Kategori: Psikoloji

  • Affetmeyi Seçin

    Affetmeyi Seçin

    Etrafınızdaki kişilere affetmenin ne demek olduğunu sorduğunuzda, “uğradığınız haksızlıkları unutup, o kişiyle ilişkinizi sürdürmeye devam etmek” anlamına gelen cevaplar alırsınız.

    Halbuki affetmek, ne yapılanları unutmak, ne de o kişiyle konuşmaya devam etmektir. Affetmek, o kişiyi suçsuz bulduğunuz anlamına da gelmez; hatasını görmezden geldiğiniz anlamına da. Birçok kişiden şu cümleleri duyabilirsiniz; ”Affettim, çünkü onu çok seviyorum.”, “Affettim, çünkü onsuz yapamıyorum.”, “Affedersem kendimden ödün vermiş olurum.”, “Affedersem aynı hatayı tekrar eder.”

    Fakat affetmenin karşı tarafla alıp veremediği bir şey yoktur. Affetmek, bizim seçimimizdir. Affetmek, kendi iç dünyamızda aldığımız bir karardır. Özgür irademizle, yaşadıklarımızdan kaynaklanan olumsuz, bizi yıkan duyguları daha fazla içimizde barındırmaktan vazgeçmemizdir. Bu durumu “Başkasını affetmeyen kimse, kendisinin de üzerinden geçmek zorunda olduğu köprüyü yıkmış olur.” sözüyle çok güzel bir biçimde ifade etmiş George Herbert.

    Affetmek, karşılaştığınız durumlardan ders çıkarmanızı sağlar. Affetmediğiniz sürece kendinizi cezalandırmış olursunuz; siz her ne kadar karşı tarafı cezalandırdığınızı düşünseniz de. Ve affetmek zordur, onun için ”Affetmek büyüklüktür.

    Affetmek, sizi iyileştirir. Bunu anlamak için, karşı tarafı affetmediğinizde neler deneyimlediğinize dikkat etmeniz yeterli olacaktır; hem fiziksel olarak hem de ruhsal olarak… Affettiğinizde hafifleyeceksiniz.Kendinizi serbest bırakacak, özgürleştireceksiniz.

    Araştırmalar da affetmenin birçok olumlu etkisini gözler önüne seriyor. Affeden kişiler, daha sağlıklı ilişkiler kurabiliyorlar. Kan basınçları azalıyor ve kalp atım hızları normalleşiyor. Hafızaları daha güçlü oluyor, vücut savunma sistemleri daha iyi çalışıyor, kronik ağrıları ve uyku problemleri azalıyor, dolayısıyla yaşam kaliteleri oldukça yükseliyor.

    Siz de tüm bu değişiklikleri kendinizde fark etmek istemez misiniz?

    Öyleyse, biraz kendinize müsaade edin ve yalnız kalın.

    Şimdi iyice düşünün… Kimi affedemiyorsunuz? Kendinizi mi, yoksa size haksızlık ettiğini düşündüğünüz birisini mi?

    Yaşadığınız deneyimi kabullenin.

    “Bunu bana nasıl yapar?”, “Nasıl böyle bir hata yaptım?”, “Bunun sonuçlarına katlanmalı(yım).” gibi ruhunuzu incitecek düşünceleri bir kenara bırakın.

    Ona / kendinize söylemek istediklerinizi söyleyin.

    Ve onu / kendinizi affettiğinizi de söyleyin.

    O kişi affettiğinizi bilmese de siz KENDİNİZ İÇİN bilin.

    AFFEDİN…

    Kaynakça: Nakajima, Şafak (2017) ” Affetmek”

    Tibbits, Dr Dick (2007) Affetmenin İyileştirici Gücü. Çev. H. Canlı, Kalemus Yayınları

  • Kendimizle Tanışalım

    Kendimizle Tanışalım

    Hepimiz zaman zaman kendimize “Ben kimim, varoluşumun nedeni ne?” gibi sorular sormuşuzdur. Bu soruları kendimize sormamız oldukça doğal bir durumdur çünkü aksi takdirde şuana kadar kendimizi tanıma ve anlama konusunda herhangi bir adım atmamışız demektir.

    Kendini tanıma, insanın psikolojik ve fiziksel açıdan kendi özelliklerinin farkında olması ve bunları objektif bir biçimde değerlendirmesi ile ilgilidir. Kendini tanımayan bir kişinin; ne istediğinin, neye yatırım yapması gerektiğinin, gücünün, yeteneklerinin, hayatının anlamının, hayattan beklentilerinin vs. farkında olması ve bu kişilerin kendilerine ait hayal ve hedeflerinin olması beklenemez. Eminim biraz düşündüğünüzde siz de etrafınızda istemedikleri kişilerle istemedikleri yerlerde yaşayan, kendini gerçekleştiremeyeceği bölümlerde okuyan, potansiyel ve yeteneklerini kullanamadığı işlerde çalışan kişileri anımsayacaksınız. İşte bu durumun en büyük nedenlerinden bir de günümüzde milyonlarca kendisini tanımayan bireyin olmasıdır.

    Kendini tanımak birey için birçok kolaylık sağlamakla birlikte kolay bir süreç değildir. Çünkü, insanların kendilerine objektif bir biçimde yaklaşması, başkalarını objektif bir biçimde değerlendirmesinden daha zordur. Diğer yandan, küçük yaşlardan itibaren çevrenin etkisi altında kalmamız kendimizin farkına varmamızı neredeyse imkansız kılmaktadır. Ailemiz ve toplum maalesef sürekli bize nasıl davranmamız, nasıl düşünmemiz, neye inanmamız, nasıl bir hayat sürmemiz, hatta kimi kendimize eş/dost kimi düşman seçmemiz gerektiğini dahi dikte eder. Bizler de onaylanma ihtiyacıyla içinde bulunduğumuz topluma göre şekil alır, aslında olmadığımız biri haline geliriz.

    Halbuki, kendimize saygı duymalı, kendi mantığımıza ve duygularımıza kulak vermeliyiz. Ancak bu sayede kendi fiziksel özelliklerimizin, duygularımızın, düşüncelerimizin, isteklerimizin/istemediklerimizin, ihtiyaçlarımızın, güçlü ve zayıf yanlarımızın, amaçlarımızın, inançlarımızın, değerlerimizin ve yeteneklerimizin farkına varabiliriz.

    Unutmayın, hiçbir şey için geç değildir. Eğer siz de kendi gücünüzü keşfetmek istiyorsanız lütfen aşağıdaki soruları iyice düşünerek yanıtlamak için kendinize zaman tanıyın.

    -Hayatımın amacı nedir?

    -Hayatımın yönetimi benim elimde mi? 

    -Başkalarıyla ilişkimde en çok nelere önem veriyorum?

    -Beni tanıyan insanlar benimle ilgili olumlu ya da olumsuz neler söylerlerdi?

    -Hayatımda gerçekleşmesini en çok istediğim şey nedir? 

    -Dünyada değiştirebileceğim bir şey olsaydı bu ne olurdu?

    -İyi yaptığımı düşündüğüm şeyler var mı? Varsa ne/neler?

    -Nasıl biriyim? Aklınıza gelen tüm yanlarınızı not alın. (bencil, yardımsever, neşeli, heyecanlı, hırslı… )

    -İsteklerime ulaşmam için hangi yanlarımı güçlendirmem ve hangi yanlarımı zayıflatmam gerekiyor?

    Bir sabah uyansam ve her şey tam da istediğim gibi olsa, şuanki yaşantımla arasında ne gibi farklılıklar olurdu?

    Bu farklılıkların hangilerinin gerçekleşmesi bana bağlı? (sıralayın)

    Ve gerçekleşmesi size bağlı olan “farklılıklar” için harekete geçin!

    Sevgiyle kalın…

  • Psikolojiye Dair

    Psikolojiye Dair

    Duygu, düşünce ve davranışlar hayatımızda oldukça iç içe geçmiş üç ayrı kavramdır. Birçok kişi duygu ve düşüncelerini birbirinden ayırt etmekte güçlük çeker fakat beynimizin ürünü olan bu iki kavramı birbirinden ayırt edebilmek için bazı ipuçları vardır. Önce duygu ve düşüncenin anlamını genel hatlarıyla açıklayıp daha sonra bu ipuçlarından söz etmeye ne dersiniz?

    Duygunun herkes tarafından kabul görmüş bir tanımı yoktur. Tüm bilim insanları ve sanatkarlar duyguyu kendi alanları çerçevesinde incelemektedir. Carl Gustav Jung’un ”Duygusuz karanlığı aydınlatamayız ve bitkinliği harekete çeviremeyiz.” sözü duygulara karşı ortak düşünceyi destekler niteliktedir. Çünkü, duyguları yaşayabilmek insanın sahip olduğu en önemli özelliklerinden birisidir. Duyguların olmadığı bir yaşam düşünebilir misiniz?

    İnsan hayatı boyunca birçok olay ile karşılaşır, karşılaştığı olayları kendisine göre değerlendirir ve yorumlar. Bu noktada iç dünyamızın aynası olan duygular devreye girer. Unutmamalıyız ki, insan hiçbir zaman tek bir duygu yaşamaz. Hissedilenler her zaman birden fazla duygunun ürünüdür. Hatta bazen birbirine çok zıt duyguları bile aynı anda deneyimleyebiliriz. İşte yaşadığımız bu duygular düşüncemizi belirler ve düşüncelerimiz de davranışımızı. Ve aynı zamanda oluşturduğumuz düşünce var olan olumlu ya da olumsuz duygumuzu daha çok belirginleştirir.

    Duygularımızı ana hatlarıyla negatif ve pozitif olmak üzere ayırırsak; heyecan, mutluluk, neşe, iyimserlik gibi duygular pozitif duygular, üzüntü, korku, kızgınlık, öfke şiddet, kıskançlık gibi duygularsa negatif duygular olarak tanımlanabilir. Yani, kendimize nasıl hissettiğimizi sorduğumuzda aldığımız cevap bize duygumuzu verir. Fakat düşünceler başı-sonu belli cümleler halinde ifade edilir.

    Gelin bir alıştırma yapalım; Eşinizin her akşam aynı saatlerde eve döndüğünü düşünün. Bir akşam eşinizin genelde evde olduğu saatin üzerinden bir saat geçtiğini fark ediyorsunuz. Telefon ediyorsunuz fakat eşinizin telefonu kapalı. Şimdi düşüncelerimizi ve duygularımızı yazalım.

    Düşüncelerimiz:

    ”Kesin başına bir şey geldi.”

    ”Kaç kez söyledim beni merakta bırakma diye,yine ne işler peşinde bu adam!” 

     ”Kesin yine arkadaşlarıyla maça gitti. Artık bütün vaktini arkadaşlarına ayırır oldu!”

    Sırayla duygularımız:

    Endişe,korku

    Endişe,öfke

    Öfke,kıskançlık

    şeklinde olabilir.

    İşte duygu ve düşüncelerimizi bu örnekte farklı perspektiflerden net bir biçimde görmemiz mümkün. Şimdi başka bir şekilde deneyelim; Örneğin; çok eski ve sevdiğiniz bir arkadaşınızın yıllar sonra doğum günü dileklerini yazdığı bir mesaj alıyorsunuz. “Canım arkadaşım aradan o kadar zaman geçmesine rağmen doğum günümü unutmamış.” Yukarıdaki cümle bizim duygumuz mudur yoksa düşüncemiz midir? Doğru tahmin ettiniz! Düşüncemizdir. Peki burada nasıl duygular deneyimlemiş olabiliriz? Mutluluk Neşe…

    Şimdi olumsuz duygulara bir örnek verelim; Yarın tezinizi teslim edeceğinizi hayal edin ve henüz tezinizin yeterince iyi olduğunu düşünmüyorsunuz. Düşüncemiz: Yarın tezimi teslim edeceğim fakat her zamanki gibi bunu da beceremedim! Şimdi kendinize şunu sorun; Gerçekten şimdiye kadar başarabildiğiniz hiçbir şey yok mu? bu soruyu yanıtladığınızda aşırı genelleme yaptığınızı fark edeceksiniz.

    Şimdi kendinize sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: “Tezimi iyi bir şekilde teslim edemezsem düşük not alırım.” olacaktır.

    Kendinize tekrar sorun: “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: “Düşük not alırsam ortalamam düşer.” olacaktır.

    Diyelim ki belli bir yerde yüksek lisans yapma hayaliniz var ve ortalamanız düştüğünde bu hayalinizden uzaklaşıyorsunuz.

    Şimdi tekrar sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: ” … Üniversitesi’nde yüksek lisans yapamam.” olacaktır.

    Şimdi tekrar sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Yanıtınız muhtemelen: “Hayalimi gerçekleştirememiş olurum.” olacaktır.

    Şimdi tekrar sorun; “Bu durum benim için neden önemli?”

    Eğer artık ’’Bu durum benim için neden önemli?’’ sorusuna verebileceğiniz bir yanıt kalmadıysa, kendinize şu soruyu sorun: “Hayalimi gerçekleştirememe konusunda ne hissediyorum?’’ Cevabınız; üzüntü, umutsuzluk, mutsuzluk, keder vs… olabilir. 

    İşte bu şekilde duygu ve düşüncelerinizi çözümleyebilirsiniz. Bazen bilgileri çarpıtma, hayatımızdaki olumluları yok sayma, olayları abartma, aşırı genelleme, kişiselleştirme, ya hep ya hiç biçiminde düşünme, zihin okuma gibi düşünce hatalarınızı fark edebilirsiniz. Böyle zamanlarda düşüncenizi destekleyen ve desteklemeyen “alternatif düşünceler” bulmaya çalışarak gerçekçi bir bakış açısı kazanıp bunun sonucunda daha sağlıklı davranışlarda bulunup hayatınızı daha yaşanılır kılabilirsiniz.

    Sevgiyle kalın…

  • Hobiler Düşündüğümüzden Çok Daha Fazlası

    Hobiler Düşündüğümüzden Çok Daha Fazlası

    İnsanların birbirlerini tanımaya çalışırken sıkça sorduğu bir sorudur “Boş zamanlarınızda neler yapmaktan hoşlanırsınız?”. Bu sorunun cevabı bize kişiyle ilgili oldukça önemli ip uçları verecektir. Çünkü boş zamanlarımızda yaptığımız her türlü aktivite bizim birer seçimimizdir ve bu aktiviteler bizi yansıtır. İşte herhangi bir zorunluluk olmadan seçtiğimiz, severek ve keyif alarak yaptığımız her türlü aktiviteye “hobi” deriz.

    Hobiler, kişinin kişisel gelişimine katkıda bulunmakla birlikte kişinin stresten arınmasına ve zihninin dinlenmesine de olanak tanır. Hobileri olan insanlar, keşfetmeye ve yeniliklere açıktır. Bu kişiler dış dünyayı keşfetmenin yanısıra kendi zihinsel ve fiziksel yeteneklerini de tanıma fırsatı yakalarlar. Ve bu beceriler kişiden kişiye değişiklik gösterdiğinden dolayı hobiler de kişiden kişiye değişiklik gösterir.

    Hobi dediğimizde aklınıza uç aktiviteler gelmesin. Kitap okumak, bulmaca çözmek hatta yazmak da hobidir. Hobi edinmek isteyen kişiler çok geniş bir yelpazeyle karşılaşır. Yogadan, ebru sanatına, enstrüman çalmaktan, fotoğraf çekmeye, balık tutmaktan ahşap boyamaya, takı yapmaktan bitki yetiştirmeye, satrançtan okçuluğa birçok hobi bu yelpazede yer almaktadır.

    Hobiler sadece insanların boş zamanları doldurmaya veya insanları günlük stresten uzaklaştırmaya değil bundan çok daha fazlasına yarar.

    Hobiler kişinin görsel, işitsel ve sözel yeteneklerini arttırır. Tamamen kendi isteğimizle yaptığımız bu aktiviteler mutlu olmamızı sağlar, özgüvenimizin gelişmesine katkıda bulunur, bizi öz-disiplin sahibi bireyler yapar ve bu doğrultuda sosyal yaşantımızda kendimizi daha iyi ifade edebilen, aktif bireyler olmamızı sağlar. 

    Yapılan araştırmalar doğrultusunda, bulmaca çözmek gibi daha çok zihinsel beceri gerektiren aktivitelerin bunama başlangıcını geciktirdiği gözlemlenmiştir. Sanatsal değer taşıyan hobilerin ise sağ beyni etkin kullanarak duygusal zekayı geliştiren, kişiyi stresten uzaklaştıran, konsantrasyonu arttıran etkisi kanıtlanmıştır. Diğer yandan, spor aktivitelerinin beyinde “endorfin” hormonunun salgılanmasını sağladığı gözlemlenmiştir.  “Mutluluk hormonu” olarak da bilinen bu hormon beyinde ne kadar çok salgılanırsa kişideki rahatlama ve mutluluk da o kadar artacaktır. Bu nedenle özellikle depresyon hastalarınca yoga, pilates, spor aktiviteleri gibi fiziksel aktiviteler tercih edilebilmektedir. 

    Kendinize iyi gelecek bir hobi mi arıyorsunuz?

    Eğer hobi edinmek istiyorsanız ve sizin için uygun hobiyi henüz bulamadıysanız, öncelikle aktiviteyi bireysel mi yapmak istiyorsunuz yoksa başkalarıyla birlikte yapılan bir aktivite mi sizi daha mutlu eder bunu düşünün. Daha sonra fiziksel olarak hareketli bir aktivite mi yapmak istiyorsunuz yoksa sakin bir aktivite mi buna karar verin. Son olarak yaptığınız aktivite genelde aynı yerde mi olmalı yoksa daha çok gezeceğiniz, kendinizi farklı yerlerde bulacağınız bir aktivite mi olmalı bu soruyu cevaplayın. İşte bu üç sorunun cevabını alabildiğinizde birçok aktiviteyi elimine etmiş olacaksınız ve sizin için uygun olan aktivitelerden birini seçmek kolaylaşmış olacak.

    Bırakın çocuklarınız hobilerini kendileri belirlesin (!)

    Bazen ebeveynler çocuklarının aktivitelerini belirleme eğilimi taşıyorlar. Kendi yapmak isteyip yapamadıkları aktiviteleri çocukları yapsın istiyorlar. Bırakın çocuklarınız hobilerini kendileri belirlesin. Kendi sevdikleri, yapmaktan zevk aldıkları aktiviteleri yapmalarına fırsat tanıyın. Sizin yapmasını istediğiniz aktivite her ne kadar çocuğun gelişimine katkı sağlayan bir aktivite olsa da eğer çocuğunuzun bu aktiviteye ilgisi ya da yeteneği yoksa o alanda pek fazla gelişme kaydedemeyecektir ve bu durum onu mutsuz ettiğinden aktiviteyi bırakmak isteyecektir. Akabinde çocuğunuz belki bunu bir “başarısızlık” olarak algılayabilir hatta bu durum öz-güveninin sarsılmasına yol açabilir. Bu nedenle çocuğunuzun severek yaptığı, kendisini ifade edebildiği aktiviteyi yapması konusunda onu destekleyin. Eğer bu aktivitede çocuğunuz belirgin bir başarı elde edebiliyorsa onu ilerlemesi için cesaretlendirin, yönlendirin ve teşvik edici olun.

    Sevgiyle kalın…

  • Çocuklarda Sorumluluk Bilincini Oluşturmak

    Çocuklarda Sorumluluk Bilincini Oluşturmak

    Sorumluluk kavramı son zamanlarda önemi daha da artan değerlerden birisi haline geldi. Kısaca sorumluluğu; bireyin yaş, cinsiyet ve gelişim düzeyine uygun olarak yüklendiği görevleri yerine getirebilmesi olarak tanımlayabiliriz.

    Çocuklarda iki yaşından itibaren sorumluluk duygusu aileden ve çevreden edindiği öğrenmelerle gelişmeye başlar. Bu eğilim aile tarafından çocuğun kendi kirli tabağını kaldırması, oyuncaklarını toplaması ve yerine koyması, yardımla giyinmesi, soyunması şeklinde değerlendirilebilir. Bu verilen görevler çocuğa bir iş başarmanın keyfini, değer görmenin kıvancını yaşatacaktır.

    Yaş büyüdükçe görevler çeşitlendirilebilir. Örneğin, dört yaşındaki çocuklar basit ev işlerine yardımcı olarak ailenin bir parçası olduklarını, onlara ihtiyaç duyulduğunu hisseder. Bunun yanı sıra sofra kurmak, bulaşık makinesini boşlatmak, alışveriş dönüşü malzemeleri yerleştirmek gibi sorumluluklar onlara verilebilir.

    Beş – altı yaşlarındaki çocuklar kirli giyeceklerini sepete atmak, kıyafet seçmek ve giyinmek, ayakkabı bağlamak, telefona gerektiği gibi yanıt vermek, çiçek sulamak gibi işleri kolaylıkla yapabilirler.

    Çocuğun yaşına uygun sorumluluklar verilmesi, seçim yapmasına izin verilmesi, onun adına düşünüp karar vermekten kaçınılması; çocuğun kendi kararlarını verebilen, karar verirken elindeki kaynakları kullanabilen, değer yargılarını gözeten, bağımsız davranabilen, kendine güvenli, başkalarının hakkını çiğnemeden kendi ihtiyaçlarını karşılayabilen bir birey olarak yetişmesini sağlayacaktır.

    EBEVEYNLER NE YAPMALI?

    • Çocuğunuz sizinle işbirliği yapsa da yapmasa da ona koşulsuz sevgi ve onay gösterin.

    • Çocuğunuz ne yaparsa yapsın ona değer verdiğinizi ve onu kabul ettiğinizi bilmesini sağlayın.

    • Koruyucu tutumdan vazgeçin. Bırakın sorumluluklarını kendi başına yerine getirsin. Bu konuda ona güvenin ve bunu davranışlarınızla ona gösterin.

    • Liste hazırlayın ve görevlerini kendisinin seçmesini sağlayın.

    • Kardeşler arasında adil bir görev paylaşımı sağlayın.

    • Yanlışlarının sonuçlarına katlanmasına izin verin. Bu konuda duygusal davranmayın.

    • Çocuğunuza iyi birer model olun ki, onlardan da iyi davranışlar bekleyebilin.

    • Ceza ve yaptırımlarla karşılaştırmak yerine manevi yönden destekleyin.

  • Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Çocuklarda Özgüven Gelişimi

    Güven duygusu çocuk daha doğar doğmaz gelişmeye başlayan en temel duygulardan biridir. Bebekliğin ilk 0 – 12 ayları arasında güvenin temelleri atılmaya başlanır. Bebek ağladığında annenin onun ihtiyacını karşılama süresinin uzunluğu, biçimi (örneğin; emzirirken kucağında bebeği tutuş şekli), gösterdiği ilgi ve sevgi çocuktaki güven duygusunun oluşumunu birebir etkiler. Daha ilerki yıllarda annenin ve  babanın çocuğu disipline etme şekli, çocuklarına gösterdikleri ilgi ve sevginin düzeyi de gene çocuktaki güven duygusunu etkiler.

    Özellikle 0-6 yaş arasındaki bir çocuk ailesi tarafından sevildiğinin ve değer gördüğünün bilincine erişirse kabul gördüğünü anlar ve güven duygusu geliştirir. Özgüvenin temelleri de böylece atılmış olur. Bunun tam tersi olarak eğer aile çocuğuna, yeterli ilgi, sevgi ve bakım vermediyse çocuk hayata karşı güvensiz, şüpheci ve çekingen bir tutum takınır. Unutmayın, ailesine karşı güven besleyemeyen birisi elbette ki dışarıdaki dünyaya hiç güvenmeyecektir.

    Özgüven duygusu nasıl geliştirilir?

    • Kendi başına bir şeyler başarabilmesi için çocuğunuza fırsatlar yaratın.

    • Kendi kararlarını vermesi için onu destekleyin.

    • Düşüncelerine itiraz ederken ya da reddederken kullandığınız dile dikkat edin.

    • Çocuğunuzu sadece “çocuğunuz” olduğu için sevin. Uslu durduğu ya da okulda başarılı olduğu için değil. Sevgi asla koşula bağlanmamalıdır.

    • Çocuğunuzu diğer çocuklarla asla ve asla kıyaslamayın; çünkü bu onun olduğu gibi kabul görmediğinin ispatıdır.

    • Çocuğu sert kurallar ve katı cezalarla asla disipline etmeye çalışmayın. Bu da çocuğu ürkek ve pasif kılar.

    • Yaratıcılıklarını destekleyici aktiviteler oluşturun.

    • Çocuğunuza “yaramaz, söz dinlemez, yalancı” gibi olumsuz etiketler yapıştırmayın.

    • Olumsuz bir noktaya değinecekseniz, öncelikle olumlu yönlere vurgu yapın. Örneğin: “Soruyu çözerken şu noktaya kadar çok iyi gitmişsin, fakat o noktadan sonrası seni biraz zorlamış” gibi.

    ERGENLİK ÇAĞINDA ÖZGÜVEN

    Eğer bireyin çocukluk çağında sağlıklı temellere bağlı bir güven anlayışı varsa, ergenlik çağını özgüvenle ilgili ciddi sorunları olmadan geçirecektir. Tam tersi bir durum söz konusuysa, özgüven problemi ergen için çok daha ciddi bir problem haline gelebilir. Çocukken çok da umrunda olmayan toplum baskısı ergenlik çağında artık bireyi oldukça etkileyen bir konu haline gelmiştir. Aile dışındaki bireyler tarafından kabul görme, farkedilme ve sevilme mevzuları artık ergenin odak noktası haline gelmiştir ve eğer bu konuda  kendine güveni yoksa bu süreci çok sancılı atlatacaktır.
     

    PEKİ NE YAPMALI?

    • Unutmayın ergenlik geçici bir dönemdir. Yaşadığınız sıkıntıların büyük çoğunluğu süreç içerisinde giderek azalacaktır.

    • Ona sevildiğini, saygı gördüğünü hissettirin.

    • Arkadaşlarını olumsuz eleştirmeyin. Unutmayın, birini ne kadar çok karalarsanız o kişi o kadar kahraman olur.

    • Çocuğunuz ergenlik döneminde olduğu için yoğun duygusal davranışlar sergileyebilir. Bu tip durumlarda bir yetişkin gibi davranın ve aynı tepkiyi siz de vermeyin. Dengeleyici olun.

    • Yaptığı hataları telafi edebilmesi için çocuğunuza fırsat verin.

    • Çocuğunuzun söylediklerini eleştirirken kullandığınız dilin yapıcı olmasına özen gösterin.

    • Çocuğunuzu gerçekten dinlemeye ve anlamaya çalışın.

    • Suçlayıcı dil kullanmayın.

    • Ona güvendiğinizi belli edin; yoksa o da kendisine güvenmeyecektir.

    • Koyduğunuz kuralların çocukluk dönemindekiyle aynı kalmadığından emin olun. Artık eskiye oranla biraz daha esnek kurallarınız olmalı. Artık o bir çocuk değil, bir yetişkin adayı.

  • Çocuklar da Depresyona Girer

    Çocuklar da Depresyona Girer

    Çocukların da depresyona girebileceği bilgisi yaygın bilinen bir durum değil. Kliniğimizde gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde kimi ailelere “çocuğunuz depresyona girmiş olabilir” dediğimizde genellikle aldığımız cevap: “ne derdi var ki, daha çocuk o!” şeklinde oluyor. Aslında depresyon sadece yetişkinler için tanımlanmış olan bir duygudurum bozukluğu değil. Kimi zaman çocuklar da depresyona girebiliyor.

    Bu noktada asıl problem tanının koyulma zorluğunda ortaya çıkıyor. Çocuklar kendilerini yetişkinler kadar iyi ifade edemedikleri ve duygularını değerlendiremedikleri için depresyona girmeleri halinde bu durumu saptamak güçleşiyor. Ancak bu konuya dair bilgisi olan ebeveynler ya da klinisyenler tarafından sorun saptanabiliyor.

    Çocuğum depresyonda mı?

    Yetişkin depresyonu ve çocukluk çağı depresyonu arasında bir takım farklılıklar vardır. Değerlendirmeyi de buna göre yapmak gerekir. Bir yetişkin depresyona girdiğinde aktivitesi azalır, kendi içine kapanır ve hareketsizleşir. Söz konusu çocuk olduğunda tam aksine; aşırı hareketlilik, kızma, bağırma ve bir takım yıkıcı davranışlar görülebilir. Çocukluk çağı depresyonun diğer belirtileri ise; aşırı kaygı, kendini değersiz hissetme, duygusal patlamalar, gerginlik, çabuk sinirlenme, akranlarla iletişimin azalması, okul başarısında düşme, ebeveyni yitireceğine dair inançlar, daha önceden keyif aldığı aktivitelerden kaçınma, yeme ve uyku düzeninde değişim (artma ya da azalma) olarak sayılabilir.

    Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken kritik noktalardan biri de dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile çocukluk çağı depresyonunun belirtilerinin kimi zaman birbirine karıştığıdır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, hiperaktivitesi olan çocuk sürekli olarak aşırı hareketlidir; fakat depresyonda olan çocuk kimi zaman durgun kimi zaman hareket halindedir.

    Çocuklar neden depresyona girer?

    Çok sevdiği bir kimsenin kaybı, başka bir yere taşınma, okul değişimi, anne ve babanın boşanması, çocuğun arkadaş edinememesi ve yalnız kalması gibi durumlarda çocuk depresyona girebilir.

    Ne yapmalıyım?

    Depresyon gibi durumlarda aileler mutlaka bir çocuk-ergen terapistine danışmalıdırlar. Bu problem tedavi edilmediği durumlarda giderek kemikleşen ve şiddetlenen bir problem haline gelmektedir. Hatta bu problem yanı sıra başka sorunların da oluşmasına sebep olabilmektedir. Örneğin; kişinin depresyonundan dolayı okul başarısı düşerse ileri ki yıllarda da başarılı olamayacak, depresyonundan dolayı sosyal anlamda izole bir birey haline gelecek ve toplum tarafından  reddedilecektir. Bu da süreç içerisinde kişiyi öfkeli, agresif, kaygılı ve başarısız bir kişiye dönüştürecektir.

    Sonuç olarak; çocukluk çağı depresyonu yetişkin depresyonu kadar ciddi bir duygudurum bozukluğudur. Gerekli hassasiyetin, durumun farkedildiği andan itibaren gösterilmesi gerekmektedir.

  • Çocuk Tacizlerinin Önüne Geçebilmenin Yolları

    Çocuk Tacizlerinin Önüne Geçebilmenin Yolları

    Son zamanlarda çocuklara dair cinsel istismar haberlerinin ve hukuksal düzenlemelerin fazlaca gündemde yer alıyor olması ailelerin bu konu ile alakalı kaygılarını arttırmış durumda.

    Bizler de bu yazımızda cinsel istismar nedir ve korunma yolları nelerdir, sizleri aydınlatmak istedik:

    1. Cinsel istismar nedir?

    Cinsel istismar, ruhsal ve fiziksel açıdan henüz cinselliği anlayabilecek olgunluğa gelmemiş çocuk veya ergenin kendisinden en az 5 yaş büyük bir kişi tarafından cinsel haz amacıyla zorla veya ikna edilerek olgun bir kişi tarafından cinsel doyum amacıyla kullanılmasıdır.

    Bu türden bir davranışa cinsel istismar diyebilmek için davranışı yapan kişi ile mağdur arasında beş yaş farkın olması önemli bir psikolojik ve hukuksal kriterdir. İstismarın bütün türlerinde çocuğun rızasının olup olmaması kriter değildir.

    1. Taciz en çok hangi çevreden geliyor?

    Çoğunlukla çocuğun ve ailenin tanıdığı ve belirli bir düzeyde güvendiği büyüklerden geliyor.

    1. Cinsel istismar ile ilgili çocuğa nasıl bir eğitim verilmeli?

    Çocuklar onlara ne öğrettiğimizden çok çevremize nasıl davrandığımızdan öğrenirler.

    Çocuklarımıza sadece fiziksel değil, ruhsal konularda da sınır koymakta da zorlanıyorsak, o da bir başka yetişkine sınır koyarken zorlanacaktır. Örneğin, çocuğunuz arkadaşıyla oyuncağını paylaşmakta zorlanıyor ve siz inatla onun bu davranışının arkadaşını üzdüğünü, ona oyuncağını vermesini öğütlüyorsanız, o da bunu “canın istemese de hoşuna gitmeyen bir şeyi bir başkası için yapmalısın”ı öğrenecektir. Bir başka örnek verecek olursak, çocuğunuzu sıkıştırarak, zorlayarak seviyorsanız ve o bu duruma itiraz ettiğinde “ama bak beni üzüyorsun”u ifade eden eleştirilerle çocuğunuzu zorluyorsanız, o da bir başka kişiyi bedeni konusunda sınırlamayacaktır ve kendisine yapılanlar konusunda izin verecektir.

    Bu örneklerden yola çıkarak öncelikle çocuğunuzun size koyduğu sınırlara saygı duymalısınız ki o da bir başkasına “hayır” derken zorlanmasın.

    Diğer önem verilmesi gereken durumlar, ailenin çocuklarına herhangi birisi onlara istemedikleri şekilde dokunduğunda veya onların kendilerine/başkalarına dokunması istenildiğinde “hayır” demeyi öğretmesidir.

    Herkesin olduğu gibi onların da bazı “özel” vücut bölgeleri olduğu, bu bölgelerin adlarının ne olduğu, buralara kimlerin ne şartlarla nasıl dokunabileceği anlatılmalı ve bu sınırları korumaları için yüreklendirilmeliler.

    1. Çocuğun bir tacize maruz kaldığının belirtileri nelerdir?

    • Çocuğun normaldeki halinden daha içe kapanık veya huzursuz olduğu durumlar

    • Geceleri uykuya dalmakta güçlük, sıkça kabus görme

    • Bulunduğu yaşın gerisinde bazı davranışlara dönme hali (alt ıslatma gibi)

    • Öfke patlamaları yaşıyor olması

    • Bazı yer veya kişilerden korkma/çekinme hali

    • Yemede düzeninde değişim (azaltma veya artma)

    • Cinsel konular hakkında yaşının ötesinde bilgi artışı (daha önce hiç söylemediği argo kelimeler gibi)

    • Oyuncakları ile oynarken yaşının ötesinde bilgide cinsel hareketler ile oynaması

    • Kendine zarar verme davranışları (tırnak yeme, kesme, saç yolma, vb.)

    • Evden/okuldan kaçma

    • Genital bölge, anüs veya ağız çevresinde ağrı, renk değişimi (çürüme gibi) veya kanama

    • Tuvalet yaparken ağrı (birden çok defa)

    1. Peki aileler böyle bir durumla karşılaştıklarına dair şüphelenirlerse ne yapmalı?

    Öncelikle çocuklarını korkutmadan, güven veren bir ses tonu ve sakinlikte durumu çok da sorgular gibi görünmeden son dönemde canlarını sıkan ya da onları zorlayan olayları ve kişileri sorabilirler. Bu noktada sakin kalmakta zorlanacaklarını düşünen aileler bir uzmandan (psikolog, psikiyatr) destek alabilirler. Çocuğun ilk açıklamasına verilmesi gereken tepkiler oldukça önemlidir;

    • Çocuk sakin bir şekilde; telaşlanmadan, öfkelenmeden dinlenmeli,

    • Çocuğa inanılmalı, kendisine olanların onun suçu olmadığı anlatılmalı.

    Çocuklarda olanları anlatırlarsa; istismarcılarının onlara zarar vereceğinden, ebeveynlerini üzüp öfkelendireceklerinden, ailelerinin dağılacağından (özellikle de tacizci aile üyesi ise), ailelerinden koparılacaklarından korkarlar.

    • Çocuk, tacizcinin ona tekrar zarara vermesi ihtimaline karşı korunmalıdır.

    • Bu noktada adli makamlarla iletişime geçmek gerekir. Çocuğun olası tıbbi sorunlarının tedavisi için tıbbi yardım alınırken bir ruh sağlığı profesyoneli ile iletişime geçerek mağdur çocuğun değerlendirilmesini ve gerekli görülen desteği almasını sağlamak önemlidir.

    • Unutulmaması önemli olan nokta şudur: üstü kapatılarak veya olmamış gibi yaparak çocukların böylesi ciddi bir olayın üstesinden gelmesini beklemek yarardan çok zarar verecektir. Susmak veya susturmak yaraları derinleştirirken konuşmanın iyileştirici olduğunu ve çocuk istismarı konusunda yetkin psikoterapist desteğinin iyileşmeyi hızlandırıcı olduğunu biliyoruz.

    • Olayın açığa çıkması sonrasında çocuğa adli süreçler konusunda bilgilendirme yapmak gerekir. Ona nasıl bir süreç yaşanacağını önden basitçe anlatmak süreci daha az sorunlu yaşamasına yardımcı olacaktır.

    • Çocuğun ailesi tarafından sevilmeye devam edildiğinin hatırlatılması, olanların onun suçu olmadığı ve ailesinin onu sevmeye devam ettiğinin çocuğa açıkça söylenmesi iyileşmenin başlaması için son derece önemlidir.

  • Evinizdeki Gizli Tehlike Televizyona Dikkat

    Evinizdeki Gizli Tehlike Televizyona Dikkat

    Televizyonlar çocukların hemen hemen her zaman ilgisini çeken renkli, değişik, eğlenceli aygıtlardır. Özellikle aileler çocukları daha uslu dursun, daha kolay yemek yesinler, onlar kendileri işlerini hallederken çocuklar yaramazlık yapmasınlar diye çözümü televizyonda arıyor olabilirler. Peki bu kadar eğlenceli, güzel bir şey zararlı olabilir mi?

    • Özellikle süresi belli olmayan aşırı televizyon izleme davranışı ileride çocuklarınızın televizyona bağımlı olmasına yol açabilir.

    • Televizyon izlemek çok pasif bir etkinlik olduğundan bu alışkanlıkları onları pasif ve başka aktivitelerle ilgilenmeyen bireylere çevirebilir.

    • Günümüzde bir çok program şiddet içermektedir ve çocuklarınız siz fark etmeden bu tarz programlara maruz kalabilirler. Bunun sonucunda ise psikolojileri etkilenebilir.

    • Sürekli televizyon ile ilgilenen çocuklar dış çevrelerine karşı ilgisiz olabilirler.

    • Çocuklarınızda sürekli televizyon izlemeye bağlı bir geç konuşma görülebilir.

    • Çocuklarınızda obeziteye yol açabilir.

    • Çocuklarınızın yaratıcılığını olumsuz olarak etkileyebilir.

    • Çocuklar yaşlarına ve gelişimlerine uygun olmayan şeyler izlerlerse, izlediklerinin etkisi altında kalabilirler, dünyaya karşı güvensizlik geliştirebilirler ya da izledikleri şeylerin gerçek olduklarını düşünebilirler.

    • Televizyondan gelen uyaranlar sinir sistemine etki ederek, aşırı maruz kalma sonucu epilepsiye yol açabilirler.

    • Televizyona fazla maruz kalmak çocuklarınızda dikkat eksilmesine yol açabilir.

    • Saatlerce televizyon karşısında oturan çocuklarda çeşitli duruş bozuklukları görülebilir.

         Sürekli televizyon izleyen çocuklarda bunlardan başka daha bir sürü yan etki görülebilir. Bu yüzden çocuklarınızın televizyon izleme zamanlarını iyi ayarlamanız gerekmektedir. Özellikle 2 yaşa kadar televizyon hiç izlenmemelidir. 2-5 yaşları arasında ise günde 1-1,5 saat olarak sınırlandırılması önerilmektedir. 6 yaşından büyük çocuklara ise günde 3 saatten fazla televizyon izletilmesi önerilmemektedir.

         Bunların yanı sıra çocuklarınızın izlediği şeyler hakkında bilgi sahibi olmanız son derece önemlidir. Çocuklarınızın gelişimini kötü etkileyecek şeyleri fark edip onları izlemesini engellemeniz gerekmektedir. Unutmamak gereklidir ki okul öncesi dönemde çocuklar soyut kavramları anlayamazlar bu yüzden dünyaya hep somut olarak bakarlar. Çocuklarınızın izlediği şeyleri gerçek olarak algılamaması için siz de çocuklarınızın bir şeyler izlerken onlar ile birlikte izleyip anlamadıkları ya da yanlış anladıkları bir şey olduğu zaman doğrusunu anlatabilirsiniz. Bunu yaparak çocuklarınızla kaliteli zaman da geçirebilirsiniz.

  • YGS’ye Girecek Arkadaşlarımıza Tavsiyeler

    YGS’ye Girecek Arkadaşlarımıza Tavsiyeler

    ‘’YGS’ye 3 gün kaldı… Bunu düşünmek bile tüylerimi ürpertiyor.’’ Sende böyle düşünüyor musun?
    Her şeyden önce unutma ki yalnız değilsin. Sınava giren büyük çoğunluk seninle aynı durumda.
    Ülkemizde üniversiteye girebilmek için bir takım sınavlardan geçmemiz gerekiyor. Önce okuldaki sınavlar daha sonra da YGS, LYS. Böyle bakınca aslında şimdiye kadar birçok sınava girmiş oluyoruz. Peki neden YGS’den korktuğun kadar okul sınavlarından da korkmuyorsun? İkisi de sınav değil mi? Ya da ikisi de senin üniversiteye girebilmen için geçmen gereken sınavlar değil mi?
    Cevap tabi ki de ‘’evet’’ olacak. O zaman neden YGS ve diğer sınavlar arasında hissettiğimiz kaygı açısından bu kadar fark oluyor? Aslında biz, bir sınavın kendisinden mi bu kadar korkuyoruz?
    Fark aslında sınava yüklediğimiz anlamlarda. Yani sınavın kendisi korku uyandıran bir şey değil, ‘’Ya başaramazsam?’’ sorusuna verdiğimiz cevap korku uyandırıyor. Öncelikle bu ayrımı yapmayı öğrenmemiz önemli. Bu ayrımı kavradıktan sonra ise birkaç tavsiye işine yarayabilir.
    • Sınav olacağın yeri önceden görmek sınav günü belirsizliğini ortadan kaldırır.
    • Sınav heyecanını arttıran kişilerden, konuşmalardan uzak durmak stres seviyenin artmasına engel olur.
    • Seni üzebilecek olaylardan uzak dur ve onları sınav öncesi düşünme.
    • Sınav sonuçlarının senin kişiliğini belirlemediğini unutmaman çok önemli.
    • Uykun gelmediyse eğer buna kafayı takarsan daha çok stres yaparsın, onun yerine başka şeylerle aklını dağıt. Kafanı dağıttığın şeyler cep telefonu, bilgisayar, televizyon olmasın. Bunlar daha çok uykunu kaçırırlar.
    • Daha sınav olmadan sınav sonuçları hakkında düşünme.
    • Sınavdan sonra eğlenceli, istediğin bir plan yap ve sınav bitince o planı gerçekleştireceğini düşün.
    • Sınav için kaygılanmanın normal bir duygu olduğunu bil ve kaygından kaçmaya çalışma.
    • Eğer sınav sırasında kaygının yükseldiğini hissedersen kendine 10-15 saniye ayır ve gözlerini kapatarak derin nefesler al. Sınavdaki soruların yüzde 10’unun çok kolay, yüzde 20’sinin kolay, yüzde 40’ının normal, yüzde 20’sinin zor, yüzde 10’unun çok zor sorular olduğunu ve bu soruların karışık sıralarla sorulduğunu bil ve sınavda zorlandığın sorularla karşılaşmanın normal olduğunu hatırla.
    • Sınavdan önce hiçbir şey yapamayacağım duygusu yaşamanın o anki stresinden, kaygından kaynaklandığını bil ve sınav için ne kadar çalıştığını hatırla.
    • Sınava en iyi olduğun bölümden başlamak kendine güvenmeni sağlayacak ve kaygını azaltacaktır.
    • Sınavdayken çok sık saate bakmak seni zaman konusunda endişeye düşürebilir.
    Sınava kadar her gece yatağına gidince biraz kendine zaman ayır, gözlerini kapat ve önce nefes egzersizleri yap. Burnundan yavaş ve derin bir nefes al. Sonra aldığın nefesi ağzından yine yavaşça ver. Bunu 3 kere tekrarla. Nefes egzersizlerinden sonra ise kas egzersizlerine geç. Önce ellerinden başlayarak ellerindeki kasları yavaşça sıkarak ellerini yumruk yap ve sonra tekrar yavaşça aç. Bu şekilde hareketi bütün vücuduna yay ve tüm vücudundaki kasları sık sonra tekrar bırak. En son da sınav gününü en ince ayrıntısına kadar düşün. Örneğin; sabah alarm çaldı ve sen gözlerini açtın. Kolunu telefonuna doğru uzatıp alarmı durdurdun. Sonra yatakta yavaşça doğruldun, sağ tarafa döndün, önce sağ ayağını yere koydun sonra aynı şekilde sol ayağını yerine koydun…
    Son olarak unutmaman gereken en önemli şey; sınavlar sadece senin akademik durumunu ölçmek için vardır, seni ölçmek, sana bir etiketleme getirmek için değil.