Kategori: Psikoloji

  • Öfke Kontrolü

    Öfke Kontrolü

    Öfke, insanların çatışmaları fark edip çözmelerine yardımcı olur ve görmezlikten gelinen farklılıkların kendini hissettirmesini sağlar. Öfkeli olmak ve bunu zaman zaman göstermek anormal değildir. Fakat, çok sık öfkelenen bir çocuğunuz varsa, 6 yaşından büyük olduğu halde düzenli olarak sinir krizleri geçiriyorsa ya da öfkesi fazlasıyla yoğun ve saldırgansa bu bölümü okuyun.
    Bebekler öfkelerini, ağlayarak, kollarını sallayarak, bacaklarıyla tekme atarak dile getirirler. 18 ay civarında çoğu çocuk öfkelenince sinir nöbetleri geçirir. Bu nöbetler ikinci yılın sonunda doruğa ulaşır, üçüncü yıldan sonra azalır. Bunun nedeni üç yaş civarında çocukların isteklerini elde etmede dilin daha etkili bir araç olduğunu fark etmeleridir.
    Okulda öfke, akademik güçlüklere yönelik bir tepki olabilir. Bazı çocukların toplumsal rollerini tanımlamak için kullandığı bir saldırganlık çeşidinin işareti de olabilir. Öfkeli tehdit ve meydan okumalar kimin daha çetin olduğunu belirlemeye yardım eder.
    Aynen yetişkinler gibi, kimi çocuklar da diğerlerinden daha kolay öfkelenirler. Yüksek düzeydeki buhar basıncını içinde taşıyan bir düdüklü tencere gibi olan bu çocukların patlaması için çok az bir provokasyon ya da zorlanma yetecektir. Kimi çocuklar ise henüz öfkelerini yönlendirmek için gerekli becerileri edinememiş olabilirler. Bazı çocukların öfkesi de yaşamlarındaki ciddi olaylara tepki olabilir.
    Her üç durumda da çocuğun, çocuğun niye öfkeli olduğunu bilmesinin yanı sıra, öfkesini uygun şekillerde nasıl yönlendireceğini de bilmesi gerekir. Bu yeteneğe sahip olmayan ya da öğrenmeyen çocuklar arkadaş edinmede güçlük çekebilir ve öbür çocukların kolayca kızdırıp ağlattığı hedefler haline gelebilir.
    Ne Zaman İlgilenilmeli?
    Eğer çocuk öfkesini başkalarına yönelik fiziksel saldırılara dönüşürse bunun üzerinde durulmalıdır. Ayrıca aşağıda sıralananlar çocuğa uyuyorsa dikkatli olunmalıdır.
    * Sık sık öfkeleniyor, her gün sınıf arkadaşlarıyla tartışıyorsa
    *Aynı yaştaki diğer çocuklara göre daha yoğun olarak öfkeleniyorsa, sık sık
    ağlayıp başkalarına vuruyorsa, yanlış yaptığında ya da zorlandığında kağıdı
    buruşturup atıyorsa.
    *Öğretmenin sakinleştirici çabalarına yanıt vermiyor veya bağırarak onu itiyorsa.
    *Yaşamın her alanında öfkelenecek bir şey buluyor ve belli bir kişi ya da olay
    nedeniyle değil, genel olarak kendini öfkeli hissediyorsa.

    *Olaylarla baş etme yöntemlerinde önemli değişiklikler görüyorsanız, örneğin daha önce hiç sıkılmadığı şeylere öfkelenmeye başlamışsa.
    Nasıl Yardım Edilebilir?
    Öfkesiyle baş edemeyen bir çocuğa yardım ederken ilk göreviniz, niye öfkeli olduğunu anlamak ve (bunun farkında değilse) onun da anlamasını sağlamaktır. Bu da dinlemeyi bilmek demektir. Öfkeli çocuklar açık, sakin, anlayışlı ve kendini anlayacak yetişkinlere ihtiyaç duyarlar. Onu öfkelendiği için azarlamanız veya kendinize kızmanız, öfkesini nasıl ifade edeceği ve nasıl sakin olacağı konusunda ona fikir vermez.
    Çocuğun sakin olduğu bir anda , onu neyin bu kadar öfkelendirdiğini sorarak, iç dünyasında hissettiği bir duygu veya kendisine söylenen bir şey ise (alay edilme gibi) bunu farketmesini sağlayarak öfkesinin kaynağına inebilirsiniz. Bazı çocuklar, özellikle ergenlik öfkeleri hakkında konuşmak istemeyebilirler. Bu durumda ne yapmaya çalıştığınızı açıklamak yerine uzman yardımı isteyiniz.
    Öfkeli bir çocukla çalışmanın asıl hedefi; kendi kırgınlık duygularına yada başkalarının sataşmalarına vereceği tepkilerde her zaman seçim şansının olduğunu ona göstermektir.Bağırmayı, vurmayı, öfke nöbetleri geçirmeyi seçebilir yada öğretmenine ve arkadaşına neler hissettiğini söylemeyi tercih edebilir. Bu konuda onu hangi eylemin iyi sonuç doğuracağını düşünmeye teşvik edin.
    Ayrıca, aşağıdaki davranışlarla öfkesini kontrol etme konusunda ona yardımcı olabilirsiniz;
    *Öfkeli olmadığı anlarda yada az da olsa sakin kalarak zor bir durumla başa çıktığında onu takdir edin.
    *Belli bir süre için öfkesini dışa vurmayacağı ya da anlaştığınız şekillerde dışa vuracağı konusunda anlaşma yapın.
    *Duygularını anlattığı bir günlük tutmasını önerin. Yazı yazmak zor geliyorsa resim de yapabilir. Kendisini öfkelendiren problemi, nasıl tepkide bulunduğunu, bu tepkinin ne gibi sonuçlar doğurduğunu ve problemi halletmek için iyi bir yol olup olmadığını, neyin daha iyi olabileceğini anlatmasını isteyin.
    *Siz de ondan beklediğiniz gibi davranın. Örneğin yaşadığınız bir çatışmayı çözmek için öfkenizi kelimelere dökebilir ve ona asıl sorunun öfke olmadığını, ifade edilme biçimi olduğunu gösterebilirsiniz.

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Cinsel işlev bozukluğu mu? Yok canım bizde olmaz öyle şey. Erkek adamız nihayetinde. Hem zaten ortada bir sorun varsa o da hanımın yüzündendir. Bizde sıkıntı olmaz. Al ablacım sen bu hanımı tedavi edip yollayıver bana da işimize bakalım. Cinsel işlev bozukluğu yaşayan bireyler tedavi için geldiğinde eğer sorun vajinismus ise çoğu erkeğin tavrı, inanışı, beklentisi ne yazık ki bu şekilde oluyor. Bu tavrı kimisi açıkça sözel bir şekilde ifade ederken kimisinin terapi sürecindeki pasif direnişi ya da iş birliğine yanaşmaması bu baskıyı partnerine hissettiriyor. Neticede bilgi eksikliği, yanlış yaklaşım, gerçek üstü beklentiler bu süreci yönetme ve sorunla baş etme konusunda önümüzde kocaman bir engel oluyor.

    Peki neymiş bu vajinismus? Vajinismus kadındaki korku, kaygı ve endişe haliyle cinsel birleşme sırasında perineal kasların istemsiz bir şekilde kasılması ve penis vajina birlikteliğine izin vermemesidir. Bu kasılmalar kadının isteği dışında gerçekleşen refleksif hareketlerdir. Bu sorunu yaşayan çiftlerin zihninde oluşan yanlış düşüncelerden en önemlisi vajinismusun kadının tek başına aşması gereken, onu ilgilendiren bir problem olduğu inanışıdır. Oysa ki çiftlerden herhangi biri cinsel işlev bozukluğu yaşıyorsa bu kişinin değil, çiftin ortak problemidir! Cehalet, abartılmış ilk gece hikayeleri, kızlık zarı ile ilgili abartılmış ve yanlış inanışlar, kişinin yetiştiği ailenin yanlış tutum ve öğretileri, ödipal çatışma vajinismusun başlıca sebeplerindendir. İnsan yeterli bilgi sahibi olmadığı bir şeye maruz kaldığında bu duruma karşı kendi içinde bir korku ve kaygı geliştirir. Onu gerçek bilgiye yönlendirip aklındaki varsayımları açıklığa kavuşturduğumuzda kaygıyı ve korku engelini de ortadan kaldırmış oluruz. Yeniden bilişsel bir yapılanma oluşturarak sorunun çözümüne dair ilk büyük adımı da atmış oluruz.

    Çoğumuzun çocukluğunda ya da ergenlik dönemlerinde komşu kızlarının ya da kuzenlerinin ilk gece hikayelerine kulak misafiri olmuşluğu vardır. Ya da arkadaş ortamımızda gerçekliği muamma öyküler dinlemişizdir. Bu hikayeler hep acı verici, trajik, hatta sonu acillerde biten travmatik olaylar olarak hatırımızda kalmıştır. Malesef ki bu hikayeleri dinlerken kişilerin bilgi düzeyini, kültürel yapısını, karakteristik özelliklerini bir filtreden geçirmeyip onların bu trajik deneyimini tüm cinsel yaşamlara mal etmekteyiz. Bu inanış ve varsayımlarla sağlıklı bir cinsel yaşamın önüne kocaman bir bariyer koyduğumuzu çok geç fark ederiz.

    Toplumumuzda kadının yeri ve değerini belirleme konusunda çok katı bir yer edinmiş, ancak kadın bedeninde akıllardaki gibi çok da sert, aşılmaz bir doku olmayan kızlık zarı ile ilgili yanlış imajinasyonları düzeltmek, buradaki bilgi yetersizliğini gidermek ve bu dokunun yapısını anlatmak erkeği de kadını da bir bilinmezlikten kurtaracak ve tedavi sürecine engel olmasının önü kesilecektir.

    Eğer baskıcı bir ailede yetiştiyseniz, kadın erkek ilişkileri konusunda belli tabularla büyütüldüyseniz, anneniz ve babanızın el ele tutuştuğuna ya da birbirlerini sarılıp öptüklerine pek sahit olmadıysanız, öpüşme sahnelerinde hemen kanalı zaplayan bir tavırla karşılaştıysanız, eşine her an cinsel mutluluk yaşatma mecburiyeti olan bir cinsmişsiniz anlayışı kafanıza kazınmışsa vajinismus olma ihtimaliniz yüksektir.

    Çocuğun cinsel kimliğinin farklılığını fark ettiği 3-6 yaşları arasındaki ödipal dönemde yaşadığı çatışmalar, çocuğun cinsel kimliğinin oluşmasında olumsuz etkiler yaratırken, yetişkinliğinde sağlıklı bir cinsel deneyim yaşamasını da zorlaştırır. Bu süreci sağlıklı atlatabilmek için anne ve babalar çocuklarıyla iletişim kurarken net ve onların anlayacağı uslupta konuşmaya özen göstermelilerdir. Çocuklar bu dönemde karşı cinsteki ebeveyni en kolay ulaşılabilir partner olarak görüp hemcinsleri olan ebeveyni saf dışı bırakma eğilimindedirler. Bu yüzden çocuk anne-baba arasındaki ilişkiyi reddetmeye yönelik davransa da bu sınırlar ona net bir şekilde ifade edilmelidir. Anne-babanın çocuğu dudağından öpmesi, onunla çıplak şekilde banyoya girmesi, ona hitap ederken ‘aşkım’sevgilim’ gibi ifadelerin kullanılması ödipal çatışmayı arttıracağı için uzmanlar tarafından uygun bulunmamaktadır. Ailedeki anne-baba-çocuk kavramları ve bunların sınırları çocuğa net ifade edilmelidir. Çocukla geçirilen kaliteli zaman, anne-babanın birbiriyle ilişkisi çocuğun bu kavramları zihninde ait oldukları yerlere oturtmasına yardımcı olacaktır. Bu kavramları zihninde oturtmakta zorlanan, yanlış kodlamalar yapan çocukların yetişkinlik dönemlerinde cinsel işlev bozukluğu yaşaması muhtemeldir.

    Evlilik sürecine kadar geçen flört döneminde partnerinizi iyi tanımak adına onunla çok yönlü paylaşımlar yapmak, isteklerinizi, sınırlarınızı konuşmak, partnerinizle ilgili sorun olabileceğini düşündüğünüz şeylere olarak toleransınızı gözden geçirmek sağlıklı bir aile hayatına adım atmanızda size yardımcı olacaktır. Partnerinizle iletişiminizdeki beceriniz ve uyumunuz muhtemel bir cinsel işlev bozukluğu yaşanması durumunda buna çözüm aramanız ve süreci yönetme şeklinizde belirleyici olacaktır. İlişkisi sağlam temellere kurulmayan çiftler, olası bir problemle karşılaştığında birbirini suçlamayı tercih edecek ve bu yaklaşım onları çözümden uzaklaştıracak ve neticede kopma noktasına getirecektir.

    Geçmiş yaşantılar, travmalar, tacizler de bu cinsel işlev bozukluğunun yaşanmasına sebep olabilir ancak burda tedavi önceliği vajinismus olmaz. Kişinin travmasına yönelik bir tedavi sürecine girilir sonrasında vajinismusa yönelik çalışma yapılır.

    Tedavi süreçlerini uzatan önemli noktalardan biri de sorunu yok saymaktır. Danışanların çoğunun yakın çevresine dahi bu konuda yalan söylediği hatta gerçek üstü hikayeler anlattığı görülmektedir. Yalana başvurduktan sonra da yardım çağrısında bulunmakta zorlanırlar. Burada insanların birbirinin özel hayatıyla gereğinden fazla alakadar olması, onları baskı altına alması ve sorular sorması da ayrı bir tartışma konusu olabilir… Bu sorular ve partnerin yanlış tutumu çoğu zaman kadına kendini yetersiz, eksik, beceriksiz hissettirir. Kendini eksik hisseden kadın bu psikolojiyle yaşadığı deneyimlerin her birinde kendine olan güvenini biraz daha yitirir. Çevresine söylediği yalanlara kendini kaptırmaya başlayıp, yardımı reddetme noktasına gelebilir. Bu reddedişe partner kendince sebepler bulur ilişki bir çıkmaza doğru yol alır. Partner agresifleşir, kafasında kurgulamalar başlar ve bu psikolojiyle eşine suçlayıcı ve aşağılayıcı tavırlar sergileyebilir.

    Vajinismus, tedavisi mümkün, hatta cinsel işlev bozuklukları arasında tedaviye en kısa sürede ve kalıcı çözüm bulunan rahatsızlıktır. Eğer son 6 ay içerisinde bir jinekolojik muayeneden geçtiyseniz ve sorununuzun temelinde organik bir sebep yatmıyorsa Cinsel Terapi seanslarıyla bu sorununuza çözüm bulabilirsiniz. Cinsel İşlev Bozukluklarının temelinde yatan çocukluk ve ergenlik döneminin olumsuz etkilerini en aza indirmek, ailenin çocuğa cinsel eğitim vermesi, cinsellikle ilgili doğru tavır sergilemesi, cocuğun cinsel kimlik gelişimindeki ve ergenlik dönemindeki dürtülerine ve bunu doyurma eğilimine karşı doğru yaklaşımda bulunması ve sınırlarına saygı duyması önemlidir. Bu dürtüleri, yetişkinliğe geçmeden önceki hormonel ve fiziksel değişimlerin doğasını bilmeyen bir ebeveyn çocuğunun cinsel kimlik oluşumu ve ergenlik sürecini sağlıklı atlatması konusunda yardımcı olamayacaktır. Bu süreci sağlıklı atlatamayan ergenler, yetişkinlik dönemlerine geçtiklerinde okumaktan büyük acı duyduğumuz o haberlere sebebiyet verecekler ya da ebedi sessizlikle aramızdan ayrılacaklardır.

  • Çocuklukta Beynin Duygusal Gelişimi

    Çocuklukta Beynin Duygusal Gelişimi

    ‘Çocuğum 10 yaşında. Galiba biz geç kaldık çünkü çocuk gelişimini 0-6 yaşta tamamlarmış. Bu doğru mu?’

    Gelişim konusunda istekli ve bilinçlenmeye hazır her insan için asla geç değildir. Fakat bilinçlenme dediğimiz şey ne kadar erken yaşlarda olursa, yaşamı o kadar etkisi altına alabilir. Gelişim ve bilinçlenme yaşamın her anında bizimle ve bizim bunu fark edişimiz ne zaman başlarsa,daha sonraki anlar için yeni fırsatlar doğmuş olur. Asıl konu olan nörolojik olarak büyüme ve gelişme çocukluk döneminde yoğun olarak gerçekleşse de, beyin yaşam boyu bizi biçimlendirmeye devam eder. Beynin sinir hücrelerinde ki çoğalmalar, yani yeni bağların oluşması çocuklukta yaşanan tecrübeler doğrultusunda gerçekleşir ve 0-10 yaş arası dönem beynin en yoğun çalıştığı dönemdir. Çocukluk döneminde beynin farklı alanları gelişse de ergenlik döneminde bu gelişim hızlanabilir.

    Duygusal gelişim gelişim öz bilinç derslerinin en anlamlı ve en değerli olanları anne baba tarafından çocuğa verilenlerdir. Çocuklar doğduğu andan itibaren yaşamın farklı alanlarında farklı becerileri kazanma konusunda eğilim gösterirler. Örneğin; 5-6 yaşlarında bir çocuğa merhamet duygusunun öğretilmesi gerekirken,9 yaşında bir çocuğa zaman yönetiminin öğretilmesi gerekir.

    Goleman, duygusal zeka gelişimde aile ortamının önemini şu şekilde vurgulamıştır; ‘Duygusal zeka gelişimi açısından çocuğun yetiştiği aile ortamı da çok önemlidir. Aile yaşamı, duygusal derslerin verildiği ilk okuldur. Bu duygusal dersler sadece anne-babanın çocuklarına doğrudan söyledikleri ve yaptıkları ile değil, kendi hislerini ifade edişleriyle ve aralarındaki etkileşim modeliyle de verilir.’

    Eğer anne babanın hedefi sağlıklı çocuklar yetiştirmek ise duygusal zeka gelişimi küçük yaşlardan desteklenmelidir. Çocuklarımıza yaşamlarının sonraki yılları için gerekli olabilecek değerli becerileri bilinçli olarak öğretmek, onların gelecekleri adına yapabileceğimiz en büyük adımdır.

    DUYGUSAL OLARAK SAĞLIKLI ÇOCUKLAR;

    • Daha iyi öğrenirler.

    • Daha az davranış problemleri vardır.

    • Kendileri hakkında daha iyi hissederler.

    • Baskıya karşı koymada daha iyidirler.

    • Daha çok empatik,daha az şiddete meyillidirler.

    • Uyum problmeleri ile baş edebileme de daha iyidirler.

    • Kendilerine zarar veren şeylere karşı daha bilinçli hareket ederler.

    • Akran ilişkileri kuvvetlidir.

    • Ani hareketleri kontrol etmede iyidirler.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı farklı gelişim dönemlerinde ortaya çıkabilir. İlkokul çocuklarında, üniversiteye hazırlanan gençlerde, zorunlu eğitim hayatını tamamlamış ancak kendi kişisel gelişimini devam ettirmek için sınavlara başvuran yetişkinlerde de sınav kaygısı görülebilmektedir.

    Kaygı herkeste var olan bir duygudur ve bazen harekete geçmek, motive olabilmek için gereklidir. Kaygı, sınav sonucunu ya da sürecini olumsuz etkilediğinde, kişinin öğrendiği bilgiyi etkili kullanmasına engel olduğunda sınav kaygısından bahsedilebilir. Sınav kaygısı yaşayan kişide terleme, nefes almada zorluk, kalp çarpıntısı, mide bulantısı, titreme gibi fiziksel belirtiler görülmektedir. Yoğun endişe, mutsuzluk, iç sıkıntısı, korku gibi duygularla mücadele ederler. “Başarısız olacağım”, “Sınavda elimden bir şey gelmez” negatif düşünceleri mevcuttur.

    Bu evrede kişinin hissettiklerini önemsememek, geçici bir durum gibi davranmak anlamamak kişide var olan kaygı durumunun artmasına, depresyon, uyku bozukluğu gibi ruhsal bozuklukların ortaya çıkmasına neden olabilir.

    Çocuklarda ve Gençlerde Sınav Kaygısı Durumunda Aileler Neler yapmalı?

    Aileler hangi durumlarda çocuklarına müdahale edip hangi durumda müdahale etmeyeceklerini bilmeleri gerekmektedir. Sürekli sınava ilişkin sorular sormaktan kaçınmalıdırlar. Çocuklarına güvendiklerini belirtmeli, hangi sonuç gelirse gelsin desteklerinin devam edeceğini ve çocuğu diğer akranları ile karşılaştırmaktan kaçınmalıdırlar. Başkaları ile kıyaslanan çocuk daha verimli ders çalışmaz ya da onu örnek almaz aksine kendini yetersiz hissetmesine ve diğer çocuklardan daha değersiz olduğu düşüncelerine kapılır. Duygu ve düşünce paylaşımı, empati önemlidir. Sınavı yüceltmeme, ölüm kalım sorunu yapmama, yüreklendirici davranma önerilmektedir. Çocuklar koşulsuz sevilmelidir. Aile bireyleri uygun rol modeli olmalı, uygun aile ortamı sağlamalı ve uygun problem çözme davranışları geliştirilmelidir.

    Çocukta ruhsal bozukluklar ortaya çıktığında(depresyon, uyku bozuklukları vb.), kaygı ile baş edemez hale geldiğinde, ruhsal sorunlardan dolayı işlevselliği bozulduğunda, fiziksel belirtiler sergilediğinde psikiyatrik ve psikolojik destek alması önerilmektedir.

  • Çocuklarda Hırçınlık

    Çocuklarda Hırçınlık

    Ailelerin zorlandıkları konulardan biri çocuklarının hırçın davranışlar sergilemesidir. Çoğunlukla 2-3 yaş civarında başlayan hırçın davranışlar önlemler alınmadığı takdirde uzun yaşlara kadar sergilenmektedir. Hırçınlık; öfke, ısrar etme, inat, tutturma, saldırgan davranışlar, zarar verme, ağlama nöbetleri, karşı gelme, uzlaşmama gibi davranışlarla kendini göstermektedir. Bu tür davranışlar söz konusu olduğunda anne ve baba ortaklaşa hareket etmeli ve çocukta yanlış olduğunu düşündükleri davranışları pekiştirici durumlardan ve söylemlerden kaçınmalıdırlar. Örneğin; küçük yaşta kaba şekilde konuşan çocuğa gülünmemeli ya da “O küçüktür ne anlar bırakalım istediğini yapsın” gibi davranışı destekleyici cümlelerden uzak durmalıdırlar. Çocuğun doğru davranmadığı her davranış, neden doğru olmadığı ile ilgi açıklanmalı ve bu davranış devam ettiği takdirde hangi sonuçlarla karşılaşacağı çocuğa aktarılmalıdır.

    Çocuklarda hırçın davranışların devam etmesinin ya da ortaya çıkmasının en önemli sebeplerinden biri anne ve babanın cevaplarının birbiri ile tutarsız olmasıdır. Ebeveynlerden biri  “hayır” diğeri “evet” dediğinde çocuk sağlıklı bir davranış biçimi geliştiremez, yaptığı hatalı davranışlarda aileden birinin onun destekçisi olacağına inanır ve davranışı devam ettirir. Bu nedenle anne ve baba önce çocuğa karşı olan tutumlarını gözden geçirmeli ve problemli tutumları değiştirmelidir. Bu süreçte aile bireylerinin birbirlerini suçlamaması, yapıcı bir şekilde problemi ele alması önerilmektedir.

    Çocuklarda davranış probleminin pekişmesine, devam etmesine sebep olan faktörlerden biri de aile büyükleridir(anneanne, babaanne, dede vb). Önlenemeyen davranış problemleri ile mücadele edildiği durumlarda aile büyüklerinin dikkat etmesi gereken husus, anne ve babanın sınırları dışına çıkan davranışlarda bulunmamaları gerektiğidir. Örneğin; anne ve baba çocuğa arkadaşlarına zarar vermenin yanlış olduğunu öğretirken, büyükbaba vurmayı destekleyici konuşmamalıdır. Aksi durumda çocuk ebeveynlerini dinlemez, onların kurallarını yok sayar. Doğru bir davranışta bulunmadığında onu destekleyecek kişiler olduğuna güvenir ve hatalı davranışları sergilemeye devam eder. Bu döngüyü kırmak zor olur. Anne ve baba sınırları iyi belirlemeli, ona göre davranmalı, aile büyükleri de ebeveynlerin koyduğu kuralların dışına çıkmamalıdır. Burada çocuğa koyulan kurallar da önem arz etmektedir. Sadece anne ve babanın duygularının ön planda tutulduğu, otoriter bir yapının mevcut olduğu, çocuğun duygularının önemsenmediği kurallar çocuğun isyan etmesine ve hırçın davranışlar sergilemesine sebep olmaktadır.

    Çocuklar hırçın davrandığında bazen aileler durumu kontrol edemez hale gelir ve çocuğa öfkelenme, suçlama, bağırma davranışları ortaya çıkar. Çocuğa öfkelenmek ya da suçlamak çocuğa durumu daha iyi kavratmaz aksine davranışın pekişmesine sebep olur. Böyle bir durum ile karşılaştığınız da sakin kalmalı, çocukla inatlaşmamalısınız. Uygun olmayan davranışa ilişkin açıklama yapabilirsiniz ancak bu açıklama çocuğun kafasını karıştıracak ya da konudan uzaklaşacak kadar uzun olmamalıdır. Net ve anlaşılır ifadeler kullanılmalıdır.

    Ailesi ve çevresi tarafından hırçın olarak nitelenen çocuğun kendine olan güveni kırılır, kendini suçlar ve diğer çocuklara göre kendini yetersiz olarak görür. Bu nedenle çocuğunuzun hırçın davranışlar sergilediğini fark ettiğinizde çocuk ruh sağlığı uzmanlarından destek alarak süreci atlatmasına yardımcı olmanız, çocuğunuzda var olan bu problemin sağlıklı bir biçimde çözümüne fayda sağlayacaktır.

  • Kayıp Sonrası Keder ve Yas

    Kayıp Sonrası Keder ve Yas

    Insan yaşamının bazen zor dönemleri vardır. Yaşamınızdaki kayıplar ve kayıp sonrasi yeniden hayata tutunmak en önemli yaşam krizlerden biridir. Kayıp denilince genelde akla gelen, ölüm olgusu olmakla birlikte aslında yaşamimizdaki kayıplarimiz sadece ölüm olgusuyla sınırlı değildir. Ornegin boşanmak, sevgiliden ayrılmak, iş değişimi ya da işten ayrılma, şehir da ülke  değiştirme hatta bir semtten başka bir semte taşınmak bile insan ruhunda kayıp olarak hissedilir.
    Elbette bu kayıplar arasında en ağır olani ölümün yarattığı kaybın bıraktığı izlerdir.
    Kayıp sonrası süreç kriz ve yas dönemlerinden oluşmaktadır.
    Bu süreç;   özellikle günümüz batı toplumlarında “güçlü olmak” seklinde tanimlandigi gibi, kayip sonrasindaki bir iki haftada tamamlanıp, calisma ve günlük hayata kisa surede dönmeyi öngören kısa bir süreç değildir.  Kayipdan sonraki süreç , çeşitli evreleri olan ve her bir evresi yaşanılan kayibin  insan ruhunda bıraktığı izleri ifade ettigi bir dönemdir. Uzmanlara gore; sağlıklı geçirilen kayıp sonrasi süreç  en az 4 ile 6 ay süresinde tamamlanmakta olup, kişinin kayip karşındaki ruhsal savunmalarına göre iki yila kadar da uzayabilmektedir.  Bu sürecinin ilk evresi “keder” duygusunun hakim olduğu “kriz dönemi” olup, bu dönem  birbirini takip eden süreçlerden oluşmaktadır. Bunlardan ilki kayip karşısında bedenimizin   fiziksel tepkiler vermesidir. Donup kalmak, olanlari anlamakta güçlük çekmek , dış  gerçeklikten  kopmak, şok olmak, bağırmak ve ağlamak gibi tepkiler bu evreye girmektedir. Ikıncı evre ise inkar dönemidir. Yaşanılan kaybın aslında gerçek olmadığını düşünmek ve kaybettigimize  inanmama dönemidir. Bu dönem özellikle ani ölüm ya da ani kayıplar  gibi beklenmedik olaylar sonrasında daha sık görülür. Üçüncü dönem pazarlık aşamasıdır. Kişi kaybının karşısında zamanı geri almak ve kaybin hemen öncesindeki olayları değiştirmek ister.. Daha sonra  terk eden sevgiliye ya da ölen kisiye bizi birakip gittigi icin, kaybimiza dair ofkelendigimiz dönemdir.  Ve sonrasında kriz donemi yerini, kaybın kabul etmeye dönüştüğü ” yas donemine” bırakır. Sağlıklı bir şekilde bu süreçlerin atlatmasının ardından ölüm gibi telafisi olmayan kayıplarımız için yil donemlerinde anma törenleri yaparak anımsarız. Bu süreçlerin atlatılmasında herhangi bir dönemde takılmak ve bu dönemi atlatamamak  yas sürecinin tamamlanmasını engeller. Kişiyi,  bitmeyen bir keder duygusunun içine, adeta hapseder. Kaybınızin, sizin iç dünyanızdaki anlamı ne kadar büyükse ve kayıp durumunda herhangi bir psikoljik destek almadıysanız; yas sürecinizin bitmemesi ve kendinizi sıklıkla keder duygusu içinde  bulmanız muhtemeldir.  
    Özellikle ani ve beklenmedik ölüm, terk edilme, iş ve itibar kaybi durumlarında sağlıklı bir yas sürecinden geçmek kişi için kolay olmayabilir. Bu tür yaşam krizlerinde profesyonel olarak psikolojik destek almanız kederinizi yaşayıp tukettikten sonra, kaybınızı kabullenip, yaşama kaldığınız yerden devam etmenizi kolaylaştırır.

  • Duygusal Zeka Nedir?

    Duygusal Zeka Nedir?

    ‘Duygu olmadan hiçbir karanlığın aydınlığa dönüşmesi, hiçbir adaletin harekete dönüşmesi mümkün değildi.’

    Carl Jung

    Duygusal zeka dediğimiz kavramı ünlü psikologlar Mayer ve Salovey 1990’ yılında yaptıkları bazı akademik çalışmalar sonrasında şu şekilde tanımlamaktadır; ‘duygusal zeka, bir insanın kendi duygularını ve başka insanların duygularını tanıyabilme, duygularını birbirinden ayırt edebilme ve bütün bu bilgileri düşünce ve davranışların oluşumunda doğru bir biçimde kullanabilme yeteneği.’ Yaşadığımız toplumlarda her gün duyduğumuz yeni bir haber bana insanlar arası hoşgörü,saygı,sevgi gibi duyguların giderek azaldığını hatırlatıyor. Hayat şartlarının gerilimlerinin birikimleri,depresyon,kaygı,uykusuzluk,yeme bozukluklarına yol açıyor. İnsanlar arasında ki duyguların azalması,modern çağımızda insanların kendilerini kontrol edebilmelerini ve zorluklarla baş etme yetilerini azaltıyor. Özellikle ülkemizde gerek gerek ekonomik krizin gerek zorlu yaşam şartlarının ve kişisel problemlerin insanlarda kontrol ve tahammül gücünü azaltıyor. Sağlık bakanlığının yaptığı çalışma raporlarına göre ülkemiz insanlarından her beş kişide biri derin depresyonla baş etmeye çalışırken bir profesyonel yardıma ihtiyaç duyuyor.

    Günümüzün çocuk ve gençlerinin dikkat düzeyleri giderek düşüp, öğrenmeye olan istekleri azalmaktadır. Gençlerimizin pek çoğunun enerjileri yok ve çekimserliği tercih etmekte. Bir çok insa ‘şimdiki çocuklar çok daha akıllı’ sözlerini duymayanımız yoktur sanırım. Halbu ki gerçek şu ki, her kuşak bir öncekinden daha akıllı görünürken,sevgi saygı,merhamet,empati ve bazı ahlaki değerlerden git gide uzaklaşıyor,güvensiz ve sağlıksız ilişkiler kurarak karşımıza çıkıyor.

    Bilimsel çalışmalarla da desteklenen DUYGUSAL ZEKA kavramına hepimizin daha çok kulak vermesi gerektiği düşüncesindeyim. Çünkü, şiddet,istismar,zorbalık eylemlerinin akıl almaz artışı,insanların artık insani içgüdülerle hareket etmediği,ekonomik koşulların insanlar üzerinde yoğun baskı kurduğu bir dünyada yaşıyoruz.

    Bilim adamları ‘ Davranışlarımıza yön veren nedir?’ sorusuna cevap ararlarken şu önemli sonuca ulaştılar; ‘ DAVRANIŞLARIMIZIN OLUŞUMUNDA BEYNİMİZDE DÜŞÜNCELERİMİZ KADAR DUYGULARIMIZDA AYNI DERECEDE İŞLEV GÖREREK ÇALIŞIYOR.’

    Prof.GARDNER’in çoklu zeka kuramına göre duygusal zeka; ‘duyguları kontrol edebilme,sağlıklı ve uyumlu sosyal ilişkiler kurabilme ve mutlu yaşam sürebilme için kazanılması gereken bütün yetenekler’ olarak tanımlanmıştır.

    Duygusal zeka insanın verimli ve daha etkin bir hayat yaşayabilmesi için kendi değerini ve gücünü tanıması,kendi duygularının farkında olmasıdır. İnsanlar ancak bu şekilde kendisine ve çevresine yarar sağlayabilir,insanlığa katkıda bulunma cesaretini hissedebilir.

  • Anne Baba Olmaya Hazır Mısınız?

    Anne Baba Olmaya Hazır Mısınız?

    Anne-baba olmak dünyanın en güzel işi olsa da önceden düşünülmesi ve doğru zamanda karar verilmesi gereken zorlayıcı bir konudur. Bir aile,bir bütün olmak… Peki ,gerçekten buna hazır olmak demek ne demek? Ne yönden ve nasıl bir hazırlık gerektirir ki anne baba olmak? Sadece ebeveyn rolünü üstlenmek değil,aynı zamanda bu rolün hayatınıza kattığı sorumlulukları karşılayabilme gücüne,özveriye,bilgi ve beceriye sahip olabilmektir anne-baba olmak. Bunca görev ve fedakarlığı üstlenecek olmak bazı kişilerde heyecan ama aynı zamanda da kaygıya sebep olabilir. Onlar için bu yeni insan ve yeni deneyimler, üzerinde düşünülmesi gereken bir karar olacaktır. Bazılarında ise tam aksi olabilir.Onlar daha rahat bir şekilde bu yeniliğe kapılarını açabilirler.

    ANNE-BABA OLMAYA HAZIR OLMAK İÇİN NE YAPILMALI?

    Hamilelik süreci annenin yaşamında ki en büyük değişimdir.  Gerek fiziksel gerekse duygusal açıdan yaşanan bu değişim süreci aslında anne baba olmaya hazırlık süreci olarak düşünülebilir. 9 ay boyunca her gün hissedilen yeni bir his,edinilen yeni bir deneyim,o 9 ayın sonunda bebeği kucağınıza aldığınız an için yapılan ön hazırlık aslında. Bebeğin ilk 6 yılki gelişim özelliklerini tanımak,ona sağlıklı ortamı hazırlamak ve bebeğiniz geliştikçe ona destek olmak çok önemlidir.  Anne-baba olmaya hazır olabilmek için 0-6 yaş gelişim özelliklerini bilmeli, okumalı veya bu konuda eğitim alınmalıdır. Hamilelik dönemine girmeden önce anne adaylarının hayatında ve alışkanlıklarında bazı değişiklere karar vermesi oldukça güç olabilir. Sağlıklı bir hamilelik dönemi ve sonrası için bu değişimlere ihtiyaç olduğu unutulmamalı. Sigara, alkol gibi bağımlılık yapan zararlı maddeler kullanan anne adayları hamile kalmaya karar verdikleri zaman bu tür alışkanlıklarından vazgeçmelidir. Düşük doğum yapma ,bebekte zihinsel veya bedensel gelişim geriliğine sebep olma gibi ciddi etkileri olduğunu bilmekte fayda var.

    ANNE- BABA OLMA FİKRİ KAYGIYIDA BERABERİNDE GETİREBİLİR!!

    Bazen bir bebek sahibi olma düşüncesi kaygı verebiliyor. Hamilelik süreci nasıl geçecek, nasıl bir doğum olacak, doğum anında veya sonrasında bebeğe bir şey olur mu? gibi düşünceler anne -baba olma kararının ertelenmesine neden olabiliyor. Aile bireylerinin /eşin desteği, hamilelik dönemi ve sonrası hakkında bilgi edinme ve psikolojik destek alarak bu kaygı önlenebilir.

  • Eyvah Kardeş!

    Eyvah Kardeş!

    Yıllarca evin tek çocuğu olan,her ihtiyacı olduğunda anne ve babasına sığınabilen ve ilgi gören çocuğun,yeni bir bebeğin gelişine alışması oldukça zordur.Bu travmatik değişimle karşı karşıya gelmek ne kadar zorsa bununla başa çıkmaya çalışmak ve tolere edebilmek bir o kadar daha zordur. Birden fazla çocuğu olan ebeveynlerin en çok sorun yaşadığı konudur “KARDEŞ REKABETİ”.

    Ebeveynler her ne kadar çocuklarını evdeki bu büyük değişime hazırlamış olsalar da,kin ve öfke duygularının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Özellikle ebeveyne ve bebeğe karşı saldırgan davranışlar halinde ortaya çıkabilir.

    Büyük çocuk huzursuzdur çünkü annenin şefkatini,sıcaklığını,babanın ise ilgisini ve desteğini paylaşmak zorunda kalacağı bir kumaşı vardır artık.. Böyle bir durumda; çocuklar huzursuzluklarını genellikle agresif davranışlar, işbirliğine yanaşmama, aşırı talepkar davranışlar veya regresif (yaşından daha küçük çocuk/bebek gibi olma) davranışlar sergileyerek gösterebilir. Huzursuzluk belirtilerinin ortaya çıkması, büyük çocuğun kendini güvensiz ve endişeli hissetmesinden dolayı ortaya çıkar yani çocuğun sergilediği çoğu davranış bir anlam ve neden içerebilir!! Bu yüzden onu azarlamak, cezalandırmak veya “SEN ARTIK BÜYÜDÜN,ABİ/ABLA OLDUN” gibi söylemlerde bulunmak hem içinde bulunduğunuz krizi daha çok büyütebilir hem de çocuğun duygusal ve ruhsal sağlığını daha çok yaralayabilir. Anne ve babayı paylaşmak zorunda kalmak çocuğun, verilen sevgi ve şefkati sorgulamasına neden olur ve yeni bebek yüzünden kendini tehtid altında hisseder.

    NEYE İHTİYACI VAR?

    1-Sevgi ve güven

    2-Kin ve öfkesini boşaltmak

    Hergün 30 dakika birebir vakit geçirip bütün ilginizi ve sıcaklığınızı çocuğunuza verebilirsiniz. Onu bir birey olarak koşulsuz şekilde kabul edip, saygı duymanız ve 30 dakika süresince o ne isterse müdahalesiz şekilde yaparak bu vakti değerlendirmek sevgi ve güveninize inanmasını sağlayacaktır. Ayrıca ağlama ve öfke nöbetlerine izin vererek kin ve öfke boşaltma ihtiyacı karşılanabilir. Küçük bir nedenden dolayı patlama yaşayabilir. Bu tür kriz anlarını koşulsuz sevginizle ve sıkıca sarılmanızla karşılamanız onu zaman içerisinde sakinleşecektir.

    EVDE NELER YAPILABİLİR?

    # Çocukların her biriyle ayrı ayrı oynanan yönlendirilmemiş oyun saatleri yapılmalıdır. Oyunu çocuğunuzun yönlendrimesine izin verirken bütün ilginizin çocuğunuzda olduğundan emin olun! Bu oyun saatlerinde çocuğunuzla çocuklar kendini özel hissedecekler ve sizlerde onların duygusal dünyalarına adım atma şansına sahip olmuş olacaksınız.

    # Gücün çocukta olduğu oyunlar üretebilirsiniz. İster ayrı ayrı ister ekip olabilecekleri oyunlar ile onların kendini güçlerini hissetmelerine ve görmelerine sağlıklı alanı sağlamış olacaksınız. Ebeveyne karşı oynanan güç oyunları çocukların takım olmalarını sağlar böylelikle işbirliğini tatmış olmaları öfke ve rekabet duygusunu kısa zaman sonra ortadan kaldıracaktır.

    # İşbirliği ile gerçekleştirilen eğlenceli aktiviteler yapabilirsiniz. Bloklardan kule yapmak veya ortak bir hikaye yaratmak gibi…

  • Homoseksüellikte Aile Faktörü

    Homoseksüellikte Aile Faktörü

    Homoseksüellik gelişimsel bir problemdir ve temelinde  baba oğul ilişkisinde yaşanan sorunlar vardır. Bu sorunlar çocuğun cinsiyet kimliğini içselleştirememesine neden olabilir. Erkek çocuk normal olarak erkeksi  kişilik geliştirebilmek için erkeksi modelle özdeşim kuracaktır. Erkek çocuk büyüyüp geliştikçe aşamalı olarak anneden uzaklaşıp babaya yakın olma ihtiyacı hisseder.  Bu dönemde baba ile kendini benzeştirir,erkeklik özelliklerine sahip olmak için açık ve alıcı durumdadır ve babaya özel ilgi gösterir (onun gibi olmak ister). Sonuç olarak babaya bağımlılık duygusu artar,ondan onay ve kabul bekler. Anneden kopmanın verdiği  özgürlük ve güçlülük hissi babada vücut bulur. Baba şefkatli ve kabul edici olduğunda erkek çocuğun kendini feminenlikten ayırması ve maskulen alana girmesi yönünde etkili olcaktır. Bu sayede erkeklikle özdeşleşcek ve muhtemelen heteroseksüel olacaktır.

    Babanın,oğlunun erkeklik duygusunun gelişmesi için önemi büyüktür. Çocuk bir kez baba ile özdeşleştiğinde diğer erkekleri model almaya açık hale gelir. Erkek çocuğun cinsiyet kimliğinin belirlenmesinde baba oğul arasındaki duygusal yoğunluğun katkısı fazladır. Her çocuk model aldığı babanın kişilik özelliklerini,değerlerini ve davranışlarını içselleştirir ve egosunu şekillendirmeye başlar.  İlişkideki baskı ve cezalandırma yerine baba sıcaklığı,sevgi ve ilgi özdeşime pozitif katkı sağlar. Erkeklik cinsiyetinin gelişimi için o sıcaklık şarttır. Eğer çocuk babasını destekleyici,ödüllendirici olarak algılayarak büyür ve gelişirse o çocuğun homoseksüel özellikler göstermesine ket vurmuş olunur ve erkekliği benimseyerek büyümesine babanın büyük katkısı olmuş olur. Babanın evdeki varlığının pasif kalması homoseksüelliğin önemli bir faktörüdür. Tabi ki de sevgi tek başına yeterli olmayabilir. Baba sevgisini verirken aynı zamanda çocuğu erkek özerkliğe teşvik etmelidir. Homoseksüellğin başlıca nedeni babanın pasif olması ya da yokluğu değildir,çocuğun erkek figüre karşı savunmacı kopma tutumu geliştirmesidir. Çocukluk döneminde baba oğul az vakit geçirirse ve baba arka planda kalırsa,çocuğu feminenliğe itebilecek sonuçlar ortaya çıkabilir. Babaya öfkeli şekilde büyüyen çocuklar erkek modeli reddederler ve feminen bir duruş sergilerler. Babanın, kimlik oluşumuna yardımcı olabilmesi için öncelikle kendi kimliğinde yeterince güvenli hissetmesi gerekir. Birçok erkek çocuk cinsiyet özdeşim döneminde babayı reddedebilir fakat baba sağlıklı,duygusal olarak esnek ve çabuk toparlanabilen biriyse ilişki tekrardan oluşacaktır.

    Anne Faktörünün Önemi

    Homoseksüel erkeklerin çocukluk yaşantısına bakıldığında aşırı yakın,baskıcı,korumacı anne figürü görmek mümkün. Baba oğul ilişkisini baltalayan,özerkliği sabote eden bir baskınlık homoseksüelliğe neden olan bir faktördür. Anne aşırı korumacı,şefkatli,sevecen,kontrol edici ve fazla yakınsa buna karşın baba uzak,pasifse veya hiç yoksa erkek çocuğu feminen özdeşime yakın bulmak büyük bir ihtimaldir. Homoseksüel annelerinin çoğu kaygılı ve kırılgan yapıdadır dolayısıyla zayıf kişiliğe sahiptirler. Zayıflıklarının sonucu olarak oğulları üzerinde güçlü bir manipüle edici etki kurarlar. Anne ile yıkıcı bir ortaklık söz konusu olduğunda çocuk babayı dışlayıcı bir tavra sahip olacaktır buda çocuğu erkeksilikten uzaklaştıran etkili bir faktördür. Günümüzde babalar evden uzakta,oğullarından kopuk yaşadıkları için anne hep baba oğul arasında ara bulucu rol üstlenir böylece çocuk babasını feminen gözle görür. Homoseksüellik faktörü olarak,annenin baskınlığı veya aşırı ödüllendirici olması ve ebeveynlerden birinin narsist ihtiyaçlarının karşılanmasına dayalı bir ilişki kurulması etkilidir. Erken çocuklukta aşırı korumacı anne, baba ile problem yaşayan çocuğun babadan kopması ve anneye sığınması için etkili bir faktördür. Anneden ayrılarak bireyleşmede baba devreye girmelidir. Anne oğul arasındaki ilişki güçlü ama baba her ikisine de uzaksa çocuk özdeşimi anneden yana olur ve kadınsallığa yönelir. Ayrıca,anne babanın erkekliğini yok sayıp onu zedelerse,babanın model olma arzusuna ket vurmuş olur.

    Anne-Baba İlişkisinin Önemi

    Kötü bir aile hayatı ve ebeveyn ilişkisi ile homoseksüellik arasında ilişki olduğunu düşünebiliriz. Homoseksüellerin anne babalarının evlilik ilişkilerinin yıkıcı ve sapkın oluşu ve ebeveynler arasında üstünlük mücadelesi olduğu sıkça görülür. Parçalanmış bir evlilik ve aile varsa homoseksüelliğin var olması da mümkündür. Erkek çocuk cinsiyet özdeşim döneminde hem anne hem de babanın yardım ve iş birliğine ihtiyaç duyar. Cinsiyet bozukluğu yaşayan erkek çocuklar boşanma nedeniyle babanın olmayışıyla erkek figürüyle daha az irtibatta olur. Bu nedenle erkeksiliği özdeşleştiremez. Sağlıklı bir şekilde tatmin ve emniyet duygusu yaşayan karı koca diğer gereksinimleri gidermek için çocuğu kullanmazlar. Tatminsiz ve güvensiz bir evlilikte çoğu anneler eşlerinin yokluğundan dolayı oluşan duygusal boşluğu oğullarında telafi etmeye çalışırlar. Karı koca arasında sevgi bağı varsa,baba oğluna kadın erkek ilişki konusunda sağlıklı bir model olur ayrıca karısına çocukla sürdürmek isteyeceği emniyet duygusunu sağlamış olur. Eğer kadın kocasını küçük görüp,onun erkekliğini zedeleyip aşağılarsa çocuk erkekliği reddedecektir.

    Geçmiş Travmaların Önemi

    Gelişim sürecinde çocuğun babası tarafından reddedilmeyi yaşaması veya babanın belirgin kişilik bozukluklarına sahip olması çocukluk döneminde travmalara sebep olabilir. Bazen baba sevgi dolu olsa bile samimiyetle çocuğu kabullenemeyebilir buda babanın kendi yaşamındaki travmalardan olabilir ve çocuğuna yaptığı bazı aktarımlar çocuğun cinsiyet gelişiminde tersliklere sebep olabilir. Babanın kendi babasına veya abisine beslediği çözümlenmemiş nefret,düşmanlık hislerini çocuğuna aktarır ve çocuğunun bireyleşmesini tehtit olarak görür. Kendini tehtit altında hisseden baba oğlunun cinsiyet kimliğinin gelişiminde güvensizlik ve ret hissini hisseder. Her şeye rağmen baba eğer duygusal açıdan esnekse kendini çabuk toparlayabilir ve oğlu ile ilişkisini düzenleyebilir.