Blog

  • Hepatit b enfeksiyonu

    Hepatit B virüsü (HBV) tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz Türkiye’de de belirgin bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de görülme sıklığı olarak bölgesel farklılıklar görülmekte ve %5-15 aralığında dağılım gösteren bir sıklıkta karşımıza çıkmaktadır. HBV ile karşılaşmış kişilerde birkaç çeşit klinik tablo ve hastalık olabilir. “Akut hepatit” adı verilen bulaşıcı sarılık tipinde enfeksiyon vücuda bulaştığı anda sarılık ve grip benzeri bir tablo yaratmaktadır.

    Bu şekilde hastalık geçirenlerin %90’ı iyileşirken %10’luk kesiminde ise kronik hastalık evresi başlamaktadır. Kronik hastalık evresinde ise hastalar HBV enfeksiyonuna karşı yeterli bağışıklık direncini gösteremediklerinden taşıyıcı ve bulaştırıcı olarak uzun yıllar yaşarlar ve bazı riskleri de taşımış olurlar. HBV enfeksiyonu uzun süre bu şekilde kalırsa siroz, karaciğer kanseri gibi en korkulan karaciğer hastalıklarının orataya çıkma riski oldukça artmaktadır.

    Bu nedenle, HBV enfeksiyonundan korunmak amacı ile bulaşma yollarını iyi bilmek gereklidir. Korunmasız ve dikkatsiz cinsel ilişki, damar içi uyuşturucu bağımlılığı, cezaevi-hastane-okul-kışla gibi kalabalık yerlerde yaşamak veya çalışmak, uygun sterilizasyon tedbirleri alınmamış tıbbi veya diş tedavileri görmek, dövme akupunktur gibi iğne uygulamaları yapılması gibi temel bulaşma yolları için önlemler alınabilir.

    Ailesinde HBV enfeksiyonu olan bireyler de nedeni tam olarak bilinmeyen bir şekilde risk altındadır ve mutlaka aile bireyleri HBV taramalarını yaptırmalıdırlar. Korunmanın et etkili yolu HBV aşılaması olup artık ülkemizdede 20 yıldan uzun süredir rutin aşılama programlarının başlaması ile HBV sıklığında belirgin bir düşüş beklenmektedir. Bütün hastanelerde kolaylıkla HBV taraması yapılabilir ve aşı gerekip gerekmediği anlaşılabilir.

    Kronik hastalık evresinde olan hastalarda hastalık derecesini anlamak ve karaciğer hastalığını tam olarak değerlendirmek amacı ile ultrason, kan testleri ve hatta karaciğer biyopsisi gerekebilmektedir. Her hastaya biyopsi önerilmez, genellikle yılda 1 veya 2 defa hastalık aktivitesini değerlendiren tetkikler yapılarak sonuçlara göre biyopsi kararı verilmektedir.

    Bu nedenle HBV olan hastaların yılda en az bir kere Gastroenteroloji bölümünde kan testleri ve ultrason ile kontrollerini yaptırmaları önemlidir. Belirli bir seviyede karaciğer hasarı olduğu tespit edilen hastalarda ise tedavi verilmekte ve HBV’nin tüm istenmeyen sonuçları engellenebilmektedir. Bu nedenle rutin tarama ve kontroller gibi basit tedbirler ile istenmeyen çoğu kötü sonuç engellenebilmektedir.

  • Aşkın Psiko-Kimyası

    Aşkın Psiko-Kimyası

    İnsanoğlunun bilme ve kendini anlama çabası çağlar boyu devam etmektedir. Bu bilme ve anlama arayışı sonucunda devamlı olarak aradığı yegane şey aslında ‘’Ben’’ kavramıdır.

    Ben ne olacağım? Ben nereden geldim? Nereye gidiyorum?

    Daha sonra insanlar ile etkileşime girer ve kendini bulma çabasında bir adım daha atar.

    Yalnız bu adımları atarken pek de sağlam adımlar atamaz. İnsan kendisini tam buldum, derken aslında yolun yarısına gelmemiştir bile…

    Bu bulma ve anlama arayışını en sonunda aşk dediğimiz göz yanılması ile devam ettirir.

    Evet evet, göz yanılması yanlış duymadınız!

    Çünkü aşk dediğimiz şey tamamen karşımızda görmek istediğimiz özelliklerin bütünüdür. Dolayısıyla aşk tamamen bütüncül olmasıyla aşk adını almıştır. 

    Aşkı, şöyle tanımlayabilirim. 

     Bir kadının kendisinde görmek istediği erkeksi yani maskülen özellikleri karşısındaki kişide araması. Erkek için de tam tersi olan feminen tarafını bilme ve anlama çabasıdır. Hem de eksiksiz ve kusursuz bir şekilde diyebilirim. 

     Farkındaysanız yine burada incede olsa bir bencillik görüyoruz. 

    Peki neden görmek istediğimiz “Beni” görmek isteriz?

    ‘’Çünkü insan insanın kurdudur’’demiştir Hobbes.

    Temelde insanı en çok rahatsız eden durum karşısındakinin kendisiyle olan benzerliğidir aslında. Bu insana acı ve korku verir. Çünkü kendisi kadar acımasız bir bireyi görmek istemez karşısında. İnsan bu durumu kabul edemez ve oradan en kısa sürede uzaklaşmaya çalışır. Aslında sosyal toplumda da hepimizin bildiği normlar vardır.

     ‘’İkinizde aynı karaktersiniz, o yüzden anlaşamazsınız.’’Derler. 

    Bu durum, “Aşkın kimyasına aykırıdır.” diye düşünülür.

     Yazdığım birçok makalemde ve denemelerimde hepsinin hayatımda gördüğüm, yaşadığım anılarımdan ibaret olması galiba beni size, sizi de bana bu kadar çok bağlayan bir neden oldu.   

    Şimdi ise aşkın süresi ile alakalı bir bilgi vermek istiyorum.

    Yine klinik gözlemlerim sonucudur. Tanışmak, görüşmek ve birlikte olduktan sonra geçirilen süre sonunda en başta da dediğim gibi göz yanılması (aşk) üzgünüm ki sadece 6 ay gibi kısa bir süre sonunda bitmektedir. 

    Bu süreç herkeste böyle mi işler?

    Daha sonraki süreçte salgılanan endorfin hormonu ile güven, içtenlik ve sevgi devreye giriyor.

    Aslında birlikteliğimiz artık bu üçgenin etrafında dönüyor. 

    Kötü haber ise şu;

    Aşk bitti. Artık aşık değilsiniz.

     Ardından devam eden hormonumuz ise oksitosin hormonudur. Bu hormon ile artık günümüz ilişkilerinin en büyük problemi olan ve birçok yazımda da yer verdiğim güven, sadakat devreye giriyor.

     Sözüm meclisten içeri olsun o halde. 

    Kimilerinde bu hormon asla ve asla salgılanmıyor bile. Bırakın salgılanmayı önünden bile geçmiyor.

     Oksitosin hormonu bir tek çiftlerde ya da sevgililerde salgılanmıyor. Bu hormon annenin çocuğuna karşı beslediği güven ve sadakat için de önemlidir. 

     Bununda özellikle altını kırmızı kalem ile çizmek istiyorum. Çocuğun anneye karşı güvenli bağlanması bu noktada çok önemlidir. 

    Aşkın kimyası ve aşkın psikolojisi derken yine size yazacaklarımın bir kısmını daha kaleme almadan burada bitiriyorum. 

    Aşk hormonun bol salgılandığı yaşamınız olması dileğiyle sevgi ile kalın…

  • Karaciğer yağlanması ve tedavisi hakkında

    Son zamanlarda rastladığımız karaciğer yağlanmalarının çoğu alkolle değil, beslenme yanlışları ile ilişkili. “Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı” diye tanımlanan bu sorun çoğu hastada herhangi bir belirti vermiyor.“Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı”, obez kişilerde %75 civarında görülür. Bazı hastalar yorgunluk, halsizlik, karın sağ üst bölümünde rahatsızlık hissinden yakınabilir. Muayenede az veya orta miktar karaciğer büyüklüğü vardır.

    Karaciğer hastalığının kan belirteçleri olan “ALT, AST” dediğimiz enzimler normalin 2-4 katına kadar yükselebilir. Obezite, karbonhidrattan zengin tek yönlü beslenme, diabetes mellitus (şeker hastalığı) “Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı” oluşumunda etkenlerin başında gelir. Ama son zamanlarda yağlı karaciğer hastalığının oluşumunda bağırsak mikrobiyotası dediğimiz bağırsak bakterilerinin rolü büyüktür. Bağırsak epiteli normalde zararlı mikropların toksik maddelerini geçirmez.

    Bunda bağırsakta probiyotik dediğimiz dost bakterilerin rolü vardır ve probiyotikler bağırsak sızdırmazlığını sağlayarak bir conta görevi yaparlar. Floradaki en ufak bir bozulma veya zayıflama ise bağırsaktaki bu zararlıların kan dolaşı­mına karışmasına ve bağışıklık sisteminin zayıflamasına neden olur. Buna sızdıran bağırsak sendromu diyoruz. Sızdıran bağırsak sendromu şeker hastalığı, karaciğer yağlanması, obezite gibi metabolik hastalıklar başta olmak üzere çok sayıda sağlık sorununa neden olur.

    Bağırsaklarımız probiyotik (dost bakteriler) yönünden zayıfsa bu toksinlerin vücuda girişi hızlı ve daha fazla olur. Bu toksinlere karaciğer reaksiyon vererek önce yağlanmaya sonra karaciğer hücrelerinde hasara yol açar. Önce karaciğer hücrelerinde yağlanma meydana gelir, biz buna karaciğer yağlanması diyoruz. Sonra karaciğer hücrelerinde hasarın göstergesi olarak “ALT, AST” dediğimiz karaciğer enzimlerinde artış meydana gelir ki buna da iltihaplı (inflamasyonlu) karaciğer yağlanması denir. Bu safhadan sonra karaciğer sirozuna kadar gidebilen klinik bir süreç söz konusudur. Günümüzde karaciğer yağlanmasının alkol dışında nedenleri arasında ilk beslenme ile ilgili hatalar gelmektedir.

    Karaciğer yağlanması alkol dışında genellikle fazla kilolu, göbekli, bel çevresi geniş, kan şekeri (özellikle tokluk şekeri) yüksek, kan yağları dengesiz, özellikle trigliserid seviyeleri fazla olan kişilerde görülüyor.

    Karaciğer enzimleri yüksek olan kişilerde iltihaplı yağlı karaciğer dışındaki nedenlerin de araştırılması gerekir (viral hepatitler, toksik hepatit, otoimmün hepatit, hemakromatozis, wilson hastalığı, çölyak hastalığı). Karaciğer yağlanması tedavisinde son yıllarda probiyotikler ile ilgili yapılan tedaviler literatürde hızla artmaktadır. Karaciğer yağlanması tedavisi için mutlaka bir gastroenteroloji uzmanınıza başvurmanız gerekir.

  • Evlilik Terapisi

    Evlilik Terapisi

    Evlilik hayatımızın en önemli dönüm noktalarından biridir.Evlilik öncesi dönemde bir çok stresli karar,masraf,beklenti ve yeni roller çiftleri bekler.Özel ilişkilerimizde bazen detaylara o kadar takılıyoruz ki, birbirimizle ilgilenmeyi hatta diğerinin orda hangi amaçla bulunduğunuzu unutuyoruz. Mutluluğunuza hizmet etmesi gereken şeylerin mutsuzluk kaynağına dönüşmesine izin vermeyin. Düğün öncesi çiftlerin daha çok tartışmalar, gerginlikler yaşadıklarını görürüz. Genellikle bu tartışmalar ev,eşya gibi konulardadır. Düğün öncesi yapılanların hepsi sizin mutluluğunuz içindir. Sevdiklerinizle oturmak için o koltuk. Başında tartışma yapılsın diye değildir. Bizim esas hedefimiz sevdiğimiz kişiyle mutlu bir yuva kurmak, hayatı paylaşmak, keyif almak değil mi? Sevdiğinizle mutlu olmak için çıktığınız bu yolda  ev,eşya,ıvır zıvır başında kavga edip esas hedefinizi unutmayın. Bir eşya sizi mutlu ediyorsa, ilişkinize anlam katıyorsa faydalı ve anlamlıdır. Aranızdaki ilişkinin niteliği dışında her şey detaydır.Eşiniz ile aranız iyiyse, sağlıklı bir temasınız varsa mutlu olursunuz.Evlendiniz,balayından döndünüz evliliğin birinci virajını alıp eşinizle aynı evde rutin yaşama dönüş yaptığınızda ikinci viraja geldiniz.Bu viraj biraz keskin ve uzun olabilir. 

    Evliliğin ilk yılı sorumluluğunun yavaş yavaş kendini hissettirdiği dönemdir. Evlenmiş olmak için evlenenlerin (görücü usulü,sosyal baskı gibi…) en çok zorlandığı dönemdir.Bu dönemde evliliğe adaptasyonu kolaylaştırmak için evlilikten ne bekliyorum sorusunu değil de evliliğe ne verebilirim sorusunu kendinize sorun.Evlendiğiniz zaman sadece o kişi ile evlenmiyorsunuz.O kişinin bir hayatı,bir yaşam kümesi var.Maç mı seviyor yine sevecek,arkadaşlarıyla ilişkisi azalacak ama sıfıra inmeyecek,inmesi sağlıklı değildir.’Evlendik artık önceliği ben olayım’ öğrenilen yanlış bir ezberdir.Durun acele etmeyin.Önce siz evliliğe alışın.İkinizi bir fanusa koyup dünyanın geri kalanından soyutlandıramayız.Biz birbirimize yeteriz diyorsanız yetemeyeceğinizi, çabuk bitebileceğinizi söylemek zorundayım. Birbiri dışında şarj olmayan çiftler ya çabuk tükenir ya da ölü bir ilişki içinde olur. Karşınızdakini olduğu gibi tanımak ve kabullenmek gerekir. Sevmek kabullenmektir. Evleneceğiniz insana iyi bakın ve iyi tanıyın.Siz onun hayatına girdiğinizde,bir yuva kurduğunuzda o yine aynı insan olarak kalacak.Değişmeyecek.Bir hayat kurmak demek eskileri yıkıp yeni bir şey inşa etmek değildir.İki yol birleşiyor ve yeni bir yol olarak devam ediyor. Bir şey bitip yeni bir şey başlamıyor.Siz bir X eşiniz de bir Y olarak,sizi X ve Y yapan olgularla ile bir küme (aile) oluşturursunuz. Ne ben X olayım ne de eşim Y olsun bunları atalım bir kenara birlikte bir Z olalım diyorsanız sağlıksız bir evliliğin temelini atmış olursunuz.Eski hemen bitsin istiyoruz.Çocukluğunuzdan bu yana cebinizde biriktirdiğiniz yaşam,evlilik,hayat hakkındaki bilgileriniz ve bakış açınız ile bu yolculuktasınız. Eşinizin cebindekiler sizin cebinizdekilerden farklı olabilir.Bu noktada ben’leri koruyarak biz olmayı öğrenmemiz gerekir. Her ikiniz de bireysel ilgi alanlarınız ve hobilerinize zaman ayırın. Kişinin kendine özel zaman ayırmasına ‘bireyselleşme’, çift olarak başka çiftlerle bir arada olmalarına ise ‘sosyalleşme’ adını veriyoruz. Sosyalleşen ve bireyselleşen bir çift hem kendini özgür hisseder hem de ‘biz kimliği’ geliştirebilir ve bu kimliğini koruyabilir.

    Evliliğin ilk yıllarında görülen problemlerden biri de eşlerin birbilerine gerçekçi olmayan sınırlar getirmeye çalışmasıdır.Artık evli bir kadınsın/adamsın  diyerek karşımızdakine sınırlar getirmeye çalışırız. Artık evli bir insansın önceliğin eşin olmalı baskısı kurulur.Ancak eş olmak hayatımızdaki rollerden bir tanesi. Bizler birilerinin evladı,birilerinin arkadaşı, birilerinin kardeşi,öğretmeni,yeğeni,komşusu,dostu ya da düşmanıyız.Rollerimizden sıyrılamayız.Evliliğin büyümesi ve gelişmesi için zamana ihtiyacı vardır.Kavga ederek,zorlayarak  sağlıklı bir yere varmanız mümkün değildir. Ben önceliği değilim, varsa yoksa ailesi, arkadaşları benden kıymetlidir sitemlerini danışanlarımdan çokça duyarım. Lütfen böyle bir kıyaslama içine sokmayın kendinizi.Değerinizi böyle ölçmeyin.Bu sizin daha az önemli olduğu anlamına gelmez.

    Diğer bir ilişki hatası çatışmalarda eşlerin suçlu ile suçsuzu ayırt etmeye çabasında olmasıdır.Evlilik kurumu hem sanığın hem mağdurun hem de hakimin eşlerin olduğu bir mahkeme değildir.Çiftler, terapilerde benden ilişkilerinin hakemi olmasını bekleyerek ‘hocam haksız mıyım?,yanlış mıyım? Bu konuda  suçlu muyum ?’ gibi sorular yöneltirler.Aslında bir yerden sonra suçun kimde olduğunun çokta önemi yoktur.Sonuçta bu geminin yürümesi için birinin suçu telafi etmesi gerekir. Hatalı olan değil de müsait olan da hatayı onarabilir. Âmâ hep bir taraf onanırsa da olmaz. Adalet duygusu kaybolur. Hep onaran kişi kurban durumuna düşer en kötüsü de  artık kendini mecbur hissetmesidir. Yorgun ve öfkelidir. İçine atsa hasta, dışına atsa sorunlu kişi olur. Sağlıklı aile akşam iyi yatan sabah iyi kalkan ailedir der sevgili hocam Prof.Dr.Hürol Fışıloğlu.Eğer bir aile yatağa giderken mutlu değilse yatıncaya kadar sorunlarını çözememiş demektir.Aynı şekilde sabah kalkıp herkes kendi aktivitelerine iyi başlayamıyorsa,evden çıkanlar evden mutlu çıkamıyor,evde kalanlar mutlu kalamıyor.

    Mutlu evlilik demek her iki eşin de faydasına olan ilişki demektir.Bir taraf bedel öderken,diğer taraf elde edilen faydalı sömürüyorsa ilişkideki denge bozulur.İlişkide daha çok yük çeken kızgın ve öfkelidir.Bu yüzden isteklerinin karşılanması için baskı kuramaya başlar.Cezalandırmanın,baskı kurmanın,zorlamanın,tehdit etmenin işe yaradığı görülmemiştir. Taşıdığımız fazla yükleri sakince bırakıp eşinizi nazikçe yönlendirmenin yollarını bulmaya çalışın.Bu yöntemler nedir diye sorarlar danışanlarım genellikle cevabım hep şu şekilde olur;eşinizi en iyi siz tanıyorsunuz,eşinizi mutlu eden  ve etmeyen şeyler,anlayış gösterebildiği ya da hiç anlayış gösteremediği konular,tolere edebildiği ya da edemediği olaylar sizlere ipucudur.Alışkın olduğunuz yolları bırakıp tembellik etmeden yeni yollar keşfetmeye çalışırsanız her zaman kapılar açılır.Bu konuda evlilik terapistlerinden danışmanlık alabilirsiniz.

    Evlilik terapistlerinin kendi düşünceleriyle taraflardan birini ikna etmeye çalışacağı ön yargısı maalesef yaygındır. Çiftler iletişim bozukluğu yaşandığında haklı olduklarını, bir başkasının fikrine ihtiyaç duymadığını söyleyerek çoğu zaman terapiste gelmeyi kabul etmezler. Hâlbuki terapistin görevi çifte ne yapacağını söylemek ya da haklı ve haksızı ayıran bir hakem olmak değildir. Çiftlerin  aralarında kendilerinin farkında olmadıkları iletişim sorunlarını tespit etmek, birbirlerini anlamalarını sağlamak, çatışmaları yönetmeyi öğrendikleri,sorunlarını konuşarak çözebilecekleri bir süreç başlatmaktır.Evlilik terapisi sadece çatışmalı çiftler için var olan bir yöntem değil aynı zamanda hem ilişkisel hem de cinsel uyumsuzlukların çözümünde ya da zenginleşmesinde önemli bir katkı yapabilir. Bu nedenle alanında uzman bir evlilik terapistinden destek almaktan da asla çekinmeyin.Çift terapistine başvurmak için belli bir zaman yoktur. Evli çiftler başvurabildiği gibi evlenmek üzere olanlar da başvurabilirler. Amaç sağlıklı iletişimin sağlanması ve çiftin kendi dinamikleriyle kendi sorunlarını çözebilecekleri noktaya gelmeleridir. Hatta evlilik aşamasında olan kişilerin başvurduğunda daha olumlu sonuçlar alınabilir. Zira yeni başlayan bir ilişkiyi yapılandırmaya çalışmak bozulmuş bir ilişkiyi düzeltmekten daha kolaydır.

    Gottman, Seattle’daki atölyede evli çiftleri bir araya getiriyor. Evliliklerinden doyum aldığını ve mutlu olduğunu söyleyen çiftlerin bunu nasıl başardıklarını araştırıyor. Evlilikleri durağan ya da kötüye giden çiftlerden bu çiftleri ayıranın ne olduğunu bulmak için bir grup uzman ile çiftleri günler boyu kontrollü şartlar altında gözlemliyor. Araştırma neticesinde, çiftlerin, mum ışığında akşam yemeği yiyerek daha mutlu olduklarını ya da pahalı hediyelerle aşklarını canlandırdıklarını değil, günlük yaşamda eşleri ile beraber geçirdikleri, belirli temalar üzerine kurulu 2 ila 35 dakikalık anların mutlu çiftlerin ortak noktası olduğu ortaya çıkıyor. Her çift bu dakikaları kendine özgü bir biçimde geçiriyor olsa da ortak temalar üzerinde buluşuyor. Haftada toplam beş saat süren bu aktiviteleri rutine oturtan çiftlerin ilişkilerindeki mutluluğunun giderek artmakta olduğu görülüyor.

  • Ciddi konumuz: bağırsaklarımız

    PROBİYOTİKLER

    Vücudumuzda bulunan faydalı dost bakterilere “probiyotik” adı verilir. Probiyotikler en çok kalın bağırsakta bulunur. Erişkin bir insanın bağırsağında 100 trilyon, yaklaşık 1,5 kg faydalı bakteri vardır. Hipokrat’ın dediği gibi “Bütün hastalıklar bağırsaktan başlar. Bağırsak hasta ise vücudun geri kalan kısmı da hastadır.” Bağırsaklarımız, bağışıklık sisteminin en önemli organıdır.

    Bağırsaklarımızda bulunan probiyotikler, bağışıklığımızı güçlendiren dost bakterilerdir. Bağırsak iç zarını kaplayan bu yararlı bakteriler, ağızdan alınan zararlı bakterilerin bağırsak duvarından içeri geçmesine dolayısıyla birçok hastalığın oluşmasına engel olurlar. Normalde bağırsağımızda %85 dost bakteriler, %15 zararlı bakteriler bir denge halinde bulunur.

    Günümüzde başta antibiyotik olmak üzere, stres, kötü beslenme, ağrı kesici ilaçların alınması, sık seyahatler durumunda zararlı bakterilerin, faydalı bakterilere oranı yükselmektedir. Zararlı bakteriler bağırsak iç zarında artarsa probiyotiklerin oranı azalır ve bağırsak geçirgenliği artar. Buna bağırsak flora bozukluğu veya “Disbiyozis” denir.

    Birçok zararlı mikroorganizma bağırsak duvarından içeri girer ve hastalık yapar. Bu hastalıkların başında hassas barsak sendromu, allerji, astım, egzema, ishaller, şeker hastalığı, iltihabi barsak hastalıkları, obezite, karaciğer yağlanması, kalın bağırsak kanseri gelir. Hatta bağırsak floramızdaki dengesizliğin ruh sağlığımızı etkilediğini gösteren çalışmalar vardır. Günümüzde özellikle viral üst solunum yolu enfeksiyonlarında bilinçsizce sık kullanılan antibiyotikler bağırsaktaki faydalı bakteri oranını azaltarak birçok hastalıklara davetiye çıkarmaktadır.

    Günümüzde probiyotiklerin obezite tedavisinde diyete ek olarak kullanımı hızla artmaktadır. Ayrıca sindirim sisteminin düzenlenmesinde etkisi önemlidir.

    Probiyotikleri gıda takviyesi toz, tablet, kapsül şeklinde almak en iyisidir. Çünkü bunların içinde hangi bakteriler olduğu ve faydalı bakteri miktarı bellidir. Ayrıca bu tür preparatlar mide asidinden geçerek bağırsakta açılır ve faydalı aktivitelerini gösterirler. Probiyotik yoğurtları kullanmak da sağlıklıdır. Fakat bu yoğurtlardaki uzun raf ömrü ve soğuk zincir hassasiyeti nedeniyle içindeki faydalı bakteri miktarı azalmış olabilir. Ayrıca bu yoğurtlardaki faydalı bakterilerin mide asidinden geçerken sayıları azalır.

    PREBİYOTİKLER

    Prebiyotik, probiyotiğin (sindirim sistemindeki faydalı dost bakteriler) yiyeceğidir. Prebiyotikler kalın bağırsaktaki faydalı dost bakterilerin yani probiyotiklerin büyümesini, aktivitesini ve çoğalmasını sağlar. Prebiyotiklerin kalın bağırsakta faydalı bakteriler tarafından fermentasyonları sonucunda kısa zincirli yağ asitleri oluşur. Kısa zincirli yağ asitlerinden biri olan bütirik asit kolon kanserini engellemede çok etkilidir.

    Prebiyotikler, toz, tablet formunda bulunabildikleri gibi, yiyecekler içerisinde de bulunurlar. Prebiyotikler probiyotiklerle birlikte (sinbiyotik) ilaç olarak da piyasada bulunur. Yiyecek olarak en fazla radika, karahindiba, kuru soğan, sarımsak, yer elması, pırasa ve enginarda bulunur. Her prebiyotik, lif içerir. Ama her lif prebiyotik içermez.

    Sonuç olarak; Probiyotikler ve Prebiyotikler bağışıklık sistemimizin en güçlü ögeleridir. Sağlıklı bir yaşam için Probiyotikleri ve Prebiyotikleri gıda takviyesi olarak beslenmemize dahil etmeliyiz.

  • Dünyanın Kendisi Bipolar

    Dünyanın Kendisi Bipolar

    Bipolar Bozukluk ( iki uçlu Duygu Durum Bozukluğu) hemen hemen herkesin bildiği en azından duyduğu tanıdık bir kavram. En basit tanımıyla; Enerjimizi sonuna kadar Coşkuyla tüketip sonrasında Depresif Ruh haline geçme durumu. Hadi biraz daha tanımlayalım. Duygu durumumuzun bir yanı mutlu, bir yanı mutsuzluk ve bunların uç noktaları Coşku ve Depresyon. Coşku durumunda enerjmizi sınırsızmış gibi( yaşımız,cinsiyetimiz, eğitimimiz, sosyoekonomik kültürümüzden bağımsız olarak) kullandığımız bir dönem. İş adamıysanız plansız, fizibilitesini yapmadığınız yatırımlar yapacak kadar kararlar almak , ev hanımı iseniz gece boyunca halıları yıkayacak kadar temizlik yapmak, normal ritüeliniz dışında cinsel eylemlerde bulunmak, günler geceler boyu uyumadan enerjinizi tükettiğiniz dönem. Tabi ki enerji sınırsız olmadığı için bu dönemin sonunda bitmiş bir halde mutsuz, umutsuz, güçsüz bir hale girmek kaçınılmaz. Buraya kadar tamam, yazıma ilham veren durum dün gece gerçekleşti.

    En sevdiğim dostlarımdan birinin doğum günü ve diğer sevdiğim dostumun babacığının vefat günü tam da aynı gündü. Birisine coşkuyla kutlama yazısı yazıp hemen ardından uğurlama hüzün yazısı peş peşe gelince aslında dünyanın dengesinin de iki uçta gerçekleştiğini fark ettim. Ne de olsa GECE ve GÜNDÜZ kavramlarıyla yaşayabilen varlıklarız! Denge ve Uyum bence hayatta kalabilmemiz için bize bahşedilen ama ulaşmak için de çaba gerektiren iki kavram. Çünkü zihnimiz zıtlıklar üzerinden öğrenebilen bir mekanizma. Hastalık kavramı olmasaydı Sağlık kavramını asla bilemediğimiz gibi, karanlık olmasaydı aydınlığı asla algılayamadığımız gibi. Madem doğamız böyle bize de düşen sadece uyum gösterme becerisi. Tabii ki burada önemli olan bir kavram daha devreye giriyor; ÖLÇÜLÜ olmak. Bu kavram da aslında hayatın temel taşlarından birisi. Her konuda ölçülü olmaktan bahsediyorum. En olumlu gözüken temizlikte bile. Hiç kimse pis insan istemez ama, ellerini aşındıracak düzeyde temizlik artık temizlik olmuyor maalesef, hastalık oluyor. Ölçüyü tutturabilmek umuduyla, bu Bipolar Dünyaya uyum sağlama becerisi dilek ve duasıyla..

  • Allerjiyle karışan nadir bir hastalık: herediter anjiyoödem

    Allerjiyle karışan nadir bir hastalık: herediter anjiyoödem

    Kanda bulunan C1 inhibitör isimli proteinin eksikliğinden veya fonksiyon görmemesinden kaynaklanan, 10-50 bin kişide bir gözlenen, damar dışına sıvı çıkışı sonucu yaygın şişlikler (ödem) gelişimiyle karakterize bir hastalıktır.

    Hastalığın belirtileri nelerdir?

    Hastalık ortalama 2-5 gün süren ödem ataklarıyla karakterizedir. Sıklık sırasına göre el, kol, ayak ve bacaklar, mide-barsak sistemi, dudaklar, göz kapakları, genital bölge ve solunum yollarında ödemler ortaya çıkar. Belirti ve bulgular etkilenen organa göre değişiklik gösterir. Büyük hava yollarının etkilendiği solunum sistemi atakları hayati açıdan en riskli ataklar olup hastaların yaklaşık %50’sinde gözlenir. Bazen hastanın nefes almasını engelleyerek ölümcül olabilir.

    Atakların sıklığı nasıldır?

    Atakların sıklığı ve şiddeti kişiden kişiye farklılıklar gösterir. Bazı hastalar ömürleri boyunca hiç atak geçirmeyebilirken, bazı hastalar çok sık, hatta her hafta atak geçirebilir

    Kimler etkilenir?

    Hastalık kadın ve erkeklerde eşit oranda gözlenir. Hastaların %75’i hastalığı genetik geçişle anne veya babasından alır, %25’inde ise hastalık kişide kendiliğinden ortaya çıkar. Herediter anjiyoödemli bireylerin çocuklarında da hastalık olma olasılığı %50’dir. Ancak tüm çocuklar hasta olabileceği gibi, tüm çocuklar sağlıklı da olabilir. Ataklar hastaların %40’ında 5 yaşından önce, %75’indeyse 15 yaşından önce ortaya çıkar.

    Atakların ortaya çıkmasını tetikleyen faktörler var mıdır?

    Ataklar hiçbir neden yokken ortaya çıkabileceği gibi, travmalar (diş çekimi, ameliyat, doğum, bisiklete binme, çarpmalar, yorucu el işleri vb), enfeksiyonlar (bademcik iltihabı, grip), stres, çeşitli ilaçlar (östrojen hormonu içeren ilaçlar, bazı tansiyon ilaçları) ve kadınlarda adet dönemleri atakları tetikleyebilir.

    Nasıl tanı konur?

    Kanda bağışıklık sistemiyle ilgili bazı protein düzeylerine ve gerekirse fonksiyonlarına bakılarak kesin tanı konur. Tanı için bazen de genetik incelemeler yapmak gerekebilir.

    Herediter anjiyoödem neden önemli bir hastalıktır?

    Herediter anjiyoödem atakları hastanın moralini bozan, öğrenim, iş ve sosyal hayatını olumsuz etkileyen, iş yapmasını engelleyen, en önemlisi de nefes borusu tutulumunda hastanın boğularak ölümüne neden olabilen bir hastalıktır. Ayrıca çok nadir bir hastalık olması nedeniyle genellikle tanı konması gecikmekte, hastalar Ailesel Akdeniz Ateşi Hastalığı (FMF), allerji gibi tanılarla takip edilmekte, karın ağrıları nedeniyle gereksiz yere apandisit, barsak tıkanıklığı ve safra kesesi ameliyatları olabilmektedirler.

    Nasıl tedavi edilir?

    Hastaların tedavisi üç aşamada gerçekleşir:

    Atak tedavisi: Laringeal atak haricinde, hastanın aktivitesini engellemeyen hafif ataklarda tedavi gerekmeyebilir. Hava yolu ve yüz atakları tehlikeli ataklar olduğu için zaman kaybedilmeden damar yoluyla C1 inhibitör konsantreleri verilerek tedavi edilmelidir.

    Atağı önlemeye yönelik tedavi: Diş tedavileri, ameliyatlar gibi atağı tetikleme olasılığı olan işlemlerden önce hastaya C1 inhibitör konsantresi veya danazol gibi ilaçlar vererek atağın oluşmasını önlemeye yönelik tedavilerdir.

    Atakların sıklığını ve şiddetini azaltmaya yönelik tedavi: Sık ve şiddetli atak geçiren hastalara düzenli olarak ilaç vererek hastalığı kontrol altına almaya yönelik tedavilerdir.

    Allerji ve kortizon iğneleri bu hastalıkta etkisiz olduğundan gereksiz yere yaptırılmamalıdır.

  • Yeterince İyi Ebeveyn Nasıl Olunur?

    Yeterince İyi Ebeveyn Nasıl Olunur?

    Öncelikle mükemmellik algısını değiştirerek. Yaptığımız hiç bir iş yaşadığımız hiç bir deneyim günlük yaşam pratiklerimizin hiçbiri mükemmel olmadığı gibi bizde mükemmel değiliz. Hepimizin kırılma noktaları ve yorulduğu anlar var. Mükemmel değilim fakat kendime göre yeterince iyi bir anne/babayım diyebilmeliyiz.
    Doğduğu andan itibaren çocuğunuzun bir birey olduğunu kabul etmelisiniz.” Çocuk o ne anlar” . “Çocuk o yerini bilsin” gibi kalıp yargılardan uzak durun. Unutmayın ki çocukların algıları çok açık ve bizim bile farkında olmadığımız çoğu şey onların bilincinde yer ediyor.
    Sınırlarınızı doğru çizin. O sizin telefonunuzu karıştırmıyorsa yada kapıyı dinlemiyorsa sizde onun günlüğünü okumayın yada gereksiz diye adlandırdığınız oyuncaklarını ondan habersiz kaldırıp atmayın
    Duygularına saygı duyun ve önemseyin. “git sakinleş” “zır zır ağlama” vs. Demek yerine bu durumun seni üzdüğünün farkındayım. Bu konuyu nasıl çözebiliriz gibi söylemlerle onu ve hislerini olumlayın.  Bir önceki maddeyle ilişkili olarak ona çözüm sunmak yerine çözüm yollarını gösterin ve kendisi halletmesi için ona fırsat tanıyın. Başarısız olursa arkasını döndüğünde yardım için onu beklediğinizi her zaman görsün. 
    Ona sonsuz imkanlar sunmayın. Oyuncaklara boyama kitaplarına ve hediyelere boğmayın. İhtiyacı doğrultusunda verin herşeyi. Bu her şeyin kendine özgü bir değeri olduğunu ve hiç bir şeyin kolay kazanılmadığını öğrenmesinde yardımcı olacaktır.
    Sizden gördüğü her şeyi kendisininde yansıtacağını unutmayın. Çocuğunuzun model aldığı ilk kişi olduğunuzu hiç bir zaman atlamayın.
    Kaliteli vakit geçirin. Aynı koltukta oturup telefona tablete vakit harcamak yerine birlikte oyunlar oynayın doğa yürüyüşleri yapın birlikte kitap okuyun. Beraber yapmayı sevdiğiniz ortak aktiviteleriniz olsun. Çocuğunuzun yaş grubuyla ilgili gelişmelere uzak kalmayın.
    Son olarak sevginizi koşullandırmayın. Sevildiğini bilen ve sevmekten korkmayan çocuklar yetiştirin.

  • Kolonoskopi kolonoskopi nedir, kolonoskopi’yi ne zaman kimler yaptırmalıdır?

    Kolonoskopi, kalın barsağın tamamının ve gerektiğinde ince barsağın son kısmının yumuşak, bükülebilir, ucunda kamera bulunan bir aletle incelenmesidir. Kolonoskopinin yapılabilmesi için işlem öncesi barsak boşaltıcı ilaçlarla barsak temizliği gerekmektedir.

    Günümüz teknolojisinde bu işlem, hem barsak hastalıklarının tanısında hem de tedavisinde en iyi yöntemdir.

    Kalın bağırsak kanserlerine büyük ölçüde polip denilen küçük ve iyi huylu olan urların yol açtığı bilinmektedir. Ancak, bu urlar zaman içinde kötü özellikler kazanabilmekte, yani kanserleşebilmektedirler. Kolonoskopi yardımı ile bunları çıkartmak ve hastayı kolon kanserinden kurtarmak mümkün olmaktadır. Kolonoskopi sayesinde, iltihabi bağırsak hastalığı tanısı koymak, barsak kanamalarını durdurmak, barsak darlıklarını genişletmek, hemoroidlere tedavi uygulamak da mümkün olmaktadır.

    Kliniğimizde kolonoskopi işlemi güvenli ve temiz bir ortamda uyutularak yapılmaktadır. Hasta hiçbir şekilde ağrı duymaz ve işlemi hissetmez. İşlem sonrası günlük işlerine dönebilir.

    Kolonoskopi’yi ne zaman kimler yaptırmalıdır?

    Hiçbir şikayetiniz yoksa, eğer yaşınız 50’nin üzerindeyse , Kalın bağırsak kanserinin erken tanısı ve önlenmesi için; her 5 yılda bir kolonoskopi yaptırmalısınız. Kolonoskopiyle poliplerin bulunup çıkarılması ile kalın bağırsak kanser gelişimi tamamen önlenebilmektedir.

    Makattan kanaması olanlar (Hastalar genellikle basurum hemoroidim ve çatlağım var diye düşünerek oyalanır)

    Dışkısında gizli kan pozitif saptananlar

    Birinci dereceden akrabalarında (anne, baba, kardeşlerde) kolon kanseri ve polip öyküsü olan kişiler

    Büyük abdest değişikliğinde olanlarda,

    Müzmin ve sebebi bilinmeyen ishali olanlar

    Şişkinlik, gaz kabızlık sorunu olanlar

    Nedeni açıklanamayan kilo kaybında

    Tedavi ile geçmeyen ve nedeni bulunamayan karın ağrısı olanlarda

    Menapoz sonrası kadınlarda demir eksikliği anemisi tesbit edilmesi durumunda

    Erkeklerde demir eksikliği olması halinde her durumda

    İltihabi barsak hastalığı olan , Ülseratif kolit hastalığı olan hastalara da takip amaçlı Kolonoskopi yapılmalıdır.

  • Obsesif Kompulsif Bozukluklar

    Obsesif Kompulsif Bozukluklar

    Genellikle süreğen, kimi zaman dönemsel alevlenmelerle giden, kişinin günlük işlevlerini belirgin

    olarak etkileyen bir bozukluktur. Obsesyon irade dışı gelen, bireyi tedirgin eden, benliğe yabancı,

    Bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşünce, imge ya da dürtülerdir. Bunlar

    kişinin mantığına, görüşlerine, ahlak anlayışına, inançlarına ters düşer ve kabul edilemez. Ancak

    kişi bunların kendi zihninin ürünü olduğunun farkındadır. Kompülsiyon ise çoğu kez saplantılı

    düşünceleri kovmak için yapılan, İrade dışı yinelenen hareketlerdır. Önce, saplantının doğurduğu

    rahatsızlığı azaltmak için başlar, ancak bu durum denetlenemez düzeye ulaşır ve bu yinelenen

    eylemin kendisi sıkıntı yaratır. Kompülsiyonla İrade dışı yinelenen hareketlerdir. Önce, saplantının

    doğurduğu rahatsızlığı azaltmak için başlar, ancak bu durum denetlenemez düzeye ulaşır ve bu

    yinelenen eylemin kendisi sıkıntı yaratır. Kompülsiyonlar bazen dışarıdan gözlenebilen bir davranış

    bazen de zihinsel bir eylem şeklinde olabilir. Obsesif kompulsif bozukluğa şöyle bir örnek verilebilir: temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek kişinin bir çokkez el yıkama zorunluluğunu hissetmesi, tutkulu biçimde bir çok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri yüzünden kişinin abdestini bir çok kez yeni baştan almak zorunda kalması ya da içinden belli bir duayı tekrar tekrar okuması gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, İstenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır. Halk dilinde bunlar “takıntı” olarak da bilinir.

    Obsesif Kompulsif Bozukluğunun Türleri

    Hastalığın farklı türleri tanımlanmıştır:

    1. Temizlik Kompulsiyonu; temizleme, el yıkama ile birlikte olan pislik bulaşması ve hastalık kapma obsesyonları.

    2. Kontrol etme kompulsiyonlarıyla birlikte olan kuşku obsesyonları (örneğin: fişi çektim mi, çekmedim mi; kapıyı kilitledim mi kilitlemedim mi? )

    3. Simetri, düzen ve sayılarla ilgili obsesyon ve kompulsiyonlar.

    4. Biriktirme ve toplama kompulsiyonları: Sık görülen kompulsiyon türüdür. Kişi “ileride gerekli olabilir” şeklinde bir düşünce ile gerekli olmayacak eşyaları bile biriktirebilir / saklayabilir.

    5. Dini obsesyonlar: Özellikle dini inançları yoğun yaşayan toplumlarda sık görülen bir obsesyon çeşitidir. Kişi kendini inanç ve görüşlerine tam karşıt bir biçimde ve çok yoğun sıkıntı yaratacak şekilde dini içerikli takıntılı düşünceleri düşünmekten alıkoyamaz.

    OKB Nasıl Tedavi Edilir ?

    OKB kişinin günlük yaşam etkinliklerini ciddi oranda engelleyen, sosyal, iş ve aile yaşamının kalitesini düşüren bir hastalıktır. OKB nin tedavisinde ilaç ve psikoterapinin birlikte yürütülmesi tavsiye edilebilir. Bilişsel Davranışçı Terapiler ve EMDR Terapisi OKB Tedavisi uygulanabilir.

    Genel önerilerde bulunacak olursak; Obsesif kompulsif bozukluğu olan hastaları uğraşlara yönlendirmenin çok büyük faydaları vardır. Kişinin zevk aldığı bir uğraş obsesyon ve kompulsiyonları azaltır. Kadın hastalar sıklıkla hastalıklarını ev işlerine aktararak aşırı titizlikleri nedeniyle evde büyük baskı kurarlar. Ev temizliğinin kendisi hastalık olur ve bu titizlik, temizlik hastalığı çevreden de pekiştirilir. Bu tür kişilerde evin dışında değişik uğraşların bulunmasına çalışılmalıdır.