Kategori: Psikoloji

  • Çocuklarda Yas

    Çocuklarda Yas

    Yas, kişinin bir yakınının ya da sevdiği bir nesnenin kaybına karşı verdiği tepkilerin bütününü içeren düşünce, duygu ve davranış sürecidir. Yaşamın en büyük acılarından olan yas yaşantısında, bireysel farklılıklar olmakla beraber benzer duygular yaşanmakta, benzer tepkiler verilmektedir.

    Yas kavramı ise kayıp yaşayan kişilerde bu kayba karşı verilen uyum tepkilerini ifade eder ve yas tutmak, sonuna kadar tamamlanması gereken ve ancak sonuna gelindiğinde vefat edenden ayrılabilmeyi mümkün kılan bir süreçtir (Bildik 2013).

    Çocuklarda ebeveyn kaybı

    Önemli bir yaşam olayı olan anne baba kaybı, bireylerin yaşamında her zaman karşılaşabilecekleri bir durum olmakla birlikte, çocuklar için daha kritik bir hal almaktadır. Anne baba kaybı yaşamış ve yas sürecindeki çocukların doğru bir şekilde ele alınması gerekmektedir. (Attepe, 2010).

    Bir çocuk, evcil bir hayvanın ölümüne üzülüp ağlayabilir, çünkü buna dayanabilir. Ama ana baba ölümü karşısında üzüntü belirtisi göstermeyebilir, çünkü bu üzüntüye dayanacak yaşta değildir (Oral, 2012).

    Ebeveynin kaybı çocuk için oldukça travmatik bir durumdur. Gelişme süreci devam eden çocukların ebeveyn kaybı sonrası destek sistemlerinin azalması ve biyopsikososyal ihtiyaçlarının karşılanamaması durumunda gelişimleri sekteye uğrayacaktır.

    İlk 6–9 ay arasında bebek annesini tanır ve annenin kaybından sonra yerine geçerek kendisine bakan kişiyi kabullenebilir. Ancak 9 aydan sonra bebek eğer ölen anneyle çok iyi bağlar oluşturmuşsa yerine geçecek kişiyi çok çabuk protesto edebilir veya kabullenmeyebilir. Görülmektedir ki, bebeklerin yaşadıkları kayıp yaşamlarının ilk 9 ayından sonra, tüm yaşamlarını etkileyecek boyutlara ulaşabilmektedir (Attepe, 2010).

    2-5 yaş arasındaki çocuklar ölümün bir son olduğunu anlamazlar. “Babamın mezardan gelmesine yardım edemez miyiz?” ya da “Benim kız kardeşim ne zaman geri gelecek?” tarzında sorular sorarlar. Vücudun ve vücut parçalarının nasıl çalıştığını anlamazlar, ölüm onlar için geri dönülebilir bir süreçtir, bir kişinin sonsuza dek gittiğini

    kavrayamazlar (Dyregrov, 2000).

    Gene bu yaşlarda çocuklar gömülmeyle ilgili yanıtlanması oldukça güç sorular sorarlar: Ölülerin toprak altında nasıl kımıldayabildikleri, ne yiyip ne içtikleri, nasıl hava aldıklarına ilişkin sorulardır bunlar. Bu sorular çocukların, ölümün bir son, geri dönülmeyen bir bitiş olduğu düşüncesini benimsemekte güçlük çektiklerini kanıtlar (Yörükoğlu, 2003).

    Çocuk- yetişkin yas farklılıkları

    Çocuklarda görülen yas genellikle döngüseldir. Her yeni gelişim dönemiyle beraber çocuk ölüme ilişkin duygu ve davranışlarını tekrar edebilir. Erken çocukluk döneminde ebeveyn kaybı yaşayan bir çocuk, ergenlik döneminde üzerinden zaman geçmiş olmasına rağmen tekrar yas tepkileri gösterebilir (Willis 2002).

    Çocuklarda zaman algısı ve zamana yapılan atıf erişkinlerden farklıdır. Erişkinler zamanla bir şeylerin değişeceğine ve işlerin düzeleceğine dair yaşam deneyimlerine sahipken, çocukların bu konudaki deneyimleri oldukça sınırlı kalmaktadır.

    Ayrıca ölüm kavramının geri dönülmezlik ve son bulma öğeleri ile beraber anlamlandırmakta güçlük çekildiği çocukluk dönemindeki yas süreci, erişkinlerde görülen süreçten daha farklı olarak gerçekleşmekte ve daha zorlu bir deneyim olarak kabul edilmektedir (Kaufman & Kaufman 2005).

    Çocuğun kaçınılmaz bir gerçek olan ölümü, kavram olarak algılayışı yaşına, bulunduğu gelişim düzeyine ve kişilik özelliklerine göre farklılaşmaktadır. Bunun için çocuğun yaşına ve gelişim dönemine uygun açıklamalar yapılması gerekli olmaktadır. Bu süreçte çocuğun kendini ifade etmesinin sağlanması, duygularının açığa çıkarılması, yaşına uygun açıklamalar yapılması şarttır. Çocuğun çevresindeki yetişkinlerin yas belirtilerine duyarlı olması ve gerekli görüldüğü takdirde profesyonel meslek elemanlarından yardım alınması yararlı olacaktır (Attepe, 2010).

    Çocuklarla ölüm üzerine konuşulurken bilinmesi gereken en önemli şeylerden ilki, çocukların bu konuda neyi bildikleri diğeri ise neyi bilmedikleridir. Eğer korkulan, rahatsızlıkları ve yanlış bilgileri varsa, gerekli bilgiler verilerek korku, endişe ve şaşkınlıkları giderebilmek mümkündür. (Yıldız, 2004).

    Ne söylediklerine dikkat edilerek bu konudaki ilgilerine saygı gösterilmeli ve iletişime girmeleri cesaretlendirilmelidir. Açık, dürüst ve rahatlatıcı bilgiler birçok şeyi kolaylaştırmaktadır.

    Ölümle ilgili yapılacak açıklamaların, çocuğun bu bilgiye ihtiyaç duyduğu zamanda, açık, anlaşılır ve basit bir şekilde yapılması önemlidir. Ölümü, uyku, hastalık, uzağa gitmek, yaşlılık gibi kavramlarla eşleştirerek açıklamaktan kaçınılmalıdır.

    Kayıp yaşayan çocuğun dikkat edilmesi gereken bazı tepkileri şunlardır:

    Okul başarısında değişiklik, çok çabalamasına karşın düşük başarı, okula gitmeyi, uyumayı, akranlarıyla oynamayı şiddetle reddetme, ölen kişi hakkında konuşmayı reddetme, ölen kişiye ait şeylerden fiziksel olarak kaçınma, sıklıkla öfke nöbetleri, öfkeli tepkiler, aşırı hareketlilik, düzenli oyunlarda sürekli hareket etme, huzursuzluk, anksiyete ve fobiler, kazara hareketler, kendini suçlama veya dikkat çekmeye çalışma, uyku bozuklukları, gece kabusları, çalma, saldırganlık, tahripçilik vb davranışlar, 6 aydan uzun süren saldırganlık, başkalarının haklarına saldırı, şiddet, asilik, otorite figürlerine karşı gelme, sıklıkla nedeni açıklanamayan huysuzluk nöbetleri, sosyal içe çekilme, alkol veya madde bağımlılığı, günlük aktivitelerle veya sorunlarla başa çıkmada yetersizlik, ısrarlı fiziksel şikayetler, ölüm düşüncesi, iştah kaybı, uyku bozuklukları nedeniyle depresif eğilimler, uzun süreli duygu yokluğu, sık panik ataklar (Yıldız, 2004).

    Kayıp yaşayan çocuklara yardım konusunda yetişkinlere birkaç

    öneride bulunmak gerekirse;

    1. Kayıp durumlarında çocuğunuzla açık ve dürüst iletişim çok önemlidir; kayıp hakkında çocuğunuza yaşına ve gelişim düzeyine uygun açıklamalar yapın. Onlara yaşamın ve doğumun ne demek olduğunu anlatmak için canlıların doğduğunu, büyüdüğünü, yaşlandıklarını ve öldüklerini söyleyin ve bunun için gerekirse çevredeki hayvanlardan örnekler verin (mesela kediler, köpekler, kuşlar, vs.).

    2. Çocuğunuzdaki kafa karışıklığını engellemek amacıyla soyut açıklamalardan uzak durun. Örneğin ölümü bir tür seyahat veya yolculuk olarak açıklamayın.

    3. Bir yakınının ölümünü çocuğunuza aniden söylemekten kaçının; bu durum onun şoka girmesine sebep olabilir. Bu gibi durumlarda olay çocuğa aşamalı olarak anlatılmalıdır (kaza geçirme, hastaneye kalkma, vs.) ve tüm uğraşlara rağmen kurtarılamadığı belirtilmelidir. Bu sırada çocuğunuzun vereceği tepkileri paylaşıp ona destek olabilirsiniz.

    4. Açıklama yaparken çocuğunuzun soru sormasına ve konuşmasına izin verin. Bu dönemde çocuğunuz aynı soruları tekrar tekrar sorabilir. Ona sabırla yaklaşın ve verdiğiniz cevaplarda tutarlı olmaya çalışın. Başka bir deyişle, olayı hiç değiştirmeden anlatın ve hayatta kalanların güvende olduklarını ona söyleyin.

    5. Çocuğunuzla beraber fotoğraf albümlerine bakın.

    6. Kaybı çocuk için gerçek kılabilmek önemlidir. Bu nedenle çocuğunuzun cenaze törenine katılmasına izin verin. Onunla mezarlık ziyaretleri yapın.

    7. Kendi duygularınızı çocuğunuzdan saklamayın ve en önemlisi ölen kişiyi hatırlatacak şeyleri ortadan kaldırmayın.

    8. Çocuğunuzun duygusal anlamda ölümle ve kayıpla başa çıkabilmesine yardımcı olabilmek için gereksiz ayrılıkları engelleyin (Bu süreçte çocuğun yaşanılanlara tanık olmaması için bir süreliğine yakınlara bırakmamak gibi.).

    9. Çocuğunuzla anne-babasına ya da kendine bir şey olacağına dair korkuları ve doğabilecek suçluluk duyguları hakkında konuşun.

    10. Çocuğunuz üzülmesin diye çaba sarf etmeyin. Bunun yerine onun üzüntüsüne ortak olun.

    Kübler-Ross (1997), “bırakın ölenin yakını konuşsun, ağlasın veya gerekiyorsa bağırsın. Duygularını dökmesine ve paylaşmasına iziz verin, ama hep yanında olun. Ölenin sorunları çözülmüş olmasına karşın, yakınının önünde yas tutacağı uzun bir zaman vardır” şeklinde duyguların yaşanmasının önemini vurgulamıştır.

    11. Kaybı takip eden dönemde çocuğunuzun çevresinde, ilişkilerinde ve günlük aktivitelerinde herhangi bir değişiklik yapmayın. Çocuğunuzun günlük ihtiyaçlarını yerine getirmeye devam eden tutarlı bir tavır sergileyin.

    12. Bazı durumlarda ise çocuğunuzun profesyonel psikolojik yardım alması gerekebilir.

  • Bağımlı İnsan

    Bağımlı İnsan

    Bağımlılık eğilimi her insanda vardır ve bu, onun toplumsallaşmış olmasının doğal bir sonucudur. Bir insanın kendi kendine yeterliği ve başkalarına bağımlılığı arasında belirli bir denge olması gerekir. Eğer bu denge bağımlılık yönüne fazlaca kayarsa ortaya bazı sorunlar çıkar. Bir insan diğer bir insana aşırı oranda bağımlıysa bu onun kendi varoluş sorumluluğunu üstlenmekten kaçındığını gösterir. Böyle biri diğer bir insana muhtaç olduğu oranda ona yönelik düşmanca duygular da taşır. Çünkü varoluşunun sorumluluğunu ve kaderini bir başka insana teslim etmiştir. Bu, kendi sorumluluğunu üstlenmiş iki insanın birbirine bağlılığında farklı bir durumdur.

    Aşırı bağımlı kişi, kendisine yakın insanlara karşı taşıdığı düşmanca duyguların çoğu kez bilincinde değildir. Üstelik bu kişileri sevdiğine de inanır, ama aslında sevmeden sevilmek istemektedir. Bu nedenle onlara kendisini sevdirmek için çaba gösterir ya da kendi kişiliğini ortadan silerek sürekli onların beklentisi doğrultusunda davranır. Kendisi ve çevresimdekileri “iyi” bir insan olduğuna inandırmaya çalışır; kendi istekleini ortaya koyamadığı gibi, kendi çıkarlarına uygun düşmeyen durumlara da karşı çıkamaz; sürekli çevresindeki insanların görüşlerini paylaşır ya da kendinden söz etmeksizin onları dinler; kimseye yük olmamaya çalıştığı halde kendisinden beklensin ya da beklenmesin, insanların yardımına koşar. Çevresi ondan genellikle “iyi insan” diye söz ederse de, bu özelliği dışındaki kişiliğini tanımlayabilmekte güçlük çeker. Çoğu geçmişin uslu çocukları olan bu kişiler, çevrelerine sevgi karşılığı rüşvet dağıtırken, kendi kişiliklerinden vazgeçmiş olmanın yarattığı düşmanlık duygularını da sürekli baskı altında tutmak zorunda kalır ve kendilerine yabancılaşırlar. Çünkü iyi insan, çevresine olduğu kadar kendisine karşı da iyi olan kişidir.

  • Sosyal Fobi EMDR ile Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal Fobi EMDR ile Nasıl Tedavi Edilir?

    Sosyal fobi kişinin başkalarınca değerlendirileceği birden çok durumdan sürekli korkma; aşağılanacağı, utanç duyacağı ya da gülünç duruma düşecek biçimde davranacağından korkma durumu olarak tanımlanmıştır. Sosyal fobisi olan insanlar sosyal ortamlarda veya performans gerektiren durumlarda olumsuz değerlendirilip aşağılanacağı konusunda aşırı bir korku duyarlar. Bu korku duyulan ortamlarda aşırı düzeyde kendilerinin farkında olma ve kendilerini eleştirme eğilimleri olan bu kişilerde kızarma, çarpıntı, terleme ve titreme gibi fiziksel belirtiler meydana gelir.

    Sosyal fobisi olan kişi bir topluluk içinde kendisini son derece güvensiz hisseder.

    Sosyal fobisi olan kişi birden fazla insandan oluşan bir topluluk içinde kendisini fazlasıyla güvensiz hisseder, hata yapmaktan korkar, söyledikleri ya da söyleyemedikleri ile ilgili kendisini eleştirir ve suçlar, insanlar arasındayken nasıl oturduğu, durduğu, baktığı ile ilgili kendi beden dilini sürekli kontrol eder, diğerlerine kötü bir izlenim vereceğinden kaygılanır, sürekli kendini izler bir konumdadır.

    Sosyal fobiye yol açan travmatik yaşantılar

    Sosyal fobiye yol açan başlıca bazı travmatik yaşantılar olduğunu görürüz. Büyükler tarafından ayıplanmak, utandırılmak, eleştirilmek yarattıkları psikolojik travma nedeni ile ileriki yaşlarda sosyal fobi oluşmasında etkili rol oynarlar. Çocukluk ve ergenlik dönemi boyunca ebeveynlerin ve diğer büyüklerin yeterince iletişim kurmadığı ve etkileşime girmediği kişilerde de özgüven düşer ve sosyal fobi gelişme ihtimali yükselir. Çocukluk döneminde diğer çocuklar tarafından dışlanmaya, küçük düşürülmeye, fiziksel ve duygusal tacize, alay edilmeye maruz kalan kişilerde de sosyal fobi ortaya çıkma olasılığı yüksektir.

    Bazı kişilerde bu olumsuz etkileşim deneyimlerinden ziyade sosyal etkileşim pratiğinin yeterli olmaması da sosyal ortamlarda kaygı ve korku yaşanmasına neden olur; yani küçük düşürülme ya da aşağılanma gibi travmatik deneyimler olmasa da çeşitli nedenlerden dolayı (örneğin, ebeveynlerin ilgisizliği, ihmali, aşırı koruyucu olmaları, çocuğu sosyal etkileşime yeterince teşvik etmemeleri gibi) gerekli sosyal etkileşim pratiğini yapamamış, sosyal etkileşim becerisini kazanamamış ve içe dönük bir yapı geliştirmiş çocuklarda da ileride sosyal fobi gelişmesi ihtimali yüksek olur.

    Sosyal Fobi’nin Tedavisinde EMDR Psikoterapisi

    Özellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerindekiler olmak üzere geçmiş dönemde yaşanmış olan küçük düşürülme, aşağılanma, hor görülme, alay edilme, dışlanma gibi travmatik ve stres veren deneyimler sonucu ortaya çıkan ve beynimizin limbik sistem bölgesinde biriken kaygı, korku ve utanma gibi duygular, korku duygusunun kontrolünden sorumlu amigdala organındaki aşırı aktivasyon ve kimyasal dengesizliğin nedeni ve sorumlusudur.

    EMDR çalışmasında sosyal fobiye neden olan geçmiş olumsuz deneyimler tespit edilerek çalışılır. Yapılan EMDR çalışması ilerledikçe sosyal ortamlarda kişiye hakim olan kaygı, korku ve utanma gibi duyguların kademe kademe azalarak ortadan kalktığı görülmektedir.

  • EMDR

    EMDR

    EMDR– (Eye Movement Desentization and Reprocessing – Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) psikolojik sorunların ortadan kaldırılması için kullanılan en yeni ve en etkili psikoterapi yöntemidir. EMDR yöntemi konu ile ilgili otoritelerce etkin bir psikoterapi yöntemi olarak kabul edilmiştir ve gelişmiş ülkelerde on binlerce uygulayıcısı vardır.

    EMDR ve Travma modeli

    EMDR yöntemi “Travma Modeli”ni temel alır. Bu modele göre bütün psikolojik sorunların nedeni özellikle çocukluk ve ergenlik dönemi olmak üzere geçmiş dönemlerde yaşanan travmatik olayların ve maruz kalınan travmatik durumların oluşturduğu travmatik stres birikmesidir. Bu olumsuz duygu birikimi beynimizin ‘limbik sistem’ bölgesinde depolanır. EMDR yöntemindeki amaç depolanan bu stres fazlalığını eriterek ortadan kaldırmaktır. Bu eritme işlemi yapıldığında psikolojik sorun, adı ne olursa olsun (depresyon, kaygı bozukluğu, takıntı, panik atak, sosyal fobi, bağımlılıklar, psikolojik kökenli ağrılar, odaklanma sorunu, ilişki sorunları, cinsel sorunlar, özgüven eksikliği gibi), süratli bir şekilde iyileşir.

    EMDR yönteminin işe yaraması farklı psikoterapi yöntemlerine de hakim olmayı gerektirir. EMDR yöntemini geliştiren kişi olan Shapiro’nun da vurguladığı gibi EMDR psikodinamik, bilişsel-davranışsal ve danışan merkezli yaklaşımlar gibi çok iyi bilinen farklı yaklaşımların öğelerini bir araya getiren bir yöntemdir.

    EMDR, patolojinin, uygun olmayan bir şekilde yerleşmiş algılamalardan ortaya çıktığını var sayan bilgi işleme modeline dayanan, sekiz aşamalı bir yaklaşımdır. EMDR tedavisi, rahatsız edici olaylara, duygulara, düşüncelere ve beden duyumlarına ulaşılmasını ve bunların işlenerek atılmasını diğer psikoterapi yöntemleriyle karşılaştırıldığında kat kat daha hızlı ve kesin bir biçimde sağlar.

  • Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite

    Beynin ön bölümlerinde yer alan dikkat şebekesi, kişinin belli bir konuya odaklanması, belli bir görevi başlatması, planlaması, organize olması, dikkat işlevlerinin yönetilmesi gibi becerileri gerçekleştirir. Dikkat eksikliği olan çocuklarda beynin bu bölgesindeki bir takım düzensizlikler, olgunlaşmasındaki yetersizlikten bahsedebiliriz. Dolasıyla diğer öğrenme güçlükleri gibi nörolojik temellidir.

    Buna bağlı olarak çocuğun dikkatini özellikle onu zorlayan keyif almadığı bir konuya odaklanmasında bir güçlük yaşamasına sebep olur. Bu nedenle çocuğun çok sevdiği bir konuya rahatlıkla odaklanırken (bilgisayar oyunu gibi) ödev yaparken aynı odaklanma ve sürdürme becerisini sergileyemeyebilir. Bir kişi istemeyerek yapmak zorunda olduğu şeyleri ne kadar kaliteli yapabiliyorsa o kadar beynini aktif kullanıyordur.  

    Üstün yetenekli olan çocuklarda öğrenme güçlüğü olma ihtimali diğer çocuklara kıyasla yüksektir. Bu sebeple dikkat eksikliği ve hiperaktivite görülebilir.

    Dikkatin üç hali bulunmaktadır, seçici dikkat, bölünmüş dikkat ve sürdürülen dikkat. Kısaca seçici dikkat, özel bir noktada dikkatin toparlanması, bölünmüş dikkat eş zamanlı iki girdi arasında dikkatin bölünme hali, sürdürülen dikkat ise kişinin zaman içinde performansını sürdürme yeteneğidir. 

    DEHB Genetik nedenlidir. Anne-babadan birinde veya her ikisinde de DEHB varsa, bunların çocuklarında da DEHB belirtilerine rastlanabilir. DEHB çocukluk çağı hastalıklarından sonra görülebilir. Gelişimsel sorunlar DEHB ile bağlantılı olabilir. Beyin dokusundaki doğumsal ya da sonradan olma zedelenmeler DEHB ye sebep olabilir. Doğuştan yatkınlıklarla dünyaya geliyoruz, kanser hastası örneği Çocuğun DEHB ye yatkınlığı vardır ve uygun olmayan bir çevre ile karşılaştığı zaman bu tanıyı alabilir.

    Dikkat eksikliği olan çocuklar; yönergeleri başından sonuna kadar takip edemez, dikkatini yaptığı işe vermekte zorlanır. Evde veya okulda silgisini kitabını kaybeder, kalemini düşürür, defterini evde unutur, düzensiz görünür.  ilgisi kolayca başka yönlere kayar. hayatlarını planlayamazlar, neden sonuç ilişkisini kuramazlar. Duymakta güçlük çekerler.

    Hiperaktivite ön plandaysa yerinde duramaz, oturması gerektiği halde oturamaz, yerli yersiz koşup tırmanır. Bu çocuklar aşırı konuşur, sessiz sakin oyun oynamakta güçlük çeker, her zaman bir şeylerle uğraşır, cevapları ağzından kaçırır, sırasını beklemekte zorlanırlar. Olaylara yada konuşmalara müdahale eder, yarıda keser.

    Okul öncesi çocuklarda Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı koymak zordur, çünkü bu yaşlar çocukların genelde hareketli oldukları ve öz denetimlerinin yetersiz olduğu yıllardır. Bu dönemde DEHB tanısı koymakta aceleci davranmamak önemlidir. Hiperaktivitesi olan pek çok çocuk bebekliklerinde de huzursuz, hareketli, çok ağlayan, az uyuyan, beslenme sorunları olan zor mizaçlı bebekler olarak gösterilebilir, hatta anne karnın da bile fark edilir. Ancak dikkat eksikliği okul çağında fark edilir.

    Dikkat eksikliğinin tanısı ayrıntılı psikiyatrik muayene, okul ve ebeveynden alınan bilgiler ışığında çocuk ve ergen psikiyatri uzman doktoru tarafından konulmalıdır.

    İlaç tedavisiyle birlikte DEHB tanısı almış çocuklarla nörolojik tabanlı terapi programları uygulanmalıdır.

    Dikkat arttırıcı egzersizlerle beynin ön bölgesinde yer alan dikkat şebekesine giden kan akışı hızlanır.

    3T (televizyon, tablet, telefon) kullanımı DEHB’yi olumsuz etkilemektedir

    . Televizyon ve oyunlarda devamlı uyaranlar olduğu var. Beyin uyaranlara, hareketli görüntülere ne kadar alışırsa durağan ve sıkıcı uyaranlara (ders çalışmak, kitap okumak) karşı o kadar dikkat sorunu yaşar.

    Çocukların evde uygulayabilecekleri dikkat arttırıcı alıştırmalar ve oyunlar; son harften kelime bulma, okuduğunu anlatma, anlatılan öykü ve masalla ilgili soru sorma, benzer iki resim arasındaki farklılıkları bulma, farklı olan resmi bulma, saklanan eşyayı bulma gibi benzer bir çalışmada tepsi içine konulan bir bardak suyu dökmeden getirebilmesi gibidir. Şişirilmiş balonu avucun içinde düşürmeden evin içinde dolaşması, yılan şeklinde uzatılmış ipin üzerinden yürümeye çalışması gibi oyunlar çocuğun konsantrasyonunu artırmaya yöneliktir.

    DEHB li çocuklar anne ve babaların yönergelerini duymazlar, söyleneni çoğu kez duymadıkları için yapmazlar. Bu yüzden evde kurallar basit ve anlaşılır olmalıdır. Görevler açık, net ve kısa olarak anlatılmalıdır. ‘Aferin’, ‘İyi gidiyorsun’, ‘Yaptın mı’, ‘Başladın mı?’ gibi geri bildirimler verilmelidir.

  • Hayır Diyememek

    Hayır Diyememek

    Pek çok insan gerek iş hayatında gerek özel hayatında “hayır” demekte zorlanır. Bazen de “hayır” kelimesini hiç söyleyemez. Bu durumun farklı sebepleri olabilir. Karşıdaki kişiyi kaybetme endişesi, birini incitmekten çekinmek ya da iş yerinde statü kaybı yaşamaktan korkmak gibi nedenlerle insanlar istemedikleri konularda “hayır” demekten kaçınabilirler. Aslında, kişinin burada kaçındığı esas şey “hayır” dediği zaman bir kişiyi, bir işi, bir ilişkiyi veya bir statüyü kaybederse bunların sonucunda yaşayacağı acıdır. Yani; kişi eğer “hayır” demezse acı da yaşamayacağını düşünür. Bunlara ek olarak başkası tarafından eleştirilme, bencil olduğunun düşünülmesi gibi düşünceler de kişinin “hayır” demesini engelleyen sebeplerdendir.

    “Hayır” demekte zorlanan kişiler, “hayır” dedikleri zaman başkaları tarafından kaba bulunma, bencil olma, tembel olarak algılanmaktan korkma, kendisini kanıtlama gibi düşünceler içinde olabilirler. Ancak burada şunu her zaman hatırlamak gerekir: Hiç birimiz her zaman her şeye yetebilmek, her şeyin üstesinden gelebilmek zorunda değiliz. Zaten kimsenin böyle bir gücü de yoktur. Herkesin bazen zamanı olmayabilir, dinlenmek isteyebilir ya da kendisinden talep edilen konuda gerçekten yeterli olamayabilir hatta ve hatta kendisinden talep edilen şeyi yapmak istemeyebilir. Araştırmalar da, insanların kusursuz ve mükemmel insanlardan daha çok, kendileri gibi hata yapan ve eksikleri olan kişilere karşı yakınlık duyduklarını gösteriyor.

    Kendi hayatınızdan ve kendi vaktinizden gönülsüzce fedakarlık yaparak birilerine evet demenizin kimseye bir faydası da olmayacaktır. En başta da kendinize! Kendi önceliklerinizi görmezden gelerek karşı tarafın isteklerine evet dediğinizde aslında kendinizi daha zor bir duruma sokmuş oluyorsunuz. Nasıl mı? Günlük hayata baktığımızda bu konuda çok çeşitli örnekler vermek mümkün. Örneğin; yorucu bir günün ardından istediğiniz tek şey eve gidip biraz dinlenmek ve erkenden uyumak olabilir. Bu esnada sevdiğiniz bir arkadaşınızın sizi aradığını ve akşam dışarıda görüşmeyi talep ettiğini düşünün. Aslında eve gidip dinlenmek sizin için daha cazip görünüyorken sırf karşı tarafı kırmamak için “evet” diyorsunuz. Peki ya sonra? Yorgun bir şekilde arkadaşınızın yanına gidiyorsunuz. Aklınızda olan şey ise bir an önce eve gidip uyumak. Bu şekilde o andan keyif almadığınız gibi belki de yaşamakta olduğunuz stresi istemeden de olsa arkadaşınıza yansıtıyorsunuz. Sonuç? Planladığınızdan daha geç saatte eve gittiğiniz için dinlenemediniz, bu yüzden ikinci günü daha yorgun bir şekilde kalktınız, kendinizi mutsuz hissettiniz ve dahası belki de arkadaşınıza bu görüşmeden keyif almadığınızı istemeden de olsa belli etmiş oldunuz. Oysa ki bu ve buna benzer durumlar karşısında, karşı tarafa direkt “hayır” demek yerine, “Bugün oldukça yorucu bir gün geçirdim. Kendimi çok yorgun hissediyorum. Bu akşam görüşebilmeyi çok isterdim ancak eve gidip dinlensem daha iyi olacak. Yarın görüşmeye ne dersin?” gibi bir açıklama yapmak hem sizin karşı tarafa direkt “hayır” demediğiniz için kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak hem de karşı tarafın durumu anlayışla karşılamasına vesile olacaktır.

    İnsanlar kendilerine ayırdıkları zamanların ne kadar önemli ve pozitif etkilerinin olduğunu bazen fark edemeyebiliyorlar. Oysa ki, kendinize ayırdığınız zaman zoraki olarak başka şeylere ayırdığınız zamanlardan çok daha olumlu etkiler yaratır. Kendinize ayırdığınız zamanlarda kendinizi daha iyi hissedersiniz. Kendinizi daha iyi hissetmek hem özel hayatınıza hem de iş hayatınıza olumlu yansır. Ancak kendinize zaman ayırmak yerine başkalarının isteklerine istemediğiniz halde zaman ayırmayı seçerseniz o zaman hem zorla yaptığınız bir şey için kendinizi kötü hissedersiniz hem de bu karşı tarafa da olumsuz yansır. Dolayısıyla kendi zamanınızdan fedakarlık etmek yerine, gerekli zamanlarda “hayır” demeyi tercih etmek hem size hem çevrenize olumlu yansıyacaktır.

  • Okul Korkusu Nedenleri ve Önerileri

    Okul Korkusu Nedenleri ve Önerileri

    Araştırmalar her 100 çocuktan 5’inin okul korkusu yaşadığını gösteriyor. Peki ya okul korkusu neden yaşarlar?

    -Fiziksel nedenler (şişmanlık, zayıflık, bedensel özür …)
    -Kendinden büyük veya küçük çocuklardan korkuyor olması.
    -Anne-baba kavga edince annenin evi terk edeceğinden korkuyor olmasıyla çocuğun okula bırakılırken ki durumunun da aynı olacağını düşünmesi.
    -Annenin çocuğuna aşırı şekilde bağlı olması ve bunu çocuğuna hissettirmesi.
    -Çocuğun sinirli,ters sürekli ceza veren öğretmen imajını öğrenmesi ve her öğretmeni öyle sanması.
    -Annesiyle evde tek kalan kardeşini kıskandığı için çocuk, okulda olduğu zaman ona verilen ilginin azalıp kardeşine verileceği endişesini duyması.
    – Özellikle eğitimin desteklenmediği, akademik başarının önem verilmediği bir ailede doğup, büyümüşse çocuk okula gitmek istemeyebilir. Hemen olmasa da çoçukta zamanla okul fobisi gelişebilir.

    Çocukta Gözlemlenen Belirtiler:
    -Kilo kaybı ya da kilo artışı.
    -Uyku durumundaki bozukluklar.
    -Ağlama nöbetleri.
    -İştahsızlık, keyifsizlik, bulantı-kusma.
    -Çocuğun herhangi bir yerinde oluşan ağrı ya da acı hissi gibi…
    -Sürekli bahane uydurup okula gitmeme isteği.

    Bu belirtiler bedensel gibi gözükse de asıl sebebi psikolojiktir. Doktora gidilse de test, tahlil yapılsa da bir sorun görünmez. Şimdilik masum görünen, fakat sonrasında akademik başarısını ve ilişkilerini etkileyebilecek duruma varana kadar ciddi etkiler hayatını olumsuz yönde etkiler. Yapılması gereken psikolojik destek almasıdır çünkü aslında sorun psikolojiktir ve alınacak psikolojik destek sayesinde ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla çözüm de böyle sağlanır. Sorun ortadan kalktıktan sonra çocukta gözlemlediğimiz değişiklerle beraber hayatında gördüğümüz iyileşmeyi fark edeceğiz ve daha mutlu çocukların yetişmesini sağlayacağız.

    Öneriler:
    -Çocuğu okul öncesi kreş ya da anaokuluna gönderirseniz ilkokula geçişi daha sancısız olacaktır.
    -Çocuğu akranlarıyla aynı ortama sokarak sosyal iletişim becerilerini kullanabilmeyi ve onları ilişkisel ve sosyal bağlamda güçlendirmeyi sağlamalıyız.
    -Çocuğun yanında okul öğretmeni ve okul hakkında olumsuz şeyler konuşmamak gerekir.
    -Çocuğa okulu sevmesi için nedenler bulmayı sağlamalısınız. Örneğin; oyun grupları, sosyal etkinlikler gibi…

    Tüm bunlardan da görüldüğü gibi çocuğun okuldan korkması ve akademik başarısının düşmesi gibi nedenlerin büyük sorumlusu ailedir. Aileden aldığı ilk eğitimle çocuk okula hazır hale gelmelidir.Unutulmamalıdır ki okuldan önce eğitim ailede başlar. Çocuğunuza mutlu, başarılı ve en önemlisi sağlıklı yarınlar verebilmeniz dileğiyle…

  • Çalışan Anne ve Baba ile İlk Bağ

    Çalışan Anne ve Baba ile İlk Bağ

    Zamanımızda çalışan annelerin sayısı az değil. Gündüz vaktinin çoğunu işte geçiren anne (veya baba/ilk bakıcı) eve geldiğinde çocuğuyla hoşça eğlenmek ve hasret gidermek isterken problemler başını alıp yürüdüyse aranızdaki iletişimi kuvvetlendirerek çocuğunuza ve kendinize ve hatta ailenizin diğer üyeleri için iyilik yapabilirsiniz. Çalışan annelerin çocuklarında genellikle huysuzlanma, inatlaşma, duygu sömürüsü yaparak istediklerini elde etme, yemeğini kendine başına yememe, ve uykuya girişte zorluk gibi sorunlar baş gösterebilir. Size düşen görev sorunları gidermeye koyulmaktansa, öncelikle sorunların altında yatan sebepleri anlamaya çalışmak olmalıdır. Kendinize sorarak başlayın. Sizce çocuğunuz niçin zaten az olan zamanınızı zorlaştıracak sorunlu davranışlarda bulunuyor? “Beni görünce şımarıyor” bu durumu aydınlatmak için çok sığ bir cevap olurdu. İşin gerçeğinin çoğu vakada şöyle olduğunu görüyoruz: Küçük yaşlardaki çocuklar siz işteyken sizleri fazlasıyla özlerler. Onları her bırakıp işe gittiğinizde, gün boyunca hafif de olsa bir huzursuzluk içinde kalırlar. Sizi gördüklerinde de hem size öfkelidirler, hem de özlemişlerdir. Bu ikircikli durumda yaramazlık yaparak aslında bir şeylerin çok da yolunca gitmediğini anlatmaya çalışırlar. Onlar minicik yüreklerinde “size duydukları özlem” ile günboyu nasıl baş edeceklerini bilmiyorlardır. İşte bu yüzden kreşte yemeğini sorunsuz yiyen Ayşe, evde köfte çatalıyla arkasından koşturmanız için size onunla ilgilenme fırsatı veriyordur, hem de öfkesini gösteriyordur. Sabah kalkınca siz işe gittiğiniz için sizi göremeyen Ercan da, hiç sabah olmaması, sizinle geçirdiği gecenin bitmemesi için uykusu gelse de bir türlü uykuya dalmıyordur. Çocuklar bizlere söyleyeceklerini davranışlarla gösterirler. Onların yaramazlıklarını size inat için yaptıkları olumsuzluklar olarak görmeden önce davranışlarının arkasındaki sebepleri görmeye çalışmalısınız. Çalışan anneler/babalar iş için evden ayrılırlarken onlarla özel bir vedalaşma oyunu yaratıp, her vedalaşma ve kavuşmada aynı mimik, ses tonu ve hareketleri yaparak ayrılıkları ve kavuşmaları birbirleri ile ilişkilendirebilirler. Böylece çocuğunuz için beklemeye değer eğlenceli bir miras bırakmış olur ve her gidişten sonra bir gelişiniz olduğunu da çocuğunuza göstermiş olursunuz. Başka bir yöntem ise işe giderken size ait bir eşyayı onun himayesine bırakıp her gelişinizde onu çocuğunuzdan geri istemektir. Çocuğunuz böylece sizi özlediği zamanlarda sizi temsil eden minik eşyanızla kendini avutmayı öğrenebilir. Çalışan anne ve babaların, çocuklarının “ayrılık” durumlarında yaşadığı stresi yenmesinde ona nasıl yardımcı olabileceklerini kısaca özetledik. Sizden ayrılmak istemeyip, siz eve gelince de sizinle itişmesi çok beklendiktir. Yukarıda yazılanların yanı sıra, çocuğunuzun neler hissedebiliyor olabileceğini onun yerine söyleyerek ona ayna olmak da yaşadığı stresin azalmasına yardımcı olacaktır.

  • Hamilelikten Önce Terapi Şart

    Hamilelikten Önce Terapi Şart

    Hamileliğinizi doğacak bebeğinizin tatlı telaşıyla geçirmeniz en doğal hakkınız. Oysa ruhsal sıkıntılarla geçen hamilelik dönemi ve üzerine de zaten eklenecek olan diğer faktörler (hormonal değişiklik, duygusal iniş ve çıkışlar, görünüşünüzdeki değişikler ve s.) maalesef bir çok anne adayının hayatını kabusa çevirebiliyor. Dünya sağlık örgütünün verdiği rapora göre gelişmiş ülkelerde hamile kadınların %10’u, lohusa kadınların ise %13’ü ruhsal rahatsızlıklardan mağdurken, gelişmekte olan ülkelerde bu oran daha yüksektir (%15.6 hamilelik dönemi, %19.8 lohusalık dönemi) (Fisher et al., 2012). Çok ilerleyen vakalarda psikiyatrik takip gerektiren bu vakalarda yarar-zarar oranı ölçülerek gebelik sürecinde ilaç başlatılan durumlar da sıklıkla karşılaştığımı durumdur. %2-%3 oranında doğum anomalilerine sebep olduğu gerekçesiyle gelişmiş ülkelerde aksi mümkün olmadıkça psikiyatrik ilaçlar reçete edilmez. (Merck Manual, 2007)

    Ayrıca, ruhsal sağlığı yeteri kadar iyi olmayan anne adaylarında en sik karşılaştığımız durum ise doğumu takip eden lohusalık döneminde geliştirdikleri ruhsal sıkıntılardır. Doğum sonrası en kötü senaryo annenin ağır depresyon veya psikoz nedeniyle kendine ve bebeğine zarar vermesi kabul görmüşken, basit görünen ama ister annenin, isterse de bebeğin hayat kalitesini etkileyen durumlarla çok sık karşılaşırız. Ayrıca yeni doğan bebeğin annesine ihtiyacının en fazla olduğu dönemde anne ve bebeğin sağlıklı bağlanması da çok önemlidir.

    Bu durumlardan kaçınmak için ruh sağlığı uzmanı olarak hamilelikten önce ruhsal çatışmalarınızı çözmenizi öneririm. Baş etmekte zorlandığınız travmalar, fobiler, ataklar, duygusal halleriniz hamilelikte tamamen kontrolden çıkmadan baştan tedbir almak en sağlıklısı olacaktır.

    Ayrıca hamileliğiniz suresince kendinizi nötr hissetseniz dahil terapilerinize ara-ara devam etmenizi öneririm. Hormonlara bağlı olarak duygusal iniş ve çıkışlara bağlı olarak ortaya çıkan değişim bazen anne adaylarını korkutabiliyor ve bu değişimleri farklı yorumlama eğiliminde olabiliyorlar. Bu değişimleri terapistinizin izlemesi önemli bulduğum kadar, gebelik sürecinde olan anne adaylarımızın doğum sonrası onları bekleyen değişimlere de ruhsal olarak hazırlanmalarını öneririm. Bebeğinizi dünyaya getirmeye karar verdiyseniz, bu mucize dönemin tadını çıkarmanız çok önemlidir. Çünkü hamilelik biopsikososyal bir dönemdir.

  • Obsesif – Kompulsif Bozukluk (Takıntı – Zorlantı Bozukluğu)

    Obsesif – Kompulsif Bozukluk (Takıntı – Zorlantı Bozukluğu)

    Takıntı – Zorlantı Bozukluğu (TZB) kişilerin önemli ölçüde zamanını alan, onlara sıkıntı veren ve bunaltan, olağan günlük işlevselliklerini ve başkalarıyla olan ilişkilerini bozan bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlığın tıptaki adı obsesif-kompulsif bozukluktur.
    Takıntılar, kişinin kendisini düşünmekten alıkoyamadığı sürekli düşünceler, dürtüler, düşlemler ya da imgelerdir ve kişide kaygı ve bunaltı uyandırırlar. Zorlantılar, takıntıları ortadan kaldırmak ya da bunların doğurduğu kaygı ve bunaltıyı gidermek için yapılan zihinsel eylemler ya da yineleyici davranışlardır. Çoğunlukla bunlar hastalık, ölüm, istenmedik bir durum gibi korkulan bir olaydan “büyüsel” olarak korunma ya da kaçınma amacını taşırlar. 
     
    TZB’ nun çok çeşitli görünümleri varsa da, böyle bir rahatsızlığı olan kişilerin gösterdikleri düşünce ve davranışlar büyük ölçüde birbirine benzer. TZB’nun başlıca türleri şunlardır; 
     
    Yıkanan ve yıkayanlar, kir, pislik, mikrop ya da yabancı maddelerin bulaşabileceği düşüncelerini sürekli düşünmekten uzak duramayan kişilerdir. Bu kişiler, sürekli olarak, söz konusu etkenlerden ötürü zarar görecekleri ya da başkalarına bir biçimde zarar verecekleri korkusu içinde yaşarlar.
     
    Denetleyiciler, gereği gibi yapamadıkları, davranışlarından ötürü, başkalarının başına gelebilecek olası tehlikeli durumlardan kendilerini aşırı derecede ve anlamsız bir biçimde sorumlu tutma eğiliminde olan kişilerdir. Bu kişiler kapıları, pencereleri, elektrikle ya da gazla çalışan ev gereçlerini kapatıp kapatmadıklarını denetleyip durmaktan kendilerini alıkoyamayan, yoksa başlarına kötü bir şey geleceği düşüncesini taşıyan kişilerdir. 
     
    Düzenleyiciler, belirli nesneleri, özel bir biçimde, “tam olarak yerine” koyarak bir düzen tutturmaya zorlandığını duyumsayan kişilerdir. Bu nesnelerin yeri değiştirilirse, bunlara dokunulursa ya da bunlar başka bir düzene sokulursa, bundan ileri derecede rahatsızlık duyarlar.
     
    Salt takıntılı düşünceliler, başkalarına zarar vereceğini düşündükleri istenmedik düşüncelerini, düşlemlerini ve imgelerini savuşturamayan kişilerdir. Bu kişiler, törensel yineleyici davranışları yapmak yerine yineleyici düşüncelere kapılabilirler. Kendilerinde kaygı uyandıran düşüncelere karşı koymak için sayı sayma, Tanrı’ya yakarma, belirli birtakım sözcükleri yineleyip durma gibi zihinsel eylemlere başvurabilirler. 

     Biriktirip saklayanlar, önemsiz birtakım nesneleri toplayan ve bunları atmakta zorluk yaşayan kişilerdir. 
     
    Birçok kişide, yukarıda sayılanlara benzer takıntı belirli bir ölçüde bulunabilir. Kapıyı kitlemiş olup olmadığına ikinci bir kez bakmayan kaç kişi vardır? Bir kişinin okunmuş gazeteleri toplayıp atmaması bir başkasına çok saçma gelebilir. Söz konusu durumun bir rahatsızlık olarak kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin önemli bir ölçü, kişinin düşünce ya da davranışlarının günlük işlevselliğini ne ölçüde bozduğuyla sınırlıdır. Yoksa herkesin kabul edilebilir ölçülerde, kendisini düşünmekten alıkoyamadığı takıntıları ve kendisini yapmaktan alıkoyamadığı davranışları olabilir ve bunlar kişinin günlük işlevselliğini bozmadıkça bir hastalık olarak kabul edilemez. 
     
    Takıntı Zorlantı Bozukluğu en sık görülen dördüncü ruhsal rahatsızlıktır. Bir kişinin yaşamında böyle bir rahatsızlığın ortaya çıkma olasılığı %2.5’ tur. Bu veri, her 40 kişiden birinde böyle bir rahatsızlığın görüldüğü anlamına gelir. Böyle bir rahatsızlık geliştirenlerin % 65’ inde bu rahatsızlık 25 yaşından önce başlar, ancak % 15’ inde 35 yaşından sonra başlar. Kadınlarda biraz daha sık görülür. Ancak erkek çocuklarda, kız çocuklarına göre iki kat daha fazla görülür. 
     
    TZB başlangıcı genellikle yavaş yavaş olur. Bu kişilerin az bir kesiminde birden başladığı görülür. Kişinin iş yaşamında ya da özel yaşamında zorlandığı dönemlerde belirtilerde alevlenmeler görülebilir. İlk kez evden ayrılma, gebelik, çocuk doğurma, gebeliğin sonlanması, kişinin yaşamındaki sorumlulukların artması, sağlık sorunları gibi önemli yaşam olayları, TZB belirtilerinin başlamasına ya da artmasına yol açabilir. 
     
    TZB çok değişik biçimlerde kendini gösterebilirse de en sık görülen belirtileri denetleme zorlantıları ve yıkama ya da temizleme zorlantılarıdır. Diğer belirtileri arasında bakışım (simetri) gereksinmesi, istenmedik cinsel ve / ya da saldırganlık düşünceleri, zorlayıcı sayma, sürekli bir güvence arayışında olma gereksinmesi, törensel davranışlarda bulunma ve biriktiriğ saklama vardır. 
     
    Birtakım kişiler yalnızca takıntı düşüncelidirler. Bu kişilerin takıntıları vardır, ancak zorlantıları yoktur. Bu kişilerin, daha çok, kendi kendilerini kınamalarına yol açan, saldırganlık ya da cinsel eylemlerde bulunmaya yönelik yineleyici düşünceleri olur. Diğer birtakım kişilerde “birincil takıntısal yavaşlık” görülür. Yavaşlık, bu kişilerde görülen başlıca belirtidir. Bu kişilerin yıkanmaları, giyinmeleri ve yemek yemeleri her gün saatler alır. 
     
     TZB’ nda belirtilerin ortaya çıkış örüntüsü çok değişkendir. TZB olan birçok kişinin, yaşamları boyunca tek bir belirtisi olabilirken, başkalarının çoğu kez birden çok takıntı düşüncesi ve zorlantısı olur. Söz gelimi denetleme zorlantıları olan birinin eş zamanlı yıkanma zorlantıları da olabilir. Bunların yanı sıra belirtiler zamanla yer değiştirebilir ve değişkenlik gösterebilir. Söz gelimi, kendini birtakım düşünceleri düşünmekten alıkoyamayan ve daha sonra bunun üstesinden gelen bir gencin, erişkinlik döneminde yıkanma zorlantıları ortaya çıkabilir, daha sonraki yaşlarda da denetleme zorlantıları görülebilir. 
     
    İnsanların % 80’ inden çoğunda istenmedik düşünceler doğar. Ancak bu kişilerin çok önemli bir çoğunluğu, büyük bir rahatsızlık duymadan bu düşünceleriyle yaşayabilir ya da bütün bu düşünceleri kolaylıkla başlarından kovar. Düşünceleri daha kısa sürelidir, daha düşük yoğunluktadır ve daha az sıklıkla ortaya çıkar. Diğer yandan TZB’ nda takıntıların genellikle daha özgül bir başlangıcı vardır. Bunlar daha çok rahatsızlık verir ve bu kişiler, söz konusu düşüncelerini azaltmaya ya da yüksüzleştirmede ileri derecede zorlanırlar. 
     
    Bu kişilerin takıntıları ve zorlantıları yaşamlarının doğal akışını bozar. TZB olan kişiler, çoğu zaman düşüncelerinin ve zorlantılarının aşırı ve anlamsız olduğunu kabul ederler. Ancak bu kişiler genelde takıntıları ve zorlantılarından utanç duyarlar, dolayısıyla bunları gizli tutarlar. Bunları yıllarca saklayabilenler bile vardır. Bu belirtilerin tedavi edilebilir olan klinik bir durum olduğunu bilmeyebilirler. TZB olanlarda sıklıkla depresyon da görülür. Tedaviye başvurduklarında yaklaşık üçte birinde depresyon saptanır. TZB olan kişilerin yaklaşık üçte ikisi yaşamının bir döneminde majör depresyon rahatsızlığı geçirir. 
     
    TZB ‘ nun tedavisinde en etkili olduğu düşünülen tedavi yöntemlerinden birisi Bilişsel-Davranışçı tedavi yöntemidir. Bilişsel-Davranışçı Terapinin “bilişsel” öğesi, TZB’ nda sıklıkla karşılaşılan düşünsel çarpıtmaları değiştirmeye yardımcı olan özgül yöntemlere karşılık gelmektedir. Bilişsel-Davranışçı terapinin “davranışçı” öğesi, TZB’ nda, yapmaya zorlanılan törensel davranışlar gibi eylemleri ortadan kaldırmak için kullanılabilecek özgül yöntemlere karşılık gelmektedir.