Blog

  • Barsak mirobiyotası ve metabolik hastalıklar

    Barsak mirobiyotası ve metabolik hastalıklar

    “All diseases begin in the gut.”-

    Tüm hastalıklar bağırsakta başlar./ Hippocrates

    İnsan doğduğunda bağırsak ve tüm organlarımız mikrobiyolojik olarak sterildir yani herhangi bir mikroorgazima içermez ve doğum anında anneden ve çevreden kaynaklanan bakterilerce kolonize olmaya başlar. Bu mikrobiyata sabit değildir ve anne sütü kesilip normal besinlere geçilinceye kadar farklılık gösterir. Yaşam boyunca bağırsak mikrobiyotası, beyin ve bağırsak arasında bağlantı oluşturarak insan sağlığı üzerinde önemli bir rol oynar.

    İlk temas, doğum sırasında annenin doğum kanalından, cildinden ve soluğundan meydana gelir ve bu ilk organizmalar vücuda yerleşir. İnsan vücudunda bulunan kendi hücre sayımızın yaklaşık 10 katı kadar mikroorganizma bulunur.

    İNSAN MİKROBİYOTASI;

    Bakteriler,

    Virüsler,

    Mantar,

    Ökaryotik mikroorganizmalardan oluşmaktadır.

    İnsan mikrobiotasının yakşaşık yüzde 70’i bağırsak sistemi içindedir.

    Gastrointestinal sistem (yüzde 70)

    yaklaşık 200 m2 yüzey alanı içerir

    mikroorganizmalar için zengin besin öğeleri içerir.

    Deri

    Genitoüriner sistem

    Solunum sisteminde de mikrobiota üyeleri bulunur.

    Bağırsak mikrobiyotası nedir? İşlevi Nedir? Hangi mikroorganizmalardan oluşur?

    Vücudumuzda 100 trilyon hücre vardır, yaklaşık bunun 10 katı kadar miktarda mikrobik elemanlar vücudumuzda cilt, ağız içi, kadın genital sistem, bağırsaklar gibi farklı yerlerde yerleşmiştir. Aslında zararsız olan bu mikroplara bulundukları yerin “florası” denmekte ama son zamanlarda bu tabir “mikrobiyota” olarak değişik isimle anılmaktadır. Bağırsaktaki bu floraya “Bağırsak mikrobiyotası” denir.

    Bağırsak mikrobiyotasının önemli görevlerinden bazıları

    Sindirim sistemimiz 200 m2 yüzey alanına sahiptir. Bu geniş alan bağırsak mikroorganizmaları için uygun beslenme ve yaşama ortamı sağlamaktadır. Bu geniş alan tüm mikrobiotanın yüzde 75’ini barındırır. Bağırsak içindeki bu organizmalar sindirim sistemi dahil, metabolizma, ve immün sistem gibi birçok durum için önem arzetmektedir.

    Bu yapı B ve K vitaminlerinin yapımını sağlar. Bağırsaklarda hastalık yapabilecek patojenik bakterilerin yerleşmesine mani olur. Bağışıklık sisteminin önemli bir elemanıdır; bir bariyer vazifesi görür. Bağırsak mikrobiotası bozulduğunda kanserden damar sertliğine, kilo fazlalığından şeker hastalığına ve alerjilere kadar birçok hastalığın ortaya çıkmasında rol alır.

    Hangi hastalıklarla ilişkisi vardır?

    Bakteriler ile ilişkili hastalıklar

    Diyare

    Obezite, Diyebet, Met. Sendr.

    Ateroskleroz

    İrritabl Bağırsak Sendr.

    Crohn hastalığı, Ü.Kolit

    Otizm/Depresyon/Alzheimer

    Astım, Egzema

    Kolelithiasis

    Multipl skleroz

    FMF

    Alkol dışı karaciğer yağlanması

    Obezite’de neler olmaktadır?

    Bakteriyel çeşitlilik oranında azalma görülürr,

    Firmicut tip bakteriler normalde daha az sayıda olurken obezitede sayıları artar ve Bacteroidetes’in azaldığı görülür

    Bifidobacteria tipi bakteriler azalır,

    Mikrobiyata ve yangı

    Mikrobiyata yangısal özelliklerin baskın olmasıda obezite gelişimi ile ilişkili olabilir.

    Mikrobiyatanın konağın yeme davranışlarını ve insülin direnci gelişimini bazı mekanizmalarla etkileyebilir.

    Mikrobiota ve insülin direnci

    Bağırsaktaki mikrobiotanın bozulması insülin direnci oluşumunda rol oynar.

    Obez ve insülin direnci olan farelerde mikrobiotanın düzelmesi, glikoz bozukluğunu düzeltir.

    Bağırsakta Firmicute tipi bakterilerin artışı

    Bağırsakta besin kalori emilimini artırır.

    Karaciğer yağlanması ile güçlü ilişkisi vardır.

    Bağırsak mikrobiotasının bozulması hem yangısal durum oluşturarak insülin direnci, diyabet ve obezite oluşumunu etkilerken hem de diğer yangısal hastalıkların oluşmasına ve seyrinde bozulmalara neden olabilir.

    Bağırsak mikrobiyotanız kan basıncınızı etkileyebilir mi?

    Yararlı mikroorganizmalardan olan lactobacilli m.o’ları antihipertansif etkisi olan ve ACE-1’i inhibe edebilen biyolojik aktif peptidler üretir. Laktobasil ile mayalanan süt tüketen hipertansif insanlarda kan basıncı düşer.

    Yaban mersininin antihipertansif etkisi bağırsaktaki Lactobacilli’ye bağlı olabilir .

    Spontan hipertansif sıçanlara ekşimiş sütün oral yoldan verilmesiyle sistolik kan basıncınının (büyük tansiyon) düştüğü bildirilmiştir.

    İnsanlarda yapılan randomize, kontrollü çalışmalar bir meta-analizi, probiyotik tüketimin hem sistolik hem de diyastolik kan basıncını hafifçe düşürdüğünü ortaya koymuştur.

    Çocukluk çağında sık antibiyotik kullanımı yağlanmayı artırır

    Çiftlikteki büyümeyi ve yem verimliliğini artırmak için hayvanlara düşük doz antibiyotikler yıllardır verilmektedir.

    Sık antibiyotik kullanan çocuklarda obezite daha sonraki hayatlarında daha sık görülmektedir.

    M. Blaser ve Meslektaşları genç fareler üzerinde antibiyotiklerin düşük dozda 7 hafta boyunca kullanımı sonrası yağlanmayı artırdığını ve metabolizmayı etkileyebildiklerini bulmuşlardır (Firmicutes:Bacteroidetes oranı artar)

    Bu çalışma ile bebeklerde bağırsaklarda uzun süreli etki yaratarak yağlanmayı artırıcı etki gösterdiği saptanmıştır.

    Bağırsak mikrobiyatası damar sertliğini (ateroskleroz) artırabilir.

    Bağırsak mikrobiyotası etkisi ile bağırsakta oluşan spesifik metabolitlerin üretimi ile uzak organlarda etki oluşabilir. Bağırsak mikrobiyotası beslenmede lipid fosfatidilkolinden zengin gıda alımı (yumurta sarısı, sakatat, et ürünleri) sonucu oluşan son ürünlerle aterosklerozu artırabilir. Fosfatidilkolin açısından zengin gıdalar alınması sonucu bunlar mikrobiyota tarafından koline, kolin ise karaciğer aracılığıyla son ürün olan trimetilamin oksite dönüşür. Bu madde ateroskleroz gelişimden sorunludur. Kolinin tüketimi ‘Batılılaşmış’ diyetinde fazladır ve Baceroides enterotipi ile bağlantılıdır.

    Gut mikrobiota tanısal testleri

    Gaita Kültürü

    Tüm GUT mikrobiyotasının sadece yüzde 10–50’si kültüre edilebilir.

    Yeni Kültür Teknikleri

    Matrix-assisted laser desorption/ionization–time of flight mass spectrometry (MS),

    «Fast and low-cost DNA sequencing» metodları,

    Tüm prokaryotlarda 16S rRNA ortak bulunan gendir.

    Metagenomic (veya «shotgun sequencing») çalışmaları.

    Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile birleştirilen metodlar,

    Floresan in situ hibridizasyon (FISH),

    Jel bazlı metodlar,

    Kültür bağımlı olmayan poligenetik metod 1

    6S rRNA sekanslama gibi ileri inceleme yöntemleri kullanılmaktadır.

    Gut Mikrobiyota Bozukluğunda Hangi Tedavi Yöntemleri Kullanılmaktadır

    1.Probiyotik tedavisi

    Canlı mikroorganizmalardır. Uygulandığında hastada yararlı flora değişikliği yaparlar. Genelde Lactobasilus ve Bifidobacterium.

    Bunlar arasında ;

    Yoğurt,

    Kefir,

    Peynir,

    Ekmek,

    Şarap,

    Sirke,

    Turşu,

    Boza,

    Tarhana,

    Lahana turşusu,

    Pastörize edilmemiş zeytin,

    Tarhana,

    Boza,

    Hardaliye

    2.Prebiyotik tedavisi

    Sindirilemeyen besin molekülleri içeren, yeterli uygulandığında uygulanan maddeyi sindirebilecek bakteri çoğalmasını sağlayan moleküller.

    Prebiyotikler arasında;

    Arpa, çavdar, buğday

    Kurubaklagil, soğan, sarımsak, pırasa, bezelye kuşkonmaz, domates, yer elması, hindiba, yeşil sebzeler gibi gıdalarda doğal olarak bulunur

    Muz, kırmızı meyveler,

    Polifenol içeren besinler.

    Sonuç olarak, mikrobiyota birçok faktör üzerinden kan basıncımızı etkiler. Sağlıklı beslenme mikrobiyotamız üzerine önemli etkiler oluşturur. Beslenmede prebiyotik ve probiyotik kullanımı mutlaka yer almalıdır.

  • Sınava Girecek Öğrencilere ve Ailelere Tavsiyeler

    Sınava Girecek Öğrencilere ve Ailelere Tavsiyeler

    Öğrencilerin sınava hazırlanma sürecinde girdikleri deneme sınavlarının sadece bir akademik hazırlık değil, aynı zamanda psikolojik hazırlık amaçlı olduğu unutulmamalıdır. Sınavlarda başarılı olmak öğrencinin olduğu kadar anne babaların da isteğidir. Ancak bu dönemin dengeli ve sağlıklı olarak aşılması için anne babalara bazı görevler düşmektedir.

    Beden dili ve ses tonu ile verdiğiniz mesajlara dikkat edin. Anne babalar bazen çocuklarına ‘sınav bizim için önemli değil, kazanamazsan da olur, canını sıkma, kafana takma’ gibi önerilerde bulunmaktadırlar. Ancak eğer anne baba çocuklarına bunları söylerken beden dili ve ses tonları desteklemiyorsa yani ağızlarından çıkan ile bedenlerinin söylediği çelişiyorsa öğrenci daha çok beden diline dikkat edecektir. Ebeveynlerin kaygılı, üzüntülü halleri çabucak algılanır.  

    Meli-malı kelimeleri dikkatle kullanılmalı. En az şu kadar net yapmalısın. Kimya ve biyolojiden ful yapmalısın. Başarılı olmalısın. Dikkatli olmalısın vb. Türünden zorunluluk ifade eden cümleler öğrencinin kaygısının artmasına neden olmaktadır. Bu tür zorunluluk ifade eden sözleri mümkün olduğunca az kullanmaya çalışın.

    Çocuğunuzu hiçbir zaman başka çocuklarla kıyaslamayın. “dayının kızı Boğaziçi’ye girdi, sen de oraya girmelisin” türünden yaklaşımlar çocuğunuza zarar verebilir. Her birey ayrı bir kişiliktir. Çocuğunuzu ancak gereken durumlarda sadece kendisiyle kıyaslayabilirsiniz. Yani önceki davranış biçimleriyle, şimdiki davranış biçimlerini karşılaştırarak aradaki gözlenmiş olan değişimleri aradaki gözlediğiniz değişimleri ortaya koyabilirsiniz.

    Bu zor dönemde çocuklarınıza anlayışlı ve destekleyici davranın. Kaygının yoğunlaşması ile birlikte çocuklarınız kendilerini daha çaresiz ve çözümsüz hissedebilirler. Bu nedenle daha tepkili olabilirler. Daha önceden kızmadıkları şeylere şimdilerde daha sert tepkiler gösterebilirler. Bu durumun geçici olduğunu düşünerek çocuğunuza karşı anlayışlı olmaya çalışın.

    Sınava girecek tüm adayların sınav öncesi ve sınav sırasında kullanabilecekleri, motivasyonlarını artırmaya ve streslerini azaltmaya yönelik bazı teknik ve öneriler: 

    * Sınavın hemen öncesinde ve sınav sırasında moralinizi yüksek tutmak için, sınavdan çıkarken her şeyin güzel gittiğini deneyimlediğiniz bir imgeleme yapabilirsiniz. Bu imgeyi oldukça ayrıntılı, gerçekçi ve tüm duyu organlarınızı kullanıp hissederek yaparsanız, o düzeyde etkisi yüksek olacaktır.
          * Moralinizi yüksek tutmak için önceki başarılarınızı hatırlayın. Daha önce neler başardığınızı gözünüzde canlandırın ve o başarıyı elde ettiğiniz anı ayrıntılı şekilde aklınıza getirin.
         * Sınava kadar elinizden geleni yaptığınızı ve artık sadece sınava girerek elinizdekileri en iyi şekilde kullanmanın zamanı geldiğini kendinize hatırlatın. Bu düşüncenizi kısa bir şekilde yazarak daha etkili sonuç alabilirsiniz.
          * Kendinize moral verecek sözlerle telkinlerde bulunun. Motive edici müzikler dinleyin…
          * Sürenin tamamını kullanın size verilen sınav süresini sonuna kadar kullanın. Unutmayın; erken bitirenlere ekstra puan verilmiyor.
          * Takıldığınız soruyu geçin; sınav anında sorularda takılma vb. yaşadığınızda bunun geçici olduğunu bilin. Gerekirse takıldığınız soruya bir işaret koyarak, sınava devam edin.
          * Son olarak, şunu aklınızdan çıkarmayın. Bu sınavlar hiçbir şeyin sonu değil, ancak pek çok şeyin başlangıcı olabilir. Başarısızlık diye bir şey yoktur ve her şey birer öğrenme deneyimidir. Henry Ford’un dediği gibi, “başarısızlık, daha zekice başlama fırsatından başka bir şey değildir.” Sınava giren herkese gönülden başarılar dilerim.

  • Hipofiz bezi hastalıkları

    HİPOFİZ BEZİ HASTALIKLARI

    Hipofiz bezi beynin tabanında, hemen burun kökünün arkasında, sella tursika adı verilen bir kemik yapının içinde bulunan, fasulye büyüklüğünde bir salgı bezidir. Endokrin sistemimizi adeta bir orkestra şefi gibi yönetmekle sorumludur. Hipofiz bezi ön (Adenohipofiz) ve arka (Nörohipofiz) olmak üzere iki lobdan oluşur. Ön hipofiz bezinden TSH, ACTH, GH, LH, FSH ve Prolaktin isminde 6 farklı hormon sentezlenirken, Arka hipofiz bezinden ADH ve Oksitosin isminde iki farklı hormon sentezlenir. Hipofiz bezini etkileyen hastalıklar bu hormonların birinin yada birkaçının fazla yada eksik sentezlenmesi ile sonuçlanabilir ve bu durumdada ilgili hormon ile ilgili şikayetler ortaya çıkar. Yine hipofiz bezi beynimizin tabanında yer aldığından dolayı burada ortaya çıkan bir hastalık beynimizin beze komşu olan kısımlarınıda etkilerek başağrısı, görme problemleri vb gibi nörolojik bulgularada yol açabilir. Hipofiz bezi ile ilgili hastalıkları kabaca şu şekilde sıralayabiliriz.

    Prolaktinoma (Prolaktin)

    Akromegali (GH)

    Cushing Hastalığı (ACTH)

    TSHOMA (TSH)

    Hipopitutarizm

    Kraniofarenjioma

    Diabetes İnsipitus

    Hipofizer insidentilomalar

    1- PROLAKTİNOMA :

    Prolaktin hipofiz bezinden salgılanan ve görevi kadınlarda göğüsten süt üretilmesini sağlamak olan (süt hormonu) bir hormondur. Prolaktin hormonunun normal değeri kadınlarda<25ng/ml, erkeklerde ise 20 ng/ml dir. Bu değerlerin üzerinde prolaktin bulunmasına Hiperprolaktinemi denilir.Gebelik, Hipofiz adenomları, ilaçlar (depresyon ilaçları, doğum kontrol hapları vb), Hipotiroidi, karaciğer hastalıkları, böbrek hastalıkları, sıkı elbise giyinme ve stres vb gibi bir çok farklı sebep prolaktin hormon değerini yükseltebilmektedir. Şayet Prolaktin hormonu Hipofiz bezinde oluşan bir adenomdan ( iyi huylu kitle) dolayı yükselmişse bu duruma Prolaktinoma denilmektedir.

    Prolaktin hormon yüksekliği kadınlarda adet düzensizliği, galaktore (memeden süt gelmesi), tüylenme artışı ve infertilite (kısırlık) gibi semptomlara yol açarken, erkeklerde tek bulgu genellikle Cinsel fonksiyon bozukluğu , infertilite olmaktadır. Her iki cinstede beyindeki adenoma bağlı olarak başağrısı, görme problemleri gibi nörolojik bulgularda ortaya çıkabilir.

    Yukardaki şikayerleri olan kişilerde ilk olarak Prolaktin hormon düzeyine bakılmalıdır. Şayet prolaktin hormonu yüksek gelirse ikinci aşamada hormon yüksekliğine yol açabilecek ilaç kullanımı mutlaka sorgulanmalıdır.Daha sonra kan testleri ile karaciğer, böbrek ve Tiroid fonksiyonları değerlendirilmelidir. Bayan hastalarda gebelik mutlaka ekarte edilmelidir. Yapılan testler sonucunda hormon yüksekliğini açıklayak bir sebep bulunamaz ise hastaların mutlaka Hipofiz MRI tetkikleri yapılmalı ve hipofiz bezinde bir adenom olup olmadığına bakılmalıdır.

    Testler sonucunda prolaktin yüksekliği ile birlikte Hipofiz MRI da adenom tesbit edilen hastaların tanısı Prolaktinomadır. Bu aşamadan sonra hastalar diğer hipofiz hormon bozukluklarına yönelik olarak mutlaka sorgulanmalı ve gerekli görülen hipofiz fonksiyon testleri yapılmalıdır.

    Tanı konulan hastalarda spesifik bazı durumlar dışında ilk tedavi seçeneği ilaç tedavisidir. Vakaların büyük bir çoğunluğunda Dopamin Agonisti (Bromokriptin-Kabergolin) ilaçlar ile hastalık etkili bir şekilde tedavi edilmektedir.Nadiren Beyin cerrahisi (Transsfenoidal adenoktomi ) ve Radyoterapi (gama knife- cyber knife ) ihtiyacı olmaktadır.

    2- AKROMEGALİ (DEV HASTALIĞI) :

    Hipofiz bezinde GH (Büyüme Hormonu) salgılayan adenoma bağlı kontrolsüz büyüme hormonu sentezlenmesi sonucunda ortaya çıkan ve oldukça nadir görülen bir hastalıktır. Akromegalik hastalarda Klinik semptom ve değişiklikler yıllar içinde yavaş yavaş ortaya çıktığından hastalık çoğu zaman geç tanı almaktadır.

    Akromegalik hastalarda el ve ayaklarda büyüme, yüzde kabalaşma, baş cevresinde artış yıllar içinde yavaş yavaş gelişir. Hastalar ayakkabı numarının büyümesinden , yüzüklerinin küçük gelmesinden , şapkalarının başlarına olmamasından yakınırlar. Yine hastalar yıllar önce çekilmiş fotograflarına baktıklarında yüz şekillerinin ciddi bir değişime uğradığını görürler. Büyüme hormonunun bu direk etkileri dışında birde dolaylı olarak etkileyip bozduğu sistemler vardır. Akromegalik hastalarda uzun dönemde diyabet, hipertansiyon, Koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği, aritmi, uyku apne sendromu, eklem problemleri, sekonder kanserler gibi bir çok farklı sistemi etkileyen hastalıklar ortaya çıkar ve hastalar tedavi edilmezler çoğunlukla erken yaşta kalp hastalıklarından dolayı kaybedilirler.

    Şüphenlenilen kişilerde Bazal GH ve IGF-1 (somatomedin C) bakılır. Şayet bazal GH ve IGF-1 hedef değerlerin dışında gelirse bu durumda Hastanın Hipofiz MR görüntülemesi ve OGTT-GH baskılama testi yapılır. Şayet OGTT de GH değerleri uygun bir şekilde baskılanmaz ise ve MRI da hipofizde adenom tesbit edilir ise Akromegali tanısı konulur.

    Akromegali ciddi mortalite (ölüm) ve Morbidite(hastalık) artışına yol açan bir hastalık olduğundan tanı konulan hastalar mutlaka tedavi edilmelidir. Tedavide ilk tercih Tecrübeli bir hipofiz cerrahı tarafından hipofiz adenomunun cerrahi olarak çıkarılmasıdır.Bunun için çoğunlukla Transsfenoidal (Burundan girilerek) yolla yapılan cerrahi tercih edilir. Cerrahi tedavi sonrası kür şansı ortalama %50-80 ler arasında değişmektedir. Adenom boyutu küçüldükçe kür şansı artmaktadır.

    Cerrahi sonrası gelişebilecek Hipofizer yetmezlik ve Akromegalinin Nüks etme ihtimalinden dolayı hastaların Cerrahiden sonra mutlaka endokrinoloji takibinde olmaları gerekmektedir. Nüsk gelişen hastalarda ikinci tedavi olarak çoğunlukla ilaç tedavisi tercih edilmektedir. Bu amaçla Somatostatin analogları (octreotid, Lanreotid), GH reseptör blokörü (pegvisomant) ve Dopamin agonisti (kabergolin) gibi ilaçlar tek başına veya kombinasyon halinde kullanılabilmektedir. Uygun hastalarda İlaç tedavisi ile birlikte veya tek başına Radyoterapi (Gama knife- Cyber Knife) tedaviside kullanılabilmektedir.

    3- CUSHİNG HASTALIĞI :

    ACTH hormonu hipofiz bezinden sentezlenen ve böbrek üstü bezlerini uyararak buradan stres hormonuda denilen Kortizol hormonu sentezini kontrol eden hormondur. Hipofizde ACTH üreten adenomlara bağlı olarak ortaya çıkan Kortizol hormon yüksekliğinin oluşturduğu metabolik etkilere Cushing Hastalığı denilmektedir. Şayet Kortizol hormon yüksekliğinin sebebi Hipofiz bezi dışından kaynaklanıyorsa (böbrek üstü bezi, ektopik ACTH üretimi, dışardan kortizon alımı ) bu duruma Cushing Sendromu denilir.

    Cushing Hastalığı olan kişilerde artan Kortizol üretimine bağlı olarak bir takım klinik özellikler ortaya çıkmaktadır. Obezite (özelikle vücudun üst kısmında yağ depolanması), kırmızı yüz rengi, aydede yüz, deride incelme, tüylenme artışı, cinsel foksiyon bozukluğu, adet düzensziliği, kas güçsüzlüğü, kemik erimesi, hipertansiyon, diyabet, depresyon gibi uzun dönemde bir çok sistemi etkileyip sorunlara yol açmaktadır.

    Şüpheli bulguları olan kişilerin Cushing açısından mutlaka tetkik edilmeleri gerekir.Bunun için ilk yapılacak şey tecrübeli bir Endokrinoloğun yapacağı Fizik Muayenedir. Çünkü Cushing hastalığının çok spesifik muayene bulguları vardır. İkinci aşamada tara testleri dediğimiz 81 mg deksametazon supresyon testi, 24 saatlik idrar kortizol atılımı, gece yarısı kortizolü gibi) testler yapılır. Bu testlerde anormal sonuç bulunanlarda ikinci aşamada doğrulama testleri yapılır. Bu testlerden sonra endojen Kortizol yüksekliği tesbit edilen hastalarda bu yüksekliğin kaynağını bulmak üzere lokalizasyon testleri dediğimiz testlere geçilir. Bu aşamada ACTH düzeyi, Hipofiz MRI görüntülemesi, yüksek doz deksametazon supresyon testi, CRH testi, inferior petrozal sinüs örneklemesi gibi testler kullanılır.

    Tüm bu test ve tetkilerden sonra hipofizer adenom kaynaklı Cushing Hastalığı tanısı konulanlarda ilk tedavi seçeneği cerrahidir. Tecrübeli bir hipofiz cerrahı tarafından hipofizdeki adenomun çıkarılması gerekir. Cerrahi sonrası kür şansı %50-80 ler arasındadır. Tanı anında adenom boyutu ne kadar küçükse cerrahinin başarı şansı o kadar yüksektir. İlk ameliyattan sonra nüks görülürse uygun vakalarda ikinci ameliyat ve/veya Radyoterapi tedavileri tercih edilir. Kortizol üretimini bloklayan ilaçlarla tedavi ise çok spesifik durumlar dışında genellikle tercih edilmez.

    4- TSHOMA:

    Hipofiz bezinde TSH üreten adenoma bağlı ortaya çıkan hastalıktır. Oldukça nadir görülür. Üretilen TSH a bağlı olarak bu hastalarda sT4 , sT3 yüksek iken TSH düzeyide uygunsuz olarak yüksek yada normal aralıkta tesbit edilir. Hastalarda tiroid hormon yüksekliğine bağlı olarak hipertiroidi semptomlarıda (çarpıntı, terleme, kilo kaybı, sininirlilik vb) bulunur. Yine TSH uyarısına bağlı olarak hastaların Tiroid bezi büyür ve Guatr oluşmasına yol açar. Hastalık en çok 30-40 lı yaşlarda görülür. Bazen Hipofizdeki adenom TSH ile birlikte diğer hipofiz hormonlarınıda salgılar. En sık Büyüme hormonu (GH) ve TSH bir arada sentezlenmesine bağlı olarak Akromegali ve hipertioidi bir arada görülür. Bu hastalıkta ortaya çıkan Hipofiz adenomları genellikle Makroadenomdur (çapı >10 mm) . Bu sebeble TSHOMA’lı hastalarda başağrısı ve görme problemleride görülebilir

    Hipertiroidi semptomu ile başvuran hastalarda sT4 ve sT3 yüksek iken TSH’ baskılanmadığı hastalarda TSHOMA dan şüphelenilir. Bu durumda TSH alfa subünit testi ve T3 supresyon testi yapılır. Yapılan testler TSHOMA ile uyumlu gelirse Hipofiz Bezi MRI görüntülemesi yapılıp adenom tesbit edilir.

    TSHOMA’ nın primer tedavisi Cerrahidir. Fakat vakaların büyük çoğunluğu makradenom olduğundan tek başına cerrahi tedavi ile kür şansı %35-40 lardadır. Kür şansını artırmak için radyoterapi tedaviside genellikle eklenir. Son yıllarda tedavi amaçlı kullanılan Somatostatin reseptör analogları (Octreotid, Lantreotid) ile son derece başarılı sonuçlar alınmıştır bu nedenle ilerki yıllarda ilaç tedavisi cerrahi tedavinin önüne geçebilir.

    5- HİPOPİTÜİTARİZM (HİPOFİZ BEZİ YETERSİZLİĞİ) :

    Bir veya daha fazla hipofiz hormonunun yetersiz üretimi sonucunda ortaya çıkan klinik tablonun adına Hipopitüitarizm denilir. Eğer tüm hipofiz hormonlarının yetersizliği olursa bu duruma Panhipopitüitarizm denilir. Genetik, enfektif, travma, malinite, vasküler , ilaçlar, hipofiz adenomları vb gibi bir çok farklı sebebe bağlı hipofiz bezinde meydana gelebilecek hasarlar sonucunda Hipopitüitarizm ortaya çıkabilmektedir. Hipofiz bezi hasarlarında genellikle ilk etkilenen hormonlar büyüme (GH) ve üreme (LH-FSH) hormonları olurken, ACTH (Kortizol) ve TSH (Tiroid) hormonları en son etkilenirler. Hipopitüitarizm de yetersiz olan hormon yada hormonlara bağlı olarak klinik semptomlar ortaya çıkar.

    GH (Büyüme hormonu) eksikliğinde çocuklarda büyüme gelişme geriliği olurken , Erişkinlerde halsizlik, kas kitlesinde azalma, göbek çevresi yağlanma artışı, kemik erimesi gibi semptomlar görülür.

    Üreme Hormonu (Gonodotropinler) (LH-FSH) kadınlarda yumurtalıkları ,erkeklerde ise testisleri uyararak kadında Estrojen ve yumurta , erkekte Testesteron ve sperm oluşumunu sağlarlar. Gonodotropinlerin eksikliğinde kadınlarda adet düzensizliği, göğüslerde küçülme, kemik erimesi, cinsel isteksizlik ve kısırlık görülürken, Erkeklerde ise cinsel isteksizlik, sertleşme problemleri, sperm azalması, halsizlik, kas kitlesinde azalma, testislerde küçülme, sakal ve koltuk altı tüylerde azalma gibi semptomlar görülür.

    TSH (Tiroid uyarıcı hormonu) eksikliğinde Tiroid bezi uyarılamaz ve santral hipotiroidi denilen tablo ortaya çıkar. Burada ki tüm bulgular klasik hipotiroidide (Tiroid hormon düşüklüğü) görülen bulgular ile aynı olmakla birlikte laboratuvar testlerinde düşük sT3 ve sT4 ile birlikte normalde artması gereken TSH hormonuda düşük yada normal aralıkta gelir.

    ACTH hormonunda eksiklik gelişir ise böbrek üstü bezleri (Adrenal bezler) uyarılamaz ve buradan üretilen Kortizol (Stres hormonu) hormonu üretimi azalır. Kortizol hormonu vücudumuz için hayati öneme sahip bir hormondur ve eksikliğinde hayatımızı tehdit edecek derecede ciddi bulgulara yol açar. Bunlardan en sık görüleni halsizlik, tansiyon düşüklüğü, karın ağrısı, bulantı, kusma, şeker düşüklüğü gibi semptomlardır. Kortizol eksikliği (Adrenal yetmezlik) olan bir kişi herhangi bir stres faktörü (enfeksiyon, travma, ameliyat vb ) ile karşılaştığında vücut bununla mücadele etmekte zorlanır ve basit enfeksiyon veya ameliyat için alınan anestezi bile ölüme yol açabilir.

    Hipopituitarizmden şüphelenilen kişilerde ilk bakılması gereken test hipofiz hormonları ile birlikte bu hormonların hedef bezlerden sentezlettiği son hormonlara bir arada bakmaktır.

    GH ile IGF1

    LH- FSH ile Kadında Esrodiol Erkekte Testesteron

    TSH ile sT4 ve sT3

    ACTH ile Kortizol

    Prolaktin

    Tanı hem hipofiz hemde hedef bez hormonlarının eş zamanlı düşük olması ile konulur. Yapılan bu ilk testlerden sonra gerekli vakalarda çeşitli dinamik endokrin testleride tanı için kullanılır.

    Tedavide hangi hormon yada hormonlarda eksiklik var ise bunların replasmanı verilir. Bu amaçla Tiroid hormonu, Büyüme hormonu (Somatropin), Testesteron, Estrojen, Progesteron, Hidrokortizon ve Desmopressin gibi hormonlar ihtiyaç duyulan miktarlarda kullanılır.

    6- KRANİOFARENJİOMA :

    Hipofiz bezi embriyonal olarak Rathke kesesi isminde bir dokudan köken alır. Çok nadiren (milyonda 1-2 kişi) bazı insanlarda bu kesenin artıklarından köken alarak beyinde genellikle Hipofiz bezinin üst kısmında gelişen, çoğunlukla kistik karakterde olan ve içinde kalsifikasyonlar (taşlaşma) içeren ve oldukça büyük boyutlara ulaşabilen ,bir çoğu bening (iyi huylu) olan beyin tümörlerine Kraniofarenjioma denilir.

    Hastalarda kitlenin bası etkisine bağlı olarak Hipopitüitarizm bulguları, görme problemleri, başağrısı, fazla idrara çıkma, fazla su içme, iştah artışı veya azalması, depresyon ve çoçuklarda büyüme gelişme geriliği gibi bir çok farklı semptoma yol açabilir.

    Şüphe duyulan hastalarda MRI veya Tomografi görüntülemesi ile genelikle hipofiz bezi üstünde yerleşen ve içinde kalsikasyon içeren tipik kitlenin görülmesi ile tanı konulur. Bu hastalarda hipopitüitarim açısından mutlaka hipofiz hormonlarıda değerlendirilmelidir. Ayırıcı tanıda diğer beyin tümörleri akla gelmelidir. Fakat Kraniofarenjiomaların çok tipik görüntü vermelerinden dolayı tanı koymak genellikle kolay olmaktadır.

    Tanı konulan hastalarda tedavi cerrahi olarak kitlenin uzaklaştırılmasıdır. İhtiyaç duyulan vakalarda radyoterapide kullanılabilir. Cerrahi öncesi ve sonrasında Hipofizer yetmezlik tanısı konulan hastalar mutlaka uygun dozda hormon replasman tedavisi ile takip edilmelidirler.

    7- DİABETES İNSİPİTUS :

    Hipofiz bezinin üstünde yer alan Hipotalamusta sentezlenen ve Hipofiz bezinin arka (Nörohipofiz) lobunda depo edilen ADH (Antidiüretik Hormon) hormonunun çeşitli nedenlere bağlı olarak yetersiz sentezlenmesi sonucunda ortaya çıkan hastalığa Diabetes İnsipitus denilir. ADH hormnunun görevi vücudumuzun ihtiyacına göre böbreklerimizden suyu tutmak ve buna bağlı olarakta idrar miktarını ve konsantrasyonunu ayarlamaktır. Hipotalamus ve-veya hipofiz bölgesini etkileyen Cerrahi, Travma, Enfeksiyon, Tümör, Kanama, İlaçlar ve genetik nedenler gibi bir çok farklı sebeple ADH üretimi azalabilir ve Diabetes İnsipitus ortaya çıkabilir.

    Hastalıkta tipik olarak böbreklerde su tutulamamasına bağlı olarak hastalar çok fazla idrara çıkarlar ve dolayısı ile çok fazla su içerler. Hastalığın şiddetine göre değişmekle birlikte bu kişiler günde 20 litre idrar yapıp yine bu oranda su içebilmektedirler. Hastalar suya ulaşabildikleri sürece genellikle ciddi problem ortaya çıkmazken şayet hastalar bir şekilde suya ulaşamazlar ise ölüm ile sonuçlanabilecek ciddi komplikasyonlara yol açar.

    Tanı için ilk olarak kan ve idrar osmolarite testlerine bakılır. Şüpheli görülen hastalarda kesin tanı için Su Kısıtlama ve AVP testleri kullanılır. Tanı için ADH hormon düzeyine bakmak çoğu zaman gereksiz ve güvenilmezdir.

    Santral Diabetes İnsipitus tanısı konulan hastalarda tedavide Desmopressin (Minirin tb / Nazal sprey) kullanılır.

    8- HİPOFİZER İNSİDENTİLOMALAR:

    Başka bir sebeple beyin görüntülemesi (MR veya Tomografi) yapılan kişilerde tesadüfi olarak saptanan hipofiz adenomlarına insidentiloma denilir. Adenomların boyutu 1 cm den büyükse makroadenom, küçükse mikroadenom olarak sınıflanır. Diğer yandan Adenomlar bir veya daha fazla Hipofiz hormonu üretiyorsa Fonksiyonel adenom , üretmiyorsa nonfonksiyonel adenom olarak isimlendirilirler.

    Hipofiz İnsidentilomaları çoğunlukla Nonfonksiyonel Mikroadenom şeklinde olduklarından klinik semptoma neden olmazlar. Özellikle makroadenomlar ve Fonksiyonel insidentilomalar ise klinik semptomlara yol açarlar. Bu semptomlar içinde ilgili hipofiz hormon bozukluğu ile ilgili semptomlar ve bası semptomları (görme bozukluğu, başağrısı vb) bulunur.

    Hipofiz insedentilomaları semptoma yol açsın veya açmasın tanı anında bir Endokrinoloji uzmanı tarafından fonksiyon testleri yapılmalıdır. Semptoma yol açmayan Hipofiz insidentilomalarında tedaviye gerek yoktur. Büyüme ihtimaline karşı takip edilirler ve takipler sırasında büyüme potansiyelleri son derece düşüktür. Semptomatik insidentilomalarda ise yapılacak testler sonucunda konulacak tanıya göre yukarda detaylı anlatılan tedavi yöntemlerinden uygun olanı uygulanır.

  • Okula Uyum Süreci

    Okula Uyum Süreci

    Okula başlamak hem çocuklar hem de ebeveynleri için heyecan verici bir yenilik ama aynı zamanda kaygı uyandırıcı bir değişimdir. Bu süreç, çocuk için bilinmezliğin kapısını aralamaktır. Ebeveyn olarak okula uyum sürecinde hem kendinizi hem de çocuğunuzu hazırlamak ve teşvik etmek işleri kolaylaştıracaktır.

    Ebeveynler çocuğun okula gitmesiyle ilgili kararlı ve destekleyici bir tutum göstermeliler. ‘Bebek misin sen, hiç yakışıyor mu, korkacak ne var’ gibi söylemlerden uzak durmalılar. Hata yapan çocuğu okulla, müdürle, öğretmenle korkutmamalılar. Okulla ilgili olumlu anılarını çocuklarıyla paylaşabilirler. Anne babaların hem çocuğun hem de kendilerinin yaşadığı endişeyle baş edebilmesi ve sakin durabilmesi gerekiyor. Çocuğun okulda kalma becerisini basamak basamak öğrenmesi ve kaygısının aşama aşama azaltılması hedeflenir. Sistematik duyarsızlaştırma dediğimiz bu basamaklardan ilkinde ebeveyn önce sınıfın içinde çocukla kalır, çocuk sınıfın içinde durabilmeyi öğrendiğinde artık çocuğu sınıfın içine kadar götürüp bırakabilir. Bir sonraki basamakta sınıf kapısına, buna alıştıktan sonra okulun iç kapısına kadar götürüp bırakır. Bir sonraki basamakta okulun bahçe kapısında ayrılma becerisi kazanılır. Çocuk okulun kapısına kadar gidebiliyorsa, artık anne onu evden uğurlamalı ve çocuğun ayrılmayı evde yaşaması sağlanmalı. Çocuk okula kadar gidip sınıfa girmekte zorluk çekiyor olabilir. Gerekirse anne bir gün okulda bekleyebilir. ’Ben buradayım seni bekliyorum, sınıfında güvenle durabilirsin’ mesajı verilebilir. Ancak çocuğun sınıftan çıkınca anneyi orada bulması çok önemli. Çocuk sınıfta durabilir hale geldiğinde ‘Bak gördün mü? Burası güvenli bir yer, artık ben gidiyorum, seni evde bekleyeceğim.’ mesajı çocuğa verilmelidir. Aksi takdirde çocuk okul ortamına uyum sağlamaya başlar başlamaz annenin çocuktan habersiz okuldan kaçması, uzaklaşması çocuğun güvenini bozacaktır. Bu durumu daha da kötüleştirecektir. Burada en önemlisi güven, bağlanma ve ayrışma meseleleridir.

    Okula Uyum Sürecini Zorlaştıran Faktörler:

    • Çocuğun 0-3 yaş arasındaki dönemde anne ve babadan (ya da temel bakım veren kişiden) ayrı kalmada güçlük yaşıyor olması (ayrı uyuyamama, ebeveynler işe gidince ağlama vb.),

    • Ebeveynlerin kaygı eşiklerinin düşük olması (kaygıya yatkınlık),

    • Anne-babanın çocukla yeterince oyun oynamıyor/vakit geçirmiyor olması,

    • Çocuğun daha çok yetişkinlerle vakit geçiriyor olup, diğer çocuklarla etkileşime girme olanaklarının oldukça kısıtlı olması,

    • Çocuğun öz bakımının yetişkinler tarafından yapılıyor olması,

    • Anne-baba arasında ya da ev içinde yaşanan süreğen gerginlikler olması,

    • Aile içinde yaşanan önemli yaşamsal değişimler olması (kardeş doğumu, boşanma, taşınma, hastalık, bakıcı değişimi, anne-babanın iş yoğunluğu vb.),

    • Okula başlama ile eş zamanlı çocuğun diğer gelişim görevleri ile baş etmeye çalışması (tuvalet eğitimi, yalnız yatma vb.),

    • Anne-babanın ve diğer aile üyelerinin okula gidilmesi konusunda aynı fikirde ve tutarlılıkta olmaması,

    • Anne-babanın çocuktan ayrılmak konusunda hissettiği duygularla başa çıkamıyor olması (tedirgin, üzgün, sabırsız olmak gibi).

    Okula Uyum Sürecini Kolaylaştıran Faktörler:

    • Çocuğun daha önceden olumlu bir oyun grubu deneyimi olması,

    • Çocuğun okul arkadaşları ile okul dışında da vakit geçirme olanağının olması,

    • Çocuğun hayatında anne-baba ile birlikte çocuğa bakım veren, çocuğun güven duyduğu başka yetişkinler olması (büyükanne, büyükbaba, bakıcı vb.),

    • Ebeveynlerin kaygı ve stresle başetme becerilerinin olması,

    • Çocuğu okula bırakmaya yönelik anne-babanın kendilerini hazırlamış olması (güven veren, sabırlı, kararlı tutumla kısa vedalaşma rutini ya da okula bırakma görevinin çocuğun daha rahat ayrıldığı bir yetişkine devredilmesi),

    • Okul sonrası anne-babanın çocuğu karşılaması ve birlikte vakit geçiriyor olmaları (tercihen oyun oynamaları),

    • Çocuğun bağımsızlığının aile tarafından destekleniyor olması (kendi yemeğini yemesi, giyeceğini seçmesi ve giyinmesi, kendi odasında yatması vb.),

    • Evde çocuğa sorumluluklar verilmesi,

    • Evde rutinlerin oluşturulması (yemek saati, yatma saat, vb.),

    • Sabah okula hazırlık için çocuğun ihtiyaç duyduğu zamana göre bir kalkma saati belirlenmesi ve hazırlık rutininin oluşturulması,

    • Anne-babanın okula ve eğitimcilere güven duyması,

    • Anne-baba ve öğretmenin iletişim halinde olması, işbirliği geliştirmesi,

    • Evde okulla ilgili konuşulabiliyor olması,

    • Çocuğun okuldan her gün söz verilen saatte ve söz verilen şekilde alınması. 

    Tüm çocuklarımıza başarılı, keyifli, verimli bir öğretim yılı diliyorum. 

    Sevgiler…

  • Bayanlarda kıllanma artışı sebepleri ve tedavisi

    HİRŞUTİZM (KILLANMA ARTIŞI) :

    Tanım : Bayanlarda erkek tarzı kıllanma artışı olmasına hirşutizm denilmektedir. Kıllanma artışı olan bayanların büyük bir kısmında Androjenler (Erkeklik Hormonları) artmış olarak bulunur. Fakat Androjenlerin artmasına yol açan bir çok farklı sebep vardır. Dolayısı ile Androjenlerinin artması sonucunda tüylenme artışı gelişen bir bayanda buna yol açan nedenin saptanıp ona göre tedavi planlanması gerekmektedir.

    Hirşutizme Yolaçan Nedenler:

    Polikistik Over Sendromu (En sık görülen neden)

    İdiopatik Hirşutizm

    Cushing Sendromu

    Hiperprolaktinemi

    Konjenital Adrenal Hiperplazi

    İnsülin Direnci

    Adrenal Bez Tümörleri

    Yumurtalık Tümörleri

    Sigara İçmek

    İlaçlar (Kortizon, Bazı Epilepsi ilaçları, Kemoterapi ilaçları, Tiroid hormonu vb)

    Tanı Testleri : Şikayeti olan hastalarda Ferriman-Gallwey Skorlama sistemi ile tüylenme artışının derecesi saptanmalıdır. Hastanın ek hastalıkları ve kullandığı ilaçlar detaylı olarak sorgulanmalıdır.Yukarda sıralanan nedenlere yönelik olarak muayene bulgularına detaylı olarak bakılmalıdır. Ayırıcı tanı için Androjen hormonları (Testesteron, DHEA, DHEA-S, Androstenedion ), Sex Hormon Bağlayıcı Globülin, Kortizol, Prolaktin, Homa-IR, 17-OH Progesteron gibi hormonlar ölçülmelidir. Testler sonucunda gerekli görülen vakalarda böbrek üstü bezleri ve yumurtalıkların radyolojik olarak görüntülemesi (USG,CT veya MRI) yapılmalıdır.

    Tedavi: Kıllanma artışına yol açan sebebe bağlı olarak uygulanan değişik tedavi yöntemleri vardır. Hastalara medikal tedavinin yanı sıra kozmetik tedavi (Lazer Epilasyon vb) ve Vegy diyet yöntemleride önerilmektedir.

  • Öfke ve Kontrolü

    Öfke ve Kontrolü

    Öfke son derece insani bir duygudur önemli olan öfkenin ne zaman nasıl ve ne yoğunlukta yaşandığıdır. İnsanın duygu sisteminin bir parçasıdır çünkü insan nasıl ki görür işitir üzülür veya mutlu olur aynı şekilde öfkelenir. Öfke kişiye göre değişkenlik gösterir; öfkenin yaşanma şekli cinsiyet yaş eğitim durumu kişilik yapısı gibi pek çok faktöre bağlı değişiklik gösterebilmektedir.

    Öfke genelde ‘ikincil duygu’ olarak yaşanır. Psikolog Dr. Thomas Gordon öfkeyi bir buzdağına benzetir, bilindiği gibi buzdağının büyük bir kısmı suyun altında kalır ve görünmez; görünen daha küçük kısmı da suyun üzerindedir. İnsanın yaşadığı öfke yalnızca buzdağının görünen kısmıdır, altta kalan büyük bölümde de öfke duygusunun altında yatan ikincil duyguların bulunduğunu ifade eder. Suyun altında kalan bu gizli duygular birikip, sertleşip, katılaşınca buzdağının tepesindeki öfkeyi oluşturur. Diğer bir deyişle; kişinin öfkelenmesine neden olan aslında çoğu zaman fark etmediği başka duygularıdır. Örneğin üzüntü, merak, kıskançlık, suçluluk, yalnızlık, anlaşılamama, çaresizlik, umursanmama, haksızlığa uğrama vb. Öfkenin kaynaklarını ortadan kaldırmayı başarmak için buzdağının altındaki bu ikincil duyguların anlaşılabilmesi gerekir.

     
    Öfke kontrolü öfkelenmemek değildir, öfkemizi uygun şekilde yaşayabilmektir. Öfke kontrolünde asıl hedef; mağdur olmamak ve mağdur etmemek arasında denge sağlayabilmektir.

    Öfkenin Gerçek Kaynaklarına Odaklanmak:

     Öfke kontrolünde bu duygunun hissedilmesine neden olan faktörleri fark etmek çok önemlidir. Öfkelenen kişinin kendisine şu soruları sorması oldukça faydalı olacaktır:

    1-Öfkemi nasıl yaşıyorum? 
    -Öfkelendiğimde hangi duyguların etkisinde kalıyorum? 
    -Öfkelendiğimde aklımdan ne gibi düşünceler geçiyor?
    -Öfkelendiğimde bedenimde neler oluyor?
    2-Hangi durumlarda öfkeleniyorum? 

    -Öfke yaratan durumlar nelerdir? 
    3-Öfkelenmek benim için ne anlama geliyor?

    -Öfkenin anlamı ele alınır, herkes için farklı bir anlam ifade edebilir.
    4-Bu şekilde öfkelenmem pozitif ya da negatif ne gibi sonuçlar ne oluyor?

    -Sonuçlar kişisel değer taşır size göre yakacak olan bir sonuç karşınızdaki için zafer anlamı taşıyabilir.

    Öfkenin altındaki temel duygular fark edilmeli birincil duygular keşfedildiğinde onlarla başa çıkmanın daha sağlıklı yolları bulunmalı mesela kişiyi öfkelendiren birincil duygu haksızlığa uğramışlık olabilir, bu durumda kişinin hakkını araması için daha işlevsel yollar; açıkça talep etmek, karşısındakine sınır koymak vb. keşfedilmeli ve kullanılmalıdır. Amaç öfkelenen kişinin verdiği tepkileri yumuşatmak ve kişiye saldırganlıktan uzak şiddet içermeyen iletişim becerisi kazandırmaktır.

  • Minopoz ve bioidentical hormon tedavisi

    Bayanların yumurtalık rezervlerinin tükenmesi sonucunda adet kanamalarının kesilmesine menopoz denilmektedir. Yaşlanma sürecine bağlı olarak ortalama 50-55 yaşlarında menopoz başlamaktadır. Doğal menopoz dışında Prematür Over yetmezliği ve Overlere yönelik cerrahi işlemlerden sonrada bayanlar daha erken yaşta menopoza girebilmektedirler. Menopoza giren bayanlarda yumurtalıklardan üretilen Estrojen ve Progesteron ismindeki kadınlık hormonlarının üretimi azaldığından bir çok klinik semptom ortaya çıkmaktadır. Çoğu bayanda bu semptomlar menopoza girmeden 3-4 yıl önce başlayıp menopoz ile birlikte zirve yapmaktadır. Menopoz semptomlarının hissedilmesi kişiler arasında farklılıklar arzetmektedir. Bazı bayanlar bu semptomlardan çok rahatsızlık duymazken , bazılarının hayatını çekilmez hale getirebilmektedir.

    Menopoz Semptomları :

    Sıcak Basmaları : Tipik olarak göğüs kafesinden başlayıp yüze doğru yayılan sıcak basması , terleme ve daha nadir olarak çarpıntı atakları ile kendini gösterir.

    Uykusuzluk

    Gece Terlemeleri

    Kilo Artışı : Metabolizmanın yavaşlamasına bağlı olarak

    İnsülin Direnci

    Duygu Durum Değişiklikleri : Anksiyete , iritabilite, depresyon, Konsantrasyon eksikliği

    Hafıza azalması

    Vajinal Kuruluk

    Cinsel İsteksizlik

    Halsizlik ve Enerji düşüklüğü

    Osteoporoz (Kemik Erimesi)

    Özelllikle menopoz semptomları günlük hayatlarını etkileyen bayanlarda ve erken yaşta menopoza giren bayanlarda tedavi endikasyonu vardır. Menopoz semptomlarının tedavisinde dünyada uzun yıllar yaygın olarak sentetik hormon replasman (tek başına estrojen veya estrojen+ Progesteron içeren haplar) tedavisi kullanılmıştır. Amerikada yapılan Women’s Health İnitiative ve İngilterede yapılan The One Million Women Study çalışmalarının 2002 ve 2003 yıllarında peşpeşe yayınlanmasından sonra tüm dünyada Sentetik hormon replasman tedavisi kullanımında ciddi bir azalma olmuştur. Çünkü her iki çalışmada da sentetik hormon replasman tedavisinin faydaları yanında yan etki olarak Koroner Kalp Hastalığı riskini, İnme riskini, Emboli riskini ve Meme Kanseri riskini artırdığı gösterilmiştir.

    Bu süreç içinde menopoz semptomlarını tedavi edebilmek için sentetik hormon replasman tedavisi yerine Bioidentical hormon replasman tedavisi (BHRT) gündeme gelmiştir. BHRT tedavisinde kullanılan hormonlar sentetik hormonların aksine moleküler yapı olarak insan vücudunda üretilen hormonlar ile nerede ise eşdeğer özelliktedirler. Ayrıca BHRT tedavisinde hormonlar sentetik hormon tedavisinden farklı olarak oral yoldan vierlmeyip dil altı veya cilt üzerine sürülen kremler şeklinde kullanılmaktadır. Bu sayede BHRT tedavisinde hormonlar karaciğerde ilk geçiş etkisi denilen metabolik etkiye uğramadıklarından Estrojen hormonunun istenmeyen metaboliti olan Xenoestrojen molekülerinin oluşumu engellenmiş olmaktadır.

    Normalde insan vücudun da üretilen Estrojenin %80’i E3 (Estron), %10’u E2 (Estradiol) ve %10’u ise E1 (Estron) şeklindedir. Bu Estrojen formlarından özellikle E1 meme ca riski ile yakından ilişkili iken E3 ise meme ca ya karşı koruyucu etki göstermektedir. BHRT tedavisinin klasik hormon replasman tedavisinden bir diğer farkı ise burada çıkmaktadır. Çünkü BHRT tedavisinde hastalara tek başına E2 verilmemekte değişen oranlarda E2 ve E3 kombinasyonları kullanılmaktadır.

    BHRT tedavisinde Klasik hormon replasman tedavisinin aksine her hastaya uygulanan standart bir doz yoktur , Uygulanacak hormon dozu kişiye özeldir. BHRT tedavisi öncesi klasik hormon replasman tedavisi alanlarda vücutta oluşmuş olabilecek Xenoestrojen moleküllerini temizlemek için Detox tedavisi uygulanabilir.BHRT tedavisi başlanan hastalarda uygun aralıklarla mutlaka PAP smear ve mamografi kontrolleri yapılmalıdır.

  • Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuğun doğumdan itibaren anne baba ile kurduğu ilişki, daha sonra diğer bireylere, nesnelere ve tüm yaşama karşı alacağı tavırların, benimsediği tutum ve davranışların temelini oluşturur. Özellikle okul öncesi dönemde çocuğun yaşamındaki en etkili sosyalleştirme kurumunun da aile olduğunu ve çocuğun bu dönem içinde ağırlıklı olarak anne babayı taklit ederek ya da model alarak öğrendiğini düşünürsek; anne babanın çocuğun duygusal, bilişsel ve sosyal gelişimindeki ya da kişilik gelişimindeki önemi tekrar gözümüzde canlanır. Başka bir deyişle anne babanın çocuğun küçük yaşından itibaren özgüven ya da temel güven duygusunun gelişiminde etkisi çok büyüktür.

    Güven-Güvensizlik ilk ne zaman oluşur?

    Gelişimsel olarak baktığımızda bebeğin 0-12 ay sonuna kadar olan dönem içinde güven ya da güvensizlik diye adlandırılan bir evreden geçtiği bilinir. Bu dönemde eğitim biçimi, çocuğun yetiştirilme şekli ve onunla kurulan duygusal iletişim çocukta güven ya da güvensizlik duygularının oluşumuna neden olur.

    1-3 Yaş Arası

    1-3 yaş arasındaki dönemde duygusal ve kişilik gelişimi belirgin olarak görülür. Özerklik evresi olarak tanımlanan bu dönem, çocuğun anne bağımlılığından uzaklaşıp ayaklar üzerinde durabildiği ve her şeyi keşfetmeye çalıştığı bir dönemdir. Bu dönemde eğer çocuk sürekli cezalandırılır ya da kızgınlık ifadeleri altında kalırsa ya da aşırı koruyucu bir ebeveyn tarafından bağımsızlaşmasına ya da keşfetmesine izin verilmezse eziklik hisseder ve utanç yaşar. Anne baba bu yıllarda çocuğun kendi kendine kontrol etme isteğini olumlu yönde etkilerse, izin verirse ve destekleyici olursa, çocuk özerklik içinde güven duygusu kazanabilir.

    3-5 Yaş Arası:

    Beş yaş sonuna kadar çocuk etrafındaki her şeyi bilmek ve incelemek ister. Merak ettiği konulardan biri de cinselliktir. Çocuğun bu amaçla yaptığı girişimlerin desteklenmesi, gerekli bilgilerin yaşına uygun olarak anlatılarak beslenmesi önemlidir. Diğer koşulda çocuk suçluluk duygusunu hissederek kaygı duymaya başlar.

    6-11 Yaş Arası:

    Daha sonraki 6-11 yaş evresinde çocuğun okula başladığı, anneden yoğun olarak ayrılarak yalnız kalmayı becermesinin gerektiği ayrıca bilişsel becerilerinin hayatındaki yeni önemli yetişkin yani öğretmeni tarafından da değerlendirildiği bir dönemdir. Bu dönemde sosyal başarı ve başarısızlıklarla karşılaşabilir. Akranlar tarafından kabul edilmek, akademik ve sosyal alanda iyi performans göstermek özgüveni artıran etkenlerdir.

    ANNE BABALARIN ÇOCUĞUN ÖZGÜVENİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN YAPABİLECEKLERİ:

    • Küçük başarılar yakalaması için ona fırsat verin.

    • Kendi kararlarını vermesi için cesaretlendirin.

    • Fikirlerine saygı duyun.

    • Yaratıcılıklarını destekleyin ve cesaretlendirin.

    • Risk almalarını sağlayın.

    • Hata yapmalarına ve hatalarından ders almalarına izin verin.

    • Çocuğunuz ile davranışı arasındaki farkı ayıt edin. Davranışının hatalı olduğunu söyleyin, kendinin değil.

    • Çocuğunuzu diğer çocuklarla karşılaştırmayın. Çocukların kendilerine ait geçmiş başarılı performanslarını kullanarak karşılaştırma yapılmalı. ”Her geçen gün daha iyisin.” ya da “Her gün bir öncekine göre daha iyi zıplıyorsun.”

    • Olumsuz yerine olumluyu vurgulayın. Her zaman çocuğa yapmaması gerekeni değil, yapması gerekeni söyleyin. Bu alışkanlık biraz pratikle kazanılabilir. ”Gürültü yapma” yerine, ”Biraz daha alçak sesle konuş” diyerek olumlu ifade kullanmış olursunuz. Böylece yalnızca olumsuz eleştiriyi azaltmış olmazsınız, aynı zamanda çocuğunuz kabul edilir bir davranışa yönelmiş olur.

    • Kayıtsız şartsız pozitif saygı: Çocuğunuzu sadece yaptıkları yüzünden değil var olduğu için sevdiğinizin ifadesini verin. Sıklıkla duymaya ihtiyaç duydukları mesaj: ”İyi ki varsın. Seni olduğun gibi seviyorum” dur.

  • Hashimoto (kronik tiroidit) low level lazer tedavisi

    Hashimoto (kronik tiroidit) low level lazer tedavisi

    Düşük enerjili lazer tedavisi uzun yıllardır otoimmün bir hastalık olan Romatoid artrit tedavisinde kullanılmaktadır. Yine düşük enerjili lazerin yapılan hayvan deneylerinde immünmodülatör (immün sistemi düzenleyen) bir etkiye sahip olduğuda gösterilmiştir. Hayvanların tiroid bezlerine lazer enerjisi uygulandığında ise tiroid bezinin mikro kan dolaşımının arttığı ve üretilen tiroid hormon miktarının yükseldiği gösterilmiştir.

    Tüm bu tecrübelerden yola çıkarak Lazer tedavisinin otoimmün tiroid hastalığında (Hashimoto) immünmmodülatör ve antiinflamatuar etkileri ile rejenerasyon (yenilenme) etkisinin olabileceği düşünülmüştür.

    İlk defa 2013 yılında Dr Höfling ve arkadaşları tarafından Hashimoto hastalığı olan kişilere düşük enerjili lazer tedavisi uygulanmıştır ve oldukça başarılı sonuçlar alınmıştır. Lazer tedavisi öncesinde yüksek dozda Tiroid hormon replasmanı alan hastaların büyük bir kısmı işlem sonrasında hormon tedavisinden kurtulmuştur. Kalan hastalarda ise lazer tedavisi öncesi kullanılan hormon dozu ortalama %60-70 düzeyinde azaltılabilmiştir. Yine tedavi sonrasında hastaların AntiTPO (Tiroid otoantikoru) titrelerinde düşme ve ultrason görüntülerinde iyileşme tesbit edilmiştir.

    Dr Höfling ve arkadaşlarının bu bulgularından sonra Hashimoto hastalığının tedavisinde klasik hormon replasman tedavisinden farklı olarak lazer tedavisi rejenerasyon (yenilenme- iyileşme) etkileri ile öne çıkmaktadır.

    İşlem oldukça kolay ,ağrısız bir şekilde uygulanabilmektedir. Bilinen herhangi olumsuz bir yan etkisi bulunmamaktadır.

  • Ders Çalışma ve Ödev Yapmada Çocuğa Yardımcı Olma

    Ders Çalışma ve Ödev Yapmada Çocuğa Yardımcı Olma

    Çocuğum Ders Çalışmıyor, Ne Yapmalıyım?

    Ona sürekli ders çalışması gerektiğini söylemeyin.

    Velilerden sıkça duyulan serzenişlerin başında, çocuklarının ders çalışmadığı geliyor. İşin aslına bakıldığında, bu durumda en büyük pay anne ve babalarda. Siz, çocuklarınıza ders çalışmalarını söyledikçe, onlar üzerlerine sorumluluk alma gereği duymuyor. Daha sonra ise; ortada sorumluluk kavramını anlayamamış pek çok öğrenci bulunuyor.

    Ders Çalışmaları İçin Baskı Yapmayın

    Sürekli olarak ders çalışmaları için öğrencilere baskı yapmak, ters tepecektir. Bu nedenle kesinlikle ‘’Ders çalış.’’ demeyin. Yemek esnasında, gününün nasıl geçtiğini, okulda hangi konularını gördüklerini ve öğretmeninin ödev verip vermediğini sorabilirsiniz. Bu konuşmalar, okulda verilen ödevleri onlara hatırlatmak ve onları takip ettiğinizi göstermeniz açısından önemlidir. Öğretmen ve velilerin irtibatta olması da, okul başarıları ve ödevlerinizi yapıp yapmadıklarını öğrenmeniz açısından gereklidir.

    Ev Ödevine Yardımcı Olurken

    Yardım İsteyene Kadar Bekleyin.

    Eğer çocuğunuz ya da öğretmenleri sizden yardım istemiyorsa büyük olasılıkla buna gerek yok demektir. Bir sorun olduğunu seziyorsanız, tavsiye almak için okulla görüşün. Okul ödevinin, kendini sorumlu ve kontrollü durumda görmek isteyen çocuğun etki alanına girdiğini unutmayın.

    Yardım İstediğinde Erişilebilir ve Destekleyici Olun.

    Ev Ödevinin önemine ilişkin tavrınız, çocuğunuzun tavrını da biçimlendirir. Eğer sizin için TV programı, onun çarpım tablosunda çalışma ihtiyacından daha önemliyse onun da aynı görüşte olmasına şaşırmayın.

    Ödev konusunda çocuğa yapılacak yardım, çocuğun ödevini yapmaya değil, onu yönlendirmeye yönelik olmalıdır. Aksi takdirde, çocuğunuzun çalışma alışkanlığı kazanmasını ve sorumluluk duygusunu geliştirmesini engellemiş olursunuz. Sorularını cevaplamanız, ödevini sesli okurken dinlemeniz veya sınava hazırlanması için materyallerini nasıl organize etmesi gerektiğini öğretmeniz ona nasıl yardımcı olabileceğiniz konusunda verilebilecek mükemmel örneklerdir.

    Ayrıca, çocukların her yardıma ihtiyaçları olduğunu söylediklerinde yardıma ihtiyaçları olmadığını da aklınızdan çıkarmayın. Bazen ne yapacaklarını şaşırdıklarından kolay bir yol peşinde koşmaya başlarlar. En küçük bir kışkırtma ile yardıma koşarsanız, çocuğunuzu bağımlı olmaya alıştırmış olursunuz.

    Haftanın Her Günü İçin Bir Ödev Çizelgesi Yapın.

    Ödevlerini yapmak çocuğunuzun sorumluluğudur. Bu sorumluluğu taşımasını ve doğru çalışma alışkanlıklarını edinmesini öğrenmenin bir yolu ona “Günlük Ödev Yapma Saati” belirlemenizdir. Günlük ödev yapma saati, önceden planlayarak günün belirli bir saatini ödev yapmaya ayırmaktır. Bu saat süresince diğer bütün etkinlikler durmalıdır. Çocuğunuz kendisine ayrılmış özel çalışma köşesine giderek çalışmalıdır.

    Çocuğunuzla birlikte oturarak her gün ödeve ne kadar zaman ayırması gerektiğini konuşun.

    “Mecburi Ödev Saati” uygulayın.  

    Eğer çocuğunuz özensiz ve aceleyle ödevini yapıyorsa ya da eve ödevini getirmeyi unutuyorsa “”Mecburi Ödev Saati”” uygulayın. Bu, çocuğunuzun ödevlerini eve getirmiş olmasına bakılmaksızın, planlanan tüm saatin ödev ve okumak gibi akademik faaliyetlerle geçirilmesi demektir.

    Çocuğunuzun Ev Ödevlerine Olan Yaklaşımlarını Etkileyecek Olumsuz Tutumlar Sergilemeyin.

    Çocuğunuzun ödevlerine karşı aşırı ilgili veya ilgisiz, baskıcı ve arkadaşlarıyla kıyaslayıcı tutumlarınız, çocuğunuzun ödevlerden hoşlanmamasına ve ödevini yapamama kaygısı duymasına neden olabilir. Bu nedenle, çocuğunuza ev ödevlerinde destek ve rehberlik veren tutumlar sergilemeniz önemlidir. Çocuğunuza ödevlerinde yardımcı olmanın en iyi yolu, ona etrafında olduğumuzu hissettirmek ama masasına oturmamaktır.

    Çocuğunuzu Övün.

    Tutarlı olarak çocuğunuzun ödev için gösterdiği çabaları takdir edin; onu bazı özel başarıları için de övün. Pozitif yorumlar, eleştirel olanlara nazaran çocuğunuzun davranışlarının değişiminde daha fazla etkiye sahiptirler. Ev ödevlerinin mükemmelliğe ulaşmayı değil, öğrenmeyi hedeflediğini unutmayın. 

    Anne-babanın çocuğa gülümsemesi, onun çabasını övmesi çocuk için en büyük ödüldür. Bu yüzden ödevleri maddi bir ödüle bağlamayın.

    Sürekli ödevlerini yapıp yapmadığı sorgulanan çocukta “Nasıl olsa ben hatırlamasam da annem-babam hatırlatır.” düşüncesi oluşur ve siz söylemeden, hatırlatmadan ödev yapmaz. Ebeveynin ödevlerini yaparken her zaman çocuğun yanında olması çocukta alışkanlık haline gelirse çocuk, onlar olmadan ödevlerini yapmaz. 

    Anne-babanın ödevleri kontrol ederken sıkı düzeltmeler yapması, sürekli eleştirilerde bulunup sık sık müdahale etmesi şeklinde mükemmellik beklentisi, çocuğun ödev üzerinde özenerek yapayım diye gereğinden fazla oyalanıp vakit kaybetmesine neden olur. 

    Anne-baba eve gelir gelmez, dinlenmeden ödev yapması konusunda çocuğa sürekli uyarılarda bulunursa çocuk ödev yapmaktan soğur.