Blog

  • Kanser taramada yeni ufuklar-1

    Maalesef dünyada 40-80 yaş arası popülasyonda ölüm sebebi olarak kardiyovasküler hastalıklara ait olan ilk sırayı 2013’ten sonra kanser almıştı. Özellikle 2000’li yılların ikinci onyılından itibaren başlayan kanser tedavisindeki muhteşem olarak niteleyebileceğimiz gelişmelere rağmen, kansere yakalanma oranlarında düşme ve erken tanı, onkoloji alanının en önemli hedef konusu idi. Bununla ilgili en önemli bilgilerden birisi 18 Ocak 2018 de Science dergisinde yayımlanan bir makalede geldi. ‘’Detection and localization of surgically resectable cancers with a multi-analyte blood test’’ adlı, Johns Hopkins Üniversitesi merkezli Cohen JD ve arkadaşları tarafından yapılan çalışmada, konvansiyonel tarama yöntemlerinden (PSA, Kolonoskopi, Mamografi ve Jinekolojik muayene-smeer) farklı olarak yeni bir yöntem kullanıldı.

    CancerSEEK adı verilen ve rutin yolla alınan kan örneğinde yapılan testte, kanda dolaşan bazı proteinler ve çıplak (hücre içinde olmayan) DNA’da mutasyonlar analiz edildi. Analiz edilmesi planlanan bu proteinler ve DNA mutasyonları tümörle ilişkilendirilmiş-tanımlanmış faktörlerdi. 1005 hastada (ki bu hastalar over, karaciğer, mide, pankreas, özefagus, kolorektal, akciğer veya meme kanseri hastaları idi ve metastaz saptanmamıştı) test edilen CancerSEEK’in, ortanca değer olarak %70 duyarlılığı yani 1005 kanserli hastanın %70’inde kanseri saptadığı belirtildi. Özellikle over, karaciğer, mide, pankreas ve özefagus kanserlerinde %98’e ulaşan kanseri saptama oranı (sensitivite) mevcuttu.

    Bu kısaca şu demek: Siz, kanseri olan ancak daha kanser tanısı konmamış ve kontrol amaçlı size gelmiş 100 kişiye bu testi uygularsanız, 100 hastanın 70 ile 98’ine metastaz yapmadan kanser tanısını koyabiliyorsunuz. Tabii ki her testin sağlıklı olan kişileri yanlışlıkla hasta olarak nitelememesi önemli.

    Çalışmada bu yönde yapılan ve bildirilen sonuçta, 812 sağlıklı (kanser olmayan) kontrol grubunda, 7 hastada kanser yönünde yanlış pozitif sonuç verilmiş. Ancak bu sonuç istatistiki olarak %99 spesifite demekti ve çok iyi bir değerdi. Yine kısaca bu şu demek: Size kanser şüphesi ile gelen ama gerçekte sağlıklı olan 100 kişiye bu testi yapıyorsunuz ve 99’una rahatlıkla sağlıklı olduğunu doğru bir şekilde belirtebiliyorsunuz. %2-30 yanlış negatif sonuç veya %1 yanlış pozitif sonuç kafanızı karıştırabilir ama tıbben bunlar çok iyi sonuçlar. İlerleyen günlerde bu çalışmanın detaylarını, onkolojiye katacağı değeri ve eleştirel yönlerini sunacağım.

  • Türkiye Yaşlanıyor Alzheimer Artıyor!

    Türkiye Yaşlanıyor Alzheimer Artıyor!

    Hemen hemen herkesin dilinde olan bu hastalık hakkında pek çok kulaktan kulağa dolaşan bilgiler mevcut. Hadi gelin Alzheimer nedir? Alzheimer’ın görülme sıklığı nedir? Doğru bilinen yanlışları nelerdir? Hep birlikte bakalım.

    Gün içerisinde unutkanlık ile başlayan ilerleyen zamanlarda bu unutkanlığın sık oluşu bir hastalık habercisidir. Bu hastalıklardan biride Alzheimerdır. İlerleyen yaş ile birlikte beyindeki hücrelerin sayısında azalma meydana gelir ve devamında beyindeki sinir hücrelerinin ölmesi beyin sinyallerinin çalışmamasına neden olur. Buda zaman içerisinde hafıza, bellek, davranış, mantıklı düşünme ve iletişim gibi problemler ortaya çıkarır. Bunun yanında kişiliğin değişmesi ve bazı psikolojik sorunlara sebep olur. Bu hastalığın belirtileri siz farkına varmadan yavaş yavaş gelişir ve erken fark edilip tanı konmazsa zaman içerisinde daha kötüye gidebilecek ciddi bir hastalık haline gelir. Hastalığın nedenleri arasında; kafa sarsıntıları, ağır depresyon, şeker ve tansiyon, kolesterol yüksekliği gösterilmektedir. Tabi genetik yatkınlıkta bu nedenler arasında yer alıyor. Tekrarlayıcı kafa sarsıntısı beyindeki kılcal düzeyde ki damarlarda kanamaya neden olduğu için oldukça risk teşkil etmekte. Profesör boksörlerin ve futbolcuların Parkinson hastalığının yanında Alzheimer hastalığının görülme olasılığı artırıyor. Ağır depresyondaki kişinin de bu hastalığa yakalanma riski iki kat artıyor. Belirtilerine geçmeden önce Alzheimer 3 ana döneme ayrıldığını ve bu dönem içerisinde belirtilerinin katlanarak devam ettiğini vurgulamak isterim;

    Erken Evre;

    • Tanıştığı kişilerin adlarını hatırlamakta zorluk çekerler.

    • Sosyal yaşantılarında rutin olarak yapmış oldukları işleri yerine getiremezler.

    • Eşyalarını koyduğu yeri hatırlamama ve kaybetme gibi zorluklar ortaya çıkar.

    Orta Evre; En uzun evre ve yıllarca sürebilir.

    • Kafa karıştırıcı sözler, aşırı sinirlilik ve kızgınlık hali mevcuttur.

    • Ev adreslerini hatırlamada ciddi zorluk çekerler ve telefon numaralarını dahi hatırlayamazlar.

    • Hangi ay ve günde olduklarını hatırlamazlar.

    • Uykuları aşırı düzensizdir. Genellikle gün boyunca uyuyup geceleri uyumazlar.

    Geç Evre;

    • Kontrol etme yeteneği tamamen yok olur.

    • Günlük bakımlarını yapamaz hale gelirler. Bu evrede 24 saat bakıma ihtiyaçları vardır.

    • Konuşma, ağzındakini yutma gibi fonksiyonunu kaybederler. Konuşmak istemezler ve göz kontağı kuramazlar.

    • Ev içerisinde amaçsız gezintiler ortaya çıkar.

    • Halüsinasyon görmeye başlarlar. Yakınındaki kişilere zarar verme olasılığı maalesef ki artar.

    Tahmin ettiğiniz üzere Alzheimer ile ilgili pek çok araştırma yapılmıştır. Uzmanlar; yaşlılarda (65+) Alzheimer riskinin daha fazla olduğunu söylüyorlar. Yapılan araştırmalara göre de ülkemizde 600 bin dünya genelinde ise 47 milyon kişi bu hastalığın pençesinde… Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; Türkiye 2050 yılında dünya da en fazla Alzheimer hastası olacak 4 ülkeden biri olabileceğini ifade ediyor. Şöyle düşünelim 80 yaşında olduğumuzu hayal edelim ve karşınızda birisinin oturduğu düşünün. Kulağa pek hoş gelmediğinin farkındayım ama ikinizde birisinin Alzheimer hastası olma olasılığı çok yüksek. Belki ben değilimdir diye düşünmüşsünüzdür. Fakat o zamanda siz hastaya bakan kişisiniz. Bu nedenle Alzheimer hastalığı geniş bir kitleyi kapsayan ciddiyeti oldukça fazla halk sağlığı sorunudur. 

    DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR

    YANLIŞ: Alzheimer’ın kesin iyileştirici ilaç tedavisi vardır?

    DOĞRU: Alzheimer’ın ilaç tedavisi vardır fakat kesin iyileştirme söz konusu değildir. İlaçlar sadece evrelerin gecikmesine yardımcı olur. İlerlemeyi önleyen ilaçlar mevcuttur.

    YANLIŞ: Alzheimer ve bunama (demans) aynı şeydir?

    DOĞRU: Alzheimer bunama hastalığıdır. Alzheimer olan kişi bunama hastasıdır fakat her bunama hastası Alzheimer değildir.

    YANLIŞ: Alzheimer Hastaları hastalığın farkında değildir?

    DOĞRU: İlk evrelerinin farkındadırlar. İlk evrelerinden sonra zaman geçtikçe farkına varmazlar.

    YANLIŞ: Alzheimer Hastalığı önlenemez?

    DOĞRU: Önleminizi aldığınız sürece her hastalığını yenme oranınız mutlaka artacaktır. 

    Öncelikle diğer yazılarımda ifade ettiğim gibi hastalığınızı tanıyın. Eminim ki tedavi yolları olacaktır. Ama unutmayın ki en büyük tedavi kişinin kendisindedir. Kendinize değer verin her koşulda kendinizi sevin. Kendiniz için hobiler edinebilirsiniz bu her zaman için zihninizi canlı tutar. Alzheimer hastalığı için beyni her zaman aktif tutmak gerekir. Kolesterol şekerinizi kontrol ettirin özellikle belli bir yaştan sonra kilonuza dikkat edip düzenli beslenmeye özen gösterin. Beslenme demişken size tavsiyem GDO gıdalar, trans yağlar nerede nasıl yapıldığını bilmediğiniz yerlerde yemek yerine mutfağınızı keyifli hale getirip sağlıklı beslenebilirsiniz. Her şeyinizi kendiniz yapabilirsiniz örneğin bakkaldan yoğurt almak için çocuğunuzu boşuna göndermeyin evde kendinizin yapması hem meşguliyet açısından hem de sağlık açısından oldukça faydalı olacağını düşünüyorum. Aynı zamanda müziğin size eşlik etmesini sağlayın (müzik dinlemek beyninizin sağ lobunu faaliyete geçirir. Sağ lob ise duygularla alakalıdır.) Bunun yanında da eş ve dostlar ile sohbet sizi seven insanlarla birlikte olmak stresinizi azaltır ve sizi canlı tutar. Günlerinizi planlayın beyniniz için avantajdır. Çünkü beyni aktif tutar ve aynı zamanda heyecanlandırır! Ve son olarak günlük tutmaya tutamazsanız bile haftanın 3-4 günü yazmaya özen gösterin harika bir etkinlik olduğunu düşünüyorum. Hem motor hareketlerinizi hem de zihinsel olarak kelimelerden uzaklaşmamış olursunuz güzel bir yatırım!  Yaşınız ilerleyebilir ama içinizde hep çocuk kalın. Aman yaşım geçti demeyin ruhunuzu dinç tutmak için elinizden geleni yapın. Her yaşın ayrı güzelliği olduğunu unutmayın.

  • Sigarayı içmemek kanserden koruyor, bırakmak da tedaviden daha fazla fayda görmeyi sağlıyor

    Sigaranın, obezite ile beraber (daha önce sigara ilk sırada idi, son zamanlarda kanser sebebi olarak sigara ve obezite birlikte ilk sırada yer almakta) kanser için en önemli risk faktörü olduğu bilinmektedir. Yalnız sigara kullanmakta olan ve kanser tanısı alan hastalarda, sigaranın tedaviye olan etkisi hakkındaki bilgiler sınırlı idi.

    Annals of Oncology Ocak 2018 sayısında, bu konu hakkında şu ana kadar en önemli bilgi veren çalışmalarda biri yayınlandı. Ordonez-Me ve arkadaşları tarafından başta Almanya, Fransa,Hollanda gibi birçok ülkeyi kapsayan geriye dönük yapılan bu araştırmada, 14 kohort çalışma incelendi. Bu çalışmalarda, başlangıçta kanser tanısı olmayan yetişkinlerden, 12414 kolorektal kanser tanısı alan hastalar geriye dönük analiz edildi.

    Çalışma ‘’Güncel sigara kullanımının ve sigara bırakılmasının kolorektal kanser sürecine etkisi’’ olarak sunuldu. İlk analizde sigara içenlerde (eskiden bırakmış olması veya tanı anında içici olması farketmiyor), hastalığın içmeyenlere göre daha kötü seyrettiği görüldü.

    Ama asıl burada belirtmek istediğim, tanı anında sigara içenlerdeki durumun ne olduğu. Çünkü tanı esnasında sigara içenlere, bir onkolog olarak, sigaranın bırakılmasının tedavi sürecine önemli katkıda bulunduğunu söylerken, elimizdeki doneler kısıtlı idi. Bu çalışma her ne kadar retrospektif yani geriye dönük olsa da önemli bir kanıt sunmakta (en güçlü kanıt, ileriye yönelik randomizasyon ile olacaktır ama burada bir grubun sigara içmeye devam etmesi, diğer grubun sigarayı bırakması gerek ancak bu da etik olarak uygun olmamakta).

    Çalışmanın sonuçlarına göre, kolorektal kanser tanısı esnasında sigara içenlerde yapılan analizde, sigarayı anında bırakan ve bir daha içmeyen hastalarda, hastalık tedavi sürecinin çok iyi olduğu (istatistiksel olarak anlamlı), 10 yıllık takip sürecinde %22’lik risk azalması olduğu saptanmış. Sigarayı bırakmak, kolorektal kanser prognoz-hastalık sürecini anlamlı düzeltmekte idi.

    Sonuç olarak; Kolorektal kanser tanısı alan ve sigara içen hastalarda ilk tedavi seçeneği sigarayı bırakmak olmalıdır. Yoksa ileride sağlık sigorta şirketleri, sigara içmeye devam edenlerde, kansere bağlı sağlık giderlerini ödememek için hukuki yollara başvuracaktır.

  • Takıntılı Mısın?

    Takıntılı Mısın?

    Yıllık izinlerini kullanmak üzere tatile çıkan bir aile düşünün. Her şey iyi güzel giderken yolun belli bir mesafesini gitmişken aile bireylerinden birinin aklına “Acaba ben prizleri kontrol ettim mi? ” Düşüncesi beynini kemirmeye başlamıştır. Bir türlü bu düşüncenin üstesinden gelemiyor. Bu sefer etrafındakileri huzursuz etmeye ve şüphelendirmeye başlıyor. Diyor ki hadi geri dönelim. Benim için rahat etmeyecek kontrol etmem lazım. Oysa evden çıkarken her şeyi tek tek kontrol etmişti. Fakat bu düşünce istemsizce aklına geliyor evet belki kontrol etmiş olabilir ama bu sefer unutmuşta olabilirim diyerekten yolu geri dönüyorlar. Eve döndüklerin evde her şey normal prizler çekilmiş hiçbir sorun yok fakat aile bireyi ikna olmakta zorlanıyor…

    İşte bu örnekte olduğu gibi biz buna takıntılık tıbbi adı ile Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) diyoruz. Bu örnekleri istediğiniz gibi türetebilirsiniz. Markete çıkıp acaba kapıyı kapattım mı? Veya selamlaştığınız birisiyle tokalaştığınız elleri temiz miydi? Bazı kişiler; Her gün evini siler süpürür tek tek ocakların düğmelerine kadar siler, lavaboyu 10 dan fazla yıkar ertesi gün yine aynı şekilde temizliğe devam eder. Misafir geldiğini düşünürsek, misafirler gittikten sonra sabaha kadar koltukları siler durur…

    Evet, ne kadar zor ve yorucu görünüyor dimi günümüzde en yaygın olanı da temizlik takıntısıdır. Bunu yani davranış odaklı ise kompülsif olarak adlandırırken başka bir çeşidi ise düşünce takıntılığıdır. Bunun adı da obsesif takıntılıktır. Kişi düşüncelerine sahip çıkamaz her an herkese karşı rezil olma korkusu, kişinin zihninde uzaklaştıramadığı fikirler ve düşünceler. Bazen saçma olduğunu düşünseler bile bunu çok yoğun yaşarlar ve huzursuzluğa doğru giderler bunun sonucunda da anksiyete başlar. Örneğin; Evde ailesiyle birlikte oturan adamın anlık “kontrolümü kaybeder eşime karşı öfke kontrolümü sağlayamazsam zarar verir miyim? ” şeklinde düşünüp huzursuz olabilir. Ve ya çocuğu emzirirken kontrolü kaybedip onu boğabilirim düşüncesi… Bu örnekleri de arttırabilirsiniz. Takıntılık kişilere önemli ölçüde sıkıntı ve zarar verir bunun yanı sıra zamanının tümünü çalar. Günlük işlerini aksatır, kişiler ilişkilerinde sıkıntı yaşarlar. Temizlik, düşünce takıntılığın yanı sıra başka takıntılarda mevcuttur bunlardan bazılar;

    Dini içerikli Takıntılar; Dini inançları yoğun yaşayan kesimlerde sık görülen bir takıntılıktır. Daha önce gözlemleme şansı bulduğum bu takıntılık kişi inançlarının tam tersi bir düşünce içerisine giriyor olmasıdır. Örneğin; Dini ibadetlerinin yerine getiren kişinin namaz sırasında “Allah’ın varlığından şüphe duyma” şeklinde düşüncelerden kendini alıkoyamıyor.

    Simetri, düzen Takıntısı; Kişinin tüm yaşantısı simetri ve düzen içerisinde olmalıdır. Buna örnek verecek olursam; evdeki tabloların aynı hizada olması ve bibloların aynı yöne bakıyor olması gerekir. Halının püskülleri ters değil birbirinden ayrılmış şekilde dümdüz olmalıdır.

    Dokunma Takıntısı; Bir eşyaya dokunma gereksinimi hissederler. Örneğin; Evden çıkmadan önce anahtarlığın üzerinde asılı duran aile tablosuna dokunmadan çıkarsa ailesinin başına olumsuz bir olay gelecekmiş gibi hisseder.

    Sayma Takıntısı; Günlük işlerini belli bir sayıya kadar saymadan yaparsa işlerinin rast gitmeyeceğini düşünür. Örneğin; Kızını okula yollayan anne dört kez “Allah zihin açıklığı versin” demezse başına bir şey geleceğinden endişelenir.

    Evet, bu takıntılıkların çeşidi oldukça fazla. Peki, sizde takıntılık var mı? Ve ya hangi takıntılık ile baş ediyorsunuz? Görülme sıklığı ve tedavi çeşitleri nelerdir? Buyurun hep birlikte bakalım…

    Yapılan araştırmalara göre takıntılık en sık görülen, dördüncü sırada yer alan ruhsal bir hastalıktır. Türkiye’de 2 milyon, dünyada 180 milyon kişide görülmektedir. Ve genellikle ergenlik döneminde 20 ile 30 yaş aralığında başlar. Erkeklerde kontrol kompülsiyonlar kadınlarda ise temizlik kompülsiyonlar sık görülmektedir. Genelinde ise kadınlarda daha sık rastlanır. Bu hastalık genelde yavaş yavaş ortaya çıkar. Nedenleri arasında birçok faktör vardır. Daha önceki yazılarımda belirtmiş olduğum gibi genetiklik söz konusudur. Aile de daha önce OKB tanısı konulmuş biri varsa kişide görülme olasılığı çok yüksektir. Doğum, lohusalık, kayıp, cinsel istismar, aile ve ya toplum baskısı bu hastalığı ortalığa çıkarır. Baskıların fazla olduğu yerler olabiliyor, “sakın onu yapma baban görür, sakın ha günahtır! ” gibi ergenlikte söylenen baskın sözler çocuğun bilincinde suçluluk psikolojisini ortaya çıkarıyor. Bu yüzdendir ki 20 li yaşların başında ortaya çıkması. 

    Pek çoğumuz batıl inançlara inanır ama bilmezler ki nelere sorun açar… Siyah kedi gördün üç kere saçını çek, kötü bir şeyden bahsedildiğin de üç kere tık tık tık tahtaya vurup aman şeytan kulağına kurşun denmesi, korktuğunuzda baş parmağınızı dişlerinizin arasına koyup üç kere kafanızı yukarı kaldırmak… Evet, bunlarda nedenleri arasında yer alıyor. 

     Peki, hastalığın tedavisi var mıdır? Diyenler için, her hastalığın olduğu bu hastalığında tedavi mümkündür. Yavaş yavaş ortaya çıkan bir hastalığın tedavi süreci uzun olur. Sabırla başlarsanız sonucunu alacağınız bir tedavi süreci ortaya çıkacaktır. Takıntılığı olan kişilerin kendi hastalıkları konusunda iç görüleri yoktur. Bu yüzden aile ve sosyal çevrelerine çok iş düşmektedir. Örneğin çöpün yanından geçtiğinizde üstüne kir bulaştığını düşünerek kıyafetlerini ve ellerini saatlerce yıkayan bir hastaya “hayır kir bulaşmamıştır” demek yerine kirin bulaştığını elini ve kıyafetlerini tekrar tekrar yıkamamak için direnmelisin düşüncesini aşılamak ve hastadan çok büyük beklenti içine girmeden bunu başarması istenir. Yine söylemek gerekir ki zor bir süreç fakat imkânsız değil. Önce kendinize sonra psikoloji bilimine güvenin.

  • Hayati tehlikesi olan ‘’do not resuscıtate’’ dövmeli birisine nasıl bir davranış sergilersiniz?

    A-Kişinin kararı-saygı duyulmalı düşüncesi ile müdahale etmemek

    B-Her ne olursa olsun hayat kurtarıcı olmak

    Öncelikle burada amaç kişinin kendi ölüm kararını irdelemek değildir. Bunu altını çizerek belirtmek istiyorum.

    ‘’DO NOT RESUSCITATE (DNR)’’in anlamı ‘’kalp ve solunum durmasında yeniden canlandırma için müdahale edilmemesi’’dir. DNR hiçbir zaman tedavi etmeme anlamına gelmez. Kronik hastalığı olan ve tedavi alternatifleri tükenmiş son dönem hastalarda, hasta tarafından fikri ve onayı bildirilmiş durumlarda veya olay esnasında hastanın primer yakınlarının isteği ve onayı ile solunum veya kalp durması halinde müdahale edilmemesidir.

    DNR ve ÖTENAZİ’nin karışmaması önemli bir konu. ‘’ÖTENAZİ’’ hastanın isteği ile yaşamın sonlandırılmasıdır. Kronik hastalığı nedeni ile zor durumda olan hastaların isteği ve tıp konsey kararı sonrasında uygun ilaçlarla yaşam sonlandırılır. Bu durum Hollanda, Belçika, Lüksemburg’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde yasal bir süreç olarak yerini almaktadır.

    Başlıktaki sorumu şöyle bir senaryo ile pekiştirmek, düşüncemiz hakkında yardımcı olacaktır;

    ‘’Sabah evden çıktınız ve hava güzel olması nedeni ile işe metro ile gitmek istediniz. İlk metro istasyonuna ilerlerken kaldırımda bir kişin yerde yattığını gördünüz, etrafınızda birkaç kişi ile durumu anlamaya çalıştınız. Solunumun olmadığını ve nabzının atmadığını fark ettiniz ve bu durumda müdahale kararı diğerlerinden çok size kaldı. Ani bir kararla kalp masajı yapmak için hastanın göğsünü açtınız ve karşınıza kalıcı tatuaj olarak yazılmış ‘’ ‘’DO NOT RESUSCITATE’’ gördünüz. Ne yapardınız veya ne yapmazdınız?’’

    Bu soru dünya çapında önemli bir medikal sitede oylamaya sunulmuş. Cevap verenlerin %81’i kişinin dövmesindeki kararına saygı duyup müdahale etmeme düşüncesinde olduğunu bildirmişler. %10’u kararsız olduğunu bildirirken, %9’u müdahale etme yönünde cevap vermiş.

    İşin farklı yönleri karşımıza çıkabilir tabii; Dövmenin ne zaman, kim tarafından, ne amaçla yazıldığı-yazdırıldığı vb diğer soruların cevabı bilinmek istenecektir.

    Soruyu daha da netleştireyim: Senaryodaki ‘’DO NOT RESUSCITATE’’ dövmesi, uygulanması konusunda isteği olan bir kişi tarafından bilinçli bir şekilde yazdırılmış ise tutumunuz ne olur?

    Önümüzdeki yıllarda, değişen toplumsal davranımların neticesinde, bu ve benzeri durumlarla karşılaşabileceğimizden kuşkum yok, cevap konusunda düşünmek lazım.

    Benim şahsi cevabım; Kişi hakkında hiçbir şey bilmediğim ve gerekli hukuki evraklar olmadığı için her ne yazarsa yazsın, o an için, bir onkoloji hekimi olarak müdahale ederim (Ankete katılan %9’luk kısımda olurdum)

    NOT: Benim cevabım asla belirleyici değil, böyle bir düşünce içinde yazmadım, sadece cevaplanması ve uygun hukuki zeminin oluşturulması (böyle bir yazıyı yazdırmanın veya bu durumlardaki tepkinin hukuken düzenlenmesi) konusunda yazdım.

  • Bağımlı Olma Özgür Ol

    Bağımlı Olma Özgür Ol

    Çağımızın en önemli sorunları haline gelen madde bağımlılığı… Nice genç beyinlerimiz ölüyor. Oysaki bizim o genç beyinlere ihtiyacımız var! Geleceğe ışık tutan gençlerimiz gözümüzün önünde can çekişiyor. Türkiye’de hızla yayılan madde satış oranları artmakta, daha kötüsü de maddeye başlama yaşı ise gittikçe düşmektedir. Kişinin bedeninin yanı sıra ruhsal ve sosyal hayatını yok eden insanı insanlıktan çıkaran, hiçbir ahlaki yapıya uymayan uyuşturucu maddeler ile mücadele etmek, bizlerin geleceği olan çocuklarımızı korumak için daha çok çaba sarf etmeliyiz. Bu yüzden de madde bağımlılığı hakkında bilgi sahibi olmak ve bu durumu önlemek tedavi açısından çok önemlidir. Madde bağımlılığı toplum için sosyal, ekonomik, psikolojik gibi birçok problemi de beraberinde getirir. Bu konu tüm toplumu ilgilendirir. Ülkemizin genç nesillere sahip çıkması tüm toplumun görevidir. Gençlerimizi bilgilendirelim, yardımcı olalım vakit kaybetmeden bu işin üstesinden hep birlikte gelelim.

    Hemen hemen herkesin gözü ile şahit olduğu köprü altları, otobüs durakları, metrobüs geçişleri, ara sokaklar ve yığılıp kalan çocuklar… Televizyon kanallarında da şahit olduğumuz bu durum çocukları yürüyemeyecek hale getiriyor. Peki, bu nasıl oluyor beyni nasıl mı etkiliyor hep birlikte okuyalım ve paylaşalım. Sevgili okurlarım madde bağımlılığı aşağıda görmüş olduğunuz gibi bir döngü içerisindedir.

    Şimdi size adım adım nasıl oluştuğunu yazacağım. İlk olarak merak ve akran arası özentilik ile başlar. Daha sonrasında zevk almak için ara sıra kullanımlar başlar. Zamanla vaktinin büyük bir kısmını madde ile geçirir. Bırakmak ister fakat beyin buna izin vermez. Her ne kadar ben bırakayım dese de beyin, bu bırakılmaz der ve savaş içerisine girer. Hayatında yaşadığı her türlü olumsuz olayda maddeye başvurur. Onu iyileştireceğine inanır, kısa süreliğine rahatlamasına, gevşemesine neden olur fakat kısa süre bir ömrüne bedel olur farkında olmaz… Zaman geçer madde almaz o zamanda o yoksunluk belirtisi ortaya çıkar tekrar kullanmaya başlar. Bağımlı olduğunda da zevk için değil, yaşadıkları için değil normal hissetmek için kullanırlar. Beynimiz neden dur demez biliyor musunuz? Yemek yerken, çikolata yerken, eşinizle veya dostunuzla sevgi dolu bir anı paylaşırken güzel şeyler yaşarken beynimiz dopamin salgılıyor. Kendinizi mutlu ve huzurlu hissediyorsunuz sonrasında dopamin düzeyi eski haline dönüyor ve hayatınıza kaldığınız yerden devam ediyorsunuz. Madde kullanan kişilerde ise bu dopamin seviyesi çok yüksek miktarda ortaya çıkıyor. Zaman içerisinde maalesef ki dürtü eylemini kontrol edemeyecek duruma geliyor, beynin karar verme fonksiyonunu etkileyerek kişinin yanlış kararlar almasına sebep oluyor.

    Bunun yanı sıra beynin yeni edindiği bilgileri öğrenme, hatırlama gibi fonksiyonlarını bozuyor. Ve tekrarlayıcı yüksek miktarda ki dopamin artışı keyif veren şeylerden (çikolata, yemek, müzik dinlemek…) zevk alma duyusunu azaltıp kişinin kendisini depresif, cansız hissetmesine neden oluyor. Daha önceden zevk aldığı şeylerden zevk alamaz hale geliyor. Ve madde alma ihtiyacı şiddetli bir şekilde ortaya çıkıyor. Maalesef kişi değil madde kişiyi yönetmeye başlıyor. Üstüne bu da yetmezmiş gibi zombi hapı ortaya çıkıyor. Kimyasal sentetik uyuşturucu olan bu hap insanlarda duygu durumun aniden değişmesine ve hareketlerini kontrol edememesine neden oluyor. Saldırgan hareketlerinin farkında olmayan bu kişi haberlerde duyduğumuz ve gördüğümüz gibi kendisinden geçiyor, kalp atışları hızlanıyor, halüsinasyonlar görmeye başlıyor. Hatta kalp krizi geçiriyor.

    Şimdi sizlere daha önceden madde bağımlılığı olan kişilerle aynı hastane ortamında edinmiş olduğum bilgileri tüm samimiyetimle paylaşacağım;

    İlk olarak maddeye başlama sürecinin nedenleri neler olabilir diye düşünürken aslında şahit olduğum en büyük nedenlerden birisi aile. Yetersiz veya aşırı ilgi, düzenli veya düzensiz ciddi disiplin ve otorite, ebeveyn ve çocuk arasında ki iletişim, karşılıklı anlayış eksikliği, aile içi şiddet. Özellikle ergenlik döneminde çocuğa huzurlu bir aile ortamı oluşturmak gerekir. Çocuk ailede bulamadığını dışarda ararsa eğer kendisine en büyük kötülüğü yapmış olur ve buna sebep olan sizler olursunuz. Ve bunun sonuçları sizleri üzebilir. Kişilik sorunları; kendisine olan güven eksikliği, depresif, içe dönük, asosyal kişilerde madde bozukluğu görülme oranı fazladır. Hatta şu bilgiyi de bilmenizi isterim; maddeye bağımlı olan kişilerde kişilik bozukluğu ortaya çıkar. Bunun yanı sıra sosyal ortama değinmek istiyorum. Çevresel etkenler;  madde bağımlılığın yaygın olması akranlar arası özentilik şeklinde kişiyi bağımlılığa doğru sürükler. Arkadaş ortamında bağımlılığa yatkın olan kişilerin bir kereden bir şey olmaz demesiyle başlayan bu serüven olumsuz sonuçlara neden olur. Madde bağımlılığın genel sebepleri bu şekildedir

    Peki, bunun tedavisi nasıl olur derseniz buyurun;

    Madde bağımlılığı olan kişilerin yakınları genelde bu durumdan utanç duyar ve saklar. EL ALEM ne der toplumumuzun kültürü haline gelmiş maalesef ki… Bırakın bu sözü hayatınızın bir parçası haline getirmeyin. Siz kaçtıkça çocuğunuz daha çok maddeye bağımlı olacak. Öncelikle bunun bir hastalık olduğunu kabul edin ve çocuğunuzdan utanmak yerine onu sarıp sarmalayıp ona yardımcı olun. En önemli tedavi sosyal destektir. Destek olayım derken aman dikkat! Köstek olmayın. Eve geldiğinde yine içtin yine gittin gibi sözlerle üstüne düşmek kişiyi daha çok tetikler. Anne ve babalar çocuğunuzu sağlıklı bir şekilde takip edin. Tedavi süreci uzun bir dönemdir ve tekrarlanma olasılığı çok yüksektir. Eğer kişi maddeden uzak duramıyorsa, hastane yatışı gerekebilir. Maddi olarak özel bir hastane tercihiniz olmazsa AMATEM birimlerine ücretsiz başvuru yapabilirsiniz. 

    Gençlerimizi korumak için onlara sorumluluk verin, özgüven aşılayın, çocuklarınıza karşı özellikle ergenlik döneminde aşırı korumacı veya aşırı sorumsuz davranışlar sergilemeyin. Tedavi inancı kişide başlar kişi ne kadar kararlı ve iradeli olursa tedavi de başarılı olma şansı yükselir. Kişiyi yeniden hayata ve topluma kazandırmak hepimizin esas amacı olsun. Unutmayın iyi bir gözlemci olmak bir hayatı kurtarmak demektir.

    İlginizi çekecek film önerilerim;

    City of God (2002) | IMDb: 8,7

    Requiem for a Dream (2000) | IMDb: 8,4

    Scarface (1983) | IMDb: 8,3

    Trainspotting (1996) | IMDb: 8,2

    The Wolf of Wall Street (2013) | IMDb: 8,2

  • Sıcak ve nemli havada alınması gereken 10 önlem

    Hava sıcaklıklarına ek olarak nem oranın da yükselmesi, çocuklar ve yaşlılarla birlikte; kalp, astım, diyabet gibi kronik rahatsızlığı olanları da olumsuz etkiliyor. Mevsim normallerinin üzerine çıkan sıcaklıklar aşırı nemin etkisiyle ciddi sağlık sorunlarına neden olurken, dikkat edilmediği takdirde hayati tehdit edecek boyutlara varabiliyor.

    Sıcak çarpması komaya neden olabilir

    Hava sıcaklıklarının arttığı dönemlerde en çok karşılaşılan sağlık sorunu, sıcak çarpmasıdır. Önemli ve tehlikeli durumlara neden olabilen sıcak çarpması yüksek ateş, terleyememe, halsizlik, baş ağrısı, baş dönmesi, kusma, bulantı ve nabız hızlanması gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Çocuklar, yaşlılar, kronik rahatsızlığı olan ve açık tenli insanların daha fazla etkilendiği sıcak çarpmasında, komaya kadar gidebilen sinir sistemi bozuklukları yaşanabilmektedir. İlerleyen aşamasında algılama ve koordinasyon yeteneği ile birlikte görme netliğinde bozulma, göz çukurlarının belirginleşmesi ve bilincin kaybolması ortaya çıkabilir.

    Yetişkinlerde de isilik görülebiliyor

    Sıcak ve nemli havalarda aşırı terlemeye bağlı olarak deri tahrişi olabilir. İsilik başta bebekler olmak üzere her yaşta görülür. Kızarık bölgeler kuru tutulmalı, daha serin ve daha az nemli ortamlarda bulunmaya özen gösterilmelidir.

    Klima ile serinlemek isteyenler dikkat!

    Yaz aylarında aşırı sıcak ve nemden etkilenmemek için en sık başvurulan serinleme yöntemlerinin başında klima gelmektedir. Ancak dikkat edilmezse klima da ciddi sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Özellikle, bakım ayarları zamanında yapılmayan ve düşük derecelerde çalıştırılan klima çocuk, yaşlı ve alt solunum yolu rahatsızlığı bulunanları olumsuz etkileyebilmektedir. Klimanın 23-24 derece aralığında çalıştırılması ve direk temas edecek şekilde soğuk havaya maruz kalınmamasına dikkat edilmelidir. Zatürre gibi ciddi hastalıkları neden olabilen yanlış klima kullanımı, alerjik bünyeli kişilerin şikayetlerini artırabilmektedir. Bununla birlikte uzun süre sıcak ortamda kaldıktan sonra aniden klimalı soğuk bir ortama girmek kalp damarlarında spazm etkisi yaparak büzülmelere ve krizlere neden olabilmektedir. Ev ve işyerinde kullanılan klima gibi otomobillerde de soğuk havaya direk maruz kalmaktan kaçınılmalıdır.

    Kalbinizi sıcaktan ve nemden koruyun

    Sıcak ve nemli havalar kalp hastaları için dikkat edilmesi gereken dönemlerin başında gelmektedir. Aşırı nem ile birlikte su ve tuz kaybı kanın pıhtılaşma oranında değişikliklere neden olarak kalbin çalışmasını etkilemektedir. Cildi besleyen damarlar aşırı sıcaklarda genişleyerek vücut ısısını sabit tutmaya çalışmaktadır. Bu durum da kalbin daha fazla çalışmasına neden olmaktadır. Sıcak ve nemli günlerde kalp krizi riskini azaltmak için; sıvı tüketmek, yağlı besinlerden uzak durmak ve güneşin zararlı etkilerinden korunmak hayati önem taşımaktadır.

    Su tüketiminde aşırıya kaçmayın

    Sıvı tüketimi yaz aylarından en fazla dikkat edilmesi gereken konuların başında gelmektedir. Yüksek sıcaklık ve nemin etkisiyle vücut terleme yoluyla su ve tuz kaybetmektedir. Kanın koyulaşmasına neden olan su ve tuz kaybının karşılanabilmesi, özellikle kalp sağlığı bakamından önem taşımaktadır. Ancak gereğinden fazla sıvı tüketimi vücudun tuz dengesini bozarak ritm bozukluklarına neden olabilmektedir. Temiz olmayan su veya iyi yıkanmayan sebze ve meyveler enfeksiyon hastalıkları ile birlikte yaz aylarında sık görülen ishale neden olabilmektedir. Sıvı- tuz dengesini bozan ishal ciddi tansiyon sorunlarına yol açabilmektedir.

    Yüksek nem nefesinizi kesebilir

    Sağlıklı kişilerin bile yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen yüksek nem oranı astım hastalarının zor bir dönem yaşamasına neden olabilmektedir. Alerjenler ve viral enfeksiyonların yanında aşırı sıcak ve nem astım krizlerini tetikleyebilmektedir. Sıcaklıkların yükseldiği ve nem oranının %60’ları geçtiği günlerde astım hastalarının evden çıkmaması gerekmektedir. Ancak sıcak hava ve nem ile birlikte ev ortamında küf mantarı ve ev tozu akarlarının artmasına neden olarak astım hastalarını etkileyebilmektedir. Astım hastalarının ilaçlarını yaz mevsimine göre ayarlanması ve tedavilerine aksatmaması gerekmektedir.

    Şapkasız çıkmayın

    Gün içinde güneşin zararlı etkilerinden korunmanın en basit yöntemi şapka, şemsiye ve güneşin zararlı etkilerinden koruyucu yüksek faktörlü kremler kullanmaktır. Özellikle güneşin cilt üzerindeki olumsuz yakıcı etkisini yeterince hissedemeyen diyabet hastaları terleme bozukluğu nedeniyle ciddi sorunlar yaşayabilmektedir. Aşırı sıcaklar nedeniyle kan şekerinin yükselmesi kan akışkanlığını azaltabilmektedir. Şekerin yükselmesiyle ortaya çıkan sıvı kaybı sıcağın da etkisiyle inme, kalp krizi ve beyin kanamalarına neden olabilir

    Sıcak migreni tetikleyebilir

    Sıcaklık ve nem oranının artması migren krizlerini de etkilemektedir. Aşırı sıcaklarda bol sıvı tüketimi, kaliteli camlara sahip güneş gözlüğü kullanımı ve saçların ıslatılması gibi önlemler ön plana çıksa da mecbur kalınmadıkça güneşe çıkılmaması migren ataklarından korunmanın en iyi yoludur.

    Bu süreci rahat atlatabilmek için…

    Mevsime uygun, vücudun sıcaklığını çok yükseltmeyecek, terletmeyecek, açık renkli kıyafetler giyin. Güneşten korunmak için geniş kenarlı şapkalar takın.

    Günlük sıvı ihtiyacınızı ihmal etmeyin. 2,5 – 3 litre su ile birlikte, vücudun kaybettiği elektrolitler için mineralli su tüketmeyi unutmayın.

    Özellikle 11.00 – 16.00 saatleri arasında güneşlenmeyin. Spor için akşam saatlerini seçin.

    Soğuk ya da sıcak su yerine ılık su ile duş almayı tercih edin.

    Klimayı 23-24 derece arasında çalıştırın. Klimaların nem alıcı özelliğini devreye sokmak daha sağlıklı olacaktır.

    Hijyen kurallarıyla birlikte sindirimi daha kolay besinler tercih edin. Ağır, salçalı ve yağlı yemeklerden uzak durun.

    Hem rahatlama hem de vücutta oluşan ödem için el ya da ayaklarınızı buzlu su dolu bir kovanın içine 10-15 dakika batırın.

    Tatil planlarınızı nem oranının düşük olduğu bölgelerden seçin.

    Sürekli kullanılan ilaçlar için yaz ayarlaması yaptırmayı unutmayın.

    Çocuklara gelişigüzel vitamin takviyesi vermek yerine meyve sebze yedirin.

  • Türkiye Tahammülsüzlük Modasına Takıldı

    Türkiye Tahammülsüzlük Modasına Takıldı

    Son zamanlarda sizde dikkat ettiniz mi kimsenin kimseye tahammülü kalmamış. Yediden yetmişe herkeste memnuniyetsizlik var. Peki, ne zaman nasıl bu hale geldik? Ne ara sohbetlerimizin konusu değişti, günlük hayat ile yakınmalar, hayal kırıklığı, mutsuzluklar… İpin ucu ne zaman kaçtı bilen yok. Hayatından kaç kişi memnun? Şöyle etrafıma baktığımda trafikteki sürücülerin yüz ifadeleri, sokakta yürüyen kişilerin çatık kaşları, çalışanların asık yüzleri, selamlaşma kültürünün yavaş yavaş son bulduğu, çoğu zaman selam verdiğinizde karşılık alamamanız. Teşekkür etmeyi ve özür dilemeyi unutmak evet memnuniyetsizlik kendi içimizde bir hastalık gibi yayılmaya başlıyor.

    “Eskiden daha mutluyduk” sözlerini çok sık duyuyorum. Eskiden insanlar daha sıcakkanlıymış, örf ve adetlerine daha uygun yaşarlarmış. Komşuluk kavramını eskilerden öğrenmedik mi? Boşuna söylememişler “Ev alma komşu al” diye. O zamanları özleyen kaç kişi var. Ve ya şuan kapı komşusunu tanıyan selam veren samimiyet duygusu içeren, toplumsal kültür kavramını yaşayan kaç kişi var. Sabahları asık suratla açılan bir kapı merdivenlerden koşarak inen komşun…

    Çoğu zaman tanık oluyorum; İstediğim hiçbir şey yolunda gitmiyor diye yakınanlara. Şöyle örnek verelim; sürpriz yapmayı çok seviyorsunuz. Çok sevdiğiniz aile bireyi, eşiniz ve ya dostunuza küçük küçük hediyeler aldığınızı ve her defasında aldığınız hediyeye olumsuz tepki vererek memnuniyetsizlik gösterdiği bu tavır karşısında bu hareketinize devam edebilir misiniz? Bence hayır hevesiniz kırılır. Hatta düşünürsünüz ilk zamanlarda çok beğenirdi şimdi ne oldu diye. Şimdi ne mi oldu istekler arttı,  küçük şeylerden mutlu olamıyoruz. Hayat tam olarak böyle. Hayatın size sunmuş olduğu hediyeyi olumsuz karşılarsanız hayatta size güzelliklerini sunmaktan vazgeçer. Önce küçük bir ev yeter dersiniz. Sonrasında arabada olsun, sonra daha büyük bir ev son model bir araba bu isteklerin sonu hiçbir zaman bitmeyecek. Yaşam döngüsü dediğimiz şeyde tam olarak bu. Her şeyin tüketim sınırı var ama bizim gözümüz hep daha da olsun da olacak. Evet, oldukça can sıkıcı olmalı o zaman hep birlikte bir düşünelim. Giderek yabancılaşmadan bu duruma nasıl engel olabiliriz.

    İlk adımımız duygular olsun mu? Evet, samimiyetini yitirmemiş duygular. Değinmek istediğim tam olarak bu; duygularımız, ne hissettiğimiz. Gerçekten ne hissettiğinizi bilmek sizi bir adım ileriye taşıyacaktır. Şimdi diyeceksiniz çok şey değişti diye. Katılıyorum hayat koşulları değişti, sosyal-ekonomik düzen farklılaştı, yaşam mücadelesi ortaya çıktı fakat memnuniyetsizliğin temel kaynağı hayatın getirmiş olduğu olumsuzluklardan öte bizlerin yaşama karşı sergilediği tutumdur. Dünya biz insanların yansımalarından oluşur. Siz nasılsanız, sizin düşünceleriniz nasılsa çevrenizde gördüğünüz her durum siz öyle olduğunuz için öyledir. Siz değişmedikçe hayat aynı olayları farklı kişilerle tekrar önünüze serecektir. Ta ki siz kendinizden memnun olup, hayat beklentilerini en aza indirip kendinize gülümseyip adım atana kadar. Bizi biz yapan duygularımızın bizden kopup gitmesine müsaade etmeyelim. Çünkü duygu insanın sahip olduğu en önemli özelliklerinden biridir. 

    Sorunsuz bir hayat yok evet. Bu dünyada yanlış giden yeterince çok şey var. Ama kendinizi buna şartlayarak yaşamayın. Düşünce biçimine baktığımızda sorunun temelinin aslında biz olduğunu fark edebiliriz. En büyük sorunumuz duygularımızı tanımlayamıyoruz. Kendinizi olduğunuzdan daha farklı göstererek mücadele edemeyeceğinizi bilin. Hayatın aksiliklerine inat pozitif düşüncelerinizi hayata sunun. Eminim bir gün hayat savaşmaktan yorulacaktır. Duygular karın doyurmuyor olabilir fakat ruhunuzu doyuruyor ve buda başarının en büyük sırrıdır.  Yapılan araştırmalara göre; mutlu insanlar daha çok para kazanıyor, işlerinde sosyal çevrelerinde daha başarılı oluyor. Mutlu olmayı, tebessüm etmeyi zorlaştırmayalım. 

    Haber bültenlerinde öfke patlaması yaşayan insanlardan tutunda, gözünün üstünde neden kaş var diye kargaşa ortamı oluşturan bir topluluk haline geldik. Buna dur demenin vakti geldi. Duygularımız elden gidiyor. Hadi bana yardımcı olun birlikte bir şeyleri aşalım. Bunun için öneriler benden uygulamak hepimizden.

    • Duygularımızı ifade etmenin ilk adımı duygularınızı iyi tanımaktan başlar. Mesela olumsuz bir durum yaşadığınızda öfkenizi nasıl hissediyorsunuz. Kimisi midesinin kasıldığını hisseder, kimisi yüzünün kızardığı. Bunları bilmek o an ki durum içerisinde size yol gösterir. Olumsuz duygu yaşadığınızda öfkelendiğiniz zaman kendinize sorun. Öfkenin altında yatan başka ne duygu olabilir. Belki sadece üzgün olabilir misiniz, belki geçmişinizde yaşadığınız olayın bir benzerini yaşadınız adı korku mu öfke mi önce ona karar verelim.

    • Karşınızdaki kişiye iletmek istediğiniz mesajı net ifadelerle ve karşınızdaki kişinin anlayabileceği ona uygun bir ifade biçimi seçmeliyiz.

    • Karşınızdaki kişi sakinliğini koruyamıyorsa size düşen görev ortam sakinleşince konuşmak olacaktır. Çünkü öfkeli birisine bir şeyler anlatmak sizi fazlasıyla yorabilir.

    • Soğukkanlı ve sakin bir iletişim yolunu tercih edin.

    • Memnun kalmadığınız noktada durup düşünün neden memnun değilim? Kişiden mi yoksa kendi içinizde yaratmış olduğunuz memnuniyetsiz durumdan mı? 

    • Sorun yaratmaktansa sorun çözmeye odaklanın. Ve bunu KONUŞARAK sağlayın.

    • Hiç kimse toplu taşıma araçlarında saldırgan hareketler içerisine girip, arkadaki araba çok yakınımdan geliyor diye veya iş yerinde eleştirildi diye dövmeye veya öldürmeye kalkışamaz. 

    Yaşamın elde tutulur taraflarından bakmaya çalışmak size zor gelse de hayat böyle deseniz de önce ruhunuzu doyurun. Sizin şekillenmenize göre hayat şekillenir. Öfke kontrolü, memnuniyetsizlik, tahammül edememe, mutsuzluk gibi olumsuzlukları olumlu hale getirmek sizin elinizde. Kendinize bu iyiliği yapın. Toplum olarak hassas bir yapıda olabiliriz bu hassasiyeti insan ilişkilerinde de korumak gerekir. Unutmadan şunu da eklemek istiyorum; sevgi, saygı ve şefkat konularında daha cömert olun. Karşılığınızı alamadığınız zamanlar elbet olacak fakat şunu unutmayın ki siz kendinizi arınmış olarak hissedeceksiniz huzuru kendi içinizde yaşayacaksınız. Tabularınızı yıkın!

  • Kanserde erken teşhis hayat kurtarır.

    Kanser; genetik hasarlanma sonucu hücrelerin kontrolsüz veya anormal bir şekilde büyümesi ve çoğalması ile ortaya çıkıyor. Genetik yapıda (DNA’da) her gün yaklaşık 10.000 değişiklik olmasına rağmen bağışıklık sistemi, her milisaniye vücudumuzu tarıyor ve genetik hasara uğramış hücreleri yok ediyor. Ancak değişime uğrayan hücrelerin çok küçük bir kısmı bile kansere neden olabiliyor. Genellikle sebebi açıklanamayan kilo kaybı, iştahsızlık, ateş, deri bulguları ve ağrı gibi şikayetlerle ortaya çıkan kanser; bulunduğu yere göre de farklı bulgular gösterebiliyor.

    Türkiye’de her yıl yaklaşık 175 bin kişiye kanser teşhisi konuluyor. Hayatın her alanında var olan kanserojen maddeler; insanları ister istemez korkutuyor ve tedbirli yaşamaya yöneltiyor. Ancak unutulmamalıdır ki, kanser; erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilen bir hastalıktır. Kanserde erken tanı, yaşam kalitesi ve süresinin artması açısından önem taşıyor. Gerçekten de son yıllarda gerek görsel, gerekse yazılı basında çıkan haberler sayesinde toplumsal farkındalığın arttığını gözlemliyoruz. Buna paralel olarak da özellikle taramaların etkili olduğu kanser tiplerinde ve sağlık hizmetlerine daha rahat erişebilen toplumlarda erken tanı şansının çok arttığını söyleyebiliriz. Bunun da tedavide başarı şansımızı yükselten en önemli değişken olarak günlük pratiğimize yansıdığını memnuniyetle gözlemliyoruz.

    Kadınlarda en sık görülen kanser türleri meme, akciğer, kolorektal, rahim ve deri kanserleridir. Erkeklerde ise en sık görülen kanser türleri prostat, akciğer, kolorektal, mesane ve deri kanserleridir.

    En sık görülen bu kanser türleri için kullanılan başlıca kanser tarama yöntemleri ise şunlardır:

    SAĞLIKLI BİREYLERDE TARAMA ÖNERİLEN KANSERLER:

    1.Meme kanseri

    2.Serviks kanseri

    3.Kolorektal kanseri

    4.Prostat kanseri

    5.Akciğer kanseri

    6.Cilt kanseri

    1.Meme Kanseri:

    · Kendi Kendine Meme Muayenesi: Kişinin kendi kendine memelerini muayene etmesidir. 20 yaşından sonra ayda bir kere yapılmalıdır.

    · Klinik Meme Muayenesi: Doktor tarafından memelerin ve koltuk altlarının muayene edilmesidir. 20-40 yaş arasında üç yılda bir kere 40 yaşından sonra ise yılda bir kere yapılmalıdır.

    · Mammografi: Memelerin X ışını ile görüntülenmesidir. 40 yaşından sonra yılda bir kere uygulanmalıdır.

    · Ultrason: Mammografi ile değerlendirilmesi uygun olmayan hastalarda meme ultrasonu yapılabilir.

    · Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG): Meme MR rutin taramada kullanılmaz sadece gibi bazı genetik bozuklukları taşıyan ve meme kanserine yakalanma riski çok yüksek olan kişilerde kullanılabilir.

    2.Prostat Kanseri:

    · Parmakla Rektal Muayene: Doktor parmağıyla makattan prostatı muayene eder. 50 yaşından sonra yılda bir kere, eğer risk faktörleri varsa 40 yaşından itibaren yılda bir kere yapılmalıdır.

    · Prostat Spesifik Antijen (PSA) Testi: Bu test ile kandaki prostat spesifik antijen miktarı ölçülür. Prostat spesifik antijenin kanda artmış miktarda bulunabileceği durumlar prostat kanseri, prostatın inflamasyonu ya da enfeksiyonu ve benign prostat hiperplazisidir (prostatın iyi huylu büyümesi). PSA testi 50 yaşından sonra yılda bir kere uygulanmalıdır. Eğer risk faktörleri varsa 40 yaşından itibaren yılda bir kere uygulanmalıdır. Serbest PSA’nın total PSA’ya oranı kanser ihtimali yönünden bilgi verebilmektedir.

    3.Akciğer Kanseri:

    · ğüs Grafisi: X ışını ile göğüs kafesindeki organların ve kemiklerin görüntülenmesidir.

    Balgam Sitolojisi: Balgam örneğinin mikroskop altında incelenmesiyle kanser hücrelerinin araştırılmasıdır.

    Spiral Bilgisayarlı Tomografi Görüntülemesi: X ışını makinesine bağlanmış bir bilgisayar yardımıyla görüntüler elde edilmektedir.

    4.Kolorektal Kanser ( Bağırsak Kanseri ):

    Risk gruplarına girmeyen hastalara 50 yaşından başlayarak gaitada gizli kan taraması, 50 yaşın üzerinde ise en azından 5 yılda bir sigmoidoskopi, 10 yılda bir kolonoskopi önerilmektedir. Risk grubunda olan hastalardan, daha önce polip çıkarılmış olan hastalar bu işlemden sonra 1-3 yıl içinde tekrar kolonoskopi yaptırmalıdır. Anne baba gibi yakın akrabalarında kalın bağırsak kanseri tanısı konmuş olanlar, 40 yaşından önce veya akrabasına tanı konulduğu yaştan en geç 8-10 yıl önce taramayı başlatmalıdır. Kalıtsal non-polipozis kolorektal kanser için genetik test yaptırılmalıdır. Ailesel adenomatoz polipozis (FAP) olarak adlandırılan hastalık olan kişiler genetik danışmanlık almalı ve 10-15 yaşından itibaren kolonoskopi ile takip edilmelidir.

    5.Serviks Kanseri (Rahim Ağzı Kanseri):

    · Pap Test: Rahim ağzından ve vajenden hücreler toplanır. Alınan hücreler mikroskop altında incelenir. Vajinal ilişkiye başlandıktan üç sene sonra her kadın Pap test yaptırmaya başlamalıdır. Ama Pap test yaptırmaya başlama yaşı 21’i geçmemelidir. Yılda bir kere yapılır. 30 yaşından sonra peşpeşe üç normal Pap testi olanlar iki yılda bir yaptırmaya başlayabilir. Herhangi bir risk faktörü olanlar yılda bir yaptırmaya devam etmelidir. 65 yaşından sonra peşpeşe üç veya daha fazla normal Pap test sonucu olanlar ve son on yıl içerisinde anormal Pap test sonucu olmayanlar taramayı bırakabilirler. Risk faktörü bulunanlar taramalara devam etmelidir.

    6.Deri Kanseri:

    · Deri Muayenesi: Doktor veya kişinin kendisi tarafından çıplak gözle yapılan muayenedir. Şüpheli bir alan varsa biopsi alınır ve mikroskop altında kanser hücreleri araştırılır.

    Risk faktörleri bulunan kişilerin doktorlarına danışarak tarama yöntemlerine belirtilen yaşlardan daha erken başlamaları gerekebilmektedir.

    Kanserden korunmak için dikkat edilmesi gereken hususlar;

    Sigara ve alkol tüketmemek,Ultraviyole Işınlarına maruz kalmayı azaltmak,Enfeksiyonlardan korunmak,Sağlıklı beslenmek,Egzersiz yapmak,Kilo dengesini korumak,Kanserin erken belirti ve bulgularını bilmek,Kanser riskini bilmek ve kanser tarama programlarına girmek,Stresle başa çıkmak.Her şeyi kararında yapmak ve zararlı olanlardan kaçınmak kanser riskimizi azaltır. Yine de vücudumuzdaki değişikiklere karşı uyanık olmak lazımdır.

    Başarı ; tarama yöntemlerinin ilerlemesi, erken tanı ve toplum farkındalığının artmasıyla paralel olarak artıyor. Ama kısmen de tedavideki ve sağlık hizmetlerindeki gelişmelere bağlı olduğunu da söylemek gerekir.

  • Fobilerimizle Nasıl Baş Edebiliriz?

    Fobilerimizle Nasıl Baş Edebiliriz?

    Fobi, kişilerin farklı nesne, varlık ve durumlara karşı duyulan yoğun korku halidir. Mesela; yükseklik, karanlık, uçak, kedi, köpek gibi olgulara yönelik çok çeşitli bir fobi yelpazesi bulunmaktadır. Fobilerin gelişim hikayesine baktığımızda genellikle çocukluk çağında yaşanan olumsuz yaşantının bulunduğunu görürüz. Fakat bunun da istisnaları bulunmaktadır. Belirli bir fobiye sahip olan bir kişiyi gördükten sonrasında bile fobi gelişmesi mümkün olabiliyor. Çünkü davranışlarımız gibi korkularımızda öğrenilen birşeydir. Buna başka bir örnekte televizyon, bilgisayar gibi medya araçları da olabilir. Örneğin; bir dönem Jaws isimli köpek balığını konu alan bir korku filmi çok meşhurdu. Bu filmi izleyen insanların bazıları, hayatlarında hiç köpekbalığı görmemiş ve görme ihtimali de çok düşük olsa bile fobi ortaya çıktığı görülmüştür. Kişiler denize girmekten kaçınmış, girseler bile o kaygı halini yaşamışlardır. İşte, travmatik bir anı ve fobinin öğrenilmesi gibi durumlarda fobinin gelişmesi mümkündür.

    Peki, fobimizle nasıl baş edebiliriz?

    1. Fobinizi gerçekçi bir biçimde değerlendirin.

    Kişilerin aslında en çok zorlandıkları bölümdür burası. Çarpıtılmış bilişleri çalışmak gerekir ve farkındalık gerektiren bir bölümdür. Bu yazıyı yazarken belirli bir fobi örneği üzerinden ilerleyeceğim ki daha anlaşılır olsun. Örneğin kedi fobisini ele aldığımızı düşünelim. Bu aşamada öncelikle kendimize bazı sorular sormamız ve bunlara cevap vermemiz gerekir.

    • Yolun karşısında bile bir kedi gördüğümde çok korkuyorum ve koşarak uzaklaşıyorum.

    • Peki, kediye biraz yaklaşsaydım ne olurdu?

    • Bana saldırabilir beni tırmalayabilir.

    • Eğer kedi bana saldırsaydı ne yapardım?

    • Yardım isterdim, hastaneye giderdim

    Bu bölümde aslında fobinizin gerçekliği ile yüzleşirsiniz. Yıllarca hayatınızı etkileyen bu durumla karşılaştığınız zaman ne yapmanız gerektiğini bilmek sizi rahatlatacaktır.

    1. Korkunuzun boyutlarına ve şekline ilişkin hiyerarşisini oluşturun.

    Yine kedi fobisi örneğinden gidecek olursak, fobinizin durumlarına ilişkin puanlama yapmanız gerekmektedir. Öncelikle kedi fobisine ilişkin korktuğunuz ve kaçındığınız durumların listesini çıkarın. Size yardımcı olması adına örnek bir liste çıkaracağım.

    • Kedi resmine bakmak

    • Kedinin olduğu yolda durmak

    • Kedinin yakınından geçmek

    • Kedinin hemen yanında durmak

    • Kedinin yanına oturmak

    • Kedinin başını sevmek

    • Kediyi kucağına almak

    Bu durumları daha da arttırabilir ve kendinize uyarlayabilirsiniz. Oluşturduğunuz hiyerarşiye 100 üzerinden puan verin. Sonrasında yapmakta en az zorlanacağınız durumdan başlayarak yapın. Peki, fobilerimizle yüzleşirken kendimizi nasıl sakinleştireceğiz?

    1. Gevşeme egzersizleri öğrenin.

    Gevşeme egzersizi yazdığınızda internette çok içeriğe ulaşabilmeniz mümkün. Bunları uygulayıp hoşunuza gidenleri ya da size en çok iyi geleni seçip uygulayabilirsiniz. Fakat en basit egzersizler nefes egzersizine ve imajinasyona dayalıdır. Nefes egzersizinde herkes farklı bir yöntem uygular, benim en çok kullandığım yöntem ise, 4-2-4 kuralıdır. 4 saniye süresince nefes alıp 2 saniye tuttuktan sonra 4 saniye süresi boyunca nefesi verin ve bunu sakinleşinceye kadar devam ettirin. Bunun yanı sıra gözlerinizi kapatıp kendinizi huzurlu bir ortamda hayal etmeye çalışırsanız, gevşemenize yardımcı olacaktır.