Kategori: Psikoloji

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Hepimizin de bildiği gibi ülkemizde eğitim sistemi daha çok sınava dayalı olmaktadır. Bu durumda, öğrenciye üniversiteye girmenin hayatının en önemli hedefi olduğunu ve bu hedefini gerçekleştiremezse dünyanın sonunun geldiğini düşündürmektedir. Maalesef bu süreç ilköğretim yıllardan başlamakta ve öğrencileri büyük bir stres altına almaktadır. Sınava dayalı bir sistemde yetişen çocukların sınavlara yükledikleri anlam ve bu süreçteki kaygı seviyeleri paralellik göstermektedir. Kişi, girecek olduğu sınavın kendi hayatının yanı sıra ailesinin ve çevresindeki insanların hayatını hatta çevresindeki insanların kendisiyle olan ilişkisini de etkileyeceğini düşünmektedir. Kişi, bu durumda karşılaştığı olayları felaketleştirerek, sınava yönelik farklı anlamlar yükleyerek büyük bir kaygı yaşamaktadır. Kişinin bilişinde, sınavda başarılı olamayacağına, sınav sonunda her şeyin kötü olacağına, sınav anında bütün bilgilerini unutacağına, sınavın hayatını olumsuz etkileyeceğine dair inançlar oluşabilmektedir. Bu inançlar sonucunda öğrencilerde sınav kaygısı oluşmakta ve uykusuzluk, terleme, mide bulantısı, gerginlik, öfke, mutsuzluk gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır.

    Öğrencilerin bu kaygılarını azaltmalarında, olası bir seviyeye indirmelerinde ebeveyn tutumları oldukça önemlidir. Peki ebeveynler bu durumda ne yapabilir;

    • Çocuğunuzun sınav sonucunun, ona olan sevginizi değiştirmeyeceğini ona vurgulayarak anlatın.

    • Sınav sonucu ve sonrasında neler olacağı hakkında konuşmayın.

    • Çocuğunuza kaygılı olmadığınızı gösterin. Çünkü çocuğunuz sizin kaygılı olduğunuzu hissettiği an bu durumdan oldukça etkilenecektir ve çocuğunuzun kaygısı artarak şimdiye değil geleceğe odaklanıp bu yöndeki meşguliyeti artacaktır.

    • Çocuğunuza her zaman olumlu mesajlar verin. Bunu yaparken sadece sözlü olarak değil aynı zamanda beden dilinizle de olumlu mesajlar verin.

    • “Bu dersten hiç yanlışın çıkmamalı”, “bu kadar net yapmalısın” tarzında zorunluluk içeren cümleler kurmayın.

    • Çocuğunuzu yetersiz hissettirmeyin yani onu başka çocuklarla kıyaslamayın.

    • Çocuğunuzun motivasyonunu arttıracak etkinliklerde bulunun. Güzel bir havada yürüyüşe çıkabilir veya onun istediği bir etkinliği yapabilirsiniz.

    • Çocuğunuza bu sınavın hayatının en önemli olayı olmadığını, başarısız olsa bile dünyanın sonu olmadığını anlatın.

  • Kendime Meydan Okuyorum

    Kendime Meydan Okuyorum

    İnsanın kendini geliştirmesi ne demektir sizce? Bu bir yerde biten bir süreç midir? Nasıl mümkün olabilir? İnsan kendi olmaktan ne zaman mutlu olabilir?

    Bu ve bunun gibi sorular zaman zaman hepimizin aklından geçen şeylerdir. Bu hayatta herkes bir şeyler yapmaya çalışır, bir yerlere gelmek ister. Bazı insanlar isteklerini gerçekleştirebilirken neden diğerleri bunu başaramaz?

    İnsanların büyük bir kısmı asla pes etmeyen küçük bir kısım tarafından yönetilir ya da yönlendirilirler. Bu asla pes etmemek kısmı oldukça klişe gibi görünse de sihirli değneği olmayan insanlar için gidilmesi gereken tek yoldur. İşte bu kısımda devreye insanın hiç pes etmeden kendine meydan okuması giriyor.

    Bir başarı yakaladığınızda → Bununla tatmin olmayın ve daha fazlası için kendinize meydan okuyun.

    Bir başarısızlık ile karşılaştığınızda → Buna çok fazla takılmayın bundan ders çıkarın ve bir daha denemek için kendinize meydan okuyun.

    Unutulmaması gereken nokta ise her insanın temel motivasyonunun farklı olduğudur. Her ne yapmak istiyorsanız önce işe kendinizi tanımak ile başlamanız gerekmektedir. Daha sonra yapmak istediğiniz alanla ilgili idollerinizi belirleyip onlardan bilgi edindikten sonra kendinize uyarlamayı deneyebilirsiniz. Başkasının başarı yolu her zaman size uymayabilir. Bu sebeple neyi, ne kadar almanız gerektiğine iyi karar vermelisiniz.

    Size ilham olması için birkaç başarı hikayesi:

    • J.K. Rowling: Ünlü yazar ilk Harry Potter kitabından sadece üç yıl önce büyük sıkıntılar yaşamış. Devlet yardımı alan, boşandıktan sonra bebeğine bakmakta zorlanan Rowling, 90 bin kelimeden oluşan ilk kitabı “Harry Potter and The Philosopher’s Stone”u bir bilgisayarı olmadığı için elle yazıyor. Onlarca defa reddedildikten sonra kitabı küçük bir yayınevi basmaya karar veriyor. Bunun da nedeni yayınevi sahibinin sekiz yaşındaki kızının kitabı çok sevmesi.

    • Stephen King: Stephen King uzun bir süre çok yoksul bir hayat sürdürüyor. Evlenmek için kıyafet ödünç alıyor ve karısıyla bir karavanda yaşamaya başlıyor. Yazmaktan ise asla vazgeçmiyor. İlk yayınlanan ve sadece 35 dolar kazandığı hikayesi The Glass Floor’dan önce tam olarak 60 tane red mektubu almış. Stephen King, bugün kitapları milyonlarca satan ünlü bir yazar.

    Sarah Jessica Parker: Sarah Jessica Parker yoksul bir madenci kasabasında doğuyor. Dört kardeşi var. İki yaşındayken anne ve babası boşanıyor. Annesinin ikinci evliliğiyle aileye dört kardeş daha eklenince, Parker kendisini annesine maddi olarak destek olmak için dans edip şarkı söylerken buluyor. Yoksul bir hayata rağmen annesi Parker’ı oyuncu olması yönünde her zaman teşvik ediyor. Parker hiç pes etmiyor. Bursla okuyor ve ardından oyuncu seçmelerine katılıyor. Onlarca yan rolden sonra nihayet çıkışını Sex and the City’deki Carrie karakteri ile yapıyor.

  • Terör Olaylarından Çocuklara Bahsederken Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Terör Olaylarından Çocuklara Bahsederken Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Ülkemizde son dönemde yaşanan olaylar hepimize derinden bir üzüntü yaşatıyor. Bu dönemde çocuklarınız da televizyondan, internetten, sizin tepkilerinizden, etraftaki kaos ve üztülü durumdan etkilenebilirler ve neler olduğunu merak edip anlamaya çalışabilirler. Bu doğrultuda size zaman zaman neler olduğu ile ilgili soru sorabilirler. Peki bu şekil sorular karşısında ne yapılmalı?

    Öncelikle çocukları mümkün olduğunca televizyondan uzak tutmalısınız. Şiddet içeren görüntülere maruz kalmaları onları kötü etkileyebilir. Çocuklarınız bu zamana kadar böyle kötü durumlarla karşılaşmamış olabilirler ve bu yüzden nasıl davranmaları gerektiklerine karar veremeyebilirler. Bunun sonucunda çocuğunuzun güvende olma duygusu zedelenebilir, çocuğunuzda çaresizlik, yalnızlık hissi uyanabilir, çocuğunuz zarar göreceği hissi içinde olabilir. Ağlama, titreme, altını ıslatma, parmak emme, kekemelik, hiç konuşmama, herkesten kaçma gibi davranışlar sergileyebilir.

         Böyle zamanlarda çocuklarınız size sorular sorarak neler olduğunu anlamaya çalışabilirler. Ebeveyn olarak sizlere düşen en önemli görev öncelikle dürüst olmaktır. Çocuklarınızı korumak için onlara yok bir şey demek bilinmezlik durumunu arttırdığı için onları daha çok korkutabilir. Çocuğunuzla onun duyguları hakkında konuşmaktan çekinmeyin, bilmiyorum demekten korkmayın, kendi duygularınızı nefret söylemi olmadan ve abartı bir şekilde söylemekten kaçınıp gösterebilirsiniz

         Çocuklarınıza olaylardan bahsederken unutulmaması gereklidir ki her çocuk birbirinden farklı yapıdadır. Çocuğu en iyi tanıyan anne ve babasıdır ve çocuğun ne kadar bilgiye hazır olup olmadığını ancak onlar bilebilir. Her çocuğa hazır olduğu ölçüde bilgi verilmelidir. Çocuğunuzun ne kadar bilgiye hazır olduğunu çocuğunuzu iyice dinleyerek anlayabilirsiniz. Onun sorduğu sorulardan fazlasını ona aktarmamak burada en önemli unsurdur.

         Ölüm kavramını çocuklara anlatmaktan kaçınmamalısınız. Eğer kaçınırsanız daha sonra ölüm ile karşılaştıklarında yaşadıkları şok daha büyük olabilir. Çocuğunuz eğer ‘Ben de mi öleceğim?’ gibi tepkiler veriyorsa onları geleceğe değil şimdiye odaklandırın. ‘Bir gün hepimiz öleceğiz ama şu anda sağlıklıyız. Önümüzde uzun bir hayat var.’ gibi cevaplar verebilirsiniz.

         Çocuklarınıza onların anlamayacağı şekilde politik bilgiler vermemelisiniz. Terör olaylarını anlatırken olumsuz söylemlerden kaçınarak bu tip kötü olayların her toplumda zaman zaman olabileceği çok fazla ayrıntıya girmeden anlatılmalıdır.  Unutmamalısınız ki çocuklar yaklaşık 11 yaşına kadar soyut şeyleri anlamlandıramamaktadırlar. Bu sebeple çocuklara bu olayları anlatırken mümkün olduğunca en basit şekilde ve somuta indirgeyerek anlatım yapmanız gereklidir. Siyaset, din, ırk, düşman gibi soyut kavramlar çocuğunuz için anlaması zor olan kavramlardır. Bu şekilde anlatmak yerine çocuğunuzun sevdiği film karakterlerinden, oynadığı oyuncaklardan yararlanarak en basit şekilde anlatmaya çalışabilirsiniz.

         Çocuklarınızın yanında davranışlarınıza dikkat edin aşırı kaygılı korkmuş agresif davranmamaya çalışın, kendi korkularınızı çocuğa yansıtmamalısınız. Uç kararları ve söylemleri çocuklarınız önünde sergilememeye özen gösterin.

         Çocuğunuzla bol bol temas halinde olmanız onlar için oldukça önemlidir. Onlara bol bol sarılmanız onları rahatlatır. Onlarla daha fazla zaman geçirmeye özen gösterin.

         Ayrıca çocuğunuzla oyun oynamanız da en iyi ilişki kurma yöntemlerindendir. Oyunları çocuğunuzun kurmasına izin verin ve özellikle tekrarlayan oyunlarına dikkat etmelisiniz. Tekrarlayan oyunlar iyileştirici özelliğe sahiptirler bu yüzden çocuklarınızı oyun sırasında engellemeyiniz.

         Çocuğunuzun rutinini bozmak iyi bir yöntem değildir. Çocuğunuz için alabileceğiniz bütün önlemleri aldıktan sonra çocuğunuzun normal yaşantısını sürdürmelisiniz.

  • Çocuklarınızı Korumanın Dozunu Ayarlayabildiğinizden Emin Misiniz?

    Çocuklarınızı Korumanın Dozunu Ayarlayabildiğinizden Emin Misiniz?

    Tabi ki herkes gibi siz de çocuğunuzu her zaman korumak istiyorsunuz. Ona hiçbir şey olmasın istiyorsunuz. Bu düşünceniz ebeveyn olarak oldukça normal. Ama ”Ya çocuğuma bir şey olursa?” kaygısının dozunu iyi ayarlayabildiğinizden emin misiniz?

          Maalesef ki bazen çocuklarınızı korumak isterken onları psikolojik olarak olumsuz etkiliyor olabilirsiniz. Çocuklarda görülen öz güven eksikliği, içe kapanıklık, ebeveyne bağımlı olmak, kendi başına bir şey başaramamaktan ve sorumluluktan korkma vb. bu duruma bağlı olarak ortaya çıkabilirler.

          Çocuğunuz, 3 yaşından itibaren sizden ayrı bir birey olma ihtiyacı içine girer. Tam da bu zamanlarda siz sürekli çocuğunuza bir şey olacak korkusu ile onun yapması gereken her şeyi yaparsanız, onun tek başına bir şey başarmasına izin vermezseniz çocuğunuz da kendi kendine yetebilmeyi öğrenemeyecektir. Aynı zamanda çocuklarınızın rol model olarak sizi aldıklarını unutmamak gereklidir. Etrafında sürekli ”dikkatli ol, onu yapmazsın,…” gibi uyarılarla dolaşırsanız, çocuğunuz da sizden gördüğünü etrafına uyarlamaya başlayacaktır ve bunun sonunda kaygılı, çekingen hatta korkak olabilecektir. 

          Bu durumu aklınızda bulundururken unutmamak gereken bir diğer faktör de dozu yeterli olduktan sonra kaygının yararlı olduğudur. Sizden dikkat etmeniz istenilen hiç değil, dozunda kaygı duymanızdır. Bu sebeple ebeveyn olarak kendi kendinize bir ses verin ve çoçuğunuza karşı ne kadar kaygılı olduğunuzu ölçmeye çalışın. Kendinizi ölçmeye çalışırken şunlara dikkat edebilirsiniz;

    • Dikkatli ol.

    • Sen yapma, ben yaparım.

    • Düşersin, koşma.

    • Canın yanabilir, yapma.

    • Başına bir şey gelebilir.

    • Sokağa çıkarsan sana araba çarpar.   

          Yukarıdaki maddelerde verilen ve bunlara benzer şekilde olan örneklerden bazılarını sıklıkla tekrarlıyorsanız siz de aşırı kaygılı ebeveyn olma yolunda ilerliyor olabilirsiniz.

  • Bu Aralar Kendinizi Depresif Mi Hissediyorsunuz?

    Bu Aralar Kendinizi Depresif Mi Hissediyorsunuz?

    Malum havalar karlı, çoğumuz kendimizi eve kapatmış durumdayız. Bu aylarda çoğumuzun üzerinde halsizlik, yataktan çıkmak istememe, gündüzleri uyku sersemliği, mutsuzluk, cinsel istekte düşüş, sosyalleşmekten kaçınma gibi belirtiler olabilir ve çoğumuz bunun sadece bizim başımıza geldiğini düşünüyor olabiliriz. Öncelikle şunu bilmelisiniz ki yalnız değilsiniz.  Kasım ayından başlayıp neredeyse martın sonuna kadar devam eden bu mutsuzluk, halsizlik ve üşengeçlik durumunun adı mevsimsel duygu durum bozukluğudur. Bu bozukluk kadınlarda erkeklere oranla 4 kat daha fazla görülmektedir. İştahınızın açılması, battaniyenin altından çıkmak istememeniz, tekrarlayan başarısız diyet girişimlerinin muhtemel sebebi = kış depresyonu.

    Bu kış depresyonunun sebebi nedir ve bununla nasıl başa çıkılır?

         Öncelikle size serotonin hormonundan biraz bahsetmek istiyorum. Bu hormon mutluluk hormonu olarak da adlandırılır, beyinde salgılanır ve vücudumuzun çeşitli noktalarında üretilir. Serotoninin bir çok görevi vardır. Ruh halini, uykuyu, iştahı, cinselliği düzenlemeye yardımcı olur.  Vücudumuzdaki serotonin seviyesindeki dengesizlikler ruh halimizi etkileyip depresyona sebep olabilir.

       Şimdi size serotoninden neden bahsettiğimi açıklayayım.  D vitamini serotonin artmasında önemli rol oynamaktadır. Bizim doğal yollarla en çok D vitamini almamızı sağlayan şey ise güneş ışınlarıdır. Kış aylarında güneşe daha az maruz kalmamız doğal yollarla serotonin almamızı engeller  ve yukarıda da bahsettiğim üzere serotonin hormonunun azalması ruh halimizi etkileyip bizim depresyona girmemize sebep olabilir.

    Peki ne yapmalıyız?

    • Olabildiğince güneş ışınlarına maruz kalmaya çalışmalıyız, perdelerimizi açıp içeriye güneş ışığı girmesini sağlamalıyız.

    • Evimizi sık sık havalandırıp temiz hava almaya özen göstermeliyiz

    • Sosyal çevremizden, günlük aktivitelerimizden uzak kalmamaya çalışmalıyız.

    • Hava soğuk olsa bile kalın giyinip yürüyüşe çıkmak hem bedenimize hem de zihnimize dinçlik katacaktır, elimizden geldiğince spor yapmalıyız.

    • Evimize ya da ofisimize renkli, canlı çiçekler koymalıyız.

    • Eğer sürekli negatif içerikli haberler okuyorsak buna biraz ara verip günün belirli saatlerini pozitif şeyler izlemeye, okumaya ayırmalıyız.

    • Süt, peynir, yoğurt, kırmızı et gibi triptofan açısından zengin besinler tüketmeliyiz.

    • Masaj da serotonin seviyesini artış sağlamaktadır. Masaj yaptırabiliriz.

    • Ve en önemlisi hayatımızda bize stres veren ne varsa onlardan uzaklaşmaya çalışmalıyız. Unutmamalıyız ki stres sadece ruh sağlığımızı değil bedensel sağlığımızı da çok etkilemektedir.

      Sonuç olarak sonbahar,kış depresyonu geçici bir durum olmasına rağmen tedavi edilmediği zaman yaşam kalitesini bozabilir

  • Neden Panik Atağım Var ?

    Neden Panik Atağım Var ?

    Panik atak, yaygın görülen bir rahatsızlıktır. Panik atak temelinde, panik atak olan bakıcıyı modelleme ya da öldürülme korkusu barındırır.

    Kişinin ya öldürülme ile ilgili bilinçli ya da bilinçdışı korkuları vardır ya da çocukluğunda panik atak olan kişileri modellemiştir. Birisi seni öldürmeye kalksa ya kaçarsın, ya savaşırsın ya da donup kalırsın. Kaçmak ve savaşmak için de adrenalin hormonu gerekir. Panik atak sırasında da adrenalin hormonu çok fazla salgılanır. Adrenalinin panik atak sırasındaki olayı şudur; kaslar kasılsın, kalp aşırı çarpsın, enerji aşırı derecede artsın. . .

    Kişinin bu enerjiyi boşaltması için harcaması gerekir, mesela adrenalin salgılandığı zaman koşmaya başlansa kişi bunları hissetmez fakat koşmuyorsun. Panik atak geldiği zaman olduğun yerde durduğun için vücudunda enerji patlaması oluyor ve bu da semptomlar yaratıyor; hızlı nefes alma, kandaki kalsiyumun düşmesine bağlı ellerin uyuşması, baş dönmesi, üşüme hissi vb…  Hastalığından kurtulmak istiyorsan düşmanını iyi tanımalısın, o yüzden neden sonuç ilişkisi kurmak ve bedenindeki biyolojik değişimlerin nedenini anlamak önemlidir. . .

    Panik atağını düşünürken kendine iki soru sor; çocukluğumda kimi modelledim, ailede panik atak olan kim vardı? – Onu bul ve ayrış. Örneğin: Çocukken annem de panik ataktı, ben de onu modelledim. Ölüm korkusu anneme ait bir duygu, annem başka biri ben başka biriyim.

    Küçüklüğümde otorite figürü yaptığım kim vardı, kimin beni öldürmesinden korkarım?

    – Onu bul ve yüzleş. Örneğin: Çocukken evde baskın olan babamdı ve çoğu şeye kızardı. Babamdan korkardım. Ama artık babama böyle davranma hakkı veriyorum, kendime de bu durumdan etkilenmeme hakkı veriyorum.

    Temelinde ölüm korkusu olduğu için kişinin ölümünü hayal etmesi yani zihninde imajinasyon yapması duygusunun boşalmasına yardımcı olacaktır. Ölecek olsan nasıl bir ölüm olurdu? Ne hissederdin? Etrafındaki insanlar ne düşünürdü? Bunları düşününce duyguyu bedeninde nerede hissediyorsun?

    Bunların ilaveten kişinin, panik atak yüzünden işlevselliği bozuluyorsa bir uzman ile yüz yüze görüşmesi daha da uygun olacaktır. Bilgilendirici olması ümidi ile…

  • Ayrılık

    Ayrılık

    Romantik bir ilişkiye başladığınızda, hayatınıza giren kişiyle birlikte hayatınızın öncelikleri yer değiştirmeye başlayacak, alışkanlıklarınız ortak zevkler, beğeniler doğrultusunda yeniden şekillenecektir. İlişkinin ilerlemesiyle birlikte umutlarınız ve hayalleriniz ben olmaktan çıkıp biz olarak yaşanmaya başlayacaktır. Dolayısıyla artık sizin için hayat çift kişiliktir. Peki, ilişkiler çıkmaza girdiğinde yani ayrılık kapıyı çaldığında, neler yaşarız, hangi duygular bizi ele geçirir, nasıl davranırız, bu durumla baş etmek için neler yaparız ya da yapmalıyız?

    Her ne sebeple olursa olsun ayrılık örseleyici, psikolojimizi olumsuz yönde etkileyen travmatik bir durumdur. İster ilişkiyi sonlandıran taraf olun, ister terkedilen taraf olun her şekilde ayrılık sürecini yaşarken belirli psikolojik evrelerden geçeriz. Yapılan araştırmalara göre kadınların ayrılık sürecini erkeklerden daha yoğun ve uzun yaşadığı ifade edilse de bireylerin kişilik özelliklerinin cinsiyet kadar etkili olduğu da göz önünde bulundurmak gerekiyor.

    Öncelikle ayrılık bir kayıp durumu ve yas sürecidir. Birlikte geçirilen zamanın, edinilen alışkanlıkların, kurulan hayallerin kısacası ilişkinin kaybıdır. Diğer taraftan sevdiğiniz kişinin kaybıdır. Ayrılıkla karşı karşıya kaldığımız ilk günlerde şok evresine gireriz. Kısa süreli bir şaşkınlık halidir bu. Durumun gerçekliğini anlamaya çalıştığınız ne yapacağınızı bilemediğiniz bir zaman dilimidir. Hayat durmuş gibidir. Zamanla şok evresi yerini inkâr evresine bırakır. İnkâr, o kişiyi kaybettiğiniz gerçeğini fark ettiğiniz fakat kabullenemediğiniz dönemdir. İnkâr ilk etapta bireyin kaygılarını yenmesi ve umutsuzluğa düşmesini engeller. Dolayısıyla eski sevgiliyle iletişim kurma çabalarına girersiniz. “Diş fırçamı evde unutmuşum almaya geleceğim” ya da “Rüyamda seni gördüm iyi misin?” gibi mesajlar atarak görmek ve konuşmak için bahaneler üretirsiniz. Bir yandan da sosyal medyadan takip halindesinizdir. Koyulan her fotoğrafa ya da yapılan her yoruma umut dolu anlamlar yüklersiniz. Çevrenizdeki kişilerden ilişkinizin devam edeceği konusunda onay almak istersiniz. O kişinin geri döneceği ile ilgili kurgular oluşturur ve beklersiniz. Bu bekleyiş uzadıkça zaman zaman öfke ve kızgınlığı da beraberinde getirir. Pazarlık dönemi başlar ve ayrılığın sebeplerini bulmaya çalışırsınız. Keşkeler denizinde boğulduğunuz anlar çoğalır. “ Keşke daha dikkatli davransaydım.”, “ Keşke daha anlayışlı olsaydım” öyle olsaydı böyle olurdu şeklinde cümleler uzayıp gider ve nihayetinde depresyon dönemine geçilir. Bu dönemde kaybın kabul edildiği ve vedalaşıldığı dönemdir aslında. Ayrılık sürecinin yaşanması gereken en zor dönemi olan depresyon döneminde hayat anlamını sizin için yitirmiştir. Onsuz olamayacağınızı düşünürsünüz. Yaptığınız birçok şeyden keyif alamaz hale gelirsiniz. Mutsuzluğunuz katlanılmaz hal aldığında artık kabullenme aşamasına geçmiş hayatınızın bu sayfasını kapatmaya hazırsınızdır. Gerçeği kabul etmiş ve hayata yeniden yeni anlamlar yüklemek için yola koyulmuşsunuzdur.

    Hayatınızın en acı günlerini geride bırakırken ayrılık en iyi deneyiminiz olmuş olur. Mevlana’nın da dediği gibi “Ayrılık içinde insanın gözünü açıp kapayıncaya kadar geçen zaman yıl gibi gelir.” Ama geçer. Bir sonraki ay ayrılık süreciyle nasıl baş edilir konulu yazımla sizlerle buluşacağım.

  • Kıskanç Mısınız?

    Kıskanç Mısınız?

    Kıskançlık duygusu sizin hayatınızın neresinde duruyor? Ne kadar kıskançsınız? Kıskançlıkla baş edebiliyor musunuz? Eğer sizde partnerinizi devamlı kontrol etmek istiyorsanız, devamlı nerde ve kiminle olduğunu düşünüyorsanız bu soruları kendinize yöneltmenizde fayda var.

    Kıskançlık sonucu oluşan yıkıcı olaylar gazetelerin 3. sayfalarında ve sosyal medyada oldukça sık rastladığımız haberlerdir. Peki, kıskançlık nedir? Niye kıskanç olunur? Kıskançlık sevginin gösterilme biçimi midir? Freud, normal kıskançlığın bile mantık dışı bir olay sayılması gerektiğini, böyle bir duygunun bilinç denetimi altında olmadığını ifade etmiştir. Diğer taraftan kıskançlık, yitirilmek istenmeyen bir kişinin ya da bir ilişkinin yitirileceği ya da tehdit altında olduğu sanısıyla yaşanan karmaşık bir ruhsal yaşantıdır. Olumsuz olarak nitelendirebileceğimiz bir duygu durum halidir. Genellikle kendisini yetersiz ve değersiz gören, değerlilik duygusu dış etkenlerden etkilenen, özgüveni düşük bireylerde, patolojik olarak gözlenen bir davranış şeklidir.

    Yaşantımız içinde kıskançlığın farklı formlarıyla karşı karşıya kalırız. Çocukluk dönemlerimizde kardeşimizi ya da ebeveynlerimizi, ergenlik dönemimizde arkadaşlarımızı, yetişkinlik döneminde ise sahip olamadığımız yaşantılara ve eşlere karşı bu duyguyu yaşamamız muhtemeldir. Önemli olan bu duygu ile baş edebilme halimizdir.

                  “Seven insan kıskanır” sözü günlük hayatımızın içinde ne kadar dilimize pelesenk olsa da dozunda olmayan kıskançlık ilişkilerimizin yıpranmasına ve yıkıcı hale gelmesine sebebiyet verecektir. Kıskançlık, evlilikle ilgili problemlerin ve boşanmaların en büyük sebeplerinden biridir. Shakespeare’in sevilen karakterlerinden biri olan Othello ile karısı Desdemona’nın hikayesi kıskançlık duygusunun sonuçlarını gözler önüne sermektedir. Othello ve Desdemona büyük bir aşk yaşamaktadır. Ancak Othello’nun büyük aşkına ilk hediyesi olan mendili karısı Desdemona kaybeder. Othello karısının mendili kaybettiğinden şüphelenir. Iago bunun üzerine komplo hazırlar. Karısının Cassio ile aşk yaşadığına Othello’yu inandırır. Othello kıskançlığından karısını ve Cassio’yu öldürür. Shakespeare’in anlattığı gibi kıskançlık ölümle son bulmuştur. Bu hikâye tıpta “Othello Sendromu”(patolojik kıskançlık) olarak tanımlanır.

          Sağlıklı kıskançlık ise ilişkinin tuzu biberi diyebileceğimiz bir durumdur.  Duygusal partnerler birbirlerine güvenmek, birbirlerine bağlılıklarından emin olmak isterler. Bu güvence ve sevgiyi sağladıklarına emin olduklarında günlük hayatın rutin etkinliklerine kendilerini kaptırırlar ve sevgiyi takdir etmemeye başlarlar. Bu yüzden romantik kıskançlıklar kişilerde yarattığı duygusal kaygıdan dolayı bireylerin ilişkilerini gözden geçirmesini sağlar. Eşlerin birbirlerine değerlerini hatırlatır. O yüzdendir ki zaman zaman yaşanan dozunda kıskançlıklar ilişkiye olumlu etki edecek ilişkinin canlı kalmasını sağlayacaktır.

    Kişilerin kıskançlık ve kıskançlıkla baş etme yöntemleri farklıdır. Kadınlar genellikle duygusal olarak değerlendirir ve pasif tepkiler gösterirler. Daha yapıcı bir tavır göstermekle birlikte kendi isteklerinden vazgeçen ve alttan alan bir yaklaşım sergilerler. Erkekler ise fiziksel olarak değerlendirirler ve daha saldırgan tepkiler verirler. Genellikle tehdit ederek ya da şiddet uygulayarak sonuç elde etmeye çalışırlar. Sizin için de kıskançlık ilişkilerinizi ve psikolojik sağlığınızı etkileyen bir sorunsa, bu duyguların ortaya çıkmasının altındaki etkenleri ve tetikleyicileri tespit etmek ve hangi ihtiyacınız karşılanmadığında bu duyguları hissettiğinizi fark etmek bu duygularla başa çıkabilmeniz için oldukça önemlidir. Bu sorun bireysel olarak ya da çift olarak üstesinden gelemediğiniz bir konu halini aldıysa, psikolojik destek almak yaşadığınız sorunla başa çıkabilmeniz için size yardımcı olacaktır.

    SEVGİ teleskoptan bakar, KISKANÇLIK ise mikroskoptan. (Josh BİLLİNGS )

  • Aşkın Kimyası ve Psikolojisi

    Aşkın Kimyası ve Psikolojisi

    AŞK nedir? Aşk psikiyatrik bir rahatsızlık mı? Aşkın kimyası nedir? Herkes aşkı aynı mı yaşar? Aşkın bir ömrü var mı? Bu sorular yüzyıllar boyu merak edilen, birçok esere konu olmuş ama hala cevabı aranan sorulardır. Bir şaire göre özlemdir, varoluştur, biz olmaktır. Bir ressama göre mavidir aşk. Bir filozofa göre “Aşk diye bir şey var mıdır?” sorusunun cevabıdır. Bir psikoloğa göre aşk, hem normal hem de nörotik olmaktır. Cevabını bulamadığımız ama içine birçok anlamı yüklediğimiz kelimedir AŞK.

    Aşk psikiyatrik bir rahatsızlık mı? Beyin ve Sinir Cerrahi uzmanı Prof. Dr. Kemal Yücesoy, aşkı geçici bir delilik hali ve akıl tutulması olarak tanımlar. Kişinin saniyenin beşte biri kadar sürede görsel beğenisinin oluştuğunu, görsel algıyla birlikte kalp çarpıntısının başladığını ve sürecin 1,5 saniye sürdüğünü, aşk başlayınca beyinde hummalı bir çalışmanın gerçekleştiğini aynı anda 12 merkezin aktive olduğunu ve bu durumun aşk denilen geçici delilik halini ortaya çıkardığını ifade etmiştir.

    Aşkın kimyası nedir? Feniletilamini, aşkın molekülü olarak tanımlayabiliriz. İlk görüşte bize aşk dedirttiren kimyasaldır. Özellikleri bize uygun bir kişiyle karşılaştığımızda uyarılan beyin feniletilamin, dopamin ve norepinefrin salgılamaya başlar ve görsel uyaranlar bu salınımı artırır. Feniletilamin, karında kelebekler uçuyor diye nitelendirdiğimiz karında kan çekilmesine bağlı krampların, gözbebeklerinizin büyümesinin, uçuyormuş gibi hissetmenizin ve sebepsiz gülücüklerinizin sahibidir. Dopamin ise beynin “ödül kimyasalı” olarak da bilinir. Gözümüzün aşık olduğumuz kişiden başkasını görmemesi bu kimyasalın hediyesidir. Aşkın başlangıcında yaşadığınız uykusuzluk, iştahsızlık, konuşkan ve çoşkulu hallerimiz dopaminin etkisidir. Aşık olduğunuz kişiyi düşünmeniz bile dopamin seviyenizi artırır. Norepinefrin ise; engel olamadığınız kalp atışlarınızın sorumlusudur. Endorfinler ise ilişkinin devamında bağlılık, güven, içtenlik duygularının sebebidir.

    Herkes aşkı aynı mı yaşar? Psikolojik olarak aşkı ifade etme şeklimiz içinde yaşadığımız toplumun öğretileridir. İnsanlar, ebeveynlerinden arkadaşlarından ve kendi yaşantıları sonucu, kimin çekici olduğunu, aşkın nasıl bir duygu olduğunu, aşık olan kişinin nasıl davranacağını öğrenirler. Yani aşk olarak ifade ettikleri duyguları nasıl algılayıp yorumlayacaklarını öğretiler sonucu bilirler. O yüzdendir ki; aşkı herkes farklı yaşar. Bazı âşıklar aşkı coşkulu, neşeli ve hayatın vazgeçilmez bir rengi olarak yaşarken, bazı aşıkların ise aşkı yaşama şekli tedavi gerektirecek kadar yoğun ve takıntılıdır.

    Peki, aşkın bir ömrü var mı? Âşık olmamızla başlayan beyin aktivitesi zamanla azalır. Prof. Dr. Kemal Yücesoy, “aşkın ömrünün hem hormon ölçümleriyle hem beyin görüntülemeleriyle 2,5 yıl olarak belirlendiğini “ifade etmiştir. 2,5 yıl içinde hormonların yavaş yavaş azaldığını belirtmiştir. Diğer taraftan dünyada çeşitli ülkelerde yapılan araştırmalarda bu süre sonunda boşanmaların arttığı bulunmuştur. Özdemir Asaf’ın da dediği gibi “ Benimle ömür geçer mi ki dedim. Senle geçirmeye ömür yeter mi? dedi. İşte bu bana bir ömür yetti.” Aşkın ömrü hissettiğimiz kadardır.

    Aşkla yaşanacak bir ömür diliyorum. Sevgililer gününüz kutlu olsun.

  • Okula Uyum

    Okula Uyum

    Okulların açılmasıyla birlikte ailelerde ve çocuklarda yeni ortama uyum sağlamanın davranışsal değişikliklerini gözlemliyoruz. Bu süreçte aileler birçok kaygı yaşamaktadır. Bazen aileler çocuklarından ayrıldıkları için suçluluk duyar. Bu durum çocukların okul korkusunu arttırır. Çocuğun ayrılırken duygusal olarak annenin üzgün olması kreş ve anaokuluna yeni başlayan çocukta belirsizlik ve terk edilme kaygısı yaşanır. Çoğunlukla aşırı koruyucu ve hoşgörülü ortamda yetişmiş çocuklarda bu kaygı durumu daha yoğun yaşanır. Okula uyumun kolay ve sorunsuz bir şekilde gerçekleşmesi çocuk için oldukça önemlidir. Okula uyumda çocukların zorlanmasının birden fazla nedeni olabilir;

    Ayrılık kaygısı

    Belirsizlik ve bilinmezlik

    Anneye aşırı düşkün olmak

    Performans kaygısı

    Yeni kardeşin doğumu veya annenin hamile olması

    Anne ve babanın hasta olması

    Çocuğun yeni ortamlara alışmakta zorlanması

    Çocuğun mizaç özellikleri

    Evde kuralların olmaması

    Okula uyum sürecinde aileler için bazı öneriler;

    Okula başlamadan önce yaşanılacak süreç ile ilgili çocuğa ayrıntılı bilgi verilmelidir. Sadece oyun ortamı değil okul kavramı anlatılmalıdır.

    Okul seçiminde mutlaka çocukta bulunmalıdır,

    Okulun olumlu yanlarından bahsederek teşvik edilmeli,

    Sorumluluk bilinci kazandırılmalıdır,

    Aile sabırlı olmalıdır,

    Aile çocukla okula geliş gidiş saatleri ile ilgili konuşmalı, sadece belli bir zaman dilimi içinde kreş/anaokulunda kalacağı söylenmelidir,

    Özellikle ilk günlerde çocuk kapıdan teslim edilip kapıdan teslim alınmalı, vedalaşma mümkün olduğunca kısa tutulmalı,

    İlk günlerde fazla soru sormak, ne yediği ile ilgilenmek çocuğun uyumunu bozabilir. Sadece ”Günün nasıl geçti?” diyerek kendisinin anlatması beklenilmelidir,

    Yeni uyum sürecinde çocuğun düzenli yaptıklarına müdahale edilmemelidir,

    Çocuğun evden stressiz ayrılmasına özen gösterilmelidir,

    Okul alışverişinde mutlaka çocukta dahil edilmelidir,

    Anne- babanın kaygılarından çocuğa bahsedilmemelidir,

    Kötü olduğunda seni alırım demekten kaçınılmalıdır,

    Uyum sorunları hafta başından hafta sonuna doğru azalacaktır. Aileler sabırlı ve sakin olmalıdır.

    Çocuklar kendini güvenli hissettikleri ev ortamından yabancı bir ortam olan okula gitmede zorlanması normaldir. Bu süreci hem aile için hem de çocuk için iyi yönetmek gerekir. Okula başlama doğal bir süreç olup, okula başlamadan hemen önce değil çocuğun bütün gelişim dönemlerinde çocuğa sorumluluk bilincinin anlatılması fayda sağlayacaktır.