Kategori: Psikoloji

  • Hipnoz

    Hipnoz

    Hipnoz, bakışla, sözle veya bazı yardımcı nesneler kullanılarak, telkin ile oluşturulan özel bir bilinç hâlidir. Bir başka deyişle bir trans hâlidir. Bu trans sırasında, kişi çevreden gelen tüm (ses, ışık, koku vb.) uyaranlara kendini kapatır veya aldırmazken, hipnoz yapan kişinin telkinlerini artmış bir dikkatle dinler, anlar ve gönüllü katılımla uygular.

    Hipnoterapi Nedir?
    Hipnoz aracılığı ile (hipnoz sırasında) uygulanan tedavilere verilen genel isimdir.

    Hipnoz bir uyku mudur?
    Hipnoz kesinlikle bir uyku hâli değildir. Dışarıdan bakıldığında, hipnozdaki kişi sanki derin ve huzurlu bir uykudaymış gibi görünür. Aynı yanlış gözlemi yapan İskoç Doktor James Braid 1840 yılında bu trans hâline, Eski Yunan’daki uyku tanrısı Hypnosis’tenesinlenerek hipnozadını vermiştir. Çok kısa bir süre sonra bizzat Dr. Braid bu trans hâlinin uyku olmadığını fark etmiş ve hipnoz adının uygun olmadığını açıklamış olmasına karşın, bu yerleşmiş olduğu için hipnoz adının kullanımı devam edegelmiştir. 

    Bir kişi, isteği dışında zorla ya da farkında olmaksızın hipnoza sokulabilir mi? 
    Hayır! Bu mümkün değildir. Hipnoz kişinin gönüllü isteği ve katılımıyla gerçekleştirilen bir trans hâlidir. Hipnoz yapan kişi, hipnoza girmeyi gönüllü olarak kabul eden kişiye hipnoza girmesini sağlayacak bazı telkinler verir. Kişi bu telkinleri uygulayarak hipnoza girer. Hipnoza girmek istemeyen bir kişi kendisine söylenen telkinleri gerçekleştirmeyi reddedeceği için hipnoza girmez. 

    Hipnozdaki kişi hipnoz yapanın tüm söylediklerini olduğu gibi kabul eder ve aynen uygular mı?

    Hayır!Hipnoz sırasında kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmaz. Hipnoz yapan kişinin söylediği her şeyi duyar, anlar, hatta yargılar. Yapması istenilen şey kişinin sosyal ve ahlâki değerlerine uygun değil ise kabul etmez, uygulamaz. Israr edilirse kişi hipnozdan çıkar.

    Hipnoza giren bir kişi istemediği hâlde sırlarını açıklar mı? 
    Hipnozdaki kişinin bilinçli kontrolü ortadan kalkmadığı için istemediği sürece hiçbir sırrını söylemez, özel bilgileri vermez. Hipnozdaki kişi ancak, söyleyeceği şeylerin kendisi için (örneğin hastalığının tedavisinde işe yarayacağı şeklinde) yararlı olacağına inanır ve hipnoz yapan kişiye güvenirse sorulan sorulara yanıtlar verir. 

    Hipnozdan “uyanamamak” mümkün müdür?
    Hipnoz bir uyku olmadığı için, uyanamamak diye bir şey olamaz. Hipnoz yapan hekim, terapi sonunda kişiye hipnozdan çıkacağı telkinini verdiği zaman kişi hipnozdan çıkarak gözlerini açar.

    Hipnoz nasıl oluşur? Hipnoza girmenin temel koşulları nelerdir?
    Hipnozun oluşmasında üç temel unsur vardır: Gönüllülükkonsantrasyon ve hayal gücü. Hipnoza başlanırken, kişi önce hipnoza girme konusunda gönüllü ve istekli olmalıdır. Gönüllü ve istekli olan kişi, hekimin kendisine söylediği (hipnoza giriş için verdiği) telkin cümlesine tüm dikkatini verir, yoğunlaşır. Sonra da söylenen telkinin içeriğini hayal ederek gerçekleştirir. Buradan da anlaşılabileceği gibi bir kişinin hipnoza girebilmesi için gönüllü olması, konsantrasyonunun ve hayal gücünün yeterli olması zorunludur. Veya bir başka deyişle isteksiz, gönülsüz olanlar ya da konsantrasyonu ve hayal gücü yetersiz olanlar hipnoza giremezler. 

    Hipnoza yatkınlık (hipnotizabilite) ne demektir? Herkes hipnoza girebilir mi?
    Hipnoza girebilme yetisine hipnotizabilite (hipnoza yatkınlık) adı verilmiştir. Herkesin hipnoza yatkınlığı (hipnotizabilite) farklıdır. Bu nedenle herkes hipnoza giremez. Çocuklar hipnoza son derece yatkındırlar. Yapılan araştırma sonuçları, hipnoza yatkınlığın en fazla olduğu dönemin 6-10 yaş arası olduğunu göstermiştir. Yaş ilerledikçe hipnoza yatkınlık giderek azalır. Genel olarak toplumun %10-15’inde hipnoza yatkınlık yoktur. Bu kesim kesinlikle hipnoza giremez. Toplumun %70-80’inde orta düzeyde bir hipnoza yatkınlık, %10-15’inde ise yüksek düzeyde hipnoza yatkınlık vardır. Yani toplumun büyük bir çoğunluğu hipnoza girebilmektedir. 

    Hipnoza yatkınlığı etkileyen etkenler nelerdir?
    Hipnoza yatkınlık yetisi, kişilik yapılarına ve içinde bulunulan ruhsal rahatsızlığa bağlı olarak değişmektedir. Örneğin, kuşkucu, kimseye güvenmeyen, her şeyi kontrol etmeye çalışan ya da kendisini herkesten çok üstün ve değerli gören kişilik yapılarına sahip olan kişiler kolay kolay hipnoza giremezler. Aynı şekilde obsesif-kompulsif bozukluk, şizofreni, ağır depresyon, paranoid bozukluk ve demans (bunama) hastalarının hipnoza yatkınlıkları sağlıklı insanlara göre daha düşüktür. 

    Kimler Hipnoz Yapabilir?

    Çoğu ülkede, hipnoz “tıbbî bir girişim” olarak kabul edildiği için, gösteri amaçlı sahne hipnozu yasaklanmıştır. Hipnoz yapma yetkisi, sadece tedavi amacıyla, hipnoz ve hipnoterapi eğitimi almış hekimler, diş hekimleri ve klinik psikologlara tanınmıştır. Bu son derecede yerinde bir uygulamadır. Çünkü hipnoz yapmak çok kolay bir uygulama olmakla birlikte hipnoz aracılığı ile hastalıkların tedavisini yapmak yani hipnoterapi uygulamak, hipnoz bilgisinin yanı sıra söz konusu hastalıklar ve tedavileri hakkındaki özel mesleki bilgileri de ayrıntılı bilmeyi ve bu konuda yetkili olmayı gerektirir. 

    Hekimler, hipnoterapiyi eğitimini aldıkları kendi uzmanlık alanlarında uygulamalıdırlar. Çünkü hem eğitimleri hem de yasal yetkileri kendi uzmanlık alanlarıyla sınırlıdır. Örneğin Astım hastalığı konusunda göğüs hastalıkları uzmanı, ağrısız doğumda kadın-doğum uzmanı, cilt hastalıkları konusunda dermatolog, ruhsal hastalıklarda psikiyatri uzmanı, diş çekimi ve diş eti hastalıklarında dişhekimleri hem bilgi ve yeterlilik hem de yasal olarak yetkilidirler. Çünkü söz konusu hastalıkları hipnoterapi ile tedavi ederlerken kendi uzmanlık bilgilerini hipnoz içinde uygulayacaklardır.

    Hipnoz yapmayı bilmek diş hekimine panik bozukluğu’nu tedavi etme veya psikiyatri uzmanına ağrısız doğum yaptırma, radyoloji uzmanına cinsel işlev bozukluklarını tedavi konusunda yetki vermemektedir. Her uzman hipnoterapiyi kendi uzmanlık sınırları içinde uyguladığı takdirde başarılı olacaktır.

    Çoğu ülkede, hekim olmadıkları hâlde psikolojik sorunlarda hipnoterapi yapma yetkisi, ruhsal sorunlar ve hastalıklar konusunda lisansüstü eğitim almış klinik psikologlara da tanınmıştır. Ancak ülkemizdeki sağlık yasalarına göre psikologlara bu hak tanınmamıştır. Bazı az sayıda ülkede hipnoterapi yapma yetkisi hekim kontrolü altında ve sadece bazı kısıtlı alanlarda olmak koşulu ile yukarıda yazılanların dışında hemşire, sosyal hizmet uzmanı gibi mesleklere de tanınmıştır.

    Hipnozla geçmiş hayatlara veya geleceğe gitmek mümkün müdür?

    Kesinlikle hayır! Maâlesef en çok kötüye kullanılan sahalardan biri de budur. Belki kişinin kendi hayatındaki bazı bilinçdışına bastırılmış rahatsızlık verici hatıraları ortaya çıkarmakta kullanılabilirse de, bu çok özel ve kesinlikle uzmanlarca uygulanabilecek bir tekniktir. Önceki hayatlara ve hele geleceğe gitmek mümkün olsaydı, herkes Toto, Loto, Altılı Ganyan ve aklınıza gelebilecek her şeyi görüp zamanın akışını değiştirirdi! Böyle vaatlerle yaklaşan birin kesinlikle şarlatan veya kendisi psikiyatrik hasta olan birisi olduğunu düşünebilirsiniz.

    Hipnoz nerelerde / hangi hastalıklarda kullanılabilir?

    Genel Tıpda: Ağrıyı ortadan kaldırmak için (migren ve gerilim tipi baş ağrıları, kronik fiziksel ağrılı hastalıklar, trigeminal nevralji, ağrısız doğum, kanser ağrılarında), hipnoanestezi ile cerrahi girişimlerde (ameliyatlar, diş çekimi ve diş eti rezeksiyonlarında), psikosomatik hastalıklarda (astım, esansiyel hipertansiyon, psöriazis, ülser, ülseratif kolit, irritabl kolon, siğil tedavisinde),

    Psikiyatride: Tik, kekemelik, enüresis noktürna (gece işemeleri), trikotilomani, yeme bozuklukları, obezite, psikojenik ağrı bozukluğu, konversiyon bozukluğu, cinsel işlev bozuklukları, sigara bağımlılığı, dissosiyatif bozukluklar, fobiler, panik bozukluğu, agorafobi, sosyal fobi, sınav kaygısı, travma sonrası stres bozukluğu…

    Hipnoterapistlik bir uzmanlık mıdır?

    “Hipnoterapistlik” adı verilmiş olan akademik bir uzmanlık alanı veya unvanı yoktur. Hipnoz yapmayı bilmek veya uygulamak bir kişiye hipnoterapist unvanını kazandırmaz. Asıl olan, hipnoz yapan hekimin tıp fakültesini bitirdikten sonra ihtisas eğitimini alarak hak kazandığı (kadın-doğum, cilt hastalıkları, iç hastalıkları, psikiyatri gibi) uzmanlıktır. Hipnoz ise, bu kişilerin kendi uzmanlık alanı içindeki hastalıkları tedavi etmek için gerekli olduğu zamanlarda kullandıkları bir “tedavi aracı” ve bir tekniktir. 

    Hipnoz Etik Kuralları Nelerdir?

    (TPD HİPNOZ VE HİPNOTERAPİ UYGULAMA ETİK KURALLARI)*

    * TPD Hipnoz ve Hipnoterapi Bilimsel Çalışma Bilimsel Çalışma Birimi tarafından hazırlanan taslaktan alınmıştır. Henüz resmiyet kazanmamıştır.

    ·         Hipnoz, üniversiteler ve eğitim hastanelerinde kurulacak “Hipnoterapi Eğitim ve Araştırma Merkezleri”nde kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili yeterli süre teorik ve pratik “Hipnoz ve Hipnoterapi Sertifika Eğitimi” almak koşulu ile ya da yurt dışından bu konuda sertifikası olanların sertifikalarının geçerliliği Sağlık Bakanlığınca onaylanması hâlinde; sadece hekim, diş hekimi ve klinik psikologlar tarafından ve sadece tedavi amacıyla yapılabilir.

    ·         Uygulayıcılar hipnozu sadece kendi uzmanlık alanlarının sınırları içinde uygulayabilirler.

    ·         Hipnoz bir eğlence aracı değildir ve kesinlikle gösteri amacıyla kullanılamaz.

    ·         Televizyonda, sahnede veya topluluklar önünde bireysel veya toplu hipnoz uygulamaları yapılamaz.

    ·         Kitle iletişim araçlarında, web sitelerinde, çeşitli amaçlarla hazırlanmış broşür veya kitaplarda, haber, tanıtım veya eğlence programı vb. hiçbir şekilde hipnoz uygulamalarına ait görüntü ya da fotoğraf yer alamaz.

    ·         Hipnozu ya da hipnoz uygulayanları tanıtmak, hastalıkların tedavisindeki yeri ve önemini göstermek amacıyla bile olsa, hipnoz uygulamaları izleyici önünde yapılamaz.

    ·         Hipnoz uygulayıcıları, reklam ve tanıtım yapamazlar. Yaptıkları uygulamaları tabelalarda belirtemezler.

    ·         Hipnoz uygulayıcıları, kendilerini “hipnoterapist” olarak tanıtamaz, “hipnoterapist” sözcüğünü tabelada, kartvizitte, antetli kağıtta veya imzalarında kullanamazlar.

    ·         Uygulayıcılar, hastanın başka bir uygulayıcının telkinlerini kabul etmeyeceği, başka bir uygulayıcının telkinlerinden yarar görmeyeceği şeklinde posthipnotik telkinler veremezler.

    ·         Hipnoz uygulayıcıları, hastalarına kendi ekonomik, sosyal yarar veya çıkarları doğrultusunda telkinler veremezler.

  • EMDR Terapisi

    EMDR Terapisi

    EMDR, Türkçe açılımıyla Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme, güçlü bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bugüne kadar her yaştan yaklaşık 2 milyon kişinin tedavi edilmesini sağlamıştır.
    Eye Movement Desensitization and Reprocessing (EMDR) ilaç ve hipnoz kullanılmadan yapılan bir psikoterapi uygulamasıdır. Terapist, danışanın gözlerini sağa ve sola hareket ettirerek (ki bu genelde terapistin parmağını gözlerle takip etmek şeklinde olur), beyninin her iki yarımküresini hafifçe uyarır ve bu şekilde danışanın kendisini rahatsız eden bellek ve duygulara yoğunlaşmasını sağlar. Buna alternatif olarak, dikkatin bir yönden diğer bir yöne aktarılmasını sağlayan çeşitli aletler de bulunmaktadır. Bu hızlı göz hareketleri (genellikle uykunun REM evresinde ortaya çıkar) veya dikkatin farklı yönlerden gelen uyarılara odaklanması, danışanın iyileşme sürecini hızlandırdığı düşünülmektedir.

    EMDR ne amaçla kullanılır?

    EMDR; endişe, suçluluk duygusu, öfke, travma sonrası reaksiyonları, bazı depresyon çeşitleri, fobi ve yas gibi rahatsızlık veren semptomların azaltılmasında kullanılır.

    Bunun yanı sıra; performans geliştirme (ör: spor ve buna benzer diğer başarı gerektiren konularda), kendilik değeri ve özgüven gibi yapılandırılması gereken duygusal kaynakların kazanımında her geçen gün daha fazla kullanılmaktadır. EMDR özellikle Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nun iyileştirilme sürecindeki başarısıyla bilinmektedir ve bu konuda bir çok araştırma yapılmıştır.

    Terapi sürecinde neler oluyor?

    EMDR herkes için farklıdır çünkü iyileştirme süreci kişinin içsel durumuna göre yönlendirilmektedir. Geçmişte yaşanan bazı olaylar ve anılar, hepsi olmamakla birlikte ortaya çıkabilir ve tek bir EMDR seansıyla iyileştirilebilir.

    Çoğu zaman acı veren bir anı beraberinde hoş olmayan duygular veya bedensel duyular getirir. Bu çok normaldir ve EMDR durdurulmadığı sürece genelde birkaç dakikada geçmektedir, fakat danışan istediği zaman ara verilir. Genellikle, acı ve rahatsızlık veren duygular ve anılar zayıflamakta ve güçlerini kaybetmektedirler (Genel olarak birden fazla terapi seansı gerekebilir).

    Alınması gereken önlemler var mıdır?

    Evet. Terapistin EMDR ve diğer terapi yöntemleri konusunda yeterli eğitime sahip olması çok önemlidir.

    Aksi takdirde, yarım kaldığında ya da yanlış uygulandığında, terapinin yararsız olması hatta daha kötüsü zarar vermesi gibi bir risk ortaya çıkar. Terapistiniz aynı zamanda olası zorlukları veya EMDR’nin kullanılamayacağı durumları gözden geçirmeli, gerektiğinde sizin için daha uygun olacak başka bir terapi uygulaması önermelidir.

    Daha sonra ne oluyor?

    Bazı kişiler olayları, seanstan sonra günler, hatta haftalar sonra bile yaşamaya devam ediyor olabilir. Yeni hisler, oldukça canlı rüyalar, güçlü duygular, ya da hatırlamalar gündeme gelebilir.

    Bu, kişinin kafasını karıştırabilir fakat bu sadece iyileşme sürecinin devamıdır ve tek yapılması gereken bir sonraki seansta bunların terapiste bildirilmesidir. (Eğer bu durum sizi çok fazla rahatsız ediyorsa terapistinizle hiç beklemeden temas kurun). Rahatsızlık veren semptomlar ortadan kaldırıldığında, danışan terapistle yeni beceriler ve başa çıkma yolları geliştirmek amacıyla çalışmaya devam edebilir.

  • Psiko-Onkoloji (Kanser Psikolojisi)

    Psiko-Onkoloji (Kanser Psikolojisi)

    Psiko-onkoloji, kanserin psikolojik, sosyal ve davranışsal yönlerine odaklanan bir sağlık psikoloji uzmanlığı alanıdır. Kanser hastalarının ve ailelerinin hastalık sürecini etkileyebilecek psikolojik, davranışsal ve sosyal faktörlerin yanı sıra hastalığın tüm aşamalarında yaşayabilecekleri psikolojik tepkileri ele almaktadır.

    Kanser hastalığına verilen genel tepkiler

    Fiziksel

    • Yorgunluk veya uyku problemleri

    • Gündelik hayata katılmama ya da eğlenceli aktivitelerden zevk almama/eğlenmeme

    Duygusal

    • Endişe ve kaygı: Bunlar stresli durumlara normal reaksiyonlardır. Kaygınız rahatsız ediyorsa, o zaman bir psikologla onunla başa çıkmanın yolları hakkında konuşmak isteyebilirsiniz.

    • Öfke ve kızgınlık: Kanser teşhisi ile öfkeli ve üzgün hissetme alışılmadık değildir ve çok rahatsız edici olabilir.

    • Düşük mod/duygudurum: Kanser teşhisi konulduktan sonra veya tedavi sırasında veya sonrasında düşük modda hissetmek alışılmadık bir durum değildir. Depresyon, üzüntü ve keder duyguları, kalıcı duygudurum/mod düşüklüğü gibi hallerine olumsuz katkıda bulunabilir.

    Bilişsel

    • Öz-güvensiz hissetmek

    Kanserle duygusal açıdan baş etme yolları/stratejileri

    • En yüksek seviyede enerjik, üretken veya en iyi ruh halinizde olmayı beklemeyin. Kendiniz için küçük hedefler belirleyin ve başardığınız küçük görevler için kendinizi kutlayın.

    • Düşüncelerinizi ve duygularınızı bir günlüğe yazın. Bu ruminasyon ve negatif düşünce karmaşasının önlenmesine yardımcı olabilir.

    • Meditasyon, kas gevşetme, bilinçli farkındalık (mindfulness) veya yoga gibi rahatlama tekniklerini öğrenmek faydalı olabilir.

    • Diğer zihin temelli sorunlarda olduğu gibi sağlıklı bir vücut sağlıklı bir zihinle mümkün olduğundan; düzenli egzersiz yapmayı, bol su içmeyi, sigara ve alkolden kaçınmayı unutmayın.

    • Diğer insanlarla konuşun. Duygularınızı size yakın olan insanlarla paylaşın. Sizin gibi benzer durumda olan diğer kanser hastalarına ulaşın, özellikle de bu duyguları hissettiğiniz tek kişi olduğunuzu düşünüyorsanız – Lakin unutmayın herkesin hastalığı ve tedavi şekli bireyseldir kendine özeldir.

    Ne zaman profesyonel yardım almalıyım?

    Kanser tanısını aldığınız andan itibaren psiko-sosyal destek almanız hem hastalık sürecini daha iyi yönetmenize hem de hasta yakınlarında ki yıpranma payını ciddi olarak azaltacaktır. Sorunlarınız ve endişelerinizi uzman bir sağlık psikoloğu veya bir psiko-onkolog ile konuşmak yardımcı olabilir. Destek ve bilgi sağlayabilir; kanser teşhisi ile tedavisinden kaynaklanan zorlukları yönetmenize yardımcı olabilirler. Ayrıca size rahatlama, stres yönetimi ve kısır döngüden ibaret düşünce yapısıyla nasıl üstesinden gelebileceğinize yönelik pratik başa çıkma becerilerini öğretebilirler.

    Hasta yakınları da kendileri için destek almalı mı?

    Kesinlikle evet. Araştırmalar kanser hasta yakınlarının hastalardan daha çok duygusal ihtiyaç gereksinimi olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca hasta yakınlarının kendi bakımlarını ihmal ettikleri için de hastalık sürecinde yıpranma paylarının da bir o kadar fazla olduğunu göstermektedir. OZ Psikolojik Danışmanlık hasta yakınlarının muhtemel sorunlarına empatik bir yol izleyerek destek vermektedir – Yalnız değilsiniz!

    Psikolojik Ölçekler ve Değerlendirmelerin Yararları

    Psikolojik ölçek ve değerlendirme, bireyin sadece tek bir görüşmede kolayca elde edilemeyen işleyişi hakkında bilgi edinmek için kullanılır. Bu ölçekler davranışsal sağlık, ilişkiler, tıbbi, kişilik, bilişsel, hafıza, mesleki veya akademik konular ile ilişkili olabilir. Psikolojik ölçekler, bireyin güçlü ve göreceli zayıflıkları hakkında bilgi sağlayabilir. Karmaşık sorunların anlaşılmasına yardımcı olabilir ve bu tür sorunların sürdürülmesine katkıda bulunabilecek faktörleri belirleyebilir.

    Psikolojik testler, tedavilerin kısalmasına, psikolojik desteğin planlanmasına danışan ile beraber hedeflerinin oluşturulmasına, olumlu sonuçların elde edilmesine yönelik potansiyel engellerin tanımlanmasına ve zaman içinde ilerlemenin izlenmesine yardımcı olarak genel maliyeti düşürür.

    Sağlık Psikolojisi Ölçeklerinin Faydaları Başlıca:

    • Karmaşık teşhis sorularının anlaşılmasına yardımcı olur

    • Tanı belirsiz olduğunda veya olası gelişmekte olan tanı hakkında endişeler varsa

    (örn. depresyon, anksiyete, uykusuzluk (insomnia) vb.) tanı koymada destekleyicidir.

    • Muhtemel bilişsel ve hafıza problemlerini belirleyicidir

    • Tedavi hedeflerini netleştirir

    • Sorunların ilaç kullanılsa bile neden hala devam ettiğini anlamalarını sağlar

    SAĞLIK PSİKOLOJİSİ ÖLÇEKLERİ, DANIŞANLARIN İHTİYAÇLARINA ŞU ALANLARDA CEVAP VERİR:

    • Entelektüel olarak güçlü ve zayıf yönlerin belirlenmesi

    • Duygusal problemlerin netleştirilmesi

    • Kişilik

    • Bilişsel ve Hafıza fonksiyonu

    • Altta yatan psikolojik problemlerin belirlenmesi

    • Odaklanmış tedavi hedeflerinde yardım

  • Hayat Tarzı Stres ve Kronik Ağrılar

    Hayat Tarzı Stres ve Kronik Ağrılar

    Sigara Kullanımı

    Araştırmalar, sigara ve kronik omurga ağrıları arasında bir dizi bağlantı olduğunu göstermiştir. Bazı çalışmalar, sigara içenlerin içmeyenlere göre daha fazla sırt ağrısı geliştirmeye yatkın olabileceğini bildirmektedir.

    Bazı araştırmacılar, uzun süreli sigara içenlerde, omurlar-arası disklerin vasküler ve hematolojik değişiklikler nedeniyle yetersiz beslendiğine inanmaktadır. Araştırmacılar, vertebra ve vertebral diskin normal olarak sınırlı bir kan kaynağına sahip olduğunu ve kronik sigara içicilerinde meydana gelen kan akışındaki azalmayı telafi edemediklerini belirtmektedir.

    Obezite

    Bazı çalışmalar obezitenin sırt ağrısının gelişme riskini artırdığını göstermiştir. Omurga cerrahisinde sonuç odaklı araştırmalarında – obezite (ideal vücut ağırlığının %50’nin üzerinde olma durumu olarak tanımlanmıştır), bu araştırmalardaki sonuçların bilimsel tahminine en önemli ölçüde katkıda bulunan tek “medikal” risk faktörü olarak obezite görülmektedir. Sırt ağrısının kronikliği, önceki ameliyatların sayısı veya yapılan ameliyatın türünden ziyade obezlik hali daha güçlü bir belirleyici olarak kabul edilir.

    Fiziksel egzersiz

    Zayıflamadan önce fiziksel egzersiz yapan kişilerde -genel olarak kronik ağrılı hastalarda- daha iyi sonuç verdiği görülmüştür. Düzenli fiziksel egzersizin omurga cerrahisinin sonucunu büyük ölçüde geliştirebileceğine dair kanıtlar da vardır.

    Alkol kullanımı

    Bazı bireyler, alkol kullanımını devam eden stresleriyle baş etme, ağrılarını dindirme, uyku kaybı ve anksiyete gidermek için tedavilerinin yerine geçecek bir mekanizma olarak arttırabilir. Ancak bu, vücudun iyileşme kapasitesini azaltabilir, uyku bozukluğunu şiddetlendirebilir, anksiyete (kaygı) ve depresyonu artırabilir.

    Sağlık Algısı

    Araştırmalar, bireylerin kendi akranları ile karşılaştırıldığında kendilerinin olumsuz sağlık algı durumunun, hem erkeklerde hem de kadınlarda sırt ağrısının gelişimini büyük ölçüde artırdığını göstermiştir. Olumsuz sağlık algısına sahip olan bireylerde daha yüksek, daha kalıcı ve daha rahatsız edici ağrı şikayetleri daha fazla gözlemlenmiştir. Bu nedenle sağlık alışkanlıklarının iyileştirilmesi ve bireyin sağlık durumlarına ilişkin algısı geçerli ve yapıcı bir baş etme stratejisi olarak var sayabiliriz.

    Stres

    Stresin, yara iyileşmesini etkileyebilecek olan bağışıklık ve nöro-endokrin fonksiyonunu etkilediği bulunmuştur. Bağışıklık fonksiyonu doku hasar onarımının erken aşamalarında kritik bir rol oynar. Kronik stres altında olan cerrahi hastalar, yaranın iyileşmesini geciktirir ve enfeksiyon riskini artırır. Bu bulgular, cerrahi hastalardaki kronik ağrının gelişimiyle ilişkilidir, ancak aynı zamanda kanser tedavisi gören hastalar için de stresten korunmak bilhassa önemlidir. Stres durumunu iyi yöneten hastaların hem daha kısa zamanda iyileşme göstermiş hem de tedaviye uyumları artmış olduğu araştırmalarla teyit edilmiştir.

    Anksiyete (Klinik Kaygı) ve Depresyon (klinik çökkünlük)

    Anksiyete ve depresyonun kronik ağrı gelişme riskini arttırdığı bilinmektedir. Ayrıca kronik ağrıların iyileşmesini de zorlaştırabilir. Anksiyete ağrı algısını arttırır, ağrıya odaklanma ve ağrıyla ilişkili aktivitelerden kaçınmaya yol açabilir. Depresyon, bireylerin kendileriyle olumsuz konuşmaya iter ve herhangi bir engel ortaya çıktığındaysa onları sanki hep kalıcıymış gibi algılanmasına sebep olur. Ayrıca depresyon problem çözme becerisini engelleyerek umut ve yaşam sevincinin azalmasına da sebebiyet verebilir. Bu da kronik hastalıkların tedavisine olan bağlılığı azaltabilir ve hatta bazı durumlarda tedaviyi ret etme durumu bile gözlemlenebilir.

    Travma ve Ağrının anlamı

    Araba kazaları veya iş kazası sonrası meydana gelen kronik ağrılar, olayın hatırlatıcısı olarak algılanarak duygusal tepkileri tetikleyebilir. Bir bireyin geçmişinden gelen olaylar yeniden canlanabilir ve kişinin acı deneyimlerine katkıda bulunabilir. Araştırmalar, bir bireyin bir önceki zarara ilişkin nasıl bir mahremiyete sahip olduğunu daha sonraki başa çıkmanın öngörüsü olarak kabul etmektedir.

    Ağrı Yönetimi

    İnsanlar yaşamın zorluklarına karşı koyma ve uyum sağlama becerilerine göre önemli ölçüde farklılık gösterir. Birçok insan kronik ağrılarının etkileriyle başa çıkmak için yetersiz kaynaklara sahiptir. Bu nedenle ağrıları için bir çare aramaya odaklanırlar. Maalesef tüm acıları iyileştirmek için tek bir strateji ya da teknik yoktur. Ağrı Yönetimi düşündüğünüz gibi ağrısız olmakla veya ağrıdan tamamen kurtulmakla ilgili değildir. Bu acıya rağmen başa çıkmayı ve işlevsel olmayı öğrenmek demektir. Psikolojik faktörler, bir bireyin ağrıyı etkili bir şekilde yönetme yeteneğini geliştirmek veya engellemekte önemli bir rol oynar.

    Değerlendirme 

    Bireylerin ağrılarını ve yaşam öyküsünün geliştiği bağlamı göz önünde bulundurarak, etkili bir destek için kişiye özel tedaviyi düzenlemeye yönelik tam bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Psikolojik değerlendirici ölçekler, mevcut ağrı düzeylerini, fiziksel işlevsellik düzeyini, anksiyete/depresyon ve diğer psikolojik güçlükleri belirlemek için kullanılır. Daha sonra bir tedavi planı tasarlanabilir. Kişinin yönetiminde yer alan diğer destekçi kişilerle irtibat kurmak iyi bir sonucu sağlamak için gereklidir. Bireyin yakınları ile birlikte onların doktorları, ağrı uzmanları, fizyoterapistleri, rehabilitasyon sağlayıcıları, cerrahları da bu destek mekanizmasına dahil olabilir.

    Çözüm

    Ağrı yönetimi, değerlendirmeyi takiben bireye göre uyarlanır ve danışanla beraber plan yapılır. Çözüme yönelik plan şunları içerebilir:

    • Psiko-eğitim- kronik ağrının anlaşılmasını ve aktif yönetim ihtiyaçlarını belirlemek.

    • Sinir sistemi ve ağrı sistemi arasındaki bağlantının yeniden canlandırılması. Duygusal sorunlar ve kayıplarla baş etmenin ve kronik ağrı ile hayata uyum sağlamanın önemi.

    • Yaşam tarzı faktörlerinin düzenlenmesi – ilgili konuları ele almak ve değiştirmek için teşvikler örn. sigara, kilo, egzersiz, alkol.

    • Rahatlama egzersizleri eğitimi – bu, kas gerginliğini azaltmakla beraber uyku, anksiyete ve ağrıyı iyileştirmeye yardımcı olması hedeflenir.

    • Bilişsel Davranışsal, Çözüm Odaklı, Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) terapileri gibi kanıta dayalı yaklaşımlarla anksiyeteye (kaygılarınıza), ruh halinize ve acıya katkıda bulunan olumsuz konuşma, inanç ve tutumlarla başa çıkmayı desteklemek. Bunları ele almak, umut, direniş, yapıcı başa çıkma ve hayat kalitenizi arttırmak hedeflenir.

  • Anksiyete, Depresyon ve Kronik Sağlık Koşulları

    Anksiyete, Depresyon ve Kronik Sağlık Koşulları

    Anksiyete (kaygı) ve depresyon (çökkünlük), kişinin zihinsel, duygusal ve fiziksel iyi oluşu üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir. Anksiyete ve depresyonun, belirli sağlık durumlarının gelişimi için risk faktörleri oluşturduğu ve bu durumlardan iyileşmeyi zorlaştırdığı ve geciktirdiği gösterilmiştir.

    Diyabet

    Anksiyete (kaygı) ve depresyon (çökkünlük) Tip 1 ve Tip 2 Diyabet gelişimi için risk faktörleri olarak bilinmektedir. Ayrıca anksiyete ve depresyonun, diyabetli hastalarda komplikasyon riskini arttırdığı da gösterilmiştir. Depresyon ve diyabet sıklıkla birlikte bulunur, ancak günümüzde depresif diyabetik hastalarının yaklaşık %25’i klinik pratikte tanımlanmaktadır (Gureje, 2011). Uzun süreli depresyonda ve Diyabet daha zayıf glisemik kontrol, yüksek komplikasyon riski ve düşük yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Bu nedenle, anksiyete ve depresyon için tarama ve kanıta dayalı psikolojik desteğin sağlanması diyabet tedavisinde büyük önem taşımaktadır.

    Kalp Hastalıkları ve Kalp Krizi

    Depresyonun şu anda koroner kalp hastalığı ve kalp krizi gelişimi için önemli ve bağımsız bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Ayrıca, 2011 yılında Cavallo tarafından yapılan bir araştırma anksiyete ve depresyonun kardiyak olay sonrası iyileşmeyi zorlaştırabileceğini de göstermiştir.

    Kanser ve Lösemi

    Yaşamı tehdit eden bir hastalığın, semptomların ve tedavinin biyofiziksel etkilerinin teşhisi bireyin bu hastalıkla baş edebilme yeteneğini zayıflatabilir. Kontrol duygusu, beden algısı, çalışabilme yeteneği, mali durum ve kişinin ailesini desteklemek için duygusal elverişlilik kesintiye uğrayabilir. Egzersiz yapmak için motivasyon ve enerjik olmak, arkadaşlarını ziyaret etmek, randevulara katılmak ve geleceği planlamak büyük işler gibi görünebilir. Hastalığın tekrarlanması ile ilgili endişeler bireyleri meşgul edebilir, iyileşmelerini ve uyum sağlamalarını zorlaştırarak engelleyebilir. Araştırmalar, kronik bir hastalığa sahip olmanın bireyleri artan endişe ve depresyon riskine maruz bıraktığını göstermiştir. Anksiyete ve umutsuzluğa düşmek gibi psikolojik sıkıntıların tedavi edilmesinin, bu bireyler için sonuçlarını ve yaşam kalitesinin iyileştirdiği gösterilmiştir. Kanser tanısı almış bireylerin yakınları da hastalar kadar bu süreci yaşamaktadır. Bu sürece uyum sağlamak sadece hasta için değil hasta yakınları için de bir gerekliliktir. Unutulmamalıdır ki hasta yakınlarının kendilerine gereken psiko-sosyal desteği verebilmeleri kanser hastası yakınlarına çok daha iyi bir destek ve bakım verebilmenin önünü açmaktadır.

  • Akut ve Kronik Ağrı Arasındaki Farklar

    Akut ve Kronik Ağrı Arasındaki Farklar

    • Akut ağrı, vücudun doku hasarından dolayı hemen dikkat gerektiren bir sinyaldir. Tedavi edildiğinde genellikle ağrı gider. Akut ağrı kısa süreli olup süresi üç aydan azdır ve kronik ağrıdan farklıdır.

    • Kronik ağrı, genellikle ilk yaralanma veya hastalanma sonrası uzun süre devam eden ağrılardır. Bu tür ağrılar 3 ila 6 ay sonra bile devam edebilir. Kronik ağrılar insan hayatında çok yönlü problem oluşturur ve etkilenen kişinin yaşam kalitesini ciddi anlamda düşürerek hayatlarının tüm alanlarını etkileyebilir.

    KRONİK AĞRI VE KİŞİNİN YAŞAMINA ETKİSİ

    • Kronik ağrılı bireyler, yaşam tarzlarının bozulmasıyla baş etmede birçok zorluk yaşarlar. Ağrı bireyin uyku düzenini ve kalitesini bozabilir ve gün içinde uykuya bağlı güçsüzlük yaşayabilirler. Aktiviteleri ağrı nedeniyle sınırlı olabilir, ayrıca dinlenmenin ve enerji toplamanın kalitesini de azaltabilir.

    • Acı çekmekten korkmak, acıyı daha da kötüleştirmek veya kendini tekrar yaralamak, kişilerin hareketini daha da engelleyebilir. Bazı kişilerse, kapasitelerinin üzerinde faaliyetlerle devam edebilir. Bu faaliyetler kötüleşen ve daha sık görülen ağrı alevlenmelerine katkıda bulunabilir.

    • Ağrı, bireyin işini ya da çalışma gücünü engelleyebilir ve sonuç olarak da bu kişiler de daha fazla strese neden olabilir. Maddi açıdan olumsuz değişiklikler meydana gelebilir ve bu yaşam tarzı üzerinde olumsuz etkilere yol açabilir. Rol değişikliklerini meydana gelebilir ve bu da ilişkileri değiştirebilir. Cinsel zorluklar ortaya çıkabilir ve eşler arasında gerginliğe ve öfkeye yol açabilir.

    • Bu zorluklarla yüzleşmek durumunda kalan bir kişi, yaşamı üzerindeki kontrolü kaybettiğini hissedebilir. Duygu-durum kontrolünde azalma yaşayabilir ve gelecekle ilgili endişe, kaygı ve çökkünlük hissedebilir.

    • Sıklıkla başkalarının kendi acılarını anlamadıklarını ve acıyı başkalarına ispatlamak zorunda olduklarını düşünürler. Sosyal aktiviteden çekilebilir ve dışlanmış hissetme ruh halinin kötüleşmesine katkıda bulunabilirler. Bu bireylerin aile ve arkadaşları, genellikle kişiye nasıl yardımcı olabilecekleri konusunda karmaşıklık hissederler.

  • Psikoz

    Psikoz

    Psikoz gerçeklik algısıyla ilgili bir rahasızlık türüdür. Gerçek olmayan inanışlar, olmayan şeyleri görme ve duyma, gerçek olanla olmayanı ayırt edememe bunlara örnek verilebilir. Bu tarz düşünce bozuklukları olduğunda, kişiler onlara çok sıkı bir şekilde bağlanırlar ve düşünce bozukluklarının aksi kanıtlanırsa bile inanmazlar, fikirlerini değiştirmezler. Bu tarz düşüncelere sanrı denir. Bu sanrılar genelikle aynı kültürdeki insanlarla kıyaslanır. Bu çok önemlidir çünkü bir kültüre göre alışılmadık olan bir şey diğer kültere fazlasıyla normal gelebilir. Bunları ayırt edebilmek için birkaç referans türü vardır

    İlk tür “referans(alınma) sanrısıdır”. Bu sanrı belirtileri kişinin gerçekleşen her olayın bir sebebi olduğuna inanması ve kendisiyle bağdaştırması denebilir. Örneğin kişide, insanların onun hakkında konuştuğu, sürekli dedikodusunu yaptığı, gazete haberlerinin kendisinden söz ettiği şeklinde inançlar gelişebilir. Çevresinde gördüğü her olayı bir ipucu, kendisiyle ya da üzerine takıldığı konuyla ilişkili bir gizli mesaj olarak değerlendirir, gizli anlamlar arar.

    İkinci sanrı türü ise “grandiyoz sanrı” türüdür.Büyüklük hezeyanı olarak da bilinir. Kişinin; kendisinin çok güçlü, çok bilgili, yetenekli olduğuna inanma hezeyanı. İki çeşidi vardır.

    Grandiyöz yetenek hezeyanı: özel bir takım güçleri ya da yeteneklerinin olduğuna inanma.

    Grandiyoz kimlik hezeyanı ise kendini çok ünlü ve tanınan biri olduğuna inanmadır.

    Üçüncü çeşit ise paranoya sanrı türüdür. Bu sanrı türüne sahip insanlar sürekli paranoylar şüphelerle ilgilidir. Hastalar bir takım insan tarafından zarar gördüklerine veya izlendiklerine inanırlar. Örneğin evin önündeki bir arabanın kendisini takip ettiğini ve tehlikede olduğunu düşünürler.

    Diğer bir sanrı türü kontrol sanrısıdır. Kişi, başka bir kişi veya canlının insanların duygu ve düşüncelerini kontrol ettiğine inanır. Örneğin uzaylıların dünyayı kontrol ettiğini düşünürler.

    Son olarak erotomonik sanrılar: kişi başkalarının ona aşık olduğunu düşünür. Bu kişiler genelde üst seviye zengin ya da ünlü insanlardır.

    Psikoz teşhisi konmuş insanlar halüsinasyonlar da görebilir. Bunlar sadece görsel değil işitsel de olabilir. En fazla karşılaşılan tür ise işitsel halüsinasyonlardır. Görsel halüsinasyonlarda ani ışık çakması veya olmayan insanları görme gibi olabilir.

    Psikoz hastalarında bir diğer belirti türü ise davranış ve düşünme bozukluklarıdır. Bunlar kolay bir biçimde gözlemlenebilir. Düşünme bozukluklarını gözlemlemek, davranış bozukluklarına göre biraz daha zordur. Belirtileri ise; kişi konuşurken çok bilgi vermez, konuşurken devamlılığı olmaz veya çok fazla konuşur. Cevap verirken konudan çok sapar, sorulan soruya cevap veremeyebilir. Aniden susma gibi belirtileri de vardır. Bazı durumlarda sözcükler anlam aramaksızın bir araya getirilir. Örneğin, “eşşek adam”, “hızlı ev” gibi cümleler söyleyebilirler. Bu tür hastaların, ilk yanıta takılma gibi takıntıları vardır .

    Psikozun Epidemiyolojisi

    Psikozun görülme sıklığı tüm dünyada aynı sayılır, kültüre ya da topluma göre değişim göstermez. İnsidansı 0.35’tir. Yaşam boyu hastalanma riski %0.40-2.70 arasında değişmektedir. Genelde ergenlik döneminin bitişinde ya da yetişlinlik döneminin başlangıcında başlar. Erkeklerde kadınlardan daha erken yaşlarda görülmektedir.

    Psikozun Etiyolojisi

    Kişide psikozu tetikleyen, altta yatan sebeplerde olabilir. Bunlar şizofreni benzeri gibi psikiyatrik durumlar veya tıbbı durumlar olabilir. Alkol kullanımı ve (LSD) içeren maddeler, bazı ilaçlarda psikotik belirtilere yol açabilir. Bunlar levodopa veya virüs önleyici ilaçlar da olabilir.
    Psikoz tedavi edilmezse kişide agresyon, gerginlik ve endişe gibi duygular gösterebilir. Psikoz belirtileri gösteren kişiler en kısa zamanda psikolojik tedavi almalıdırlar.Almadıkları takdirde kendileri veya çevrelerindeki insanlar için ciddi tehlike olabilecek konuma bile gelebilirler.

  • Çocuklarda Bağlanma

    Çocuklarda Bağlanma

    İnsanlar kendileri için önemli olan kişiler ile duygusal bağlar kurma eğilimindedir. Bu gereklilik doğum anından itibaren bebeklerde rahatlıkla gözlemlenebilir bir bebeğin annesinin sesini duyunca ağlamayı kesmesi bağlanmaya verilebilecek en güzel örnektir. Bağlanma kuramı gelişim psikolojisinde önemli bir yer tutar. Bebek doğduğu andan itibaren kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve bir bakıcıya ihtiyaç duyar, bu kişi genelde çocuğun annesidir. Bebek bu kişi ile duygusal ve olumlu bir bağ kurmak ister bu zihinsel çalışan modele bağlanma denir. Bebek bu kişi ile yakın kalarak hayatta kalma şansını da arttırır. Ek olarak bebek bu kişiyi bir güvenlik üssü olarak kullanarak çevreyi yavaş yavaş keşfetmeye başlar. Bağlanma kuramı, anne ve bebek arasında doğumdan itibaren oluşan sosyal ve duygusal bağlardır (Bowlby, 1980,1982; Ainsworth, 1989). Bu bağlar özellikle çocuğun ileriki hayatında sosyal ve duygusal yönden çok önemli bir yer tutar. Annenin davranışına göre bebeğin zihninde belirli davranış paternleri oluşur ve bu paternler ile bebek kendi ve başkaları hakkında benlik modelleri üretir. (Baker, 2003; Bretherton, 1990; Vaughn, 2006;). Bu yüzden annenin bebek ile ilişkisi çok önemlidir bebeğe zamanında yanıt vermeli, ona sıcaklık sağlamalı, düzenli beslemeli ve ona bir güvenlik üstü oluşturmalıdır.

    Bağlanma davranışını gösteren belirli davranışlar vardır bunlardan bir tanesi bebeğin bağlandığı kişi ile ilişki de olmaya çalışması, onu sürekli araması, kokusunu hissedince veya sesini duyunca rahatlamasıdır. Eğer bağlandığı kişi bebeğin yakınında yoksa da bunu hissetmesi ve ağlamak gibi tepkiler göstermesi. Bir diğer davranış ise bebek bağlandığı kişi ile daha sıcak ve güvende hissederken başka kişiler ile huzursuz hissedebilmesi bağlanmanın varlığına delil olan en temel davranışlardır.

    Bağlanma genelde dört farklı gruba ayrılır bunlar:

    1. Güvenli bağlanmış bebekler: Bu bebekler çevreyi keşfetmek için anneyi güvenlik üssü olarak kullanırlar. Çevreyi incelemeye, çevredeki oyuncaklarla oynamaya bayılırlar. Yabancı birisini gördüklerinde bakım veren kişiye yönelirler. Bakım veren kişi ile yeniden bir araya geldiklerinde kolayca sakinleşirler. Onunla pozitif bir iletişim içerisindedirler, ona güler ve kucağına tırmanırlar. Bakım veren kişi ile yeniden bir araya geldiklerinde çevreyi keşfetmeye devam ederler.
    2. Güvensiz kaçınan bebekler: Genelde bakım veren kişiye karşı ilgisiz gibi görünürler. Bakım verenden kaçınırlar ve onunla çok az ilişkiye geçerler. Yabancılara ve bakım veren kişiye de benzer tepkiler verirler. Dikkatlerini daha çok oyuncaklara vermeye çalışırlar. Bakım veren kişi ile yeniden bir araya geldiklerinde tepki göstermezler.
    3. Güvensiz dirençli bebekler: Bu bebekler sıklıkla anneye yapışırlar, ayrılma anında direnç gösterirler, birleşme anında ise bakım verene kızarlar, ağlarlar ve tepki göstermeye devam ederler.
    4. Güvensiz dağınık bebekler: Çok güvensiz, dağınık ve şaşkındırlar. Ayrılma esnasında davranışlarında çelişkiler gözlemlenir. Anneden ayrıldıkları anda sersemlemiş ve şaşkın gözükebilirler. Anne kucağına aldığı anda ise uzaklara bakar ve tepkisiz davranırlar.
  • Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları

    Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları

    İnsanlar yaşamları içinde bazı olaylarla karşılaşır ve bu olaylar karşısında panik, endişe, korku yaşarlar. Olayın bitmesiyle bu duygular da biter. Bu geçici duygular anksiyete olarak nitelendirilmez, vücudun hayatta kalma faaliyetidir. Fakat bazı insanlarda bu duygular içsel nedenlerden dolayı ya da dışsal tehlikelere karşı uzun süreli olarak yaşanır, buna anksiyete ya da kaygı bozukluğu denir. Yaşanan bu duygu durumu kişinin işlevselliğini azaltır. Kaygı bozukuğuna herhangi bir ilaç neden olmaz veya tıbbi bir durumdan kaynaklanmaz.

    DSM-5 Kaygı Bozukluğu Tanıları

    • Özgül Fobi
    • Sosyal Kaygı Bozukluğu
    • Panik Bozukluk
    • Agorafobi
    • Yaygın Kaygı Bozukluğu
    • Özgül Fobi

    Kişinin belirli bir nesne ya da duruma karşı gösterdiği aşırı korkudur. Kişi korkusunun fazla olduğunu bildiği halde korku nesnesine ya da durumuna karşı kaçınmacı davranışlar sergiler. Kişiye özgül fobi tanısı konulabilmesi için DSM-5 tarafından belirlenen kriterleri en az 6 ay sergilemesi gerekir.

    Belirtiler:

    • Bir nesne ya da duruma karşı aşırı korku
    • Nesne ya da durumdan kaçmak veya yoğun kaygı yaşayanarak kaygının git gide artması

    Sosyal Kaygı Bozukluğu

    Kişinin sosyal ortamlarda ya da sadece tanımadığı kişiler yanındayken seyredilme, eleştirilme ya da yargılanma korkusudur. Bu korkular mantıksız ve süreklidir. Kişi topluluk önüne çıkmaktan, topluluk önünde konuşma yapmaktan, yeni insanlarla tanışmaktan, dikkat odağı olmaktan, başkalarının karşısında yemek yemekten, otorite figürüne sahip bir insanla iletişimden korkar ve utanır. Tüm bunlar kişinin sosyal hayatını oldukça olumsuz etkiler. Tanı konulabilmesi için DSM-5’te belirlenen kriterlerin en az 6 ay mevcut olması gerekir.

    Kriterler:

    • Sosyal değerlendirilme ihtimalinde sürekli ve aşırı korku ve/veya kaygı.
    • Kişide, değerlendirileceği yönünde bir uyarana maruz kalarak, korku veya kaygı oluşması.
    • Bu uyarandan kaçınılması ya da uyarana katlanılarak aşırı kaygı oluşması.

    Panik Bozukluk

    Panik bozukluk belirli bir durum ya da olaya bağlı olmaksızın, tekrarlayan panik atakların eşlik ettiği ve aniden ortaya çıkan bir anksiyete türüdür. Panik atak geçiren kişiler yoğun ve şiddetli kaygı ve korku hissi duyar. Panik atak geçiren kişilerde depersonalizayson, derealizasyon, kontolü kaybetme, çıldırma, ölüm korkusu gibi belirtilerle birlikte; nefes alamama, kalp çarpıntısı, boğulma hissi, aşırı terleme, titreme, üşüme, ürperme, sıcaklanma, uyuşma, karıncalanma gibi fiziksel belirtiler de görülür. Bu belirtilerin en az 4’ü hastada görülür ve 10 dakika içinde en yüksek seviyeye ulaşır. Fakat bu belirtiler belirli bir uyarana karşı oluşuyorsa, panik atak olarak değil fobi olarak değerlendirilir.

    DSM-5 kriterlerine göre tanı için hastada tekrarlayan panik ataklar olmalı ve en az 1 aydır başka atağa karşı endişe duyulması ya da geçirilen ataklar nedeniyle işlevsel bozulmalar.

    Agorafobi

    Kişilerin kalabalık alanlardan korkmasıdır. Agorafobisi olan kişiler kalabalık alanlara girdiklerinde başına bir tehlike geldiklerinde kaçamayacaklarını düşünürler ve yoğun bir endişe yaşarlar. Bu endişe o kadar kuvvetlidir ki birçoğu evden çıkamaz. Tanı konulması için DSM-5’te belirtilen kriterlerin en az 6 ay sürmesi gerekir.

    Belirtiler:

    • Tek başına ve kaçmanın ya da yardım almanın mümkün olmadığı yerlerden, en az ikisinden korkma, endişe duyma veya panikleme.
    • Bu durumların sürekli korkuya ya da endişeye yol açması.
    • Bu durumlarda yanında birine gereksinim duyma, durumdan kaçma veya kaçamadığında yoğun korku, kaygı duyma.

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Yaygın kaygı bozukluğu, kişinin günlük şeylerle ilgili sürekli ve orantısız endişe duymasıdır. Kaygı her insanın hayatının bir parçasıdır fakat yaygın kaygı bozukluğu olan kişiler, bir konu hakkında diğer insanlara oranla aşırı kaygılanırlar ve kaygıları süreklidir. Bu da kişinin günlük yaşamını oldukça zor hale getirir. Kişi kolay sinirlenir, kolay yorulur, huzursuz olur. Tanı konulabilmesi için DSM-5’e göre belirtilerin en az 6 ay yaşanması gerekir.

    Belirtiler:

    • Günlük konularla ilgili günün en az yarısında kaygı duyma.
    • Kaygıyı kontrol etmede zorlanma.
    • Kaygıyla birlikte aşağıdakilerden en az üçünün yaşanması
      • Huzursuzluk veya gerginlik
      • Kolay yorulma
      • Kolay sinirlenme
      • Kas gerginliği
      • Uyku bozukluğu

    Epidemiyoloji

    Anksiyete bozukluklarının prevalansı %17,7’dir. Sosyoekonomik düzey anksiyete bozukluklarının yaşanma oranını etkiler. Özgül fobi kadınlarda en sık görülen psikiyatrik bozukluktur. Prevalansı %5-10 arasındadır. Erkeklere oranla kadınlarda 2 kat daha fazla görülür. Çevre tipi fobiler 5-9 yaşlarında, durumsal fobiler ise 20 yaş civarında başlar.

    Sosyal kaygı bozukluğunun prevalansı %3-13 arasındadır. Yaygınlıkta cinsiyete göre farklılık yoktur. Ergenlik döneminde ortaya çıkar.

    Panik bozukluğun prevalansı %1.5-5, panik atağın prevelansı ise %3-5.6’dır. Boşanma durumu panik bozukluk oluşmasında etkilidir. Başlangıç yaşı 25 civarındadır.

    Agorafobinın prevalansı %0.6-6 arasındadır. Spesifik bir başlama yaşı yoktur, yaşanılan olaylar agorafobi oluşumunu etkiler.

    Yaygın kaygı bozukluğunun prevalansı %3-8 arasındadır. Erkeklere oranla kadınlarda 2 kat daha fazla görülür. 20’li yaşlarda görülmeye başlanır.

    Etiyoloji

    Kişide kaygı bozukluğunun oluşmasını soya çekim gibi genetik faktörler, tıbbi faktörler ve psikolojik faktörler etkiler. Kaygı bozukluklarının etiyolojisinin, her bir bozukluk için ayrı incelenmesi daha doğrudur.

    Özgül fobi, fobilerin koşullanmasıyla oluşabilir. Sosyal kaygı bozukluğu; davranışsal faktörlerle ve olumsuz öz değerlendirmelere aşırı odaklanmayla oluşabilir. Panik bozukluk nörotransmitterlerin farklı şekilde çalışmasıyla, klasik koşullanmayla, bilişsel faktörlerin etkisiyle tetiklenebilir veya oluşabilir. Agorafobiyi, bir bilişsel faktör olan “korkudan kaçınma” hipotezi etkileyebilir. Yaygın kaygı bozukluğunda GABA ve serotonin sistemlerinin performansı önemlidir.

    Tedavi

    Kaygıyı azaltmada psikolojik veya tıbbi tedaviler uygulanır. Psikolojik tedavilerin, tüm kaygı bozuklukları için odak noktası “maruz bırakma”dır. Bunun dışında kas gevşetme yöntemleri ya da meditasyon uygulanabilir.

  • Boşanma ve Çocuk

    Boşanma ve Çocuk

    “ İki ayrı insan” tarafından oluşturulan aile, bunun doğal sonucu olarak, çatışma ve uyumsuzluk potansiyelini de taşır. Bazen aile sorunları çözme mekanizması olarak çalışırken, bazen sorun üreten bir mekanizma haline gelebilir. Bunun sonucunda aile boşanma kararı alarak evlilik birliğini sonlandırmaktadır.

    • Geçimsizlik
    • Alkol- Uyuşturucu- Kumar bağımlılığı
    • Aldatılma
    • Aile dışı kişiler ile olan sorunlar

    Günümüzde her 5 çiftin 1 tanesi boşanmaktadır. Boşanma oranı %20. Çocukların iyiliği için bir arada kalmak çok nadir işe yaramaktadır. Bazen bir arada kalmak çocuklara anlaşamayan eşlerin birlikteliğinden daha fazla zarar vermektedir. Özellikle

    • Kasıtsız sessiz kalmalar
    • Sürekli bağırış çağırış
    • Fiziksel şiddet
    • Psikolojik şiddet
    • Cinsel şiddet gibi travmatik olaylara maruz kalmış çocuklar, boşanmış ailelerin çocuklarından daha uyumsuz ve sağlıksız tepkiler ortaya koyabilir.

    Bu nedenle ………… tek yolu evliliği sona erdirmektir. Bu karar alındıktan sonra da anne-babaya düşen çocuğun uyumunu kolaylaştıracak uygulamalarda bulunmaktır.

    Boşanmanın çocuk üzerinde yaratacağı etki çocuğun yaşına, boşanmadan önceki ve boşanmadan sonraki şartlara ve çocuğun kimde kaldığına bağlıdır. Yaşa göre etkilenme ve bu etkilenmenin yaratacağı sorunlar ve bu sorunların ileriki yaşama etkileri farklılık gösterir.

    Örneğin 0-6 aylık bir dönemde boşanma gerçekleşirse çocuğun etkilenmesi anneyle kalıp kalmadığına göre farklılık gösterir. Çocuğun 6 aylıktan sonra anneden ayrılması çok ciddi ve etkileri ömür boyu sürecek sorunlara neden olur.

    3-6 yaşta aynı şekilde çocuğun anne/babasından ayrılması çok ciddi ruhsal duygusal ve sosyal sorunlara yol açar.

    Boşanma sürecinde çocuğun ruhsal dünyası

    1-3 yaşındaki çocukta; anne babadan birinin evden ayrıldığını anlar ancak sebebini kavrayamaz

    • Eskisine göre daha sık ve çok ağlama
    • yapışma/ ayrışamama
    • uyku sorunları
    • altına kaçırma, parmak emme
    • Ebeveynden ayrıldığında endişe ve kaygı
    • öfke patlamaları
    • ısırma
    • rahatsız edici davranma
    • boşanma öncesi dönemdeki gibi, günlük yaşam rutinini bozmadan olduğu gibi korumak
    • endişeli görünmekten kaçınmak
    • güvenli bir ortam yaratmak
    • çocukla birebir zaman geçirmek

    3-6 yaş arası; boşanmanın anlamını tam olarak anlayamaz ama anne/ babasının hayatında eskisi gibi yer olmadığını fark eder.

    • yaşananlardan dolayı kendini suçlama
    • yoğun öfke duygusu
    • birlikte yaşadığı ebeveynine karşı hırçın, öfkeli ve huysuz
    • uyku sorunları
    • korkulu rüyalar
    • ayrı kaldığı ebeveynini istediği zaman ziyaret edebileceğine dair güven hissi vermek ve bunu düzenli olarak gerçekleştirmek.
    • ayrı kaldığı ebeveyni ile telefonda görüştürmek
    • çocukla anne baba olarak farklı zamanlarda farklı etkinliklerde bulunmak
    • birlikte geçirilen zamanları fırsata çevirip => çocuğu konuşmaya ve iletişim kurmaya cesaretlendirmek
    • duygularını ifade edebileceği faaliyetler yapmak
    • boşanmadan onun sorumlu olmadığını; bakımının sürekli ve düzenli olarak yerine getirileceğini; onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını anlatmak

    6-11 yaş (okul dönemi); boşanma olgusunun ne olduğunu anlamaya başlar. Anne babasının artık birlikte yaşamayacağını ve birbirlerini eskisi gibi sevmeyeceklerini anlar.

    • kendisini aldatılmış hisseder
    • evden gidenin geri döneceğini ümit eder
    • evden gidenin artık kendisini istemeyeceğini düşünür
    • arkadaşlarını görmezden gelebilir
    • kimsenin onu okuldan almaya gelmeyeceğini düşünerek kaygılanır
    • uyku düzeni bozulur
    • uyuma güçlüğü çeker
    • öfke patlamaları görülebilir. Hırçınlaşabilir
    • birlikte özel zaman planlamak
    • ev dışında anne babayla ayrı ayrı programlar gerçekleştirmek
    • çocukla yüz yüze iletişim için fırsatlar yaratmak
    • ev dışında aktif olabileceği olanaklar sağlamak
    • olan bitenle ilgili tüm sorularını cevaplandırmak, iletişim kanallarını açık tutmak
    • depresyon ve korku tepkilerine duyarlı olup, bunlar görüldüğünde hemen ve uzun süreli yardım almak
    • günlük yaşam alışkanlıklarını aynen devam ettirmek
    • duygusal boşalımı için cesaretlendirmek

    Boşanmayı takiben kısa vadede çocukta ne gibi etkiler görülür?

    Boşanma çocukta bir dağılmayı, sosyal değişimi, düzenin alt üst olmasını temsil eder. Dolayısıyla ruhsal ve sosyal çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Özellikle ilk iki yıl kritik bir dönemdir. Bu kritik dönemde ilk 6-12 ay da çocuklarda sorunsuz bir süreç yaşanır, ikinci 12-24 ay da bu olumsuz etkiler azdır ve çocuk boşanmaya uyum sağlayabilir. Olumsuzluklar: depresif duygulanım ve içe kapanma. Uyum geliştiremeyen çocuklarda ise 2 yılı takiben en çok sinirlilik, sorunlarla başa çıkamama ve dürtüsellik görülebilir.

    Uzun süreli etkiler

    • yetişkin olduklarında daha çok sorun yaşayabilirler
    • kendi evliliklerinde boşanma daha yüksek görülür
    • bağlanma sorunları görülebilir
    • yaşam kalitesinde bozulma
    • ebeveyn- çocuk ilişkilerinde bozulma
    • duygusal desteğin yetersizliği

    Boşanma sürecinde çocukta

    1. suçluluk duyguları; boşanmadan kendisini sorumlu tutma. Bunda çocuğa ebeveynin yeterince açıklama yapmamış olması etkendir. Anne- baba çocukla ilgili kavgalar etmesi, çocuğun kimde kalacağı anlaşmazlık konusu ise, yaşının küçük olması, düşünce biçiminin somut olması ile kendini suçlayabilir. Bu durum çocukta ciddi uyumsuzluklar görülebilir.
    2. Korku
    3. Üzüntü
    4. Gerileme
    5. Okul başarısında düşme
    6. Ebeveyni barıştırma arzusu
    7. Yalnızlık
    8. Reddetme- reddedilme duygusu
    9. Uyku sorunları görülebilir
    10. Somut düşüncede oldukları için şöyle düşünebilirler. Ayrıldığı ebeveyni ziyarete gelmesi gereken günde gelmemişse başka işleri olabileceğini düşünmek yerine; artık sevilmediğini, bu nedenle anne/babasının gelmediğini düşünebilir.
    11. Bağımlı ve yakın oldukları kişileri örnek aldıkları için onların hissettikleri veya düşündüklerini kendi hisleri ve kendi düşünceleri gibi anlatırlar. Bir ebeveyn diğeri hakkında söylediklerini kendi düşüncesi gibi söyleyebilir. Bir ebeveynin diğerine olan duyguları, kızgınlık öfke gibi kendisinin hissi gibi gösterebilir.
    12. çiftlerin birbirlerine olan olumsuz duyguları kızgınlık, kırgınlık, kin, öfke gibi çocuğa aktarıldığında çocuğun kafasında karışık duyguların doğmasına, davranış sorunlarının gelişmesine, kalıcı bağlılıklar geliştirmesine neden olur.
    13. Anne- baba arasındaki çatışmalar: Özellikle boşanma kararı almadan önce artan çatışmalar sıktır. Gerek bu çatışmalardan gerekse çocukların velayeti, ziyaret günleri, ebeveyn sorumlulukları, yeni düzenin oluşturulması, maddi meseleler vs. gibi çatışmalar boşanmanın çocuk üzerindeki en trajik kanıtıdır. Çocukta sosyal uyum sorunlarının ve güvensiz hissetmesinin temellerini oluşturur.

    Boşanma sürecinde çocuk hangi aşamalardan geçer?

    Şok ve Kaos: Çocuk bir anda hiç ummadığı bir haberle karşılaşır. Birçok yoğun duyguyu iç içe yaşar ve kafasını karışır. “Eyvah, annemle babam boşanıyor !”, “Şimdi ne olacak ?”

    İsyan ve Sorgulama: Çocuk, üzüntü ve kızgınlığı bir arada hisseder. “Neden benim başıma böyle bir şey geliyor” diye düşünür.

    Kaygı ve Korku: Belirsizlik çocuğun kafasında birçok soru işareti yaratır; “Ben ne olacağım ?” , “Okulum değişecek mi?”, “Arkadaşlarımı görebilecek miyim?”, Buna paralel olarak da çocuğun kaybetme ve ayrılık korkuları tetiklenir; “Annem evden ayrılıyormuş, ya onu bir daha göremezsem?”, “Babam evden gidecekmiş, ya bir gün annem de giderse?”, “Ya yalnız kalırsam?”…

    Baş etme ve Uyum: Belirsizlikler ortadan kalktıkça, düzenli ve rutin bir yapı oluştukça çocuğun kaygı ve korkuları dinmeye başlar. Sorularını cevaplamak, ihtiyacı olan duygusal ve sosyal desteği sağlamak uyumunu kolaylaştırır. Ve bir süre sonra çocuk durumu anlamlandırır ve kabullenir; yeni koşullara uyum sağlar. Tabii ki bu uyum ebeveynlerin çabasını gerektirir.

    Boşanma kararını çocuklara kim açıklamalıdır?

    Eğer mümkünse ebeveynler birlikte açıklamalıdır. Bu şekilde çocuk durumu daha rahat kabullenecektir ve çocuğun iki ebeveynden de farklı hikayeler duyma olasılığı azalacaktır. Birden fazla çocuk varsa, tüm çocuklara aynı anda açıklama yapılmalıdır. Kardeşlerin varlığı şoku ve üzüntüyü hafifletebilir, güven, destek ve ailenin devamlılığı hissini verir.

    Boşanma kararı ne zaman söylenmeli?

    Boşanma kararı kesinleştiği anda söylenmeli, henüz karar alınmadan boşanmayla ilgili tehditler, ültimatomlar sürekli çocuğa aktarılmamalı ve kafa karışıklığı yaratılmamalıdır. Çocuğun uyum sağlamasına vakit vermek için çok da geç olmadan bu açıklama yapılmalıdır. Açıklamanın ardından çocuğun ağlamasına, üzülmesine, sorular sorup rahatlamasına izin verilmelidir.

    Boşanma kararı aktarılırken içerik ve üslup nasıl olmalıdır?

    Kısa ve öz, samimi ve dürüst, çocuğun yaşına uygun, örnek, benzetme veya resimlerden yararlanılabilir… Konuşma sırasında yakınlık ve temas da önemlidir. Bu kararın ortaklaşa verildiği vurgulanmalı ve bu karara varmadan önce de alternatif tüm yolların denendiği çocuğun anlayacağı dilde ifade edilmelidir…

    Ebeveynlik rolleri ev eş rollerinin birbirinden bağımsız olduğu belirtilmeli; boşanma kararının hayata geçirilmesi ile birlikte eşlerin birbiriyle ilişkilerinin sonlanacağı ancak ebeveyn olarak daima çocukların yanında olacakları tekrar tekrar vurgulanmalıdır…

    Boşanma ile birlikte, çocukların hayatında nelerin değişeceği nelerin aynı kalacağı açıklanmalı; çocuğun kiminle kalacağı, diğer ebeveynle ne zaman, ne sıklıkla ve hangi koşullarda görüşeceği net bir biçimde açıklanmalı; belirsizlikler olabildiğince azaltılarak netlik sağlanmaya çalışılmalıdır…

    Çocuğun boşanmaya uyum sağlaması sürecinde ebeveynlerin neler yapması gerekir?

    Çocukların boşanmaya uyum sağlamasında en önemli etmenlerden birisi, ebeveynlerin boşanma stresiyle başa çıkabilmesi ve çocuğunun bakımını aksatmamasıdır. Ancak, boşanma sonrasında çocuğun bakımı için eski eşinden çok az destek alabilen ya da hiç destek alamayan ebeveynlerin (genellikle anneler) hayatlarını dengede tutmakta zorlandığı ve bu nedenle çocukların uyum problemleri yaşayabildiği görülmektedir
    Çocukların boşanma süreci hakkında açıklamalara ve desteğe çok fazla ihtiyaçları vardır. Boşanma öncesinde ve sonrasında çocuğun soruları asla yanıtsız bırakılmamalıdır ve dürüst bir şekilde cevaplandırılmalıdır.

    • Onları boşanmanın sorumluları olmadıklarına ikna edin.
    • Onları sevdiğinizi ve onlarla her zaman ilgileneceğinizi söyleyin.
    • Diğer ebeveyni okul ve diğer aktivitelere dahil edin.
    • Onların diğer ebeveynleriyle sevgi dolu ve tatminkar bir ilişki içinde olmalarına izin verin.
    • Onların ebeveynler arasında taraf tutmak zorunda kalacakları durumlar yaratmayın.
    • Diğer ebeveyn hakkında bilgi almak için onları sıkıştırmayın.
    • Çocuk yetiştirme masrafları konusundaki tartışmalarınızı onların önünde yapmayın.
    • Diğer ebeveyn hakkında kötü konuşmaktan ve onu diğer ebeveyni incitmek için piyon olarak kullanmaktan kaçının.
    • Tekrar evlenme ya da ilişki kurma sürecinde çocukla iletişim nasıl olmalıdır?
    • İlişkiniz uzunca ve düzenli olana dek yeni partnerinizi çocuğunuzla tanıştırmayın. Sık sık partner değişimine şahit olması çocuğun güvenini sarsabilir, ayrılma ve terk edilme korkularını tetikleyebilir. İlişkiniz sağlamlaşıp çocuğunuzla tanıştırmaya hazır hissettiğiniz zaman, bu konuda çocuğunuzla konuşun ve onu bu tanışmaya hazırlayın.
    • Evlenme kararını açıklarken çocuğa karşı dürüst, açık ve net olun, yaşını gözeterek açıklamalar yapın ancak evlenmek için izin istemeyin.
    • Evlilik hazırlıklarınıza çocukları da dahil edin ve mutlaka evlilik töreninizde bulunmalarını sağlayın.

    Ne zaman yardım almalısınız?

    • Kronolojik yaşından daha küçük gibi davrandığında
    • Uyumsuz ve huysuz olduğunda
    • Üzüntü ve depresyon yaşadığında
    • Suçluluk duyduğunda
    • Uyku ve yeme sorunları olduğunda
    • Kişilik değişimi yaşadığında
    • Okulla ve arkadaşlarıyla problemleri olduğunda
    • Mantık dışı korkular ve dürtüsel davranışlar gösterdiğinde yardım alınmalıdır. Bunun dışında daha farklı sorunlar da karşımıza çıkabilir. Bu gibi durumlarda çocuğun ruhsal sıkıntılarını geleceğe de aktarmaması ve bütünlüğünün korunması açısından uzmanlardan destek almanız önem taşımaktadır.