Blog

  • Nedir bu helikobakter piloriden çektiğimiz

    Halk arasında mide mikrobu diye bilinen helikobakter pylori sıklığı çok fazla biliyormusunuz?

    Aslında bu mikrop çocukluk döneminde alınır. Genellikle hijyen koşulları kötü toplumlarda daha sık görünür. Çocukluk döneminde çocuklar oyun arasında yada dış ortamlarda hijyen koşullarına çok özen göstermezler. İlk alındığı dönemde hiç belirti vermeyeceği gibi ishal yada bulantı kusma ile giden bir rahatsızlığa sebeb olabilir. Yetişkin döneme gelindiğinde ise midede ve oniki parmak bağırsağında ülserlere neden olabilir.

    Mide duvarında incelme ve hatta uzun dönemde mide lenfomalarına neden olabilir. Bu yüzden çocuklarımızı çok küçük yaşta hijyen kurallarına dikkat eder şekilde yetiştirmeliyiz.mide mikrobu varlığının tespiti için lütfen uzmanınıza başvurunuz.

  • Kuşaklar Arası Travma

    Kuşaklar Arası Travma

    Gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidinin yaşandığı, ağır yaralanmanın veya bedensel bütünlüğe yönelik bir tehdidin meydana geldiği ve kişinin kendisinin yaşadığı veya şahit olduğu olaylar travmatik yaşantılar olarak adlandırılır. Travmatik yaşantılar, ruhsal açıdan deprem, sel gibi doğal felaketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, trafik kazaları, iş kazaları, yaşamı tehdit eden bir hastalığın tanısının konması, tehlikeli bir olaya tanık olmak gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini olumsuz yönde etkileyen travmatik olayları kapsar.

    Travmatik yaşantıların, hayatın normal akışı esnasında meydana gelen ve bireylerin başa çıkma mekanizmalarını devre dışı bırakarak onların hayata uyumlarını olumsuz yönde etkileyen yaşantılar olduğu görülmektedir. Ayrıca, sıradan talihsizliklerden farklı olarak travmatik olaylar, genellikle mağdurların yaşamına veya bütünlüğüne ilişkin tehditler içermekte ve bireyler üzerinde bedensel ve ruhsal yönden önemli ve etkili yaralanma belirtilerine yol açmaktadır.

    Aynı zamanda, travma sırasında bireylerin yıkıcı bir güç tarafından çaresiz hale getirildiği de dikkat çekmektedir. Ruhsal travmanın, insanın güçsüzlüğü, zayıflığı ve çaresizliği ile yüzleşmesi durumu olduğu görülmektedir. Bu yönüyle travmatik yaşantılar, insanlara kontrol, bağ kurma ve anlam duygusu veren olağan davranış sistemini alt üst ederler. Bu bağlamda psikolojik travmanın, bireylerin yaşamlarında değişiklik yapmalarını gerekli kıldığı ve bireyler açısından yeniden uyumu gerektirdiği savunulmaktadır.

    Bunların yanı sıra, yaşanılan travmanın çok şiddetli olması, uzun sürmesi ve kasti bir olay neticesinde yaşanması durumunda genellikle bireyler ilk olarak büyük bir dehşet ve yabancılaşma hissederler ve daha sonra bu duyguları depresyon ve suçluluk izler. Zamanla bu hislerin donuklaştığı, bireylerin çok derin bir disasiyasyon deneyimledikleri görülmektedir. Hatta, artık bireyler açısından yaşayıp yaşamamanın farksızlaştığı ve en sonunda bireylerin yaşayan bir ölü haline geldikleri dikkat çekmektedir.

    Diğer yandan, travmanın bir diğer yıkıcı etkisi de yaşanılanların sadece mağduru değil; aynı zamanda gelecek nesilleri de etkileyerek hapsetmesidir. Bu bağlamda, bireylerin çocukluk dönemleri içerisinde kronik bir şekilde gerçekleşen travmatik yaşantılarının onları dissosiye ettiği ve gelecekte bir kısır döngü şeklinde büyük oranda travmanın kuşaklararası aktarımına neden olduğu savunulmaktadır.

    Kuşaklararası travma geçişi ile düzenlenen çalışmalarda, travmanın yalnızca travmatik olaya maruz kalan kişi ya da çevreyle sınırlı kalmadığı, kendisinden sonraki kuşakları da etkilediği görülmektedir. Hayatının bir döneminde savaş ve soykırım gibi ciddi travmatik deneyimler yaşamış olan ve bu travmatik deneyimler neticesinde hayatta kalabilen çocuk ve yetişkinlerin bu sürece tanıklıkları “ikincil-vekaleten travma” olarak nitelendirilmektedir ve ikincil travma mağdurlarında travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve dissosiyatif bozukluklar başta olmak üzere pek çok ruhsal sorun ve hastalıklar oluşabilmektedir. İkincil travmayı deneyimleyen bireylerin de bu deneyimin izlerini ve etkilerini yakın ilişkide olduğu aile üyelerine aktarabildiği gözlemlenmektedir.  Bu aktarımın zaman içerisinde birincil travmayı doğrudan ya da dolaylı olarak deneyimleyen nesilden daha sonraki nesillere kadar uzanabildiğine dair görüşler çerçevesinde nesiller arası travma geçişi olarak tanımlanan fenomen ortaya çıkmıştır. Carl Gustav Jung, travmanın kuşaklararası aktarımı ile ilgili kolektif bilinçdışı kavramını formüle etmiş ve insanoğlunun; sembollerle, duygulanımsal durumlarla ve insanların davranış tipleriyle nesilden nesile aktarılan bir kolektif bilgiye sahip olduğunu belirtmiştir. Bu doğrultuda, travmatik ruhsal sorunların sadece o kişiye has olmadığı, nesiller boyu etki oluşturan bir fenomen olarak ele alınması gerektiği görülmektedir.

    Bunlara ek olarak, kuşaklararası travma aktarımında aile ve ailenin yapısı büyük önem taşımaktadır. Aile yapılarına psikopatoloji açısından bakıldığında üç tür aile modeli olduğu dikkat çekmektedir. Bunlar; normal aile, görünürde normal aile (disfonksiyel aile) ve patolojik aile modelidir. Normal aile modelinde, ebeveynler psikiyatrik bir tanı almamış kişilerdir. Görünürde normal ailede, tanı alan bir çocuk ve genellikle tanı alamayan ancak eşik altı tanı kriterleriyle seyreden ebeveynler mevcuttur. Patolojik ailede ise, aile üyelerinin neredeyse hepsi en az bir psikiyatrik tanı alan bireylerden oluşmaktadır.

    Travmatik kişilerle kurulan patolojik ilişki, kişide travmatik etkiler yaratır. Kuşaklararası travmanın aktarımında patolojinin, kurbana ve kurban dışındaki aile bireylerinin tümüne geçtiği göze çarpmaktadır. İstismarcı-kurban ilişkisinde herkesin hem mağdur hem de kurban rolünde olabilmesi travmanın kuşaklararası aktarımını açıklayan önemli bir örnektir.

    Klinik gözlemler ve deneysel çalışmalar, travmatik yaşantıların sadece travmaya maruz kalan kişileri etkilemediğini, bu kişilerin hayatlarındaki önemli kişileri de etkilediğini göstermektedir. Travmanın kuşaklararası aktarılması teorisi, bir aile üyesinin deneyimlediği travmatik yaşantıların etkilerinin daha genç olan diğer aile üyesinde de görülebildiğini savunmaktadır. Bu etkinin ortaya çıkması için genç aile üyesinin travmaya doğrudan maruz kalmasına gerek olmadığı, hatta, bu kişinin travmatik yaşantı bittikten sonra bile doğmuş olabileceği dikkat çekmektedir.

    Ayrıca, psikotarih açısından çocuk yetiştirme stilleri, çocukluk çağı travmalarının oluşmasında önemli bir role sahiptir. Çocukluk çağı travmalarına maruz kalmak, ebeveynin veya bakım verenin çocuk yetiştirme stillerini de etkilemektedir. Çocuk yetiştirme stillerinin kuşaktan kuşağa aktarılması neticesinde çocukluk çağı travmalarının, aileler tarafından uygulandığı ve öncelikle anneden kıza geçtiği gözlemlenmektedir. Ebeveynler, kendi çocukluk çağı travmalarını yeniden işleyip, kendi çocuklarına nesilden nesile biraz daha iyi bir şekilde yaklaşma yeteneğine sahip olabilirler. Bakım verenler ve ebeveynler, özellikle anne, çocuğunu destekleyici şekilde pozitif çocuk yetiştirme stilleri ile yetiştirirse ve bu çocuk yetiştirme stilleri toplum tarafından destek görürse tarihsel kişiliklerde değişimler gerçekleşebilir. Eğer kız çocukları negatif çocuk yetiştirme stilleri ile yetiştirilir ve kötü muameleye maruz kalırlarsa, anne olduklarında kendi travmalarını yeniden işleyemezler ve kuşaklararası bir geçişle bu süreci çocuklarına yansıtırlar. Bir toplumda çocuk yetiştirme tarzının gelişmemesi de, o toplumun ekonomi, kültür, sanat, sosyal yaşam bakımından duraksamasına veya çökmesine yol açabilir.

    Travma alanında düzenlenen çalışmalar incelendiğinde, yanlış çocuk yetiştirme tarzlarının da bireyin ruh sağlığı üzerinde travmatik yaşantılar kadar önemli ve olumsuz etkilerinin olduğu göze çarpmaktadır. Yetişen her kuşağın kendi çocuklarına çocukluk çağı travmalarını yaşatmaları, bu çocukların toplumda sorunlu bireyler olarak yetişmesine ve sonraki kuşaklara bu travmayı aktarmalarına yol açacaktır denilebilir. Bu bağlamda, çocuk yetiştirme stillerindeki önemli değişikliklerin, toplumdaki sosyal ve siyasi değişimi sağlayacağı söylenebilir. Gelişmiş, entegre edici ve çocuğun ruh sağlığına önem veren çocuk yetiştirme tarzlarına sahip olan toplumların, daha donanımlı bir yeni nesil yetiştirerek kuşaklararası süreçte bilginin, insanın ve insan olmanın değerinin bilinmesi ve her türlü kriz ortamında çözüm odaklı tekniklerin doğru bir şekilde uygulanması üzerinde oldukça etkili olduğu aşikardır.

  • Çölyak hastalığında dikkat edilmesi gerekenler

    Bilindiği üzere çölyak hastalığı gluten dediğimiz buğday içerisindeki proteine karşı allerjik reaksiyon sonucu gelişen ince bağırsağın daha çok üst kısımlarını tutan bir hastalık olup bağırsakta olan ve emilimi sağlayan küçük tüycüklerin yıkımıyla sonuçlanan bir hastalıktır.

    Burada esas sorun gluten ile karşılaşmak olduğu için hayatımızdan gluteni tamamen çıkarmak isteriz.

    Takibe gelen hastalarımızda diyete uymama rağmen şikayetim devam ediyor sözünü duyarız yada kontrollerde tetkik sonuçlarından diyete yorumu sorgularız.

    Dikkat edilmesi gereken hususlar şunlar olmalıdır:

    · ?Yemek hazırlığı sırasında gluten ile temas etmiş ve iyice yıkanmadan kullanılmış kaşık, süzgeç vb malzeleri kullanmamalıyız.

    · ?Fırında aynı tezgahta üretilmiş ekmekte gluten bulaşı olabilir.

    · ?Yulaf vb ürünlerde gluten yoktur ancak ürünün yetiştirilmesi,hasat ve sonraki süreçte bulaş mümkün olabilir. Bu yüzden hastalık bulgularının devam ettiği hastalarda bu ürünlerde sınırlandırılabilir.

    · ?Mısır, patates, pirinç, soya ve karabuğdaydan yapılan ürünler çölyak hastalarında güvenle kullanılır.

    · ?Kestane, nohut, bezelye, bakla, soya ve patates kıvam ve lezzet açısından buğday unu yerine kullanılabilir.

    · ?Buğday unu birçok üründe kıvam artırıcı olarak kullanıldığı için çölyak hastaları bir dedektif edası ile aldığı ürünlerin içindekiler kısmını okumalıdır.

    · ?Çölyak hastalarının emilim bozukluğu olduğu için ilk dönemde eksik vitaminler mutlaka yerine konmalıdır.

    · ?Çölyak hastalığı ile birlikte diğer organlardaki otoimmun hastalık sıklığı artabilir. Bu yüzden incelemelerde mutlaka değerlendirilmelidir.

    ?Özellikle hastalığa ilk tanı konduğu dönemde uzman kontrollerini aksatmamalılar.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyonun toplumda oldukça yaygın rastlanılan bir bozukluk olduğu bilinmekte ve tanımlanmasının Hipokrat dönemine kadar uzandığı görülmektedir. Depresyonun en temel belirtileri arasında daha önceden isteyerek ve severek yaptığı günlük etkinliklere karşı isteksizlik ve yaşamdan zevk alamama durumu yer almaktadır. Bunların yanı sıra, zaman içerisinde kişide kederli ve üzgün bir duygu durumu ile beraber bazı değişikliklerin meydana geldiği görülmektedir. Bu durumda kişide her şeyi olumsuz olarak değerlendirme eğilimi, karamsarlık düşünceleri ile geçmişi ve geleceği düşünmeye başlama durumları olduğu dikkat çekmektedir.

    Depresyonun küresel hastalık yüküne sebep olan ilk on hastalık içerisinde beşinci sırada yer aldığı görülmektedir. Yürütülen araştırmalarda, toplumdaki yaygınlığının oldukça fazla olduğu görülmektedir. Depresyonun ergen kızlarda ve erişkin kadınlarda görülme olasılığının, ergen ve erişkin erkeklerle kıyaslandığında iki kat fazla olduğu dikkat çekmektedir. Ayrıca, depresyonun başlangıç yaşının değişiklik gösterdiği, ancak ortalama 20’li yaşların ortalarında başladığı bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda, başlangıç yaşının son yıllarda daha erken yaşlara kaydığı dikkat çekmektedir.

    Depresyondaki bireylerin, geçmişte yaşadıkları olayların olumsuz ve kötü yanlarını görerek kendilerini suçlu ve cezalandırılmış hissettikleri dikkat çekmektedir. Benzer biçimde, geleceği de umutsuz ve karamsar olarak değerlendirerek gelecek ile ilgili çaresizlik düşüncelerinin daha da arttığı görülmektedir. Kişi hayattan zevk alamaz hale geldiği ve yaşamanın anlamsız olduğunu düşünecek kadar kendini çökkün hissedebildiği göze çarpmaktadır. Budak (2000) bu olumsuz bakış açısının günlük yaşamına, kişilerarası ilişkilerine yansıdığını ve onun okul ve/veya iş yaşamındaki performansında düşüşe neden olduğunu savunmaktadır.

    Depresyon, üzüntü, isteksizlik, karamsarlık, değersizlik, yetersizlik, güçsüzlük, aktivite azalması, durgunluk, fizyolojik işlevlerde yavaşlama gibi belirtileri içeren bir sendromdur ve depresyonun günümüzde akıl sağlığı alanında en çok tartışılan sorunlardan biridir. Ayrıca, depresyonun önemli düzeyde iş-güç ve yeti yitimine neden olduğuna dikkat çekmektedir.

    Ülkemizde psikiyatrik düzeyde yardım gerektiren ruhsal bozukluklar içerisinde depresif tipte olanların en fazla olduğu bulunmuştur. Toplum içinde klinik düzeyde depresyonun görülme oranının %10 civarında olduğu gözlenmiştir. Depresif belirtilerin genel olarak toplum içindeki yaygınlığı ise %13-20 arasında değiştiği belirtilmektedir. Depresif belirtilerin hafif düzeylerde olduğu durumlarda bile, bireyi hareketsizliğe, verimsizliğe, mutsuzluğa ittiği ve bu nedenle bu belirtileri gösterenlere ulaşılmasının koruyucu ruh sağlığı açısından da önemli olduğu bilinmektedir.

    Depresyonda olan kişilerin düşünce içeriğini, Beck’in bilişsel üçlüsü olan kendileri, dünya ve gelecek hakkındaki kötümser düşünceler oluşturur (Yalom, 2006). Bilişsel üçlünün ilk basamağı; bireyin kendisini olumsuz bir biçimde değerlendirmesidir.Bireykendisini yetersiz, beceriksiz biri olarak değerlendirir. Bu değerlendirmesi de bireyindeğersiz,istenmeyen biri olduğunuve beraberinde ikinci basamak olan; dış dünyanın anlamsız bir yer olduğuna dair düşünmesine neden olur. Üçüncü basamakta ise geleceğe yönelik olumsuz beklentiler oluşur (Arkar, 1992)

    Majör Depresif Bozukluğun (MDB) DSM-V açısından tanımlanması için en az 2 haftalık süre içerisinde 5 ana belirtinin bulunması gerekmektedir. Bu belirtiler arasında depresif duygudurumu ya da eskiden ilgi duyulan etkinliklere ve olaylara ilgi ve zevk kaybı bulunmalıdır. Ek olarak, uykuda, iştahta, odaklanmada ya da karar almada değişiklikler, değersiz ve suçlu hissetme ya da psikomotor yavaşlamalar ya da yerinde duramama belirtileri bulunur. Belirtilere değersizlik, suçluluk duyguları ve intihar düşünceleri eşlik eder. Majör depresif bozukluk hastalıklarının yüksek oranda anksiyete bozukluklarıyla da ilgili bir rahatsızlık yaşadığı bilinir. Depresyon ve Anksiyete Bozuklukları hem birbirini tetikler hem de birbirlerinin çözüme kavuşmasını zorlaştırır. Tedavi için kesinlikle majör depresyon bozukluğu olan hastaların psikoterapi yardımı alması gerekir. Bilişsel davranışçı terapilerin yaygın olarak kullanıldığı bir hastalık da olsa majör depresyon bozukluğu, sosyoterapi ve psikodinamik terapiyle bireyin sosyal hayatını etkileyen, belirleyen ve baskılayan dinamikleri analiz etmek bireyin tedavisi açısından çok faydalı olacaktır. (Kring, Ann M., et al. Abnormal Psychology. John Wiley & Sons, 2015).

  • Kolonoskopi öncesi aç kalmayın!

    Toplumdaki inanışın aksine kolonoskopi yapılacak hastalar üç gün boyunca aç kalmamaktadır. İnsanlarda alınan besinler beslenme alışkanlığına göre 3-5 gün içerisinde sindirilmekte ve posası dışarı atılmaktadır. Bizim kolonoskopi öncesi 3 gün posasız gıda tüketilmesini önermemizin nedeni bu süreçte bağırsakta daha az posa birikmesi ve son gün içilecek müshil grubu ilacın tüm bağırsağı düzgün bir şekilde temizlenmesini sağlamaktır. Bağırsak temizliği ne kadar iyi yapılırsa hastanın işlem konforu ve bağırsak değerlendirilmesi o kadar iyi olacaktır. Bağırsağın kirli kalması durumunda işlemin tekrar yapılması gerekmektedir.

    Bu ne hastanın ne de doktorun istediği bir durumdur. Bu 3 günde posalı gıdalar kısıtlanmakla beraber proteinli gıdaların alınmasında sakınca yoktur. Kırmızı et, süt ve süt ürünleri, beyaz et ve yumurta bol protein içermesi nedeniyle besleyicidir. Tamamına yakını emilir ve posa bırakmaz bu nedenle serbestçe tüketilebilir. Bunun yanında bol posa bırakan sebze, meyve, kuruyemiş, baklagiller ve ekmek tüketmek uygun olmayacaktır. İşlemden önceki gün ise bol sulu, pürtüksüz gıdalar yemek daha uygundur. İşlem öncesindeki gün haşlama et ya da tavuk suyu, çay, nescafe, tanesiz komposto suyu, posasız meyve suları, ıhlamur gibi berrak içecekler tüketilebilir. Akşam 18.00 civarında hafif gıdalar aldıktan sonra çeşitli müshil grubu ilaçlar tüketmek gerekmektedir. Bu hastanın yaşına, beslenme özelliklerine günlük su tüketimine göre doktor ve hastanın kararı ile belirlenir.

  • Oyun Terapisi

    Oyun Terapisi

    Büyükler için danışmanlık neyse çocuklar için de oyun terapisi odur. Yetişkinlerin sorunları olduğunda, bunu güvenilir bir arkadaş ya da terapistle paylaşmaları onlara yardımcı olur. Çocukların kendilerini kelimelerle ifade etme yetenekleri yetişkinlerinki gibi değildir. Bu yüzden canlarını sıkan şeyi söze dökmeleri zordur. Oyun terapisi, çocuklara düşüncelerini, duygularını, ihtiyaçlarını ve arzularını oyunla (onların en doğal ifade şekli) iletme şansı verir (Axline, 1969).

    Oyun terapisi, eğitim almış oyun terapistlerinin, çocukların psikososyal sorunlarına karşı durmada ya da çözmelerinde ve sağlıklı büyüme ve gelişimi için yardımcı olduğu ve oyunun terapötik gücünden faydalanıp kişiler arası bir süreç oluşturmak için geliştirilmiş kuramsal bir yaklaşımdır. Başka bir deyişle oyun terapisi, diğer kuramlarla geliştirilmiş terapötik bir yaklaşımdır.

    Eğitimli bir oyun terapistiyle çocuklar kendilerini ve dünyalarını daha iyi anlamayı, problemlerini çözmek için çalışmayı ve hayatla daha iyi şekilde başa çıkabilmek için gerekli beceriler geliştirmeyi öğrenirler.Terapist çocuğa kabul edildiği hissini verir. Çatışmaları, sıkıntıları oyunu ve oyuncakları kullanarak ortaya koyar. Çocuğun oyununu gözlemleyerek ve onu anladığını hissettirerek çocuğun rahatlamasını sağlar. Oyuncaklar yardımıyla çocuk ile terapist arasında bir terapötik ilişki başlar. Oyun terapisi, çocuğun yaşadığı problemleri ve zorlukları önlemede ya da çözmede yardım sağladığı gibi, çocuğun gelişimine ve büyümesine de katkı sağlar.

    Çocuk psikoterapisinde en sağlıklı çözüm, oyundur; çünkü çocuğun duygularını ortaya çıkarabilmesi en iyi oyun ortamında gerçekleşir. Terapideki ilk amaç, çocukta yer etmiş endişe ve korkuların dışa vurulmasıdır. Oyun terapisi, çocuklar önceden hazırlanmış oyun ortamında serbestçe oynarken onların duygu ve davranışlarının gözlem yolu ile incelenmesine yarayan bir terapi tekniğidir. Çocuklar çeşitli araç gereç ve oyuncaklarla oynarken onların kendi kendilerine kurdukları oyun düzeninden, oyuncakları kullanma biçimlerinden ve oyuncaklarla kendi aralarında kurdukları ilişkiden onların duyguları, temel ihtiyaçları, tepkileri, sevgi ve nefretleri, saldırganlıkları ve benzer davranışları hakkında fikir edinilebilir.

    Neden Oyun Terapisi?

    Oyun, küçük çocukların yetişkinlerle ilişki kurabilmesi, dürtü kontrolü için kritik olan neden-sonuç düşünme biçimini geliştirebilmesi, stresli yaşantıları işleyebilmesi ve sosyal becerileri öğretebilmesi için gelişimsel açıdan en uygun, en güçlü araçtır (Ray, Bratton, Rhine ve Jones, 2001). Yani normal çocuk gelişimini desteklemekle beraber, aynı zamanda pek çok terapötik güce de sahiptir.

    Problemlerle yüzleşemeyen çocuklar problemleri çözmede yetersiz kalırlar. Genel olarak oyun terapisi, çocuğun problemlerini anlamak, onun duygularını ve tutumlarını keşfetmek ve çocuğu bunlarla yüzleştirerek çözüm getirmesini sağlamak için geliştirilmiş bir tekniktir. Büyüme sürecinin bir noktasında çocukların birçoğu yaşam tecrübeleriyle başa çıkmada zorluk çekebilir ya da ailelerini veya öğretmenlerini endişelendiren davranışlar sergileyebilirler. Eğer aileler, çocukların öğretmenleri ya da doktorları, çocukların davranışlarıyla ilgili endişelenirse ya da çocukların sorunlarla baş etmekte zorlandığını görürse, bir uzmana başvurulması uygun olacaktır. Bu noktada, çocuklara yardım etmek için önerilen yaklaşım genellikle oyun terapisidir.

    Oyun terapisi, terapistin çocukla güvenli bir ilişki kurduğu, çocuğun problemlerinin açığa çıkarıldığı ya da üzerinde çalışıldığı, çözüme varılan, yeni becerilerin pratik edildiği ve kapanışın hazırlandığı bir süreçtir. Oyun terapisi esnasında duygu durumu ve davranış değişiklikleri normal ve beklenen bir sonuçtur. Bazen işler iyiye değil de daha kötüye gidiyor gibi görünebilir. Bu beklenen ve normal bir şeydir. Aileler bunu fark ederse, bunu çocuklarının terapistiyle konuşmalıdır. Ayrıca, oyun terapisinde terapist çocuğu hayatı ya da travmatik deneyimiyle ilgili bilgi vermesi hakkında zorlamayacak, çocuğun kendi hızında sorunları işlemesine izin verecektir.

    Oyun terapi odasında, çocuğa muhtemelen hayatının diğer alanlarında karşılaştığından daha fazla özgürlük alanı sunulmaktadır. Terapi seansı boyunca çocuğun her düşüncesi, her duygusu ve neredeyse her davranışı kabul görür. Çocuğun kabul gördüğünü, kendini açabileceğini ve sorunları ve korkuları üzerinde çalışabilecek kadar güvenli bir ortamda olduğunu hissetmesi açısından terapi odasında ona bu özgürlük tanınır.

    Bunların yanı sıra, çocukların oyun terapisinde olan her şeyi anlatmak zorunda hissetmemesi oldukça önemlidir. Çocuk, terapi saatini kendisi ve terapisti arasında özel bir zaman olarak görür. Bu nedenle ailelerle, çocuklarının terapileriyle ilgili konuşma başlatmasına izin vermesi; ancak çocuklarına konuşmama hakkı ve özgürlüğü de tanımaları anlatılır.

    Her çocuk terapi sürecinde farklı bir hızla ilerler, bu nedenle terapinin süresi, çocuğun kişiliğine, travmanın derecesine, ev ve hayat koşullarına göre değişir. Çocuklar, ortada bir yapı ve tutarlılık olduğunda daha iyi geliştikleri için seansların tutarlı bir şekilde ilerlemesinin çocuklar açısından daha faydalı olduğu görülmektedir. Bu durumda ailelerle konuşulur ve çocuklarını ayarlanan seanslara düzenli olarak getirmeleri söylenir.

    Çocuğun gündelik hayatında karşılaştığı güçlükler ve çatışmalar oyun terapi seanslarında ortaya çıkar. Terapist, çocuğun; aile ilişkileri, arkadaş ilişkileri, kardeş ilişkileri gibi birçok konuda bilgiye oyun terapisi seansları esnasında ulaşabilir. Yani, çocuğun kurduğu oyundan yola çıkılarak çocuğun iç dünyasının anlaşılmasına ve çocuğun içinde bulunduğu duygu durumunun gözlemlenmesine olanak sağlar. 

    Oyun Terapisi Hangi Durumlarda Kullanılabilir?

    Oyun terapisinin kullanıldığı problem yelpazesinin oldukça geniş olduğu bilinmektedir. Oyun terapisinin kullanıldığı durumlar şu şekilde özetlenebilir (Nemiroff ve Annunziata, 1990):

    • Kaygı bozuklukları; çocukluk korkuları (yalnız kalma, karanlık, hayvan korkusu)

    • Depresyon,

    • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu,

    • Uyku bozuklukları; kabuslar vb

    • Beslenme problemleri,

    • Tırnak emme-parmak emme,

    • Kardeş kıskançlığı,

    • Öğrenme güçlüğü,

    • Davranış bozukluğu,

    • Kayıp, yas, travma, 

    • Alt ıslatma, dışkı kaçırma

    • Anne-baba ayrılığı; boşanma vb.,

    • Aile içi şiddete maruz kalmış çocuklar, oyun terapisinden fayda sağlayabilirler.

    Oyun Terapisinde Amaç

    Çocuk kendini oyuncaklarla ifade ettikçe yaşadığı duyguları dışa vurmaya başlar ve gerginlik vücudunu terk eder. Bu sayede çocuk, rahat iletişim kurabilir, ilişkilerinde daha aktif hale gelebilir. Sinir ve stresin yerini, ilgi ve sosyal gelişimlerine daha uygun hisler alır.  Aynı zamanda çocuk, terapide öğrendiği davranışları yavaş yavaş günlük hayatına, arkadaşları ve ailesiyle olan ilişkilerine taşımaya başlar.

    Kurduğu oyunu oynarken çocuk, terapistin yönlendirmesiyle hayatında kendi yaşına uygun bir hakimiyet kurar. Terapist, çocuğa onda bu duyguları yaratan olayların yaşandığı çevresi üzerinde kontrole sahip olduğu hissini fark ettirir ve böylece çocuk, gerçek hayatta yaşadığı güçlükler ile baş etme becerileri geliştirir. Oyun odasında gerçek hayat tecrübelerini ifade edebildiğinde, terapist bu durumu anlayıp kabullenebildiğinde ve yorumladığında gerçek hayatındaki zorluklarını anlamlandırılabilir.

    Oyun terapisinin amaçlarını şu şekilde sıralayabiliriz:

    • Oyun yardımıyla çocuğun iç dünyasını anlayabilmek 

    • Çocukla terapötik bir ilişki kurmak

    • Çocuğun olayları anlamasına yardım etmek

    • Çocuğa olaylarla baş etme becerileri kazandırmak

    • Çocuğun olumlu benlik algısı geliştirmesine yardım etmek

    Bunlara ek olarak çocuklara kendilerine saygı duymayı, duygularını tanımayı ve bunların kabul edilebilir olduğunu, kendi sorumluluklarını almayı, problemleri çözme becerileri ve yaratıcı düşünmeyi, kendini kontrol etmeyi, seçim yapmayı ve yaptıkları seçimin sorumluluğunu almayı benimsetme gibi katkıları da bulunmaktadır.

  • Kabızlık ve önde gelen nedenleri

    Kabızlık dediğimiz durum dışkılama süresinin haftada üç kereden az olması ve bunun yanında dışkılama sırasında zorluk yaşanmasıdır. Kabızlık bir hastalık değil bir bulgudur. Bağırsak hareketlerinde değişikliğe bağlı fonksiyonel nedenler olabileceği gibi bir hastalık kompleksinin bir parçası olabilir. Bağırsak tıkanmasına neden olan durumlar, ağrılı dışkılamaya neden olabilecek hastalıklar, metabolik hastalıklar, nörolojik hastalıklar ya da herhangi bir nedenle kullanılan ilaçlar da kabızlığa neden olabilir.

  • Bağlanma Stillerimiz ve Partner Seçimlerimiz

    Bağlanma Stillerimiz ve Partner Seçimlerimiz

    Aşk yakınlık, bağlanma, güven, saygı ve sevgi gibi duyguları beraberinde getirmektedir.

    Kişilerin çocukluklarında hatta bebeklikte bakım verenleri ile (anne-baba,bakıcı)ilişkilerinde temelleri atılan bağlanma stilleri ileriki yaşlarda onların romantik ilişkilerinde de belirleyici olur.

    Güvenli Bağlanma Stili:Sevgilimle kolaylıkla yakınlık kurabiliyorum. Rahatlıkla ona bağlanabiliyorum ve o da bana bağlanabiliyor. Terk edilmekten ya da bir başkasının bana çok yakınlaşmasından endişelenmem.

    Bu tarz bağlanma stiline sahip bireyler, kolayca yakın ilişkiler kurabildiklerini ve ilişkilerinin doyurucu olduğunu belirtmişlerdir.

    Bu gruptan yetişkinler ilişkilerinde çok az sorun yaşamakta ve ilişkileri genellikle uzun süreli olmaktadır.

    Güvenli bağlanma stili olan yetişkinlerin, romantik ilişkilerinde daha mutlu, kendilerini güvenli ve birlikte oldukları kişilerin hatalarına karşın onlar için destekleyici oldukları görülmüştür. 

    Kaçınmacı Bağlanma Stili: Başkalarıyla rahatlıkla yakınlık kuramıyorum ve bağlanmakta güçlükler yaşıyorum. Sevgilim bana çok yakın olduğunda sinirleniyorum. Benim istediğimden daha fazla benimle yakınlık kurmak istediğini düşünüyorum.

    Bu kişiler, yakınlık kurmak istememektedirler.

    Bu bireyler, birlikte oldukları kişilere karşı soğuk ve mesafelidirler.

    İlişkilerinde kıskanç ve sık sık duygusal iniş ve çıkışlar yaşamaktadırlar

    KAYGILI-KARARSIZ Bağlanma Stili: Sevgilim benim istediğim kadar benimle yakınlık kurmak istemiyor. Genellikle sevgilimin beni gerçekten sevmediğini ya da benimle birlikte olmak istemediğini düşünüyorum.

    Bu kişiler, romantik ilişkilerinde birlikte oldukları kişilerin  kendilerini terk edeceğinden endişe duyduklarına işaret etmişlerdir.

    Eşlerine böyle bağlanan yetişkinlerin ilişkilerinde kıskanç, oldukça cinselliğe önem verdikleri ve ilişkilerinde çok sık duygusal iniş çıkışlar yaşadıkları gözlenmiştir.

    Son olarak, bu bireyler eşleri tarafından reddedilecekleri endişesi taşımaktadırlar.

    Güvenli bağlanma stiline sahip kişilerin kendileri gibi güvenli bağlanmaya sahip kişilerle mutlu oldukları görülmektedir. Kaygılı-kararsız kişiler ise şikayet etmelerine rağmen akıllarında sürekli terk edilecekleri, ilgi görmeyecekleri beklentisini taşıdıkları için bu beklentilerini doğru çıkaracak olan kaçıngan bireylerle ilişki kurma eğilimindedirler. Kaygılı-kaçıngan kişilerin güvenli bağlanma modeline sahip kişilerle romantik ilişki kurarak kendilerine yönelik algılarını olumlu hale getirerek mutlu olmaları sağlanabilir. Kaygılı kişiler de yakınlıktan kaçınmalarına rağmen kendilerine aşırı ilgi gösterecek kaygılı-kararsız kişileri seçerler. Kaygılı kişilerin de güvenli bağlanma stiline sahip kişilerle daha mutlu aşk ilişkileri yaşayabilecekleri açıktır.

    Özetle diyebiliriz ki, partner seçimlerinizde bağlanma stili güvenli olan adayları değerlendirin, mutlu olun.

     Peki sizin bağlanma stiliniz ve partner seçiminiz hangisi?

  • Mevsimsel değişiklikler mide şikayetlerimizi etkiler mi?

    Hava sıcaklıklarının hızlı değişmesi yaşamımızı etkilerken mide bağırsak sistemimizi etkilemektedir. Eşlik eden viral enfeksiyonlar bağışıklık sistemimizi daha çok çalışmaya zorlamakta bu arada da gastrointestinal sistem payına düşeni almaktadır. Halk arasında da artık yabancı olmayan gastrit atakları ilkbahar ve sonbahar geçişlerinde hastaları daha çok zorlamaktadır. Gastrit dediğimiz durum midenin iç duvarının iltihabi durumudur. Genellikle yemeklerle ilişkili ağrı, hazımsızlık, şişkinlik ile karşımıza gelir. Bu dönemlerde bu tür şikayetleri olan hastalar tedavi desteği için doktoruna başvurmalıdır.

  • Aldatma Nedir? Evliliklerde ve Romantik İlişkilerde Aldatılma

    Aldatma Nedir? Evliliklerde ve Romantik İlişkilerde Aldatılma

    Evlilik ya da ilişki dışı yaşanan cinselliğin toplumlar tarafından yaygın olarak onaylanmamasına rağmen, herkesin tek eşli olmadığı dikkat çekmektedir. Birçok bireyin evlilikleri ya da ilişkileri devam ederken, ilişki dışı cinsel birliktelikler de yaşadıkları görülmektedir. Ancak birçok kişi, aldatmayı sadece cinsel ilişki olarak değerlendirmemek gerektiğini savunmaktadır.

    Evlilik dışı ilişkilerde son yıllarda artış gözlendiği bilinmektedir. Evlilik dışı ilişkiler üzerine birçok çalışma düzenlenmesinin nedeninin bu tür ilişkilerin evlilik ilişkisine çok fazla zarar vermesi olduğu söylenebilir. Tek eşlilik ve çok eşlilik durumundan farklı olarak, ilişkinin sürekliliği ile sadakatin çoğu kez aynı anlamda kullanıldığını ve ilişki süresinin genel olarak, sadakatin derecesi olarak kabul edildiği belirtilmektedir. Bu alanda güvenilir istatistikler olmamakla birlikte, Vaughan’nın (1998) araştırmasında aldatma oranını erkekler için %60, kadınlar için %40 olarak bulunmuştur. Boşanmış çiftlerle yapılan bir çalışmada boşanma ise bu oranın, erkeklerde %44 ve kadınlarda %40 olduğu görülmektedir (Janus ve Janus, 1993).

    Düzenlenen çalışmalarda, çevrelerinde evlilik dışı ilişki yaşamalarını destekleyen arkadaşları olan kişilerin bu tür davranışları daha çok gösterdikleri saptanmıştır. Aynı zamanda, geçmişte bu tür davranışta bulunanların aynı davranışı tekrarlama eğiliminin yüksek olduğu görülmektedir. Genel olarak erkeklerin kadınlara oranla daha fazla evlilik dışı ilişki yaşadıkları savunulmaktadır. Bir başka görüşe göre ise, ailelerinde aldatma ile karşı karşıya kalan çocuklarda ileriki yaşlarda aldatma eğilimi görülme riski daha fazladır. Bunu, çocukların aile ilişkilerini model alarak aynı modeli tekrarladıklarını belirterek açıklamakmümkündür.

    Düzenlenen bir araştırmada, babalarının aldattığını bilen yetişkinlerin aldatmayı kendi yaşamlarında da tekrar etme olasılığınınn daha fazla olduğu bulunmuştur. Ancak, annelerinin aldattığını bilen yetişkinler için durumun aynı olmadığı görülmektedir. Aynı araştırmada, bu durumun erkekler için olası olduğu; fakat kadınlar için anlamlı bir sonuç bulunmadığı görülmüştür.

    Bunların yanı sıra, erkeklerde ilişki baslangıcı ile evlilik kararı arasındaki süre arttıkça aldatma eğiliminin de arttığı görülmektedir. Bu bağlamda, uzatmalı ilişki sürdüren kişilerin ilişkiyi yasayış biçimleri ve ilişkiye bakış açılarının aldatma üzerinde etkili olduğu söylenebilir. Uzatmalı ilişkilerin, uzun flört dönemi olan ve evlilik kararı geç alınan ilişkiler olduğu belirtilmektedir. Bu ilişkilerde ise, çiftlerin birbirleri ile daha az zaman geçirdikeri, boş zaman etkinlikleri sırasında eşlerinden ayrıldıkları ve gündelik işleri birlikte yapmadıkları görülmektedir.

    Ayrıca, bu tür ilişkilerde evlilik olasılığını yüksek görmeyen kişilerin, başka seçeneklerini açık tutmak amacıyla zamanlarının bir bölümünü başkalarına ayırdıkları savunulmaktadır. Uzatmalı ilişkilerde evlenme kararı alma nedenlerinin de ilişki dışı olaylar olduğu belirtilmektedir (iş degiştirdim, hastalandım, kader). Evlilik öncesi birbirini tanımak için zaman ayırmayan bu çiftlerde aynı evi paylaşma söz konusu olduğunda çatışmaların meydana geldiği söylenebilir. Çatısmaların da aldatma eğilimini arttırdıgı bilinmektedir. Ayrıca, evlilik öncesi ilişki alternatiflerini göz önünde tutan bu bireylerin; mutlu, doyumlu ve eşit ilişkide olsalar bile, çekici alternatiflerle karşılaşabildikleri savunulmaktadır.

    Bunların yanı sıra başka bir boyutun da, Türk örneklemi ile çalışıldığında geleneksel evlenme biçimi olan görücü usulü olduğu görülmektedir. Boğda ve Şendil (2012) tarafından düzenlenen araştırmada, evlenme biçiminin aldatma eğilimi üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı görülmüştür. Ancak, ilişki başlangıcı ile evlilik kararı arasındaki süre azaldıkça

    aldatma eğiliminin azaldığı düşünüldüğünde; görücü usulü ile yapılan evliliklerde, evlilik kararı ile yola çıkılmasının da göz önünde bulundurulması gerektiği söylenebilir. Geleneksel şemaya sahip olan bireylerin evliliklerinde en fazla bağlılık hissedenler olduğu görülmektedir.

    Düşünülmesi gereken bir başka noktanın da, erkeklerde aldatma nedenlerden birinin yenilik arama olduğu belirtilmektedir. Yenilik arama, eşe yönelik heyecan azalması ve bıkkınlıkla da bazı çatışmalara yol açabilir. Büyük bir olasılıkla, erkekler genellikle az konuştuklarından, sözleri anlamlı ve önemli olarak algılanmaktadır.

    Hem kadınlarda hem de erkeklerde evlilik uyumu ile aldatma eğilimi arasında negatif ve anlamlı iliskiler olduğu bulunmuştur (Amato ve Previti, 2003). Bu bağlamda, evlilik uyumu yüksek olan kadınların ve erkeklerin aldatma eğilimlerinin düştüğü ya da aldatma eğilimi düştükçe evlilik uyumunun yükseldiği söylenebilir. Kadınların ve erkeklerin evlilik uyumları ile çatışma eğilimleri arasındaki ilişkilerin de negatif yönde anlamlı olduğu dikkat çekmektedir.

    Bunların yanı sıra, evlilik uyumu yüksek olan kadınların ve erkeklerin çatışma eğilimlerinin düştüğü ya da çatışma eğilimleri yükseldikçe evlilik uyumlarının düştüğü görülmektedir. Ayrıca, kadınlarda ve erkeklerde aldatma eğilimi ile çatısma eğilimi arasında da pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu belirtilmektedir. Aldatma eğilimi yüksek olan kadınların ve erkeklerin çatışma eğilimlerinin de yükseldiği ya da çatısma eğilimi düşen kadın ve erkeklerin aldatma eğilimlerinin düştüğü savunulmaktadır.

    Aldatma Çeşitleri

    Literatürde yer alan çalışmalar incelendiğinde, aldatmanın duygusal aldatma, uzun süreli aldatma, tek gecelik ilişki, gönül eğlendirme olmak üzere 4 çeşidi olduğu görülmektedir. Duygusal ve cinsellik açısından aldatmanın, duygusal aldatma, sadece cinsellik, duygusal ve cinsellik olmak üzere 3 şekilde isimlendirildiği görülmektedir. Kişinin devam eden bir romantik ilişkisi varken bir başkasıyla duygusal bir yakınlık yaşaması, bir başkasına âşık olması, bir başkasıyla özel bir paylaşımda bulunması duygusal aldatma; yine romantik bir ilişki yaşarken bir başkasıyla cinsel ilişkiye girmesi cinsel aldatma olarak tanımlanabilir. Erkeklerde cinsellik odaklı aldatma daha fazla iken, kadınlarda duygusal ve cinsellik odaklı aldatmanın daha fazla olduğu belirtilmektedir.

    Aldatma Nedenleri

    Yeniçeri ve Kökdemir (2004) araştırmalarında, aldatan kişilerin aldatma nedenlerine dair altı boyut olduğunu belirtmişlerdir:

    A.Suçlama: Bu çalışmaya göre, erkeklerin işlerine çok fazla zaman ayırmaları ya da kendi anneleri hakkındaki eleştirileri kabul etmekte zorlanmaları, kadınların aldatma nedenleri arasında yer almaktır.

    B. Sosyal yapı: Kişinin tutucu bir çevrede yetişmesi, erken evlenmesi, ergenlikte az kadın/erkekle birlikte olması ve görücü usulü evlenmesi aldatma nedenleri arasında yer almaktadır.

    C. Baştan çıkarma: Yine bu çalışmaya göre, erkeklerin karşı tarafa hayır deme ve baştan çıkma boyutlarına daha fazla anlam yükledikleri bulunmuştur. Erkekler ‘baştan çıkma’nın aldatma nedeni olarak daha önemli olduğunu belirtmişlerdir. Kadınlar ‘baştan çıkma’ nedeniyle aldatmayacaklarını söylerken, erkekler her iki cinsin de bu nedenle aldatabileceğini düşündüklerini belirtmişlerdir.

    D. Cinsellik: Yine bu çalışmada erkekler, eşlerinin evlenmeden cinsel ilişki yaşamak istemedikleri için başka kadınlarla cinsel birliktelik yaşadıklarını, kadınların da evli olmadıkları için, eşlerinin evlenmeden önce cinsel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için, başka kadınlarla cinsel ilişkiye girmelerini doğal karşıladıkları bulunmuştur.

    E. İntikam: Erkekler, intikam boyutuna kadınlara göre daha fazla atıfta bulunmaktadırlar, özellikle kadınların intikam nedeniyle aldattıkları bulgusuna varılmaktadır. Birlikte olduğu kişi hak ettiği için, birlikte olduğu kişiyi cezalandırmak için, birlikte olduğu kişiye kızgınlık duyduğu için ya da sadece inat olsun gibi olası nedenlerden oluşan bu boyut, özellikle erkekler tarafından “kadınların aldatmasına” neden olarak görülmektedir.

    F. Uyaran arayışı: Yenilik, heyecan, eğlence arayışı, monotonluktan sıkılma gibi nedenler de aldatmaya sebep olabilmektedir. Uyaran arayışı olarak adlandırılabilecek bu boyut hem kadınlar hem de erkekler için önemlidir. Aldatan kişi kadın da olsa erkek de olsa fark etmemektedir; uyaran arayışı her iki koşulda da aldatma nedeni olabilir. Örneğin uzun yıllardır aynı kişiyle evli olduğu için aldattığını söyleyen kişi, bu boyut altında yer almaktadır.

    Düzenlenen çalışmalar incelendiğinde, kişisel etkenler, dışsal faktörler ve ilişkisel faktörler olmak üzere aldatmayı etkileyen faktörlerin 3 başlık altında toplandığı görülmektedir (Duba, Kindsvatter ve Lara, 2008). Kişisel faktörlerin; evlilikteki tatmin, merak, mazeret, mutsuz cinsel ilişki gibi etkenleri kapsadığı belirtilmektedir. Düzenlenen bir araştırmada, özellikle kadınlar için evlilikteki tatminin aldatma eğilimine önemli etkisi olduğu görülmüştür. Bu araştırmanın bulguları incelendiğinde, %66 oranında kadınların aldatma öncesi mutsuz oldukları, erkeklerin ise %30’nun aldatma öncesi mutsuz oldukları görülmektedir. Bu bağlamda, kadınların birincil ilişkilerinde mutsuzluk yaşadıkları zaman aldatmaya daha eğilimli oldukları söylenebilir. Blow ve Hartnett’a (2005) göre ise, birincil

    ilişkilerde duygusal olarak ihmal ve reddedilmişlik hissi özellikle kadınları aldatmaya yönelten faktörler arasında yer almaktadır. Bunlara ek olarak, cinsel ilişkideki mutsuzluk da aldatmanın sebeplerinden biri olarak gösterilmektedir. Özellikle erkeklerin birincil ilişkilerinde cinsel tatminsizlik yaşamalarının aldatma eğilimini arttırdığı savunulmaktadır (Liu, 2000). Ayrıca, çocukların evlilikteki tatmin hissine etkisi çok sınırlıdır; ancak çocuk sayısı, yaşı ve karakteri evliliklerde aldatmayı etkileyen faktörler arasında yer almaktadır. Kişisel faktörlerden biri ise dini inançlardır.

    Birçok dinde aldatma dinen yasaklanan bir olgudur. Dinen yasaklı olması da çiftlerin aldatmadan uzak tutmaya yarayan faktörler arasında sayılabilmektedir.

    Bunlara ek olarak aldatma üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde, kişilerin gelir durumunun ve çalışıp çalışmamasının önemli iki faktör olduğu görülmektedir. Düzenlenen çalışmalarda, 3000 dolardan fazla yıllık geliri olan kişilerin aldatma eğilimlerinin daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, kişinin eşinin çalışıp çalışmamasının da aldatmayı etkileyen faktörlerden biri olduğu belirtilmektedir. Eşlerden birinin çalışıp diğerini çalışamaması ilişkideki dengeleri bozacağından çiftleri aldatmaya iten faktörlerden biridir. Aldatmayı etkileyen bir diğer etken ise eğitim düzeyidir. Özellikle kadınlarda partnerinin eğitim düzeyi kendisinden düşük olduğunda kadının eşini aldatma olasılığı daha yüksektir.