Kategori: Psikoloji

  • Ebeveyn Danışmanlığı

    Ebeveyn Danışmanlığı

    Anne babaların çoğu çocuklarının kendilerini arkadaş olarak görmelerinin önemli olduğunu düşünür. Ama gerçekte, çocukların sizi lider görmeye ihtiyaçları vardır. Bu liderliği sevgi, şefkat ve çocukla senkronize içerisinde yürütme en sağlıklı olanıdır. Ancak aklınızda pek çok soru işareti varken buna odaklanmak mümkün olamayabilir. Bu noktada ebeveyn danışmanlığı hizmeti ile doğru bir lider olabilirsiniz.

    EBEVEYN DANIŞMANLIĞI NEDİR?

    Ebeveyn danışmanlığı; çocuğun karşılanması gereken ihtiyaçları, çocuğun gelişimi doğrultusunda hangi davranışın doğru hangi davranışın yanlış olduğunu ayırt etme, çocuğun yaşına uygun gelişiminin sağlıklı bir şekilde ilerleyip ilerlemediğini gözlemleyip tespit edebilme, duygusal sağlığı yerinde olan çocuklar yetiştirmek için sağlıklı, işlevsel ebeveynlik becerileri konularında verilen danışmanlık hizmetidir.  Problemleri yaşarken, anne baba kendisini dışarıdan göremeyebilir ve çocuğun olumsuz davranışını merkeze alarak hatalı/ eksik tutumlar ile o davranışları pekiştirebilir. Hatalı tutumları fark etmek ve değiştirmek çocuklarla olumlu ve iyi ilişki kurabilmek için çok önemlidir.

    Çocuğun sorunlarını çözebilmek ve duygusal sağlığı yerinde çocuklar yetiştirebilmek için uygun ebeveyn işlevlerinin neler olduğu, ebeveynlik sezgilerine güvenmeyi öğrenme, soruna yönelik uygun çözüm ve müdahale yöntemleri, anne ve babanın birlikte bu sorunu/krizi nasıl yönetecekleri konularında ebeveynlere bilgi verilir ve ebeveynlik becerileri deneyimsel yöntemlerle kazandırılır. Ebeveynler sorunu çocuklarının gelişimleri doğrultusunda doğru ve kısa sürede ele aldığında çocukla ilgili çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur. Çocuklarla ilgili sorunlar, gelişiminin engellenmemesi için işlevsel olarak ele alınmalıdır.

    Ebeveyn danışmanlığının ana amacı; krizlere erken ve en doğru müdahaleyi etme becerisini ebeveynlere kazandırmaktır. Çocukluk ve ergenlik dönemi yetişkinlikteki becerilerimizi, alacağımız sorumluluklarımızı ve seçimlerimizi belirler ve bu dönemlerde en doğru beceri ve bilgileri çocuklara ebeveynler sunar. Çocuk ve ergenlik dönemlerinde ortaya çıkan davranışsal ve duygusal krizlere zamanında müdahale edilmez ise yetişkinlik döneminde daha büyük ve içinden çıkılması zor krizler ortaya çıkabilir.

    Doğumdan itibaren çocuğunuzun gelişimini doğru şekilde izleyebilmek ve en doğru şekilde yaklaşım sergilemek için ebeveyn danışmanlığı hizmetinden yararlanmak etkili anne baba olma yolunda atılacak olan en işlevsel adımdır.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    DEHB kişinin yaşı ile uyumlu olmayan dikkatsizlik, dürtüsellik ve aşırı hareketlilik (hiperaktivite) belirtileri ile karakterize olan NÖROGELİŞİMSEL bir bozukluktur. Okul öncesi çocuklukta başlayıp yetişkin yaşamda da değişik bulgularla seyredebilen/gözlemlenebilen süreğen bir bozukluktur. Tedavi edilmediği takdirde, belirtileri çocuğun akademik v hemen her alanın sosyal hayatını olumsuz etkilemekte, yoğun ruhsal, sosyal ve okul sorunları ortaya çıkmaktadır. Yapılan araştırmalara göre DEHB genetik bir bozukluktur. Çocuğun genetik yatkınlığının üzerine olumsuz çevre faktörleri eklenince ortaya daha karmaşık bir tablo çıkabiliyor.

    TANI KRİTERLERİ

    • Dikkat sorunları, hiperaktivite ve dürtüsellik belirtileri gözlemlenebiliyor olmalı

    • 12 yaşından önce başlamış olmalı

    • En az 6 aydır devam ediyor olmalı

    • Birden fazla ortamda (ev ve okul) görülmelidir

    “Dikkat eksikliği”, bir konuya yoğunlaşmada güçlük, verilen görevleri tamamlayama, sınırlı dikkat zamanı ve dikkat dağınıklığı belirtileri ile kendini gösterir. Bu bozukluğu olan çocuklar ayrıntılara karşı dikkat eksikliği gösterir, okul ve diğer ödevlerinde birçok hatalar yaparlar. Çalışmalarını plansız, düzensiz ve karmakarışık bir biçimde sürdürürler. Oyun ve benzeri etkinliklerde dikkatlerini uzun süre toplayamazlar, başladıkları işleri tamamlamakta zorlanırlar. Sanki akılları başka yerdedir ya da söylenenleri dinlemiyor ya da duymuyor görünümü verirler. Kendilerine verilen okul ödevi ya da herhangi bir sorumluluk üzerinde belirtilen ve beklenilen bir biçimde çalışılamazlar. Dikkatleri ilgisiz uyaranlarla kolaylıkla dağılabilir.

    “Hiperaktivite”, yerinde duramama ya da oturduğu yerde bile kıpır kıpır olma,uygunsuz ortamlarda koşuşturma ya da eşyalara tırmanma davranışları ile kendini gösterir. Bu çocuklar, uyarıları dinlemeden, durmak yorulmak bilmeden birbiri ardına hareket ederler. Sınıf öğretmenleri bu gibi çocukların sık ayağa kalkmalarından, arkadaşları ile sık sık konuşma istekleri olduğundan,sessiz ve sakin kalmakta zorlandıklarından yakınabilirler. Koltukların üzerinden atlamaları ve dolaplara tırmanmaları nedeniyle “düz duvara tırmanma” deyimi bu çocuklar için uygundur.

    “İmpulsivite (dürtüsellik)”, bir davranışın sonucunu düşünmeksizin harekete geçme ile kendisini gösteren ataklıktır. Dürtüsellik kendini sabırsızlık, soru tamamlamadan yanıtlama eğilimi, sıra beklemede güçlük,sıklıkla diğerlerinin konuşmasını kesme,oyunların arasına girme ve tehlikeli işlere girişme ,tartışma,kavga vb. gibi davranışlarla kendini gösterir.

     

    Eşlik Eden Davranış Şekilleri;

    • Zamanı iyi kullanamama

    • Dağınıklık/düzensizlik

    • Hırçınlık

    • Sosyal beceri sorunları

    • Sakarlık/koordinasyon güçlükleri

    • Kendine güvenememe

    • Uyku sorunları

    • Duygusal dalgalanmalar

    Eşlik Eden Ruhsal Bozukluklar;

    • Özgül öğrenme güçlüğü

    • Karşıt olma karşı gelme bozukluğu

    • Davranım bozukluğu

    • Depresyon

    • Kaygı bozuklukları

    • Tik,Tourette bozukluğu

    Çevresel Etkenler;

    • Ailede benzer belirtiler

    • Aile içi stres,şiddet

    • Travmalar

    Tedevi yöntemleri;

    DEHB’nin tedavisinde psikososyal ve tıbbi girişimleri içeren çok yönlü tedavi çeşitleri söz konusudur:

    • İlaç tedavisi

    (Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı tarafından karar verilir ve izlenir)

    • Anne-baba eğitimi

    (Çocuğun davranışlarının düzenlenmesi için ebeveyn eğitimi ve ev ortamının düzenlenmesi)

    • Öğretmenlerin eğitimi

    (Okul-rehberlik servisi-öğretmen ile yakın temas ve işbirliği sağlanması)

    • Bilişsel-davranışsal tedaviler

    • Deneyimsel oyun terapisi

    ANNE-BABALARA ÖNERİLER

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite ile başa çıkmaya çalışan aileler yetersizlik duygusu,ümitsizlik ve üzüntü içerisindedirler.

    • Ebeveynlerde bu tür hisler oluşmaya başladıktan sonra anneler ve babalar çoğunlukla çocuğun yetiştirilme tarzında bir hata olduğunu düşünerek birbirlerine suçlar şekilde yaklaşımlarda bulunabiliyorlar. Aile içerisinde ki bu gerginlik hali,tutarsız ve sevgisiz davranışlar ne yazık ki DEHB ile başa çıkmaya çalıştığınız bu süreci yavaşlatacaktır.

    • Çocuğa yeni davranışlar kazandırma yolunda ilerlerken farkında olmadan fazla yüklenilebiliyor.Baskılama ve yüklenmeler çoğu zaman ailelere ve çocuklara fayda sağlamamakta.

    • Çocukların sergilemiş oldukları problem olarak adlandırılan davranışa odaklanmak yerine o davranışı ‘neden yapıyor,nasıl yapıyor ve ne şartlarda (çevresel faktörler var mı/yok mu) yapıyor?’  bu sorulara odaklanarak bir çocuğun davranışları ile ilgili yola çıktığınızda hem çocuğunuzu daha iyi hissedip anlamış olacaksınız hem de çözüm üretme konusunda ki bakış açınız genişlemiş olacaktır.

    • Ödül stratejisi işe yarayabilir bir yöntem fakat fazla ödüle boğulan çocuklarda aşılanmak istenen olumlu davranışların aksine olumsuz davranışlar görülebiliyor.  Çocukları ödüllendirirken dikkat edilmesi gerekenler;

    1. Ödül olarak neler işe yarıyor? / Çocuğunuz nelerden hoşlanıyor?

    2. Ödülü rüşvet gibi mi kullanıyorsunuz?

    3. Küçük yaşlarda ödül davranıştan hemen sonra verilebilir ama belirlenen zamanda verilmesi önemlidir.

    4. Yaş büyüdükçe ödüller somuttan soyuta doğru değiştirilmelidir. Bu yüzden bütün ebeveynlerin çocukların gelişim süreçlerini (duygusal,fiziksel,cinsel) bilmelerinde fayda çok büyüktür

  • Deneyimsel Oyun Terapisi Nedir?

    Deneyimsel Oyun Terapisi Nedir?

    Deneyimsel oyun terapisi 2-9 yaş arasındaki çocukların aile,okul ve sosyal yaşantılarında daha uyumlu ve mutlu olabilmelerini sağlamak ve davranış bozukluklarını oyunlar ile onarabileceğimiz bir terapi yöntemidir. 2 yaşından itibaren çocuklar problemlerini oynayıp canlandırabilecekleri sembolik ve fantezi oyunları oynamaya başlarlar. Bu yüzden çocukların oyunlarına müdahele etmek ve oyunları yönlendirmek aslında onların hayatına ve deneyimledikleri gerçekliğe müdahale etmektir. Oyun,bütün çocukların ebeveynlerle arasındaki iletişim aracıdır. Bu yüzden deneyimsel oyun terapisi travma,hayal kırıklığı,ihmal ve istismar gibi ciddi olumsuz olayları deneyimleyen çocuklar için oldukça faydasını gördüğümüz bir yöntem. Bu yola giren her ebeveyn ve çocuk için büyük bir ŞANSTIR.

    Çoğu çocuk anne karnından itibaren stres,kaygı ve birçok yaşamsal problemlerle birlikte dünyaya gelir ve o problemlerle beraber büyümek/gelişmek için büyük  çaba sarf eder. Hatta bazen anne babalar dahi çocuklarına yükledikleri stresörlerin farkına varamazlar. Bütün ebeveynlerin amacı, başarılı ve özgüvenli çocuklar yetiştirmek fakat bu iyi niyeti çocuğa geçirme yöntemlerinde bazı hatalar yapılabiliyor. Sonuç olarak ta çocuklarda öfke ,inatlaşma,karşı olma,parmak emme,tırnak yeme vb.. gibi davranış problemleri ve ya tepkilerle karşılaşabiliyoruz.

    DENEYİMSEL OYUN TERAPİSİ AŞAMALARI

    1. Keşif aşaması: çocuk odayla, terapistle ve bu yeni ortamda kendine dair beklentileri ile tanışır.

    2. Güveni test etmek: çocuk kendi için önemli olan bilgileri vermeye geçmeden önce terapistin kendine bağlılık düzeyini değerlendirir. Bu aşamanın amacı terapist ile güven ilişkisi oluşturmaktır

    3. Bağlılık aşaması: çocuk kişisel olarak anlamlı duygusal temalar içeren fantezi oyununa başlar. Çünkü çocuk terapiste güveniyordur ve terapisti fantezi oyununa davet eder. Bu aşamada çocuğun oyunu çok yoğun ilerler.

    4. Terapötik büyüme aşaması: deneyimlediği duygusal acı ile yüzleşmesi ile birlikte çocuk kişisel güçlenme hissini geri kazanmaya başlar. Böylece, acı veren olay yada ilişki nedeniyle bir zamanlar atladığı gelişimsel aşamalara ulaşmaya yönelik olarak büyümeye başlar

    5. Sonlandırma aşaması: oyunlar artık daha basit,iyileşmeye yönelik oyunlardır ancak sonlandırma için çocuk hazırlanmalıdır. İlişkinin sonlanmasını kabul etmede çocuğa destek olmak terapötik birlikteliği korumak önemlidir.

    PEKİ TERAPİSTİN GÖREVİ NEDİR?

    Deneyimsel oyun terapisinde terapist, sözel olarak yansıtmalar ve aynalamalar yaparak çocuğun hem deneyimini pekiştirip hem de ‘seninleyim, yanındayım ve sen güvendesin’ hissiyatını çocukta oluşturur. Fantezi yani travma oyunları sürecinde çocukla birlikte oyunu deneyimler,verilen role karşılık verir ve bu sayede geçmişte deneyimlenen olumsuz yaşantıları oyun oynarken derinleştirir. Ancak terapist oyuna asla müdahalede bulunmaz ve yönlendirme yapmaz. Bu süreçte tüm benliği ve uyumu ile çocuğun yanındadır.

    HANGİ DURUMLARDA DENEYİMSEL OYUN TERAPİSİNE İHTİYAÇ DUYUYORUZ?

    • Bağlanma problemleri

    • Travma sonrasında yaşanan kaygı ve stres  bozuklukları

    • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu

    • Duygusal,fiziksel yada cinsel istismar

    • Aile içerisinde yaşanan değişimlere uyum sağlamada zorluk yaşanması (yeni bir kardeş,ev,okul,ebeveyn)

    • Saldırganlık, hırçınlık davranışlarında

    • Sosyal içe kapanma ve depresyon

  • Çocuklar Da Depresyona Girebilir

    Çocuklar Da Depresyona Girebilir

    Çocukluk çağında yaşanan depresyon, basit bir üzüntü halinden daha ciddi bir durumdur ve çocuğun/gencin duygusal dünyasını, düşünce yapısını ve davranışlarını etkiler. Çocukluk çağı depresyonu genellikle zor kabul edilir. Bu nedenle çocuğun sergilediği depresyon semptomları sağlıklı şekilde fark edilemeyip itelenebiliyor. Bir süre önce on iki yaşından önce çocukların depresyon problemleri yaşamadığına inanılırdı fakat artık, depresif semptomların bebeklik döneminde görülebildiğini biliyoruz. Oysa ki o semptomlar ciddiye alınmalı ve çocukluk çağı depresyonu mutlaka tedavi edilmelidir.

    Depresyon, tek atak şeklinde karşımıza çıktığı gibi,tekrarlayıcı bir seyirde de ilerleyebilir fakat çocuklarda depresyon daha çok dalgalı bir seyir izler.

    ÇOCUĞUN DEPRESYONDA OLDUĞUNU NASIL ANLARIZ?

    • Öncelikli olarak depresyondaki çocuk, dikkatini yoğunlaştırmada zorlanır, genel olarak isteksizdir, uyku ve iştahında bozulmalar görülür.

    • Sürekli üzüntülü ve umutsuzdur.

    • Bir zamanlar keyif aldığı sosyal ortamlardan ve aktivitelerden uzaklaşmaya ve artık keyif almamaya başlar.

    • Akademik başarısında düşüş gözlenir.

    • Yemek yeme ve uyuma alışkanlıklarında değişiklikler görülür.

    • Karar vermekte zorlanır, dikkatini yoğunlaştıramaz.

    • Özgüveninde önemli bir düşüş olur.

    • Fiziksel şikayetleri ortaya çıkar.

    • Enerji ve isteklilik halinde bir azalma olur.

    • Alkol ve madde bağımlılığına bir yatkınlık geliştirir.

    • İntihar veya ölüm hakkında sıklıkla düşünmeye baslar.

    Yapılan araştırmalarda görüyoruz ki ‘Çocukların %3’ünde ve gençlerin de % 13’ünde depresyon belirtileri gözlenmektedir. Çocukluk çağında depresyon geçirmiş birinin, ileri yaşlarda yine bir depresif döneme girme olasılığı oldukça fazladır. Bu çocuklarda daha ileri yaşlarda bipolar bozukluk ve yeme bozuklukları da görülebilir.

    Çocukluk çağı depresyonu ile çalışırken; ailede bir depresyon öyküsü olup olmaması büyük önem taşır. Çünkü biliyoruz ki, eğer ailede depresyon öyküsü varsa, risk yaklaşık %10 ile 13 arasındadır. Çocuk için majör depresyon riski, ebeveynlerinde alkolizm ya da çocuk 13 yaşından önce ölüm varsa artar. Ayrıca sağlık sorunları, istismar,boşanma veya devam eden çocuk-ebeveyn çatışması gibi stresli yaşam olayları da depresyon riskini artıran nedenlerden bazıları.

    Depresyon her bireyde görülen ve karşılaştığımız olaylar/durumlar karşısında ortaya çıkan üzüntü duygusundan farklı bir tepkidir. Depresyon, kendiliğinden de sonlanabilen ancak kendiliğinden sonlanması beklenildiğinde kronikleşen bir durumdur. Bu nedenle yukarıdaki semptomlar göz ardı edilmemelidir.

  • Anne Kalbi Çocuğun Okuludur!

    Anne Kalbi Çocuğun Okuludur!

    Anne kalbi çocuğun okuludur!

    Anne deyince aklınıza neler geliyor? Benim aklıma şefkat gösteren,ne yaparsan yap yinede affeden,bazen ağlatan ama yinede senden ve sana bakım vermekten vazgeçmeyen,korku anında üzgün anında veya hayal kırıklığına uğradığını hissettiğinde kollarına koştuğun o sıcak insan, ANNE.

    Anneliğin tanımını yapmak için uzun araştırmalar yapmaya ya da sayfalarca kitaplar okumaya gerek olmadığı düşüncesinde hem fikir olduğumuzu tahmin etmek zor değil. Peki, anne kalbinin tanımını yapmak için neye ihtiyaç var? Deneyimlerimize olabilir mi? Anne karnına düştüğümüz andan annemizle geçireceğimiz son güne kadar olan ki deneyimlerimize. Tabi ki bebeklik ve çocukluk çağımızda annemizin bize öğrettiği, hayatımız boyunca bize eşlik edecek olan ve ergenlikte de yetişkinlikte de her alanda kullanacağımız o değerli dinamikler sayesinde edineceğimiz deneyimler.

    İşte o dinamikler anne kalbinde yani okulumuzda öğrendiğimiz bilgiler bizim sosyal yaşamımızda ki iletişim becerilerimizi, ikili ilişkilerimizde, akademik ve iş ortamlarındaki özgüvenimizi ve özellikle duygusal sağlığımızın gelişimini oluşturan temel taşlardır.

    Sadece doğuran değil…

    Çocuğun yaşamının ilk yıllarında anne, çocuk ile güvenli bağlanmayı ve doğru iletişimi kurabildiği takdirde bebekte güven duygusu gelişecektir. Çalışan anneler, veya annesini kaybetmiş çocukların hayatında onlara bakım veren baba-dede-anneanne-babaanne vs. bu konuyla ilgili endişeli olabiliyorlar, fakat korkmayın! Sadece doğuran değildir çocukla güvenli bağlanmayı sağlayabilen ve onu kalbinde büyütebilen. Eğer çocuklar ihtiyacı olduğu zaman ağlayabiliyorsa, size koşup kollarınızda rahatlayabiliyorsa, kimliğine ve duygularına saygı duyarak dinlenilebiliyorsa, her gün mutlaka en az 30 dakika  özel vakit ayırıp oyunlar oynanıyorsa yani ihtiyacı olan saygı,şefkat ve regülasyonu sağlayabiliyorsanız çocuğunuzla güvenli bağlanmayı kurmamanız neredeyse imkansız.

    ANNELERE TAVSİYELER;

    1. Çocuğunuzla birebir ilgileneceğiniz zamanlar belirleyin.

    2. Koşulsuz sevginizi ona hissettirin!

    3. Yaptığı olumlu davranışları onaylayın, olumsuz davranışları sıklıkla dile getirerek, kızarak, uyararak pekiştirmeyin.

    4. Ben dili kullanın!

    5. Çocuğunuzun ne kadar değerli olduğunu ve onun, sizin hayatınızdaki önemini ona ifade edin ve hissettirin.

    6. Ağabey-abla-kardeş ya da akranları ile asla kıyaslamayın!

    7. Çocuğunuzun çabası karşısında sakin ve yapıcı olun, ona cesaret verin.

  • Vajinusmus Tedavi Yöntemleri

    Vajinusmus Tedavi Yöntemleri

    Vajinismus, çoğunlukla psikolojik temelli olan bir cinsel birleşme korkusudur, bir anlamda vajinanın cinselliğe küsmesidir.

    Bilimsel açıklamasına bakacak olursak, vajinismus, vajina girişinin üçte bir dış bölümünde, vajina çeperini saran kaslarda yineleyici, tekrarlı ve istem dışı kasılmaların olduğu bir cinsel birleşme bozukluğudur. Vajina çevresini saran kasların istemsiz kasılması nedeniyle kadın cinsel ilişkiye girememektedir. Bu durum da evliliğin cinsel birleşme ile tamamlandığı inancı var olduğu için tamamlanamayan evliliklerin yaşanmasının bir nedenidir.

    Bazı kadınlarda penisin vajinaya girememesi biçiminde görülürken, çoğunda vajinaya penis, parmak, tampon girememesi olarak ortaya çıkabilmektedir. Bu durum sadece cinsel ilişkiyi değil, jinekolojik muayenenin de gerçekleşmesini engelleyebilmektedir.

    Vajinismus vakalarında iki temel korku bulunmaktadır.

    Bunlardan birincisi vajinaya herhangi bir şey giremez,

    İkincisi de vajinaya bir şey girse de başkasının bir şeyi giremez.

    Vajinismus yaşayan kadınların birçoğunda genital bölgelerinde herhangi bir anormalliğe rastlanmamaktadır. Genelde ilk ilişki deneyimi sırasında ortaya çıkarken, nadir olarak da ilişki deneyimi olan kadınlarda da görülebilmektedir.

    Vajinismus yaşayan kadın cinsel birleşme denendiği zaman genel olarak ağrı beklentisi yaşamakta ve bundan dolayı yoğun bir korku duymaktadır. Bu beklenti şartlanmış bir davranışa dönüşür ve vajina kaslarının kontrolsüz ve istemsiz bir şekilde kasılmasına neden olur.

    Aslında bu durum cinsellikten kaçma eğilimi olarak görülmesi yanlış anlaşılmış olduğunu göstermektedir. Vajinismus yaşayan kadınlar cinsel birleşme kaygısı olmadığında sevişmekten keyif alabilmektedirler, cinsel birleşme olasılığı ortaya çıkana kadar gayet keyifle devam edebilmekte iken cinsel birleşme anına geldiği aman kontrolsüz bir şekilde kasılabilmekte ve eşini üzerlerinden atabilmektedirler. Yani aslında vajinismus cinsel istek bozukluğu değil, cinsel birleşme korkusudur.

    Vajinismusta cinsel ilişki teşebbüsü sırasında kadında panik atak benzeri tepkiler görülmektedir. Yoğun bir kaygı, istemsiz tepkiler ve kontrolün kaybolması gibi durumlar yaşanır. Bunun sonucunda kadın eşini üzerinden atar ve vajinada kasılmalar meydana gelir.

    Olayın oluşumu bu şekildedir. Etkilerine bakmak gerekirse bunu erkek ve kadın için ayrı ayrı değerlendirebiliriz.

    Kadında utanma, suçluluk, eşine yetememe, başarısızlık, en temel görevini yerine getiremediğini düşünme ve sonucunda değersizlik, öfke, başaramayacağını düşünme yani umutsuzluk, eşinde uzaklaşma, hayal kırıklığı, eşini kaybedeceğini düşünme ve diğer depresif belirtiler görülmektedir.

    Erkekte ise olaya anlam verememe, kendisini suçlama, çaresizlik, reddedildiğini düşünme ve sonucunda aşağılanma ve değersizlik, öfke ve uzaklaşma görülmektedir.

    Bir de aile faktörü söz konusudur. Eskiden çok olan, etkisini azaltsa da devam eden bekaret bozma ritülleri ve beklentileri vajinismus sorunu yaşayan bireylerde gerginliği arttırmaktadır.

    Vajinismusun Nedenleri

    Vajinismusun nedenlerini inceleyecek olursak bunu bir fiziksel bir de psikolojik nedenler olarak iki ayrı başlık altında toplayabiliriz.

    1.Psikolojik Nedenler

    a.Yanlış ve Abartılı Bilgiler ve İlk Gece Hikayeleri

    Az gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda cinsellik hala daha tabu olma özelliğini korumaktadır. Bu durum geçmişten günümüze bazı değişimler gösterse de ülkemizde de çok yerde tabu olma özelliğini korumaktadır.

    Cinsellik kavramının bu derece tabu olmasından dolayı gençlere cinsel eğitim verilmektedir. Bu yüzde cinsel kimliğini keşfetmeye başlamış olan genç bu alanı arkadaş ortamlarından öğrenilmeye çalışılmaktadır. Yakın arkadaşlar ve çevredeki efsanelerden doğan yalan yanlış, yetersiz ve abartılı bilgilerle cinsel yaşamlara atılmak zorunda kalınır.

    Özellikle kız çocuklarının bu yasaklara maruz kalması, kızların cinsellikten sürekli uzak tutulması, onların yanlış ve abartılı bilgilerle cinsel hayata atılmalarını sağlamaktadır. Cinselliği kızlara yasaklamak adına bir sürü efsaneler üretilmektedir. En büyük efsanelerden bazıları da bekaret zarını kaybederken dayanılamayacak kadar çok şiddetli ve korkunç bir acı yaşayacakları, tıbbi müdahaleyi bile gerektirecek kadar fazla kanamalarının olacağı, vajinaya giren penisin içinde parçalanmalara neden olacağı ve cinsel birleşme sırasında kilitli kalacaklarıdır. Kızlar ilk çocukluk yıllarından itibaren bu söylemlerle büyütülmekte, sürekli eteklerini ve bacaklarını kapatmaları konusunda uyarılmaktadır. Bu şartlar altında yetişen bir genç kızın evlendiğinde eteğini ve bacaklarını eşine açamaması da yadırganmamalıdır.

    b.Geçmişte yaşanan cinsel taciz(ler) veya tecavüz(ler)

    c.Doğum yapma ve gebe kalma korkusu

    d.Depresyon

    e.Kişilik bozuklukları

    f.Sosyal fobi

    g.Ödipal çatışma

    h.Uyarılma problemleri

    i.Kadınlık rolünü kabul edememe

    j.Cinsel kimlik sorunları

    k.Başka ruhsal problemler

    l.Eşe karşı güvensizlik duygusu

    m.Terk edilme ve bağlanma korkusu

    n.Uygun olmayan evlilikler

    2.Fiziksel Nedenler

    a.       İlaç Kullanımı

    b.      Vajinal Enfeksiyonlar

    c.       Yanlış cerrahi operasyonlar

    d.      Zorlu doğumlar ve vajinanın zarar görmüş olması

    e.Üreme sistemi hastalıkları

    f.Kist oluşumu

    g.Uyuşturucu vb madde kullanımının olması

    Vajinismus Tedavisi

                    Vajinismus tedavisine başlanmadan önce tıbbi bir problem olup olmadığını kontrol ettirmek, tıbbi bir problem varsa bunun ortadan kalkmasını beklemek gerekir.

                    Vajinismusun farklı tedavi yöntemleri (cerrahi operasyonlar, lokal anestezi, uygun olmayan zorlamalı birleşmeler vb.) olmakla birlikte en uygun olanı yani vajinanın cinsellikle barışmasının en sağlıklı yolu cinsel terapidir. Diğer sayılan tüm yöntemler sadece ilk penis vajina ilişkisini gerçekleştirmeye yöneliktir. Devamında kaliteli bir cinsel hayat geçirmek çok da mümkün olmayacaktır.

                    Cinsel terapi ile 10-12 seans gibi kısa bir sürede başarıya ulaşılabilmektedir.

                    İlk adım çiftlerin bunun kadının sorunu olarak görmemesi, bu sorunun her ikisinin de sorunu olduğunun kabul edilmesidir.

                    Çalışma bu aşamadan sonra başlamaktadır.

                    Burada erkeğe düşen ilk görev sabretmektir. Sağlıklı bir cinsel hayat istiyorsa bir süre penis vajina ilişkisi teşebbüslerini ertelemek, egzersizlerde eşine destek olmak zorundadır.

                    Cinsellik deyince akla sadece penis vajina ilişkisi geldiği için erteleme biraz zorlanmaya neden olabilmektedir. Cinsellik penis vajina ilişkisinden ibaret değildir ve çalışma bittiği zaman keyifli bir cinsel yaşam hayatları boyunca onları bekliyor olacaktır.

                    10-12 seans süren çalışma süresince eşlerin evde birlikte ve sadece kadının yapacağı bir takım davranışsal ödevler bulunmakta ve bu ödevlerin gerçekleştirilmesi beklenmektedir.

                    Ödevler ile birlikte vajinusmusa temel olan sorunlarla çalışılacak ve bu çifte aile olabilme yolunda aile terapisi yapılacaktır.

                    Yukarıda da belirttiğim gibi eşler üzerlerine düşenleri yaparlarsa keyifli bir cinsel hayat onları bekliyor olacaktır.

  • Şimdi Güçlüsün

    Şimdi Güçlüsün

    Birçok insan yaşamakta olduğu anın gücünü kaybetmiştir. Ya geçmişlerinin yasını tutarlar, bitmeyen “keşke”lerle boğuşurlar ya da gelecek planlarıyla kendilerini meşgul ederler.

    Hâlbuki insanlar kaderlerini etkileyebilecekleri, belki de değiştirebilecekleri gücü sadece şimdi ve burada yani yaşadıkları an ve yerde bulabilirler.

    Bazen insan, hayatının sonbaharını yaşayan biri olur ve geçmişinin muhasebesini yapar, bazen de kendisi için önemli bir sınavın arefesinde bir genç olur ve hayatının yol ayrımında olduğunu zannederek kendisini işlevsel olmayan bir kaygının ortasında bulur.

    Aklımızın hep bir köşesinde, ya hayatımızın önceki dönemlerinden kalan uktelerimiz, bitmemiş işlerimiz ya da henüz başlamamış ama hayalimizde çoktan yaşamaya hatta sonuçlandırmaya başladığımız planlarımız vardır. Adı ne olursa olsun, bitmeyen işlerimiz ya da henüz başlayan planlarımız, bizi çevremizdeki kaynakları fark etmekten, anı yaşamaktan ve değerlendirmekten alıkoyar.

    Elbette geçmişimizden dersler çıkarmalıyız. Değişim için hatalarımızı, eksiklerimizi sahiplenmeli ve böylece farkındalık düzeyimizi artırmalıyız. Fakat bunu, geçmişe saplanıp kalarak, yönümüzü tamamen geride bıraktıklarımıza çevirerek yaparsak bütün enerjimizi harcamış oluruz, suçluluk duygusu ve pişmanlıklar bir süre sonra bütün benliğimizi kaplar. İşte o zaman anın gücünden uzaklaşır, sürekli geçmişinin olumsuzluklarıyla yaşayan biri oluruz.

    Bunun yanında şimdiden uzaklaşıp, sürekli gelecekle meşgul olduğumuzda da, bizi henüz yaşanmamış olayların kaygısı rahatsız etmeye başlar. Sürekli bir adım sonrasını düşünmeye çalışmak, bir süre sonra bizde olaylara karşı iki ihtimalli bir bakış açısı gelişmesine neden olur. “Sınavı kazanmak ya da kazanamamak”, ”Bu işi başarmak ya da başaramamak”, ”Olmak ya da olmamak” gibi siyah beyaz cümleler kurmaya başlarız ve gri bizim için artık önemini yitirmiştir.

    Hâlbuki bizlere bir saniye sonrasını bile görme yeteneği verilmemiştir. Hayatın bizlere neler sunduğunu yaşamadan bilemeyiz. Sürekli bir adım öncesini ya da sonrasını düşünmek yerine “şimdi”ye odaklanmak bizi ileriye götürür, yarına taşır.
    Anı yaşamak, gününü gün etmek, keyfe keder yaşamak değildir. Etrafımızı fark etmek, yaşadıklarımızı değerlendirip, sindirmek ve duygu, düşünce ve davranışlarımız ile ilgili sorumluluk sahibi olmaktır. 

    Biz, duygu, düşünce ve davranışlarımızı yaşadığımız anda hisseder ve sahiplenirsek ancak değiştirebilir ve sağlıklı bir gelecek inşa edebiliriz, geriye döndüğümüzde de gülümsediğimiz bir geçmiş bırakabiliriz. Zamanımızdan 900 yıl önce bu bahsettiğimiz kavramı rubaileriyle ünlü İranlı şair Ömer Hayyam(1048- 1131) ne kadar da yalın bir biçimde ifade etmiş:

    Bu kubbe altındaki bin bir belayı gör;
    Dostlar gideli boşalan dünyayı gör;
    Tek soluk yitirme kendini bilmeden;
    Bırak yarını, dünü, yaşadığın anı gör.

    Sürekli düne ya da yarına odaklanarak geçen hayatımızın ne zaman son bulacağını, hangi günümüzün son günümüz olacağını bilemeyiz. 
    Şimdi bir düşünün. Bugün uyandığınızda son gününüz olsa ne yapardınız, bugünü nasıl geçirmek isterdiniz? Son gününüz olduğunu bile bile anne- babanıza ya da sevdiklerinize kötü davranır mıydınız, eşinizin veya çocuğunuzun uzun zamandır geçirmeyi istediği eğlenceli bir günü erteler miydiniz? 

    Bugününüzün son gününüz olmadığını nereden biliyorsunuz?

  • Sınav kaygısı: Başımızın Belası

    Sınav kaygısı: Başımızın Belası

    Sokaktan geçen yüz öğrenciye “sınava hazırlanan öğrencilerin en büyük kâbuslarından biri hatta en büyüğü nedir?” diye sorsak herhalde çoğu hep bir ağızdan “sınaaav kaaaygısı öğğretmeniiiiimm!”diye cevap verir.

    Düşünsenize bir yerlere gelebilmek için aylarca hatta yıllarca çalışıyorsunuz, çabalıyorsunuz, kendinizden geçiyorsunuz, o kadar para ve zaman harcıyorsunuz, tam sınav günü geliyor, başlıyor bir kalp çarpıntısı, heyecan, ardından sınavda eller titriyor, boğaz kuruluğu, tüm bildiklerini unuttuğunu zannetme, hızlı atan bir nabız ve sonuç hüsran. Peki, ne oldu? Sınav kaygısı denen şey yüzünden bütün hayaller başlamadan yıkıldı.

    İnanın ülkemizde şu kaygı denen illet yüzünden ne gençler telef oldu, ne hayaller yıkıldı, ne beyinler göçtü.

    Peki, nedir, nasıl bir illettir bu sınav kaygısı ve bunu yok etmek için ne yapılabilir?

    Aslında sınav kaygısını tanımlamaya gerek yok, bunun yerine sınav kaygısı yaşayan öğrencileri tanımlasak daha doğru olur.

    Bu öğrenciler ürkek bir ceylan gibidir. Her an dünya başlarına yıkılacak gibi dururlar. Ne zaman bir sınava girseler, sınavdan sonra “yaaa yine heyecanlandım!” diye yakınmaya başlarlar, be nedenle yüzleri genellikle asıktır.

    Kız öğrencilerde daha çok gibi görünür ama bunu yaşayan erkek öğrenci de az değildir. Tabi onlar çaktırmamaya çalışırlar çünkü erkek adam ağlamadığı gibi kaygılanmaz da.

    Çoğu zaman kaygıları ders çalışma isteksizliği ile maskelenir ve evde ne ders çalışırlar ne de doğru dürüst test çözerler. Zannederler ki canları ders çalışmak istemiyor, yorgunlar falan. Aslında kaygıları, başarısızlık korkuları onların başarısızlıkla karşılaşmasını engellemek için kendisini “isteksizlik” olarak maskelemiştir.

    Sonra bu öğrenciler gizli bir tarikat üyesi gibi hep bir ağızdan aynı şeyleri söylerler. “Ya başaramazsam, ya yapamazsam, yine olmayacak, ya bu yıl da olmazsa” bu cümlelerden sadece birkaçı. Bu felaket tellalı cümleleri ağızlarından hiç düşürmezler. Girdikleri bir deneme sınavı ya da evde çözdükleri herhangi bir test sonucunda küçücük bir yanlış yapmaya görsünler, hemen müneccim kesilip “ben demedim mi, olmaz dedim ya, olmayacak işte!” diye atlarlar.

    Bu öğrencileri gördüğünüzde aklınıza hemen “acaba bunlar böyle konuşmak için üste para mı alıyorlar?” diye düşünebilirsiniz. Normaldir, zira bazen biz de düşünmüyor değiliz. Ama bu soruyu kendilerine sorduğumuzda, hepsi birden “yoooo!” diyor. “Peki, madem para almıyorsunuz ya da biriyle anlaşma imzalamadınız o zaman tam tersini söyleyin” diyoruz. Bu kez de “söylesek ne değişecek ki hocam!” diyorlar. “Çok şey değişir, sen hele önce bir dilini değiştir, düşüncelerin de onunla beraber yavaş yavaş değişir zaten” desek de bu söylediklerimiz pek kar etmez.

    Hâlbuki sizi rahatsız eden inançlarınızı değiştirmeye dilinizden başlasanız o kadar çok şeyi değiştirebilirsiniz ki. Ve inanın söylediklerinizin, düşündüklerinizin sizin üzerinizde yaptığı etkiyi bilseniz bu cümleleri bir daha asla kullanmazsınız.

    Ağzınızdan Çıkanı Kulağınız Duysun!

    Şu Japonlar gerçekten ilginç ama bir o kadar da orijinal adamlar. Hele içlerinde bir profesör var ki o daha da ilginç ama yaptığı araştırma ile aslında bize göre bir çığır açtı. Adı Masaru Emoto.

    Prof. Emoto, bizlerin içtiği, yıkandığı,  çay demlediği suyu almış ve “acaba bizim söylediklerimiz, düşüncelerimiz, izlediğimiz filmler, dinlediğimiz müzikler suyun yapısını nasıl etkiliyor?” diye kendine sormuş ve bu sorunun cevabını belgelemeye karar vermiş. Sonra elindeki fotoğraf çekebilen mikroskobuyla su damlacıklarını dondurup dondurup incelemiş.

    Emoto, dünyanın değişik bölgelerinden alınan ve değişik durumlarda bulunan su örnekleriyle yaptığı yüzlerce çalışmanın sonunda şu sonuca ulaşmış: “Su canlı ve her duygumuza, düşüncemize tepki veren bir madde. Suya olumlu ya da olumsuz bir şey söylendiğinde anında etkileniyor ve söylenenlerdeki enerjiyi kolayca kopyalayabiliyor.”

    Yukarıdaki fotoğraflarda Profesör’ün yaptığı ve mikroskobuyla resmini çektiği su moleküllerinden sadece bir kısmını görüyorsunuz. Emoto, bu suları dondurmadan önce şişelerden birinin üstüne “teşekkür ederim”, diğerine de “beni hasta ediyorsun” yazıyor. Bir süre sonra “teşekkür ederim” yazılı şişenin içindeki suyun molekülleri oldukça güzel bir hal alırken, “beni hasta ediyorsun” yazılı suyun molekülleri ise kamyon çarpmışa dönüyor.

    Emoto benzer sonuçlara, temiz ve kirli su kaynaklarından alınmış su örneklerini inceledikten sonra, Beethoven’in Pastoral Senfonisi gibi klasik bir müzik ile Heavy Metal müzik gibi farklı tarzlarda müzikler dinlettikten sonra ya da korku, şiddet duyguları içeren ve içermeyen filmlerden sonra da ulaşmış.

    Yaptığı incelemeler ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin ulaştığı sonuçlar genellikle aynı: “Su kendisine verilen duygu ve düşüncelerden etkileniyor ve moleküler yapısı da buna göre olumlu ya da olumsuz biçimde değişiyor”. Hatta aynı sonuçlara ulaşan sadece Emoto değil, bu çalışmadan sonra pek çok araştırmacı da yaptıkları deneylerinde çoğunlukla aynı sonuçlara ulaşmışlar.

    Dünyanın olduğu gibi vücudumuzun da dörtte üçünü kaplayan su, hücrelerarası bilgi alış- verişini sağladığı için sizin düşündüğünüz ve söylediğiniz her şey bütün hücrelerinize kadar etki yapıyor. Dolayısıyla bir süre sonra siz düşündüğünüz ve konuştuğunuz gibi olmaya, yaşamaya başlıyorsunuz. Etrafınızda “ben yapamam, ben edemem, ben şöyle başarısızım, böyle beceriksizim” diyenlere bir bakarsanız bunu daha iyi görebilirsiniz.

    Şimdi bir düşünün. Düşünceleriniz, söyledikleriniz suya bu etkiyi yapabiliyorsa acaba size ve çevrenize neler yapmaz ki… Çevrenizde duyarsınız belki, bazen insanlar kendilerine “nasılsın?” diye sorulduğunda “iyi diyelim iyi olsun” derler. Gelin siz de önce dilinizi bir değiştirin, bırakın artık kendinize “ya yapamazsam, ya kazanamazsam, ya şöyle olursa, ya böyle olursa” deyip durmayı, sınava hazırlandığınız o sayılı günleri kendiniz için bir işkenceye dönüştürmeyi. Artık “iyi” deyin iyi olsun, sloganınız da bu olsun.

    Geleceğiniz Bugünde Saklı, Kıymetini Bilin!

    Kaygı dediğimiz şey esasında insanın bugüne değil de daha çok geleceğe odaklanması ve yaşadığı anı görememesidir. Sınavlara hazırlanan ve heyecan ya da sınav kaygısı dediğimiz duygudan muzdarip öğrenciler de işte böyle yaşadıklara ana değil de bilmem kaç ay sonra yapılacak olan o sınav anına takılıp kalırlar. Onların bu durumu da bize hep mutluluğu arayan genç adamın hikâyesini hatırlatır.

    “Uzun zaman önce, uzak diyarlardan birinde yaşamın gizemini ve mutluluğun kaynağını arayan bir genç vardır. Bu genç bir gün babasına yaşamın gizemine ve mutluluğun kaynağına ulaşmak istediğini ama bunu nasıl yapacağını bilmediğini söyler. Babası da kendisine ancak Bilge Kral’ın yardım edebileceğini, onun yanına gitmesi gerektiğini söyler.

    Birkaç gün süren yolculuktan sonra kralın karşısına çıkar. Kral’a “Bana yaşamın gizemini ve mutluluğun kaynağını bulmam için yardım eder misiniz?” der. Kral kendisine daha sonra yardımcı olabileceğini ve şimdi gidip bir süre sarayını dolaşmasını söyler. Ve gence bir kaşık verir. Kaşığın içerisine de iki damla yağ koyar ve yağı dökmemesini tembihler. Genç gidip sarayı dolaşır ve kendisine söylenen saatte tekrar kralın karşısına gelir. Kral: “Sarayımı iyice dolaştın mı?” der. Genç “evet” der. “Peki”, der kral; gencin elindeki kaşığa bakar, yağ dökülmemiştir. Kral: “Sarayımdaki ünlü ipek halıları gördün mü?” der. Genç “hayır” diye cevap verir. “Peki, bahçemi gezdin mi? Çok güzel çiçekler vardı, bahçıvanım onları uzun yıllarda yetiştirdi, onları gördün mü?” diye sorar. Genç “hayır” der. Kral, “ya muhafızları gördün mü? Çok eğitimli ve disiplinli bir ordum var.” Genç, “görmedim” der.

    Kral, tekrar kaşığa yağı damlatır ve “Yeniden sarayımı gez” der. “Etrafına iyi bak” demeyi de ihmal etmez.

    Genç, elinde kaşıkla birlikte tekrar sarayı gezmeye başlar. Ve sarayın muhteşemliğini görür, şaşkınlıkla tekrar kralın karşısına gelir. Hayretler içinde krala gördüğü bahçeden, ipek halılardan ve sarayın muhteşemliğinden söz eder.

    Bilge Kral, “Peki kaşıktaki yağa bir bakalım” der. Gencin elindeki kaşıkta yağ kalmamış, hepsi dökülmüştür. Yağdan eser yoktur. Ve Bilge Kral gence: “İşte yaşamın gizemi ve mutluluğun kaynağı budur, elindeki iki damla yağı yitirmeden etrafına, dünyaya bakabilmeyi öğrenmektir.” der.”

    Bu hikâyedeki gencin elindeki kaşığı o aklınızdan çıkaramadığınız sınav anınız, içindeki yağı da o anı düşündükçe hissettiğiniz korku, kaygı ya da heyecan olarak düşünebilirsiniz. Şimdi yaslanın arkanıza ve bırakın artık o, beş- on ay sonraki birkaç saatlik sınav anını düşünüp durmayı. Şimdiye odaklanın, değiştirme gücünüzün olduğu tek ana ve elinizden gelenin en iyisini yapmaya…

  • Travma ve EMDR

    Travma ve EMDR

    Travma son zamanlarda bireylerin baş edemediği çoğu duruma karşı kullandığı bir kelime haline gelmiştir. Öyle ise hangi durumlar travma hangi durumlar travma olarak adlandırılmaz bunlara değinelim. Kişinin çoğu zaman olağandışı ve beklemediği bir anda karşılaştığı, çok korktuğu, dehşet içerisinde kaldığı, kişide çaresizlik yaratan olayların kişi üzerindeki etkilerine ruhsal travma denir. Burada dikkat edilmesi gereken konu insanların üzüldüğü, mutsuz olduğu birçok durum olabilir ancak bu durumların hepsi travma olarak adlandırılmaz.

    Travmaya sebep olan olaylar arasında; taciz, tecavüz, işkence, afetler (sel, deprem, yangın vb.), kazalar, beklenmedik ölümler, ciddi ve ölümcül hastalıklar gösterilebilir.

    Travmalardan sonra en sık rastlanan iki ruhsal rahatsızlık; depresyon ve travma sonrası stres bozukluğudur.

    Kişinin travmatik olayı kendinin yaşamış olması ya da başkasının başına geldiğinde şahit olması, öğrenmesi ve bu olaya ilişkin iç ya da dış uyaranla karşılaşınca yoğun ve uzun süreli ruhsal sıkıntı yaşaması, fizyolojik tepkiler vermesi, olaya ilişkin düşünce ve duygulardan kaçınması yine olaya ilişkin kişi, durum, nesnelerden uzak durma çabası, kişinin kendisi ya da dünya ile ilgili abartılı olumsuz inanışları (örn; ben kötüyüm, dünya tehlikelidir) , süreklilik gösteren olumsuz duygular yaşaması (korku, dehşet) travma sonrası stres bozukluğu olarak adlandırılır.

    EMDR, Travma Sonrası Stress Bozukluğu tanılarının tedavisinde yoğun olarak uygulanan terapi yöntemidir. EMDR süresince, terapist müdahalenin odak noktası olacak spesifik problemi belirlemek için danışanla birlikte çalışır. Terapist, yapılandırılmış prosedüre dayanarak, danışanın kendisini rahatsız eden durumu veya olayı tanımlamasına rehberlik eder ve üzücü olan önemli kısımlarını seçmesine yardımcı olur. Danışan göz hareketlerini takip ederken aynı zamanda hedef anının veya diğer anıların çeşitli kısımlarını deneyimler. Terapist, danışanın kendi başına doğru bir şekilde işleyip işlemediğinden emin olmak için, düzenli aralıklarla göz hareketlerini durdurur. Terapist bu süreçte danışana yardımcı olur ve ne yönde müdahale edileceği hakkında kararlar verir. Buradaki amaç, danışanın olumsuz deneyimle ilgili bilgiyi hızlı bir şekilde işlemesi ve uygun bir çözülmeyi sağlamaktır. Shapiro’nun deyimiyle bu belirtilerin azalması, danışanın negatif inancının yeni bir pozitif inanç ile yer değiştirmesi ve daha optimal seviyede işlevsellik göstermesi anlamına gelmektedir. EMDR tedavisi tek bir travma söz konusu olduğunda 1 ila 4 seans arasında, daha zor problemler söz konusu olduğunda ise 1 sene veya daha uzun sürebilmektedir.

  • Bebeklerde Uyku Eğitimi

    Bebeklerde Uyku Eğitimi

    Yenidoğan bebekler, ebeveynlerinin yeni düzene adapte olmasında zorlandıkları gibi hiç bilmedikleri bu yeni ortama uyum sağlamakta zorlanırlar. Annelerini emerek rahatlamaya ve sıcacık geçen 9 aylık süreçten sonra da o sıcaklığı hissetmek için annelerine ihtiyaç duyarlar. Bu ilk aylarda bebeklerin sık sık uyanması olağan bir durumdur. Anneler yeni düzene adapte olurken zorluk yaşayabilmekte ve bu sık uyanmalar yorgun düşmelerine, uyku ihtiyaçlarının karşılanamayıp annelerin mutsuzlaşmasına neden  olabilmektedir. Uyku eğitimine hem anne ve baba hem de bebek hazır olduğunda başlanmalıdır. Bebeklere 4. aydan sonra uyku eğitimi verilebilir. (Çeşitli uyku eğitimleri vardır ancak yukarıda bebeğin hazır olduğu ay aralığı yatır-kaldır yöntemine göre olan uyku eğitimi aralığıdır.) Uyku eğitimi sabır gerektiren bir süreç olduğundan annenin ve babanın bu sürece inanması, eğitim verilmeden önceki süreçte çocuğun evden farklı yerde uyutulmaması, rutini bozacak durumlardan kaçınılması ve buna benzer koşulları sağladıktan sonra eğitime başlamaları gerekmektedir.

    UYKU EĞİTİMİ

    Uyku eğitimi vermek için bebeğinizin fiziksel herhangi bir rahatsızlığı bulunmuyorsa, anne ve baba sabır gerektiren bu sürece başlamaya hazır ise uyku eğitimi verilebilir. Bebeğinize uyku eğitimi vermeden yaklaşık 2 hafta önce (gerekirse daha fazla) bebeğinizin gün içindeki beslenme, aktivite, uyku zamanları not edilir. Not edilen bu alışkanlıklar aşağıdaki E.A.S.Y yöntemine göre düzenlenir.

    E. (Eat)= Beslenme

    A. (Activity)= Aktivite 

    S. (Sleep) = Uyku 

    Y. (Your Time) = Size kalan zaman

    Yukarıda verilen rutine göre bebeğinizin gün içinde yaptıkları düzenlenir. Örneğin; uyuması için emzirilmez, bebek uyku ve beslenmeyi birbirinden ayırmalıdır. Aksi durumda uyumak için emzirilmeye ya da biberon ile beslenmeye ihtiyaç duyar. 

    PEKİ UYKU EĞİTİMİ AŞAMASINDA NELER YAPMALIYIM?

    Gece uykusuna yatırmadan önce de bebeğinize belirli alışkanlıklar yaratmalısınız, bebekler düzeni sever. Bir gün 19:00 da ertesi gün 23:00 te yatırmamalısınız. Bebeğinizi gece uykusuna yatıracağınız zaman yatırmadan önce ılık bir duş yaptırabilirsiniz. Odasına girip ışığı kapatıp ona iyi geceler dileyebilirsiniz. Her gün aynı şeyleri yapmanız bebeğinizi sakinleştirir ve uyku zamanı geldiğini çağrıştırır. Bu rutinleri oluşturduktan sonra sıra geldi bebeğinizin kendi başına yatağında uyuması ve gece deliksiz uyumasına. Bebeğiniz uykusu geldiğinde size çeşitli sinyaller verecektir. Kulağını kaşıma, gözlerini ovuşturma, esneme, yüzünü çizme vs. Siz bebeğinizin uykusu geldiğini anladığınızda onu yatırmaya hazırsınız demektir. Bir önemli nokta da bebeğinizi yatırmadan önceki 20 dakika çok yoğun yorucu aktiviteler yaptırmamanızdır. Aksi durumda bebeğinizin uykusunun kaçmasına sebep olabilirsiniz. Odasına götürdüğünüzde uyku için nasıl bir rutin oluşturduysanız onu uygulayın. 5 dakika onu sakince oturur vaziyette kucağınızda tutun, konuşmayın ve sallamayın. Sonrasında yatağına sakince koyun. Bebeğiniz eski alışkanlığına adapte olduğundan size tepki verip ağlayacaktır ya da huysuzlaşacaktır. Ağladığında bebeğinizi hemen kucağınıza alın ve şşş.. sesi çıkarıp parmaklarınızla sırtına nazikçe pat pat yapın. Sakinleştiği an hemen yatağa geri bırakın.

    Tekrar ağlayınca yine kucağınıza alıp aynı işlemi uygulayın. Buradaki önemli nokta sustuğu an yatağa bırakmanız 5 saniye bile geçirmeyin. Birkaç gün sizin için yorucu olabilir bu nedenle size yardımcı olabilecek kişilerden destek isteyebilirsiniz. Bebeğiniz gece uyandığında da beslemeyip yatır kaldır yöntemine devam etmelisiniz. Ek gıdaya henüz geçmemiş bir bebeği 20:00 civarında yatırdığınızı düşündüğünüzde 23:00 civarı kaldırıp beslemelisiniz bu bebeğin gece öğünüdür ve rahat uyumasını sağlar. Ek gıdaya geçen, gün içerisinde iyi beslenen bir bebek gece uykusuna yattıktan sonra yetişkin gibi deliksiz uyuyabilir. Bebeğiniz 6 aydan küçükse ve gün içerisinde iyi beslendiğinden emin değilseniz gece öğününden 4-5 saat sonra uyandığında emzirebilirsiniz. Ancak gece öğününden 1-2 saat sonra kalkarsa bu açlık değil alışkanlık uyanmasıdır. Böyle bir durumda tekrar yatır kaldır yapmalısınız. Eğitimi verirken bebeğinizin ağlama sebebinin fiziksel bir durumla alakalı olmadığından emin olmalısınız. Bebeğinize ve size deliksiz uykular (6 aydan küçük bir bebeğe yarım saatten fazla yatır kaldır uygulamayınız.)