Blog

  • Çocuklarda Dil ve Konuşmada Gerilik

    Çocuklarda Dil ve Konuşmada Gerilik

    Çocuklarda Konuşma Süreci

    Dil ve konuşma kavramları her ne kadar benzer olsa da birbirinde ayrı anlamlara gelmektedir. Dil, iletişim kurmak adına kullanılan kurallı bir sistem bütünü olarak tanımlanabilir. Konuşma ise bu sistemde iletilecek olan duygu ve düşüncenin gerekli organlar ile fiziksel olarak ifade edilmesini içerir. Çocuklarda konuşma üretimi; agulamak, babıldamak (ba-ba-ba vb.), gülmek, farklı sesler çıkarmak gibi davranışlar ile başlar. Ardından 12 ay civarında anlamlı olan kelimeler dökülmeye başlar. 18 ay civarında ortaya çıkan süreçte çocuğun konuşma gelişiminde kısa süreler içerisinde büyük farklar gözlemek mümkün olmaktadır. Bu dönemde yaşanan süreç ise sözcük patlaması olarak adlandırılabilmektedir. Bu süreci takiben 2,5 yaş civarında 2-3 kelimelik cümleler oluşmaya başlar. Konuşma gelişimi hızla sürmeye devam eder. Bu basamaklardan bir ya da birden fazlasında ortaya çıkan sapmalar uzmanlarca değerlendirilmektedir. Bu sapmalar sonucunda konuşma gelişiminde gerilikler gözlenebilmektedir. Konuşmanın gelişimindeki gecikme nörolojik, genetik, duyusal, nöropsikiyatrik sebeplerle görülebildiği gibi bazen de nedeni tam anlamıyla bilinmeyen bir biçimde ortaya çıkabilmektedir. 

    Çocuğun Yaşına Uygun Uyaran Alması

    Dil ve konuşma edinimi esnasında önemli bir diğer faktör ise çocuğun yaşına uygun uyaran ile karşılaşmasıdır. 3 yaşından önce çocukların yaşlarına uygun olmayan uyaranlar olarak tablet, telefon, televizyon üçlüsüne yoğun biçimde maruz kalmaları da dil ve konuşma gelişimi üzerinde olumsuz nitelikte etkilere sahip olmaktadır. Bunun yanı sıra bazı çocuklar yetersiz uyarana (oyuncak, etkinlik, sosyal etkileşim vb.) maruz kalarak gelişimsel olarak sekteye uğrayabilmektedir. Çünkü ekran içeren araçlar çocukların bir tepki vermesine gerek kalmadan onların oyalanmasına ve tek taraflı uyarana maruz kalmalarına neden olmaktadır. Dolayısıyla iletişim sağlanmamakta tek taraflı bir akış olmakta. Çocuk ise herhangi bir tepki ya da davranış ortaya koyma ihtiyacı duymamaktadır. Dolayısıyla yaşına uygun olarak sergilemesi beklenen davranışların ortaya çıkması gecikmektedir. Bu nedenlerle çocuğun gelişimi olumsuz etkilenmektedir. Aile içi iletişim ve etkileşimin güçlendirilmesi, çocuğun yaşına uygun somut materyaller (oyuncaklar, hikayeler vb.) ve sosyal ilişkiler ile karşılaşması gelişimsel anlamda destekleyici işlev görmektedir. 

    Aileler Nelere Dikkat Etmeli?

    Konuşma gelişiminde ailenin rolü tüm gelişim alanlarında karşılaşıldığı üzere elzemdir. Konuşma başlarken taklit yolu ile çocuğun tekrar etmesi ve onun tekrar edilmesi sonucu ortaya çıkan karşılıklı bir etkileşim gözlenir. Bu nedenle konuşma gelişimi esnasında çocukların, ekranlara (tablet, telefon, bilgisayar vb.) maruz kalma sıklığının düşük tutulması ve birebir karşılıklı insan etkileşimi ile desteklenmesi önemlidir. Dolayısıyla konuşma ediniminde çocukla iletişim; göz teması, duygusal ve fiziksel yakınlık, gösterilen ilgi önemli olmaktadır. Çocukların konuşmalarını tamamlamak ya da kelimeleri düşünmek için onlara

    zaman tanımak ailenin göstermesi gereken bir sabırdır. Bazı zamanlarda aceleci davranıp çocuğun cümlesini bitirmeden ya da gerekli kelimeyi ağzından çıkarmasını beklemeden beden dilinden ne istediğini anlayarak harekete geçen aileler olabilmektedir. Ancak konuşmayı desteklemek istiyorsak, çocuğa zaman ve rahat hissedeceği bir alan sağlamak önemlidir. Hızlıca isteklerine konuşmasını beklemeksizin yanıt vermek, konuşma ihtiyacını azaltarak ilerlemenin yavaşlamasına hatta engellenmesine neden olabilmektedir. Bu nedenle çocuğu sabırla dinleme, hataları için hızlıca eleştirmek yerine konuşması için cesaretlendirme ve gergin ruh halinden uzaklaşma davranışları aileler için benimsenecek davranışlardır. 

    Çocuğunuzda dil ve konuşma gelişiminde bir gerilik söz konusu ise bu konu ile ilgili endişeleriniz var ise gelişim değerlendirmesi adına çocuklarla çalışan psikologlardan değerlendirme talep edebilirsiniz. Konuşma ve dil konusu ile ilgili çalışma gerektiren durumlarda bireye özgü çalışmalar; dil terapistleri, dil ve konuşma bozuklukları uzmanları tarafından gerçekleştirilmektedir.

  • Gizli tuz !

    Yiyeceklerdeki “gizli tuz” tehlikesi

    Sadece sofra tuzunun kısıtlanmasının, tuz alımının kontrolünü sağlamayabilir. Aşırı tuz tüketiminin birçok sağlık sorununa neden olduğunu biliyoruz, tuzun aşırı şekilde tüketilmesi yüksek tansiyon, kalp krizi, inme ve diğer kalp ile ilgili hastalıklara yol açabilir. Sorunun görünmeyen ve dikkat edilmeyen tarafı tuzun aynı zamanda salata soslarında ve soda, işlenmiş tavuk ürünleri gibi gıdalarda da bulunmasıdır. Biz, hastalara beslenmede günlük bir çay kaşığı kadar tuz (6 gram) alımını öneriyoruz.

    Ürün içeriklerini inceleyin

    Dondurulmuş gıda alırken veya uzun süre saklanmış gıdaları alırken içerisindeki tuz miktarları konusunda dikkatli olmamız gerekir.Ambalajlı tüketime sunulan gıdaların içeriği etiket bilgisinden okunmalı ve benzer gıdalarda tuz ve tuz yerine geçen maddelerin miktarları daha düşük olanlar tercih edilmelidir. Türk toplumu günde yaklaşık 19 gram tuz tüketiyor. Yani ortalamanın 3 katından daha fazla. Bu durum hastalık oranının 3 kat artması demek. Aşırı tuz tüketimi nedeniyle aile bireyleri içerisinde kalp damar ile diyabet hastaları ve çocuklar küçük yaşlarda riske maruz kalmaktadır.”

    Bu gıdalar tuz içeriyor

    Gizli tuz olan ürünler soya sosu, hamburger, bisküvi, simit, salata sosları, patates kızartması, pizza, bütün fastfoodlar, sosis, pastırma, peynir, ekmek, çörek, poğaça, konserve fasulye, konserve dolma, konserveli besinler, işlenmiş kümes hayvanı eti, işlenmiş etlerin ve şarküteri ürünlerin tümü ile salam ve çedar peyniri şeklinde sıralanabilir.

  • Hipertansiyon; sessiz düşman

    Hipertansiyon; sessiz düşman

    HİPERTANSİYON İLE İLGİLİ NELER BİLMELİYİZ?

    Kan Basıncı Nedir?

    Her kalp atışınız damarlarınıza bir kan dalgasının pompalanmasına yol açar. Bu dalga vücuda yayıldıkça atardamarlarınızın duvarlarına baskı yapar ve bu kan basıncı dediğimiz gücü oluşturur. Kan basınca gün içerisinde ve günden güne değişiklik gösterebilir. Genellikle istirahat halindeyken en düşük değerlerdedir ve aktivite, postür ve duygu durumunuza göre değişiklik gösterebilir. Bu geçici değişiklikler istediğimiz sınırlarda olduğu sürece tamamen normal kabul edilir. Eğer bu basınç çeşitli sebeplerle artar ve 140/90 mmgH yada daha üzerine çıkarsa bu durumda hipertansiyon varlığından söz edilir.

    Yüksek Kan Basıncı (Hipertansiyon) Gerçekleri

    Büyük ve Küçük Tansiyon ne anlama gelir? Tansiyon aletindeki rakamlar neyi ifade eder?

    Kalp kasınız kasıldığında pompalama yaptığında atardamar duvarlarınızı dışarı doğru iten güç en fazladır ve kan basıncınızın okunan en üst değeri olup ‘Sistolik Kan Basıncı’ yani Büyük Tansiyon olarak isimlendirilir. Atımlar arasında kalbiniz gevşediğinde kanınızın itici gücü azalır ve kan basıncınız en düşük değer olan ‘Diastolik Kan Basıncı’ yani Düşük Tansiyon düzeyine iner. Hipertansiyon ölçülen kan basıncınızın 140/90 mmHg değerinin üzerinde olması demektir.

    Tek bir yüksek değer saptamanız hipertansiyon hastası olduğunuz anlamına gelmez. En az iki farklı zamanda daha ölçüm tekrarlanarak kararlı bir yükseklik olup olmadığı saptanmalıdır. ’Sessiz düşman’ terimi hipertansiyon için sıkça kullanılan bir terimdir. Nedeni ise hipertansiyonun yıllarca hiç belirti vermeden beyin, böbrek, kalp ve damar sistemine hasar verebilme olasılığıdır. Bu nedenle belli aralıklarla kan basıncınızın ölçümü yapılmalıdır.

    Hipertansiyon Belirtileri Nelerdir?

    Yüksek tansiyon uzun dönemde damarın iç yüzeyinde hasara neden olarak organları besleyen damarlarda tıkanma veya genişlemeye yol açabilir ve organ yetmezliklerine neden olabilir.

    Başlıca hipertansiyon belirtileri arasında baş ağrısı, baş dönmesi, görmede bozukluk, kulaklarda çınlama, çarpıntı, nefes darlığı ve göğüs ağrısı olabilir. Ayrıca hipertansiyona bağlı halsizlik, yorgunluk, burun kanaması, yürümede ve merdiven çıkmada zorlanma, çok sık idrara çıkma, gece uykudan uyanarak idrar yapma gibi belirtiler olabilir. Bu belirtilerden bir veya birkaçını fark ettiğinizde mutlaka bir doktora başvurmalısınız.

    Hipertansiyon neden ortaya çıkar?

    Ailesinde hipertansiyon bulunan kişilerde hipertansiyon gelişme riski yüksektir. Bunun yanı sıra çeşitli böbrek hastalıkları, damarsal hastalıklar ve hormonal bozukluklar gibi sekonder nedenler hipertansiyona yol açabilir. Ayrıca fazla tuz tüketimi, stres, obezite, şeker hastalığı ve hareketsiz yaşam tarzı da hipertansiyonu tetikleyici rol oynamaktadır. Bazı ağrı kesici ilaçlar, soğuk algınlığı ve grip ilaçları, doğum kontrol hapları gibi çeşitli ilaçlar da kan basıncını yükseltebilmektedir. Hastalarımızın bir kısmında ise belirli bir neden saptanamamaktadır ancak tüm hastalarda hipertansiyon mutlaka kontrol altına alınmalı ve kan basıncı ideal düzeye düşürülmelidir.

    Kan Basıncınızı sağlıklı düzeylerde tutmak için neler yapabilirsiniz?

    Yaşam biçiminizde yapacağınız bu değişikliklere rağmen hala kan basıncınız yüksekse doktorunuz size ilaç tedavisi önerecektir. Diğer tüm tedaviler gibi hipertansiyon tedavisi de kişiye özel olmalıdır. İlaç tedavisinde, sadece tansiyonun kontrol altına alınması değil, diğer organların da korunması amaçlanmaktadır. Tedavide kullanılacak ilaçların türü, dozu ve çeşitliliği tamamen doktorunuzun kontrolü altında olmalıdır. Asla doktorunuzun dışında tavsiye edilen hiçbir ilacı almayınız.

    İlaç tedavisinde en önemli unsur, doktorunuzun verdiği ilaçları, kendinizi iyi hissetseniz bile kesintisiz ve düzenli olarak almanızdır. Yapılan en büyük yanlış, tansiyon kontrol altına alındıktan sonra ilaca gerek kalmadığı düşünülerek ilacın azaltılması veya kesilmesidir. Hipertansiyon ilaçları bağımlılık yapmaz. Doktorunuzun kontrolünde olmadan ilacınızın azaltılması ya da kesilmesi durumunda tansiyonunuz tekrar yükselecektir.

  • Çocuğa Yönelik Anne Baba Tutumları

    Çocuğa Yönelik Anne Baba Tutumları

    Aile çocuğun hayatında en başta gelen ve ilk deneyimlerini yaşadığı en küçük sosyal birimdir. Çocuğa karşı geliştirilen ve sürdürülen tutumlar ilerleyen dönemlerde çocuğun benlik gelişiminde, edineceği davranışlar konusunda etkili olmaktadır. Aile tutumlarının yanı sıra anne ve babanın kişilik yapıları, yaşanan ortam, çevresel koşullar ve kültürel yapılar da çocuğun gelişimi üzerinde önemli katkılara sahiptir. Ancak unutulmamalıdır ki çocuğun doğumundan itibaren ilk yaşantılarının öncelikli muhatabı ve zihninde gelişen şemaların, düşüncelerin temelinin atılmaya başlanmasında en öncelikli etken aile yaşantıları olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Bu tutumları ve yaklaşımları özetleyen temelde 6 farklı ebeveyn tutumundan

    bahsetmek mümkündür.

    1. Otoriter olarak adlandırdığımız baskıcı ve otoriter yaklaşım, katı kuralları olan ve

    kuralları açıklamadan uyulmasını bekleme, çocukların üstünde tam hakimiyet kurma duygusu, çocukları dinlemek yerine gözlemeyi tercih etme, çocukların soru sormasından hoşlanmama, çocukların özgürlük arayışlarına izin vermeme gibi ebeveyn yaklaşımlarına sahip ortamlarda yetişen çocukların ilerleyen zamanlarda; saldırgan, öfkeli, sinirli, otoriteye baş kaldıran, saygısız, kurallara uymakta güçlük çeken çocuklar olmalarını pekiştirir. 2. İlgisiz olarak adlandırdığımız bir diğer tutumda ise ebeveynin çocuğa sevgi ve şefkat göstermeyen yaklaşımlara sahip olduğu, kuralları öğretmediğini, çocukları disiplin altına almadığını ve sabırsız davrandığı söz konusudur. Aynı zamanda bu tutuma sahip ebeveynler kolay sinirlenen yapıda olmakla beraber kendi ilgi ve zevkleri için saatler harcayan ancak çocuklarla ilgilenmesi gereken durumlarda aşırı tepkiler göstererek zaman bulamadığından şikayetçi olmaktadırlar. Çocukların bunlara benzer ortamlarda yetişmeleri ise hayatının ilerleyen dönemlerinde, kendine güveni olmayan, isyankar, dikkat çekmek ve çevreye varlığını kanıtlamak amacıyla uyumsuz davranışlar sergileyen, iletişim sorunları yaşayan, daha iyi olabilmek adına çaba sarf etmeyen bireyler olmalarını muhtemel kılar. 3. Bir diğer ebeveyn tutumu ise aşırı koruyucu tutumlara sahip ebeveynlerdir. 

    Ebeveynlerin kuralları öğretme çabasının olduğu ancak öğretme ve uygulatma konusunda yetersiz olması, aşırı koruyucu davranışlar sergilemesi, çocuğun sorumluluklarını kendi üstlenmesi, çocuğun doğru ve yanlışı bulma konusundaki denemelerini engellemesi gibi davranışları söz konusudur. Hatta yanlış bir hareket sergilemiş olsa dahi çocuğu uyarmama gibi durumları normal olarak görme mevcuttur. Bu tavır ve tutumlar arasında büyüyen çocuklar ise karar verme becerisi ve kendini savunma yetisinde zayıf olan, bağımlı, toplumsal kurallara uyma konusunda güçlük çeken bireyler olarak ilerleyen dönemlerde karşımıza çıkabilmektedir. 4. Sınır koyamayan, tutarsız sınırlara sahip ebeveyn tutumlarını içinde barındıran aşırı hoşgörülü olarak adlandırdığımız dördüncü kategoride ise çocuğun her istediğine hemen ulaşmasında isteklerinin yerine gelmesinde çok aceleci davranan, çocuğun ailede söz sahibi ve karar verici kişi olarak gören aile tutumlarını içerisinde barındırır. 

    Böyle bir ortamda yetişen çocukların ise hayatlarının ilerleyen aşamalarında, doyumsuz, kendi sınırlarını bilmeyen ve başkalarının sınırlarına saygı göstermeyen, uyumsuz, hükmedici, sorumluluk sahibi olmayan ve öz denetim konusunda problemli bireyler olarak toplumda yer almaları muhtemeldir.

    5. Mükemmeliyetçi olarak adlandırdığımız, kendi gerçekleştiremediği ideallerini çocuğun isteklerini göz önünde bulundurmadan ve potansiyel gözetmeden doğrudan çocuğun sorumluluğu gibi ona yükleyen, çocuklarının hata yapmasını kabullenemeyen ve beklentileri çok yüksek olan tutumları içinde barındırır. Böyle bir ortamda yetişen çocukların ise kendini yetersiz ve değersiz hisseden, ailenin beklentileri altında ezilen bu nedenle sağlıklı gelişimini sürdürmekte güçlük çeken, başarı için çabalayan ancak istediği seviyeye gelemediğinde başarılı olmasına rağmen yoğun hayal kırıklığı yaşayan bireyler olarak hayatlarına devam etmeleri söz konusu olmaktadır.

    6. Sonuncu ve sağlıklı gelişimi destekleyen tutum olan demokratik anne baba tutumu olarak adlandırdığımız grupta ise ebeveynler çocuklarına doğru ve yanlış ayrımını öğrenirken destek veren açıklama sunan, denemelerinde destekleyen, sevgisini çocuktan esirgemeyen, çocuğun ihtiyaçlarına yönelik ilgi sahibi olan, soru sorma ve düşüncelerini ifade etme konusunda çocuğu teşvik eden, sağlıklı iletişim kuran, yeni deneyimler için çocuğunu cesaretlendiren davranışlar sergileyen bireylerdir. Bu tutumlara sahip bireylerin çocuklarının ise, özgüveni yüksek, sevildiğini bilen ve sevmenin farkında olan, mutlu, yaratıcı, iyi aile ilişkilerine sahip, uyumlu, sosyal ilişkileri kuvvetli, sorumluluk bilincinde olan ve yeni deneyimlere açık bireyler olmalarına katkı sağlamaktadır.

    Tutumların çocukların sağlıklı bir gelişime sahip olması adına etkisi yadsınamaz. Bu nedenle de çocuklarımızla iletişim kurarken daha özverili ve dikkatli olmak, onların temeldeki rol modelinin ebeveynler olduğunu unutmamak önemlidir. Her zaman tam anlamıyla demokratik olmak güç olsa da bu tutumların sonuçları ile ilgili ebeveynlerin kendilerine küçük hatırlatmalar yapmaları, kendi davranışları üzerinde kontrol sahibi olmaları konusunda destek sağlayacaktır.

    Değerli ebeveynler paylaşımı bir rehber olarak kullanabilir, çocuklarınızda gözlediğiniz ve kendinizde fark ettiğiniz davranışları, tutumları değerlendirmek adına faydalanabilirsiniz. Üstesinden gelmekte zorlandığınız durumlar için ise uzmanlara başvurabilirsiniz.

  • D vitamini ve sağlımız

    D vitamini ve sağlımız

    D vitamini, hormon benzeri fonksiyonları olan bir grup yağda çözünen vitamindir. Türkiye bol güneş ışığına sahip coğrafi bir konumda olmasına rağmen, gebe kadınlar, bebekler, çocuklar ve yetişkinlerde D vitamini eksikliği gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Özellikle kış aylarında güneşten az faydalandığımız için D vitamini sentezi hemen hemen hiç olmamaktadır.

    Bu nedenle D vitamini eksikliği bir hastalık göstergesi olacağı gibi, yetersizliğiyle birlikte bir çok sağlık sorunları da ortaya çıkmaktadır. Diyetisyen Selvi Pamukçu ile hazırladığımız ve siz değerli okuyucularımızın ilgiyle okuyabileceği bu makalenin dikkat çekeceğini umuyorum.

    D Vitamininin Vücuttaki Sentezi

    Bitkisel ve hayvansal kaynaklı olarak alınan D vitamini öncülleri deride ve vücutta sentez edilir. D vitamini iki şekilde oluşur.

    Deride güneş ışığı yardımı ile;

    Yeterli D vitamini alımı günde 20 dakika boyunca kol, bacak ve yüzün ışığa maruz kalması yeterli olabilir. D vitamini

    Tüm D vitamini yapımının yüzde 80’i deride olur,

    Geri kalanın yüzde 20’si ise diyetle bitkisel kaynaklardan ergokalsiferol (D2 vitamini) ve hayvansal kaynaklardan kolekalsiferol (D3 vitamini) alınır

    2. Diyetle besinlerden vitamin D2 ve vitamin D3 alınmasıyla ;

    Hayvansal besinlerden alınan kolekalsiferol(D3) ile bitkisel besinlerden alınan ergokalsiferol (D2), ince bağırsaklardan emilir. Emilen D Vitamini Karaciğerde metabolize olur. D Vitamininin fazlası Karaciğer, yağ ve kas dokularında depolanır. Vitamin D’nin bir kısmı, karaciğerde 25-hidroksikolekalsiferole [25(OH)D3] veya 25-hidroksiergokalsiferole [25(OH)D2]’ye çevrilir. D Vitamininin depolanmayan önemli bir kısmı 25(OH)D3’e dönüşerek kana geçerse de az bir kısmı karaciğerde işlenerek safra yoluyla bağırsağa taşınır ve ince bağırsaktan tekrar emilir(enterohepatik dolaşım). Plazmada bulunan 25(OH)D3 veya 25(OH)D2, böbrek hücrelerine gelir ve hidroksilaz enziminin etkisiyle hücre içinde 1.25(OH)2D3 veya 1.25(OH)2D2’ye dönüşerek aktif D Vitamini Metabolitini oluşturur.

    D vitaminin vücuttaki rolü

    D vitamini bağırsaktan kalsiyum ve fosfor emilimini kolaylaştırıp, böbreklerden fosfor geri emilimini uyararak kemik mineral metabolizmasını doğrudan etkilemektedir.

    İskelet sistemi ve D vitamini ; Eksikliği ile iskelet sisteminde belirtilerle ortaya çıkan hastalıklar raşitizm ve osteomalasidır. Raşitizm, özellikle süt çocuklarında ve ilk yaşlarda çok görülür. Raşitizmde kemikler yumuşar ve kolay bükülür hal alır. Bacaklarda X veya O biçimi çarpıklıklar olur. Osteomalasi ise yetişkinlerde yaygın olarak görülür ve kemikler daha yumuşaktır. Vücutta kalsiyum emilimi ve kemik mineral yoğunluğu düşüktür. Sık doğum yapan, yetersiz ve dengesiz beslenen, güneşten yararlanamayan kişilerde risk artar.

    Diyabet ve D vitamini ; D vitamini pankreastan insülin salgılayan beta hücrelerini uyararak insülin salınımını arttırır. Serum 25-OH-D ile insülin duyarlılığı arasında pozitif ilişki gözlenmiştir. Ayrıca D vitamini yangısal madde üretimi ve lenfosit çoğalmasını azaltarak Tip 1 diyabet oluşuma riskini ve özellikle açlık kan şekerini düşürdüğü gözlenmiştir.

    Obezite ve D vitamini; Vitamin D eksikliği deri altında yağ birikimini artırabilir. Obezitede yağ dokusu arttığı için D vitamini bu dokuda daha fazla depolanmaktadır.

    Ortak genetik ve çevresel ortamlarda gelişen, bel çevresi kalınlığı, yüksek tansiyon, kan yağlarında bozukluk, kan şekeri yüksekliği ile karakterize bir kardiyometabolik risk faktörleri olarak tanımlanan metabolik sendroma bağlı olan D vitamini eksikliğinin dünyada populasyonu yüzde 30- 60 olarak görülmektedir.

    D vitamini alımı, BKİ (Beden Kitle İndeksi )’ni azaltır ve birlikte kan basıncını düzenleyerek tansiyonu dengeleyebilir. Ayrıca D Vitamini bazı kanserlerin (meme, prostat, kolon rektum kanseri) otoimmün hastalıkların, kalp hastalıklarının gelişimini önler.

    D vitaminin eksikliği riski taşıyan grupları şu şekilde sıralayabiliriz

    Hamile ve emziren kadınlar

    Bebekler ve <5 yaşındaki çocuklar

    <65 yaş üzeri insanla

    Güneşten az yararlananlar veya kapalı ortamda çalışanlar

    Koyu cilt yapısına sahip olanlar(Afrika ve Güney Asya kökenli gibi)

    Ayrıca eksikliğinin nedenlerine baktığımızda diyetle yetersiz D vitamini alımı olanlarda, obezite (şişmanlık), yağ emilimi bozukluğu yapan hastalıklarda (kistik fibrozis, çölyak, whipple, crohn hastalıkları), katabolizmayı arttıran ilaçlar (glukokortikoidler) kullananlarda, karaciğer yetmezliği, nefrotik sendrom, kronik böbrek yetmezliği, genetik hastalıkları (vitamin D bağımlı rikets tip 1-2-3), hipertroidizmi olan kişilerde ve anne sütü kullanan bebeklerde bu vitaminin eksikliği bulgularına çok sık rastlanmaktadır.

    Serum D vitamini düzeyleri

    Kişide vitamin D düzeyini değerlendirmek için genellikle serum 25- Hidroksi vitamin D (25-OH D) ölçümü yapılır.

    25(OH)D düzeyi; 20 ng/ml D’den düşük ise D vitamini eksikliği,
    21 ile 29 ng/ml arasında ise D vitamini yetersizliği,
    30 ile 80 ng/ml arasında ise normal D vitamini düzeyi,
    80 ng/ml’den yüksek ise yüksek D vitamini düzeyi,
    150 ng/ml’den yüksek ise D vitamini intoksikasyonu olarak belirlenmiştir.

    D Vitamini kaynakları

    Bu vtaminin yoğun olduğu diyetlerle, bitkilerde bulunan ergokalsiferol (D2 vitamini) ve hayvan dokularında bulunan kolekalsiferol (vitamin D3) şeklinde alınabilmektedir. Aşağıdaki tabloda gördüğümüz üzere asıl D vitamini, kaynağı Güneş ışığı olup besinlerde ise en fazla sırasıyla derin yağlı su balıklarında (somon, sardalya, uskumru, ton balığı), morina balığı ciğeri ve yumurta sarısında bulunmaktadır.

    D Vitamini

    Doğal Kaynaklar

    Morina karaciğer yağı ∼400–1,000 IU/çay kaşığı vitamin D3
    Somon ∼600–1,000 IU/100 gr vitamin D3
    Sardalya ∼300 IU/100 gr vitamin D3
    Uskumru ∼250 IU/100 gr vitamin D3
    Ton balığı 236 IU/100 gr vitamin D3
    Shiitake mantarları ∼100 IU/100 gr vitamin D2
    Yumurta sarısı ∼20 IU/yumurta sarısı vitamin D3 /D2

    D Vitamini eksikliği önleme ve tedavi yaklaşımı

    Bu önemli vitaminin eksikliğini önlemek için, Endokrin Topluluğu kendi uygulama rehberlerinde bebeklerde ilk bir yıl için günlük 400-1000 IU (2000 IU’ye kadar güvenli), 1-18 yaş arasındaki çocuk ve ergenler için günlük 600-1000 IU (4000 IU’ye kadar güvenli), 18 yaş üzeri erişkinler için ise günlük 1500-2000 IU (10,000 IU’ye kadar güvenli) vitamin desteği önermektedir.

    Ülkemizde ve dünyada bu vitaminin yetersizliği yaygın olarak görülmektedir. Bu durumun kısıtlı güneş ışığına maruz kalma ve diyetsel faktörlerle ilişkili olacağı düşünülerek, kişilere vücudun ihtiyacını karşılamak için uygun beslenme kaynaklarından yeterli D vitamini alımı sağlanmalı ve takviyesi yapılmasının uygun olacağı görüşündeyiz.

    Her gün 30 dk kadar baş, yüz, el, kol ayak ve bacakların güneş ışınlarıyla doğrudan temas ettirilmesi ile birlikte yeterli ve dengeli beslenme çerçevesinde her gün 1 yumurta, 2 su bardağı tam yağlı süt yada ürünleri, haftada 1-2 yağlı balık tüketilmesiyle yetişkin insanlar D vitamini ihtiyacını karşılayabilmektedir.Bu koşulları sağlayamayanlara doktor kontrolünde ek D vitamini verilmesi gerekir.

    Referanslar;

    Fatma Uçar1, Mine Yavuz Taşlıpınar1, Ayşe Özden Soydaş1, Nurgül Özcan. Ankara Etlik İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesine Başvuran Hastalarda 25-OH Vitamin D Düzeyleri. Eur J Basic Med Sci 2012;2(1):12-15

    Belkız Öngen Ceyda Kabaroglu Zuhal Parıldar. D Vitamini’nin Biyokimyasal ve Laboratuvar De¤erlendirmesi. Türk Klinik Biyokimya Derg 2008; 6(1): 23-31

    Laird E, McNulty H, Ward M et al. Vitamin D deficiency is associated with inflammation in older Irish adults. J Clin Endocrinol Metab. February 2014.

  • Çocuk ve Gençlerin Artan Teknoloji Kullanımı ve Etkileri

    Çocuk ve Gençlerin Artan Teknoloji Kullanımı ve Etkileri

    Son zamanlarda ailelerin kontrol altına almakta zorlandıkları önemli konulardan biri de teknolojik aletlerin kullanımıdır. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre son zamanlarda yaklaşık olarak 10 aileden 8’inin internete ulaşımı olduğunu göstermektedir. İnternete erişimin kolaylaşması ve çeşitli teknolojik aletlerden ulaşılabilir olması ile kontrol altına alınması güçleşmektedir. İnternet kullanımı güvenliği sağlandığı takdirde pek çok bilgiye rahat ve hızlı bir biçimde ulaşım sağlanmasına olanak tanımaktadır. Ancak kontrolsüz kullanımı ise duygusal yaralanmalara, bilişsel zorlanmalara neden olurken yanında fizyolojik problemlere de sebep olmaktadır.

    Duygusal anlamda kaygı ve korku içeriklerine fazla maruz kalmak özellikle somut dönemde olan, soyut düşünceye henüz geçmemiş çocuklarda ki bu grubu ilkokul öğrencileri olarak belirtecek olursak, hayat olaylarına yönelik aşırı duyarlılık ve yoğun korku şeklinde kendini dışarı vurabilmekte. Çocuklar ise bu durumlarla nasıl baş edecekleri konusunda yetersizlik yaşamaktadırlar. Önceden var olmayan ancak yeni ortaya çıkmaya başlayan sizlerin de dikkatinizi çeken bazı yakınmalar söz konusu olabilmekte. Bunlara bakacak olursak, *Odada tek başına kalmamak için çeşitli bahaneler sıralayan,

    *Aydınlık ya da gündüz olmasına rağmen odalar arasında geçiş yapmaktan endişe duyan,

     

    Bilişsel anlamda ise dikkat ve odaklanma süreleri, bu sürelerin niteliği ekran kullanımı dolayısıyla etkilenmektedir. Oyunlara ve videolara bakıldığında oradaki amacın 

    dikkatin orada kalması ve videonun izlenmesine ya da oyunun oynanmasına devam edilmesi şeklinde olacağını fark etmek mümkündür. Videolar söz konusu ise bir sonrakine tıklamak için bir ipucu ve merak uyandırma söz konusuyken, oyunlarda ise çoğunlukla bir sonraki seviyeye geçme, maddi ya da teknolojik değeri olan bazı nesneleri toplamak yolu ile sürekli yeni bir uyaranın verildiğini görmek mümkündür. Sıklıkla gelen yeni, renkli, merak uyandırıcı ve canlı uyaranlar ne var ki hayat akışında oyun ya da videolarda olduğu kadar yoğun olmamaktadır. Dolayısıyla çocuk ve gençlerde sıklıkla karşılaşılan bazı durumlar gözlenmekte. Bunlar: 

    *Günlük yaşamdan sıkılan, adapte olamayan, 

    *Boş zamanlarını geçirecek aktivite yaratma ve bulma güçlük çeken, 

    *Hayat etkinliklerinden keyif almayan, 

    *Buna bağlı olarak alacakları keyfi tamamen teknolojik aletlerden edinmeye yönelik bir tutumun geliştiği kısır döngü ile yaşayan bireyler haline gelmeleridir. 

    Fizyolojik anlamda ise bazı çocukların ve gençlerin bağımlılık düzeyinde teknoloji kullanımı onları yürüyüş, fiziksel oyunlar oynama, akranları ile grup halinde koordinasyon gerektiren etkinliklerden uzaklaşmalarına neden olmaktadır. Sürekli oturmak, sabit bir biçimde tek bir uyarana odaklanmak hareket alanını kısıtlamaktadır. Erken yaşlarda maruz kalmaya başlamak ve TV-Tablet-Telefon üçgeninde yoğun zaman harcamak; 

    *Bedensel gelişimi, 

    *Dil gelişimi, 

    *Bedensel koordinasyon becerisinin gelişimi ile ilgili güçlükler söz konusu olabilmekte. 

    Ne yazık ki bazı tehdit içerikli uyarıcılar, kendilerine zarar vermeyi öğütleyerek ciddi fizyolojik ve psikolojik zararlara yol açmaktadır. 

    Sosyolojik anlamda ise tüm bunlara ek olarak yoğun bir biçimde maruz kalınan şiddet içerikli oyun ve videolarda aşina olunan davranış biçimine bürünmek ve bunu normal olarak algılamak söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla sergilenen davranışlar sosyal ilişkileri etkilemekte, yalnızlaşmaya neden olabilmektedir. 

    *Arkadaşları ile geçinemeyen 

    *Sıklıkla şiddet içerikli oyunlar oynayan bunları günlük hayata da taşıyan çocuklar sosyal uyum açısından güçlük yaşayabilmektedir. 

    DİKKAT! 

    Unutulmamalıdır ki ekran ve internet barındıran tüm aletlerin (tablet, bilgisayar, telefon ve TV) kullanımı söz konusu olduğunda tedbirli davranmak önemli olmaktadır. Çünkü renkli ve sürekli yeni uyaranların geldiği teknolojik dünyada internet kullanımının kontrolünü doğrudan çocuklara bırakmak uygun değildir. Aileler bu konuda gerekli adımları atmalı; izlenen videoları ve oyunları takip etmeli, güvenli internet kullanımına çocukları sevk etmelidir. Tüm bu aletlerle geçirilen zaman önceden belirlenmeli ve çocuğa bir yasak olarak tanıtılmamalıdır. Sağlıkları ve güvenlikleri ile ilgili yaşlarına uygun olacak biçimde açıklama yaparak kullanım sağlanmalıdır.

  • Paratiroid hormon bozuklukları tanı ve tedavisi:

    PARATİROİD BEZİ HASTALIKLARI

    Paratiroid bezleri boyunda Tiroid bezi arka üst ve alt taraflarına yerleşmiş 4 adet küçük bezden oluşur. Bu bez Parathormon (PTH) isminde bir hormon salgılar. Parathormon vücudumuzda kemik ve kas metabolizmamızın ana elementleri olan Kalsiyum ve Fosfor dengesinin sağlanmasını sağlar. Dolayısı ile paratiroid bezler ile ilgili bir hastalıkta Kalsiyum ve Fosfor dengemiz bozulacağından buna bağlı olarak birçok farklı semptom ortaya çıkar. Bu bez ile ilgili olan hastalıkları çok basitçe ikiye ayırabiliriz. Fazla hormon salgılanması durumuna Primer Hiperparatiroidi, az hormon salgılanmasına ise Hipoparatiroidi diyoruz.

    1- Primer Hiperparatiroidi :

    Paratiroid bezlerden gereğinden fazla PTH salgılanması sonucunda ortaya çıkan hastalıktır. PTH yüksekliğinin en sık sebebi Paratiroid bezlerden bir yada birkaçında ortaya çıkan Adenomlardır. Daha az sıklıkla görülen diğer iki neden ise Paratiroid bezlerin büyümesi (Hiperplazi) ve Paratiroid bezi kanseridir.

    Semptomlar : Parathormon yüksekliğinde Kanda Kalsiyum artarken Fosforda azalma görülür. Kanda artan Kalsiyum yüksekliğinin derecesine göre değişmekle birlikte hastalarda çok su içme, çok idrara gitme , tekrarlayan böbrek taşları, kabızlık, kalpte ritim problemleri, halsizlik, kas ağrıları, depresyon , hipertansiyon , gözlerde bant keropati hastalığı ve kemiklerde erime gibi bir çok farklı semptom ortaya çıkabilir.

    Tanı testleri : Şüphelenilen bir hastada ilk bakılması gereken test kan kalsiyum ve fosfor düzeyleridir. Kalsiyum yüksekliği görülen hastalarda ikinci aşamada Parathormon ve Vitamin D düzeylerine bakılır. Parathormon düzeyi uygunsuz bir şekilde yüksek olan hastalarda paratiroid ultrason , paratiroid sintigrafisi gibi radyolojik testler ile hormon yüksekliğine yol açan adenom tesbit edilir. Hiperparatiroidisi olan hastalarda kemik erimesi, böbrek taşı ve göz bulguları açısından gerekli olan diğer testlerde istenir.

    Tedavi: Kan Kalsiyum düzeyi çok yüksek olanlarda Kardiak etkilerden korumak için acil müdahale edilmesi gerekir. Ilımlı kalsiyum yüksekliği olan kişilerde kalsiyumu yükseltme potansiyeli olan Lityum, Tiyazid ve kalsiyum preperatları gibi ilaçlar kesilir. Hastaların günde en az 2-2.5 litre su içmeleri ve kalsiyumdan fakir (süt, peynir, yoğurt vb) diyet ile beslenmeleri söylenir. D vitamini eksik olanlar uygun şekilde tedavi edilir. Kemiklerinde hiperparatiroidiye bağlı erimesi olanlara Bifosfanat grubu kemik erime ilaçları başlanır.

    Paratiroid Adenomlarının kesin tedavisi cerrahidir. Şikayeti olan hastaların hiç beklemeden ameliyat olmaları gerekmektedir. Paratiroid adenomu olup hissedilen hiçbir şikayeti olmayan kişilerde (Asemptomatik Hiperparatiroidi) ise aşağıda sıralanan durumlardan herhangi birinin olması durumunda yine cerrahi tedavi önerilmektedir.

    Kan kalsiyum değeri normal laboratuar üst sınırından 1mg/dl (0,25 mmol/L) fazla ise

    Kreatinin klirensinin, uygun yaş ve cins normal değerine göre, % 30 ve üzerinde azalması

    Kemik kırık riskinin artmış olması

    Hastanın 50 yaşından küçük olması

    Tıbbi açıdan takip edilemeyecek hastalar

    2. Hipoparatiroidi :

    Parathormon eksikliği veya Parathorormonun etkisine direnç gelişmi sonrası ortaya çıkan duruma hipoparatiroidi denilir. Hipoparatiroidi nedenlerini genel olarak 3 grupta toplayabiliriz.

    Poligandüler sendrom kompanenti olarak

    Tiroid cerrahisi veya İyot 131 (Atom) tedavisi sonrası

    Parathormon etkisine direnç gelişimi (Psödohipoparatiroidi).

    Semptomlar : Parathormon düşüklüğü sonrasında kan kalsiyum düzeyinde düşüklük gelişir. Hipokalsemi sonucunda el, ayak ve dudak çevresinde uyşma , karıncalanma ve kasılma , tetani, bronkospazm, kalte ritim bozukluğu, depresyon, gözde katarak ve hipotansiyon gibi bir çok farklı semptom ortaya çıkabilir.

    Tanı Testleri : Klinik şüphesi olan hastalarda total kasiyum iyonize kalsiyum, fosfor, magnezyum, albumin, alkalen fosfataz, 25-OH vitamin D ve parathormon düzeylerine bakılır. Poliglandüler sendrom düşündüren bulgusu olan hastalarda vücuttaki diğer hormonlar ile ilgili gerekli görülen testlerde istenir. Psödohipoparatiroidi düşünülen hastalarda ise dinamik endokrin testler uygulanır.

    Tedavi : Bronkospazmi tetani ve ritim bozukluğu gibi hayatı tehtit eden hipokalsemi bulgusu olanlarda ve kan kalsiyum düzeyi ileri derecede düşük olanlarda acil damardan kalsiyum replasmanı yapılır. Cerrahi veya İyot 131 tedavisi sonrası hipoparatiroidi gelişen hastalarda ise ömür boyu uygun dozda ağızdan kalsiyum ve aktif vitamin d takviyesi verilir ve belirli aralıklar ile hastanın değerleri kontrol edilir. Parathormon düşüklüğü tedavisinde kullanılmak üzere Parathormonun enjeksiyon şeklinde kullanılabilen formu üretilmiştir. Yurtdışında Natpara isminde piyasada bulunan ve kullanılan ilaç henüz ülkemizde bulunmamaktadır.

  • Arzulanan Kadın ve Erkek

    Arzulanan Kadın ve Erkek

    Yine bir Pazar sabahı acil telaş laptopumu açıp siz değerli okuyucularıma bir tespitimi söylemek istiyorum. Bugün yine bildiklerinizi değiştirecek kendinizi ve karşı tarafı defalarca sorgulayacağınız yazımla birlikteyim.

    İnsanların çoğu sofrasının, özelinin ve eşyalarının bilinmesini ister,oysa akıl ve zeka geliştikçe insanda BİLİNME ARZUSU azalır. Gelişmemiş zekalar mal,mülk gösterişle başkalarını kıskandırarak kendilerini yüceltirken, gelişmiş zekalar yüceltilmeyi bilgiye, hakikate yöneltir

    Peki bu BİLİNME ARZUSU, Çoğumuz ünlü kişilerin daha çekici geldiklerini söyleriz . Bu konuda onlara ilgi duyar hatta hatta onların giyim kuşam ve yaşam tarzlarını birebir uygularız. Yapılan araştırmalara göre ilişkide kadınlar/erkekler daha çok esrarengiz kişilerin yani bilinme arzusu olmayan insanların daha çok çekici bulduklarını söylerler. Bilinme arzusu olmayan insanlar günümüz tabiriyle daha cool ve daha sakindir. Bu tür kişiler maddeye önem vermez, daha çok detaylarda görür kişileri.

    Genellikle partnerleri her dateinde(Buluşma) ona şapkadan tavşan çıkaracakmış gibi bakarlar. Aynı zamanda kafalarında büyük planlar kurar ve bunu uygulamak için sabıra ve zamana itaat ederler. İşlerini zora sokmamak için kimseye bilgi vermez , adımlarını çok sağlam ve dikkatli atarlar. Bu onların heyecanlarından dolayı değildir aksine rahat davrandığındandır.Heyecan duygusu onların en büyük kartıdır.

    HEYECAN duygusunun kaybolması ilişkide zamanla kişiler arası monotonluğa yol açmaktadır. Bi tür hissizlik ve sadelik ile devam edilen ilişkilerin bitmesi ani ve hızlıdır. Aslında yine tamda burada bilinme arzusu devreye giriyor. Eğer ilişkilerimizde bilinme arzusunu saklarsak monotonluktan ve sadelikten uzak olur daima partnerimizi ilişkiye bağlı tutarız. Zaten hepimizin istediği de aslında budur daima ilk günki gibi bizi sevmesi, sarılması, öpmesidir. Bunu yapmak başlangıçda partnerinize garip gelebilir ya da ona sıkıcı gelebilir. Ama ilişkinin her anlamda  uzun ve tutkulu olması açısından büyük bir faydası vardır. Kimileri için her ne kadar zor ve uğraştırıcı gelse de Bilinme arzusu yaşadıkca ve tattıkça aslında sizi daha değerli ve benlik seviyesi yüksek bir insan haline getireceğinden emin olabilirsiniz. Partnerinizin sizin olan ilgisi gün ve gün arttıkça size bunu hissettirecek hatta hatta bozulan ya da evliyken devam eden ilişkiniz daha da alevlenecektir. Bilinme arzusu bir karakter değil bir davranış biçimidir aslında. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise karşımızdakine şu mesaj verilmemeli: Her sürprizi ben yapıyorum ya da ilişkinin gövdesi, kolu bacağı benim ben olmazsam olmaz türünde davranışlar bizi partnerimiz tarafından bir yanılgıya uğratabilir. Bu yüzden olabildiğince hassas davranmanız sizin faydanıza olacaktır.

  • Obezite ve sağlıklı beslenme

    Obezite ve sağlıklı beslenme

    Son dönemlerde adlarını sıklıkla duyduğumuz tahılların anası olarak geçen ‘kinoa’ ve kuvvet, güç anlamına gelen ‘chia’ hakkında bilim ne diyor? Besin içerikleri neler? Nasıl tüketmeliyiz? Gerçekten mucizevi besinler mi? Diyetisyen Selvi Pamukçu ile hazırladığımız bu yazıyı siz değerli okuyucularımızın ilgiyle okuyabileceği bir makale olacağını umuyoruz.

    Her geçen gün değişen beslenme alışkanlıklarına rağmen tahıl ve ürünleri dünya nüfusunun beslenmesinde önemli bir yer tutmaya devam etmektedir. Tahıllar günlük beslenmemizde mutlaka yer vermemiz gereken bir besin grubu. Ortalama olarak tahıl ve ürünlerinden yetişkin bir kimsenin günde 6-11 porsiyon tüketmesi önerilir. Birçok çalışma günlük beslenmemizde tahıl alımının artmasıyla kardiyovasküler hastalık, tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kolon kanseri, obezite gibi hastalıklara yakalanma risklerinin azaldığını göstermiştir.
    Tahıllar denince aklımıza buğday, arpa, pirinç, yulaf, mısır vb. ile bunlardan elde edilen un, ekmek, bulgur, şehriye, irmik, kuskus , tarhana vb. gelmektedir. Son dönemlerde ismini duyuran kinoa ise tahıl ile benzer besin profiline sahip çimensiz bir bitkidir. Geçmişi çok uzun yıllara dayanan binlerce yıldır yetişen ve kendine özgü bir aroması olan kinoa, baskın bir tat ve kokusu olmaması nedeniyle dünya mutfağında tercih edildiği gibi Türk mutfağında ilgi görmeye başlamıştır. Sağlıklı aperatif yiyeceklerden ana yemeklere kadar bir çok alternatifli kullanıma sahiptir.

    Ant dağlarından dünyaya uzanan sağlık
    Yazımızın ana konularından biri olan Kinoa (Chenepodium quinoa Wild.), kazayağıgiller veya ıspanakgiller familyasına ait olup, kökeni Ant dağlarına uzanan tek yıllık bir bitkidir. Bu bölgedeki eski medeniyetlerden Aztek ve İnkaların başlıca besin maddesini oluşturmuş ve tahılların anası olarak bilinmektedir.

    Kinoa bitkisi ve tohumu

    Kalın, dik, odunsu sapları ve kazayağına benzeyen alternatif (sarmal) dizilişli geniş yaprakları vardır. Yapraklar loblu ya da dişli ve genellikle üçgen şeklindedir. Genç bitkiler üzerinde yapraklar genellikle yeşildir; ancak bitki olgunlaştıkça sarı, kırmızı veya mor renk alır.

    Gluten alerjiniz varsa kinoa iyi bir seçim olabilir
    Kinoa, gluten içermediği için glutensiz diyetlerde rahatlıkla kullanılabilmektedir. Gluten enteropatisinde (çölyak) hasta gluten içeren gıdalara karşı hiperalerjiktir. Bu nedenle gluten içeren besinler tükettiklerinde sorun yaşayabilirler.

    Enerji değeri 100 gr ~370 kkal olan Kinoa’nın, yüzde 67-74 karbonhidrat, yüzde 58.1- yüzde 64.2 ‘si nişasta, yüzde 2.5-3.9 ham liften oluşur. Bunun yanısıra Kinoa içeriğinde yüzde 8-22 protein, yüzde 37’den fazla esansiyel aminoasit içerir.

    Protein kısmı embriyoda yoğunlaşmış olup, bu proteinlerinin çoğunluğunu albumin ve globulin oluşturmaktadır. Kinoa, esansiyel aminoasitleri oldukça dengeli oranda içerir özellikle tahıllarda genelikle düşük olan lizin aminoasidinden zengindir.

    Lipit ve yağ içeriğine baktığımızda Kinoa yüzde 6-8 toplam lipit içerir. Esansiyel doymamış yağ asitleri bakımından zengindir. Yüzde 50.2 linoeik , yüzde 26.0 oleik , yüzde 4.8 linolenik asit yağ asitleri içerir. Ayrıca yağda eriyen vitaminlerden E vitamini de yüksek miktarda olması hızlı lipid oksidasyonunu önlemektedir. (yaklaşık 700 ppm α-tokoferol ve 840 ppm γ-tokoferol)

    Tahılların arasında mineralce en zengin tahıl
    Dış kepeğinde yoğunlaşan minareler diğer tahıllara oranla daha yüksektir. Kalsiyum, fosfor, magnezyum, potasyum, demir, bakır ve çinko yönünden zengin; sodyum yönünden fakirdir. Özellikle kalsiyum içeriği arpa, buğday ve mısır gibi tahıllara göre oldukça yüksektir. Özellikle kalsiyum içeriği arpa, buğday ve mısır gibi tahıllara göre oldukça yüksektir.

    B ve E vitamininin dışında farklı vitaminler de içeriyor
    B vitamini (özellikle folik asit ) ve E vitaminleri bakımından da önemli bir besin kaynağıdır. Kinoanın içerdiği vitaminler arasında; tiyamin (0.4 mg/100 g), folik asit (78.1 mg/100 g) ve C-vitamini (16.4 mg/100g) bulunmaktadır.

    Nasıl kullanır, nasıl tüketirim
    Kinoa genellikle beyaz ve sarı renkli tohumu olan çeşitler olup, pirinç gibi pilav yapımında kullanılır. Aynı zamanda haşlama olarak salatalara eklenerek soğuk olarak ayrıca sebze, et gibi sıcak yemeklerde kullanılabilir. Un haline getirilerek ekmek, makarna, bisküvi, kek ve atıştırmalık yapımında da kullanılmaktadır.

    Kinoa tohumları pişmeden 30 dakika önce suyla ıslatılmalıdır. Ardından akan suyun altında ovularak yıkanmalı ve üzerini saran acı kabuk soyulmalıdır. Örneğin 1 su bardağı kinoa tohumu için 2 su bardağı su kullanılmalıdır. Kinoa pişerken su yerine et ya da tavuk suyu da kullanılabilir. Pişme süresi yaklaşık 10-15 dakika kadardır.

    Aslında geçmişi eski medeniyetlere dayanan ve binlerce yıldır yetişen Kinoa, Birleşmiş Milletler konseyinin gelecek bin yıl kalkınma hedeflerine ulaşılmasının adına 2013 yılını Kinoa Yılı ilan etmesiyle, tüm dünyaya yeniden tanıtılmıştır.

    Kadim uygarlıklardan bize kalan miras Chia

    Aztekler ve Mayaların en önemli besin kaynağı olan chia tohumunun kökeni güney Meksika ve kuzey Guetemala’nın bereketli topraklarında yetişen bir adaçayı türünün (Salvia hispanica) tohumlarıdır. Maya dilinde güç anlamına gelen ‘chia’yı Aztekler ve Mayalar savaş öncesinde kendilerine güç ve kuvvet vermesi için kullanırlardı. Chia tohumunun beyaz ve siyah olmak üzere iki rengi vardır. Besin değerleri çok farklı değildir.

    Keten tohumundan daha fazla omega 3 içerir
    Zengin lif ve protein içeriğine sahip chia aynı zamanda yüksek miktarda omega 3 yağ asidi (alfa-linoeik asit ) içermesiyle dikkat çekmektedir. Keten tohumuna kıyasla daha çok omega3 içerir.

    İyi bir lif kaynağıdır. Günlük 2 yemek kaşığı chia tohumu ile günlük posa ihtiyacımızın üçte birini karşılamak mümkündür.

    Ağırlığının 10-12 katı kadar su çekerek jel kıvamına gelerek midede doygunluk hissi yaratır. Bu nedenle kişilerin iştah kontrolünü sağlamada etkilidir.

    Süt ve süt ürünü kullanamıyorsanız kalsiyumu Chia’dan alabilirsiniz

    Aynı zamanda günlük almamız gereken kalsiyumun yüzde 18’ini, magnezyumun yüzde 30’unu, manganezin yüzde 27’sini karşılar. Özellikle süt ve süt ürünlerini tüketemeyenler günlük kalsiyum ihtiyacını karşılamak için ‘chia’yı günlük beslenmesine ekleyebilirler.

    Antioksidan içeriği yüksek olan Chia Kuersetin, flavanoidler, kaffeik asit ve klorojenik asit içerirken, gluten içermemektedir. Çölyak ve gluten intoleransı olan bireylerde rahatlıkla tüketebilir.

    Chia Bitkisi ve Tohumu

    100 GR
    Enerji (kkal) 490 Posa (gr) 37.7
    Karbonhidrat(gr) 43.8 Kalsiyum (mg) 631
    Protein (gr) 15.6 Fosfor (mg) 948
    Yağ (gr) 30.8 Çinko (mg) 3.5
    Su (gr) 4.9 Sodyum (mg) 19
    Omega- 3 yağ asiti (mg) 17552 Potasyum (mg) 160
    Kolesterol (mg) Manganez (mg) 2.2

    Her besine çeşni katıp, Chia ekleyebilirsiniz
    Her türlü içecek ve yiyeceğin içerisine ekleyip kullanılabilen Chia salata ve sebze yemeklerine serpilerek veya süt, yoğurt gibi çorbalara eklenerek puding ve lezzetli içecekler hazırlayarak tüketilebilir.

    Chia tohumu

    Chia ile Kalp Sağlığı– Obezite ve İnsülin Duyarlılığında pozitif etki
    2009 yılında, 20-70 yaşları arasında, aşırı kilolu 76 kadına 12 hafta boyunca ilk ve son yemekten önce 25’er gram chia ve plesoba (chia verilmeyen grup) verildi. Sonucunda ise her iki grupta vücut kitlesi, inflamasyon, oksidatif stres, kan basıncında anlamı bir değişim olmadığı gözlenmiştir.

    Chia Bitkisi

    2012 yılındaki diğer bir çalışmada ; Postmenopozal dönemindeki kadınlara yedi hafta boyunca günlük 25 g öğütülmüş chia tohumu verilmiş, yedi hafta sonunda plazma ALA(alfa-linoeik asit ) ve EPA (eikosapentaenoik asit) da anlamlı artışlara neden olurken DPA ve DHA’ da anlamlı artışlar görülmemiştir.

    Hayvanlar üzerinde yapılan bir diğer çalışmada ise yüksek karbonhidratlı ve yüksek yağlı diyete 8 hafta sonra yüzde 8’lik chia tohumu eklenmiş, chia eklenen ratlarda plazma lipitleri ve kan basıncında herhangi bir değişiklik olmadığı fakat insülin hassasiyeti, glikoz toleransı ve hepatik enflamasyonu azalttığı görülmüştür.

    Chia Tohumu zararlı da olabilir
    Chia tohumunu ilaç kullanan yüksek tansiyon hastaları ve kan sulandırıcı ilaç kullanan hastaların doktor ve diyetisyene danışmadan kullanmaması gerekir.

    Sonuç olarak Chia tohumu sağlıklı yağlar, lif ve antioksidan gibi besleyici maddeler açısından zengin olduğu için şeker hastalığı ve kalp hastalığı olan kişilerde iyileştirmeye yardımcı olabilirler. Ancak chia tohumlarında bulunan yağ asitlerinin kan şekeri düzeyleri üzerindeki etkisi için araştırmalar devam etmektedir

    Chia tohumunun kilo vermeye katkısı olduğu yönünde düşünceler var, bunun sebep olarak su ile temas ettiğinde oluşan jel yapının tok kalmaya yardımcı olduğu düşünülüyor. Bilimsel olarak zayıflattığına dair yeterli çalışma yok. O nedenle chia tohumu mucizevi olarak doğrudan diyet amaçlı kullanılmamalıdır.

    Sağlıklı bir beslenme programında besin çeşitliliği çok önemlidir. Sağlıklı beslenme programı vücudumuzun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde her bir besin grubundan yeterli ve dengeli bir şekilde olmalıdır. Herhangi bir gıda tek başına vücudum tüm ihtiyaçlarını karşılayamaz.

  • Othello Sendromu

    Othello Sendromu

    Hepimiz hayatımızın bir döneminde hayatımızdaki insanları (aile bireyleri, eş, sevgili, arkadaş vs.) kıskanmış ya da onların hayatındaki bir olguya gıpta etmişizdir. Bu bir karakter özelliği, kariyer, maddiyat gibi kendi hayatımızda olmasını istediğimiz şeylerle ilgili gıpta olabilir.

    Tüm bunların yanı sıra kıskançlık denilince akla genelde ilk olarak partnere karşı duyulan kıskançlık duygusu gelir. İlişkilerde kıskançlık dozunda oldukça normal hatta heyecanı yüksek tutmak için biraz gereklidir. Ancak kıskançlığın dozu artıp patolojik bir rahatsızlığa dönüşünce hayat sizin hem de partneriniz için kabus olabilir.

    Patolojik kıskançlık olarak da bilinen Othello Sendromu (OS) özgüven eksikliği ve yoğun kaybetme korkusuna bağlı ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. OS olan kişilerde partneri aşırı kıskanmanın yanında, partneri kısıtlama, sözlü hatta fiziksel şiddete başvurmaya kadar giden davranışlar görülür.

    Othello Sendromu’nu diğer kıskançlık türlerinden ayıran özellik kişinin bu kıskançlığı sadece partnerine karşı duymasıdır. Kişi partnerinin dışındaki sosyal hayatında herhangi bir kıskançlık belirtisi göstermez hatta çevresine de son derece uyumludur. Ancak partnerinin de bulunduğu ortamlarda hem partnerini gözlemlemekten hem de partnerini kısıtlamaktan dolayı hiçbir keyif alamaz. 

    Kıskançlığın şiddeti zamanla ‘nereye gittin? nerede kaldın? kimlerleydin?’ gibi sorulardan, bu sorulara verilen cevaplara inanmamaya doğru artar ve akabinde öfke nöbetleri belirmeye başlar. Bir süre sonra partnerini eve kapatır, teknoloji ile bağlantısını keser, takip edemediği zamanlarda gizli kamera ya da kayıt cihazı bile kullanmaktan çekinmez. OS ilişki bittikten sonra da devam eder. OS olan kişiler genelde partnerleri tarafından terk edildiği için bunu bir çatışma haline getirir. Ayrıldıktan sonra bile partneri takip eder, çeşitli yollardan rahatsız eder ve maalesef şiddet gösterir hatta cinayeti bile düşünür. 

    OS olan kişilere bakıldığında özgüven eksikliği, yetersizlik duygusu, kaybetme korkusu, çocukluk çağında yaşanmış terk edilme travması veya yine çocukluk çağında ebeveynler tarafından aşağılanma gibi birçok özellik görülmektedir. 

    OS bazı durumlarda ilaç tedavisiyle ancak mutlaka psikoterapi desteği ile tedavi edilmelidir. Tedavinin en önemli yanı kişinin kendinde olan bu rahatsızlığın farkında olmasıdır. Nitekim patolojik kıskançlığı olan kişiler çoğunlukla sorunun kendinde olmadığını, kıskançlığının partnerinin davranışlarından ötürü olduğunu söylerler. 

    İkili ilişkideki en önemli şey tarafların karşılıklı olarak birbirlerine güvenmesi ve birbirlerini özgür bırakmasıdır. Partnere bağımlı değil bağlı olmaya çalışılmalı ve eğer ilişkiyi zedeleyen kıskançlık durumu varsa mutlaka yardım alınmalıdır.