Kategori: Psikoloji

  • Çocuklarda Davranış Bozuklukları, Nedenleri ve Çözüm Yolları

    Çocuklarda Davranış Bozuklukları, Nedenleri ve Çözüm Yolları

    Davranış bozuklukları çocukları çocuğun içsel çatışmalarını davranışa aktarması sonucu ortaya çıkar. Davranış bozukluğu olarak adlandırılan davranışlar hırçınlık, sinirlilik, inatçılık, yalan, çalma ve küfür etme gibi eylemlerdir. Her çocuğun gelişimi kendine özgüdür, bu nedenle her çocuk birbirinden farklıdır. Bu farklılıklar dikkat edilmesi gereken noktalardır ancak hepsi davranış bozukluğu olarak değerlendirilemez. Davranış bozukluğu, bireyi, aileyi olumsuz yönde etkileyen, diğer insanların temel haklarının çiğnendiği yaşa uygun toplumsal kurallarını hiçe sayıldığı davranışlardan oluşan bir durumdur.

    Bir davranışın, davranış bozukluğu olarak değerlendirilmesi için bazı ölçütler vardır. Öncelikli olarak yaşına uygun olup olmamasına dikkat edilmelidir. Buna karar verebilmek içinde çocuğun bulunduğu yaşın gelişimsel özelliklerine hakim olmak gerekir. Çocukta gelişimsel sürecine bağlı olarak ortaya çıkan değişiklikler hayatında zorluklar doğurabilir. Yeni şartlara uyum sağlayana kadar da çocuk geçici uyum sorunları yaşayabilir. Yani bir davranışa davranış bozukluğu diyebilmemiz için gelişim dönemine özgü davranışların dışında olmalı. Bir diğer ölçüt iste davranışın yoğunluğudur.  Ortaya çıkan duygu ve davranışın şiddetinin normalinden fazla olması gerekir. Ve davranışın sürekliliği de ölçütlerden biridir. Davranışın uzun zamandan beri ısrarlı bir şekilde devam ettirilmesi gerekir.

    En sık görülen davranış bozuklukları; hırçınlık, sinirlilik, saldırganlık, inatçılık, yalan söyleme, tırnak yeme, saç koparma, alt ıslatma ve dışkı kaçırma, yeme bozukluğu, karşı gelme, uyku bozukluğu, konuşma bozukluğu, çalma, küfürlü konuşma gibi davranışlardır.

    Davranış bozukluğuna yol açan birçok neden vardır; dikkat çekme isteği, savunma, büyüme arzusu, yetişkinleri şaşırtma isteği, arkadaşları tarafından beğenilme ve onaylanma isteği, intikam almak, kitle iletişim araçlarının olumsuz etkisi, fizyolojik sorunlar, kalıtım, temel ihtiyaçlarının doyurulmaması gibi nedenlerden kaynaklanıyor olabilir.

    0-6 yaş dönemi çocuklarda, olumsuz anne baba tutumları, ailede istismar öyküsü, annede depresyon öyküsü, sosyo-ekonomik düzeyin düşük olması gibi durumlar sık görülen nedenlerdendir.

    Davranış bozukluğu için en etkili yöntemler görmezden gelme, ödülü geri çekme, alternatif sunma, sözle uyarıda bulunma ve tartışmaktan kaçınmadır. Bağırmak, susturmak, vurmak aranızdaki saygı bağının kopmasına neden olur. En önemli adım bu süreçte saygıyı yitirmemektir. Çocuğun olumlu noktalarını keşfedip ortaya çıkarmak ve yüreklendirmek olumsuz davranışları azaltıp kendine güvenmesini sağlar. Bu çocukların koşulsuz sevgiye ihtiyacı vardır. Yani koşullar her ne olursa olsun anne baba tarafından kabul edildiğini ve sevildiğini hissetmelidir. Hiçbir zaman ceza ya da şiddet kullanılmamalı. Davranışıyla ilgili olay anında değil sakinken konuşulmalıdır. Çocuğa yaşına uygun sorumluluk vererek başarma duygusu yaşatılmalı, anne baba çocuğa olumlu rol model olmalı. Olumsuz davranışlar gösterildiğinde değil, bu davranışlar gösterilmediğinde ilgilenilmelidir aksi takdirde bu davranışların pekişmesine sebep olur. Davranış sayesinde anne babadan ilgi kazandığını düşünmemeli “yapma” bile bir ilgidir aslında. Anne baba çocuğa verdikleri sözleri tutarak, ona ait bir eşyayı alırken izin isteyerek çocuğa model olmalıdır. Diğer çocuklarla kıyaslanmamalı, yaşına ve özelliklerine uygun beklentiler oluşturulmalıdır. Olumsuz davranış ortaya çıktığında çocuk yaratıcılığa teşvik edilmeli, olumlu bir faaliyete yönlendirilmelidir. Çocukların anne babalar için basit, önemsiz konuları paylaşmalarına müsaade edilmelidir ki, anne babayla rahat bir şekilde konuşabileceği algısı oluşsun. Önemsiz şeyleri bile konuşamadığı anne ve babasıyla önemli konuları, duygu ve düşüncelerini anlatması çok zor olur.

    Çocuklarda davranış bozukluğu terapisinde, çocukların iletişim becerileri, sorun çözme becerileri, dürtü kontrolü, öfke kontrolü gibi konular çalışılır. Çocuklarla beraber anne ve babanın da tutum ve davranışlarının düzenlenmesi gerekir. Çünkü anne ve babanın tutumları çocuğun davranışlarında büyük rol oynar. O yüzden terapi sürecinde en etkili yol anne baba eğitimidir. Tedavi edilmezse kalıcı davranış bozuklukları ve antisosyal kişilik bozukluğu başta olmak üzere bir çok soruna yol açabilir.

  • Diyet Yapmadan Kilo Vermek Mümkün mü?

    Diyet Yapmadan Kilo Vermek Mümkün mü?

    Diyet Yapmak ya da Yapmamak
    Kilo verme deyince aklımıza ilk gelen şey ”diyet yapmak”. Diyet programları kısa vadede başarı sağlasa da kişiler alışkanlıklarını değiştirmediklerinde verdikleri kilonun daha da fazlasını geri alıyorlar. Buzdolabına astığımız diyet listeleri, eve sığdırmaya çalıştığımız ve sonradan askılığa dönüşen yürüyüş bantları… Bir süre sonra malesef bunları görmemeye başlıyoruz, duyarsızlaşıyoruz. Peki biz nerede hata yapıyoruz?

       Nerede Hata Yapıyoruz?
       Aslında hata yaptığımız yer, başlangıçtaki nokta. Genelde kısa vadeli hedefler koyan, hızlı sonuçlar almak isteyen, metabolizmayı bozan, ekranda/gazetede çıkan her diyeti uygulamaya çalışan, hayatına hareket eklemeyen aslında tüm bunların olması için ”sihirli bir değnek” bekleyen kişilerin uzun vadede başarısız olduklarını görüyoruz.

    Öncelikle Kendinize Şu Soruları Sorun;
    •Neden kilo vermek istiyorum?
    •Beni yemeğe ne zorluyor?
    •Neler beni tetikliyor?
    •Biraz kilo verince yemeye tekrar başlıyor muyum?
    •Açlığımı/tokluğumu tam anlamıyla farkedip, ona göre kendimi durduruyor muyum?
    •Yaşadığım ‘duygusal açlık mı?” Stresliyken, mutsuzken, mutluyken ya da boşlukta daha mı çok yiyorum?
    •Aç olmadığım halde yiyor muyum?
    •Peki Neleri Değiştirebilirim?

       Öncelikle bakış açınızı değiştirmeniz çok önemli. Dediğim gibi bir düğüne/mezuniyete hazırlanmak için değil ”sağlıklı olmak” için kilo verme düşüncesini kabullenin. Çünkü hayatımız boyunca yemekle karşılaşacağız.
     

    • ”Diyet” değil ”beslenme alışkanlıklarımı değiştiriyorum/sağlıklı besleniyorum.” düşüncesini içselleştirin.
       

    • Bir ön hazırlık yapın. Bir gün boyunca neler yediklerinizi gözlemleyin. Bir ”beslenme günlüğü” tutun. Ne kadar çok atıştırma yaptığınızı farkedeceksiniz!
       

    • Mutfağınızı, çevrenizi düzenleyin. ”Gözden ırak olan, mideden de ırak olur.” Görselliği azaltın, ne kadar çok abur cubur olursa etrafınızda o kadar çok yemek aklınıza gelir.
       

    • Esnek olun, kendinize baskı yapmayın; çünkü alışkanlık değiştirmek kolay bir şey değildir ve zaman gereklidir.
       

    • Bu nedenle haftalık hedefler koyarak ilerleyin. Bir hafta su içme alışkanlığı kazanırken, sonraki hafta spor alışkanlığıyla ilgili şeyleri kendinize öğretmeye çalışabilirsiniz. Bütün alışkanlıkları aynı anda değiştirmeye çalışmak hayalkırıklığı yaratabilir.
       

    Herkesin metabolizması, boyu, yaşı, hormonları farklıdır. Başkalarıyla kendinizi kıyaslayarak motivasyonunuzu düşürmeyin. Mutlaka, kilo vermenizi yavaşlatacak bir rahatsızlığınız var mı diye test yaptırıp bir iç hastalıkları uzmanından destek alın.

    Kilo vermek sadece fiziksel bir şeymiş gibi gözükse de psikolojik tarafı ağır basmaktadır. Bu nedenle de öncelikle bakış açınızı değiştirin. Yoksa Yo-yo diyetleri dediğimiz bir kilo verip tekrardan alma döngüsüyle hayatınız boyunca karşılaşabilirsiniz.

  • Sağlıklı Beslenirken Düşüncelerinizi Kontrol Edin, Kaçamaklardan Kurtulun!

    Sağlıklı Beslenirken Düşüncelerinizi Kontrol Edin, Kaçamaklardan Kurtulun!

    Çoğumuz sağlıklı beslenmeye özen gösterdiğimiz halde neden hala istediğimiz kilolara inemediğimizi sorgular dururuz. Çevremize şöyle bir göz attığımızda zayıf insanların da kilolu insanların da aslında sürekli bir yeme kontrolü altında olduğunu görebiliriz. Evet, etrafımızda çok şanslı olan küçük bir kesimin dışında herkes ama herkes kilo kontrolü yapmaya çalışıyor! Bu kontrol ve sağlıklı yemeyi öğrenme sürecinde belki de bizi en çok engelleyen ve baltalayan şey ”hayır” diyemediğimiz ”kaçamaklar”. Aslında kaçamakları belki de yiyecek olarak kabul etmemiz çok da doğru olmayabilir; çünkü genel olarak bir şeylerle meşgulken ya da bilinçsizce ağzımıza atıverdiğimiz lokmaları beynimiz bir yiyecek olarak algılamıyor. Hatta atıştırmalarımızın sonunda kendimizi aç hissetmeye devam ettiğimiz bile olabiliyor.

    Bu noktada dikkat edeceğimiz en önemli noktalardan biri yaptığımız atıştırma davranışının farkına varmaktır. Tv izlerken yediklerimiz, çayın/kahvenin yanına koyduklarımız, yemeği hazırlarken tadına baktıklarımız, çalışırken ikram edilen tattılar tuzlular yani hayır diyemediğimiz herşey! Bunların ne kadar farkındayız? İşte şimdi bu farkındalığı arttırabilmek için bilişsel ve davranışsal neler yapabiliriz bunlara bir göz atalım;

    • İlk olarak kaçamak yaptığımız anları yakalayabilmemiz çok önemli, çünkü genelde bu davranışlarımız otomatikleşmiş ve farkında olmadığımız davranışlardır.

    • Yedikten sonra pişmanlık ve huzursuzluk gibi olumsuz duyguları hissettiğimiz anlar genelde kaçamak yaptığımız anlardır, kaçamakları yakalayabilmek adına bu olumsuz duygulara da odaklanabiliriz.
       

    • Bu davranışları kendimizde yakalamaya başladıysak artık kaçamaklardan önce aklımızdan geçen bahanelere, bizi o yemeğe hayır diyememeye yönlendiren baltalayıcı düşüncelerimize artık odaklanabiliriz.
       

    • Mesela ne gibi baltalayıcı düşünceler?  ”Bir kereden bir şey olmaz, bunu şimdi yiyeyim akşama dikkat ederim, bu pastayı bir daha nerede bulacağım, tatlıya asla hayır diyemem” gibi uzayıp giden bir bahane listesi oluşabilir önümüzde.
       

    İşte bu noktada bu düşüncelerimizi yakalayabilmek ve de ne doğru ve geçerli olduğunu sorgulama zamanı gelmiş demektir. Amacımız bu düşüncelere alternatif düşünceler oluşturmak ve kafamızda kemikleşmiş bir yapıda olan eski düşüncelerin bize olan faydasını ve de zararlarını sorgulayabilmek.

    Göreceksiniz ki ürettiğimiz bahanelere alternatifleri oluşturduğunuzda sağlığınız ve ruhunuz için birçok yeni düşünce oluşturabileceksiniz. ” Daha sağlıklı olacağım, yedikten sonra pişmanlık ve de hayal kırıklığı yaşamayacağım, kilo vermemi kolaylaştıracak, bunu yapabildiğimi gördüğüm zaman özgüvenim artacak” gibi bir çok alternatif düşünceler etrafımızı sarıverecek.  

    Unutmayın ki yeme davranışı ”öğrenilmiş bir davranış” tır. Ve bunu yeni davranışları beynimize öğretmemiz de tabii ki mümkün, ama öncelikle düşünce yapımızdaki yanlışları belirlemeliyiz ki davranışa dönüştürmemiz, pekiştirmemiz daha hızlı olsun.
                                                                                                                       Sevgiler.

  • Yıkıcı Güç ”Öfke”

    Yıkıcı Güç ”Öfke”

    Öfke sizce ne demek? Herkes tarafından hissedilen normal bir duygu mu, kontrol etmesi zor bir duygu mu, saldırganlık mı, şiddet mi, aynı zamanda mutsuzluk mu? Ya da bunların hepsi mi? Aslında tüm söylediklerimin bütünü diyebiliriz; ama kişiden kişiye değişen tepkilerle ve anlamlarla.

    Her birimiz öfkeyi farklı algılarız, çünkü öfkenin temeline baktığımızda geçmiş yaşantılar; istismar, aile içi şiddet, sözel/fiziksel saldırganlık gibi, ayrıca geçmişte ya da o anda hissettiğimiz duygular haksızlığa uğrama, değersizlik, hayal kırıklıkları, sevgisizlik hissettiğimiz durumlarda daha öfkeli hissedebiliyoruz. Öfke bir davranış değildir, aslında hayatımızın bir parçasıdır. Önemli olan bizim öfke duygusunu nasıl algıladığımız ve bu duygu sonrasında neler yaptığımızdır.

    Peki, Nedir Bu Öfke?
    Doğru şekilde ifade edildiğinde oldukça sağlıklı ve de doğal bir duygudur, aynı sevinmek, üzülmek, kıskanmak, acı çekmek gibi. Sadece bu duygu sonrasında kontrolden çıktığımız bir durum söz konusuysa yani yıkıcı hale dönüşüyorsa yaşam kalitenizde ciddi sıkıntılara yol açacağı kesindir. Okul-iş hayatında, kişisel ilişkilerde, katıldığınız ortamlarda birçok sıkıntıya neden olacaktır.

    Öncelikle öfkelendiğiniz durumların nedenlerine bakmaya çalışın.
    ”Bu durum beni neden sinirlendirdi?”
       ”Öfke hissetmeme sebep olan bir başka duygu ne olabilir?”
       ”Şu anda öfke dışında hangi duyguları hissediyorum*”
       ”Ben bu durumu nasıl algılıyorum?”  gibi temel sorular öfkenizin temeline biraz da olsa inmenize yardımcı olacaktır.

       Öfkenin nedenleri içsel de olabilir dışsal da, yani yani trafikteki bir sıkışıklık ya da geç kalan bir arkadaşınız sizi öfkelendirebilirken, geçmişten gelen bazı kuruntular ya da geçmişte sizi öfkelendiren bazı olayların anıları da öfkelenmenize neden olabilir.

       Öfke Anında Ne Yaşarsınız?
       Fizyolojik ve biyolojik bir çok şey yaşarsınız, adrenalin artar, nefes alış verişleriniz sıklaşır, kalp atışınız hızlanır, kan basıncınız artar ve vücudunuz ”savaş ya da kaç” tepkisine hazırlanır.

       Bu tip fizyolojik ve biyolojik etkilerin sonucunda da baş ağrıları, mide rahatsızlıkları, solunum problemleri, dolaşım, sinir sistemi rahatsızlıkları, duygusal bir çok rahatsızlığı hissetmeye başlarsınız.

       Bu durumda ”öfkeyi boşaltın” gibi fikirler gelebilir, fakat son zamanlarda yapılan araştırmalarda öfkeyi boşaltmanın kızgınlık ve saldırganlığı daha çok arttırdığı görülmüştür. Bu nedenle de yukarı da dediğim gibi öfkeyi yanlış şekilde boşaltmaktansa kızgınlığı neyin tetiklediğini ve bu tetikleyicilerle nasıl başa çıkabileceğinize yönelik stratejiler bulmaya çalışmak çok daha uzun vadeli bir davranış olur.

        Öfkenizi Kontrol Etmek İçin Neler Yapabilirsiniz?
       ”Dış Gözlemci” değerlendirmesi yapın. Etrafınızda en az 3 farklı kişi öfkeli olduğunuzu söylüyorsa, bunu mutlaka değerlendirmeye alın.

       ”Asla” ve ”Her zaman” kelimelerinizi daha az kullanın. ”Bu asansör de asla çalışmaz zaten!” ya da ”Zaten her zaman beni aramayı unutursun.” gibi cümlelerinizi yakalamaya çalışın.

       Sinirlendiğinizde tepki vermeden önce 5 kere nefes alıp verin ya da içinizden 10’a kadar sayın. Tepki vermeden önce kendinize 10-15 sn kadar zaman tanıyın.

       Gevşeme ve nefes teknikleri öğrenin.

       Öfkelenmenize sebep olan durumlarda ”sen dili” yerine ”ben dilini” kullanın. Örneğin; ”Bana çok kaba davranıyorsun!” yerine ”Bu şekilde bağırarak konuşman beni çok üzüyor ve geriyor.” şeklinde ifade edebilirsiniz.

       Öfke duygunuzun çok arttığını hissettiğiniz anlarda kısa molalar verin. Öfke duygusunun arttığı ortamdan ya da kişilerden biraz uzaklaşıp, bir kaç dakika sessiz bir ortamda kalmaya çalışın.

       Gergin anlarda mizahın gücünden de faydalanabilirsiniz. Biraz gülmenize yardımcı olabilecek bir şey yapmak, izlemek, eğlenceli biriyle konuşmak gerginliğinizi azaltmanıza yardımcı olabilir.

       Ayrıca spor yapmak da serotonin hormonu salgısını arttırdığından gerginliğinizin azalmasına yardımcı olacaktır.

  • Rengarenk Baharın Karanlık Yüzü “Depresyon”

    Rengarenk Baharın Karanlık Yüzü “Depresyon”

    Buz gibi havayı atlattığımız, karı, yağmuru, çamuru geride bıraktığımız, güneşi daha çok gördüğümüz, çiçeklerin rengarenk açtığı, ağaçların yeşillendiği, kıyafetlerin hafiflediği kısacası aslında kendimizi daha iyi hissedeceğimizi düşündüğümüz bir mevsimde neden mutsuz, yorgun ve uykusuz hissederiz ki? Bunun tabi ki birçok nedeni var.

    Nedenlerine Baktığımızda;

    • Biyolojik saatimiz; ilkbahar ve yaz aylarında aldığımız güneş ışığı seviyesi artar ve gün içerisinde vücudu uyararak vücudunuzun iç saatini değiştirebilir.

    • Metabolizma hızımız; kış boyunca yavaş çalışan metabolizma baharda hızlandığı için vücudumuz buna uyum sağlayamayabilir.

    Vücuttaki serotonin seviyesinin değişmesi.

    Siz de Bahar Depresyonu Yaşıyor musunuz Test Edin!
    İşte birkaç belirti;
    •Kaygı, endişe, telaşlılık, asabilik gibi duygularda artış ve kontrolsüzlük.
    •Uyku Bozuklukları
    •İştahın çok azalması ya da açılması. (Buna bağlı olarak kilo değişimleri)
    •Cinsel dürtülerde artış
    •Umutsuzluk

    Yaşadığınız semptomların süresi uzadıysa ve günlük yaşamınızı olumsuz etkilemeye başladıysa mutlaka bir uzmana başvurun. Çünkü hafif oranda hissedilen depresif durum kronikleşmeye başlayabilir ve farklı biyolojik rahatsızlıklara da sebep olabilir.

    Peki Siz Neler Yapabilirsiniz?
    •  Mevsim sebze ve meyvelerinden tüketmeye özen gösterin.
    •  C ve B vitamini içeren yiyecekler tüketerek vücudunuzu dengeleyin.
    •  Susuz kalan vücutta metabolizma yavaşlar, bu nedenle günde en az 10 bardak su tüketin.
    •  Aşırı kahve ve çay tüketimine dikkat edin.
    •  Egzersiz yapın. Özellikle açık havada yürüyüş yapın.
    •  Yemek ve uyku saatlerinizi düzenleyin.
    •  Yaşam alanınızın daha aydınlık olmasını sağlayın.
    •  Dışarıda vakit geçirin.
    •  Sosyalleşin.
    •  Stres yönetiminize özen gösterin.

  • Nefesini Değiştir Hayatın Değişsin

    Nefesini Değiştir Hayatın Değişsin

    Doğru Nefes Alma Sanatı
    Nasıl nefes alıp verdiğinize odaklandınız mı hiç? Kendinize sadece birkaç dakika verin ve nefesinizi izleyin; yavaş mı, hızlı mı, tıkanık mı, ritimsiz mi, huzursuz mu, dengesiz mi, bunların hepsini inceleyebilirsiniz. Burada önemli olan nokta nefesimizin önemini fark etmek, yani ”nefes farkındalığı” sağlamak aslında. Peki nedir ”nefes farkındalığı”?

    ‘’Nefes Sadece Nefes Değildir.’’
    Nefes alıp vermek yaşamımızın olmazsa olmazı, ”Ben artık nefes almak istemiyorum.” deyip bir kenara bırakabileceğiniz bir şey de değil. Aslında tam da bu sebepten doğru nefes almayı çok ciddiye almamız gerekiyor. çünkü çok farkında değiliz ama doğru nefes almak fizyolojik, biyolojik ve psikolojik anlamlarda vücudumuzu etkileyebiliyor. Yanlış nefes alarak işleri olumsuzlaştırabilecekken, doğru nefes alarak algımızı, bedensel sağlığımızı olumlu yönde etkileyebiliriz.

       Solumunuz Kaliteli mi?
       İşte solunumunuzu test  edebileceğiniz birkaç ana başlık;
     

    1. Nefes Verme Süresi
      Nefes verme süreniz, alma sürenizden yaklaşık 2-3 kat uzun olmalıdır.
       

    2. Dakikada Solunum Sayınız
      Dakikada 8-12 kere yaptığınız solunum normal kabul edilmektedir. İyi bir solunum için dakikada aldığınız sayıyı aza indirgemeniz önerilir.
       

    3. Nefesin Derinliği
      Ciğerlerinizin tamamını doldurduğunuz solunum kaliteli bir solunumdur.
       

    4. Burundan Solunum
      Ağızdan alınıp verilen nefes sağlıksızdır. Diyaframın yeterli etkinlikte çalışması için burundan solunum yapmanız gerekir.
       

    Nefesin Sessizliği
    Nefes alıp verirken burnunuzdan ses çıkmaması, zorlanmanız, hırıltılı olması problemli bir solunumun göstergesidir.
    İyi bir nefes; ağır, derin ve sessiz olandır. Ölçü, denge ve uyum çok önemlidir.

    Doğru Nefes İçin İlk Adımlar
    *Kendinize birkaç dakika ayırsın ve nefes alış verişlerinizi izleyin. Hızlı mı, yavaş mı, tıkanık mı, ritimsiz mi; tüm bunları değerlendirin.

    *Nefes alıp verirken, nefes verme sürenizi uzatmaya çalışın.
    Bir dakikada kaç kere nefes alıp verdiğinizi test edin.
    Nefesinizi burundan alıp vermeye odaklanın.

    *Bu önerilerden başlayarak nefesinizle ilgili farkındalık oluşturmak için ilk adımı atmış olursunuz. Bir sonraki yazılarımda günlük hayatınızda kolayca uygulayabileceğiniz birkaç nefes egzersizi önerisinde bulunacağım. Herkese iyi ve sağlıklı haftalar.

  • Mutluluğun Formülü ”Bağırsaklarımızda mı?”

    Mutluluğun Formülü ”Bağırsaklarımızda mı?”

    Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyada 300 milyonu aşkın kişi depresyonla yaşamını sürdürüyor! Depresyonun nedenlerine baktığımızda iş yaşamı, aile, özel ilişkiler, okul stresi, maddi sıkıntılar gibi birçok nedeni bir arada görebiliriz. Depresyon her yaş grubundan her insanı etkileyebilecek bir durum ve neden olduğu ruhsal sıkıntı kişinin en basit günlük işlerini sürdürmesini dahi etkileyebiliyor. Ayrıca sosyal ilişkileri de tahrip edici olabiliyor.

    BAĞIRSAKLARINIZA YATIRIM YAPIN!
    Fakat bu çevresel etkenler dışında biyolojimizin de depresyonu tetikleme konusunda etkisi oldukça fazla! Kişinin ruh halini, duygu durumunu etkileyen serotonin, endorfin gibi nörotransmitterlar ‘beyin ve bağırsakta” bulunur. Serotonin eksikliğinde kişi depresif ve yorgun hisseder. Mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin %95’nin bağırsaklarda, sadece %5’nin beyinde bulunduğu uzmanlar tarafından açıklandı. Bu bilgilere baktığımızda bağırsaklarımızın psikolojimiz üzerinde etkisinin oldukça fazla olduğunu görebiliyoruz. Bu nedenle depresif ya da mutsuz hissettiğiniz dönemler de bağırsak sisteminizde bir değişim var mı yok mu mutlaka gözlemleyin, hatta bir uzmana danışabilirsiniz.

    DOĞAL YÖNTEMLERE YÖNELİN!
       Rakamlara bakıldığında özellikle ülkemizde ihtiyaç dışı antidepresan kullanımının oldukça arttığını görüyoruz. Bu nedenle en azından bağırsak sisteminiz için ”sağlıklı beslenme” odaklı, doğal kaynaklara yönelerek iyileştirmeler yapabilirsiniz.

    1- Ev yapımı turşu (Özellikle ”lahana turşusu” Yapımında tuz yerine sirkeyi tercih etmeniz daha yararlı olacaktır.)
    2- Kefir
    3- Yoğurt
    4- Probiyotik desteği
    5- Omega-3 desteği
    6- D vitamini
    7- Sebze tüketimini arttırın

  • Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Aslında bütün sorunların altında yatan etmen yetişkin, çocuk farketmez sevgisizlik değil midir? Ya etrafımızdaki insanlardan yeterli sevgiyi alamıyoruz yada kendimize sevgiye karşı duvar örüyoruz. Oysaki karşımızdaki insana ket vurmadan ona kendimizi bırakmayı denesek. Hayatınızda birçok olumsuz şey yaşamış olmanız kendinizi gelecek güzellikleri yaşamaya kapatmanız anlamına mı gelir. Neden sizi sevmesine izin vermiyorsunuz bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu? Kalbinizin bir yanını daima gelecek güzelliklere karşı boş bırakın. Sadece sevgi dolu bir bakış, bir insanın hayatını değiştirebilir. Diyor Osho. İnsan kendinden kaçamaz. Sevginin iyileştirici gücüne inanın. Sevgi Şifadır. Sevgi Güçtür. Sevgi Değişimin Sihridir. Diyor Mevlana.

    Bilimsel verilere göre aşık olduğunuzda daha üretken bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olduğunuzda gelecekle ilgili planlar yapmaya başlıyor, karşı tarafla bir bağ ve samimiyet kuruyorsunuz. Beyniniz bu yapıyı kendi günlük hayatınıza da geçiriyor. İş ve günlük yaşantınızla ilgili uzun vadeli planlarınız artıyor, ayrıntılar üzerinden daha fazla durarak sorunları çözmeye daha odaklı bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olma korkusunun da bir adı var: Filofobi! Üst üste yaşadığınız hayal kırıklıkları size bir kaygı bozukluğu olan filofobinin kapılarını açmış olabilir. Tekrar aşık olacağınızı hissettiğiniz zaman büyük bir kaygıya, acı çekeceğiniz hissine ve kaçıp gitme arzusuna sahip oluyorsanız dikkat edin. ’Önce korkarız, sonra da en çok korktuğumuz şey her ne ise, onu yaşamımıza bilinçsizce davet ederiz. Korkunun kendisi, korkulacak şeyi yaratır ve bizim onunla karşılaşabilmemiz için gizlice plan yapar.’’ Bu cümleler Stefano D’Anna ‘ya ait. Düşlerinizi kovmayın, çünkü onlar gidince belki siz kalırsınız ama, artık yaşamıyorsunuz demektir” diyor Mark Twain. O halde korkular yerini sevgiye bıraksın. Alanının en iyilerinden biri olarak gösterilen, ilişki uzmanı John Gottman, kitaplarından birinde ‘Bir ilişkinin sağlıklı ve mutlu şekilde sürdürülebilmesi için yapılması gerekenler’ üzerine eğiliyor. Bir ilişkinin sürmesini sağlayan şeyin kendini ilişkinin ve saf sevginin akışına bırakmak olduğunun altını çizen Gottman oldukça haklı, değil mi? Bunun yanı sıra, Washington Üniversitesi’nden bir psikoloji profesörü ise çiftler arasındaki saygı, ilgi ve ortak değer yargılarının paylaşımı kesilmediği müddetçe ilişkilerin ahenk içinde devam edeceğini vurguluyor.

    Erich Fromm’un da söylediği gibi, aşk her şeyden önce bir inanç hareketidir. Sevgiyi bulmak kendinizi bulmak demektir.

  • Stres ve Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres ve Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres… stres…stres… Ne çok kullanır olduk bu kelimeyi.’Gelmeyin üstüme çok stresliyim.’,’Şimdi stresten çatlayacağım ayol.’, ‘Sınavım var kanka çok stresliyim.’ vs..

    Stres hayatımızın her alanında ve oldukça kontrolsüz bir şekilde aramızda dolanıyor. Onu bir yakalarsam ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Ama önce onu bulmam lazım.

    İlk önce şu stres neymiş bir tanıyalım. İngilizce kökenli olan bu kelime ‘baskı, gerilme’ anlamını taşıyor. Hayatımızın her alanında evde, okulda, işte,sokakta, trafikte hatta kendi içimizde bile karşımıza çıkabilecek bir durum.

    Peki psikoloji nasıl tanımlamış bu durumu acaba ???

    Psikoloji der ki ; Stres organizmanın kendisini rahatsız eden bir ortamda verdiği bir cevaptır.

    Hımm yani insan doğasında olan doğal bir durum. Eee peki sonra.

     Sonrası şöyle bir uyarıcıyla karşılaşırız ve bu uyarıcıya bir tepki veririz. Stres iyi ve kötü deneyimler ile iki türlü ortaya çıkabilir.

      Nasıl yani ????

     Şöyle ki evlilik,yeni bir işin ilk günü, okulun ilk günü gibi hoşumuza giden ancak aynı zamanda bizi streslendiren durumlar şeklinde veya belirsizlik,zor bir durumda kalma gibi olumsuz nedenler dolayısı ile oluşabilecek stres şeklinde ortaya çıkabilir.

      Tabi stres ortaya çıkarken bazı fizyolojik değişimlere de neden olur. İnsanlar stresli bir durumla karşılaştıklarında bedenleri kanlarına karışan kimyasallar nedeni ile bazı tepkiler verir. Bu kimyasallar beden tarafından üretilir, kişiye güç ve enerji verir. Eğer bu stresin nedeni fiziksel bir tehlike ise bu iyi bir şey çünkü kimyasalların vermiş olduğu güç ve enerji ile savaş veya kaç reaksiyonunu vererek kendimizi bu tehlikeden koruyabiliriz. Ancak stresimiz duygusal bir duruma tepki olarak ortaya çıkmış ise ve bu ekstra enerji ve gücü dışa vurabileceğimiz bir çıkış yok ise işte o zaman stres bizim için sıkıntılı bir durum olmaya başlayabilir.

      Stresli durumlarda bedenimizde kan basıncı artışı, daha hızlı nefes alıp verme, sindirim sisteminde yavaşlama, kalp atışlarımızda artış, bağışıklık sistemimizde güçsüzleşme,kaslarımızda gerilme, yüksek alarm durumunda olduğumuzdan dolayıda uykusuzluk gibi durumlar ortaya çıkabilir.

      Çok fazla strese maruz kaldığımızda ise migren,üst solunum yolu hastalıkları, kalp hastalıkları, bel ağrısı, kilo alma, egzama gibi bir çok rahatsızlıkla karşı kaşıya kalabiliriz. Bunun yanında psikolojik olarak da kızgınlık,kaygı, tükenmişlik,depresyon,güvensizlik hissi, unutkanlık, asabiyet, konsantrasyon eksikliği, yorgunluk, üzüntü gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz.

     Durum biraz can sıkıcı olamaya başladı sanki. Peki bu strese neden olan şeyler nedir?

     Herkesin kendi yaşantısına göre farklı stres tetikleyicileri vardır. Ancak genel olarak bir kategorileme yapacak olursak;

     İş hayatında, uzun çalışma saatlerine maruz kalmak,ağır sorumluluklar yüklenmek,sevmediğin bir mesleği yapıyor olmak,zor ve tehlikeli koşullarda çalışıyor olmak ve iş yerinde ayırımcılığa maruz kalmak gibi bir çok neden olabilir.

     Bunun yanında yaşam deneyimleri de bir başka stres kaynağıdır. Örneğin boşanma, sevilen birinin vefatı, evlilik,duygusal problemler, aile üyelerinin sorumluluğunu taşıyor olamak, iş kaybı,beklenmeyen olaylarla karşılaşmak, hastalık, deprem,saldırı gibi travmatik olaylar yaşamak yaşantısal stres kaynakları arasındadır.

     Aynı zamanda kendi içimizde de stres oluşturabiliriz. Bu streste kişinin hayatında meydana gelen ani değişikliklerle, kişinin hayata ve dünyaya olan bakış açısı, stresli olaylar karşısındaki tutumu,kişinin gerçekçi olmayan beklentileri, korku ve belirsizlikler (ki son darbe ve terör olaylarında hepimiz bu stresi yaşadık) nedeni ile ortaya çıkabilir.

       Gerçekten de hayatımızın her alanında hatta içimizdeymiş bu stres. Şimdi sıra nasıl baş edeceğimize geldi bu küçük şeytanla…

      İlk ve en önemli adım üzerimizde stres oluşturan durumu belirlemek ve onu tanımak. Hangi durumlarda üzerimizde stres oluşuyor?, Ne sıklıkla oluyor ?, Bu stresli durumla karşılaştığımızda nasıl tepkiler veriyoruz?, Verdiğimiz tepki stresimizi azaltarak bize iyi geliyor mu ? gibi sorularla durumumuzu değerlendirebiliriz.

     Bu aşamadan sonra aşağıda bahsedeceğim yollarla stresimizi azaltmayı deneyebiliriz.

    1) Hareket etmek

     Yürüyüş yapmak,müzik dinlemek, dans etmek, merdiven kullanmak, çocuklarımızla veya arkadaşlarımızla oyunlar oynamak gibi aktiviteler stresin bedenimizde oluşturmuş olduğu enerjiyi atmamıza yardımcı olacak aynı zamanda bizi kızgınlık,gerilim,öfke gibi ruh hallerinden de koruyacaktır.

      Oldukça eğlenceli görünüyor  

    2) Düzenli Egzersizler Yapmak

       Düzenli olarak yapacağınız yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklet sürme gibi aktivitelerle dikkatinizi zihninizde stres oluşturan düşüncelerden uzaklaştırarak bedeninize odaklayıp, nefes alış verişinizi takip ederek üzerinizde stres oluşturan durumdan zihninizi uzaklaştırabilirsiniz.

    3) Sosyalleşmek

       Sosyalleşmek stresi azaltmak açısından oldukça etkili ve hızlı bir yoldur. İnsanlarla yüz yüze konuşmak, göz kontağı kurmak, destek almak size oldukça iyi gelebilir.

    4) Üzerinizde Stres Oluşturabilecek Durumlardan Uzak Durmak

      Hoşunuza gitmeyen, sizi strese sokan durumlarda ‘ Hayır’ diyebilmek zaten içerisinde bulunduğumuz stresin artmasını engelleyecektir.

      Üzerimizde stres oluşturan insanlardan uzak durmanız size iyi gelebilir. Bu kişilerle görüşme sürenizi azaltabilir veya ilişkinize bir sınır koyabilirsiniz.

      Çevrenizde stres oluşturan durumlardan uzak durabilirsiniz.

    5) Üzerinizde Stres Oluşturan Durumu Değiştirmeyi Denemek

      Üzerinizde stres oluşturan kişiyle sakince konuşup duygularınızı ifade ederek iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.

      Veya karşınızda stres oluşturacak davranış sergileyen kişilerle bu davranışı gerçekleştirmemesi üzerine anlaşmaya varabilirsiniz.

    Zamanınızı düzenli olarak planlayın. Planınızda aksamalar olduğunda yeniden düzenleme yapabilme esnekliğini kendinize tanıyın.

    6) Sağlıklı Bir Yaşam Tarzı Benimseyin

      Yediklerinize dikkat edin, sağlıklı ve düzenli beslenin. Uyku saatlerinize dikkat edin. Uykusuzluk önemli bir stres kaynağıdır. Alkol, sigara  gibi zararlı maddeleri tüketmekten uzak durun.

    İşte hepsi bu…

      Yaşamımızın her anında bulunan ve bize bunca sıkıntı yaşatan stresi belki kontrol edemeyiz ancak kendimizi kontrol edebiliriz. Üzerimizde stres oluşturan  durumları belirleyip onları tanıdıktan sonra neler yapabileceğimizi artık biliyoruz.

    Unutmayın yaşam her an sorunlarla karşılaşılabilecek bir yerdir ancak yaşamı güzelleştirecek olan bizim ona karşı yaklaşımımız olacaktır.

  • Çocuklar ve Özgüven

    Çocuklar ve Özgüven

    Hepimizin çokça rastladığı bir durumdur özgüven eksikliği. Birçok ebeveyn çocuğunun çok pasif olduğundan başkalarıyla konuşmaya çekindiğinden yakınır, kimi öğretmen bazı öğrencilerinin derste parmak kaldırmaya çekinmesinden bahseder. Tüm bu süreçlerin arkasında ise farklı faktörler yatar.

    Öyleyse nedir bu faktörler? Ne oluyor da çocuklar özgüven becerilerini geliştiremiyor bir bakalım.

    Bu yazıyı okumadan önce bir ebeveyn olarak veya bir eğitimci olarak etrafınızdaki çocukların özgüvenlerini geliştirmek için neler yaptığınızı bir düşünmenizi rica ediyorum.

    Terimsel olarak özgüven kişinin kendisine yönelik öz değer, öz saygı ve öz beğeni algılarının pozitif olmasıdır. Kişi kendisine karşı değersiz, saygıyı hak etmeyen ve kendi becerinden görüntüsünden memnun olmayan bir bakış açısı geliştirdiğinde öz güven eksikliği baş göstermeye başlıyor.

    Peki ne oluyor da kişi kendisine karşı bu şekilde olumsuz bir algı geliştirebiliyor?

    Bu sorunun cevabı, çocuğun dünyaya geldiği ilk dönem süreçlerine dayanmaktadır. Çocuk annesi ile güvenli bir bağlanma gerçekleştiremediğinde düşünsel olarak değil ancak duygusal olarak ilk olumsuz hisler gelişmeye başlar. Bebeğin ihtiyaçları ihtiyaç duyduğu anda karşılanmadığında, anne ile göz kontağı sağlanmadığında ve bebek annesinden sevgi ve şefkat görmediğinde özgüven eksikliğinin duvarları örülmeye başlar.

    Bu süreci olumsuz olarak etkilemeye devam eden bir diğer faktör ise fazla eleştirel ve kaygılı-tutarsız anne-baba tutumu. Sürekli eleştirilen çocuk bir süre sonra kendisini her şeyi yanlış yapan, beceriksiz, işe yaramaz biri olarak algılamaya başlar. Kaygılı ve tutarsız anne-baba tutumunda ise çocuk ailenin sürekli kaygılı davranışları nedeniyle kendisini geliştiremez, dışarıya açamaz, ailenin sürekli tutum değiştirmesi nedeniyle de sağlıklı kararlar alıp uygulayamaz. Sürekli çatışan ebeveynlerin olduğu aile ortamı da bir diğer önemli faktördür. Böyle bir ortamda çocuk kendisini güvende hissetmeyebilir. Kendisi yüzünden ebeveynlerinin kavga ettiğini düşünerek kendisine yönelik suçlayıcı bir düşünce yapısı geliştirebilir. Çocuğun şiddete uğruyor olması ise benlik ve değerlilik algısını tamamen yok eden bir durumdur. Bu durum çocuğun kendisini değersiz, işe yaramaz, hep sorun çıkaran bir varlık olarak algılamasına neden olur. Özellikle okulda özgüven eksikliğine neden olan konu ise çocuğun akademik zorlukları karşısında ebeveyn desteği alamamasıdır. Örneğin matematikte bir konuyu anlamayan ve bu konudan ödev alan çocuk evde aile üyelerinden destek alamaması durumunda kendini yetersiz, çaresiz ve işe yaramaz olarak algılayabilir bu nedenle de okul ortamında kendisini daha geride tutabilir. Özellikle okul öncesi dönemdeki çocukların, ailelerinin dâhil olduğu inanç sistemi çerçevesinde günah, ayıp, Allah seni çarpar gibi ifadelerle yargılanması da çocuğun kendisine yönelik benlik algısının bozulmasına katkı sağlayacak özgüven eksikliğini destekleyecektir. Toplum ve medya da önemli faktörlerden bir diğeridir. Toplumsal yargılamalar, toplum içerisinde ayrıştırmaların, karşılaştırmaların yapılması, medyanın özellikle ergenlik dönemindeki çocuklar için ideal kişi profili çizmesi ve çocukların bu profile ulaşmak isterken kendilerini kabullenememeleri buna bağlı olarak eksik, beceriksiz, uyumsuz, toplum dışı olarak algılamalarına neden olmaktadır.

    Yukarıda bahsetmiş olduğum bütün faktörler çocukların benlik, öz değer, öz saygı, öz beğeni algılarını bozarak, aile, eğitim ve sosyal hayatını, kendi iç dünyasını olumsuz olarak etkilemektedir.

    Durum bu kadar önemli iken Çocukların özgüvenlerini nasıl geliştireceğiz? Sorularını duyar gibiyim.

    Öncelikle ilk bebeklik döneminde anne ile bebek arasında güvenli bir bağlanma gerçekleştirilmelidir. Bebek annesinden ihtiyaç duyduğu sevgi, ilgi ve bakımı alabilmelidir. Çocuklar yeni bir şeyler öğrenmeye ve keşfetmeye başladığında ise bu davranışları engellenmemelidir. Çocuğun keşfettiği veya yeni öğrendiği konu üzerinde ebeveynler çocuklar yardıma ihtiyaç duyduğunda yardımcı olmalıdır.  Çocuklara başardıkları şeyler için motivasyon ödülleri verilmelidir. Ancak bu ödüllendirme makul olmalıdır. Aferin, Bravo, harikasın gibi motivasyon cümleleri başarıları ardından kullanılmalıdır.

    Tüm bunların yanında iyi bir rol model olmalısınız. Eğer ebeveyn olarak sizlerde kendinizde özgüven eksikliği olduğunu hissediyorsanız unutmayın yanınızda sizleri birebir kopya eden çocuklarınız var bu nedenle çocuğunuzun öz güven eksikliği arkasında sizden almış olduğu davranış modelleri olabilir.

    Çocuklarınıza yönelik haksız eleştirilerde bulunmayın. Yaptığınız eleştirileri açıklayın.

    Çocuklarınızın yapamadıklarından çok yapabildiklerine odaklanın.  Başarılı oldukları alanlara yönlendirerek bu yönlerini geliştirmelerine yardımcı olun.

    Çocuklarınıza iletişime açık olduğunuzu hissettirin. Sizden yardım alabilme konusunda kendilerini güvende hissetmelerini sağlayın.

    Akademik anlamdaki başarısızlıklarını yargılayarak ve etiketleyerek gündeme getirmeyin. Yani tembelsin, akılsızsın gibi kelimelerle etiketlemek yerine bu konuda eksik olan neydi?,  Sence daha başarılı olabilmemiz için neye ihtiyacımız var? gibi sorularla kendi eksiklerini fark etmesini ve bu eksikleri gidermek için motive olmasını sağlayın.

    Yapmış oldukları hatalar karşısında orantısız cezalar vermeyin. Mümkünse hiç ceza vermeyin. Olumsuz davranışı ve sonuçlarını üzerine konuşun. Her zaman yanında olduğunuzu ve onu desteklediğinizi kendisine hissettirin.

    Çocuklarınıza vakit ayırın ona değerli olduğunu, onu önemsediğinizi hissettirin.

    Çocuğunuza ve sınırlarına saygı duyun. Kişisel alanına girdiğinizde izin isteyin. Bu ona özsaygı duygusunu geliştirmesinde yardımcı olacaktır.

    Ve en önemlisi çocuklarınıza sevginizi gösterin bu kendisini kabul edilmiş ve sevilmeyi hak eden biri olarak algılamasını sağlayacaktır.