığında ağızda ve genital bölgede aftlar çıkar, gözde üveyit adı verilen iltihaplı bir hastalık gelişir. Damarlarda pıhtılaşma ve tıkanıklık olması Behçet hastalığında görülen önemli bir komplikasyondur. Ankilozan spondilitte leğen kemikleri ile omurga arasındaki eklemlerde ve omurgayı oluşturan yapılarda iltihaplanma olur. Şiddetli kalça, bel, sırt, boyun ve göğüs ağrıları vardır, eklem hareketlerinde kısıtlılık görülür. İnflamatuvar (iltihaplı) bağırsak hastalıklarında (Crohn hastalığı, ülseratif kolit) büyük (diz, dirsek) ve/veya küçük (bilekler, parmaklar) eklemlerde asimetrik ve gezici bir iltihaplanma olur. Bazen ankilozan spondiliti andıran bulgular da gelişebilir. Tendonların kemiklere bağlandığı noktalarda ltihaplanma olması, bu hastalıkta görülen başka bir komplikasyondur. Psöriyatikartritte (sedef hastalığına bağlı) gelişen eklem iltihaplanmasında da sıklıkla büyük ve küçük eklemler etkilenir. Bazen de omurga ve kalça eklemleri hastalığa yakalanır. Hastalık ilerlediği zaman küçük eklemlerde erozyon ve şekil bozukluğu meydana gelir. Sarkoidoz başlıca deri, solunum sistemi ve eklemleri ilgilendiren bir hastalık tablosu ortaya çıkarır. Akut eklem romatizması boğaz enfeksiyonu sonrasında ateş yüksekliği ve büyük eklemlerde artrit gelişmesi ile karakterizedir. Kalp kapaklarında yetmezlik gelişmesi ve kalp kasının hastalığa iştirak etmesi bu hastalığın en kötü komplikasyonlarıdır. Ailesel Akdeniz Ateşinde zaman zaman tekrarlayan ateş yüksekliği, karın ve göğüs ağrısı şikâyetleri vardır. Bazen büyük eklemlerde de asimetrik artrit tablosu gelişir, ancak erozyon ve şekil bozukluğuna yol açmaz.

    Laboratuvar

    Romatizmal hastalıklarda kanda yapılan bazı laboratuvar testleri tanı koymada önemli rol oynar. Örneğin RA’da RF (romatoid faktör), SLE’de ANA (anti-nükleer antikor) ve anti-dsDNA, AFS’de AKA-IgG ve AKA-IgM (kardiyolipin antikorlar), Sklerodermada anti-Scl 70, Sjogren sendromunda anti-SSA, anti-SSB, dermatomiyozitte ve polimiyozitte anti-jo1, vaskülitlerde ANCA (anti-nötrofil sitoplazmik antikor) testleri bu testlerden bazılarıdır. Tanı koymaya yardımcı olan, ancak varlığı tek başına bir anlam ifade etmeyen testler de vardır. Ankilozan spondilitte HLA-B27 ve Behçet hastalığında HLA-B5 bu kapsamdaki testlerdir. Ayrıca belli bir romatizmal hastalığa özgü olmayan, ancak hastalık seyrini değerlendirmede önemli olan bazı testler vardır. Bunlar genellikle hastalığın aktivitesi ile ilgilidir. Sedimantasyon, CRP (c-reaktif protein) ve fibrinojen bunlardan birkaçıdır.

    Tedavi

    Romatizmal hastalıklarda tedavi başlıca 3 şekilde yapılır. Bunlar tıbbi tedavi (ilaç tedavisi), fizik tedavi ve cerrahi tedavidir. Tıbbi tedavide kullanılan ilaçlar bağışıklık yanıtını baskılayarak ya da düzelterek etkili olur. Kortizon içeren ilaçlar tıbbi tedavide başvurulan en önemli ilaç gruplarından biridir. Birçok tedavi protokolünde ana ilaç ya da yardımcı ilaç olarak kullanılır. Diğer grup ilaçlar hidroksiklorokin, sulfasalazin, altın tuzları, D-penisilamin, metotreksat, leflunomide, azatiopürin ve siklofosfamid gibi geleneksel ilaçlar ve tümör nekroz faktörü(TNF)-α blokerleri, anakinra, abatasept ve rituksimab gibi biyolojik ajanlardır.

    Bu ilaçların iyileştirici etkileri bağışıklık sistemi üzerinden olduğu için hastada meydana gelen klinik ve laboratuvar değişikliklerinin kapsamlı laboratuvarlarda düzenli olarak takip edilmesi gerekir. Zira bu ilaçların enfeksiyon sıklığında (kısa vade) artma ya da kansere neden olma (uzun vade) gibi önemli yan etkileri vardır.

  • Uyku Bozukluğu ve Ruh Sağlığı

    Uyku Bozukluğu ve Ruh Sağlığı

    Uyku tüm hücrelerin yenilenmesi için çok önemli olmakla beraber yeterli olmaması halinde hem psikolojik hem de fizyolojik etkileri kaçınılmazdır. Kimi zaman gün içerisinde kendimizin de fark ettiği bir takım olumsuz belirtiler; sinirlilik hali, halsizlik, konsantrasyon bozukluğu, unutkanlık gibi durumlar uyku bozukluğunuz ile bağlantılı olabilir. Kimi zaman ise ortaya çıkan olumsuz duygu ve davranışları “sebepsiz yere” dediğimiz bir kalıba oturtur ve verdiğimiz tepkileri anlamlandırmakta zorluk yaşarız.

    Uyku bozukluğu ve ruh sağlığı birbiri ile bağlantılıdır. Uykumuz bozulduğunda ruh dengemizde tehdit altına girer. Uyku süresinde zihin ve beden dinlenir, şarj olur ve gününün akışına bizi hazırlar.

    Uykusuz kalan kişi:

    • Kolay sinirlenir

    • İradesi zayıflar, karar almakta zorlanır

    • Halsizlik ve mutsuzluk hissi ile sosyal izolasyona geçer

    • Tokluk hormonu salgılanmaz ve tatlı yeme ihtiyacı artar

    • Sivilcelenmede artış olur

    Düzenli ve yeterli uyku:

    • Mutluluğunuzu arttırır

    •   Bedensel ve ruhsal dinlenme gerçekleşir

    •   Cilt yenilenir

    •   Hafızayı güçlendirir

    •   Dinçleştirir

    Tedavi yöntemleri:

    •   İnsomnia olarak adlandırılan uyku bozukluğunuzdan mustarip iseniz Bilişsel

    Davranışsal Terapi ile çalışan bir uzamandan destek alabilirsiniz.

    •   Uykudan önce nefes egzersizleri ve meditasyon yapılabilir.

    •   bir türlü uykunuz gelmiyorsa uykuyla savaşmak yerine başka bir odaya geçerek

    kitap okuma ya da müzik dinlemek uykunuz kaçırmaz aksine uykunuzu getirir, ancak televizyon, tablet ya da telefonlara bakarak mavi ışığa maruz kalmak uykuyu kaçırır.

    •   Uyumadan önce yetişkinler de dahil ılık bir süt içmek uykuyu getirir. Sütün

    içerindeki “triptofan” dediğimiz aminoasit uyku hormonu melatoninin destekler ve uyku gelir.

    •   Uyumadan yarım saat önce sıcak bir duş alarak vücut ısınızı arttırdığınızda uykuya

    dalacağınız vakit vücut ısınız düşeceği için uykuya dalış daha kolay olur.

    •   Uykudan hemen önce okunan ve öğrenilen bilgilerin daha kalıcı olduğu

    kanıtlandığı için uyumadan önce okuduklarınız ve öğrendiklerinize yön vererek uykuyu “mecburiyetten” çıkarıp kendinize değer katmak olarak düşünebilirsiniz. Böylece düşüncelerinizi ve bakış açınızı değiştirmek davranışlarınızda değişikliğe sebep olacağı gibi uyku bozukluğunuzu düzeltmeye de yarayacaktır.

    Kendi başınıza çözümleyemediğiniz bir noktaysanız lütfen bir uzmandan destek alınız. Ruh sağlığı bir bütündür ve kapsamlı bir şekilde ele alınmalıdır.

  • Allerjik hastalıklar

    Bu hastalıklar, genetik yatkınlığı olan (atopik) bireylerde “allerjen” olarak adlandırılan maddelerin vücuda girdikten sonra bağışıklık sistemini uyarması ve abartılı bir yanıt oluşturması neticesinde ortaya çıkar. Allerji belirtileri, etkilenen doku ve organa göre değişir. Burun etkilendiğinde “alerjik rinit”, göz etkilendiğinde “alerjik konjonktivit”, solunum sistemi etkilendiğinde “alerjik astım” ve deri etkilendiğinde “ürtiker” (kurdeşen, dabaz) ya da “egzama” olarak adlandırılan hastalıklar gelişir. Birden fazla sistemin etkilenmesi durumunda ise “anafilaktik şok” denen ve derhal müdahale edilmesi gereken bir klinik tablo ortaya çıkar. Hayati risk taşıyan bu tabloda tansiyon düşüklüğü ve şuur kaybı yanında ürtiker, solunum sıkıntısı ve karın ağrısı meydana gelir. Bazen de boğazda meydana gelen şişlik solunum yollarını tıkayarak ölümle neticelenir.

    Allerjik rinitli hastalarda başlıca belirtiler arka arkaya hapşırma, burun-boğaz akıntısı (su gibi) ve kaşıntısıdır. Hastaların bir kısmında gözlerde yaşarma ve kaşıntı ile karakterize konjonktivit tablosu gelişir. Neden olan allerjenler çoğunlukla ev içinde küf mantarları ve akarlar, ev dışında ise polenlerdir. Allerjik rinit, tanısı erkenden koyulmadığı ve tedavi edilmediği zaman daha ağır bir hastalık olan astıma ilerleyebilir. Astımlı hastaların öksürük, zor nefes alıp verme ve hırıltılı solunum şikâyetleri vardır. Kriz anında bu belirtiler daha şiddetlenir, solunum yollarında spazm oluşarak boğulma ve panik hissine neden olur. Astım krizi olarak tanımlan bu durum acil tedavi gerektirir.

    Deride kaşıntı ve kabarıklık oluşumu ile kendini gösteren ürtiker, çoğunlukla gıda ve ilaç allerjilerinde ve böcek ısırmalarında gelişir. Ancak ürtikere neden olabilen parazit hastalıkları, tiroid hastalıkları ve bazı sistemik hastalıkların da (romatizmal hastalıklar, kan hastalıkları, kanserler vb.) araştırılması gerekir. Deride gözlenen diğer bir allerjik hastalık içi sıvı dolu kabarcıkların meydana geldiği egzamadır. Kaşıntı, egzamada tipik olan şikâyetlerden biridir. Zaman içerisinde deride pullanma, kalınlaşma ve dökülme meydana gelir. Nedeni çoğunlukla derinin temas ettiği giysi, takı, cihaz vb. maddelerdir.

    Atopik dermatit çoğunlukla çocuklarda gelişen bir deri hastalığıdır. Bu hastalık da allerjik nedenlerle meydana gelir ve derinin belli bölgelerinde (yanak, boyun, dirsek, diz) kaşıntı, kuruluk, hassasiyet, kızarıklık, pullanma, kanama ve iltihaplanma olması en karakteristik özellikleridir. Bu hastalığın gıda allerjileriyle yakın bir ilişkisi vardır. Tedavisi zor olmakla birlikte tetikleyici faktörlerin ortaya konması ve tedbir alınmasıyla belirti ve bulguların şiddeti azalır. Ilık su ile banyo yapmak, doğal sabun kullanmak, pamuklu giysiler tercih etmek, güneşten kaçınmak ve zamanında hekime gitmek bu tedbirlerden bazılarıdır.

    Gıda ve ilaç allerjileri çoğu zaman farklı özelliklere sahip deri döküntülerine neden olurken bazen “anafilaktik şok” tablosu geliştirir. Anafilaktik şok arı allerjilerinde de en korkulan durumdur. O nedenle bu tip ciddi allerjilere önceden tanı koyulması ve tedavi edilerek önlem alınması gerekir.

    Allerjik Hastalıklarda Tanı Koyma

    Allerjik hastalıklarda tanı hastanın öyküsü, fizik muayene ve bazı laboratuvar testleri ile koyulur. Laboratuvar testleri hasta üzerinde uygulanan testler ve kan testleri olmak üzere başlıca ikiye ayrılır.

    Hasta üzerinde uygulanan testler:

    Deri testleri:

    Deri üzerine veya deri içerisine uygulanan testler:

    Allerji tanısında hala altın standart olarak gösterilen testlerdir. Polen (çimen, ot, ağaç, hububat), küf mantarı, akar, hayvan deri döküntüsü, kauçuk, gıda ve arı zehiri özütlerinden hazırlanan standart test çözeltilerinin deri üzerine veya deri içerisine uygulanması ile yapılır. Bu amaçla deri üzerinde küçük bir çizik oluşturan veya allerjenin deri altına verilmesini sağlayan özel iğneler kullanılır. Allerjen çözeltileri deriye uygulandıktan 15 dakika sonra değerlendirme yapılır. Deride oluşan kabarıklığın büyüklüğüne göre sorumlu olan allerjen belirlenir.

    Bu testler ilaç allerjilerinde de kullanılır. Bu amaçla araştırılan başlıca ilaçlar: antibiyotikler (beta laktam), lokal veya genel anestezide kullanılan ilaçlar, kas gevşeticiler, narkotik ağrı kesiciler, epilepsi ilaçları, kemoterapi ilaçları, radyolojik incelemelerde kullanılan maddeler ve biyolojik ajanlardır.

    Yama testi:

    Allerjen içeren standart test materyalinin vazelin eşliğinde sırt üzerine yapıştırılması ile yapılır. Bu amaçla kullanılan test materyali 20’den fazla allerjeni içerir (parfümler, ilaçlar, koruyucu maddeler, antioksidanlar, tatlandırıcılar, kozmetikler, plastikler, yapıştırıcılar, muhtelif kimyasallar vb.). Uygulamadan 48-72 saat sonra değerlendirme yapılır. Deride oluşan kızarıklık, kaşıntı ve sulanma derecesine göre sorumlu olan allerjen belirlenir.

    Solunum fonksiyon testleri

    Allerjik nedenli astım düşünülen hastalarda yapılır. Bu amaçla “spirometri” olarak adlandırılan bir cihaz kullanılır. Çıkan neticeye göre solunum yollarının ve akciğer kapasitesinin etkilenme derecesi ortaya konur. Bu test bazen solunum yollarını açan ilaçlar uygulandıktan bir süre sonra da (15-20 dakika veya 15 gün) yapılır. Böylelikle akciğer işlevlerinin ilaçla düzelip düzelmediği değerlendirilir.

    Provokasyon testleri

    Belli bir allerjenin hastanın şikâyetlerine neden olup olmadığını belirlemek için yapılır. Genellikle solunum yollarındaki duyarlılığı ortaya koymak için veya sorumlu olan allerjeni (ilaç, besin) tespit etmek için kullanılır. Bu amaçla şüphe duyulan allerjen “hastalığın etkilediği organa bağlı olarak” ağız, burun, göz veya solunum yolu ile uygulanır. Hasta için riskli bir yöntemdir. Bu nedenle uzman eşliğinde ve acil müdahale için gerekli tedbirler alınarak yapılır.

    Kan testleri:

    Hastalıktan sorumlu allerjeni tespit etmek üzere tasarlanmış olan testlerdir. Burada temel prensip allerjene karşı gelişen antikorların kanda gösterilmesidir. Bu amaçla hastaların damarından alınan 3-5 mililitre (1 küçük tüp) düz kan yeterlidir.

    Tedavi

    Allerji tespit edilen hastalara tedaviye başlamadan önce verilen ilk tavsiye sorumlu olan allerjenden kaçınmaktır. İlaç tedavisi daha sonra gelir; etkilenen organa ve hastalığa göre farklı özelliklerde ilaçlar ve yöntemler kullanılır. Bunlar ağız, burun, göz, deri ve solununum yolu ile alınan tablet, sprey, damla ve enjeksiyon şeklindeki tedavilerdir. Bu tür ilaçlar kısa vadede belirtileri hafifletirken, uzun vadede ise kısmen iyileştirici etki gösterir.

    Geleneksel tedavilerle sonuç alınamayan hastalarda “immünoterapi” olarak adlandırılan aşı tedavisi yapılır. Bu yöntem alerjik hastalıklarda kür sağlayabilen tek tedavi yöntemidir. Bu amaçla standart allerjen özütleri kullanılır ve belli zaman aralıklarında deri altına enjekte edilir. Tedavi başlangıç ve idame tedavisi olmak üzere 2 aşamada yapılır. Başlangıç tedavisinde giderek artan dozlar sık aralıklarla uygulanırken (haftada 1-2 enjeksiyon), idame tedavisinde belli bir doz allerjen daha geniş aralıklarla uygulanır. Geleneksel immünoterapi protokollerinde tedavi 3-5 yıl sürer. Son yıllarda daha kısa süreli protokoller de geliştirilmiştir.

    Aşı tedavisinin en sık yan etkileri enjeksiyon yerinde kaşıntı ve kızarıklık görülmesidir. Ancak bazen hayati riski olan ciddi reaksiyonlar da (anafilaktik şok) gelişir. O nedenle aşı sonrası hastalar en az yarım saat gözlenmelidir.

    Diğer bir immünoterapi yöntemi allerjenlerin damla veya tablet şeklinde dilaltı yoluyla verilmesidir. Bu yöntem son zamanlarda giderek yaygınlaşsa da aşı tedavisinin yerine alternatif bir tedavi değildir.

  • Depresyon (Çökkünlük) Nedir?

    Depresyon (Çökkünlük) Nedir?

    Depresyon, ileri derecede üzüntülü, bazen de hem üzüntülü hem bunaltılı bir duygudurumla beraber düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlevlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunun yanı sıra değersizlik, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık ve küçüklük duyguları ile tanımlanan bir ruhsal bozukluktur.

    Depresif hastalarda genel olarak yüz hatları belirgin, omuzlar çökük, yüz çizgileri derinleşmiş ve kişinin genel durumunda üzüntülü ve karamsar bir ifade vardır. Hastaların büyük bir kısmında özbakımları bozulmuştur. Hastaların bir kısmında konuşmazlık, durgunluk ve yavaşlama (retardasyon) görülürken, bir kısmında bir türlü dinginleşemeyen, yerinde duramayan, ileri geri yürüyen ve tedirgin bir durum (ajite) vardır.

    Hafif ve orta şiddetli bir depresyonda hasta ile konuşmak, ilişki kurmak zor olmaz. Şiddetli depresyonlarda hasta alçak sesli ve yavaş konuşur. Bu yüzden bu hastalarla iletişim kurmak oldukça zordur.

    Şiddetli depresyonlarda acı ve üzüntü duygularının yoğunluğunun baskın olmasından dolayı başka duyguların yaşanması engellenebilir. Mesela, ağır depresif hastaların büyük bir çoğunluğunun üzüntü ve keder dışında başka bir duygu hissedemediği, öfkelenemediği, sevdiği kişiye sevgisini gösteremediği söylenebilir.

    Depresif hastaların genelinin bilinci açıktır. Ağır depresyonlarda bazen bilinç bulanıklığı olabilir ve buna bağlı olarak hasta zaman zaman unutkan olabilir. Ama bu unutkanlık bellek bozukluğu olduğunu göstermez. Çünkü aşırı üzüntü, keder ve acı insan beynini çok yıprattığı için geçici unutkanlığa sebep olabilir. 

    Hastaların büyük bir kısmında düşünce hızı yavaşlamıştır. Hasta kendini zor ve yavaş bir biçimde ifade eder. Depresif hastalarda genellikle algı bozukluğuna rastlanılmaz. Nadir olarak bu dönemlerinde bazı hastalar suçlayıcı ve aşağılayıcı türden varsanılar tanımlayabilirler. Ama bu genellikle geçici bir durumdur ve hastanın psikoza döndüğünü göstermez. Bunun dışında çağrışım düzeyinde başka bir bozukluk görülmez.

    Hastaların bu ruhsal süreçlerdeki bozulmalarına ek olarak hastalarda psikomotor yavaşlamada görülmektedir. Bu hastaların yürümesi, konuşması ve yemesi gibi hareketleri zorlukla olur. Hastaların genelinde iştah kaybı olup, kişi birden zayıflarken, daha seyrek olarak bir kısım hasta da iştah artışı gözlenebilir ve kişi kilo alabilir. Büyük bir kısım hasta da uyku düzeni bozulmuştur. Uykuya bir türlü dalamama ve sık sık kâbus görme durumu çok sık rastlanılan bir durumdur.

    Depresif hastalar affekt küntleşmesi sebebiyle aşırı üzüntülü ve kederli oldukları için cinsellikten kaçarlar. Bu dönemdeki hastaların cinsel isteksizliğine, cinsel güçsüzlük denilemez. Çünkü bu dönemsel bir durumdur. Ayrıca antidepresan ilaçlardan dolayı orgazm ve ereksiyon (sertleşme) sorunları çok sık görülebilir.

  • Bağışıklık yetmezlikleri

    Bağışıklık sistemi vücudu mikroplara karşı savunan doku ve organlardan meydana gelir. “Bağışıklık”, bu sistemin yapı taşı olan ve lökosit olarak adlandırılan hücrelerin görevidir. Bu hücreler gerek mikroplara saldırarak gerekse onlara karşı bazı toksik maddeler üreterek mücadele eder. Bu nedenle lökositlerin sayısında ya da işlevlerinde eksiklik olması “bağışıklık yetmezlikleri” olarak adlandırılan hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur. Çocukluk yaşlarında tanı koyulan bağışıklık yetmezliklerinin birçoğu kalıtsal nedenlerle ortaya çıkar. Erişkinlerde ise çevresel faktörlerin (kimyasal maddelere veya radyasyona maruz kalma, hava veya ortam kirliliği vb.) etkisi daha belirgindir. Tekrarlayan enfeksiyonlar bu hastalıkların en karakteristik özelliğidir. İlaç tedavilerine direnç gösterir ve genellikle uzun süre antibiyotik kullanımı gerektirir. Özellikle erişkin yaşlarda hastalığın belirti ve bulguları daha farklı olabilir. Nedeni bilinmeyen organ büyümesi (karaciğer, dalak, lenf bezi), kan hücrelerinin sayısında azalma ve romatizmal veya allerjik şikâyetlerin ortaya çıkması bunlardan birkaçıdır. Dolayısı ile hastalar çoğu kez “bağışıklık uzmanı: immünolog” yerine farklı dal hekimlerine başvurur. Diğer taraftan bu hastalıklar hakkında toplumsal farkındalık düzeyi düşüktür. Sağlık çalışanları arasında da bu hastalıkların iyi bilinmediği dikkat çekmektedir. Bu nedenle hastaların tanıları geç konur ve tedavilerine geç başlanır. Bunun en olumsuz yanı tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle organlarda kalıcı işlev bozuklukları meydana gelmesidir. O nedenle erken tanı ve doğru tedavi hastanın yaşam süresi ve kalitesini bakımından çok önemlidir.

    Bağışıklık Yetmezliklerinde Tanı Koyma

    Bağışıklık yetmezlikleri tanısı hasta muayenesi ve laboratuvar testleri ile koyulur. Kanda yapılan testler 2 aşamada gerçekleştirilir. İlk aşamada tarama testleri yapılırken, ikinci aşamada daha özgün testler yapılır. Böylelikle tarama testlerinde tespit edilen anormal bulguların detaylı analizi yapılmış olur. İlk aşamadaki testler rutin hizmet veren birçok laboratuvarda yapılabilir. Özgün testler ise ancak ileri teknoloji ürünü sistemlerin (akan hücre ölçer, lümineks) kullanıldığı gelişmiş laboratuvarlarda yapılabilir. Ayrıca tüm bu testlerin doğru yorumlanabilmesi için “bağışıklık yetmezlikleri” konusunda uzmanlaşmış personelin bulunması gerekir.

    Tedavi

    Çocukluk çağlarında tanı koyulan bir kısım hasta kök hücre nakli ile tam olarak tedavi edilebilir. Ancak bu tedavi yöntemi bağışıklık sisteminin birkaç farklı bileşenini aynı anda etkileyen ve genellikle ağır seyreden hastalarda uygulanır. Geri kalan çocuk ve erişkin hastalarda ise bağışıklığı destekleyen tedaviler verilir. Bunlardan en önemlisi 3-4 haftada bir damar yolundan uygulanan “antikor tedavisidir” (intravenöz immünglobulin tedavisi: IVIG)(Resim 1). Bu tedavi hastanın toleransına göre 2-4 saat arasında sürmekte ve hekim gözetimi altında yapılmaktadır. Son zamanlarda antikor tedavileri cilt altına da uygulanmaya başlanmıştır (subkutan immünglobulin tedavisi: SCIG). Ancak bu son yöntem henüz yeterince yaygınlaşmamıştır. Antikor tedavilerinde amaç geçirilen enfeksiyonların sıklığını ve şiddetini azaltmak, böylelikle ileride meydana gelmesi muhtemel organ yetmezliklerini engellemektir.

    Bağışıklık yetmezliklerinde hastaların düzenli olarak hekimlerini ziyaret etmeleri önemli bir husustur. Ayrıca hastaların beslenmelerine dikkat etmeleri ve yaşam tarzını uygun bir şekilde değiştirmeleri hastalık seyrini olumlu yönde etkileyen diğer hususlardır. Okul ve iş hayatında uyum sorunları yaşayan hastalara psikososyal destek sağlanması da tıbbi tedavilerin etkinliğini artıran önemli klinik uygulamalarıdır.

    Resim 1. Damardan antikor tedavisi uygulanan hasta (IVIG tedavisi).

  • Bebeklerin Gelişim Evreleri

    Bebeklerin Gelişim Evreleri

    Bir insanın kişilik gelişimi, ana rahmine düştüğü andan başlayarak, hayatının sonuna kadar devam eden bir süreçtir. Bireylerin kendilerine özgü psikolojik ve sosyal davranışlarının tamamı, o bireyin kişiliğini yansıtmaktadır. Freud’a göre kişiliği oluşturan üç temel bileşen bulunmaktadır (id-ego-süperego). İd; kişiliğin ilkel yönünü ve dürtülerini temsil etmekteyken, süperego; toplumsal ahlak yapısını temsil etmektedir. Ego ise bu iki farklı öge arasında bir denge sağlamaktadır. Kişilik gelişimi yaşamın farklı zamanlarında farklı özelliklerde gelişimini sürdürmektedir. Freud bu evreleri oral dönem (0-1 yaş), anal dönem (1-3 yaş), fallik dönem (3-6 yaş), latent (gizil dönem 6-11 yaş) ve genital dönem (11 yaş ve sonrası) olmak üzere 5 farklı şekilde incelemiştir.

    1) Oral Dönem
    Oral dönemde olan çocuk, anne ile iç içedir. Anneyi kendisinin bir parçası olarak algılar. Anne tarafından açlık ve susuzluk gibi fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasını beklerken; sevgi ve ilgi görme ihtiyaçlarının da karşılanmasını beklemektedir. Bebeğin bu dönemde doyum noktası ağızdır. Bir annenin oral dönemdeki çocuğuna yetersiz bakması veya gereğinden fazla aşırı ilgi göstermesi, bebeğin ilerideki hayatında bu döneme bir yönelik saplantı yaşamasına sebebiyet vermektedir. Oral döneme saplantısı olan kişilerde sigara içme, tırnak yeme veya oburluk gibi bir takım problemler görülebilmektedir.

    2) Anal Dönem
    Anne ve baba tarafından çocuğa ahlak yapısının öğretilmesi ile süperegonun gelişmeye başladığı evredir. Çocuk bu evrede tuvalet eğitimini alır. Çocuğun haz ve doyum noktası anüstür. Çocuk tuvalet ihtiyacını kendi kararı ile yapıp yapmamayı öğrenerek haz almaya başlamaktadır. Bu döneme saplantı yaşayan bireylerde ise ileride aşırı düzen ve bağımlı kişilik yapısı gibi problemler görülebilmektedir.

    3) Fallik Dönem
    Çocuklukların cinsel farklılıkları algılamaya başladığı evredir. Çocuğun kendisinin ve karşı cinsindeki bireylerin cinsel organlarına ilgisi artmaktadır. Bu dönemde ödipus karmaşası devreye girmektedir. Ödipus karmaşasında, fallik evreye gelmiş kız çocukların babalarına, erkek çocukların ise annelerine karşı ilgileri artmaktadır. Bu yüzden bilinçdışı olarak erkek çocukları babalarını, kız çocukları ise annelerini kendilerine karşı bir rakip olarak görürler.

    4) Latent (Gizil) Dönem
    Çocukların bilişsel gelişimlerinin iyice hızlandığı evredir. Fallik dönemde karşı cinsine ilgi duyan çocuk, latent döneme gelince bu ilgisini kendi hemcinslerine yönelterek, kendine bir arkadaş ortamı oluşturmakla meşgul olmaktadır.

    5) Genital Dönem
    Çocuğun ergenlik dönemine yaklaşması sebebiyle bir takım dalgalanmalar meydana geldiği evredir. Bu dönemde karşılaşılan zorluklar ve engeller, çözümlenemediği taktirde ilerideki yaşantıda büyük problemlere ve kişilik bozukluklarına yol açabilmektedir.

  • Obezite (şişmanlık) ve tedavisi

    Obezite tedavisi edilmesi gereken kronik bir hastalıktır. Bu nedenle genel tıp kriterlerine göre tanı koyamayız. Risk değerlendirmesi yaparak kimlerin tedavi edileceğine karar vermemiz gerekir.

    2025 yılında dünya nüfusunun %26’sının obez olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye’de şuanda genel toplumda bu oran %22,3’tür.Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde obezite artış nedenleri; Daha fazla kalori içeren gıdaların tüketilmesi, daha az egzersiz ve asansörlerin kullanılması, fazla yağlı fastfood tüketiminin artması, daha çok bilgisayar başında geçirilen saatler… Beden kütle indeksi (BKİ) vücut yağ dokusu hakkında bilgi veren ölçütleri. Bel çevresi organsal yağ göstergesi normal BKİ: 18,5—24,5 BKİ: 25—29,5’den fazla kilolu BKİ: 30’dan fazla olan ise obezdir. BKİ 30’un üstünde olan herkesi obezite tedavi programına almak gerekir. Fazla kiloları majör ve minör faktörlerine göre tedavi gerekir. Majör faktörleri; şeker hastalığı, uyku apnesi, boyun ve çene damarlarında damar sertliği. Minör faktörleri; bozulmuş açlık şekeri (110-125 mg)’dir. Majör faktörlerden en az biri, minörlerden en az ikisi mevcutsa fazla kilolular mutlaka tedavi edilmelidir. Bel çevresinde tedavide önemli ölçütleri kadında 88 cm üstü ise en az 1 majör veya 2 minör faktör varsa tedavi edilmelidir. Obeziteyle birlikte sık görülen hastalıklar; Tip II Diyabet, Kalp Hastalıkları (Hipertansiyon, Kalp yetersizliği, felç),Üreme sistemi bozuklukları, (Üretkenlikte azalma, adet düzensizliği,yumurtalıklarda kistler),Safra kesesinde taş , (BKİ 25’in üstünde ise safra taşı sıklığı 7 kat artar),Yağlı karaciğer,Mide fıtığı,reflü,Tüylenmede artış (ciltte çatlaklar,topuk dikeni,gut hastalığı),Uyku apnesi,Kanser(Amerikan kanser derneğinin yaptığı çalışmada kansere bağlı ölüm riski BKİ 30 üstü olanlarda 20-25 arasındakilere göre 2-2.5 kat fazladır)Obezite tedavisinde Doktor-Diyetisyen ve Psikoloğun hasta değerlendirmesine katılması hasta uyumu ve başarı için gereklidir. Tedavi için yaşam biçimi değişikliği,ilaç kullanımı,(kortizonlu ilaçlar , anti depresanlar vs.)

    Hastaya mutlaka egzersiz de önerilmelidir. Egzersiz vücudun şeker yükünü azaltır. Yağları düşürür. Tansiyon üzerinde olumlu etkileri de vardır. Stresi azaltır. Haftanın en az 5 günü 20-30 dk’lık egzersizler öncelikle önerilmelidir. Hedef günde 100-130 kalorinin egzersizle harcanmasıdır. Bunlarla birlikte mevcut problemlerin tedavi ve diyet programları hastaya uygulanır.

    Uzm. Dr.Nur Özbek

  • Farkındalık

    Farkındalık

    Ne çok değişimler var yaşamlarımızda. Hiç birimizin “Dünyada olmaz, hayır kesinlikle” dediğimiz birçok durum ile karşılaşmışızdır. Sonuçlar her ne olursa olsun yine de istesek de istemesek de bir şeyler değişti hayatımızda. İyi ya da kötü peki bu değişimler nasıl başlar? Neden değişime ihtiyaç duyar insan? Bugün bu soruların cevabını sen ve ben bulup bunların kararına yine birlikte vereceğiz. Birçok insan yaşamında belirli problemler ile karşılaşır.

    Bu problemlerini aşması kimi zaman tek başına zor olabilir bu yüzden bir bilene sormak en iyisi diyenlerdenim. Bu bilenler kimler peki? Psikologlar bu konuda size yardımcı olabilecek en iyi danışmanlardan biri diyebilirim. Çünkü psikologlar kişisel gelişime ve kişisel değişimlere en açık insanlardır. Değişimleri gerçekleştirmek istediğinizde bir psikoloğun kapısını çalıp “Merhaba” demeniz yeterlidir. Emin olun değişim o an başlar ve sonsuza kadar devam eder. Değişimin başlaması için sadece hareket halinde olmak ve değişim getirdiği bu yeniliklerle olumlu/olumsuz açık olmak yeterlidir.

    Bir psikolog ilk seansınızda size yapacağı tetkiklerle zaten davranış biçimine göre ayarlar ve değişimin nasıl olması gerektiğini kafasında tasarlar. Psikologların amacı aslında sizin düşüncelerinizi değiştirmek değildir. Psikologlar size aslında içgörü kazandırmayı hedefler. İçgörü bir diğer anlamıyla farkındalık. Sizin göremediğiniz ya da kendinizde farkına varamadığınız davranışların değişimin tamamıdır. Farkındalık kelimesi 21. yüzyılın en fazla kullanılan kelimelerinin arasına çoktan girdi bile. Hatta şöyle de deriz kimi zaman “Ne kadar da farkındalığı yüksek biri”. İşte aslında tam da bu devreye psikolojik sıkıntılarımız giriyor.