Blog

  • Hepatit b , bulaşma yolları ve aşılama hakkında

    Önemli bir karaciğer hastalığı olan Hepatit günümüzde dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Ülkemizde de son yıllarda sıklığı azalmasına rağmen, özellikle Hepatit B hala önemini korumaktadır. Hepatit geçiren hastaların bir kısmında siroz gibi önemli hastalıkların gelişme ihtimalinin bulunması, hastalığın önemini daha da arttırmaktadır.

    Hepatite neden olan etkenler arasında Hepatit A, Hepatit B ve Hepatit C virüsleri ilk sıralarda yer almaktadır. Hepatit A virüsü sadece akut hepatit oluşturmaktadır. Bunlarda kronikleşme ve taşıyıcılık görülmemektedir. Hepatit B ve C virüsleri ise hem akut, hem de kronik hepatite neden olabilmektedir. Ancak B ve C virüsünü alan kişilerin tümünde hastalık görülmemektedir. Çeşitli yollarla bu virüsleri alan kişilerin bir kısmında karaciğer hasarı ve buna bağlı olarak kandaki karaciğer enzimlerinde yükselmeler görülürken, büyük kısmında sadece taşıyıcılık söz konusudur. Ülkemizde taşıyıcılık oranı C virüsü için %1’in altında iken B virüsünde bölgelere göre % 5 ile 10 arasında değişmektedir. Sağlıklı taşıyıcı olan bireyler herkes gibi toplum içinde yaşamlarını normal olarak devam ettirmektedirler. Ancak taşıyıcıların alkol almamaları, karaciğere zararlı ilaçlardan kaçınmaları ve ortalama yılda bir kez konunun uzmanına giderek karaciğerlerini kontrol ettirmeleri önerilmektedir.

    Hepatit B virüsü (HBV)nü alan kişilerde hastalığın yanı sıra taşıyıcılık da söz konusu olabileceği için bunlarda bulaşma yollarının iyi bilinmesi gerekir.

    HBV’nin bulaşma yolları günümüzde büyük oranda bilinmektedir. Bu virüs başta kan olmak üzere hemen hemen bütün vücut sıvılarında tespit edilmiştir. Ancak pratikte HBV’nin özellikle kan, kan ürünleri, cinsel temas yoluyla ve anneden bebeğe doğum sırasında bulaştığı kabul edilmektedir. Diğer vücut sıvıları ile bulaşma nadirdir.

    HBV’de Başlıca Bulaşma Yolları :

    Kan ve kan ürünleri ile temas ve kan nakilleri

    HBV bulaşmış iğne, enjektör, bistüri, sonda ve cerrahi aletlerle bulaşma,

    HBV ile infekte olmuş ve iyi dezenfekte edilmemiş hemodiyaliz cihazları,

    İyi temizlenmemiş aletlerle diş çekilmesi ve dolgu yapılması,

    Damardan ilaç kullanımı,

    Mikropla temas etmiş ve iyi temizlenmemiş aletlerle akupunktur ve dövme yapılması, kulak delinmesi, HBV pozitif kişinin jileti ile traş olunması ve diş fırçası ile diş fırçalanması,

    Özellikle HBeAg’si pozitif olan taşıyıcı anneden doğan çocuğa doğum sırasında bulaşma,

    Cilt yarası, kesi, mukoza yaralanması ve kanla temas nedeniyle HBV pozitif kişiden sağlıklı kişiye bulaşma,

    Cinsel temasla bulaşma

    HBV’nin bulaşma yollarının özelliğinden dolayı bazı kişi ve /veya gruplar risk altındadırlar. Genel olarak özellikle HBV’nin bulaşma olasılığının yüksek olduğu kişilerin öncelikli olarak aşılanması, daha sonra kademeli olarak ve bir plan çerçevesinde diğer kişilerin de aşılanması önerilmektedir. HBV için yüksek risk grubunu oluşturan ve öncelikli olarak aşılanması gereken gruplar şunlardır:

    Başta laboratuar ve kan merkezi çalışanları olmak üzere, cerrahlar, diş hekimleri ve diğer bütün sağlık personeli,

    HBV taşıyıcısı olan annelerden çocuğa geçiş doğum sırasında veya daha sonra olabilmektedir. Bu nedenle hasta veya taşıyıcı olan annelerin bütün çocukları ve yeni doğan bebekleri,

    Seksüel bulaşma HBV’nin kan yoluyla bulaşmadan sonraki en önemli bulaşma yoludur. Bu nedenle hepatitli veya HBV taşıyıcısı olan bireylerin eşleri,

    Ailede hepatitli veya HBV taşıyıcısı varsa diğer aile fertlerinin tümü ve yakın ilişki içinde bulunduğu kişiler,

    Homoseksüeller, damardan ilaç alışkanlığı bulunanlar ve genel ev kadınları da HBV’nin yüksek oranda bulunduğu riskli gruplardır. Bunlar da aşılanmalıdır.

    Kronik böbrek hastalığı bulunanlar, (özellikle hemodiyaliz hastaları),

    İmmun yetmezliği bulunan hastalar,

    Kalabalık yaşam şartları, kötü hijyen ve düşük sosyoekonomik durum HBV’nin bulaşma oranını arttırmaktadır. Bu nedenle yetiştirme yurtları, bakımevleri,hapishaneler ve kreşler gibi insanların toplu olarak bir arada bulundukları ve pek çok malzemenin ortak olarak kullanıldığı yerlerde yaşayanlar,

    Başta hemofili hastaları olmak üzere, sık kan ve kan ürünleri nakli yapılanlar veya hastaneye bağımlı, sık enjeksiyon ve sık perkütan girişim yapılan hematoloji ve onkoloji hastaları, diğer kronik hastalar,

    Toplumumuzda HBV taşıyıcılık oranı yüksek olduğu için ve yeni doğan bebeklerin immün sistemleri de henüz yeterince gelişmediği için, bütün yeni doğan bebekler risk altındadır ve aşılanmalıdır.

    Yapılan çalışmalarda günümüzde sadece HBV’ye karşı antiserum ve aşı geliştirilebilmiştir. Dünyanın pek çok ülkesinde öncelikli olarak risk altında bulunan kişiler olmak üzere bireylere aşılama programları uygulanmaktadır. Yapılan kan tetkiklerinde sadece hem HBsAg, hem de Anti-HBs sonucu negatif olan kişilere aşı yapılır.

    HBV ile temas şüphesi olan kişilere ilk 72 saat içinde HBV spesifik immün globülin yapılarak pasif bağışıklık sağlanabilir. Aktif bağışıklık ise ülkemizde de bulunan Hepatit B aşılarından herhangi biri ile yapılabilir. Aşılama ile sağlanan koruyuculuk bütün aşı tiplerinde % 90’nın üzerindedir.

    Aşılar önerilen programa uygun olarak, zamanında yapılmalıdır. Üç doz aşı yapıldıktan en erken 6-8 hafta sonra aşının tutup tutmadığı kontrol edilmelidir. Genel olarak son aşı dozundan 12 ay sonra antikor (Anti-Hbs) düzeyine bakılması, düzeyi düşük olan kişilere ek olarak tek doz aşı yapılması önerilir. Daha sonra ise ortalama 4-5 yılda bir, antikor düzeyine bakılması ve aşının koruyuculuğunun arttırılması için gerekirse tek doz aşı yapılması gereklidir.

  • Beklenti Etkisi

    Beklenti Etkisi

    Bu yazımda beklenti etkisinin çeşitlerinden ve ne kadar etkili olduğunu görebilmemiz adına yapılmış olan bir çalışmadan bahsedeceğim. Beklenti etkisinin iki çeşidi vardır. 

    1. Yüksek Beklenti Etkisi (Pygmalion Etkisi)

    Literatürde adı Pygmalion etkisi olarak geçer ve insan ilişkisinin olduğu her alanda etkilerini görebileceğimiz bir durumdur. Aslında çok basit, bir kişiye ya da gruba yönelik yüksek bir beklenti olduğunda o kişinin ya da grubun beklentiyi karşılamasına denir.

    1. Düşük Beklenti Etkisi (Golem Etkisi)

    Golem etkisine, pygmalion etkisinin tam zıttı diyebiliriz. Bir kişiye ya da gruba yönelik düşük bir beklenti olduğunda o kişi ya da grubun düşük beklentiyi karşılamasına denir.

    Bu konuyla ilgili yapılmış olan çok ilginç bir deney bulunmakta. Bir grup araştırmacı bir ilkokulun 1. ve 2. Sınıflarına zeka testi uyguluyor. Sonrasında aslında orta seviyede bir zekaya sahip olan öğrenciler hakkında öğretmenlere o çocukların üstün zeka olduklarını söylüyorlar ve öğretmenleri manipüle ediyorlar. 1 sene sonra aynı araştırmacılar okula gelip aynı testi aynı çocuklara tekrar uyguluyorlar ve öğretmenlere üstün zekalı olduğunu söyledikleri ama aslında ortalama zekaya sahip çocukların test sonuçlarında gözlemleniyor ki, zeka puanları artmış. 

    Buna neyin sebep olduğunu anlamaya çalışan araştırmacılar, üstün zekalı zannettikleri öğrencilere diğer öğrencilerden daha farklı davrandıklarını gözlemlemişler. O öğrenciler hata yaptıklarında yanlış yaptın demek yerine neden nerede yanlış yaptıklarını onlara açıklamışlar. Onlara daha çok söz hakkı vermiş, soru sormalarına daha çok izin vermişler. Bu yaklaşımı farkeden öğrencilerde öğretmenlerinin kendilerine olan yaklaşımlarından öğrenmeye daha açık bir hale gelmişler ve soru sormaktan korkmamışlardır.  Aynı zamanda çevresindeki insanların onlara yaklaşımları dolayısıyla kendilerinden yüksek bir beklenti olduğunu fark etmiş bu beklentiyi karşılamak için daha fazla çalışmışlardır.

    Bu etkinin bu kadar ilginç olmasında ki en büyük sebep şüphesiz ki; bu davranışlarda bulunan öğrencilerde, öğretmenlerde bunu bilinçli bir şekilde yapmamalarıdır. 

    Beklenti etkisinden çıkarılabilecek bir çok ders bulunmakta. Bunlardan biri; çevremizde değer verdiğimiz insanlara en iyi destek onların başarabileceklerine GERÇEKTEN inanmak. Beklenti etkisini sadece çevremizdekilerde değil kendi üzerimizde de denemeliyiz ve buradaki istenilen değişim, başarı IQ seviyemizi arttırmak değil, değiştirmek istediğimiz duygularımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız ve aynı zamanda edinmek istediğimiz duygu, düşünce ve davranışlarımızdır. 

    Bu öğretiden yola çıkarak şunu söylemek yanlış olmaz sanıyorum; şu anki biz, diğer insanların ve bizim kendimizden olan beklentisi ne ise oyuz. Ama kendimizin kendimizden ne beklediği daha önemli…

  • Gastroenteroloji bilim dalı ne yapar

    Gastroenteroloji mide bağırsaklar ve karaciğer hastalıkları ile ilgilenen bilim dalıdır. Gastro latincede mide, enteroloji ise kabaca bağırsakları ifade eder. Gastroenteroloji uzman hekimleri, iç hastalıkları ihtisasını tamamladıktan sonra ilave olarak gastroenteroloji bilim dalında da ihtisas yaparlar.

    Gastroenteroloji uzmanları yemek borusu, mide, bağırsak, karaciğer ve pankreas hastalıklarının tanısı ve tedavisi için özel muayene yöntemlerini kullanırlar.

    Bu muayeneler için kullanılan cihazlar;

    GASTROSKOPİ

    Endoskopi ile yemek borusu, mide ve 12 parmak hastalıklarının tanısı konulduğu gibi belli bazı hastalıkların tedavisinde kullanılan cihazdır.

    Fiberoptik ve elektronik olan bu cihazlar kullanım amaçlarına göre çok çeşitlilik gösterir, tek bantlı ve çok bantlı yapıda olabilir, mültiband cihazlar ise özel eğitim gerektirir.

    Gastroskopi tetkiki esnasında hastalığın tanısını koymak için hasta olan kısımlardan küçük parçalar almak gerekebilir. Buna biyopsi adı verilmektedir. Biyopsi alma esnasında hasta ağrı duymaz. Biyopsi almanın genelde, bazı durumlar dışında herhangi bir sakıncası yoktur.

    Gastroskopik tetkik için hastanın 8-10 saat aç olması gerekir, boğazın uyuşturulması muayene için yeterlidir ama bu muayeneden korkan hastaların kısa süreli uyutularak da muayenesi yapılmaktadır. Hastanemizde bu muayene uyutularak yapılmaktadır, hasta isterse muayene uyutulmadan da yapılır. Birçok mide hastalıkların tanısı gastroskopik muayene ile konulabilir.

    – Yemek borusunda yanıklar, iltihap, polip, divertikül, varis, tümör, reflü hastalığı vb. gibi,

    – Midede iltihap, ülser, polip, damarsal hastalıklar, tümörler, midenin giriş ve çıkış kısmındaki darlık ve genişlemeler, yabancı cisimler, mide içinde safra, evvelce yapılmış mide ameliyatları vb. gibi,

    – Duodenum (12 parmak bağırsağı), ülser, daralma, tümör, damarsal hastalıklar, çölyak hastalığı, ana safra kanalının barsağa açılmış olduğu bölge hastalıkları bu muayene ile ortaya çıkarılabilir.

    KOLONOSKOP

    Kalın bağırsağın muayenesinde kullanılan cihazdır. Muayene anal yoldan yapılmaktadır. Bu muayenenin başarılı ve yeterli olması için kalın barsağın bazı ilaçlarla dışkıdan temizlenmesi gerekmektedir. Gastrostroskopik muayene hasta 8-10 saat aç ise muayene günü yapılabilir ama kolonoskopik muayene için hastaya 3-4 gün sonrasına randevu verilmektedir. Bu zaman içinde muayenenin başarısı için hastaya bazı gıdaları yememesi öğütlenir. Muayeneden bir gece evvel, bağırsak temizliği için yazılan reçetedeki ilacı içmesi önerilir. Ertesi sabah da kalın bağırsağın özellikle son kısım temizliği için ilaveten hazır lavman yapılır. Lavmanı hasta evde yapabilir veya hastanede uygulanabilir.

    Kolonoskopik muayene uyutularak yapılır ama hasta isterse uyutulmadan da yapılabilir. Hastanın aç olması gerekir.

    Bu muayene 15-20 dakika sürebilir, muayenede kalın bağırsağın ince bağırsakla birleştiği yere kadar, hatta ince barsağın son kısmına kadar aletle girilir. Kolonoskopik muayene, gastroskopik muayene gibi hem tanı amaçlı ve hem de tedavi amaçlı kullanılır.

    Kolonoskopideiltihabi bağırsak hastalığı, damarsal hastalıklar, polipler, divertiküller, tümör, yabancı cisimler tanınır, bir kısmının tedavisi de yapılabilir.

  • Öfke

    Öfke

    Öfke, sağlıklı ve doğal bir duygudur. İnsanlar öfkelerini kontrol edemezlerse okul-iş hayatında, sosyal ilişkilerde ve yaşam kalitesinde sorunlara yol açar. Birçok kişisel ve sosyal problemlerin (çocuk istismarı, aile içi şiddet, fiziksel ya da sözel saldırganlık, toplumsal şiddet vb.) kökeninde öfke vardır. Genellikle öfkeye yol açan nedenler arasında; tehdit edilme, engellenme, görmezden gelinme, fiziksel incinme ve yaralanmalar, tacize uğrama, hayal kırıklığı, saldırıya uğrama, eleştirilme hisleri sayılabilir. Buna ek olarak, insanlar çoğu zaman haksızlığa uğradıklarını düşündüklerinde öfke ortaya çıkar. Öfke hissini çoğunlukla başkalarına karşı, bazen de kendimize karşı yaşarız. Başkalarına karşı hissettiğimiz öfke, onların bize karşı haksız davranışlarının ve kırıcı sözlerinin bir sonucudur. Bu durum karşısında kendimizi küçük ve değersiz hisseder, ona öfke besleriz.  

    Öfke bedensel sistemimize zarar verir. Birçok ağrı belirtisine ve sağlık problemlerinin oluşmasına yol açar. Kalp krizlerinin en büyük faktörlerinden biri öfkedir. Öfke özellikle kadınlarda depresyon, panik atak gibi psikolojik sorunların oluşmasında rol oynar. 

    İş hayatımızın istediğimiz düzende gitmemesi, canımızın yanması veya zarar görmüş olmak, başkaları tarafından kullanılıyor olma düşüncesi, haset ve kıskançlık gibi bazı durumlar öfkeyi tetikler. 

    Öfke kontrolü

    Öfkeyi kontrol etmenin basit yöntemleri vardır. Bunlardan bir tanesi derin derin on defa nefes alırsak, öfkemiz yatışmaya başlamış olacaktır. İkili ilişkilerde veya evliliklerde karşı tarafı suçlayıcı cümlelerin “sen”le başladığı görülür. Oysa asıl olan ilişkilerde “ben dili”yle ifade edilmiş cümleler kurmaktır. “Sen beni anlamıyorsun” yerine “Ben yeterince anlaşılamadığımı hissettim” gibi cümleler kullanmalıyız. “Ben” ile başlayan cümleler kurarsak, karşımızdaki insanın bizi anlamasına şans vermiş oluruz. Çoğu öfke, buna benzer iletişim hatalarından kaynaklanır. 

    Öfkeyi kontrol etmenin diğer bir stratejisi de mizahtır. Olaylarla, durumlarla veya kendimizle dalga geçmeyi öğrenebilirsek, yaşamın keyifsiz olmadığını fark edebiliriz. Çevremizdeki insanların bize karşı sergiledikleri tutumu bir tehdit olarak algılamayıp, onların kendi kusurluklarından ve eksikliklerinden kaynaklanan davranışlar veya tutumlar olarak algılarsak, hayatın biraz daha hafiflediğini görürüz.    

  • Dikkatli olun, diyabet sessizce yakalayabiliyor!

    Genellikle kalıtımsal bir hastalık olarak bilinen şeker hastalığı yani diyabet hiçbir belirti vermeden de ortaya çıkabiliyor. Toplumda görülme sıklığı giderek artan diyabet hastalığından korunmak için doğru beslenme ve düzenli egzersizleri kapsayan bir yaşam şekli benimsenmesi gerekiyor.

    Tatlı sevmediğim için bende diyabet yoktur demeyin

    Diyabetik hastalarda en çok rastlanan belirtiler çok su içme, sık tuvalete gitme, çok yemek yeme veya iştahsızlık, halsizlik, çabuk yorulma ve ağız kuruluğudur. Ayrıca bulanık görme, açıklanamayan kilo kaybı, inatçı enfeksiyonlar, tekrarlayan mantar enfeksiyonları, kaşıntı gibi hastayı ve doktoru uyarması gereken yakınmalar da olabilmektedir. Ancak son yıllarda bu belirtiler görülmeden ve hiçbir yakınma olmadan sadece taramalar sırasında yakalanan vakaların sayısı da giderek artmaktadır. Bu nedenle ailesinde diyabet öyküsü bulunan, hipertansiyon, kolesterol ve trigliserid değerleri yüksek olan, sıklıkla kan şekeri düşen kişilerin yılda bir kez kan şekerine baktırmaları gerekmektedir.

    Türkiye’de 6,5 milyon diyabet hastası var

    Diyabet; yaşam boyu süren bir hastalıktır. Kontrol altına alınmadığı takdirde kalp hastalıkları, böbrek yetmezliği, körlük gibi birçok hastalığa yol açabilir. Ülkemizde yaklaşık 6.5 milyon kişi diyabetle mücadele etmektedir. Bu oranın %7.5’u yeni tanı konulmuş diyabetik hastalardan oluşmaktadır. Toplumda giderek salgın haline gelen diyabetten korkmak yerine, hastalığı tanımak ve yaşam tarzını sağlıklı bir şekilde düzenlemek gerekmektedir.

    Diyabet hastası mısınız?

    Diyabet hastalığında tanı için açlık kan şekeri önemli bir kriterdir; ama yeterli değildir. Doğru tanının konulması için çok su içme, çok idrara çıkma gibi yakınmalar ile birlikte günün herhangi bir zamanında kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde olması, açlık kan şekerinin (en az 8 saat açlığı takiben) 126 mg/dl üzerinde olması, 75 gr. glukoz yükleme testinde 2. saat kan şekerinin 200 mg/dl ve üzerinde çıkması ve A1c değerinin %6.5’in üzerinde olması gerekmektedir.

    Kimler risk altında?

    Obez veya kilolu bireyler özellikle risk grubundandır. (Beden kitle indeksi ≥25 kg/m2) Kadınlarda bel çevresi 88 cm, erkeklerde 102 cm üstünde ise bu durum tehlikeye işaret edebilir.

    Birinci derece yakınlarında diyabet bulunan kişiler

    İri bebek doğuran veya daha önce “Gebelik diyabeti” tanısı almış kadınlar

    Hipertansiyonu olanlar, kan yağları yüksek ve bozuk olanlar (HDL-kolesterol ≤35 mg/dl veya trigliserid ≥250 mg/dl)

    Daha önce diyabet öncesi durumlar saptanmış olanlar

    Polikistik over sendromu olan kadınlar

    İnsülin direnci ile ilgili klinik hastalığı veya bulguları bulunan kişiler

    Kalp damar hastalıkları veya serebral damar hastalığı bulunanlar

    Düşük doğum tartılı olarak doğan kişiler

    Hareketsiz ve yüksek kalorili dengesiz beslenenler ( Doymuş yağlardan zengin ve posa miktarı düşük beslenme alışkanlıkları)

    Şizofreni hastaları ve bazı ilaçları kullanan kişiler

    Solid organ (özellikle böbrek) nakli yapılmış hastalar beden kitle indeksi ≥25 kg/m2 seviyesinde ise özellikle dikkat etmelidir.

    Gebelik diyabeti taraması çok önemli

    Bebeğin yaşamsal risklerini en aza indirmek, iri bebeğin getirebileceği doğum zorluklarını azaltmak, annede ileride gelişebilecek Tip 2 diyabeti ön görebilmek amacı ile risk grubunda olsun olmasın tüm gebelerde diyabet taraması yapılmalıdır.

    Kişiye özgü bir tedavi planı belirlenmeli

    Tip 1 diyabet, kan şekerini kontrol eden hormonlardan insülin isimli hormonun yetersizliği veya etkisizliği temelinde gelişmektedir. Bu hastalarda çok su içme, çok idrara çıkma ve istemsiz hızlı kilo verme yakınmaları kısa bir sürede olmaktadır. Tip 2 diyabet adı verilen olgularda ise insülin hormonuna duyarsızlık vardır. Bu kişiler insülin yetmezliğinden önceki dönemlerde uzun bir süre insülin fazlalığı olan olgulardır. Ayrıca kan şekerinin kontrolünde etkili olan diğer hormonların düzensiz salınımları ile ortaya çıkan diyabet tabloları da bulunmaktadır. Burada doğru teşhis tedaviye olumlu etki etmektedir.

    Obez veya kilolu olan kişilerde, 40 yaşından itibaren 3 yılda bir diyabet taraması yapılması önerilmekle birlikte, risk faktörleri olan kişilerde açlık kan şekeri ile her yıl tarama yapılması gereklidir. Doğru beslenme ve egzersizi kapsayan bir yaşam değişikliği tedavinin ilk ve en öncelikli basamağıdır. Hastayı tanımak ve kişiye bağlı en uygun yöntem ne ise o tedavinin uygulanması gereklidir. Tip1 diyabet tedavisi için olmazsa olmaz ilaç insülindir. Tip 2 diyabet tedavisinde ise; tedavinin ilk basamağından itibaren düzenli ilaç kullanımı ve kilo kontrolü önemlidir. Hastalara beslenme alışkanlıklarının kalıcı olarak değiştirmesi ve bunun yaşam boyu devam edeceğinin anlatılması gereklidir.

  • Kişilik Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik bozuklukları; kişinin kendi kültürüne göre, beklenenden önemli derecede sapmalar gösteren, süreklilik arz eden bir iç yaşantılar ve davranışlar örüntüsüdür. Ergenlik döneminde veya erişkinlik yıllarında ortaya çıkar. Kalıcı olabilir ve işlevsel olarak bozulmaya sebep olur. İnsanlarda çeşitli türlerde görülebilecek kişilik özelliklerinin kişilik bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için bunların uyum bozucu olması ve işlevsellikte bir bozulmaya veya kişisel sıkıntıya yol açması gerekmektedir. Değişiklik göstermeyen bu tutum ve davranış kalıpları, düşünce farklılıklarında, duygulanım farklılıklarında, insanlar arası ilişkilerde ve itkilerini kontrol etmekte yaşanan zorluklarda kendini gösterir. DSM-IV, kişilik bozukluklarını üç grupta sınıflandırmıştır. A kümesi, paranoid, şizoid ve şizotipal; B kümesi, antisosyal, borderline, histrionik ve narsistik; C kümesi ise çekingen, bağımlı ve obsesif- kompülsif kişilik bozukluklarını içerir (Barlow & Durand, 2005).

    Freud, obsesif ve kompülsif kişileri aşırı duyarlı olmakla özdeşleştirmiş ve bu kişilik bozukluğunun anal dönemde ortaya çıktığını savunmuştur. Freud yaptığı araştırmalar ile ilk önce, bu tip kişilik gösteren bireylerde, tipik olarak gözlemlediği özellikler arasında temizlik, inatçılık, tuvalet eğitimi yer alır. İkinci olarak, bu tip hastaların konuşmalarında, fantezilerinde, hatıralarında ve rüyalarında anal simgeler tespit etmiştir. Üçüncü ve son olarak Freud, tedavi ettiği kişilerin anne baba tarafından tuvalet kontrolüne zorlandıklarını rapor etmiştir (McWilliams, 2010).

    Obsesif kompülsif kişilerde görülen hınç ve korku temel duygulanımsal çatışmayı oluşturur. Bir diğer duygulanımsızlık hal ise utanç duygusudur. Kişi yüksek beklentilerinin olduğunu terapiste yansıtır ve terapist tarafından gözlemlenen düşünce ve eylem standartlarına uyamadıkları zaman utanç hissederler. Obsesif olan kişiler yalıtma savunmasını, kompülsif kişiler ise yapıp-bozma savunmasını kullanırlar. Obsesif ve kompülsif kişiler ise her iki savunmayı kullanırlar. Obsesif karaktere sahip olan kişiler sevgiye dayalı bağlanma ilişkilerini kurmakta zorluk çekseler de kaygı ve utanç yaşamadan kendilerini ifade etmekte güçlük çekerler. Kompülsif kişilerin genel özellikleri arasında alkol alma, aşırı yemek yeme, kumar oynama, doymuşken tabağımızdaki yemekleri bitirmeye çalışmak gibi örnekler verebiliriz. Bu davranışları kompülsif kılan şey, tahripkar olması değil, kişinin bunlara yapılmaya zorlanmış ve itilmiş olmasıdır (McWilliams, 2010).

    Çocuk herhangi bir çatışma ile karşılaştığında bir savunma mekanizması olarak kullandığı obsesyonu, bir çeşit ritüele dönüştürerek, psikolojik yaşamında bir yere koymuş olur. Her çocuğun kendine ait bir törensel saplantısı vardır. Onlar, oluşturdukları bu ritüel saplantılarla korku ve tehdit içeren davranışları veya olayları yendikleri kanısına varıp, yanılgıya düşerler. En tipik örnek karanlıktır. Gece yatmadan önce karanlık korkusunu yenmek için yapılan bazı davranışlar vardır. Bu davranışlar süreklilik ve devamlılık gösterdiği için ritüel hale gelmiştir. Oda kapısının açık olduğundan emin olmak, oyuncak ayının üzerini örtmek ya da komodin üzerinde duran bardağa su koymak gibi tutumlar, çocuğun anneden ayrı kaldığını işaret ederek karanlığın sebep olduğu korkuyu yenmek amacıyla yapılan ve yinelenen hareketlerdir. Önemli olan nokta ise bütün çocuklar arasında yaygın bir şekilde gözlemlenebilecek bu rahatlatıcı hareketlerin saplantı haline gelmesiyle sorun oluşur. Örneğin ellerini on kez yıkamadan masaya oturan ya da yatmadan önce ısrarla bebeğine sarılmak isteyen bir çocukta bu ritüel davranışların saplantı halini aldığı söylenebilir (Medicana, 1993). 

    Bu tip kişilik bozukluğu genellikle yedi yaş civarında ilk belirtilerini verir ama genel olarak saplantıdan söz edilebilmesi için 12 yaşından küçük olunmamalıdır. İlk ayrılıklar kardeş doğumu gibi çocuğun yaşamındaki zor anlarda obsesif davranış başlangıcının belirtileri ortaya çıkar. Yeni bir kardeşin gelmesi ile birlikte çocuk annesini kaybettiğini düşünerek saldırgan, korku, endişe gibi tepkileri harekete geçirir. Bu duygular içindeki çocuk yarattığı korkuyu yenmek için savunma mekanizmalarını kullanır. Çocuk isteklerini ve ihtiyaçlarını tatmin etmek için bilinçsiz bir şekilde ritüel hareketlere başvurur (Medicana, 1993).

    Obsesif ve kompülsif kişilik bozukluğunda genetik geçiş önemli olmakla birlikte tek belirleyici etken değildir. Obsesif ve kompülsif bozuklukta genetik araştırmalar; aile çalışmalarına, ikiz çalışmaları ve epidemiyolojik çalışmalarına göre farklı alanlardaki incelemelere dayanır. Obsesif kompülsif kişilik bozukluğu ile ilgili birçok aile çalışması bulunmaktadır ama 90lı yıllardan önce yapılan aile çalışmaları tanı ölçütlerinin yetersizliği, aile üyeleri ile dolaylı olarak görüşülmesi, kontrol gruplarının oluşturulmaması, obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun birince derece yakınlarda görüldüğünü bildirmektedir ve güvenirliliği zayıftır. Aile çalışmaları ile birlikte 1987-1995 yılları arasında yapılan 10 çalışmada bu tip hastaların birinci derece yakınlarında bu tür bozukluğun semptomlarının bulunma oranı %0.7 ile %10.3, anne ve babalarında ise %3.4 ile %30 arasında oranlanmıştır. İkiz çalışmalara bakacak olursak, sınırlı sayıda bir araştırmaya sahiptir. Tek yumurta ikizleri genetik yapılarından dolayı özdeştirler. Çift yumurta ikizleri ise kardeşlerde olduğu gibi genetik yapıları birbirlerine benzerdir. İkiz çalışmaların önemli noktası, tek ve çift yumurta ikizlerinin eş hastalanma oranlarının farklılık göstermesidir. Tek yumurta ikizlerinde eş hastalanma oranı %67 iken bu oran çift yumurta ikizlerinde %31 olarak gözlemlenmiştir. Farklı toplum ve kültürlerde yapılan epidemiyolojik çalışmalarda obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun sıklığının ergenlik öncesinde erkek çocuklarda daha yüksek oranda iken ergenlikte erkek ve kızlarda sıklığın eşitlendiği, ergenlik sonrasında ise kızlarda daha fazla olduğu saptanmıştır (Nicolini, Cruz, Camerena, Paez & Fuente, 1999).

    Obsesif ve kompülsif kişilerde terapiyi ilk kurallardan biri olan nezaket çerçevesi içinde sürdürmektir. Bu tip kişilerde utanç duygusunun eğilimlerini fark edip yorumlamak önemli ölçüde değer taşır. Terapistin, danışanla talepkar ve kontrol edici olmaktan uzaklaşıp, sıcak bir ilişki kurması gerekir. İyi bir terapi süreci geçirilmesinin ikinci önemli özelliği ise düşünselleştirme savunmasının önlenmesidir. Bu tanı grubundaki kişilerle yapılması beklenen en iyi üçüncü tedavi türü ise terapistin, bu kişilerin terapi veya kendisiyle ilgili öfkelerini veya eleştirilerini açığa çıkarmakta yardımcı olmalıdır (McWilliams, 2010).  

  • Anemi (kansızlık) nedir? Belirtileri nelerdir ?

    Anemi sık görülen bir kan hastalığı olup, kandaki alyuvarların düzeyinde oluşan bir azalmadır. Halk dilinde kansızlık olarak tabir edilmektedir. Anemi birçok farklı sebep nedeniyle ortaya çıkabilir, kısa süreli veya uzun süreli olabilir. Bazı anemiler hafiftir veya kişi fark etmeyebilir, ancak aneminin bazı formları çok şiddetli seyredebilir.

    Kansızlık Belirtileri: Anemi; halsizlik, çabuk yorulma, baş dönmesi, nefes darlığı, çarpıntı, iştahsızlık, bulantı, sık hastalanma, daha fazla üşüme, dikkati toplamada güçlük, yüzde, gözde ve avuç içlerinde solgunluk gibi belirtilerle kendini gösterir. Ayak bileklerinde şişkinlik, ishal, kusma, burun kanaması gibi belirtiler de görülebilir.

    KANSIZLIĞIN (ANEMİ) NEDENLERİ

    Yetersiz demir alınması; normal beslenme sırasında gıdalar yoluyla alınan demirin yetersizliğinde görülür.

    Sosyo-ekonomik düzeyi düşük toplumlarda, beslenme alışkanlıkları yanlış olan insanlarda daha sık görülmektedir.

    Bebeklerde; ek besinlere geç başlama, anne sütü yerine inek sütüyle beslenme kansızlığa neden olabilir. Özellikle 6-24. aylar arasında sıktır.

    Erişkinlerde ise vejetaryenlik, yanlış uygulanan zayıflama rejimleri ve yeme bozuklukları da kansızlığa neden olabilir. Ayrıca adet kanamsının fazlalığı da kansızlığa yol açabilir.

    Doğumla ilgili nedenler; sık doğumlar, çoğul gebelikler, annenin 2 yıldan sık aralıklarla veya 4’ten fazla sayıda doğum yapması gibi durumlar kansızlığa neden olabilir.

    Demir gereksinimin arttığı durumlar; ülser kanamaları, kadınlarda adet kanamaları gibi kan kayıpları, parazit enfeksiyonları, özellikle bebeklerin ilk yaşı ve ergenlik dönemi gibi hızlı büyüme dönemlerinde vücudun demire olan ihtiyacı artar ve artan bu ihtiyacın tek başına besinlerden karşılanamadığı durumlarda kansızlık görülebilir.

    Demir emiliminin bozulduğu durumlar; uzun süren ishaller, kronik enfeksiyonlar, sindirim sisteminde bozukluklar vücuda alınan demirin emilimini bozarak kansızlığa neden olabilir.

    Kurşun zehirlenmesi; özellikle yoğun araç trafiğinin yaşandığı kent merkezleri başta olmak üzere akaryakıttaki kurşunun havaya karışması ile oluşan kurşun zehirlenmeleri de kansızlığa neden olabilmektedir.

    Kansızlık Tedavisi: Tedavide öncelikle anemiye neden olan unsurlar giderilmeye çalışılır. Basur, aşırı adet kanaması gibi nedenler varsa tedavi edilir. Eğer kansızlığın nedeni yetersiz beslenme sonucu demir eksikliği ise demir ve C vitamini açısından zengin besinler tüketilerek demir eksikliği giderilmeye çalışılır. İleri kansızlık durumunda ilaç tedavisi uygulanır. Hasta çok kan kaybetmişse kan nakli de gerekebilir.

    Kan yapıcı gıdalar olarak üzüm, dut ve keçiboynuzu pekmezi, arı poleni, bal oldukça yararlıdır. Ayrıca, kansızlığa karşı alınabilecek önlemlerden biri de, vücudun demir emilimini azaltan çay, kahve, sigara, alkol ve koladan uzak durmaktır.

    Gebelikte, çocuklarda ve bebeklerde kansızlık sık görülebildiği için özellikle gebelerin ve çocukların yeterli ve dengeli beslenmesine ve gerekiyorsa demir takviyesi yapılmasına dikkat edilmelidir. Gebelikte, çocuklarda ve bebeklerde görülen kansızlık gelişim bozukluklarına da neden olabileceği için çok dikkat edilmelidir.

    Kansızlık (anemi) tedavisinde beslenme önerileri:

    Kırmızı et, kuru baklagiller, kuru meyve (kuru üzüm, kuru incir gibi), yeşil yapraklı sebzeler, pekmez çok yiyin.

    Vitamin – C (günde 100 miligram) alın. C-vitamini demirin bağırsaklardan demir emilmesini arttırır.

    Demir bakımından zengin besinler alın (baklagiller, mercimek, darı, nohut, koyu yeşil renkli sebzeler, pekmez, demirle zenginleştirilmiş tahıl ürünleri, kuru kayısı, kuru şeftali, balkabağı, ay çekirdeği, fıstık, ceviz, badem, soya fasulyesi gibi).

    Demir hapı alanların yoğurt alması faydalıdır. Yoğurtta bulunan laktik asit demirin vücutta depolanmasını kolaylaştırır.

    Demir emilimini azaltan besinlerden uzak durun: kafeinli içecekler, süt ve kepek (kepekli ekmek gibi).

    Eğer demir eksikliği aneminiz yoksa demir almanıza gerek yoktur.

  • Kreşe/Anaokuluna Yeni Başlayan Çocukta Uyum Süreci

    Kreşe/Anaokuluna Yeni Başlayan Çocukta Uyum Süreci

    Kreş/Anaokuluna başlama hem aile için, hem de çocuk için çok önemli

    bir adımdır.

    İlk üç yıl içinde çocuk model olarak gördüğü anne ve babasından

    alabileceğini alır ve kendisine tanınan fırsatlar ölçüsünde bir psiko-sosyal

    olgunluğa varır; ancak bu gelişim sınırlıdır. İşte bu dönemde okul öncesi

    eğitim devreye girerek çocuğun gelişim alanlarını destekleyici çalışmalar

    yapar. Kreşe/Anaokuluna başlama olayı çocuğun toplumsallaşma sürecinde

    çok önemli bir basamaktır.

    Okul öncesi eğitim, bir anlamda çocuğun aile dışına attığı ilk adım

    olarak düşünülmelidir.

    Çocuk, kreş/anaokuluna başladığı zaman tüm kurallarını bildiği aile

    ortamından henüz hiçbir kuralını bilmediği, tanımadığı kişilerin bulunduğu

    bir ortama girmektedir. Bu yeni durum, tabii ki çocuklarda uyum sorunu

    yaratabilir.

    Kreş/anaokuluna yeni başlayan çocukta, başlangıçta belirsizlik ve

    terk edilme(ayrılma) kaygısı yaşanır. Çoğunlukla koruyucu ve aşırı

    hoşgörülü aile ortamından gelen çocuklarda bu kaygılar daha yoğun

    yaşanır. Ancak çocuk ortama alıştıktan ve öğretmenlerini tanıdıktan sonra

    kaygılar ortadan kalkar.

    Bu süreç içinde aileler de bir çok kaygı yaşamaktadır. Bazen aileler

    çocuklarından ayrıldıkları için kendileriyle ilgili suçluluk ve kaygı

    duyguları yaşarlar ki bu sinyaller çocuğun okul korkusunu arttırıcı bir

    faktör olabilmektedir. Bu nedenle annenin kararlılığı ve iç rahatlığı

    çocuğun uyum süreci için çok önemlidir. Yani çocuğun anaokulu/kreşe

    başlama sürecinde annenin de duygusal olarak hazır olması gereklidir.

    Çocuğun ayrılırken duygusal olarak annenin üzüntü ve kaygısını hissetmesi 

    uyum sürecini zorlaştırmaktadır.

           Uyum sürecindeki tepkiler bireysel farlılıklar göstermektedir. Bazı

    çocuklar ilk üç gün ya da bir hafta ilgili ve istekli olur. Kreş/anaokul onun

    için park gibidir. Ama zamanla annesi ile birlikte olmak ister, sürekli okula

    gelmenin anlamını yeni kavrar ve tepki gösterir. Diğer bazı çocuklar ise en

    baştan itibaren anneden ayrılmak istemez. Sınıfa gelmesini, yanında

    olmasını, annesinin yedirmesini ister ve doğal olarak ağlama gözlenir.

             Kreş/anaokula uyum sağlama konusunda yaşanan sorun yalnızca

    anneden ayrılma zorluğu değildir. Evlerinde bakıcı bulunan birçok çocuk

    daha önceden anne ile ayrılığı yaşamıştır fakat ayrılığı güvenli, tanıdık bir

    ortamda kendi oyuncakları ile beraberken yani kendi evinde yaşamıştır.

    Okula başladığında ise bu güvenli ve tanıdık ortamı bulamaz. Yeni

    çocukların bulunduğu farklı bir ortamdır artık. Örneğin; eşyaları

    başkalarıyla paylaşmayı kabul etmek onun için oldukça zordur(özellikle

    ben-merkezci olduğu bu dönemde)

    UYUM SÜRECİNDE AİLENİN YAPABİLECEKLERİ

     

    *Ailenin göstereceği kararlılık, sabır, okul öncesi eğitime ve başladığı

    eğitim kurumuna gösterdiği inanç ve güven çocuğun uyumunu kolaylaştırır.

    *Kreş/anaokul hakkında çocuğa açıklama yapmak ve kreş/anaokulunu

    tanıtmak uyumu kolaylaştırır. Çocuğun okulu sevmesi ve istemesi uyumu

    için aile çocukla birlikte okula gitmeli, çocukla okulun her tarafını

    (grupları, oyun salonlarını, yatakhaneyi, yemekhaneyi, tuvalet ve 

    lavaboları vb.) gezmeli, çocuğu öğretmen ve idarecilerle tanıştırmalı.

    *Kreşin/anaokulunun sadece çocukların bulunduğu bir yer olduğu

    söylenip anne ve babaların bulunmadığı, işe gittiği açıklanmalıdır.

    *Aile çocukla okula geliş gidiş saatleri ile ilgili konuşmalı, sadece belli

    bir zaman dilimi içinde kreş/anaokulunda kalacağı söylemeli, onu

    alabileceği süreyi onun anlayacağı terimlerle anlatıp, o süreyi geçirmeden

    almaya dikkat etmelidir.

    *Kreş/anaokulun her gün gidilmesi gereken oyun, arkadaş ve eğitim

    yeri olduğu anlatılmalı ancak abartılmış ve yanlış bilgi verilmemelidir. Aksi

    durumda çocuk kendisine anlatılanlarla bulduklarını karşılaştığında

    aradığını bulamayacak ve okula güveni kalmayacaktır.

    *Özellikle ilk günlerde çocuk kapıdan teslim edilip kapıdan teslim

    alınmalı, vedalaşma mümkün olduğunca kısa tutulmalı. Vedalaşmada çocuk

    ağlamaya başlasa bile ayrılma konusunda kararlı davranılmalı. (Onu öpüp

    “Ben şimdi gidiyorum” deyin ve geri geleceğinizi söyleyin. Bunun ne zaman

    olacağını onun anlayacağı terimler çerçevesinde ifade edin. Sonra elinizi

    sallayıp yolunuza devam edin. İyi olduğunu kontrol etmek için durup 

    arkaya göz atmayın.)

    *Çocuk kreş/anaokuluna birlikte geldiği ebeveyni yanında ağlıyor,

    onun gitmesine izin vermiyorsa okula bağımlı olmadığı bir kişi tarafından

    getirilmeli ve okula düzenli devam etmesi konusunda ısrarlı olunmalıdır.

    Yakınmaya devam etse bile sakin ve kararlı davranılmalıdır.(Okula düzenli

    devam etmesi ve karşı çıkmaması durumunda daha sonra verilmek üzere 

    bir takım küçük ödüller de sunulabilir)

    *İlk günlerde fazla soru sormak, kurumu fazla övmek, ne yediği ile

    ilgilenmek çocuğun uyumunu bozabilir. Sadece ”Günün nasıl geçti?” diyerek

    kendisinin anlatması beklenilmeli (Çocuğunuzun durumuyla ilgili

    istediğiniz sıklıkta telefon ederek direkt kurumdan bilgi alınız. (Yedi-

    yemedi; Ağlıyor oynuyor vb.))

    *Çocuğun kreş/anaokulu reddetmesi durumunda,

    büyükanne/büyükbaba gibi aileden birinin çocuktan yana tutum

    göstermesi, ona güç verir ve tepkisini büyütür. Okula gidiş tüm aile

    bireyleri tarafından desteklenmeli ve aile bireyleri uyum içinde olmalıdır.

    *Aile kurum ve personel hakkındaki olumsuz duygu ve düşüncelerini

    çocuğun yanında konuşmamalı, idare ile iletişime geçmelidir. Ayrıca aile

    çocuğa okulda mutlu olacağını, güvenlikte olacağını, orada onunla

     ilgilenecek bir öğretmeni olacağını, isteklerini öğretmeni ile 

    paylaşabileceğini söyleyerek çocuğun öğretmenine karşı güven duymasını 

    sağlamalıdır.

    *Uyum sorunları hafta başından hafta sonuna doğru aşağı ivme

    gösterecektir. Ancak hafta sonundan sonra bu ivme tepe yapabilir. Bu

    normal bir süreçtir. SABIR-SAKİNLİK-KARARLILIK bu süreci kısaltıcı

    faktörlerdir.

    *Çocuk kreşe bırakıldıktan sonra(hastalık ve özel durumlar

    hariç) veli/velisinin bilgisi dahilinde tanıdığa verilmesi; çocuğun kreşe

    getirildikten sonraki zamanın geçirilmesinde sıkıntı yarattığı için uygun

    değildir.

  • Metformin ve dpp-4 inhibitörlerinin birlikte kullanımının kardiyovasküler sisteme etkileri

    Diabetic Care dergisinde yayınlanan yeni bir makale de (9 Ekim 2017) metformin ve DPP-4 inhibitörlerinin birlikte kullanımının kardiyovasküler ölüm, ölümcül olmayan kalp krizi (miyokard infarktüsü) ve ölümcül olmayan inme üzerine etkileri ortaya kondu.

    Dr. Crowley’s ve arkadaşları 3 büyük çalışmayı inceleyerek metformin ile DPP-4 inhibitörlerinin (sitagliptin, saxagliptin, alogliptin) beraber kullanımının kardiyovasküler sistem üzerine etkileri ile ilgili buldukları sonuçları yayınladılar.

    DPP-4 inhibitörlerinin kardiyovasküler ölüm, ölümcül olmayan kalp krizi (miyokard infarktüsü) ve ölümcül olmayan inme üzerine nötr etkisi olduğu bilinmektedir. Saksagliptin ise kalp yetmezliğine bağlı hastaneye yatış sıklığını artırmaktadır.

    Metformin ve DPP-4 inhibitörlerinin beraber kullanımının bu üç hastalığın görülme insidansını, metformin kullanmayan sadece DPP-4 inhibitör kullanan bireylere göre düşürdüğü tespit edildi. Hatta Metformin kullanmayan bireylerde DPP-4 inhibitörinin zararlı etkileri gözlemlendi.

    Metformin barsaklarda inkretin üretimini artırarak etki ediyor. DPP-4 inhibitörleri de inkretinlerin yıkımını azaltıyorlar. Böylelikle metformin ve DPP-4 inhibitörleri beraber kullanıldığında hem inkretin salınımı artıyor hemde yıkımları azalıyor. Bu ilaçların beraber kullanımı Diyabet hastalarında hem şeker regülasyonu hemde kardiyovasküler olaylarda azalma meydana getirebilir

    (İnkretinler Glukoza bağlı insülin salınımında artış yaparak etki gösterirler)

  • Panik Atak Geçirirken Öleceğim! Lütfen Yardım Edin

    Panik Atak Geçirirken Öleceğim! Lütfen Yardım Edin

    Çarpıntı, kalbin hızlı atması atması,terleme, titreme ya da sarsılma, soluğun daraldığı ya da boğuluyor gibi olma duyumu, göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma, bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma duyumu, üşüme, ürperme ya da ateş basması duyumu, uyuşmalar(duyumsuzluk ya da karıncalanma duyumları), gerçek dışılık(derealizasyon: çevreyi olduğundan farklı algılama) ya da depersonalizasyon(kendini vücudunu olduğundan farklı algılama),denetimini yitirme ya da çıldırma korkusu,ölüm korkusu panik atağın konularıdır.

    Panik atak nasıl başlar nasıl devam eder sorusunu cevaplamadan önce klasik koşullanma ve edimsel koşullanma nedir bunu anlatmam gerek çünkü panik atak klasik koşullanma ile başlıyor ve edimsel koşullanma ile devam ediyor.

    Klasik koşullanma Rus fizyolog Ivan Pavlov’un yaptığı araştırmalara dayanmaktadır. Pavlov’un ortaya attığı “bağ kurma” yöntemiyle olaylar ve nesneler arasında bağlar kurulur. Pavlov, köpekler üzerinde deneyler yapmıştır. Yaptığı deneyde, bir eliyle köpeğe et verirken öbür eliyle de bir zil çalar. Köpek başta bunu anlayamaz, çünkü eti yemekten dışında bir şeyle ilgilenmiyordur. Fakat birkaç denemeden sonra köpek, zil çaldığında peşinden et de geldiğinden artık yalnızca zil sesi duysa bile salyası salgılar. Çünkü zil sesi ile et arasında bağ kurmuştur atık. Başta köpek için bir anlam ifade etmeyen zil, daha sonra köpek için anlam ifade eden bir şeye dönüşmüş olur. Kedinize birkaç seferden fazla kedi maması verdiğinizde kediniz artık sizin gelişinizle mama arasında bağ kurar
    ve sizi görür görmez size doğru koşar. Farklı bir örnek vermek gerekirse çocuğunuz yoğurt yemek istemiyorsa sevdiği meyvelerle yaptığınız yoğurt salatası yoğurda karşı olumlu bir tutum geliştirmesini sağlayabilir. Ya da köpekten korkuyorsanız, ve bir arkadaşınızı her defasında köpeğiyle beraber görüyorsanız artık köpek ile arkadaşınız arasında bağ kurduğunuz için köpeğe verdiğiniz tepkiyi arkadaşınıza da verebilirsiniz. Arkadaşınızı gördüğünüzde normalde irkilip korkmazken artık köpekle bitirtirdiğiniz için arkadaşınızı gördüğünüzde sanki köpeğini görmüş gibi irkilirsiniz.Panik atak da klasik koşullanma ile başlar. Kalp atışlarınızın hızlanması normalde korkutucu bir uyaran değilken kalp atışlarınız hızlandığında (mesela koştunuz diyelim kalp atışlarınız hızlandı) bu durumda korkmazken, klasik koşullanmadan sonra korkmaya başlayabilirsiniz. Kalp atışlarının hızlanması ile kaygı zihnimizdebitişir. Bu durumda artık kalp atışlarımız arttığında kaygı duymaya başlayabiliriz. Panik atak klasik koşullanma ile başlar fakat edimsel koşullanma ile devam eder.

    Edimsel koşullanma ne demek? Bizim davranışlarımızı yöneten davranışlarımızın sonuçlardır. Eğer bir davranışımız bize ödül getiriyorsa o davranışı devam ettirme eğilimimiz artar ya da davranışımız sonucunda istemediğimiz bir şeyden kurtuluyorsak da o davranışımı devam ettirme isteği duyarız. Panik atak edimsel koşullanma ile nasıl devam ediyor peki? Kalp atışlarınız hızlandı ya da karıncalanma duyumsadınız ya da terlemeye başladınız ve aklınıza ölüyorum düşüncesi geldi ve doğal olarak paniklediniz yani kaygı duydunuz, kaygıyı azaltmak için kendinizi hastaneye attınız diyelim burada hastaneye gitmenizle kaygı azalıyor yani istemediğiniz bir şeyden kurtulmuş oluyorsunuz işte bu kısım edimsel koşullanma oluyor. Yani yaptığınız davranış(hastaneye gitme davranışı) kaygınızı azaltıyor, istemediğiniz sizi rahatsız eden duygudan kurtulmuş oluyorsunuz dolayısıyla artık her kaygı duyduğunuzda kaygı duymamak ve ölmek üzere olmadığınızdan emin olmak için hastaneye koşuyorsunuz. Her hastaneye gidişinizle kısa süreliğine rahatlıyor(kaygı azalıyor) fakat ertesi gün tekrar aynı kaygı geri dönüp ensenize yapışıyor. Bu kısıma edimsel koşullanma diyoruz.

    Panik bozukluk beden duyumlarının felaketleştirilmesi ile başlar. Felaketleştirme sonucu ortaya çıkan panik atakta kalp krizi, beyin kanaması, kontrolü kaybetme şeklinde düşünceler vardır. Ölüm düşünceleriyle alakalı sorun yaşayan bireylerle çalışırken bu bireylerin öncesinde doktor muayenesinden geçip geçmediklerini sorarız. Zaten danışanlar birçok kez doktora gittikten sonra psikoloğa gitmeye karar verirler. Danışanlar doktor doktor gezerler ve fiziksel, biyolojik herhangi bir sorun olmadığı şeklinde geribildirim aldıktan sonra bizlerle görüşmeye gelirler.

    Danışanların panik belirtilerini başlatan, sürdüren, alevlendiren davranışlarına ve düşüncelerine ve de felaketleştirici inançlarına odaklanılır. Bedensel duyumların tehlikeli olarak yorumlanması ile kişi kaygı duymaya başlar. Yani burada yorumlamada yapılan bir davranış kişinin duygularını etkilemektedir. Kişi panik atak sırasında hangi bedensel duyumları duyumsuyor, aklından hangi düşünceler geçiyor, hangi duyguları hissediyor ve hangi davranışları yapıyor yani panik atakla nasıl başa çıkmaya çalışıyor bunlar danışanla beraber tespit edilmeye çalışılır. Yani panik atak gelmesin diye aldığı önlemler neler, panik atak geldiğinde neler yapıyor? Panik atak gelmeden önce neler yapıyordu? Ve bunun yanında kişiler arası ilişkilerinin nasıl olduğu da öğrenilmelidir.

    Sorunun ne zaman ortaya çıktığına bakılmalıdır, nasıl bir seyir izlemiş bunlar öğrenilmelidir. Panik atağı tetikleyen bir yaşam olayı yaşamış olabiliriz. Bunu keşfetmek gerekir. Pabik atakların başladığı zamanda hayatımızda değişiklik olarak neler var bunlara bakmalıyız. Şehir değişikliği ya da bir ölüm ya da yeni bir işe başlama ya da okul mezuniyeti gibi yaşam olaylarının olup olmadığı kontrol edilmelidir, çoğu zaman yaşanılan bir hayat olayının üzerine panik ataklar görülmektedir.

    Panik atak kişinin hayatını ne yönde etkiledi nelerin önüne geçiyor görüşmelerde bunun üzerinde durulmalı çünkü danışanı görüşmeye getiren panik atak değil onun getirdiği kısıtlamalardır.

    Danışanın yaşadığı sorun hakkında ne düşündüğü çok önemlidir ona göre bu yaşadıkları neyden kaynaklanmakta ve çözümü nasıl olacak bunları öğrenmek gerekir.

    Görüşmelerin öncelikli hedefi: 1. Danışanın kendi düşüncelerini tanımlamayı başarması, 2. Danışanın kendi düşüncelerini alternatif düşüncelerle değiştirebilmesi. Danışan alternatif düşünce geliştirebilirse duygu ve davranışları da değişebilir. Düşünceler duyumların felaketi işaret ettiği yönündedir felaket dışında neleri işaret edebilir üzerinde çalışılmalıdır. Beden duyumu-düşünce-duygu-davranış arasındaki ilişkiye odaklanılmalıdır.

    Panik atak geçiren danışanlar bedenlerinde bir ağrı ya da kalp atışlarında bir hızlanma olup olmadığını kontrol ederler, kontrol ederler çünkü olabilecek kötü bir şeyin önüne geçme şansları olsun diye. Böyle davranınca daha da fazla bedenlerine odaklanıp ne duyumsadıklarına dair kontrollerini artırırlar. Danışanlar panik atak geldiğinde kaçınma davranışları yaparlar(hastaneye gitme, vb.) ve bu davranışlar kişilerin olumsuz düşünceleriyle yüz yüze gelmesinin önüne geçer, kişi hastaneye gittiği için hoş olmayan bir durum yaşamadığı düşüncesine inanmaya başlar hastaneye gitmediğinde ne olacağını görme fırsatını elinden kaçırır ve olumsuz düşüncesine inanmaya devam eder. Hatta olumsuz düşüncesi kendi kendini doğrulayan kehanet haline gelmiş olur.

    Danışandan geçirdiği panik atağı taklit etmesi ya da zihninde canlandırması istenebilir böylelikle duygu ve düşünceleri fark etmek kolay olabilir.

    Danışanın panik atak anında zihninden geçen düşünceler(örn. kalp krizi geçiriyor olabilirim, felç olacağım, kör olacağım, boğulacağım, nefes alamayacağım) danışanla beraber değerlendirilmeye alınır. Kanıt ve karşı kanıt yöntemiyle düşünceler incelenebilir. Yani düşünceler destekleyen ne gibi veriler var desteklemeyen ne gibi veriler şeklinde mercek altına alınır. Bu kısım bilişsel teknikler kısmında yapılan çalışmalardır.

    Davranışsal kısımda ise duyumları artırmayla oluşan belirtiler ile düşünceler arasındaki ilişki üzerinde çalışılır. Duyumları artırmayla oluşan belirtiler ne demek? Mesela kalp atışlarının artışını kalp krizi geçirmesiyle bağlantılandıran bir kişiyi düşünelim. Bu kişiden kalp atışlarını artırması istenir. Kalp atışları hızlanması ile istenen duyum artırılmış olur. Bu duyumu kişi ölebilirim şeklinde değerlendirebilir kalp krizi geçirebilirim şeklinde yorumlayabilir. Bu duyumu yaşadığında ölebilirim şeklinde yorumladıktan sonra kişi doğal olarak kendi yorumuna uygun olarak ölmemek için önlem alacak yani kaçma kaçınma davranışları sergileyecektir. Örneğin, hastaneye gidecek ya da içinden sessizce dua okuyacaktır. Özetle birey rahatlamaya çalışacaktır. Rahatlamak için yaptığı davranışlara kaçma kaçınma ve güvenlik sağlama davranışları deriz.

    Eğer kişi bu kaçma kaçınma davranışlarını yapmazsa mesela hastaneye gitmezse ne olur? Düşünün ki öleceğinizi düşünüyor olduğunuz halde hastaneye gitmiyorsunuz. Kulağa çok garip ve ürkütücü geliyor değil mi? Ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunuzu düşünüyorsunuz ve hastaneye gitmeme davranışını tercih ediyorsunuz. Kaygınız daha da yükselecektir. Yani kaçınma davranışınızı gerçekleştirmeyince rahatlamayacaksınız ve kaygınız yükselecektir. Hastaneye gitmeyince ya da diğer kaçınma davranışlarınızı yapmayınca kaygınız yükselecektir fakat kaygı da diğer duygularda olduğu gibi sonsuza kadar sürmeyecektir bir süre yükselişe geçecek pik noktasına ulaşacak ve daha sonra yavaş yavaş düşüşe geçecektir. Yani kaygının bir ömrü vardır. Şiddeti hep aynı kalmaz. Kaçma kaçınma ve güvenlik sağlama davranışlarını yapmayınca birey kaygı ile yüz yüze geldikçe kaygıya karşı duyarsızlaşacak ve kaygısını yönetmeye başlayabilecektir. Danışanlara seansta bu deneyimletilmeye çalışılır. Yani kaygı ile yüz yüze gelme çalışmaları yapılır. Danışan izin verirse danışanla beraber yapay bir panik atak seans sırasında yaratılmaya çalışılabilir. Belirtileri artırma yöntemi kullanılabilir. Mesela hızlı hızlı nefes alması istenerek kalp atışlarını kendisi artırması sonra nefesini yavaşlatarak kalp atışlarını düşürmesi istenebilir. Ya da ellerinde karıncalanma duyumsadıktan sonra felç olacağı şeklinde bir düşüncesi beliren bir bireyi hayal edelim bireyden kendi kendine ellerini sıkarak ellerinde karıncalanma duyumunu kendi yaratması istenir. Danışanlara panik atağı yönetebilmesi için gevşeme, kontrollü soluk(diyafram nefesi), kese kağıdı soluma teknikleri öğretilir.

    Yapay panik atak yaratıldıktan sonra danışan bu panik atağı nasıl yönetebileceğine dair bir fırsat yakalamış olur. Danışandan panik atak yaratıldıktan sonra gevşeme, kontrollü soluk(diyafram nefesi), kese kağıdı soluma teknikleri kullanarak panik atağı bitirmesi istenir böylece danışan kaygıyı nasıl kontrol altına alacağını kavrar. Bu durumda danışan panik atağı başlatıp bitirebileceğini görmüş olur. Yani kalp atışlarını danışan kendi artırabildiğini ve sonra yine kendi azaltabildiğini deneyimlemiş olur. Yapay panik atakla gerçek panik atak arasındaki farklar sorulabilir danışana.

    Bu uygulamalar sırasında ölebilirim, bayılabilirim, felç olabilirim şeklindeki düşünceler ortaya çıkar ve uygulama sonrasında bu düşüncelere ne olduğu ile ilgili de çalışma yapılır yani danışan tarafından vücudunda duyumsadıkları yeniden yorumlanır. Böylece panik atak kısır döngüsü kırılmaya başlayacaktır.

    Tersine niyetlendirme yöntemi kullanılabilir. Bu yaklaşımda kişinin korktuğu kaçındığı terleme, titreme, çarpıntı, uyuşma, ağrı kendi iradesiyle oluşturması istenir. Burada kişinin korktuğu sonuçları abartması istenir. Danışana şu denilebilir: ‘ Seni korkutan ne ise onun gerçekleşmesini kendine söyle.’ Ölmekten korkan bir danışana şöyle denilebilir: ‘Ölmene izin vermeye çalış.’ Bu teknik duyumsama azalana kadar sürdürülmelidir,yani terleme azalana kadar, titreme çarpıntı azalana kadar ya da uyuşma azalana kadar devam edilmesi gerekir.

    Görüşmelerin gündemi danışanla birlikte belirlenen hedef listesinden seçilmelidir. Ya da yakın bir vakitte yaşanan bir yaşam deneyimi de görüşmenin gündemi olarak seçilebilir. Görüşmeye bir önceki görüşmede verilen ev çalışması ile başlanır.

    Danışana görüşmelerde nasıl bir yol izleneceği açıklanmalıdır yani danışan panik atakla alakalı nasıl bir yöntem kullanılacağını özetle panik atağı yönetme rasyonelini, matematiğini anlamalıdır. Danışana anksiyete ile ilgili bilgi verilmelidir. Danışandan etkinlik çizelgesi doldurması istenebilir böylelikle danışan saat saat ne yaptığını yazar bedensel duyumları denetleyebilme, çevreyi denetleyebilme becerisi kazanma şansı olur. Sonrasında danışanlarla düşüncelerle çalışmak gerekir. Düşüncelerle çalıştıktan sonra davranışsal deneyler yapılabilir. Kaçınma davranışlarını azaltılması yönünde çalışılmalıdır. Daha sonrasında düşünceler üzerine çalışmak gerekir. Bir düşünce seçilip böyle düşünmenin artı ve eksisi ne olabilir şeklinde bir çalışma yapılabilir.

    Panik atak kendiliğinden geri gelir mi?

    Evet, gelebilir eğer danışan seanslarda öğrendiği becerileri tekrar etmezse panik atak geri gelebilir. Hafif bir iyiye gitmeyle seanslarda verilen ev çalışmalarının yapılmaması panik atağı tekrar çağırabilir.

    Panik ataklar bittikten, panik atağın tekrar gelmemesi önlem alınmalıdır. Panik atak stresli bir dönemde ortaya çıkar, dolayısıyla olası bir stres kaynağı ne olabilir bunları keşfetmek gerekir. Stresli bir olay yaşadığında stresle nasıl başa çıkabileceği konusunda danışana beceri kazandırmak gerekir. Böylelikle stresli bir yaşam olayı karşısında kişi yaşadığı stresi yönetebilecek ve panik atak geçirme ihtimali düşecektir. Panik atak tekrar gelse dahi kişi artık onunla nasıl başa çıkacağı konusunda birçok yöntem öğrenmiş bir şekilde seanslardan ayrılır.

    Panik atak ve panik bozukluk farklı şeylerdir panik bozuklukta sadece panik ataklar görülürken, sosyal fobi yaşayan birey sosyal ortamda panik atak geçirebilir ya da depresyondaki bir birey depresyona ek olarak panik atak geçirebilir ya da yaygın kaygı yaşayan bir birey kaygılandığı durumlara ek olarak panik atak geçirebilir.

    Kaygılarınızı yönetebilmeniz dileğiyle.