Kategori: Psikoloji

  • Çocuk Depresyonu

    Çocuk Depresyonu

    Depresyon; çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntülü, hem bunaltılı bir duygu durumla birlikte düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlemlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunların yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, duygu ve düşünceleri ile karakterize bir sendromdur. Depresif bozukluklar diğer psikiyatrik bozukluklara benzer olarak genetik, ailesel ve çevresel etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk da depresyona neden olabilir. Depresyon en az 2 hafta süren duygu durum çökmeleridir. Gün içindeki gelip geçici moral bozulmaları depresyon olarak

    adlandırılmaz. İki haftalık dönemde görülmesi gerekenler:

    1. Hemen hemen her gün yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durumu 2. Etkinliklerin tümüne ya da çoğuna karşı ilgi ya da istek azalması 3. Önemli düzeyde kilo kaybı ya da kilo alımı ya da anlamlı düzeyde iştah azalması ya da artması 4. Çok uyuma ya da uyuyamama 5. Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon 6. Yorgunluk bitkinlik veya enerji kaybı 7. Aşırı ya da uygunsuz şekilde kendini değersiz ya da suçlu hissetme 8. Düşünmede, odaklanmada ya da karar vermede zorluklar 9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyon riski çocukluk yaşlarından ergenliğe doğru bir artış gözlemlenir ve ergenlikte üst seviyeye ulaşır. Depresyon riskinde ergenliğe kadar cinsiyetler arasında bir fark görülmemiştir fakat ergenlikte yapılan çalışmalara göre kızlar erkeklerden daha fazla risk altında olduğu saptanmıştır. Çocuğun bir yakınını kaybetmesi, kaza, ani yaşam değişiklikleri, ailesinin sosyo-ekonomik durumun bozulması, doğal afetler, anne babasının boşanması, ayrılık, okul başarısızlıkları, sevgisiz ortamlar, hastalıklar, başkasına bağımlı kalma gibi yaşamını olumsuz etkileyen olaylar depresyona itebilmektedir. Anne baba evlilik çatışmaları, ebeveyn tarafından reddedildiğini algılamaları, aile içi ilişkilerin zayıf olması depresif belirtileri artırmaktadır. Ebeveyn depresyonu ve ruhsal bozuklukları ile çocuk ve ergenlerin depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bazı çalışmalarda düşük okul başarısı ile depresyon arasında ilişki bulunmuştur. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerde daha fazla olduğu tespit edilmektedir

    Bebeklik Döneminde Depresyon

    1-2 yaşları arasında yer alan normal bir gelişim evresidir. Daha sonraki yıllarda Spitz, anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve incelemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımlamıştır (Spitz, 1945; Spitz, 1965). Bu dönemin en önemli özelliği konuşmanın başlangıç hiç olmaması ve ortaya çıktığında yetersiz kalmasından dolayı iletişim ve

    duyguları dışlaştırma olanaklarının kısıtlılığıdır. Dolayısıyla çocuğun yaşının küçük olması› ölçüsünde, uyku ve yeme bozuklukları, cilt belirtileri (egzama) gibi somatik ifadeler ön plana çıkacaktır. Bu bebekler bitkin, durgun, donuk bakışlı ve çevreye kayıtsız bir görünüm sergilerler. Yaşına uygun ses oyunlarını (agu v.b.) ve el oyunlarını gerçekleştirmediği gibi, çevreyi merak ve keşif davranışlarını da göstermezler. Bunların yerine kendi kendini uyarmaya yönelik stereotipik davranış örüntüleri sergilerler. Tablonun daha da ağırlaştığı durumlarda bebeğin psikomotor gelişimi yavaşlayabilir.

    Çocukluk Döneminde Depresyon

    Çocuklarda mutsuz, disforik mizaç ve depresif görünümün (ya da her ikisinin birden) günler ile haftalar arasında bir süre devam etmesi durumudur. Çocuklarda depresyon, sürekli bir mutsuzluk durumu ve çocuğun sevinç ve yaratıcılığını azaltan bir neşesizlik hali olarak da tanımlanabilir (Tüzün, 1993) Depresif ruh durumu “yapamam”, “bilmiyorum”, “yorgunum” gibi ifadelerle aktarılır. Ancak bunun yanında depresif afektlere karşı koymayı amaçlayan, saldırgan ve dürtüsel davranışlar, hırsızlık, yalan, okuldan veya evden kaçma gibi tutumlara başvurulabilir. Okul başarısızlıkları ise hemen hemen her olguda mevcuttur. Okul çağı çocuklarındaki depresyon, kendini geri çekme, okulda akran ilişkilerinde bozulma, akademik başarısızlıklar, ilgi ve etkinliklerde azalma, dikkatini toplayamama şeklinde de görülebilir. Enürezis, enkoprezis gibi bozukluklar, baş ve karın ağrıları gibi somatik yakınmalar da yine bu dönem depresif belirtileri arasında sayılabilir.

    Bir çocuk uzun süreli depresyona ya da asabi ruh haline girdiğinde distimi tanısı konur. Distimi ve majör depresyon arasındaki fark, semptomların şiddetine ve ısrarına bağlıdır. Majör depresyon daha şiddetlidir fakat birkaç ay sonra hafifler. Distimi daha az belirgin semptomlara sahiptir fakat kroniktir. Kısacası uzun süreli kronik depresif davranışlara neden olan sıkkın ruh halidir . Majör depresyon ise sosyal ve okul işlevselliğinde belirgin bozulmaların görüldüğü dikkate alınması gereken önemli bir bozukluktur.

    Ergenlik Döneminde Depresyon

    Ergenlik, sekonder cinsel karakterlerin gelişmesine bağlı olarak cinselliğin uyandığı, bedenin cinselleştiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminde ruhsal yapının da bu bedensel değişikliklere ayak uydurması, değişiklikle alevlenen eski çatışmalar yanında yeni ortaya çıkan çatışmalarla da baş etmesi gerekmektedir. Ruhsal yapının bu çatışmalarla baş edemediği durumlarda ortaya çıkabilecek dekompansasyon tablosu da depresyon olabilir.

    Yetişkin depresyonu ile en fazla örtüşen dönemdir. Ergenler, içinde bulundukları dönem itibariyle duygu, düşünce ve ilişkilerinde ani değişiklikler yaşarlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı yaşayabildikleri gibi, yetişkinlere benzer şekilde sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde ve alkol kullanma eğilimi ile intihar düşünce ve girişimleri şeklinde depresyon belirtileri gösterebilirler. Siyah giysiler giyme eğilimi, kasvetli şiirler yazma veya depresif temalar içeren müzikle meşgul olma yaygın depresif belirtiler olabilir. Uyku sorunları, tüm gece televizyon izleme, okula gitmek için uyanma zorluğu ya da gün boyunca uyuma durumu şeklinde görülebilir. Genellikle zevk veren aktivitelere olan ilgi eksikliği, arkadaş ortamından çekilme veya yatak odasında yalnız başına kalma durumu şeklinde görülebilir. Sıkılma, deprefis duygu durumunun bir sonucu olabilir. Mutsuzluk, tedirgin ve endişeli olur, Kontrol edilemeyen öfke durumu yaşanır, suçluluk duygusu hakimdir (Morgan, 2000). Ergenlikte depresyonu, davranış bozukluğu, madde kullanımı ya da yeme bozukluğuyla da birlikte görülebilir.

    Okul Çağı çocuklarında majör Depresif bozukluğu yaşamış olma oranı %1.5-%2.5, ergenlerde ise bu oran %15-%20 arasındadır (Graber ve Sontag, 2009). 15 yaşına kadar kız ergenler, erkek ergenlerden iki kat daha fazla depresyon yaşamaktadır. Bu cinsiyet farkının sebeplerinden bazıları şunlardır:

    1. Kadınlar, Depresif ruh halinin sonuçları ve nedenleri üzerinden tekrar tekrar düşünme

    ve bunu abartma eğilimindedir. 2. Kadınların benlik imajları, özellikle de beden imajları erkeklere göre daha olumsuzdur. 3. Kadınların, kilo ile ilgili konularda erkeklere göre daha çok stres yaşarlar. 4. Kadınlar ayrımcılığa erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. 5. Hormanel değişiklikler ergenlik döneminde özellikle kızlar arasında depresyon

    yatkınlığı artırabilir.

    Tedavi

    Çocuk ve ergen depresyonlarının tedavisinde izlenecek yol, klinik değerlendirmede izlenen yola paralel olmalı, yani çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini göz önüne almalıdır. Anne-çocuk terapisi, aile terapisi, bireysel terapi ve antidepresan tedavisi seçiminde çocuğun yaşı yanında tablonun ağırlığı ve eşlik eden diğer patolojilerin de göz önüne alınması› gerekir. Ergenlerde antidepresan tedavisi ise depresyonun arka plandaki psikotik yapıyı gizleyebilme olasılığı nedeniyle ayrı bir özellik taşır.

    Bilişsel Davranışçı (BD) yaklaşımlar ve kişilerarası psikoterapi stratejileri depresyonun tedavisi için etkilidir. Amaç negatif bilişleri azalmak, ergenin pozitif aktivitelere katılımını artırmak, iyimser bakış açısını desteklemek, kişilerarası ve psikososyal stresörleri yönetmek olmalıdır. Bu bağlamda ergenlik dönemi bireylere yönelik uygulamalar irrasyonel inançlar ve kötümser atıfları, negatif kendilik algısını değiştirmek ve kişilerarası becerilerini geliştirmek amacıyla, baş etme eğitimi, sosyal problem çözme, sosyal beceri, iletişim becerisi eğitimi, stres yönetimine ilişkin bilişsel davranışçı terapiler, strese yanıtta değişken tepkiyi azaltmada duyguları düzenleme stratejilerini kapsamaktadır. Ayrıca aileye temellenmiş psiko eğitim girişimlerinin de etkili olduğu ve okula temellenmiş şekilde uygulanmasının uygun olacağı bildirilmektedir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon; çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntülü, hem bunaltılı bir duygu durumla birlikte düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlemlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunların yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, duygu ve düşünceleri ile karakterize bir sendromdur. Depresif bozukluklar diğer psikiyatrik bozukluklara benzer olarak genetik, ailesel ve çevresel etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk da depresyona neden olabilir. Depresyon en az 2 hafta süren duygu durum çökmeleridir. Gün içindeki gelip geçici moral bozulmaları depresyon olarak adlandırılmaz. İki haftalık dönemde görülmesi gerekenler:

    1. Hemen hemen her gün yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durumu 2. Etkinliklerin tümüne ya da çoğuna karşı ilgi ya da istek azalması 3. Önemli düzeyde kilo kaybı ya da kilo alımı ya da anlamlı düzeyde iştah azalması ya da

    artması 4. Çok uyuma ya da uyuyamama 5. Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon 6. Yorgunluk bitkinlik veya enerji kaybı 7. Aşırı ya da uygunsuz şekilde kendini değersiz ya da suçlu hissetme 8. Düşünmede, odaklanmada ya da karar vermede zorluklar 9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyon riski çocukluk yaşlarından ergenliğe doğru bir artış gözlemlenir ve ergenlikte üst seviyeye ulaşır. Depresyon riskinde ergenliğe kadar cinsiyetler arasında bir fark görülmemiştir fakat ergenlikte yapılan çalışmalara göre kızlar erkeklerden daha fazla risk altında olduğu saptanmıştır. Çocuğun bir yakınını kaybetmesi, kaza, ani yaşam değişiklikleri, ailesinin sosyo-ekonomik durumun bozulması, doğal afetler, anne babasının boşanması, ayrılık, okul başarısızlıkları, sevgisiz ortamlar, hastalıklar, başkasına bağımlı kalma gibi yaşamını olumsuz etkileyen olaylar depresyona itebilmektedir. Anne baba evlilik çatışmaları, ebeveyn tarafından reddedildiğini algılamaları, aile içi ilişkilerin zayıf olması depresif belirtileri artırmaktadır. Ebeveyn depresyonu ve ruhsal bozuklukları ile çocuk ve ergenlerin depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bazı çalışmalarda düşük okul başarısı ile depresyon arasında ilişki bulunmuştur. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerde daha fazla olduğu tespit edilmektedir

    Bebeklik Döneminde Depresyon

    1-2 yaşları arasında yer alan normal bir gelişim evresidir. Daha sonraki yıllarda Spitz, anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve incelemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımlamıştır (Spitz, 1945; Spitz, 1965). Bu dönemin en önemli özelliği konuşmanın başlangıç hiç olmaması ve ortaya çıktığında yetersiz kalmasından dolayı iletişim ve

    duyguları dışlaştırma olanaklarının kısıtlılığıdır. Dolayısıyla çocuğun yaşının küçük olması› ölçüsünde, uyku ve yeme bozuklukları, cilt belirtileri (egzama) gibi somatik ifadeler ön plana çıkacaktır. Bu bebekler bitkin, durgun, donuk bakışlı ve çevreye kayıtsız bir görünüm sergilerler. Yaşına uygun ses oyunlarını (agu v.b.) ve el oyunlarını gerçekleştirmediği gibi, çevreyi merak ve keşif davranışlarını da göstermezler. Bunların yerine kendi kendini uyarmaya yönelik stereotipik davranış örüntüleri sergilerler. Tablonun daha da ağırlaştığı durumlarda bebeğin psikomotor gelişimi yavaşlayabilir.

    Çocukluk Döneminde Depresyon

    Çocuklarda mutsuz, disforik mizaç ve depresif görünümün (ya da her ikisinin birden) günler ile haftalar arasında bir süre devam etmesi durumudur. Çocuklarda depresyon, sürekli bir mutsuzluk durumu ve çocuğun sevinç ve yaratıcılığını azaltan bir neşesizlik hali olarak da tanımlanabilir (Tüzün, 1993) Depresif ruh durumu “yapamam”, “bilmiyorum”, “yorgunum” gibi ifadelerle aktarılır. Ancak bunun yanında depresif afektlere karşı koymayı amaçlayan, saldırgan ve dürtüsel davranışlar, hırsızlık, yalan, okuldan veya evden kaçma gibi tutumlara başvurulabilir. Okul başarısızlıkları ise hemen hemen her olguda mevcuttur. Okul çağı çocuklarındaki depresyon, kendini geri çekme, okulda akran ilişkilerinde bozulma, akademik başarısızlıklar, ilgi ve etkinliklerde azalma, dikkatini toplayamama şeklinde de görülebilir. Enürezis, enkoprezis gibi bozukluklar, baş ve karın ağrıları gibi somatik yakınmalar da yine bu dönem depresif belirtileri arasında sayılabilir.

    Bir çocuk uzun süreli depresyona ya da asabi ruh haline girdiğinde distimi tanısı konur. Distimi ve majör depresyon arasındaki fark, semptomların şiddetine ve ısrarına bağlıdır. Majör depresyon daha şiddetlidir fakat birkaç ay sonra hafifler. Distimi daha az belirgin semptomlara sahiptir fakat kroniktir. Kısacası uzun süreli kronik depresif davranışlara neden olan sıkkın ruh halidir . Majör depresyon ise sosyal ve okul işlevselliğinde belirgin bozulmaların görüldüğü dikkate alınması gereken önemli bir bozukluktur.

    Ergenlik Döneminde Depresyon

    Ergenlik, sekonder cinsel karakterlerin gelişmesine bağlı olarak cinselliğin uyandığı, bedenin cinselleştiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminde ruhsal yapının da bu bedensel değişikliklere ayak uydurması, değişiklikle alevlenen eski çatışmalar yanında yeni ortaya çıkan çatışmalarla da baş etmesi gerekmektedir. Ruhsal yapının bu çatışmalarla baş edemediği durumlarda ortaya çıkabilecek dekompansasyon tablosu da depresyon olabilir.

    Yetişkin depresyonu ile en fazla örtüşen dönemdir. Ergenler, içinde bulundukları dönem itibariyle duygu, düşünce ve ilişkilerinde ani değişiklikler yaşarlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı yaşayabildikleri gibi, yetişkinlere benzer şekilde sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde ve alkol kullanma eğilimi ile intihar düşünce ve girişimleri şeklinde depresyon belirtileri gösterebilirler. Siyah giysiler giyme eğilimi,

    kasvetli şiirler yazma veya Depresif temalar içeren müzikle meşgul olma yaygın depresif belirtiler olabilir. Uyku sorunları, tüm gece televizyon izleme, okula gitmek için uyanma zorluğu ya da gün boyunca uyuma durumu şeklinde görülebilir. Genellikle zevk veren aktivitelere olan ilgi eksikliği, arkadaş ortamından çekilme veya yatak odasında yalnız başına kalma durumu şeklinde görülebilir. Sıkılma, deprefis duygu durumunun bir sonucu olabilir. Mutsuzluk, tedirgin ve endişeli olur, Kontrol edilemeyen öfke durumu yaşanır, suçluluk duygusu hakimdir (Morgan, 2000). Ergenlikte depresyonu, davranış bozukluğu, madde kullanımı ya da yeme bozukluğuyla da birlikte görülebilir.

    Okul Çağı çocuklarında majör Depresif bozukluğu yaşamış olma oranı %1.5-%2.5, ergenlerde ise bu oran %15-%20 arasındadır (Graber ve Sontag, 2009). 15 yaşına kadar kız ergenler, erkek ergenlerden iki kat daha fazla depresyon yaşamaktadır. Bu cinsiyet farkının sebeplerinden bazıları şunlardır:

    1. Kadınlar, Depresif ruh halinin sonuçları ve nedenleri üzerinden tekrar tekrar düşünme

    ve bunu abartma eğilimindedir. 2. Kadınların benlik imajları, özellikle de beden imajları erkeklere göre daha olumsuzdur. 3. Kadınların, kilo ile ilgili konularda erkeklere göre daha çok stres yaşarlar. 4. Kadınlar ayrımcılığa erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. 5. Hormanel değişiklikler ergenlik döneminde özellikle kızlar arasında depresyon

    yatkınlığı artırabilir.

    Tedavi

    Çocuk ve ergen depresyonlarının tedavisinde izlenecek yol, klinik değerlendirmede izlenen yola paralel olmalı, yani çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini göz önüne almalıdır. Anne-çocuk terapisi, aile terapisi, bireysel terapi ve antidepresan tedavisi seçiminde çocuğun yaşı yanında tablonun ağırlığı ve eşlik eden diğer patolojilerin de göz önüne alınması› gerekir. Ergenlerde antidepresan tedavisi ise depresyonun arka plandaki psikotik yapıyı gizleyebilme olasılığı nedeniyle ayrı bir özellik taşır.

    Bilişsel Davranışçı (BD) yaklaşımlar ve kişilerarası psikoterapi stratejileri depresyonun tedavisi için etkilidir. Amaç negatif bilişleri azalmak, ergenin pozitif aktivitelere katılımını artırmak, iyimser bakış açısını desteklemek, kişilerarası ve psikososyal stresörleri yönetmek olmalıdır. Bu bağlamda ergenlik dönemi bireylere yönelik uygulamalar irrasyonel inançlar ve kötümser atıfları, negatif kendilik algısını değiştirmek ve kişilerarası becerilerini geliştirmek amacıyla, baş etme eğitimi, sosyal problem çözme, sosyal beceri, iletişim becerisi eğitimi, stres yönetimine ilişkin bilişsel davranışçı terapiler, strese yanıtta değişken tepkiyi azaltmada duyguları düzenleme stratejilerini kapsamaktadır. Ayrıca aileye temellenmiş psiko eğitim girişimlerinin de etkili olduğu ve okula temellenmiş şekilde uygulanmasının uygun olacağı bildirilmektedir.

  • Alt Islatma

    Alt Islatma

    Enürezis; 5 yaş üzerinde idrarın istemsiz olarak boşaltılmasıdır. Bu davranışın üç ay süreyle haftada en az iki kere ortaya çıkması, okul ya da sosyal yaşantı ile ilgili sıkıntıya neden olması ve bu durumun tıbbi bir rahatsızlığa bağlı olmaması olarak tanımlanır.

    Uyku esnasında olan idrar kaçırmalarına enürezis nokturna (nokturna enürezis), gündüz uyanıkken olan idrar kaçırmalarına enürezis diurna (diurnal enürezis) , ikisinin bir arada olduğu duruma ise Enürezis continua (continual enürezis) denmektedir. Enürezis eğer bebeklikten beri süregeliyorsa primer, en az 6 aylık bir kuruluktan sonra başlamışsa sekonder enürezis olarak tanımlanır. Enürezis daha çok gece işemesi (noktural enürezis) şeklinde görülmektedir.

    Enürezis, başlama şekline göre de sınıflandırılmaktadır. %85gibi büyük çoğunluğunda enürezis hiç kesilmeden bebeklikten süre gelir. Buna birincil (primer) enürezis denmektedir. Geriye kalan %15lik kısımda tuvalet eğitimini tamamlayıp, kontrol sağlandıktan sonra alt ıslatmaya başlar. Bu duruma da ikincil (sekonder) enürezis denmektedir.

    Tüm dünyada 50milyonun üzerinde enürezisli çocuk olduğu tahmin ediliyor. Görülme sıklığı çocukların yaşlarına göre değişiklik gösteriyor. Sırayla 5 yaşında %15-20; 10yaşında  %5; 10-17 yaş arası %2-3 ve 17 yaşında %1’dir.Her yıl enüretiklerin %15’i kendiliğinden düzelir. Erkeklerde kız çocuklarına göre 1.5 kat daha fazla görülmektedir.

    Enürezisin nedenleri

    İlk olasılık idrar yollarında bir sıkıntı var mı?

    İkinci olasılık olursa bir psikoloğa ya da bir psikiyatriste gidilmeli.

    Biyolojik ve psikososyal nedenler olarak ayrılmaktadır.

    Biyolojik Etkenler

    Kalıtımsal etkenler: Enüretik çocukların yaklaşık %75’inin birinci dereceden akrabasında eskiden enürezis görülmektedir.

    Hormonal etkenler: Bazı çocukların antidiüretik hormon(ADH) işlevlerinde anormallikler vardır. ADH hipofiz bezi tarafından salgılanan bir hormondur. Bu hormon ‘sıvıları tut, gitmesine izin verme’ şeklinde vücuda sinyal vermektedir. ADH hormonu sayesinde az miktarda daha yoğun bir idrar üretilir.  ADH hormonunun az olduğu durumlarda çocuk açık renkli idrar yapımı ve altını ıslatma eğilimi fazladır.

    Mesane Fizyolojisiyle İlgili Durumlar: Mesane kapasitesinin daha düşük olması enürezise neden olabilmektedir.

    Uyku Bozukluğu: Bazı ebeveynler çocuklarının derin uykuda altlarına kaçırdıklarını söylemiştir. Ancak uyku ile olan araştırmalarda böyle bir sonuç bulunmamaktadır. Enüretik olan ve olmayan çocukların derin uyku süreleri eşit olmakla beraber altını ıslatma uykunun her evresinde eşit görülmektedir

    Diğer etkenler: Enüretiklerde idrar yolu enfeksiyonu sıklığı %5 olup, idrar yolu öyküsü kızlarda yaklaşık beş kat daha fazla görülmektedir. İdrar yapısındaki yapısal, dinamik ve bulaşıcı problemler de enürezise yol açabilmektedir.

    Psikososyal Etkenler

    Enüretik çocukların çoğunluğunda alt ıslatma, istemsiz ve bilinçdışıdır. Önce bir hekim tarafından organik bir rahatsızlık var mı? Ona bakılması lazım. Birincil(primer) bir neden mi yoksa sekonder bir durum mu? Anne babanın kavgaları var mı? Anne babanın mesafe ayrılığı var mı? Örneğin baba subay ya da polis görev yerine gidiyor çocuk tepki olarak altını ıslatma-altına kaçırma gibi tepkiler verebiliyor. İstemli enürezislerde genelde psikolojik bozukluk ya da karşı gelme bozukluğu gibi ek tanılar konmaktadır. Kardeş doğumu ile başlayan sekonder enürezis bir regresyon(koruyucu dürtü) belirtisi olabilir. Aşırı temiz titiz ebeveynin eğitimine karşı pasif agresif bir ifade sergiliyor olabilir. Ailenin aşırı koruyuculuğu çocukta bebeksi kalma eğilimi ile kendisini gösterebilir. Göç ya da benzer sosyal stresler yaşayanlarda görülebilir.

    Tedavisi

    Enürezis tedavisi günümüzde 3 şekilde görülmektedir.

    1.İlaçlı tedavi: İlaçlı tedavi tartışılmakla beraber hızlı sonuç verdiği için sıklıkla kullanılmaktadır. İlaçlı tedavilerde tedavi bittikten sonra tekrarlanma olasılığı yüksektir. Tedavi çoğunlukla antidiüretik hormon olan(ADH) salgısının kontrolünü dayalı gece çıkılan idrar miktarının azalmasına yönelik ve mesane kaslarının sıkılaştırılmasına yönelik kullanılmaktadır.

    2.İlaçsız tedavi: Bu yöntem çocuk ve aile ile daha sık görüşmeyi gerektirmektedir. Kayıt tutma ve kuru gecelere özendirme. Çocuğun başka birine ihtiyacı olmadan doldurabileceği şema yöntemi önerilmektedir. Kullanılan bir diğer yöntem olan alarm sisteminde çocuğun altını ıslatmaya başladığı fark edildiği ilk anda uyandırılıp tuvalete yetiştirilmesine olanak sağlanır. Mesane eğitimi, ödüllendirme-pekiştirmeden de bu tedavi yönteminde yararlanılır.

    3. Diğer Tedavi Yöntemleri:

    Psikoterapi: Davranışçı psikoterapiler oldukça etkilidir. Tedavide önemli bir yer tutmaktadır. Enüretik çocuklarla yaşamak aile için stres kaynağı olmaktadır. Bazı aileler çocuğunu cezalandırmak yoluyla öfkelerini boşaltmaktadır. Bu Enüretik çocuğun stresini arttırmaktadır. Bu yüzden bireysel psikoterapiler ve aile terapileri etkili olmaktadır.

    Sıvı kısıtlanmasının etkili olduğu kanıtlanmamış gece idrar çıkışının azalması tedavide dikkat çekmiştir.

    Yine de yatmadan bir saat önceden itibaren sıvı alımının azaltılması tedaviye yardımcı olmaktadır.

  • Tuvalet Eğitiminde Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler

    Tuvalet Eğitiminde Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler

    Tuvalet eğitimi okul öncesi döneminin bir parçasıdır. Her şey yolunda gittiğinde çocuklar mesane ve bağırsak kontrolünü öğrenirler. Tuvalet eğitimi ebeveyn-çocuk ilişkisinin ve mizaç uyumunun ortaya çıktığı ve karakter gelişimini etkileyen önemli bir alandır.

    Okul öncesi dönemdeki çocuklarının ebeveynlerinin hepsinin tuvalet eğitimi ile ilgili farklı fikirleri ve soruları mevcuttur. Bu bölümde tuvalet eğitiminde kullanılan birbirinden farklı 2 metodu, tuvalet eğitiminde yapılması ve yapılmaması gereken noktaları ve okul öncesi dönemde tuvalet eğitimi gerçekleşmediğinde ya da sürdürülmediğinde ortaya çıkan iki bozukluk olan enürezis ve enkoprezis den bahsedilecek.

    Çocuk açısından bakıldığında o güne kadar rahatça yapılan şey durdurulacak bezine yapmaya göre daha fazla iş ve daha fazla çaba gerekecek. Farklı zamanlarda ve farklı kültürlerde yaşamış ebeveynler ve aileler tuvalet eğitiminde farklı metotları kullanırlar. Bazı ebeveynler çocuklar oturmayı öğrenir öğrenmez onu lazımlığa oturtup mesane kontrolü yapabileceklerini zanneder, oysa 9 aylık bir çocuk bunu yapamaz. Ebeveynlerin büyük bir çoğunluğu eğitime başlamadan önce çocuğun ilgisinin başlaması gerektiğini düşünür(yaklaşık 2.5 yaşına kadar) ama ne yazık ki ailelerin kanıtlanmış bilgi ya da metotları yoktur. Ya anne babalarının kullandığı ya da arkadaşlarından duydukları metotları uygularlar.

    Metotlar

    1.Çocuk odaklı yaklaşım: Çocuk odaklı metot etkilidir ve temelde ebeveynin kontrolü elinde tutmasından kaçınan bir metottur. Bu yaklaşıma göre çocuklara tuvalet eğitimi çocuklardan tuvalete gitme isteği için ilk adım geldiğinde verilmelidir. Ebeveynler çocuktan önce ani bir giriş yaparsa çocuk tuvalet eğitimine karşıt tepkiler geliştirebilir. Brazelton ebeveynlere çocukları 18-30 ay arasındayken çocuğun tuvalete ilgi duymaya başladığı andan itibaren baskıcı bir tavır takınmadan sakin bir tutumla tuvalet eğitimini vermelerini tavsiye eder.

    Lazımlık çocuğun oyun odasına konabilir yavaş yavaş çocuğun tek başına tuvaletini yapmaya başlamasını sağlayan bir tavırla eğer ihtiyacı olursa lazımlığı kullanabileceği önerilir. Çocuk eğitimine kendi hızında devam eder. Lazımlığı bez ya da bezsiz oturabilir, etrafında altında pantolon olmadan dolaşabilir, pantolonunu kendi indirir ve lazımlığı kullanır. Çocuğun başarılır adımları ödüllendirilir.

    2.Bir günlük tuvalet eğitimi: Davranışçıdır. Model alma ve edimsel koşullanma prensiplerine dayalı bir metottur. 20ayını doldurmuş bir çocuk rahatsız edilemeyeceği bir yere konur ve altını ıslatan bir oyuncak bebeğin nasıl lazımlık kullandığı gösterilir. Çocuk herhangi bir şeyi serbestçe içmeye teşvik edilerek lazımlığa gitme ihtiyacı olduğunda pantolonunu çıkarıp çişini yapmaya başladığında eğitmen çocuğa sosyal övgüler verir. Eğer çocuk altına kaçırırsa o zaman çocuk azarlanır, ceza verilir ve pantolonunu değiştirilmesi gerektiği söylenir. Hata yaptığında aşırı tepkiler verildiğinde olumsuz duygusal sonuçlara yol açabilir.

    Bu yöntem çocuk odaklı yaklaşımdan daha etkili daha hızlı gelişimsel geriliği olan çocuklarda da etkili olmakta ancak bu metot bazı çocukların ters tepkiler vermelerine ve öfkelenmelerine neden olmaktadır.

    Tuvalet Eğitiminde Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler

    Danışanlara Brazelton’un çocuk odaklı yaklaşımını Foxx ve Azrin’in pekiştirmeleriyle birleştirilen bir metot önerilir. Küçük kazalar yaşandığında hayal kırıklığı yaşadığını hafifçe ifade etme bir defaki sefere ne beklediğini söylemesi önerilir. Eğer tuvalet eğitimi çabalarına çocuk geri çekilme, karşı gelme davranışlarıyla cevap verirse tuvalet eğitimine bir süre ara verilmeli. Ailesinde yatağı ıslatma vakası bulunan çocuklarda eğitime erken başlanmalı(12-15 aylıkken) erken çabalar çocuğun altını ıslatma olasılığını düşürecektir. Zamanında yapılan bir olumlu pekiştirme ve başarısızlıktaki hafif bir tasvip etmeyişin yoğun olduğu bir tuvalet eğitimi çocukların tuvaletlerini tutmalarına yardımcı olacaktır.

    Tuvalet Eğitiminde Yapılması Gerekenler

    1-Çocuğun tuvalete ilgisi başlayana kadar beklenmeli, çocuk gerekli fiziksel özelliklerle donanmalı. Bütün bunlar geçtikten sonrada birkaç ay daha bekleyin. Çünkü çocuklar tuvalet eğitimine tam hazır olmadan da tuvalete ilgi duyabilirler. Genelde çocuklar iki ya da iki buçuk yaşında tuvalet eğitimine hazır olurlar.

    2-Tuvalet eğitimi boyunca çocuğun bezsiz dolaşmasına izin verin.

    3-Çocuğa yaptığı çabalar için güzel ama abartısız övgü cümlesiyle, ya da küçük bir pekiştirme ile(güzel bir çıkartma, şeker ya da çikolata) ödüllendirin.

    4-Küçük kazalarda hafif bir şekilde uyarın: ’Yere çişini yapmandan hoşlanmıyorum’.

    5-Onunla büyük bir çocuk gibi kendi başına tuvalete gidebileceğine inandırıcı bir konuşma yapın.

    6-Çocuğunuzun model alması için fırsatlar yaratın. Örnek modeller çocuğu motive eder ve öğrenmesini kolaylaştırır.

    Tuvalet Eğitiminde Yapılmaması Gerekenler

    1-Çocuğunuzun tuvalet ihtiyacı geldiğinde onu tuvalete aceleyle götürmeyin yoksa tuvaletle aceleyi bağdaştırır.

    2-Çocuğunuz kaza ile altına kaçırdığında ya da altında bebek bezi olduğunda onu suçlamayın, utandırmayın.

    3-Çocuğunuzda aranızda o dönemde kontrol mücadelesi varsa eğitime başlamayın.

    4-Çocuğunuzu gece tuvalete gitmesi için uykusundan uyandırmayın. Ona uyanmayı öğretmiyorsunuz.

    5-Tuvalet eğitimine stres yaratabilecek(ebeveynlerin boşanması, ebeveynlerin birinin hastaneye yatması, okula başlama, yeni bir eve taşınması, kardeş doğumu) dönemde başlamayın.

    6-Diğer bir gelişimsel görevi tamamlarken(yürümek gibi) başlamayınız.

    7-Uzun ve yavaş bir süreç olduğu unutmayınız. Bazı çocuklar beş yaşında olsalar bile popolarını silmede yardım isteyebilirler.

    8- Olaya gerçekçi bir şekilde yaklaşın, çocuğunuzun ihtiyaçlarına saygı duyun, kontrol mücadelesine girmeyin.

    Unutulmamalıdır ki tuvalet alışkanlığı, belirli bir olgunluk sonucu oluşur. Yeterli zihinsel ve bedensel gelişim olmadan bu alışkanlık öğrenilmez.

  • Mevsimsel Depresyon

    Mevsimsel Depresyon

    Mevsimsel depresyondan korunmak için neler yapmalıyız?

    Yaz mevsiminin yavaş yavaş sonlandığı, sonbaharın etkisini göstermeye başladığı günlerden geçiyoruz. Mevsim değişiklikleri hemen hemen hepimizi bir parça etkiliyor. Yaz aylarının geç kararan havaları, uzun güneşli günlerinden; kış aylarının kısa gündüzleri, kapalı havaları hepimizin ritmini etkiliyor. Mevsimsel affektif bozukluk olarak psikoloji literatüründe yer alan kış depresyonu da diyebileceğimiz bozukluk toplumumuzun %10-30’unu etkiliyor. Bu bozukluk sıradan bir üzüntü, mutsuzluk halinden öte, klinik bir majör depresyon belirtileri içeren bir bozukluk olarak karşımıza çıkıyor. Mevsimsel depresyon yaşayan kişilerde iştah artışı, aşırı uyuma, enerji azlığı ve eskiden kolayca yapılabilen işlerde zorlanma, konsantrasyon bozukluğu gibi belirtiler gözlemleniyor. Mevsimsel depresyon tanısı almak için bu belirtilerin en az iki yıldır mevsimsel bir ilişki göstermesi (sonbahar yada kış aylarında ortaya çıkması) gerekiyor.

    Peki mevsimsel depresyondan nasıl korunabiliriz?

    Kış aylarının uzun gecelerinde kendinize uygun sosyal, bedensel aktivitelere katılmanız işe yarayacaktır. Sinema, tiyatro, kültürel etkinlikler gibi kapalı alanlarda yapılabilecek aktiviteler mevsimsel depresyondan daha az etkilenmenizi sağlayacaktır. Kış aylarında güneş ışığı azlığından dolayı beynimizde azalan serotonin hormonunu dengelemek amacıyla güneş ışığından maksimum yararlanmanız depresif duygudurumunuzun azalmasını sağlayacaktır. Sabah saatlerinde 30 dakika güneş ışığında veya bir ışık kaynağı önünde kalmanız terapötik amaçla kullanılan bir yöntemdir. Beden ve zihin bir bütündür, bundan dolayı düzenli spor yapmak ve sağlıklı beslenmek ruh sağlığınızda olumlu etkiler yapacaktır. Eğer mevsimsel depresyon sizi çok fazla etkiliyor, işlevselliğinizi bozuyorsa mutlaka bir uzmandan destek almalısınız.

  • İntihar Vakaları

    İntihar Vakaları

    Son yıllarda medyada farklı yollarla intihar girişimleri haberlerine sıkça rastlamaktayız. Aşırı dozda ilaç alımı, silahla kendini vurma, kendini asma, yüksek bir yerden atlama gibi şekillerde hayatına son verme girişimlerine başvuran bireyler karşımıza çıkıyor. Sadece ülkemizde değil tüm dünyada intihar vakaları en önemli ölüm sebeplerinden. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre intihar, toplumda ilk on ölüm nedeni arasında. 15-24 yaş grubunun ölüm nedenleri arasında ise intihar ikinci sırada yer almakta. İntihar girişiminde bulunan kişiler gerçekten ölmek arzusunda olabileceği gibi, bu davranışıyla ruhsal acısını, çaresizliğini, umutsuzluğunu dile getirme amacında da olabilirler. Ülkemizde batı toplumlarına göre daha düşük düzeyde intihar vakaları olmasına karşın, özellikle gençlerde intihar oranlarında yükselme görülmekte. Ülkemizde üniversite öğrencileri arasında yapılan bir çalışma, gençlerin %42’sinin bir zaman kendini öldürmeyi düşündüğünü ve %7’sinin girişimde bulunduğunu saptamıştır (1). Bu oran bize intiharın gençlerde çok dikkat edilmesi gereken bir durum olduğunu söylemektedir. Ruh sağlığı profesyonelleri olarak bizler, bir defa bile olsa kişinin aklından kendini öldürme düşüncesinin geçmesinin dikkate alınması gerektiğini savunmaktayız. Ki nitekim yapılan bir çalışmada, intihar fikrinin dile getirilmesinin intihar girişimini yordayan önemli bir etken olduğu gösterilmiştir (2). Bu nedenle, eğer yakınlarınızda kendini öldürme düşüncesi olan kişiler varsa, en yakın zamanda mutlaka bir uzmana başvurması gerektiği konusunda onu bilgilendirmeniz intiharı önlemek için çok ama çok önemlidir.

    Bir insanın yaşamına neden son vermek istediği, intihar davranışı için risk faktörlerinin neler olduğu bir çok çalışmada araştırılmıştır. Öncelikle erişkinlerde yapılan çalışmalarda umutsuzluk ile intihar girişimi arasında anlamlı bir ilişkinin olduğu görülmüştür. Bu demek oluyor ki kişinin umutsuzluk düzeyi arttıkça intihara eğilimi daha fazla oluyor. Hayata dair bir umudu kalmayan kişiler daha kolay hayatına son verebiliyor. Buradan hareketle depresyonun intihar ile en ilişkili ruhsal bozukluk olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü depresyondaki kişide yoğun olarak umutsuzluk ve çaresizlik duyguları ön plana çıkmaktadır. Bunun yanında intiharı tetikleyen unsurların aile içi sorunlar, erkek yada kız arkadaş ile ilgili sorunlar, sıkıntı verici yaşam olayları, madde kullanımı, göç, psikiyatrik hastalıklar, yalnız yaşama, düşük sosyoekonomik düzey gibi faktörler olduğu bilinmektedir (4). Bu unsurlar intihara eğilimi arttırmaktadır.

    Ergenlerde ise intihar girişimlerinin yaklaşık üçte ikisinin ölme arzusundan farklı güdülerle gerçekleştirildiği bildirilmiştir. Burada intihar dürtüsel bir özellik gösterebilir. Asıl motivasyonun başkalarını etkilemek, dikkat çekmek, sevgi ve nefreti iletmek ya da hoşnutsuz bir durumdan kaçmak olabileceği düşünülmektedir (3). Burada ebeveyn tutumları önemli bir yere sahiptir. Ergenle güvenli bir ilişki kuran ebeveynler, onun duygularını ifade etmesine olanak sağlamaktadır. Aileler ergene ne olursa olsun koşulsuz sevildiğini hissettirmekle yükümlüdür. Ergenin başına gelen olumsuz durumlardan kaçmak yerine paylaşmasına izin vermek ve beraberce çözüm aramak ergenin yalnız olmadığını hissetmesini sağlar. Cezalandırıcı ebeveynlere ergenin sorunlarını anlatması daha zor olabilir ve bu da ergenin giderek yalnızlaşmasına yol açabilir.

    İntihara yol açan bir başka unsur ise duyguların söze dökülememesi olabilir. Kişi kendini ifade etme biçimi olarak intiharı kullanabilir. İfade edemediği çatışmaları intihar yoluyla çevresine duyurmuş olabilir. Duygularını tanıma ve tanımlama zorluğu çeken kişiler intihara daha eğilimli olabilmektedir. Küçük yaşlardan ibaret çocukların duygularını tanımasını, ifade etmesini sağlamak ileriki yaşlarda bu zorlukları aşması için önemli bir yere sahiptir.

    Özetle, intihar davranışından önce intihar düşüncesinin farkedilmesi kişinin hayatı için koruyucu bir önem arz etmektedir. Ebeveynlerin, çocuğun kendine zarar vermeyle ilgili bir eylem veya düşüncesi olduğunu farkettiğinde mutlaka bir uzmandan yardım alması gerekmektedir.

  • Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu Nedir?

    Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu Nedir?

    Okulların açılmasıyla birlikte ailelerin ilkokula yada anaokula başlayacak olan çocuğu ile ayrılma süreci başlamaktadır. Çocuk ilk defa anneden ayrılıp tek başına bir sosyal ortama gireceğinden kaygılanması normaldir. Okul çocuk için daha önce hiç deneyimlemediği bir belirsizliktir. Çocuğun belirsizlikten doğan bu kaygısının anlaşılmasına ihtiyacı vardır. Okula alışma süreci her çocuk için farklıdır. Kimi çocuk çabucak anneden ayrılırken kimisi biraz zorlanacaktır. Okula alışmada ilk 4 hafta uyum sürecidir. Bu süreçten sonra çocuk hala ayrılmakta zorlanıyor, ağlıyor, anneye yapışıyor ve ayrılamıyorsa bunun bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir. Sorunu ertelememek gerekir. En sık rastladığımız çözüm yolu bir anaokuluna alışamayan çocuğun başka bir anaokuluna gönderilmesidir. Bu yanlış bir çözüm arayışıdır. Çünkü okul reddi bir ayrılık anksiyetesidir. Ayrılık anksiyetesi bozukluğu çocuğun evden ya da sevdiklerinden ayrılacağında yada bununla ilgili beklenti olduğunda çocuğun gelişimsel döneminden beklenmedik düzeyde aşırı kaygı göstermesidir. Çocuk okula gitmeyi şiddetle reddeder. Özellikle sabah saatlerinde genellikle karın ağrısı, mide bulantısı gibi bedensel yakınmalarda bulunabilir. Bağlandığı kişinin başına kötü bir şey geleceği ile ilgili sürekli biçimde aşırı tasalanma gözlemlenir. Ayrılık anksiyetesi bozukluğu denilebilmesi için bu gibi belirtilerin en az 4 hafta sürmesi ve çocuğun işlevselliğini bozması gerekir.

    Aileler zor ayrılan çocuklara nasıl davranmalıdır?

    Ayrılmakta zorlanan çocuğa “bunda korkacak ne var, herkes okula gidiyor” gibi sözler söylemek çocuğun kaygısını azaltmaz. Tam tersine çocuk duygusunun anlaşılmadığını düşünür. Bunun yerine annenin “biliyorum orda yanında ben olmayacağım için biraz korkuyorsun, okula başlayan her çocuk biraz kaygılanır ama okula devam ettikçe bu kaygı azalacak” demesi çocuğu rahatlatır. İlk başta anne ve babanın çocuğu okula bırakma ve okuldan alma saatlerine dikkat etmesi de çocuğun okul hayatına alışması için önemlidir. Çocuğun okul çıkışında annenin orda kendisini beklediğini görmesi onun kaygısının azalmasını sağlar. Okul hayatına alıştırmakta aile ve okulun işbirliği yapması da önemlidir. Ailenin öğretmenle birebir iletişimde olması da yarar sağlayacaktır. Ailenin çocuğu okula göndermede çocuğa destekleyici davranmasının yanında kararlı olması ve çocuğun bunu görmesi de çok önemlidir. Tüm öğrencilere keyifli bir eğitim yılı geçirmelerini dilerim. Sevgiler.

  • Mesafelerimizi Belirlemek

    Mesafelerimizi Belirlemek

    ‘Bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun ve cennetin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda.

    Birbirinizi sevin ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın. Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun sevgi.

    Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin ama ikinizin de tek başına olduğunuzu unutmayın. Çünkü kulağa gelen müzik aynı da olsa onu oluşturan notalar ayrıdır.

    Hep yan yana olun ama birbirinize fazla sokulmayın. Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır ve bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.’

    Evlilik üzerine bunları yazmış Halil CİBRAN.

    Evlilik ve yakın ilişkiler dediğimiz zaman bu yakınlığı biraz abartıyor olabiliriz. Yakınlık duygu ve düşünce düzeyinde hoşumuza gidiyor ama bu yakınlık; zamanımızın planlanması, görüşeceğimiz kişilerin kim olduğu ya da olmadığı, kimlerle arkadaş olabileceğimiz, ne yiyip ne içeceğimiz gibi konulara gelince can sıkıcı oluyor. Kendimizi kısıtlanmış, sınırlanmış ve belki de kontrol altına alınmış gibi hissediyoruz. Bu; bize, kendi benliğimiz aşınıyor ve varlığımız önemsizleşiyor gibi gelebilir. Eşimizin istediği hayatı yaşıyor, onun tercihlerini ve önceliklerini önemsiyormuş gibi düşünürüz.

    Aynı şey eşimiz için de geçerli. O da buna benzer şeyler düşünüyor ve hissediyor olabilir.

    İşte bu noktada aramızdaki mesafeyi gözden geçirmemiz doğru olacaktır. Her şeyi birlikte yapmak, her yere birlikte gitmek, her türlü etkinliğe beraber katılmak zorunda değiliz. Aramızda cennetin rüzgarlarının esip dolanabileceği mesafeler bırakabilmeliyiz.

    Bu mesafeler birbirimizin farklı hayatlar yaşaması anlamına gelmesin. Evliliğin kendine has birliktelik dokusunu bozmayacak bir mesafeden söz ediyorum. Ayrılık, uzaklık, başkalık değil. Tıpkı dans eder gibi: belli bir ritimde ve müziğe uygun salınımlarla…

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Sosyal fobi genel olarak belli bir nesneye ya da duruma yönelik değil; toplumsal ortamlarda ve farklı koşullarda ortaya çıkan bir durum olarak tanımlanabilir. Sosyal fobi problemi olan bireylerde başkaları tarafından değerlendirilme kaygısı görülür ve bu kişiler başkaları tarafından yargılanacaklarını düşünürler. Başkalarıyla etkileşim halinde olmaları gereken durumlardan kaçınırlar. Bu tür bir problem yaşayan bireyler başkaları karşısında hata yapmaktan ve yaptıkları hatadan dolayı rezil olmaktan, küçük düşmekten korkarlar. Sosyal fobi yaşayan kişiler başkalarının yanında telefonla konuşmaktan, topluluk karşısında sunum yapmaya kadar pek çok durumda yoğun bir kaygı hissederler ve çoğunlukla da bu gibi durumlardan kaçınırlar. Sosyal fobi, pek çok farklı nedene bağlı olarak ortaya çıkabilir. Beyindeki elektriksel ve kimyasal bozukluklar; örneğin serotonin hormonunun normalden az salgılanıyor olması veya iletimdeki aksaklıklar sebep olabilir. Aynı zamanda çok güçlü bir rolü olmasa da genetik yapı da sosyal fobinin ortaya çıkışında rol oynar. Çevresel nedenler bu probleme etki edebilir. Örneğin; sınıfta tahtaya kalkmış bir öğrencinin hata yapması sonucu arkadaşlarının ona gülmesi, alay etmeleri gibi durumlar sosyal fobinin kişide gelişmesine zemin hazırlayabilir. Öte yandan aile tutumları gibi diğer çevresel faktörler de bu problemin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Örneğin; aşırı koruyucu tutum sergileyen anne-babaların yetiştirdiği çocuklar normal gelişim sürecinde bazı sosyal becerileri geliştiremeyebilirler. Sosyal fobi, çekingen olmakla karıştırılsa da ikisi farklı şeylerdir. Her şeyden önce sosyal fobi, çekingenlikten farklı olarak, kişinin iş, okul, sosyal hayatını ciddi biçimde etkilediği için tedavi edilmesi gereken bir bozukluktur. Çekingenlik ise yeni ortamlara giren, topluluk önünde bir konuşma yapması gereken ve bunlara benzeyen birçok sosyal durumda pek çok kişinin yaşayabileceği bir durumdur. Bir topluluk karşısında sunum yapması gereken bir kişinin “Acaba yapabilir miyim? Yapamazsam rezil olur muyum?” gibi düşünceleri kişinin yapacağı işe daha çok motive olmasını sağlayabilir. Sosyal fobide ise kişi genellikle bu kaygıyı yaşadığı durumlardan kaçınır. O durumda bulunmamayı tercih eder. Sosyal fobide duyulan korku aşırı ve anlamsız bir korkudur. Topluluk karşısında sunum yapacağı zaman iyi hazırlanan birinin yaşadığı hata yapma korkusu ile yapacağı sunuma hiç hazırlanmamış birinin korkusu aynı değildir. Sosyal fobide kişi yapacağı sunuma çok iyi hazırlanmış olsa bile bu kaygıyı yaşar.

    Sosyal fobi, psikolojik destek ile çözülebilen bir problemdir. Eğer siz de bunun gibi bir durum yaşadığınızı düşünüyorsanız bir uzmandan destek almanız yararlı olabilir.

  • Karneyi Okumak

    Karneyi Okumak

    Eğitim-öğretim yılının 1. dönemini bitirmiş bulunuyoruz. Bütün bir dönem boyunca gösterilen çabaların karşılığının alınacağı gün nihayet geldi. Şüphesiz ki anne babalar da çocukları kadar heyecanla bu anı beklediler.

    Peki neden karne ebeveynler için bu kadar önemli? Çünkü karne ile anne-baba kendi ebeveynlik becerilerini de değerlendirdiğinden kendilerinin “başarılı/yeterli” veya “başarısız/yetersiz” olduğuna ilişkin algısını da etkiler. Yüksek notlarla dolu bir karne ile ebeveyn rahatlar ve kendinden, kendi tutumundan, çocuğunun ders çalışma davranışlarından memnuniyet duyar. Ancak düşük notların yer aldığı karnede ebeveynler çocuklarının eğitiminde kendilerini yetersiz hissederek başarılı olamadıklarını düşünürler.  Ebeveynler çocuklarının performansları üzerinden kendilerini değerlendirmeyi bıraktıklarında çocuklarının ruhsal gelişimine olumlu katkıda bulunup aralarındaki iletişim bağını kuvvetlendirebilirler. 

    Anne-babanın çocuklarıyla iletişiminin sadece akademik başarı temelli olması çok sağlıklı değildir. Çocukla iletişimin temeli “ders çalışma” ve “notlar” ile ilgili olduğunda çocukta “ben çok ders çalışırsam ve yüksek notlar alırsam annem babam beni sevecek” algısı yerleşecektir. Oysa çocuk her ne olursa olsun anne babası tarafından koşulsuz-şartsız sevildiğini bilmelidir ki, çocuk kendini değerli, önemli ve varlığının kabul edildiğini hissedebilsin ve olumlu bir kendilik algısı geliştirebilsin.

    Akademik başarının ön planda olduğu ailelerde kötü bir karne hoş karşılanmayacağı ve kabul edilmeyeceği için çocuk “utanç”, “suçluluk”, “yetersizlik” ve “beceriksizlik” vb. duyguları daha yoğun yaşar. Bu ise, depresif duygu durumunu tetikleyerek depresyona yol açabilir. Ayrıca bu tarz ailelerde çocuk iyi notlara ve karneye sahip olsa da daha iyisinin olunması mesela “tüm notların 100 olması” gibi beklentiler bulunabilmektedir. Bu da çocuğun performans kaygısı yaşayarak kaygı bozukluğu geliştirmesine neden olabilir. 

    Aslında karne, hangi derslerde başarılı olunduğunu ve hangi derslere daha iyi çalışılması gerektiğini gösteren bir yol haritasıdır. Bu yol haritasını iyi okuyarak eksiklikleri tespit edip gidermeye çalışmada çocuğa rehberlik edilmeli gerekirse bir uzmandan destek alınmalıdır. Akademik başarıyı; algılama seviyesi, dikkat becerisi, bilgiyi kaydetme-saklama ve hatırlama becerileri, motivasyon, öğretim sistemi ve anne-baba tutumu gibi pek çok faktör olumlu veya olumsuz etkileyebilmektedir.

    Akademik başarısızlığın nereden kaynaklandığı bilinirse ona göre eğitim planı oluşturulabilir ve akademik başarının gelişimi desteklenebilir.