Blog

  • Antibiyotik irritabl barsak hastalığı ve barsak mikrobiyotası: görünmeyen tehlike

    İnsan hücrelerinin toplam sayısı 100 trilyondur. Bağırsaklarımızda yaşayan bakteri sayısı ise bunun 10 katıdır. Yani bir insanın onda dokuzu bakteri onda biri ise insan hücrelerinden oluşur. Bu kadar büyük bir canlı organizmanın insan vücudu ile etkileşimi geçtiğimiz yüzyılda ihmal edilmiştir. Bugün gelişen teknoloji sayesinde bu bakterileri ölçebilme becerisine ulaştık. Moleküler mikrobiyolojik testler sayesinde insan bakteri yapısı (mikrobiyom) ortaya konmaya başlandı. Özellikle ABD ve Avrupa Birliği başta olmak üzere, Çin ve diğer gelişmiş devletlerde insan mikrobiyom projeleri adı altında yüzmilyonlarca dolarlık çalışmalar devam ediyor.

    Bu çalışmaların erken sonuçları tüm insanların mikrobiyomunun %50 sinin ortak olduğu diğerlerinin ise değişik etkenlere bağlı olmak üzere farklılaştığı ortaya kondu. Ayrıca doğumdan itibaren mikrobiyom yapısı 5 yaşına kadar olgunlaşarak erişkin halini almakta, yaşlılarda bu denge tekrar bozulmaktadır. Çocukluk döneminde mikrobiyotayı etkileyen faktörler erişkin yaşa kadar uzanan kalıcı değişiklikler bırakabilmektedir. Barsak mikrobiyotamız ile bağışıklık sistemimiz yakından ilişkilidir ve immün sistemin yapısını belirler. Bu nedenle barsak mikrobiyotasındaki bozukluklar (disbiyozis) birçok hastalıkla yakından ilişkilidir. Bu hastalıklar arasında allerik hastalıklar, çölyak hastalığı, Tip1 ve 2 Diyabetes Mellitus, Obezite, Metabolik sendrom, inflamatuvar barsak hastalığı, irritabl barsak sendromu, otizm, depresyon, ruhsal bozukluklar, romatoid artrit gibi otoimmün hastalıklar sayılabilir. Son yıllarda en önemli ölüm nedenlerinin başında gelen kanser ve kalp hastalıkları ile barsak mikrobiyotası arasında çok ciddi ilişki bulunmuştur. Özellikle kolon kanserinde kanserojen bir bakteri yapısının hakim olduğu gösterilmiştir.

    Bu kadar önemli olan barsak mikrobiyotasını etkileyen birçok faktör vardır. Bunlar kendimize ait faktörler (mide asiti, barsak peristaltizmi, sIgA düzeyi..) ve çevresel faktörler (diyet, probiyotikler, prebiyotikler, antibiyotikler, anti-asit ilaçlar, NSAİİ ilaçlar …) Bunların arasında antibiyotikler ayrı bir yer tutmaktadır. Antibiyotiklerin yaygın olarak kullanıma girmesiyle birçok hastalıkta artış meydana gelmiştir. Obezite, alerjik hastalıklar, inflamatuvar barsak hastalıkları, otizm bunlar arasında sayılabilir. Antibiyotiklerin barsak mikrobiyotası üzerine etkisi özellikle çocukluk döneminde tahrip edici olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı sonrası Verrumicrobia denilen ve normalde insan mikrobiyotasında ender bulunan bakteri grupları çoğalmaktadır. Bunun uzun dönem sonuçları henüz bilinmiyor. Yine Avrupa’da yapılan bir çalışmada, antibiyotik kullanımı sonrası bazı hastalarda 3 yıla kadar barsak mikrobiyotası eski haline gelmiyor. Çocuklarda yapılan bir çalışmada 1,072,426 pediatrik hasta 1994-2009 yılları arasında 6.6 milyon hasta yılı takip edilmiş. Anti-anaerobik antibiyotik alan bebeklerde sonradan İBH gelişme relative riski %84 artmış. Özellikle 1 yaşından önce antibiyotik alanlarda risk 5.51 kat artmış bulunmuştur. 5-15 yaş arasında ise 1.57 kat artmış. Her bir antibiyotik kürü %6 risk artışı yaratmış. İnflamatuvar barsak hastalığı açısından ise antibiyotiklere maruz kalan çocuklarda kalmayanlara göre hastalık gelişme riski 5 kat artmıştır. Obezite açısından bebeklik döneminde antibiyotiklere maruz kalmak barsak bakteri yapısını kalıcı olarak etkileyerek erişkin yaşta obez olma riskini 2-3 kat artırmaktadır.

    Beyin Bağırsak İlişkisi

    Bugüne kadar stresli dönemlerde midemizin ağrıdığını veya karın ağrısı gaz şişkinlik, beraberinde bazen ishal ataklarımızın olduğu durumlar yaşamışızdır. Bunları genellikle içinde bulunduğumuz strese bağlarız. Ancak son çalışmalar bunun tersinin de doğru olduğunu gösteriyor. Yani bağırsak floramız (bakterilerimiz) bozulunca beynimizde etkileniyor. Panik atak, kaygı bozukluğu, dikkat eksikliği, depresyon, öğrenme ve hafıza bozuklukları görülebiliyor. İrritabl Barsak Sendromu (İBS) toplumda çok sık görülen (%15) bir sindirim bozukluğudur. Nedeni tam olarak bilinmemektedir ve tedavisi yoktur. Ömür boyu sürer. Öldürmez ama süründürür (hayat kalitesini bozar). Bu hastalar genellikle karında sancılanma benzeri ağrı, ishal veya kabızlık gaz şişkinlik yaşarlar. Bu şikayetleri stresli dönemlerde artar. İlginç olan bu hastalarda depresyon, panik atak gibi hastalıkların daha fazla görülmesidir. Acaba beynimiz mi barsakları etkiliyor yoksa barsaklarımız mı beynimizi? Bu sorunun cevabı her ikisi. Bilim adamları barsak florasını düzelterek sadece bağırsak şikayetlerini değil, psikolojik hastalıkların da kısmen düzeldiğini gösterdi. Sonuç olarak acaba psikiyatrik hastalıklar beynin değil de bağırsağın hastalıkları mı? Son olarak antibiyotik İBS hastalığında da ön plana çıkıyor nasıl mı? Amerika’da yapılan bir çalışmada, besin zehirlenmesi gibi ishal döneminde antibiyotik kullanan hastalarda bağırsak florasının kalıcı olarak bozulabildiği ve bu kişilerde İBS hastalığının ortaya çıkabildiğini gösterdi. Ek olarak bu hastalarda depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkma riski de3-4 kat artıyor.

    Bu bilgiler ışığında antibiyotiklerin akılcı kullanımına yeni bir perspektif eklemek gerekir. Tabi ki enfeksiyonlarda antibiyotikler hayat kurtarıcıdır. Mecbur kalındığında antibiyotik kullanırken probiyotik (yararlı bakteriler) kullanmak hasarı azaltabilmektedir. Bu nedenle Ülkemizde ciddi bir toplum sağlığı sorunu oluşturmaya başlayan antibiyotik barsak mikrobiyotası ilişkisi için her antibiyotiğin yanına bir probiyotik eklenmesi hasarı tamamen ortadan kaldırmasa da önemli ölçüde azaltacaktır. Gelecek nesillerin sağlığı için antibiyotik barsak mikrobiyotası ilişkisi üzerine daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

  • Toplum Bekler Ama Hayat Beklemez

    Toplum Bekler Ama Hayat Beklemez

    İd ister, super ego engeller mi ? Ya da id ister, ego dengeler mi ?

    Aslında hayatımıza dönüp baktığımızda ertelediğimiz isteklerimiz, susturduğumuz iç seslerimiz yok mudur ? Elbette her insanın toplumsal bilince uygun hareket etmek, grubun dışına çıkmamak amacıyla isteklerini ertelediği ya da bastırdığı bazı dönemleri olabilir. Örneğin bir insan 65 yaşında çılgınlar gibi eğlenmek istiyor olabilir ancak o kişinin yetiştiği kültürel çevre eğer buna uygun ortamı oluşturmamışsa kişide oluşan ‘toplumsal bilinç’ veya ‘toplumsal norm’ buna izin vermeyecektir ve dolayısıyla super ego aktif olacak kişinin bu isteği derhal baskılanacaktır. Ancak bazı insanlar da bu şekilde toplumsal bilince aykırı istekleri olduğunda bunun farkına varırlar ancak isteklerini ertelemek istemeyebilirler, bu da bir tercih. Dolayısıyla aslında bizim kim olduğumuz ya da hayatımızı nasıl şekillendirdiğimiz az da olsa çok da olsa toplumsal bilincin etkisi altında değil midir ? Bireylerin yaşamlarını ait oldukları kültür ortamının toplumsal normları belirliyor olabilir mi ? Neden çoğumuz belirli zaman dilimlerinde okulu bitirmek zorundayız ? Neden toplum belli yaşın üstünde olan ve evlenmemiş bireylere farklı etiketler yapıştırır ? Neden toplum belli yaşın üstündeki bireylerin aktif çalışma hayatlarının olmasını bekler ? Neden toplum evlenmiş bireylerin çocuk yapmasını bekler ? Sonra da o çocuğa bir de kardeş bekler ? İşte belki de tüm bu beklentiler toplumsal bilince bağlı olarak gelişen ve dolayısıyla farklı toplumlarda farklı haller alan bir ortamda gelişir. Erich Fromm ‘biz annenin sütünü emerken toplumun özelliklerini de emeriz’ demiş. Çok doğru bir söz değil mi sizce de ? İsteklerimiz, ahlaki değerlerimiz, yapıp-ettiklerimiz, davranışlarımız, tepkilerimiz, dürtülerimiz, rollerimiz, amaçlarımız, hedeflerimiz, hayallerimiz… bunların çoğu büyüdüğümüz toplumun bilincinden etkilenmiyor mu ? Ya da bunlar toplumsal bilinci etkiliyor mu ? Toplumsal bilinç artık farklı bir hal alıyor olabilir mi ? Artık bunun etkileşimsel bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin ; baby-shower partileri. Bizim toplumumuzda bundan 30 yıl öncesine kadar böyle bir ‘kutlama’ bulunmamaktayken artık insanlar bunu bir ‘gelenek’ haline getirmeye başlamış ve dolayısıyla toplumsal bilincimizde yavaş yavaş kendine yer edinmeye başlamıştır. Dolayısıyla birey toplumdan, toplum da bireyden etkilenir. Ve insan ise bunların bir karışım mozaiğidir… Her birey içinde bulunduğu toplumun getirdiği kalıpyargısal birtakım düşünceleri ve davranışları içerir. Kimi insan özgür düşünme becerisi ve bireyselliği ile toplumun  bu kalıplarının dışına çıkmak isteyebilir. Kimi insan ise bu kalıpları kendi kişiliği ile uyumlu hale getirip yaşamını devam ettirebilir. İnsanlar değişime ve dönüşüme açık bir organizma olduğundan yaşamının bazı dönemlerinde bu kalıpların dışında olmak bazı dönemlerinde ise tamamen bu kalıpların içinde olmak isteyebilir. Çünkü ‘homo sapiens’in davranışları kendini korumak, hayatta kalabilmek üzerine programlanmıştır. İnsanlar istek ve arzuları doğrultusunda davranışlarda bulunabilirler. Bu davranışlar eğer toplumun bilincine uygunsa bireyler bu davranış üzerinde fazla düşünmeden hayatlarına devam edebilecekleri gibi ; eğer  bu davranış toplumun bilincine aykırı, toplumun kabul etmeyeceği ve onu grubun dışına çıkaracak bir sonuca yol açıyorsa birey bilişsel tutarsızlık yaşamamak, kendini haklı görebilmek ve aidiyet duygusunu devam ettirebilmek için bu davranışını mantıklı açıklamalarla kendine kanıtlamaya çalışır. İnsanlar ve onların yetiştiği topluma ait düşünce yapısı bireylerin hayatlarında büyük bir öneme sahiptir. Bireyler ait oldukları topluma ait kendilerinde bir ‘sosyal bilinçdışı’ oluşturarak hayatlarına devam ederler… 

  • Koah tedavisi

    KOAH’ta tedavinin amacı, hastada şikayetlerinde rahatlama sağlamak ve yaşam kalitesini yükseltmek, solunum sıkıntısı ataklarını engellemek, hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak, olası komplikasyonları önlemek ve tedavi etmektir.

    KOAH tedavisinin birinci kuralı sigara kullanımının kesin olarak bırakılmasıdır. Ayrıca solunum yollarını açıcı ilaçlar ile tedavi devam ettirilir, gerektiğinde oksijen verilir, kalp yetersizliği gelişmiş olan hastalarda buna yönelik tedavi de verilmelidir.

    KOAH tedavisinde öncelikle solunum ile alınan ilaçlar tercih edilmeli, bunları kullanamayan hastalarda diğer ilaç formları (tablet, flakon vs.) verilmelidir.

    İleri derecede hastalığı bulunanlar ve ataklar sırasında uygulanan tedaviye rağmen rahatlamayan hastalar hastaneye yatırılarak hastane koşullarında tedavilerine devam edilir.

    Hastalığın tedavisi mutlaka yapılan tetkikler sonucunda hastalığın derecesine göre planlanmalı ve verilecek ilaçlar düzenli kontroller yapılarak hekim tarafından ayarlanmalıdır.

  • Doğum Sonrası Depresyon

    Doğum Sonrası Depresyon

    Hem kültürel hem de tıbbi bir kavram olan doğum sonrası depresyonu bu makalemizde biraz inceleyelim.

    Doğum Sonrası Depresyon Nedir?

    Eskilerin al basması, tıp alan yazısında doğum sonrası depresyon (postpartum blues) olarak nitelendirilen bu tıbbi terimin adını fakülte eğitimim sırasında psikopatoloji dersinde duymuştum. İlk karşılaşmam ise Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde stajyerliğim dönemimde oldu. Tabi ki sık sık postpatum sendromu diye bir şeyi duyuyordum ama ne olduğundan hiç haberim yoktu. Klinik şefimiz yeni bir hastanın yatışından sonra bize bu konuda biraz bilgi vermişti ve eskiler buna albastı, al basması diye bir kültürün olduğunu halk dilinde böyle bir adı vardır demesi kafamdaki ampulleri yaktı ve araştırdım.

    Çevremdeki pek çok kişiden bu durumun önemini duymaktaydım. Doğum yapmış kadınların lohusalık dönem şikâyetleri duyduğum en sık doğum hikâyesiydi. Birçok kadın bu dönemde yalnız kaldıklarını sosyal destek alamamalarından yakınmaktaydılar. Peki, niçin yaşamlarının diğer dönemlerini bu kadar vurgulamamaktaydılar?

    Bu soruya cevabım doğum sonrası dönemin zorluğu ve bu zor dönemde kalınan yalnızlık olacaktır. Doğumun hormonal değişimine psikolojik destek gelmediğinde bu durum dayanılmaz bir hal alabiliyor ve birçok kadın bunu yaşayıp gene birçoğu tek başına atlatıyor.

    Doğum sonrası dönem diye adlandırdığımız zaman zarfı bebeğin doğumundan bir saat sonra başlar ve altı hafta devam eder. Bu zaman zarfında emzirme, doğum sonrası depresyon, komplikasyonlar, cinsel yaşam değerlendirmeleri hem anne için hem de bebek için hayati önem taşır.

    Doğum sonrası depresyon diğer adıyla postpartum depresyon; doğumdan sonra bir kadında gerçekleşen fiziksel, duygusal ve davranışsal değişimlerin bir karışımıdır.

    Yüzyıllardır Anadolu’daki kadınların başlarına kırmızı (al) yazmaların bağlanması, bebekleri ile yalnız bırakılmamaları, doğum yapan kadının mezarının kırk gün açık olacağı gibi pek çok söylenti vardır. Aslında hormonal bir değişim ve psikolojik olarak anne olmanın (başkalaşım) gibi değişimlerin ardından tabi ki bir kadının duygu durumunun aynı olması beklenemez, belki adı konulmadan toplumumuzda ve birçok medeniyette doğum sonrası depresyon gözlenmiş ve koruyucu önlemler (tedaviler) planlanmıştır.

    Doğum sonrası depresyon anne bebek ilişkisini oldukça olumsuz etkilediği için hayati önem taşımaktadır. Doğum sonrası depresyon tanısı için, doğumdan sonraki dört haftada başlaması gereklidir. ( Doğum sonrası depresyon tanısının doğumdan sonraki dört haftada başlaması gerekir.) Bu tarihler dışında başlayan depresyona doğum sonrası depresyon denmez.

    Doğum sonrası depresyon kardeşlerde 3.53 kat daha fazla! Peki Neden?

    Bu durumu genetik faktörlerle açıklayabiliriz. Sonuçta bilim insanları depresyon geni diye bir şey buldular. Evet depresyonun genetik geçişi var! Peki, çare yok mu?

    Bunun yanında çocuk doğurmanın psikolojik bir yanı da mevcuttur. Çocuk doğurmak anne olmak özel bir duygu ve anne olma isteği bir kadının kendi annesi ile geçirdiği ilkel çocukluğu 0-18 aylık süreçteki ilişki ile doğru orantılıdır. Birçok danışanımda gördüğüm annem gibi olmayacağım kaygısı kadınları daha büyük bir yüke sokmakta. Doğum sırasındaki psikoloji, eşe olan sevgi, aşk, istenen bir gebelik mi? Planlı mı, hepsi çok kıymetli olsalar da birçok psikolog gibi bende bu doğum sonrası depresyonu anne ile kurulan ilişkiye yani yaşamın ilk yıllarındaki anne çocuk ilişkisine bağlıyorum.

    Doğum Sonrası Depresyon Annenin Anne – Çocuk İlişkisinin Bir Tekrarı Mı?

    Bağlanma kuramı ile doğum sonrası depresyonun psikolojik ilişkisine değinen pek çok uzman görüşü mevcuttur. Bağlanma kuramı, yaşamın erken dönemlerinde belirlenen ve süreklilik kazandığı düşünülen, bireyin diğer insanlar ile ilişki kurma şeklidir. Bağlanma kuramının önde gelen temsilcileri bireyin oral döneminde (0-18 aylar arası dönem) güvenli ya da güvensiz olarak bir yapı oluşur ve bireylerin bu yapıyı ömür boyunca devam ettirdiklerini savunurlar. Bağlanma kuramının önde gelen temsilcileri bireyin oral döneminde ( 0-18 aylar arası dönem) güvenli ve güvensiz iki yapı oluşturduklarını ve bu yapıyı ömür boyunca devam ettirdiklerini savunurlar. Oral dönemdeki bağlanma özellikleri ergenlik döneminde de devam eder. Bağlanma kuramının öncüsü Bowlby’nin ‘Güvensiz Bağlanma’ deyimi ile ilkel yaşam dönemindeki (0-18 aylar) bağlanma tarzı ömür boyu devam edecek psikopatolojinin belirleyicisidir. Tersi bir yapılanma ise ‘Güvenli Bağlanma’ olarak adlandırılmış ve kişinin sağlıklı birey olmasındaki önemi vurgulanmıştır. Birçok psikopatoloji; depresyon, sosyal kaygı bozukluğu, kronik ağrı, hastalık hastalığı ve obsesif kompulsif bozukluk bağlanma tarzları ile ilgili yapılan çalışmalarda gösterilmiştir.

     

    Doğum Sonrası Depresyonun Sıklığı

    Yeni doğum yapan kadınların neredeyse %50’si doğumlarının ardından doğum sonrası depresyon belirtileri göstermektedir. Ancak belirtilerin tanı alması %12.5’dir (DSM temel alınmıştır). En önemli nedenler; aile içi stres, evlilikte sorunlar yaşanması, aile içi şiddet, gebelik öncesi sorunlar, istenmeyen gebelik, gebelik öncesi ruhsal sorunlar, eşinin ya da kendi ailesiyle kötü ilişkiler, aile veya arkadaşlık ilişkilerinin kötü olması doğum sonrası depresyonu etkileyen en önemli etkenler olarak gözlenmiştir.

    Yapılan pek çok araştırmada doğum sonrası depresyon %10-15 arasında gözlemlenmiştir.

    Ülkemizde yapılan bir diğer araştırmada ise doğum sonrası depresyonun doğum yapmış kadınların %42’sinde gözlemlendiği görülmüştür.

    Trabzon’da %28.1, Samsun’da %23.1, İzmir Bornova’da %29, Manisa yarı kırsal bir bölgede %36.9, İsrail’de %22.6, İsveç’te %12.5 olarak bulunması da tüm risk faktörlerinin tekrar incelenmesinin önemini bize göstermektedir.

    Eğitimin önemi oldukça kıymetli!

    Doğum Sonrası Depresyon Risk Etmenleri

    En önemli risk etmeni ise annenin daha önceki dönemde depresyon geçirmiş olmasıdır. Yani doğum yapan kadın yaşamında bir dönemde depresyon geçirdiyse doğum sonrası depresyon geçirme olasılığı da oldukça yüksektir.

         Güncel çalışmalarda ise annenin güvensiz bağlanması ve doğum sonrası depresyon arasında bağlantı olduğu kanıtlanmıştır.

    Doğum sonrası depresyon ile güvensiz bağlanmanın ilişkisi araştırıldığında ise ikircikli davranış ve tutumlar gösteren annelerin çocuklarının sonraki dönemlerde eşi tarafından da benzer tutumları görmesi ihtimalinin yüksek olduğu, daha sonrada bu eş ilişkisinin kadını doğum sonrası depresyona ittiği düşünülmektedir.

    Doğum yapma korkusu, gebelikte geçirilen hastalıklar, bebeğin cinsiyetinden duyulan memnuniyet gibi faktörlerin doğum sonrası depresyon ile anlamlı ilişkisi bulunmamıştır.

     

    Çalışan Annelerin Daha Düşük Puan Doğum Sonrası Puanlarının Daha Düşük Olması?

    Çalışan annelerin daha düşük puan almaları pek çok kişiyi şaşırtabilir. Şüphesiz ki burada birçok etmen var, eş desteği, eşin sağlığı, eğitim düzeyi, sorumluluk bilinci, planlı gebelik, istenen çocuk gibi. Ancak önemli nokta ise doğum yapan kadınların doğum izinlerinin onları ve çocuklarını mağdur etmeyecek düzeye getirilecek düzeyde olmasıdır.

    Çalışan annelerin hayatlarının daha planlı olması, istenen ve planlı gebelikler yapmaları sadece doğum sonrası depresyon ile ilgili değil, bebeğin tüm hayatı boyunca taşıyacağı kişilik özelliklerini de belirleyecektir. Annenin isteyerek bakım vermesi bir bebek için her şeyden daha önemlidir. Bunun yanında çalışan annenin doğum sonrası depresyon ile ilgili daha çok bilgi alması da mümkündür. Konferanslar, sempozyumlar ve eğitimler bu sürece hazırlık için çok önemidir.

    Doğum Sonrası Psikoz!

    Doğum sonrası dönemde annenin doğum sonrası depresyonundan daha kötü bir şey yaşayacağı varsa doğum sonrası psikozdur. Genellikle doğumdan sonraki ilk iki haftayı kapsar ve manik, huzursuz davranışlar ile kendini gösterir.

    Psikoz gerçeklik algısının yitirilmesi ve hayal ile gerçeği birbirine karıştırmaktır.

    Muhtemelen Anadolu’daki bu albastı gelip kadının aklını aldığı cinler, şeytanlar musallat oldular gibi algılanan şeyler ağır geçen doğum sonrası depresyonu ve belki de ‘doğum sonrası psikozdur. Doğum sonrası psikoz çoğu zaman dönemsel ve geçici bir durumdur.

    Ne yapılmalı?

    Bu konuda çalışacak uzmanlar Edinburgh doğum sonrası depresyon ölçeğini kullanabilirler. Emzirme süreci göz önüne alınanlar ilaç desteği ve destekleyici psikoterapi de bu sürecin atlatılmasına destek olacaktır.

    Doğum sonrası depresyon ciddi bir durum ve hayati risk olduğundan bir psikiyatri uzmanı ile incelenmesi çok önemlidir.

    Bir kadın gebelik dönemi boyunca fiziksel, ruhsal ve sosyal anlamada birçok değişim yaşar. Doğum ile hormonların bir kısmı normale dönerken bir kısmı da emzirme dönemi boyunca devam eder. Bu zor süreci atlatmaya yardımcı olacak en önemli şey eş ve yakın çevre desteğidir.

    Eşler gebelik sürecinden itibaren anne baba kurslarına gidebilir, beraber psikoterapi alabilirler. Hamilelik dönemindeki pek kadın danışanım eş desteğinin önemini vurgulayıp, çoğu zaman da eksikliğinden yakınmıştırlar.

    Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Unutulmamalıdır ki depresyon hamilelikte en sık gözlemlenen ruhsal sorundur. Bu durum doğuma yakın daha da artmaktadır.

    Ciddi ruhsal hastalıkların çıkması adına doğum sonrası dönem ve gebelik dönemi karşılaştırıldığında, doğum sonrası dönem üç veya dört kat daha riskli (önemli) bulunmuştur.

    Pek çok kadın suçluluk hissi (Bu kavramla aramızda değişik bir çatışma var. Oturmuyor, kadınlar niye kendini suçlu hissediyor kaygılarını açıklarken bence baya da anlaşılamamaktan ama en önemlisi de yargılanmaktan korkuyorlar. Bu yüzden susuyorlar ve her şeyi içlerinde yaşıyorlar.) nedeniyle doğum sonrasındaki duygularını ifade edememektedir. Bunun sonucunda pek çok doğum sonrası depresyon vakası gözden kaçmakta ve kadınlar bu süreci yalnız geçirmek zorunda kalmaktadır. Bu süreçte özellikle eş sonra da yakın çevre desteği çok önemlidir.

    Sonuç

    Doğum sonrası depresyonun ülkemizde çok üstüne düşülen bir konu olduğunu düşünmüyorum. Daha da ileriye gidersek konuşulmuyor bile. Birçok kadın bu süreci tek başına desteksiz atlatmakta ve bundan en yakınlarının (eşlerinin bile) haberi olmamakta.

    Stresli gebelik, sorunlu doğum, travmatik bir çocukluk hepsi kişilik yapısında çok etkili olan olumsuz olay ve dönemlerdir. Bireylerin kişilik yapıları annelerinin kişilik yapılarıyla oluşacaktır. Bu nedenler kadınlarımıza sadece hamilelik, doğum, doğum sonrası, lohusalık dönemlerinde değil her dönemde iyi davranmalı ve güzel ilişkiler kurmalıyız. 

    Esenlikler dilerim

  • Koah tanısı

    Koah tanısı

    KOAH tanısında hastanın ayrıntılı olarak sorgulanması ve dikkatli muayenesi ile önemli ipuçları elde edilir. İlerlemiş KOAH’ ın tanısı çok kolay olsa da, erken evredeki hastaların tanınabilmesi için bazı incelemelerin yapılması gerekir:

    Akciğer röntgeni

    Akciğer tomografisi (bazı hastalarda)

    Solunum fonksiyon testleri

    Arter kanında oksijen ve karbondioksit basınçları ölçümü

    Kanda antitripsin ölçümü

    Balgam incelemeleri

    EKG

  • Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif ve Kompulsif Bozukluk; istenmeyen ve zorlayıcı düşüncelerin, rahatsız edici imgelerin ortaya çıkması ve sonrasında da bu korkulan olayların/durumların önlenmesine yönelik davranışlar sergilenmesi diye açıklanabilir. Bir başka tabirle başımıza gelmesinden korktuğumuz bir durum karşısında aldığımız işlevsiz önlemler zinciridir.

    Obsesyonlar; kişinin kabul etmekte zorlandığı, kontrolü dışında ortaya çıkan, tekrarlayıcı düşünce, görüntü ve tepkilerdir. Yaşanan bu obsesyonlar ne kadar kabul edilemez olursa yaşanma sıklığı da o denli artar ve yönetmesi de o denli güçleşir. Kişinin anlamlandıramadığı bu obsesyonlar kesinlik içermemekle beraber, “acabalar”, “ya olursalar” içerir. Yani şüphe dediğimiz bu obsesyonlar bir kısır döngüye girmektedir. Bu kısır döngüde bir süre sonra insanda bir yenilmişlik duygusu yaratır. Bu bile tek başına insanın öz güvenini sarsan bir durumdur. Çünkü oksitosin hormonu (mutluluk veya özgüven hormonu diye de bilinir) hayatınıza yeni bir şey kattığınızda salgılanmaktadır. Ama bu rahatsızlıkta insan bir kısır döngü içinde hep aynı şeyleri düşünüp aynı güvenlik önlemleri almaya (kompulsüyonlar sergilemeye) devam eder ve mutlu olmak bu insanlar için bazen çok uzaklarda bir durum olmaktan öteye geçemez.

    Kompulsiyonlar ise obsesyonlara tepki olarak ortaya çıkan ve engellenemeyen yineleyici davranışlardır. Yani obsesyonların yarattığı kaygıyı en aza indirgemek için yapılan güvenlik davranışlarıdır.

    Mesela kirlenmişlik hissinden kurtulmak için devamlı ellerini yıkayan, evinin temizliğine günde 3 saatten fazla zaman harcayan ya da sevdiği insanların başına kötü şeylerin (kaza, ölüm vs.) geleceği obsesyonları olan ve onları sürekli olarak arama, telefonuna ulaşamadığı zamanlarda krizler geçirme, ısrarla görmek isteme gibi kompulsüyonlar gösteren kişiler buna örnek olarak gösterilebilir.

    Obsesif ve Kompulsif Bozukluk yaşayan kişinin ruh hali bozulur, bilişsel süreçlerde kırılma yaşar, algısı ve iradesi zarar görür. Bunların sonucunda işi, sosyal hayatı ve yaşam kalitesi ciddi anlamda düşer. Bu rahatsızlıkta kişinin yaşadığı zorluklara bir de utanç duygusunun eşlik etmesiyle bu rahatsızlığı herkesten saklamaya çalışır.

    Obsesif ve Kompulsif Bozukluğun tedavisinde psikoterapi sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Öncelikle bu rahatsızlığı tetikleyen anı veya anıları bulma, sürdürücü etmenleri ve kaçınma davranışlarını tespit etme, maruz bırakma gibi yöntemler kullanılmaktadır.

  • Koah’ın türleri: amfizemli koah

    Bu hastaların esas şikayeti nefes darlığıdır. Zaman zaman öksürük ve hırıltı şikayetleri olabilir, fakat hiç balgam çıkarmazlar. Nefes darlığı ilerleyici bir özellik gösterir; önceleri ağır eforlarda ortaya çıkarken giderek en küçük hareketler bile hastayı nefes nefese bırakır. İleri dönemlerde, yemek yemek, traş olmak… gibi en basit eforlar bile yapılamaz olur.

    Amfizemli KOAH’lıların çoğu uzun boylu, zayıf, göğüs kafesleri fıçı gibi şiş olan kişilerdir. Bu hastalar sırtüstü yatamazlar; sadece oturur durumda ve hafif öne eğilerek ve kollarıyla bir yerden destek alarak nefes alabilirler. Dudaklarını büzerek uzun uzun nefes vermeleri ve nefes alırken alt kaburga aralıklarının içeriye doğru çekilmesi tipik bulgularıdır.

  • Bipolar Bozukluk

    Bipolar Bozukluk

    Eski adıyla manik-depresiff bozukluk. Günümüzde bipolar bozukluk yada iki uçlu duygu durum bozukluğu olarak bilinir. Hastalık keskin bir duygu durumundan tam zıttı olan diğer bir duygu arasında gidiş gelişlerle karakterizedir. Yani kişi önce aşırı hareketli, neşeli, hiperaktif, aşırı iyimser, kendisini çok önemli gören duygular benimserken birden aşırı çökkün, karamsar, enerjisiz, depresif duygular içerisinde bulabilir.
    Bu hastalık genetik geçişlidir. Anne yada babadan birisi Bipolar bozukluğa sahipse çocuklarda görülme oranı %25’tir. Her ikisi birden Bipolar bozukluğa sahipse çocuklarda görülme oranı %50-75 arasındadır.
    Manik Epizodlar bir kaç saatten, birkaç haftaya hatta birkaç aya kadar sürebilir. Hastalık prognozunun (gidişatının) tam olarak ne şekilde ilerleyeceğini bilmenin çok fazla yolu yoktur. Bu durum kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterebilir. Bunu ancak tedavi süresinde tespit edebilmek mümkündür. Fakat erken yaşta başlaması genel olarak prognozun kötü gidişatlı olabileceğini düşündürür.
    Bipolar bozukluk tedavi edilmediği taktirde kötüleşerek devam eder. İleri boyutlarda işitsel ve görsel halisinasyonlar yaşanılabilir. Manik yada depresif epizodların tedavisi kadar koruyucu tedavi de büyük bir öneme sahiptir. Koruyucu tedavide başarı oranı %70-80′ i bulmaktadır. Koruyucu tedaviler genelde beş yıl kadar sürmektedir. Bu dönemde farmakoterapi kadar psikoterapilerinde büyük önemi vardır. Ancak hasta ilaç kullanmıyorsa ve manik yada depresif epizodta ise psikoterapi yapılamaz, yapılsa da hiç bir fayda sağlamaz.
    Bipolar hastalarının yakınlarına önemli görevler düşer. Ailelerin hastayı desteklemesi ve sabırlı olmaları gerekmektedir. Aileler epizodları çok iyi takip edebilmeliler, ilaç kullanımını takip etmelilerdir. Aynı şekilde bu hastalarda alkol ve madde kötüye kullanımı olabileceği bilinmelidir. Bu yüzden hastanın ilaç suistimali aileler tarafından her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Hastalar bazen tedavi ekibini yanıltabileceği için aileler yapmış oldukları gözlemleri tedavi ekibine bildirmelidirler. İlaçların yan etkilerini, hastanın ruh halini, hem mani döneminde içine girebileceği riskli durumları, hem de depresyon döneminde ki intihar riskini iyi gözlemleyip tedavi ekibine sağlıklı bilgi aktarımı yapmaları, tedavinin bütününü değiştirebilecek önemdedir.

  • Koah’ın türleri: kronik bronşitli koah

    İlk belirtileri öksürük ve balgamdır, ancak bu kişilerin çoğu sigara tiryakisi de oldukları için, öksürük ve balgamı hiç önemsemezler. Bunlara göre, sigara içen bir insanın öksürmesi ve zaman zaman balgam çıkarması son derecede olağandır. Öksürük ve balgam çıkarma şikayetleri özellikle kış aylarında ve sabahları daha fazladır. KOAH’ lılar solunum yolları enfeksiyonlarına karşı çok duyarlıdırlar.

    KOAH’lıların doktora başvurmasına neden olan esas şikayet öksürük ve balgama eklenen nefes darlığı ve hırıltılı solunumdur. Nefes darlığı önceleri sadece ağır eforlar sırasında ortaya çıkarken, giderek ilerleyici bir özellik gösterir ve nihayet en küçük hareketler bile nefes darlığına yol açmaya başlar. İleri dönemlerdeki hastalar odaları içinde yürürken, tıraş olurken, giyinip soyunurken, hatta yatakta dönerken bile nefes darlığı çekerler. İlerlemiş KOAH’lılarda dudak ve tırnaklarda morarma, boyun damarlarında dolgunluk, gözlerde kanlanma, bacaklarda şişlik (ödem) gibi belirtiler de görülür.

    KOAH’lılarda kanlarındaki oksijen basıncının azalmış olmasına bağlı olarak sinirlilik, huzursuzluk, uykusuzluk, çarpıntı, baş ağrısı, ellerde titremeler ortaya çıkar. Dalgınlık, konuşma güçlüğü, uyuklama, kas seğirmeleri gibi bulgular ise kanda karbondioksit basıncının artmış olduğunu gösteren belirtilerdir.

    Kronik bronşitli KOAH’lılar genellikle fazla kilolu kişilerdir ve bunlarda sağ kalp yetersizliği sık rastlanan bir tablodur.

  • Ayrılma Vakti – Okullar Başlıyor!

    Ayrılma Vakti – Okullar Başlıyor!

    Eylül ayını diğer aylardan ayıran tatlı bir farklılık var diye düşünüyorum. Bir şekilde insanların genelinin var olan rollerinde değişimlerin daha fazla olduğu bir aydır. Yaz tatili biten çocukların öğrencilik günlerinin geldiği, ebeveynlerin artık biraz daha öğretmen rolüne girdiği ve uyum süreci dediğimiz oryantasyon haftalarının sadece okullar için değil evler için de uygulandığı bir aydan bahsediyoruz.

    Okul öncesi grupları ile ilk defa çalışma tecrübemin Eylül ayına gelmesi ile birlikte kısa süreli bir şok yaşamıştım. Ağlayan çocuklar, ne yapacağından tam olarak emin olamayan ebeveynler, çocukları ikna etmeye çalışan öğretmenler derken bugün artık doğru uygulamalarla bu süreçlerin oldukça en aza indirgendiğini görüyoruz. Okulların açılması ile birlikte çalışmaktan en fazla memnun olduğum grup, okul öncesi çocukları ve ebeveynleri olmaktadır. Bu süreçte ailelerin kafa karışıklıklarını ve çocukların kendilerinin de ne olduğunu anlamlandırmakta zorlandığı duygularını iyileştirici olarak çözmeye çalışırız. Özellikle okulların rehberlik birimleri ve görevli psikologları sayesinde ebeveynler nasıl hareket edebilecekleri noktasında bilinçlendirilir.

    1. Okula ve Öğretmene Güven

    Bir ebeveynin bu konuda sezgilerine güvenmenin çoğu zaman en doğru karar olduğunu düşünüyorum. Ebeveynin çocuğu için okulları araştırırken pek çok faktöre dikkat ettiğini ve sorguladığını görüyorum. Bu tutumun doğru olduğunu da düşünüyorum. Ebeveyn, çocuğunun yeri geldiğinde ailesinden daha fazla zaman geçireceği kurumu her açıdan incelemesi gerekiyor. İlk aşamada okul müdürü ile iletişim ve diğer özellikler ile okula karar veriliyor; ikinci aşamada ise öğretmen ile tanışma gerçekleşiyor. Ebeveynlerin çoğu ilk etapta öğretmenden aldıkları enerjinin yıl boyunca aralarındaki ilişki üzerinde çok belirleyici olduğunu ifade ediyor. Güven inşa etmek hem aileler hem de öğretmen açısından ilk etapta oldukça meşakkatlidir. Ancak karşılıklı anlayış ve sağlıklı iletişim kanalları ile bu güven inşası gerçekleştikten sonra ortaya oldukça keyifli bir ilişki çıkıyor.

    Ebeveynlere tavsiye: Okul ve öğretmen hakkındaki sezgilerinize güvenin ve siz nasıl hissederseniz çocuğunuzun da öyle hissedeceğini hatırlayın! Çocuğunuzun okuldan geldiğinde yüz ifadesi nasıl oluyor? Öğretmeninin davranışlarını, kelimelerini ve ses tonunu dahi taklit edeceğinden onun okulda nasıl vakit geçirdiğini anlayabileceksiniz.

    1. Aile Bireyleri

    Siz, çocuğunuzun okula gitmesini gerekli görüyor olsanız bile kimi zaman aile bireylerinizin sizinle aynı fikirde olmasını sağlamaz. Bu konuda zaman zaman ebeveynlerin kendi aralarında dahi ters düşebildikleri okula gidip-gitmeme konusunun tamamen netleştirilmesi çok önemlidir. Uyum sağlama sürecinde, çocuğun çevresindeki kişilerin konuşma içeriklerinden, ses tonlarından okula gidip gitmeme noktasında nasıl davranış geliştirme kapasitesi olduğunu biliyoruz.  En sık duyduğumuz; okula gitmek istemiyormuş zaten…, tamam zorlamayın çocuğu…, daha küçük zaten…, ben gitmesini istemiyorum… gibi ifadeler çocuğun göz ve işitme radarına girmişse ve de uyum süreci biraz sancılı geçiyorsa o zaman işler daha zorlaşmaya başlıyor.

    Ebeveynlere tavsiye: Gelişim özelliklerini her açıdan düşündüğünüzde çocuğunuzun okula başlamasını gerekli görüyor musunuz? Önce ebeveynler olarak siz karar verin ve ardından kendi ebeveynlerinize durumu açıklayın. Süreç içinde yaşanabilecek olumsuzluklara karşı çocuğun yanında dikkat edilmesi gerekenlerden de bahsetmek faydalı olacaktır.

    1. Veda Aşaması

    Bu veda aşamasından önceki hazırlık kısmından biraz bahsetmek istiyorum. Pek çok çocuk okula başlayacağı için çok heyecanlanıyor. Çevresindeki çocuklar gibi “ben de okula gidiyorum” söylemine geçmek için sabırsızlanıyordur. Bu noktada okula hazırlık alışverişleri yapılıyor ve çocuk aldıklarını evine her gelene göstermekten çok keyif alıyor. Özellikle bu aşamalarda çocuk tam olarak ne yaşayacağını bilememektedir. Evet, okula gideceğim… Çoğunlukla bunu söyler ama soyutu anlamlandırmada zorlandığı için aslında gerçekleşecek olanları da tam anlayamıyor. Bu konuyu somutlaştırma adına oyun oynamayı öneriyorum.

    Çocuk ile oynanan oyunlarda yönlendirici olmamak esastır. Ancak zaman zaman hazırlayıcı oyunlar dediğimiz oyun türlerinde biraz oyunu şekillendiriyoruz. Mesela ebeveynlere, okula yeni başlayacak olan çocuklar için evdeki legolarla, minyatür insanlarla canlandırma yapmalarını öneriyorum. Kurduğunuz okul binası, öğretmenler, çocuklar, oyuncaklar hepsi oyunda yer alıyor. Sabah kendi yatağında uyanan çocuğun hazırlanma kısmı, ebeveynle da servisle okula gitme kısmı, okul kapısındaki vedalaşma ritüeli ve iki yemek yedikten sonra eve dönme şekline kadar oyunda her şey canlandırılabiliyoruz. Siz birkaç kere yaptıktan sonra göreceksiniz ki çocuğunuz yapıyı kendi kurup içeriği kendi düzenleyecektir. Bu şekilde zihin hazırlanmış oluyor.

    Bir diğer konu okulun ziyaret edilmesi. Genelde okul sadece kayıt aşamasında geziliyor ama eğer mümkünse ki okulun uygunluğu önemli olmakla birlikte ebeveyni ile zaman zaman ziyaret edebilmesi de güzel oluyor. Çocuk sınıfındaki oyuncaklarla biraz vakit geçiriyor, lavaboya gidip ellerini yıkıyor, kitaplara göz gezdiriyor ve ardından ebeveyninin öğretmen ya da okul müdürü ile sohbetini gözlemleyerek evine gidiyor. Biraz uç bir talep gibi gelebilir ki zannedersem pek çok okul böyle bir şeye izin vermiyor. Uygulamakta büyük etkisini gördüğümüz akşama doğru ebeveyni ile okula gelen çocuk modeli de çok olumlu sonuç veriyor. Şöyle ki ilk hafta zorlanma ve uyum problemi gözlemlediğimiz çocuğun okula her gün gelmesi şartı ile birlikte iki saat sonra ebeveyni ile eve gitmesini istiyoruz. Ardından okulun çıkış saatine yakın olabilir ya da tamamen çıkıştan sonra (bu konuya her çocukta farklı karar veririz) ebeveyni ile okula geliyor ve yarım saate yakın sınıfın içerisinde okulun diğer alanlarında vakit geçiriyor. Bu sırada öğretmeni de eşlik ediyor.

    Buna benzer ön hazırlık çalışmaları ile sürece hazırlanan çocuk için en önemli eşik okul kapısıdır. Aynı şekilde ebeveyni için de öyledir. Ayrılma kısmı önceden pratik yaptığınız gibi gerçekleşebilir de gerçekleşmeyebilir de. Bazen umulmadık sürprizlerle karşılaşabiliyoruz. Sakin ve kararlı durmakla birlikte çocuğunuzun da ihtiyaçlarına karşı hassas olmaya çalışın. Biraz kendi sezgileriniz biraz da öğretmenlerin becerileri ile birlikte sağlıklı bir okula alışma sürecinin gerçekleşmesini temenni ediyorum. Okulun rehberlik birimi varsa ön bilgilendirme isteyebilirsiniz, öğretmenlerinizden de destek alabilirsiniz.

    Ebeveynlere tavsiye: Uyum haftasında problem yaşayabilirsiniz ve ilk olmadığınızı hatırlayın lütfen! Gerekli ön hazırlıklarınızı yapmış olsanız da “her şey tamam oldu, alışacak” dediğiniz anda tam tersi de olabilir. Süreci yönetebilmek adına çocuğunuzun yanında olmamak koşuluyla muhakkak öğretmenlerinden ve psikologlardan destek alın.

     

    BİRAZ EMPATİ:

    Çocuğunuzun gideceği okulda her açıdan zenginlik olacağını hatırlayın lütfen! Çocuklar arasında kültürel farklılıklar, sosyo-ekonomik farklılıklar, bilişsel, duygusal ve fiziksel farklılıkları olanlarla birlikte engelli çocukların da olabileceğini hatırlamalıyız. İlk birkaç ay bir sınıf içerisinde buluşan tüm çocukların, hem bireysel uyumları hem de sınıf içi grup uyumlarının çalışılacağı esas alınmalı ve çocuklarımızın tüm farklılık zenginliklerini deneyimlemeleri için onlara destek olunmalı.

    Diğer çocuk da sizin çocuğunuz olabilirdi!!!