Blog

  • Karsinogeneziste, diyet ve mikrobiyotanın yeri

    Karsinogeneziste mikrobiyotada birçok bakteri sorumlu tutulmuş olup bunların başlıcaları şunlardır :

    Fusobacterium nucleatum; F.nucleatum gr (–) anaerop patojen bakteridir. En çok kolorektal kanser (KRK) ile ilişkisi gösterilmiş olan bakteridir. F.nucleatum KRK, kolon adenomalarında lüminal kolonizasyonu artmıştır. F.nucleatum, kolorektal kanser vakalarında %80 oranında bulunmuş. FadA adhesion and Wnt/β-catenin aktivasyonu ile DNA hasarı yapmaktadır. Önceden periodontal hastalıklarda tespit edilmiş. Daha çok gingivit ile ilişkili bulunmuştur. F.nucleatum enfeksiyonu tespit edilen tüm hastalarda kolonoskopik inceleme önerilmelidir.

    Bakteriodes fragilis; Daha çok Enterotoksijenik B.fragilis kolorektal kanser ile ilişkili bulunmuştur. Bakteriodes fragilis toksini kolonositlerde DNA hasarı yaptığı gösterilmiştir.

    Enterococcus faecalis; E.faecalis falültatif anaerop bir bakteri. Oral kavitede ve gastrointestinal sistemde commensal bir bakteri olup son zamanlarda patojen sınıfında yer alıyor. Pro-oxidative reactive oxygen species (ROS) üretiminden sorumlu. KRK’ de sağlıklı gruba göre gaitada yüksek bulunmuş. E. Faecalis tarafından ROS üretiminin kolonda karsinogenesisi tetiklediği gösterilmiştir.
    Clostridium septicum; Hermsen ve arkadaşlarının bir çalışmasında 320 KRK’de %40 oranında bulunmuş. Kontamine yiyeceklerle C.septicum sporları alınabiliyor.

    H.Pylori; Gastrik Ca ile kuvvetli ilişkili olup “International Agency for Research on Cancer” tarafından GİS karsinojeni olarak kabul edilmiş. 1991-2002 arasında Zumkeller ve arkadaşları, 11 çalışmanın meta-analizinde Hp’ nin bulunması KRK’ de riski 1.4 kat arttırmış. CagA ve VacA’ya sahip Hp olanlar daha çok KRK ile ilişkili bulunmuş. Bazı Hp suşları ile ilgili pro-oksidatif reaktif oksijen ve nitrojen üretimi KRK ile direk ve indirek ilişkili olabilir.

    E.coli; Martin ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, KRK olanlarda %70 oranında bulunmuş. Filogenetik olarak B2 colibactin üreten E.coli KRK ile ilişkili bulunmuş.

    Streptococcus bovis; S.bovis KRK ile ilk ilişkisi gösterilen bakteri olmuştur. Klein ve arkadaşları S.bovise bağlı endokarditi olanlarda KRK riskinin 5 kat arttğını tespit etmişler. Neoplastik hücrelere yapışarak karsinogenezisin ilk evrelerinde rol oynayabilirler. S.bovis enfeksiyonu tespit edilen tüm hastalarda kolonoskopik inceleme önerilmelidir.

    Kolerektal kanser, “drivers” denilen bakterilerle başlıyabilmekte, ve “passengers” denilen bakterilerle oluşabilmektedir. Fusobacteriler KRK’ de direkt driver etkisi var.

    Kısa zincirli yağ asitleri, karsinogenezis inhibisyonu ve mikrobiyota:

    Kolona sindirilmeden gelen oligosakkarit içerikli fiberlerin bakteriyel fermentasyonu sonucu bütirat,asetat ve propiyonik asit gibi kısa zincirli yağ asitleri oluşur. Kısa zincirli yağ asitleri başta bütirat olmak üzere anti- inflamatuar ve anti-proliferatif etkisiyle kolonda anti-tümör aktivitesini sağlayarak koruyucu bir mekanizma oluştururlar. Bütirat ve Propionat, intestinal ve immün hücrelerde, Histon deasetilaz enzimlerini inhibe eder ve spesifik genlerin ekspresyonunu NAD-bağımlı protein deasetilaz aktif kısmında konformasyonel farklılaşmalar oluşturarak değiştirir. Histonların hiperasetilasyonu IL-6, IL-12 gibi proinflamatuvar sitokinlerin azalmasına yol açar. Regulatuar T hücrelerini ve anti-inflamatuar IL-10’u uyararak anti-inflamatuar ve antikarsinojenik etki yapar. Bu etkiyi Gpr109a reseptörü üzerinden yapar.

    Safra asitleri, karsinogenezis ve mikrobiyota: Primer safra asitleri kolik asit ve kenodeoksikolik asit karaciğerde kolesterol tarafından yapılır.Bunlar glisin ve taurin atarfından konjuge edilir ve duodenuma ekskrete edilir.Böylece bağırsaklarda yağ emilimi kolaylaşır.Primer safra asitlerinin %5’i kolon bakterileri tarafından “deoksycholic” asit

    14. Ulusal Hepato-Gastroenteroloji Kongresi 5. Ulusal Gastroenteroloji Cerrahi Kongresi 1st Euroasian Gastroenterological Association Symposium 5 – 8 Nisan 2017, Titanic De Luxe Antalya
    ve “litocholic” asit isminde toksik olan sekonder safra asitlerine çevrilir. Sonra kolondan tekrar portal venle safra asitleri karaciğere gelerek enterohepatik resirkülasyona uğrar. Sekonder safra asitleri ROS (reaktive oxygen species) üretimini arttırarak DNA hasarı yapar. Sekonder safra asitleri KRK’li kişilerin gaytasında 7alfadehydroxylation aktivitesi yüksek bulunmuş. Ayrıca beta-catenin aktivitesini arttırarak karsinogenezisin oluşmasına katkıda bulunur.

    Diet, karsinogenezis ve mikrobiyota: Diyet insan kanserlerinde %20-42 oranında rolü varken, kolon kanserindeki katkısı %50-90 arasındadır. Yüksek proteinle, trans-yağlarla beslenme, düşük fiberden beslenme, D vitamini eksikliği kolorektal kanser ile ilişkili bulunmuş.

    Kırmızı et ve yüksek hayvani yağlardan zengin diyetle beslenenlerde 7α-dehidroksilasyon aktivitesi fazla olan kolon bakterileri artarak disbiyotik barsak oluşmaktadır. Barsaklarda sekonder toksik safra asitleri artmakta, dolayısıyla mutajen özellikler ortaya çıkmakta. Sonuçta, kanser için predispozan faktör oluşmaktadır. Polifenol bileşikleri içeren gıdaların ise antioksidan, anti-inflamatuar, antikanserojen etkileri olduğu gösterilmiştir.

    Probiyotiklerin anti-kanserojen etki mekanizmaları

    1-Anti-genotoksisite

    2-Reaktif oksijen radikallerin azaltılması

    3-Karsinojenlerin bağlanması ve absorbsiyonu

    4-Apoptozis regülasyonu

    5-Karsinojen inaktivasyonunda rol oynayan enzimlerin stümülasyonu

    6-Konjüge linoleik asit üretimi

    7-Konağın immün yanıtını arttırma

    Kado ve arkadaşlarının yaptıkları bir çalışmada, kolorektal kanser hastalarının dışkısını farelerin kolonuna vermişler ve 6. hafta sonunda fare kolonunda kanser markırlarının ve hücre çoğalmasının arttığını saptamışlar. Bağırsak bakterilerinin % 80′ den fazlası kültür ortamlarında üretilememektedir.

    Ancak, son yıllarda özellikle iltihabi barsak hastalıklarına ve kolerektal kansere yol açan bakteriler, DNA genome sekans yöntemiyle tanımlanabilmektedir. Kolonda bakteri yoğunluğu ince barsağa göre daha fazla olduğu için kolonda Ca sıklığı, ince bağırsak Ca sıklığına göre daha fazla olmaktadır. Kolerektal kanser riskini arttıran bu bakteri ve bakteri enzimleri; beta glucuronidase, beta glucosidase, Azoreductase, Nitroreductase oluşmasına sebep olarak kanser gelişimine yol açarlar. Ayrıca kolonda proteolitik fermantasyonu sonucu oluşan H2S, amonyak, indoller de karsinogenezite rol oynamaktadır.

    Yapılan çalışmalarda Bifidobacterium (B.lactis, B.longum) ve lactobacillus (L. Acidophilus, L.Casei) bakterilerinin, farelerde patolojik kript odaklarını azaltarak karsinogeneziste önleyici rola sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Probiyotikler, mukozal immun sistemi etkileyerek mukozal inflamasyonu engellerler ve antikanserojen etki gösterirler. Probiyotiklerin etki mekanizması apoptosis olup, probiyotik bakterilerinin kolonda proliferasyon gösteren hastalıkların önlenmesinde onkolojik denetim yaptıkları gösterilmiştir.

    Sonuç olarak, bağırsak mikrobiyotasında görülen disbiyozis durumu patojen mikroorganizmaların daha fazla olmasına yol açar. Disbiyotik mikrobiyota ise karsinogenezisin oluşumuna zemin hazırlar. Probiyotikler ve faydalı bağırsak bakterileri karsinogenezisi önlemede başlıca anahtar rol oynarlar.

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Çocukların dili oyundur diyerek başlamak istiyorum. Biz yetişkinler konuşarak iletişim kuruyor ve problemlerimizi bu yolla çözmeyi hedefliyor ve çoğu zaman otomatikman çocukların da bunu yapmasını bekliyoruz. ANCAK; ‘çocukların dili oyundur!’. Çocuklar problem çözme becerilerini sağ beyin üzerinden kurduğu oyunla, belki bir hayvan veya kuklanın yerine kendisini koyarak, bazen de baş edemediği korkularını gömmeyi seçerek geliştirir. Bunu günlük hayatta birçok kez yapar, çünkü; yazının en önemlisi konusu: ‘çocukların dili oyundur’.

    Bazen de baş edemediği, işin içinden çıkamadığı zamanlar olur. Bunlar çocuğun hayatındaki önemli travmalar olarak saydığımız hastane-ameliyat-kaza vb. geçmişi, ebeveyn boşanması, bir sevdiğinin ölümü ya da taşınma travması da olabilir, bunların yanısıra kaygı, öfke, depresyon, dikkat eksikliği, sosyal uyum becerilerinde zorluk, akademik gelişim ve öğrenmede zorluk gibi davranış problemlerine neden olan alanlar da olabilir. Bu gibi zamanlarda, genellikle 3-12 yaş arasında değişen çocuklara yardım etme zamanı gelmiştir. Oyun terapisi tam da burada devreye girer ve çocuğun ‘görülmesini’ sağlar. Terapist ve çocuğun arasında özel zaman geçirme hissiyle çocuğa güvenli bir ortam yaratılır. Çocuk istediği bir çok şekilde özel oyun odasında 45 dakika oynar, en iyi bildiği problem çözme becerisi olan oyunu kullanır ve terapisti tarafından özel tekniklerle takip edilir. Terapi, aile ve okul işbirliğiyle devam eder ve her çocuğun kendine özgü olduğu bilinciyle sonuca değil sürece odaklanarak devam etmek önemlidir.

    ‘Oyun terapisinin çocuklar üzerindeki etkileri nedir?’ derseniz;

    1)Davranışları ve davranışlarının sonuçları anlamında daha sorumluluk sahibi olmaya başlarlar ve kendilerine yeni etkili stratejiler belirlerler.

    2)Problemlerine yeni ve yaratıcı çözümler üretirler.

    3)Kendini ve başkalarını kabul etmek ve saygı duymak konusunda kendilerini geliştirirler.

    4)Duygularını deneyimlemeyi ve dışavurmayı öğrenirler.

    5)Diğerlerinin duygu ve düşüncelerine saygı duymayı ve empatiyi öğrenirler.

    6)Yeni sosyal beceriler ve aileleriyle ilişki kurma becerilerini geliştirirler.

    7)Kendilerine ve yeteneklerine olan güvenlerini & özgüvenlerini geliştirirler.
     

  • B12 vitamin eksikliği ve mide ilişkisi

    B12 eksikliğinin en sık nedeni pernisiyöz anemi olarak bilinen hastalıktır. Pernisiyoz anemide vücut pariyetal hücrelere saldıran ve onları yok eden antikorlar üretir. Bunlar mide çeperinde bulunan ve intrensek faktör yapan hücrelerdir.

    İntrensek faktör midede yapılan ve B12 vitamininin bağırsaktan emilmesine yardımcı olan bir proteindir. Pernisiyöz anemide bu antikorlar intrensek faktöre veya bu faktörü üreten parşyetal hücrelere saldırır. Bu otoimmun yanıtın sebebi bilinmemektedir.

    Pernisiyoz anemide, %90 anti-pariyetal hücre antikorları (APA), %60 anti-intrensek antikorlar (AİA) pozitiftir. Bu durumda, midede bir çeşit otoimmün gastrit gelişir ve vitamin B12 emiliminde görev yapan intrensek faktör yapılamaz. Bu da B12 emilimini bozarak anemiye yol açar.B12 vitamini ağızdan yeterli alsak bile B12 eksikliği gelişir. Otoimmün Gastrit, kronik gastritlerin %10 ‘unu oluşturur.

    Hipokloridi (midede asit azlığı), aklorhidri (midede asit yokluğu) yüksek serum gastrini ile seyreder. Hazımsızlık mide asit azlığından dolayı görülür. Özellikle midede korpus ve fundusta glandüler atrofi ve metaplazi baskındır. Tipik olarak antrumda görülmez.

    Antrumda görülen atrofi daha çok “Helicobacter Pylori” nedenlidir. Submukozal kan damarları, incelmiş atrofik mukoza nedeniyle net görünebilir Lamina propriada diffüz ve derin lenfoplazmositik infiltrasyon görülür. İlerlemiş ya da son dönem incelemelerinde korpus ve fundusta pililer düzlemiştir ya da izlenmezler Ameliyatla midesi çıkartılanlarda B12 eksikliği ortaya çıkar.

    Eritrositlerin (alyuvarların) normal ve sağlıklı bir şekilde üretilebilmeleri için B12 vitaminine ihtiyaç vardır. Eğer B12 eksikliği olursa eritrositlerin (alyuvarların) sayısı azalır, hacimleri artar. Aynı zamanda, hashimato tiroiditi gibi ek otoimmün hastalıklar görülebilir.

    B12 vitamini eksikliğinin en sık nedeni atrofik gastrittir.. Bu hastalarda mide kanseri riski artmıştır. Bu nedenle bir gastroenterolog doktora başvurmak gerekebilir.

    B12 vitamin eksikliği belirtileri

    Dinlenmeyle geçmeyen yorgunluğun nedeni B12 vitamini eksikliği, buna bağlı olarak gelişen kansızlık ya da depresyon olabilir.

    Kobalamin olarak adlandırılan B12 vitamini suda eriyen bir vitamindir. Vücutta depolanır. Unutkanlık, yorgunluk ve uyuşukluk hissi ile belirti verir. Ağır derecede B12 eksikliği ise yorgunluktan çok daha ağır sorunlara neden olabilir. Dilde glossit denilen enflamasyona (iltihaba) yol açarak kırmızı renkte, pürüzlerini kaybetmiş bir dile yol açabilir.

    Özellikle yaşlılarda B12 vitamini eksikliği daha fazla hissedilir. Çabuk yorulma, eforla gelen nefes darlığı, çarpıntı, solukluk, isteksizlik görülür. Anemisi derin olanlarda baş dönmesi, kulak çınlaması ve göz kararması gibi şikayetler de bulunabilir. El ve ayak uçlarında karıncalanmalar, denge duyusu bozukluğu ve bunamaya benzer tablolar yapabilir. Sinir sistemi bulgularının erken tanısı çok önemlidir. Vitamin B12 hayvansal kaynaklı bir vitamindir.

    Günlük gereksinim 1 mikrogramdır. B12 vitamini sinir hücrelerini korur ve ileri yaşlarda depresyon ve Alzheimer riskini düşürür. Ama mide kökenli olan B12 vitamin eksikliğinde ağızdan alınan B12 vitaminleri B12 düzeyini yükseltmez. O zaman parenteral (iğne) şeklinde tedavi verilir. Bu nedenle mide B12 vitamin eksikliğinin nedeninin mide kökenli olup olmadığını anlamak tedavi yöntemi açısından önemlidir.

  • Çocukta Ahlak Gelişimi

    Çocukta Ahlak Gelişimi

    Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları ahlakı tanımlar. Ahlak gelişimi ise, bireyin toplumun değer yargılarını göz önünde bulundurarak ve kendi değer yargılarıyla birleştirerek yaşama uyum sağlama sürecidir. Çocukta ahlak gelişimi doğumdan kendini güvende hissetmeyle başlar. Süreç içinde, öğretilmiş değerlerle çocuğun doğuştan getirdikleri birleşerek çocuğun kendine özgü ahlakının oluşması beklenir. Bu yazı özellikle 2-12 yaş arası çocuklarda ahlak gelişiminin Piaget ve Kohlberg açısından kuramsal olarak incelenmesini ve özetlenmesini içermektedir.

    Piaget ahlak gelişiminde bazı özel kavramlar üzerinde durmuştur. Bunlar; çocuğun bilinci, oyun kurallarını uygulaması, yalan ve hırsızlık hakkındaki düşünceleri, adalet, sorumluluk ve ceza karşısındaki tutumlarıdır.

    Piaget, çocuğa oyunun kurallarını öğretip, kendisiyle bu kurallar çerçevesinde oynamasını sorgulamıştır. Oyun sürecinde çocuğun kuralları nasıl benimsediğini, hatalarla nasıl başa çıktığını gözlemlemiştir. Çocuklar önce kuralları olduğu gibi kabul edip, onlara uyarlar (2-7 yaş aralığı). Sonra, bilişsel gelişim süreci ilerledikçe, bilinçli farkındalıkları artar ve kuralları ve özümsedikleri düşüncelerini sözel olarak ifade edebildikleri evreye geçerler (7-12 yaş aralığı). Bu ikisi arasındaki gelişim süreci zaman almaktadır. Piaget’nin ‘Bilişsel Gelişme Kuramından’ yola çıkarak 2 zıt ahlak anlayışı belirlenmiştir. İlki işlem öncesi dönemdeki çocuklarda görülen ‘ben merkezci’ ahlak anlayışı, diğeri; işlem dönemindeki çocuklarla görülen ‘işbirliği ve karşılıklı ilişki’ ahlakı anlayışıdır.

    İşlem Öncesi Çocuklarda Ahlak Anlayışı ve Gelişimi (2-7 Yaş Aralığı):

    Bu yaş grubu çocukları oyunlarındaki kuralları bilinçli farkındalıkla oynamazlar. Bireysel oyunlar oynarlar ve tamamen ben merkezcilerdir. Dönemin içinde yaş büyüdükçe, taklit etme davranışları başlar. Oyunlarını diğer çocukların oyunlarını taklit ederek kurarlar. Oyunlarında hala ‘ben merkezci’ olmalarına karşın, sosyal bir ortamda olmanın temel kurallarını öğrenirler. Örnekse; 4 yaşındaki A’nın, sınıfta Legolarla oynadıktan sonra onları yerine kaldıran B’yi görüp taklit etmesi. Bu kurallar, işlem öncesi dönem çocuklarına yetişkinler tarafından yüklenmiştir. Çocuklar kurallara uymanın nedenlerini özümsedikleri için değil, uymak zorunda olduklarına inandıkları için uyarlar. Aynı zamanda bu dönemdeki (2-7 yaş aralığı) çocukların, yalan ve hırsızlık hakkında tamamen somut sonuçlara göre yargıladıkları, suçlunun niyetine hiç önem vermedikleri görülmüştür. Bu yüzden, çocuklara yalan söylemekle yetişkinlere yalan söylemek onların gözünde eşit değildir çünkü yetişkinlere yalan söylemenin maddi sonuçları daha ağırdır ve bu yaş grubuna göre en adil ceza, en çok acı veren cezadır. Örnekse; ona vuran arkadaşını öğretmenine şikâyet eden A; öğretmeninin, vuran çocukla konuşup hareketinin yanlış olduğunu anlamasından ziyade, ona en ağır cezayı vermesini beklemektedir.

    İşlem Dönemindeki Çocuklarda Ahlak Anlayışı ve Gelişimi (7-12 Yaş Aralığı):

    Bu dönem çocuklarında ahlak anlayışı karşılıklı iş birliğine dayanır. Artık çocuk oyunun kurallarının nedenlerini özümsediği için, yetişkin baskısından uzak bir tavırla kurallara uyar. Özümsemenin etkisiyle, artık kurallar sert, değişmez değil aksine; kurallar çocuklara ait olduğu için isterlerse değiştirilebilir kıvamdadır. Bu yaş grubu, ben merkezcilikten çıktığı için, başkasının gerçeğini görmeyi önemser. Kuralların ancak hitap eden gruptaki herkes tarafından kabul edilirse değişebileceğini bilir. İşlem öncesi dönemde (2-7 yaş aralığı) olduğunun aksine, bu grup artık niyeti önemsemektedir. Sadece maddi sonuçlara değil, hem suçlunun niyetine hem somut sonuçlara göre durumu değerlendirebilmektedir. Örnekse; artık yalan söyleme kavramı yetişkinlerin kurallarını çiğnediği için değil, karşılıklı güven ve sosyal ilişkileri yok edeceği için kötüdür. Yine küçük çocuklar cezayı acıyla bağdaştırırken, bu grup cezanın işlevselliğini değerlendirir. “Cezanın amacı, suçluya suçunun tabiatını hatırlatmak ve onu yola getirmektir”(Wright, D. Croxen, M.). Bu bağlamda, gruptan çıkarmaktan, çocuğu yoksun bırakmaya, çocuğun yaptığı kötü davranışın kendisine yapılmasından, eleştiriye birçok ceza yöntemi belirlenmiştir. Ancak ilk zamanlardan beri Piaget, anne babaların demokratik ilkeleri uygulayıp, gerektiği yerlerde otoriter kontrolü sağlamaları gerektiğini önerir. Aslında bu, her yaştaki çocuğa belli sınır çerçeveleri içinde seçimler vermeyle bağdaşmaktadır.

    Bir başka bağlamda; Kohlberg, Piaget’nin kuramını yeniden incelemiştir. Bilişsel yapıların, düşüncenin yanı sıra davranışları ve duyguları da belirlemek için kurulduklarını ve sadece zeka ile ilgili olmadığını savunur. Kohlberg’in çalışması gelişimsel bir yaklaşım olmakla beraber, çalışmayla 3 sonuç bulunmuştur:

    1)Bir durumda dürüst davranan kişinin, bir daha aynı durumda ya da başka durumlar karşısında dürüst davranıp davranmayacağını bilemeyiz.

    2)Çocukların, davranışsal olarak büyümesi ile daha dürüst veya fedakar olmalarını bekleyemeyiz.

    3)Ebeveyn disiplininin ve çocuğun sonraki davranışlarının arasında hiçbir ilişkinin olmadığı, önemli olanın çocuğun bu disiplini anlayıp yorumlaması olduğudur.

    Sonuç olarak; Kohlberg, bireyin ahlakının bireyin zekasıyla ve diğer bireylerle deneyimlerinin etkileşimiyle kendiliğinden geliştiğini savunmaktadır. Bu bağlamda, birey ilk evrelerde ceza almamak için kurallara uymaya itaat ederken, geliştikçe kendi kendini suçlamaktan kaçınmaya doğru ilerlemektedir. İnsan yaşamının değeri evreler tamamlandıkça, evrensel bir değeri olan birey, kutsal olarak değerlendirilmeye başlanmaktadır.

    -Çocuklar gelişim özelliklerine göre eğitilmelidir: Her yaş döneminin farklı yaş özelliği olmasıyla birlikte, farklı ahlaki gelişim özelliği de vardır. Ebeveynler bu özellikleri bilmelidir ki çocuktan beklediği ahlaki özellik anlamlı olsun. Örnekse; 3 yaşındaki A’dan yemekten önce ellerini yıkaması beklenmemelidir. Yemekten önce ellerini yıkaması gerektiği öğretilmelidir. Bir diğer örnekse; 10 yaşındaki B’ye, artık iş birliği içinde davranması beklenilen öğretiler verilmelidir. ‘Çalmamalısın’ demek yerine, çalmaması gerektiğinin nedenleri, niyetin önemi öğretilmelidir.

    -Ahlaki gelişim doğumdan itibaren başlar: Bebeğin doğduğu andan itibaren ihtiyaçlarının karşılanıyor olması, annesiyle güvenli bağ kuruyor olması ahlaki gelişimin başlangıcıdır. Bağ, zaman ve süreç karşısında, iki insanın arasındaki derin ve kalıcı ilişkidir (Ainsworth, 1973; Bowlby, 1969). Bu görüş Erik Erikson’un, psikososyal gelişim evreleri ile de bağdaşmaktadır. Çocuk, bu senelerde bakım verenin kalıcılığına ve tutarlılığına ihtiyaç duyar. İlk ahlaki gelişim evresi de budur. Bu nedenle, doğumdan başlayan güvenilirlik anlamlıdır.

    -Aileler öncelikle çocuğa iyi bir model olmalıdır: Çocuklar çok iyi gözlemcilerdir. Eğer ahlaki değerler hakkında yaşına ve gelişim özelliklerine göre ahlaki eğitim verme amacındaysanız, öncelikle sizin öğretmek istediğiniz değer hakkında bir model olduğunuzdan emin olun. Yukarıda da bahsettiğim gibi;

    çocuklar somut örneklerle özümsüyorlar. Söylenileni dinlemektense, ebeveyninin yaptığını görüyor olması onlar için iyi bir modellemedir.

  • Bağırsak floramızın sağlığı genel sağlığımızın bir göstergesidir

    Vücudumuzda bulunan faydalı dost bakterilere “probiyotik” adı verilir. Probiyotikler en çok kalın bağırsakta bulunur. Erişkin bir insanın bağırsağında 100 trilyon, yaklaşık 1,5 kg faydalı bakteri vardır. Hipokrat’ın dediği gibi “Bütün hastalıklar bağırsaktan başlar. Bağırsak hasta ise vücudun geri kalan kısmı da hastadır.” Bağırsaklarımız, bağışıklık sisteminin en önemli organıdır.

    Bağırsaklarımızda bulunan probiyotikler, bağışıklığımızı güçlendiren dost bakterilerdir. Bağırsak iç zarını kaplayan bu yararlı bakteriler, ağızdan alınan zararlı bakterilerin bağırsak duvarından içeri geçmesine dolayısıyla birçok hastalığın oluşmasına engel olurlar.

    Normalde bağırsağımızda %85 dost bakteriler, %15 zararlı bakteriler bir denge halinde bulunur. Günümüzde başta antibiyotik olmak üzere, stres, kötü beslenme, ağrı kesici ilaçların alınması, sık seyahatler durumunda zararlı bakterilerin, faydalı bakterilere oranı yükselmektedir. Zararlı bakteriler bağırsak iç zarında artarsa probiyotiklerin oranı azalır ve bağırsak geçirgenliği artar. Buna bağırsak flora bozukluğu veya “Disbiyozis” denir. Birçok zararlı mikroorganizma bağırsak duvarından içeri girer ve hastalık yapar.

    Bu hastalıkların başında hassas barsak sendromu, allerji, astım, egzema, ishaller, şeker hastalığı, iltihabi barsak hastalıkları, obezite, karaciğer yağlanması, kalın bağırsak kanseri gelir.

    Hatta bağırsak floramızdaki dengesizliğin ruh sağlığımızı etkilediğini gösteren çalışmalar vardır. Günümüzde özellikle viral üst solunum yolu enfeksiyonlarında bilinçsizce sık kullanılan antibiyotikler bağırsaktaki faydalı bakteri oranını azaltarak birçok hastalıklara davetiye çıkarmaktadır.

    Günümüzde probiyotiklerin obezite tedavisinde diyete ek olarak kullanımı hızla artmaktadır. Ayrıca sindirim sisteminin düzenlenmesinde etkisi önemlidir.

    Probiyotikleri gıda takviyesi toz, tablet, kapsül şeklinde almak en iyisidir. Çünkü bunların içinde hangi bakteriler olduğu ve faydalı bakteri miktarı bellidir. Ayrıca bu tür preparatlar mide asidinden geçerek bağırsakta açılır ve faydalı aktivitelerini gösterirler. Probiyotik yoğurtları kullanmak da sağlıklıdır. Fakat bu yoğurtlardaki uzun raf ömrü ve soğuk zincir hassasiyeti nedeniyle içindeki faydalı bakteri miktarı azalmış olabilir. Ayrıca bu yoğurtlardaki faydalı bakterilerin mide asidinden geçerken sayıları azalır.

    PREBİYOTİKLER

    Prebiyotik, probiyotiğin (sindirim sistemindeki faydalı dost bakteriler) yiyeceğidir. Prebiyotikler kalın bağırsaktaki faydalı dost bakterilerin yani probiyotiklerin büyümesini, aktivitesini ve çoğalmasını sağlar. Prebiyotiklerin kalın bağırsakta faydalı bakteriler tarafından fermentasyonları sonucunda kısa zincirli yağ asitleri oluşur. Kısa zincirli yağ asitlerinden biri olan bütirik asit kolon kanserini engellemede çok etkilidir.

    Prebiyotikler, toz, tablet formunda bulunabildikleri gibi, yiyecekler içerisinde de bulunurlar. Prebiyotikler probiyotiklerle birlikte (sinbiyotik) ilaç olarak da piyasada bulunur. Yiyecek olarak en fazla radika, karahindiba, kuru soğan, sarımsak, yer elması, pırasa ve enginarda bulunur. Her prebiyotik, lif içerir. Ama her lif prebiyotik içermez.

    Sonuç olarak; Probiyotikler ve Prebiyotikler bağışıklık sistemimizin en güçlü ögeleridir. Sağlıklı bir yaşam için Probiyotikleri ve Prebiyotikleri gıda takviyesi olarak beslenmemize dahil etmeliyiz.

  • EMDR Nedir?

    EMDR Nedir?

    EMDR, birçok farklı terapi ekollerini içeren, farklı tanı almış durumlara özel standartlaştırılmış protokolleri bulunan bütüncül bir terapi yöntemidir. Beynimiz her yeni deneyim ile gelen bilgiyi her an işler ve anı ağları oluşturur. Gelecekte herhangi bir olay karşısında vereceğimiz tepkiler bu toplanan bilgilerden meydana gelir, yani beynimiz öğrenmeyi “ANI”larla gerçekleştirir. Bu anıların içinde duygu, düşünce, beden duyumu, imge, ses, koku gibi bilgiler mevcuttur. Bu sistem “normal şartlar altında” öğrenme odaklıdır, ruh sağlığı ve insan gelişimini destekler. Ancak, travmatik ve istenmeyen rahatsız eden anılar yaşandığında bu sistem bozulur, yeni yaşanan anı, geçmişteki anı ağıyla birleşemez. Bir şeyler ters gidiyordur ve birleşemeyen anı ağları yukarIda belirttiğim ruh sağlığı ve insan gelişimine destek olan öğrenme sürecine geçemez. Gün geçtikçe yaşanan olaylar, geçmişte ‘anı ağlarıyla birleşemeyen bilgiyi-(travmatik olayı)’ tetiklediği zaman, kişi travmatik anıyı tekrar gündeme getirir, beyin otomatik olarak yeniden yaşar gibi bundan etkilenir. EMDR bugün tetiklenen olayla(ör:önemli bir sınav ya da sunum yapacak olma) dışavurulanın ardında yatan işlenmememiş travmatik anıyı(ör: ilkokulda bir sınavda öğretmenin soru sorduğu için kızması ve bağırması) bulmayı, içindeki olumsuz duygu ve olumsuz inançları(ör:üzüntü, kızgınlık, çaresizlik, değersizlik, kendini ifade edememe vs.) duyarsızlaştırmayı ve öğrenmenin gerçekleşebilmesi adına yeniden işlemeyi hedefler. Doğal afetler, kazalar, savaşlar, taciz, tecavüz gibi önemli travmaların yanısıra özellikle çocuklukta başlamış olan her türlü şiddete, aşağılanmaya, reddedilmeye, ihmal ve başarısızlıklara maruz kalınan anılar da bugünümüzü, günlük yaşantımızı ve geleceğimizi etkileyen işlenmemiş anılar arasındadır. EMDR’dan sonra danışan artık eski anıya rahatsız edici şekilde değil, yeni ve daha sağlıklı açıdan bakabilir hale gelir. Artık öğrenme gerçekleşmiştir, bakış açısı değişmiş, danışan olumsuz yüklerden özgürleşmiştir.

  • Helikobakter pilori (midedeki sinsi mikrop)

    Prof. Dr. Barry Marshall Helikobakter Pilori’nin gastrit, ülser ve mide kanserine neden olduğunu keşfetmiş ve bu çalışması nedeniyle de Nobel Tıp Ödülünü kazanmıştır.

    Helikobakter Pilori (Hp) çomak şeklinde, çok hareketli ve üremesi yavaş bir organizmadır. Enfeksiyonun sıklığı gelişmiş ülkelerde %10-50, gelişmekte olan ülkelerde ise %80 civarındadır. Yani ülkemizde 10 kişiden 8’i bu bakteriyi taşımaktadır. Bu durumun en önemli belirleyicisi sosyoekonomik farklılıklardır. Yüksek yaşam standardı, yüksek eğitim düzeyi ve daha iyi sağlık koşullarına sahip olma enfeksiyon sıklığının düşük olmasını sağlamaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde enfeksiyonun uzun dönemdeki sonuçları ortaya çıkar. Helikobakter Pilori, uzun dönemde önce kronik gastrit, sonra atrofik gastrit, sonra intestinal metaplazi ve mide kanserine kadar giden süreçden sorumludur.

    Helikobakter Pilori Bulaşma

    Mikroorganizmanın geçiş yolu tam olarak bilinmemekle beraber, insanlar arasında dışkı-ağız veya ağız-ağız yollarıyla (tükrük, salya vb.) bulaştığı düşünülmektedir. Meyve ve sebzelerin yıkanmaması, orta çatal, kaşık kullanılması, aynı tabaktan yemek yenilmesi, içme sularının hijyenik olmaması gibi koşulların Helikobakter pilorinin geçmesini kolaylaştırır. H.pilori enfeksiyonu açısından herhangi bir yakınması olmayan aileler üzerinde yapılan çalışmalar, aile bireylerinden birinde H. pilori enfeksiyonu varlığında çocuklarının ve eşinin enfekte olma olasılığı %70’lere kadar çıktığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir.

    Helikobakter Pilori ile ilişkili olduğu gösterilmiş hastalıklar

    Helikobakter Pilori önce kronik aktif gastrit, sonra kronik atrofik gastrit, intestinal metaplazi ve mide kanserine kadar giden bir süreçden sorumlu olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Araştırmalar bu bakteriyi taşıyan kişilerin mide kanserineyakalanma riskinin diğer insanlara göre 4 kat daha fazla olduğunu göstermektedir.

    1-Mide ve oniki parmak barsağı ülseri gelişimi (%20)
    2-Mide kanseri gelişimi (%1-3)
    3- Mide lenf kanseri (malt lenfoma) gelişimi (%1-3)
    4-Kronik gastrit, atrofik gastrit ve intestinal metaplazi (İntestinal metaplazi, mide mukozasında barsak tipi mukoza adacıklarının ortaya çıkmasıdır ve bazı çeşitleri kansere dönüşüm göstermesi nedeniyle yakından takip gerektirir)
    5-Ağrı, gaz, şişkinlik, bulantı, yemek sonrası dolgunluk hissi, geğirme, ağız kokusu gibi dispeptik yakınmalar Hp ile ilişkilidir.

    Helikobakter Pilori ile enfekte olma riskini artıran faktörler

    * Kirli besin ve su tüketimi
    * Düşük sosyoekonomik durum
    * Geniş aileler ve kalabalık yaşam koşulları
    * Sağlıksız yaşam koşulları
    * Organizmayı taşıyan kişilerin mide içeriğine maruz kalmak
    (Sağlık çalışanları ve eşler arasında geçiş)

    Helikobakter pilori tanısında kullanılan testler

    Endoskopi (Gastroskopi) yapılması gerekli olan hastalarda endoskopi sırasında alınacak doku örneğinin (biyopsi) hızlı üreaz testi (CLO test) kullanılarak veya histopatolojik inceleme yapılarak incelenmesi ile mide de H.pilori olup olmadığı anlaşılır. Hızlı üreaz testinde (CLO test) alınan biyopside renk değişikliğine bakarak HP varlığı veya yokluğu tespit edilir. CLO test, mide dokusunda bulunan atrofi, intestinal metaplazi, inflamasyon (iltihap) şiddeti gibi histolojik durumları bildirmez. Halbuki patolojiye gönderilen biyopside Helikobakter pilori dışında atrofi, intestinal metaplazi, inflamasyon (iltihap) gibi diğer tanıları da gösterir. Kesin teşhis için en güvenilir metot, endoskopi ile yapılan inceleme ve bu sırada alınan biyopside bakterinin patolojik olarak araştırılmasıdır.

    Endoskopi yapılması gerekmiyorsa diğer bir yöntem olan Üre-Nefes Testi veya kanda bu bakteriye karşı oluşmuş antikorların saptanmasına yönelik serolojik testler uygulanabilir. Üre-nefes testinin yapılabilmesi için son 15 gün antibiyotik veya mide asidini azaltmaya yönelik bir ilaç kullanmamış olmak gerekir. Kanda H. piloriye karşı oluşmuş antikorların saptanması sadece kişinin bu bakteri ile herhangi bir zamanda karşılaşmış olduğunu gösterir, bakterinin tedavi edilip edilmediği hakkında bilgi vermez. Bunların dışında dışkıda H. pilori antijeni varlığı araştırılabilir.

    Helikobakter Pilori tedavisinin kesin olarak önerildiği durumlar:

    1- Peptik ülser hastalığı

    2- MALToma (malt lenfoma)

    3- Atrofik gastrit, intestinal metaplazi

    4-Mide kanseri ameliyatı sonrasında kalan midede enfeksiyon varlığı

    5-Birinci derece akrabasında mide kanseri bulunan hastalar

    6-Hastanın kendi isteğiyle Hp için tedaviyi arzu ediyorsa

    Helikobakter Pilori tedavisinin tavsiye edildiği durumlar:

    1- Hp pozitif bulunan fonksiyonel dispepsi (Ağrı, gaz, şişkinlik, bulantı, yemek sonrası dolgunluk hissi, geğirme vb. belirtilerle kendisini gösteren ve altta yatan bir organik hastalığın gösterilemediği durum)

    2- Uzun süreli ilaç tedavisi gereken gastro-özofagial reflü hastalığı

    3-Aspirin ve/veya steroid olmayan antiromatizmal ilaçların uzun süreli kullanımının gerektiği durumlar

    4-Nedeni saptanamayan demir eksikliği anemisi

    5-Fonksiyonel dispepsi (nonülser dispepsi)

    6-Uzun süreli PPI (asit önleyici ilaç) tedavisi

    7-Uzun süreli antiromatizmal ilaç (NSAİİ) tedavisi

    8-Halitosis (Ağız kokusu)

    9-ITP (İdyopatik trombositopenik purpura)

    Tedavi

    Herhangi bir yöntemle özellikle endoskopik biyopsinin patolojisi neticesinde midede Helikobakter Pilori enfeksiyonu varlığı gösterildiğinde yol açabileceği olası hastalıklar nedeniyle enfeksiyonun tedavi edilmesi uygun bir yaklaşım olur. Tedavinin temelini mide asit salgısını baskılayan bir ilaç ve en az iki çeşit antibiyotiğin birlikte 10-14 gün süreyle kullanılması oluşturur. Bakterinin antibiyotiklere duyarlı olduğu pH aralığı 6-8 arasında olduğundan tedavi sırasında mide asit salgısının etkin bir şekilde baskılanması gerekir. Uygun tedavi verildiği halde eradikasyon sağlanamayan hastalarda değişik tedavi kürleri uygulanmalıdır. Bu konuda gastroenterolog bir doktora başvurmanız, size yardımcı olacaktır.

  • Aynala Beni

    Aynala Beni

    Bilmekle olmak bambaşka… Bilmekle yapmak bambaşka…

    Beynin yapısını bildiğimiz zaman, onun esiri olmak yerine, onunla işbirliği içinde çalışmaya başlamış oluruz. Yani, beynimizle barıştığımız zaman, kendimizle barışmaya bir adım daha yaklaşmış olduğumuz için, dış dünyadaki kişiler ve dünyaya olan bakış açımızla da barışmak için adım atmış oluyoruz. Beynin yapısına dair bilinecek, okunacak, araştırılacak, öğrenilecek çok şey olmasıyla birlikte, ben bu yazımla size duygulardan sorumlu olan alan, duyguları kabul etmek ve reddetmenin bizler için olası sonuçları hakkında yazıyor olacağım. Aynalamanın gücünü bilmeniz ve hayatınızda olması adına bir bakış açısı vermeye çalışacağım…

    Yetişkinler olarak bizler bunları öğrenir ve kendi duygularımızı olduğu gibi kabul edersek, kendimize bir bebeğe yaklaşır gibi şefkat ve sevgiyle yaklaşabilirsek, diğerlerine karşı da bunu yapabilir hale geliriz. Hele ki söz konusu çocuklar olduğu zaman, içimizdeki çocuğu kabul etmenin ve şefkatle yaklaşmanın çok önemli bir yolu ‘kendi duygularımızı olduğu gibi kabul etmekten’ geçiyor.

    Olumlu ve olumsuz duygular söz konusu olduğunda, olumlu duyguları, bize genel olarak heyecan, coşku, mutluluk veren yaşam olaylarını görmek ve kabul etmek çok daha kolayken, olumsuz duygularımızın sorumluluğunu başkalarına atmak ne yazık ki daha kolay gelebiliyor. Öfkelendiğimiz bir durumda, sorumlunun ‘biz’ olduğunu bilmek, her zaman çok kolay olmayabiliyor…

    Örnek vermek gerekirse; Çocuğu söz dinlemediği için akşam yemeğinde 5 kere sofraya çağırmasına rağmen sofraya gelmeyen, elindeki telefonu bırakmayan çocuğuna öfkelenen ebeveyni ele alalım. Ne yaparlarsa yapsınlar bunu başaramadıklarını, çocuklarında bir sorun olduğunu, dikkatini toparlayamadığını, onları duymadığını söylerler. Bu gördüklerinde tabii ki haksız değiller. Ancak buradaki değişimin çocuklar tarafından değil ebeveynler tarafından yapılması gerektiğini söylediğimde, eğer bir suçlu aranıyorsa o suçlunun çocuk değil ebeveynler olduğunu söylediğimde önce bir tepki alırım ebeveynlerden. “Ama biz her şeyi denedik hocam…” derler. Sonrasında ise her şeyi denemiş olsalardı o an benimle bunları konuşmayacaklarını, her problemin henüz bulunmamış olsa da bir çözümü mevcut olduğu üzerine konuşmaya başlarız. Burada önemli olan, ebeveynin çaresizlikle gücünü çocuğa verdiğini görmesi, öfkeyle, bağırarak, milyon kere söylenen ‘hadi’lerle çocuğa öğretmek istenileni öğretemeyeceklerini, onların kurallarda tutarlı olup olmadığını, teknolojik aletlerle aralarının nasıl olduğu gibi dinamikler konuşulmaya başladığı zaman bana hak vermeye başlarlar. Çünkü ortamda tek haklı ‘gerçek’tir, o da 1 tanedir. Henüz 5 10 senedir dünyada olan bir çocuğun, istenmeyen davranışlarının kökeni her zaman bulunabilir. Eğer ebeveynler içlerindeki çocuğu şefkatle kabul eder, sevgiyle yaklaşırlarsa, çocuklarına karşı da bunu yapabilir hale geliyorlar, eğer kendilerine karşı acımasız ve öfke dolularsa, çocuklarına ‘içlerindeki çocuğu’ yansıtıyorlar. Burada da düğüm gittikçe zorlaşmaya başlıyor… Düğümü yol yakınken çözebilmek için, problemleri fark etmeye başladığınız zaman, ‘nasıl olsa zamanla geçer’ düşüncesine aldırmadan, bir uzmandan destek almanızı öneririm. Çünkü, çocuğunuzun ve içinizdeki çocuğun her anı çok kıymetli! Bir çocuğun çocukluğunda ebeveynleriyle arasındaki ilişki ne kadar sağlıklı ise, çocuk ne kadar aynalanıyorsa, kendini o kadar değerli, görünür, önemli vb. hisseder. Bunu başarmak da eminim her anne babanın en değerli arzusudur…

    3 adımda öfkelendiğiniz olay/ durumla ilgili farkındalığınızı geliştirebilirsiniz:

    1. Siz öfkelendiniz! İlk önce kendi duygunuzu yargısız, koşulsuz kabul edin.

    2. Öfkenizle sağlıklı başa çıkabilmek ve bu durum ile ilgili öfkelenmemeniz için sizin neye ihtiyacınız var?

    3. Bu durumda sizin payınız nedir? Bu durum ile ilgili kendinizde neyi değiştirebilirsiniz?

    Yukarıdaki örnek üzerinden gidecek olursak;

    1. Çocuğum yemek sofrasına 5 kere söylememe rağmen gelmediği ve elindeki telefonu bırakmadığı için öfkeliyim.

    2. Bu durumla bağırmak, hadi deyip kendimi ve ortamı yıpratmak yerine ne yapabilirim? Huzura ihtiyacım var, sözümün dinlenmesine ihtiyacım var, 1 kere söylediğim zaman çocuğumun telefonu bırakıp sofraya gelmesine ihtiyacım var.

    3. “Bu durumda benim payım büyük çünkü bu zamana kadar hiç sınır koymadım. 3 gün telefonu bırakmadığı için kızdıysam diğer günlerde tutarlı davranmadım, boşverdim. O yüzden beni ciddiye almıyor. Demek ki önce ben tutarlı bir şekilde davranmam gerekiyor. Onunla konuşayım, “Eğer bugünden itibaren sofraya çağırdığımda gelmemeyi seçersen 1 gün telefonla oynamamayı seçmiş olacaksın” diyeyim, sorumluluk almasına izin vermiş olayım.” İç hesaplaşmamızı yaptık… Eğer kendinizdeki bu durumu değiştirirseniz, çocuğunuz da size adapte olacak ve belki ilk gün değil ama sizin tutarlı davranışlarınızdan sonra sofraya ilk çağırdığınızda gelecektir.

    Bu sadece bir örnekti. Her durumda, her durum ile ilgili cevaplar bambaşka ve bireye özel, biricik olacaktır. Bu cevaba sabırla, tutarlı bir şekilde sadık kalırsanız, değiştiremeyeceğiniz hiçbir koşul olamaz. 

    Başka bir örnek de çocuğunuzun öfke krizine girdiği an için verelim. Öncelikle çocuğunuzun öfke krizine girmesinin ardında pek çok neden olabilir( Ebeveynden mi gördü, öğretmenden mi gördü, diğer arkadaşlarından mı gördü, kişisel travması mı var, doğumdan beri mi böyle vb…) Bu sebeplerden bağımsız bir şekilde düşünecek olursak, öfke anında çocuğunuz sizi duymayacaktır! Onun ihtiyaç duyduğu tek şey: KAPSANMAK! Çocuk, duygusunun anlaşılmasını, kabul edilmesini, aynalanmasını bekler. Yani tek ihtiyacı ‘ sen öfkelisin şuan denilip, (çocuğun ihtiyacına göre kucağa alınabilir ya da yanında oturulabilir) sakinleşmesini beklemek. Eğer o anlarda ‘alarmdayken’ konuşmaya çalışırsanız, yaşı kaç olursa olsun, ya sizi suçlayacak ve öfkesini size yöneltecek, ya vurmaya başlayıp öfkesini size yöneltecek ya da içine kapanıp ağlamaya devam edecektir. Sonuç olarak, problem çözülmemiş olacak, bir sonraki tetikleyici olayda tekrar aynı kriz yaşanmaya devam edecektir. Unutmayın, çocuklar henüz kendi kendilerine krizleri yönetemiyor olabilirler, bir yetişkinin desteğine ihtiyaç duyuyor olabilirler ve bu olabilecek en doğal ihtiyaçtır.

    Eğer siz onların kriz anlarında onlara destek olup, bu olumsuz duygularla baş etmeleri için onlara destek olmayı seçerseniz, onlar duygularıyla barışık, iç güçleri gelişmiş, problem çözme becerileri yüksek birer birey olma yolunda ilerlerler.

    ÇOCUĞUM BANA HİÇBİR ŞEY ANLATMIYOR

    Yetişkin tarafından duyguları kapsanmayan çocuklar, bir zaman sonra yaşam olaylarını anlatmamaya başlarlar. Çünkü anlaşılmayacaklarına dair bir algı oluştururlar. Örnek vermek gerekirse; okulda bir arkadaşıyla problem yaşadığını ve çok sinirlenip arkadaşına vurduğunu anlatan bir çocuğa ilk tepkiniz “Yanlış yapmışsın, vurmak iyi bir davranış değil, sende de hata var, neden vurdun” gibi cümleler olursa, bir zaman sonra çocuk kendini size karşı kapatır, anlatmaz, olmamış gibi davranır, problemini görmezden gelir, geçiştirir ama gerçek yaşamda okulda arkadaşına vurmaya devam eder. Burada yapılması gereken öncelikle o andaki duygusunu ona aynalamaktır. Yani, çocuğa “sen çok kızmışsın, sen arkadaşına çok kızdın, öfkelisin vs” gibi bir cümle olmalıdır. Eğer bu olursa, çocuk anlaşıldığını hisseder, güven ortamı oluşur ve sonrasında vurma davranışının yanlış olduğu onun yerine neler yapılabileceğine dair yardımcı stratejiler öğretilebilir. 

    Başa dönecek olursak: “Bilmekle olmak bambaşka… Bilmekle yapmak bambaşka…

    Kendi kişisel hayatımda ben de bunları mükemmel bir şekilde yapabiliyor muyum? ASLA. Ama önemli olan her geçen gün bildiklerimizi hayata geçirebilmek için elimizden geldiği kadar çabalamak, yapamadıklarımız için kendimizi suçlamamak, yapamadıklarımız için suçlu ve pişman hissetmek yerine yapabildiğimiz, kendimizi geliştirdiğimiz her bebek adımı için kendi sırtımızı sıvazlamak.  Bunu okuduktan sonra, her gün kendinizi ve çocuğunuzu çok değil 1 kere bile aynalamaya başladığınız zaman, dünyanızın nasıl değiştiğini, ilişkinizin daha sağlıklı bir biçimde ilerlediğini gözlerinizle görmüş olacaksınız. Bu inanın, denemeye değer! O yüzden, farkında olmasa da “BENİ AYNALA” diyen çocuğunuza verebileceğiniz en kıymetli hediye onları, onların duygularını kapsamak…

    Hem çocuklarınıza, hem içinizdeki çocuklara AYNA dolu günler dilerim.

  • Gastroenteroloji konusuna giren belirtiler ve hastalıklar

    Ağza acı su gelmesi, göğüs kemiği arkasında yanma hissi, yutma güçlüğü, yutarken takılma hissi, göğüste yumruk hissi, ağız kokusu olan hastalarda

    Reflü hastalığı (GÖRD), özofajit

    Ösefagus motor hastalıkları (akalazya, diffüz ösefagiyal spazm…)

    Kanser araştırılması…

    Mide;

    Midede ekşime, yanma, sancı, şişkinlik, dolgunluk, gaz, hazımsızlık, geğirme, bulantı, kusma, kanlı kusma gibi yakınması olan, B12 eksikliği ve demir eksikliği gibi kansızlığı olan hastalarda

    Reflü,

    Gastrit,

    Polip,

    Ülser,

    Dispepsi,

    Mide mikrobu (Helikobakter pilori),

    Kanser araştırılması…

    İnce ve kalın bağırsak;

    Kansızlık (anemi), karın ağrısı,dışkıda kan, ishal, kanlı ishal, kabızlık, karında şişkinlik, dolgunluk, gerginlik, gaz, sancı, hazımsızlık, makatta ağrı ve dışkıda mukus gibi yakınmaları olan hastalarda

    Spastik kolon (huzursuz bağırsak sendromu),

    Kolitler,

    Ülseratif kolit,

    Crohn hastalığı,

    Enteritler,

    Çölyak hastalığı,

    Besin alerjileri – gıda intoleransı,

    Hemoroid (Basur),

    Anal fissür (çatlak),

    Polip

    Kanser araştırılması…

    Karaciğer;

    Sarılık, karaciğer enzimlerinde artma, karaciğer yağlanması, obezite, halsizlik, yorgunluğu olan hastalarda

    Hepatitler (A. B, C, D, E ve diğerleri),

    Kronik karaciğer hastalıkları,

    Sarılık,

    Siroz,

    Karaciğer yağlanması,

    Kanser araştırılması…

    Safra kesesi;

    Karın sağ üst kadranda ağrı, dolgunluk, hazımsızlık gibi yakınmaları olan hastalarda

    Taşlar,

    Polip,

    Hazımsızlık,

    Kanser araştırılması…

    Safra Yolları;

    Bulantı, sarılık, karın ağrısı

    Safra kanalında taş

    Safra yollarında kanser

    Pankreas;

    Karın ağrısı, kronik alkol kullanımı, kronik ishal, zayıflama, sarılık

    Sindirim sorunları,

    Pankreatitler,

    Kanser araştırılması…

  • Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi Nedir?

    Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi Nedir?

    Duygu, düşünce ve davranışların bir toplamı olan insan ruhsal yapısının tek boyutlu ele alınması ve kategorize edilerek sınıflandırılmaya çalışılması terapi esnasında önemli unsurların gözden kaçmasına sebep olur. Merkezimizde uygulanan psikoterapi yaklaşımımız olan Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi’nin (AYBP) çıkış noktası bu boyutları bir arada ele alarak insana gerçek anlamda temas etmek ve her danışanı kendi öznel dünyası ve biricikliği içinde değerlendirmektir.

    Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapi sürecinde dinamik, varoluşçu, hümanistik, bilişsel ve davranışçı tekniklerin tamamı bütüncül bir perspektifle, esneklik içinde uygulanır. Hangi danışana hangi kuramın hangi zamanda uygulanacağı değişkenlik gösterir. Neyin öne çıkacağı ve psikoterapi sürecinin seyri danışanın duygusal ihtiyaçları ile belirlenir. Bu doğrultuda psikoterapistin teorik bilgisinin güçlü olmasının yanı sıra bu esnekliğe cevap verebilecek kişilik özelliklerini de kendinde geliştirmiş olması gerekmektedir. Bu özellikler öncelikle samimiyet, içtenlik, iç görü ve sezgi gücünün yüksek olmasıdır. Bu açıdan anda olma,danışanın ruh halini muazzam bir hassasiyet ve empati ile takip edebilme, bir yandan da kendini ortaya koyarak ve gerçek bir ilişki kurarak bu ilişkide kendi olarak var olabilme psikoterapistin taşıması gereken özelliklerdir. Kısaca psikoterapistin danışanı hiçbir açıdan anlaşılmaz ve zeminsiz bırakmayan bir tutum içinde olması gerekmektedir. Nitekim insanın bir değişim ve dönüşüm sürecine girebilmesi öncelikle gerçek anlamda anlaşılması ile mümkündür.

    Diğer bir deyişle Analitik Yönelimli Bütüncül Psikoterapide süreç objektif bilimsel çalışmaların terapistin sübjektif deneyimleriyle sentezlenmesi ile şekillenir ve ilerler. AYBP aynı zamanda batıda geliştirilen ve kültürümüze tam oturmayan kuramların terapistin kendi sübjektif deneyimlerini ortaya koyması ile kültürümüz insanına uyumlu hale gelmesini sağlar. Böylece bio-psiko-sosyal bir varlık olan insanın kültürel farklılıkları da gözden kaçmamış olur.