Kategori: Psikoloji

  • Çocuklarda İstismar

    Çocuklarda İstismar

    Anne, baba veya çocuğun bakımı, sağlığı ve korunmasından sorumlu kişilerin giriştiği veya girişmeyi ihmal ettiği eylemler sonucunda çocuğun her türlü fiziksel, ruhsal, cinsel veya sosyal açıdan zarar görmesi, sağlık ve güvenliğinin tehlikeye girmesi olarak tanımlanabilir. İstismar edilmiş çcoukların, başlarına ne geldiğini anlamaları gerekmekte yaşlarına uygun şekilde açıklanmalıdır. Çocuklara, uğradıkları istismarın asla kendi hatalarından kaynaklanmadığı ve bu konuyla ilgili konuşma hakkına sahip oldukları anlatılmalıdır. Ayrıca kendileri gibi istismara uğrayan ve ihmal edilen birçok başka çocuk olduğunu da öğrenmeleri gerekmektedir. İstismar her yerde yaşanabilir. Bu durumun sosyo ekenomik düzeyle ya da nerede yaşadıklarıyla ilgisi yoktur.

    Çocuklar, onları bunaltan zor duyguları anlamak ve ifade etmek için yardıma ihtiyaç duyarlar. Yaşadıkları birçok kayıp için yas tutmaları gerekmektedir. Çocuklar daha sonra hissettikleri zor duygularla nasıl yüzleşebileceklerini ve bunlarla sağlıklı bir şekilde nasıl başa çıkabileceklerini öğrenebilirler.

    Çocuklar yetişkinler tarafından istismara uğradığında ya da gerekli şekilde korunmadığında, onlara güvenmeleri oldukça zordur. İnsanlara mesafe koymak isteyebilirler, ama aynı zamanda yakınlığa ve güven duygusuna da ihtiyaç duyacaklardır.

    İstismara uğrayan çocuklar kendisini istismar edeni bir başka birisine söylediği andan itibaren kendi içinde bir hafifleme ve rahatlama yaşamaya başlayacaktır. Önemli olan ona güvenebilmek ve onu iyi bir şekilde dinleyebilmektir. Kendisi bir yakınına böyle bir olayı söylediği andan itibaren aslında bir yardım çağrısı yapmaktadır. Kendisini suçlamaya hazır konumda olduğu için ondan gelen yardım çağrısını anlayıp bu durumu gerekli birimlere söylemek gerekmektedir böylelikle kendisine güvenildiği ve korunabileceği duygusunu onda hissettirmiş olabiliriz. Bu durumda ondan yaraları kapatmanın öncelikli bir yoludur.

    İstismara uğrayan çocuklar hayatta kalmanın bir yolun olarak güçlü olanın, yani istismar eden kişinin tarafını tutabilirler. Şiddetin yaşandığı evlerde yaşayan çocuklar öfkelerini yönetmek konusunda zorlanabilmektedir. Kendisini ayakta tutabilme yolu olarak güçlüyü rol model alabilme riski vardır. Güven problemi yaşayan çocuklarda bu durum maalesef sık görülebilmektedir. Gelecek nesillerin de istismarcı olmalarını önlemek için onlara eğitim destek ve daha iyi yetişkin modeller sağlanmalıdır.

    İstismara uğrayan çocuklar kendilerini genellikle umutsuz, değersiz ve güçsüz hissederler ve kendi yararlarına yönelik hareket edemezler. Bu konuda uzmanlaşmış profosyonellerden psikolojik yardım almaları gerekmektedir.

  • Çocuklarda Kayıp ve Yas ile Mücadele

    Çocuklarda Kayıp ve Yas ile Mücadele

    Çocuklar çoğunlukla kayıp karşısındaki tepkilerini ailelerindeki yetişkinlerinden öğrenirler. Çocuklar başkalarının sıkıntılarından ve üzüntülerinden etkilenerek kendilerini korkmuş ve güvensiz hissedebilirler. Biraz daha sevgiye, desteğe ve günlük rutinlerin düzenlenmesine ihtiyaçları vardır. Çocuklar bir kayıp yaşadıklarında, genellikle kendilerinin ve başkalarının ölümü için de endişelenmeye başlarlar. Ebeveynlerinin ikisi de ölürse kendilerinin kimin bakacağına bilmek isterler.

    Çocuklarla konuşurken, ölmek ve ölü gibi doğru terimler kullanarak ölüm nedenini geçerli bir açıklamasını yapmak gerekir. Muğlak terimler kullanmak ve onları korumaya çalışmak, sadece kafalarının karışmasına sebep olmaktadır. Ölümle ilişkilendirilen “uzaklara gitmek, uyumak”, “uyumak” ya da “hasta olmak” terimlerini kullanmaktan kaçınmak gerekir. Çocuğun kayba verdiği tepkiyi izlemek ve onu dinlemek onun kayba verdiği tepkiyi tanımlamasını istemek bu durumu ona somut bir şekilde anlamasına yardımcı olacaktır.

    Aile üyeleri ya da arkadaşlarınız sizi teselli etmek için ziyaretinize geldiklerinde, çocukları yanınızdan uzaklaştırmaya çalışmayın. Sessiz kalmak ve konuşmaktan kaçınmak, çocukların ölümün tabu bir konu olduğunu düşünmelerine sebep olabilir. Çocuklara bu bağlamda kederden, üzüntüden nasıl korunacaklarını öğretmektense, kaybın üstesinden nasıl geleceklerini öğrenmeleri gerekmektedir.

    Çocukların zorlandıkları duygulara karşı sağlıksız başa çıkma yöntemleri geliştirmelerini önlemek için, onların duygularını tanımayı, isimlendirmeyi, kabul ve ifade etmeyi öğrenmelerine yardımcı olmak gerekmektedir.

    Çocuklar üzüntülü yetişkinleri korumaya ve bakıcı rolünü üstlenmeye çalışabilirler, ebeveynlerin bu duruma izin vermeden onların çocuk olduklarını hatırlatmaları, yetişkin sorumluluklarını alması gereken kişilerin kendileri olduğunu onlara belirtmeleri gerekmektedir.

    Çocuklara başka kayıpların üstesinden gelmeyi öğrenmeleri için onlara yardımcı olmak gerekir. Onlar için evcil hayvanlarının ölümü oldukça önemli bir kayıptır. Kayıpla ve kederle başa çıkma yöntemleri, erken çocukluk döneminde geliştirilir ve genellikle yetişkinlikte kullanılmaya devam edilir.

    Dini inançlarımızı onların yanında paylaşırken dikkatli olmak gerekmektedir. Çocuklar sevdikleri ve ihtiyaç duydukları birini cennete aldığı için Allah’a kızabilir ya da ondan korkabilir.

    Çocuklar üzüntülerini sözcüklerden çok davranışlarıyla ifade ederler, bu nedenle bir çocuğun üzgün olduğu anlaşılmayabilir. Çocuklar yaygın olarak terk edilmişlik, çaresizlik, umutsuzluk, kaygı, kayıysızlık , öfke, suçluluk ve korku hissederler ve bu duyguları sözel olarak ifade edemediklerinde bunları saldırganca dışa vurma ihtimalleri vardır. Onları anlamak ve bu ihtiyaçlarını karşılamak da ebeveynlerin önemli görevlerinden biridir.

  • Çocuklarda Öfke Kontrolü

    Çocuklarda Öfke Kontrolü

    Çocuklarda yetişkinler gibi kaygı yaşayabilmektedirler. Hastalık, ölüm, boşanma, taşınma, yeni kardeşin dünyaya gelişi, okul değişikliği gibi diğer yaşam değişikliklieri gibi aile problemlerine ek olarak, çocuklar kendi haklarını korumaya çalışma ve kendi özsaygısını geliştirme ile de mücadele ederler. Birçok çocuk diğerleri tarafından küçümsenme, sözel ve fiziksel şiddet ile karşılaşabilir. Çocuklar uyumlu ve başarılı  olabilmek için üzerlerinde baskı hissederler ve kendilerindeki ve başkalarındaki farklılıkları kabul etmekte zorlanmaktadırlar.

    Öfkelenmek sağlıklı da olabilmektedir. Sonuçta çoğu zaman hepimiz öfkeleniriz. Önemli olan öfkeyi uygun yollarla ifade etmeyi sağlamaktır. Bu da oldukça doğaldır. Başkasına ya da kendisine zarar vermeden öfkesini ifade edebilen çocuk doğal bir sürecini yaşamış olmaktadır. Bununla birlikte, bir çok çocuk şiddetli öfke patlamaları sergiler ya da öfkenin yanlış yada kötü bir şey olduğunu düşünerek duygularını içe atar. Bazı çocuklar sinirlenerek öfkelerini çıkarırlar, bazıları ise saldırgan davranışlarıyla terk edilmişlik, reddedilmişlik, kayıp keder, acı  gibi duygularını maskelerler. Bu çocuklar öfkelerini anlamayı ve kontrol etmeyi öğrenemezlerse, kendilerine ve başkalarına gereksiz yere zarar verirler.

    Çocuklar bazı saldırgan davranışları arkadaşlarından, filmlerden, televizyondan ve bilgisayar oyunlarından öğrenselerde ilk başta ailelerinden etkilenirler. Çocuklar aile üyelerini izleyerek duygularını nasıl ifade edeceklerini öğrenirler. Eğer aile üyeleri öfkelerini olumlu bir şekilde ifade etmezlerse, çocuklarda büyük ihtimalle farklı davranmayacaklardır.

    Aileler sabırlı olmayı öfkelerini doğrudan ve saldırgan olmayan yollarla ifade etmeyi gerçekleştirmelidirler. Çocuklar aile üyelerinin kendi aralarında yaşadığı öfke ve çatışmalara şahit olmamaları gerekmektedir. Çocuk öfkelenebileceğini ve öfkelendiği zaman bu durumu ifade edebileceğini bilmelidir. Önemli olan öfke anında kendisine ve başkasına zarar vermeden bu öfkeyi dışarı çıkartmasıdır. Ailelerin çocuğun yanında oluşu , onun öfkesini anlamaya çalışması daha sonra da onun öfkesini nasıl yönlendirebileceğini göstermesi  çocuğun yalnız olmadığını ve sağlıklı olarak öfkeyi yansıtabileceğini hissetmesini sağlayacaktır. Böylelikle çocuk kendisini ifade etmiş olacak korkulan bir durumu aile ile beraber çözebileceğini anlayacaktır. Yalnızlaşmadan aile ile beraber öfkeyi çözen çocuk, sorun çözebilen bir birey olma yolunda bir adım atmış olacaktır.

  • Çocuğa Sağlıklı Bir İletişim Ortamı Nasıl Sunulur?

    Çocuğa Sağlıklı Bir İletişim Ortamı Nasıl Sunulur?

    Her ailenin ilişki dinamikleri ve iletişim tarzları farklıdır. Aynı şekilde her çocuk da biricik ve özeldir. Dolayısıyla her çocukla da çocuğun ihtiyacına göre bir ilişki ve iletişim tarzı geliştirilmelidir. Ancak yine de aile içinde sağlıklı bir iletişim kurmak ve çocuğa sağlık bir iletişim ortamı sunmak için bazı genel durumlardan bahsetmek mümkün.

    Peki çocuğumuza nasıl sağlıklı bir iletişim ortamı sunabiliriz?

    • Yaşanılan herhangi bir sorun karşısında ailecek iletişim halinde olmak; çözüm yollarını birlikte aramak hem çocuk hem de tüm aile bireyleri için yararlıdır.

    • Her ailede sorunların yaşanması normal bir durumdur. Ancak iletişim kurarak; bu sorunların karşılıklı konuşulması, sorunları öğretici bir araç olarak görüp birlikte bazı dersler çıkarılması aile bireylerini birbirlerine daha çok bağlar. Böyle bir iletişim ortamı gören çocuk da doğru iletişim kurmayı, sorunları etkili şekilde çözebilmeyi öğrenir ve iletişim tarzı da buna göre şekillenir.

    • Çocuğunuzla daha yakın bir ilişki kurmak ve sizinle paylaşımda bulunmasını sağlamak için yapılabilecek pek çok şey var. Birkaç tane örnek vermek gerekirse; birlikte kitap okuma saatleri belirlemek, oyun oynamak, parka gitmek, uyumadan önce masal okumak gibi bazı aktiviteler çocuğunuzla daha fazla paylaşımda bulunmanızı sağlayarak size yardımcı olabilir.

    • Çocuğunuza karşı iyi bir dinleyici olmak; sadece sorunlar karşısında değil, her zaman çocuğunuzu dinlemeye açık olmanız çocuğunuzla aranızdaki iletişimi kuvvetlendirdiği gibi aynı zamanda çocuğun kendini ifade etme biçimini de geliştirir.

    • Çocuğunuzun sorun yaşadığı durumlar karşısında, kaygınızı çocuğa direkt olarak yansıtmak yerine “Sana nasıl yardımcı olabilirim?” diye sormak ve çözüm yollarını birlikte değerlendirmek, çocuğun kendisini iyi ve değerli hissetmesine yardımcı olacaktır.

    • Unutmayın; çocukla kurulan doğru iletişim çocuğun kişilik gelişimine önemli bir katkı sağlar.

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Yaşamda cinsel ifade ve davranış olarak yer alan cinsellik, insanların çoğu tarafından insanın yaşayabileceği en güzel zihinsel ve bedensel eylemlerin bir bütünü olarak kabul edilebilir. İnsanın var olmasının ya da varlığını ötekine hissettirebilmesinin başka tür anlatımıdır. Cinsel ifade ve davranış biyolojik yapıdan, genel kendilik algısından, kişilik özelliklerinden ve içinde yaşadığı kültürden büyük ölçüde etkilenir. Bu nedenle de cinsellik; biyolojik yapı, içinde yaşadığı kültürel yapı ve genel kendilik algısı gibi kavramlarla iç içedir.

         Peki, nasıl oluyor da bu kadar büyük bir hevesle beklenen ve zevk veren bu zihinsel ve bedensel eylemler, bazı kadınlar/çiftler için büyük bir korku kaynağı olabiliyor? Kızlık zarının temiz kalmayla eşdeğer ve erkeğe saklanmaya değer görüldüğü, evlenene kadar bakireliğin korunmasını uygun gören kültürlerde kadınların çoğu için evlendikleri gece, cinsel birleşmenin olup olmayacağı, çok kanlı ve ağrılı olacağı endişesi ile büyük korku yaşanmaktadır. Büyük beklentilerin olduğu bu ilk gecede birleşme sağlanamadığında çiftler ve bazen de yakınları için durum dramatik olmaktadır. Bu korkuyla değil eyleme geçmek, eylemi düşünmek bile bu konudaki sorunların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu korku sonucunda kadın istemsiz olarak baldırlarını, bazen de bacaklarını sıkıca kapatmaktadır. En kötü senaryoları yazmakta ve cinsel birleşme gerçekleşememektedir. Bunların yanı sıra bundan sonraki zamanlarda da cinsel birleşme girişimi bir eziyete dönüşmektedir. 

         İlk gece ile ilgili erkeklerin ve özellikle kadınların asıl olarak ne beklediklerini ya da ne yapacaklarını bilmedikleri için korkuları yaşamaktadırlar. Gerçek dışı bir ilk gece yaşayacağı anlayışında olan toplumlarda, doğal olarak cinsellik olumsuz etkilenmektedir. Halbuki ilk gecede kadınlar için cinsel ilişki deneyimi, ne yüksek derecede ağrılı ne de daha sonraki cinsel birleşmelerinden daha çok zevkli olacaktır. Deneyimsizlik ve ilk olması nedeniyle sonrakilerden biraz daha heyecan taşıması kabul edilebilir bir durumdur. Öpüşme, öpme, karşılıklı okşama, cinsel konuşma ve cinsel oyunları içeren yeterli bir sevişme olmadığında ya da kadın uyarılmaya açık olmadığında vücut psikolojik ve fizyolojik olarak cinsel birleşmeye hazır hale gelmemektedir. Sonuç olarak cinsel birleşmenin gerçekleşmesi için gereken cinsel uyarılma düzeyi ve ıslanma oluşmaz. Normal cinsel tepkiler ortaya çıkmadığında cinsel birleşme gerçekleşmeyebilir ya da rahatsızlık içinde ağrılı bir şekilde gerçekleşebilir. 

         Vajinismus, kişinin zihninin yapmayı kararlaştırdığı, ama bedenin hayır dediği durumlara, yani zihin beden çatışmasından doğan klinik tablolara iyi bir örnektir. Sadece cinsel yaşamda değil, hayatın her alanında zihin beden etkileşiminin ve özellikle de bu ikisi arasındaki harmoninin ne kadar önemli olduğu üzerine çok fazla söz söylemeye gerek yoktur

  • Tuvalet Eğitimi Verirken Anne-Baba Tutumu

    Tuvalet Eğitimi Verirken Anne-Baba Tutumu

    Tuvalet eğitimi verdiğiniz dönemde çocuğun bedensel ve ruhsal olarak tuvalet alışkanlığına hazır olmasının dışında anne babanın çocuğa karşı yaklaşımı bu eğitim süreci üzerinde oldukça etkilidir. Bu dönemde çocuğun bütün ilgisi anal bölgededir ve bu gelişimsel süreci açısından olması normaldir. Ebeveynler tuvalet eğitimine başladıklarında, bütünüyle bu konu üzerine odaklanırlar ancak bu yapılan ilk yanlıştır. Çünkü bu durum çocukta psikolojik bir baskı yaratabilir. Ebeveyn bu konuda baskıcı, ısrarcı, müdahaleci olmaktan kaçınmalıdır, kaçınmaz ise bu çocuğun süreci reddetmesi ya da dışa atım bozuklukları ile sonuçlanabilir. Çocuğa günde 5 kereden fazla tuvalet ile ilgili soru sorulmamalıdır.

    Tuvalet eğitiminde yaşanılan sorunlar birazda ebeveynlerin bu konu hakkındaki bakış açısından kaynaklanmaktadır. Çünkü ebeveynlerin büyük bir çoğunluğu bunu en zor süreç olarak görüp baştan yaşayabilecekleri zorluklara odaklanırlar ve zihinde kurguladıklarını hayatlarına çekerler. O yüzden bu süreci gözünüzde büyütmeyin çünkü büyüttüğünüz kadar büyük yaşarsınız.  Tuvalet alışkanlığı bir bireyselleşme çabasıdır, yürümek ve konuşmak gibi. Bu süreci destelemek ise ebeveynin görevidir. Yani bu sürece aşılması gereken bir engel gibi değil de normal gelişimsel sürecinin sadece siz tarafından biraz desteklenmeye ihtiyacı olan bir parçası olarak bakmalısınız.

    Bu süreç çocuğunuzun bebeklikten çıktığının da işareti olduğundan siz de bu sürece uyum sağlasın istiyorsanız çocuğunuzu bir bebek gibi görmeyi bırakmalısınız. Onun tuvalet eğitimine hazır olduğunu ve istediği zaman anne ve baba gibi tuvaletini klozete yapabileceğini yeri geldiğinde açıkça belirtmelisiniz. Ancak önemli olan nokta, tuvalet eğitimine başlamadan önce çocuğunuzun hazır olduğuna emin olmanızdır. Çocuk hazır olduğuna dair ipuçlarını zaten kendi verecektir. Sizin yapmanız gereken gözlemleyip emin olmak. Çocuğun kakasını gizlenerek yapması, tuvalet yaptıktan sonra size söylemesi, bezinden rahatsızlık duyması gibi davranışların gelişimi bizim için hazır olduğuna dair göstergelerdir.

    Bu dönemde çocuklar tuvalete ve tuvaletteki kişilere karşı merak duyarlar. Tuvalete giren kişinin ardından girmek ve onu izlemeyi istemek gibi durumlar görülebilir. Bu gibi durumlarda mahremiyet kavramının gelişimine ve çocuğunuzun ruhsal gelişimini negatif yönde etkilememesi için sizi izlemesine asla izin vermeyin. Bu süreçte sizi gözlemlemesi yerine kitaplardan ve oyuncaklardan yararlanmanız çocuğunuzun faydasına olacaktır. Hikayede ki karakterin bezden çıkma hikayesiyle özdeşim kurarak yalnız hissetmeyecektir. Aynı zamanda oyuncak bebek, oyuncak ayıya bez bağlayarak ona tuvalet alışkanlığı kazandırma oyunu oynayabilirsiniz. Bu yardımcı yöntemler çocuğunuzun bu sürece daha kolay adapte olmasına yardımcı olacaktır.

    Bu eğitimin bir alışkanlığa dönüşmesi için ve bu kazanımın sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesi anne ve babanın tutarlı bir ebeveyn tutumu sergilemesi önemlidir. Bir düzen belirlenmeli ve çocuğunuzun kuru kalma süresiyle orantılı olarak en geç 30 dakikada bir “tuvalet zamanı” diyerek tuvalete götürülmelidir. Bu süreçte amacımız tuvaleti geldiğinde tuvalete yapması gerektiğinin farkındalığını kazandırmak. Bu eğitim ilk haftasını kapsar sonrasında bu süreçleri yavaş yavaş uzatılmalı, 30 dakikadan 45 dakikaya çıkarmak gibi son olarak da tuvaleti gelince kendisi söyleyecek seviyeye yavaş yavaş gelecektir ancak  “tuvaletin var mı” sorusunu çok sık yinelemekten kaçınmalısınız çünkü bu çocuğunuzda daha çok motive etmek yerine direnç oluşmasına sebep olacaktır. O yüzden bu sorunun günde 5 kereden fazla kullanılmamasına özen gösterilmelidir, sıklıkla soru sorup müdahaleci olursanız bu çocuğunuzun psikolojik olarak baskı altında hissedip kaygı oluşumuna sebep olacaktır.

    Tuvalet eğitimine eğer kesin olarak başladıysanız bezi hayatınızdan çıkarmalısınız. Çocuğunuzun altını hala bezliyor olmanız onda regresyona sebep olur ve tuvalet eğitimini tam olarak alamaz. O yüzden bu süreçte dışarı çıkarken çocuğu bezlemek yerine dışarı çıkmamayı tercih edebilir ya da dışarı çıkılan süreleri daha kısa tutabilirsiniz. Bu kazanımı tam olarak edinene kadar geçici olarak sosyal hayattan fedakârlıklar gerektirebilir ama sonrasında hepinizin hayatını daha kolaylaştıracak bir kazanım elde etmiş olacak. Bu nedenle eğitime başlandığında çocuğunuz ile birlikte beze veda ederek hayatınızdan tamamen çıkartın.

    İlk tuvalet deneyimi çok önemlidir. Size sorular sorabilir, klozetin deliğini korkutucu bulabilir, burada sizin tutumunuz çok önemlidir. Onu anlayan ve sakinleştiren bir tutum sergilemelisiniz. Eleştiren, küçümseyen ve zorlayan bir tutum sergilerseniz bu çocuğunuzun kaygılarının sadece artmasını sağlar. Onun için bir yenilik ve yeni her zaman korkutur, biz yetişkinler bile yeniye karşı kaygı geliştirebiliriz. Çocuğun yaşadığı bütün duygu durumları çok normaldir anlayın ve anlaşıldığını hissettirin. Çocuğun vücudundan çıkan dışkı da onun bir parçasıdır ondan ayrılmak istemeyebilir, nereye gittiğini merak edebilir. Bu sorulara cevap verirken kaybolma, yok olma, birleşme gibi terimleri kullanmalısınız çünkü var olan kaygıları pekiştirebilir. “sen tuvaletini yaptığında onlar oradan uzun bir yolculuğa çıkıyorlar” gibi kısa ve net bir açıklama yeterlidir. Aitlik duygusunun desteklenmesine ihtiyacı varsa “yolculuğa çıkan her parçan her zaman sana ait olduklarını bilecekler” gibi bir cümleyle destekleyebilirsiniz.

    Tuvalet eğitiminde başarısızlık yoktur. Bu süreçte sıklıklar kazalar meydana gelebilir ancak kazalar yaşandığında yüksek tepkiler vermekten ve cezalandırmaktan kaçınmalısınız. Kazalar yaşandığında çocuğunuza da sorumluluk verin. Ona yardımcı olun ama asıl sorumluluğu ona vermek durumla baş etme gücünü arttırmaya yardımcı olacaktır.

    Çocuğunuzun altını değiştirirken yansıttığınız duygulara dikkat etmelisiniz. Bıkkınlık, öfke, sinir gibi duygular yansıtarak alt değiştirmeniz çocuğunuzun tuvalet alışkanlığı kazanımına ket vurmasına sebep olmaktadır. O yüzden sakin ve negatif duygulardan uzak bir yaklaşımınız olmalı ve süreci doğal karşılamalısınız. Çocuğunuzun başarılarını dillendirin ve motive edici destekleyen bir tutum sergileyin. Bu dönemde ebeveynin destek olması ve duygu ve davranışlarını kontrol altında tutması çok önemlidir. Çocuğumuz gelişirken onu hangi duygu ile izlediğimiz ve desteklediğimizin çocuğun gelişim sürecinin birincil etkeni olduğunu unutmamak gerekir.

  • Neden Eğitimde Yeteri Kadar Başarılı Değiliz?

    Neden Eğitimde Yeteri Kadar Başarılı Değiliz?

    Eğitim pozitif bir kavram ve bence negatifliğin içinde varlığını yeterince göstermesi mümkün olmuyor. Peki, negatif olan ne? Baştan aşağı toplumun sahip olduğu zihniyet desem… Nasıl yani? Sizce de fazla insanın değerinin yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla belirlendiği bir toplum değil miyiz? Ve bu maalesef en küçük yapı taşımız olan ailede başlar ve hayat boyu devam eder. Şöyle küçük bir örnekle açıklayayım ne demek istediğimi. “Çocuk matematik sınavından 95 alıp bir heyecanla eve gider, ailesiyle paylaşıp takdirlerini almak için sabırsızlanıyordur. Eve gider, başarısını onlarla paylaşır ve ebeveynin ilk merak ettiği senden yüksek alan var mı?”

    Hayatın acımasızlığıyla erkenden tanışan çocuğun bütün motivasyonu gider. Bu kaç yaşında olursa olsun bir insanın motivasyonunu hiç eder, iş hayatında bir yetişkinseniz bile onla aynı duyguyu yaşamışsınızdır. Hayal edin siz işiniz için elinden geleni yapmışsınızdır ve patronunuz yaptığınız kısımları hiç umursamayarak, eksikleriniz ya da hatalarınızın altını çizer. İşte o an yaşadığınız duyguları düşünün, aklınızdan geçen düşünceleri düşünün, kaldı ki bir çocuğun üzerindeki etkisini hayal edin. Asla umduğu takdiri bulamayacağını anlamıştır o yaşta. Hanginiz bunu yaşamadınız ve yaşatmaya devam edeceğiz farkındalık oluşmadığı sürece. Mükemmeliyetçi ve eleştirel tutum sanılan gibi geliştiren ve kamçılayan bir tutum değildir hatta tam aksine kaçınmaya, başarısızlık korkusundan çabalamamaya sebep olur. Hayatın böyle bir şey olduğu, insanların gözünde değerinin yaptıklarınla değil yapmadıklarınla belirlendiği bir gerçek. Maalesef ki bardağın dolu değil boş tarafıyla ilgilenen bir toplumuz. Daha halk söyleyişiyle açık arayan bir toplumuz. Bence bu da ebeveyn mirası, en başında gördüğümüz tutum bu, eksik olan kısma odaklanmak öğretilmiş. Ama bari ailemiz inansın, güvensin bize ve bizlerde kendine güvenmeyi öğrenelim ki, bizi olabildiğince demoralize etmesin insanların eleştirileri değil mi? Ne de güzel olurdu bu zihniyet biraz değişse. Biz kendimizin farkında olduktan sonra inanın etkilemez o eleştiriler. Değişimi biz başlatsak ucundan köşesinden güzel olmaz mı?

    Doğal bir tepki değimlidir sizce çocuğun gördüğü tutum karşısında çalışmaktan soğuması, çocuk kendi sınırlarını zorlayıp aldığı 95 de bile “5 puan nerden gitti” tepkisiyle karşılaşacağına, nasıl olsa eleştirileceğim bari gerçekten çalışmayarak eleştirileyim diye düşünür. 95 sadece durumun önemini vurgulamak için uç bir örnek kimi zaman 70, 60 bir 100 notuna denktir. Önemli olan çabadır nerden nereye geldiğidir. Her çocuğun ilgi alanı, kapasitesi, becerileri farklıdır, her biri çok farklı renkler ve eğitimde bu göz ardı edilmemeli. Çocuğun çabaları takdir edilmediği noktada, tam tersi bir yapı da gelişebilir tabii. Hayatı boyunca anne babadan alacağı takdir için çabalayıp durur ve niye bu kadar çabaladığının farkında bile değildir, ebeveynin taleplerini kendi istekleriymişçesine benimseyerek kendini yıpratır durur, belki çok başarılı da olur. Ancak bu evlatlar hep çok ama çok mutsuz olur. Küçük yaşta strese bağlı olan birçok hastalığa sahip olurlar. Ben onlara çocuk değil proje diyorum. Mükemmeliyetçi ebeveynin projesi diyorum. Her konuda olduğu gibi ebeveynlikte de ayarımız yok; ya gereksiz derece abartılı güven ve takdir ya da hiç seviyesinde güven ve takdir. Ve inanın ikisi de aynı sonucu doğurur. Uç noktalar zararlıdır, tehlikelidir. Her şeyi olduğu gibi bunu da ayarında ve dengede tutmalıyız.

    Temel bakış açısı bu kadar problem barındırırken eğitimde neden yeterince başarılı değiliz sorusunun cevabı çok açık bence. İnanç ve güven eksikliğinden kaybedilen binlerce eğitim zafiyeti var. Kendine güvendiği noktada yapacaklarının sınırı olmayan bir milletiz ancak başta ebeveyn kırar o kendine olan inancı, sonra eğitim hayatından karşısına çıkan hocalar, tek tek sayısı artar pes ettiği derslerin ve sonra neden eğitimde başarısızız. Çünkü kendine güvenin savunma mekanizması olarak var olduğu bir toplumuz. Gerçekten kendine güvenen ve ortaya bir şeyler koymaktan çekinmeyen insan sayısı çok az. Üretmiyoruz, çalışmıyoruz çünkü kendimize gerçek anlamda güvenmiyoruz. Çünkü ebeveyn mirası eleştiriler var, asla takdir edilmeyiş var bilinçaltımızda. Peki, sorunu belirledik, bunun bir çözümü var mı? Tabii ki var, ebeveyni ya da insanları değiştiremeyeceğimize göre kendi bakış açımız üzerine çalışmalıyız. Öncelikle hayat sizin hayatınız. Kimse için yaşamıyorsunuz, bütün çabalar kendi hayatımız için. Motivasyonunuz bu olmalı, birilerinin takdirine muhtaç olmamalısınız, olsa güzel olurdu tabii, motivasyon olurdu ama inanın olmasa da olur, yine başarabilirsiniz ve işin sonunda “herkese rağmen, her şeye rağmen” deme fırsatınızı kendiniz yaratmış olursunuz. Sevgiyle kalın, umutla kalın, iyilikle kalın.

  • Ebeveyn Tutum ve Davranışları

    Ebeveyn Tutum ve Davranışları

    ANNE BABALARIN TEMEL GÖREV VE SORUMLULUKLARI

    • Çocuklara doğru örnek olmak,

    • Çocukları korumak ve desteklemek,

    • Kuralları ve sınırları öğretmek,

    • Sürekli ve tutarlı bir anne babalık tutumu göstermek,

    • Hem kendi isteklerini hem de çocuğun isteklerini dikkate alan bir ilişki geliştirmek

    Anne Baba Tutumlarını Etkileyen Faktörler

    • Eğitim durumu

    • Anne babanın beklentileri

    • Toplumun değer yargıları

    • Anne ve baba olmaya hazır olma

    • Anne ve babanın kendi çocukluk deneyimleri

    • Anne ve baba arasındaki ilişki

    • Çocukların sayısı

    EBEVEYN TUTUMLARI;

    1-AŞIRI BASKICI-OTORİTER TUTUM

    • Anne baba tutumlarının aşırı baskıcı ve otoriter olduğu bir ailede;

    • Çocuğun ilgi ve ihtiyaçları dikkate alınmaz. Çocuğa söz hakkı tanınmaz.

    • Çocuğa nedenleri açıklanmayan kurallar koyulur, bu kurallara uymadığı takdirde ceza verilir.

    • Kurallara sorgulamadan uyması beklenir. Eleştiri ve aşağılama çok sık görülür.

    • Sürekli eleştiren, yargılayan, emir veren, gözdağı veren, suçlayan anne-babalardır.

    • “Çocuğumu eğitiyorum” mantığıyla şiddet uygulanabilir.
       

      OTORİTER VE BASKICI TUTUM ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Otoriter-baskıcı ana-baba tutumu ile büyüyen çocuklar, içine kapanık, çekingen, itaatkar olabileceği   gibi aşırı saldırgan ve zorba da olabilirler.

    • Değersizlik duygusu yaşar ve kendilerine saygı ve güven duymazlar.

    • Çocukta daima güçlü olma ve kendinden zayıfları ezme isteği vardır.

    • Çocuk alacağı ağır cezalardan kaçmak için yalan söyleyebilir.

    • Akademik başarılarının düşük olma ihtimali yüksektir.

       

      2-AŞIRI HOŞGÖRÜLÜ TUTUM

    • Anne baba tutumlarının aşırı hoşgörülü olduğu bir ailede;

    • Çocukların her istedikleri sorgulanmadan yerine getirilir.

    • Çocuğun her türlü davranışı hoşgörü ile karşılanır ve kabul edilir.

    • Birtakım kurallar belirlense de kurallara uyulmaz ya da hiç kural konulmaz. Aile içinde sınırlar çizilmez. (Eve geliş saati, uyku saati, oyun saati vb. konularda)

    • Anne babalar çocukların yanlış yaparak kendi kendilerine doğruya ulaşmaları gerektiği düşüncesiyle çocuğa müdahalede bulunmaz, öğretici yönlendirmelerde bulunmaz.

    • AŞIRI HOŞGÖRÜLÜ ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Aşırı hoşgörülü anne baba tutumları ile büyüyen çocuklar, kendilerini denetlemekte zorluk yaşarlar. Bencil ve şımarık olurlar. Eleştiriye tahammülsüzdürler.

    • Toplumsal kuralları öğrenmekte güçlük çekerler.

    • Vurucu, kırıcı ve saldırgan davranışlar sergilerler.

    • Doyumsuzdurlar ve paylaşmayı bilmezler. Kuralsız olduklarından uyum sorunu yaşarlar.

    • Bu çocuklar, anne ve babalarına hükmeder ve onlara çok az saygı gösterirler..

    • 3-AŞIRI KORUYUCU ANNE BABA TUTUMU

    • Bu anlayış, anne babanın çocuğu aşırı koruması, gerektiğinden fazla kontrol etmesi anlamına gelir.

    • Böyle bir ailede, çocuğun başına herhangi bir şey gelir endişesi ile hiçbir iş ve sorumluluk verilmez, her şeyi anne baba tarafından yapılır.

    • Çocuklara hayat tecrübesi yaşama fırsatı tanınmaz.

    • AŞIRI KORUYUCU ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Özgüven duygusu gelişemez. Aşırı derecede ürkek ve çekingen kalırlar.

    • Kendi başına hiçbir şey yapamaz, yapacağına inanmaz. Karar vermekte zorlanırlar.

    • Anne – babaya bağımlı olur.  Çevresindeki insanlarla iletişim  kurmakta zorlanırlar.

    • Sorumluluk duygusu, bilinci gelişemez.

    • İçe dönük ya da saldırgan olur.

    • Davranış bozukluğu (tırnak yeme, kekemelik, alt ıslatma, okul fobisi, yalan, …vb.) görülür.

    • Çocuk, kendini gruba kabul ettirmek için zaman zaman toplumdışı ve isyankar davranışlara başvurabilir..

    • ÇİÇEĞİN SUYA İHTİYACI VARDIR AMA ÇOK SULARSANIZ ÖLÜR GİDER.

    • 4-TUTARSIZ  TUTUM (Dengesiz ve Kararsız Tutum )

    • Anne babanın çocukları ile ilişkilerinde görüş ayrılığında olması veya çocuğun aynı davranışlarına farklı zamanlarda, farklı tepkiler göstermesi ile ortaya çıkan anne baba tutumudur.

    • Çocuğun bir davranışı anne tarafından cezalandırılırken, baba tarafından normal karşılanabilir.

    • Tüm çocuklara eşit davranmama, eşit sorumluluklar vermeme, kız ve erkek çocuğa cinsiyetine göre farklı davranma görülebilir.

    • Çocuğun yaptığı bir davranış bazen çok sert, bir tepki alabilirken, bazen de çok olumlu karşılanabilmektedir.

    • TUTARSIZ ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Dengesiz ve kararsız tutum ile büyüyen çocuklar, hangi davranışlarının uygun, hangilerinin uygunsuz olduğunu bilemezler. Davranışları ceza ve eleştiri almamaya yöneliktir.

    • Kendi görüş ve düşüncelerini açıklayamazlar.

    • Çocuk hangi davranışı, nerede, nasıl ve ne zaman yapacağı konusunda bocalar.

    • 5-MÜKEMMELLİYETÇİ TUTUM

    • Bu tutumu benimseyen anne babalar çocuklarını akademik, sosyal, sanatsal, sportif her alanda kusursuz olmasını beklerler.

    • Kendi  egolarını çocuklar üzerinden tatmin etmeye çalışırlar

    • Aile beklentilerini karşılaması için çocuk yoğun bir eğitim sürecine tabi tutar. Çocukta aşırı titizlik ve temizlik beklenir.

    • Çocuktan beklentiler yaşının ve kapasitesinin üzerindedir. Çocuk davranışlar yasaklanır, arkadaş seçimi de aileye aittir.

    • Anne baba çocuğuna karşı ilgi ve sevgilerini, çocuğun başarısı oranında gösterir.

    • Ne kadar başarı, o kadar sevgi.

    • MÜKEMMELİYETÇİ ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Bu anlayışla yetiştirilen çocuk aşırı kaygı, stres, tedirginlik, hayal kırıklığı gibi duyguları yaşamaya başlar. “Tırnak yeme, kekemelik, alt ıslatma, yalan, …gibi” davranış sorunlarıyla kendini ifade eder.
      Kendilerine güvenleri yoktur. Yanlış yapmaktan korktukları için girişim düzeyleri oldukça düşüktür.

    • Bu çocuklar, kendi doğal içgüdüleri ve kurallar arasına sıkışıp kaldıklarından, sürekli bir iç çatışma içindedir.

    • Fikirleri genellikle çok katıdır.

    • Her işte üstün olmak ister ve bunu başaramadığı noktada hayal kırıklığına uğrar. Çalışmayı tamamen bırakabilir ve aşağılık duygusu gelişir.

    • 6-GÜVEN VERİCİ ve DESTEKLEYİCİ TUTUM

    • Çocuğun yaşına ve gelişim özelliklerine uygun kurallar belirlenir. En önemlisi de bu kurallar çocukla birlikte belirlenir.

    • Anne baba ve çocuklar arası ilişkiler, sevgi dolu, saygılı ve güven vericidir.

    • Çocuklar ayrı bir birey olarak kabul edilir ve yaşına, durumuna uygun seçenekler sunarlar.

    • Anne baba davranışları ile çocuğa uygun birer modeldir. Anne ve babanın birbirlerine ve çocuklarına karşı tutum ve duyguları açık ve nettir.

    • Aile içinde güven ve şeffaflık vardır. Aileyi ilgilendiren kararlar birlikte alınır. Çocukların fikir ve düşünceleri dinlenir ve dikkate alınır.

    • Kuralların mantıklı açıklaması yapılır ve kurallar içselleştirilir,  sorumluluk duygusu ve problem çözme becerisi gelişir.

    • ANNE BABALARA ÖNERİLER

    • Çocuğunuzun davranışlarına kesin sınırlar koyun ve kesinlikle uyulması gereken kuralları belirleyin.

    • Çocuğunuza belli bir tutum belirleyip, istikrarlı davranmaya çalışın.

    • Çok özel günlerde ve durumlarda sınırlamalarda ve kurallarda geçici esneklikler gösterilebilir.

    • Çocuklarınıza sevgi ve ilginizi; bazı görev ve sorumlulukları eşit paylaştırmaya özen gösterin.

    • Çocuğunuzun haklarına, özgürlüğüne saygı duyun ve ona belli sorumluluklar verin. Bir taraftan da bunlara sınır koyun.

    • Çocuğunuzun başarılarını övün fakat aşırıya kaçmayın.

    • Merakını gidermek için yeterli kapasiteye sahip olduğu konusunda çocuğu teşvik edin.

    • Çocuğunuzun eğitiminde öyle bir çizgide durun ki çocuğunuz hem her an sizi yanında hissederek destek bulsun, hem de sizi hiç görmeyerek kendini özgür hissetsin.

    • Çocuğunuzun gelişimine göre yerine getirilmesi gereken davranışların çocuğunuz tarafından gerçekleştirilmesine izin verin.

    • BİR ÖYKÜ

      İyi niyetli ve yardımsever bir arkadaşımla bir gün doğada gezinirken kozasından çıkmaya çalışan bir kelebek gördük. Kelebek kozanın lifleri arasından sıyrılmaya çalışmaktaydı. Yardımsever arkadaşım hemen kelebeğin imdadına koştu. Dikkatlice kozanın liflerini sıyırdı, kozayı araladı ve kelebeğin çabalamadan kozadan çıkmasını sağladı. Ancak kelebek kozadan kolaylıkla çıktıysa da biraz çırpındı ve uçamadı. Yardımsever arkadaşımın göz ardı ettiği gerçek şuydu: kanatlar ancak kozadan çıkma çabalarıyla güçlenir ve uçuşa hazırlanır. Kelebek kendini kurtarma çabalarıyla aslında kaslarını geliştirmekte, kendini ayakta tutacak, güçlü kılacak, uçmaya hazırlayacak hareketleri çabalarıyla öğrenmekteydi. Yardımsever arkadaşım işini kolaylaştıracak kelebeğin güçlenmesine engel olmuştu.   Kelebek hiçbir zaman özgürlüğünü tanımadı, hiçbir zaman gerçekten yaşamadı.

    • Bu da zamanla çocukta bazı iç çatışmalara, huzursuzluklara dolayısı ile tutarsız bir yapının oluşumuna sebep olur.

    • Çocuk, ileriki yaşamında ilişkilerinde güvensiz, alıngan ve şüpheci bir yetişkin olur.

  • Çocuklarınızla Nitelikli Zaman Geçirin

    Çocuklarınızla Nitelikli Zaman Geçirin

    Ebeveynler ne yapmalı? Çocuğumuzu sevmek ve aynı zamanda kendi işlerimizi yapmak mümkün mü? Cevabımız tabii ki Evet! Bir çocuğun sevgi deposu boşsa ve ihtiyacı olan tek şey ilgi ise, o ilgiyi elde edinceye kadar elinden gelen her şeyi yapacaktır. Hemen hemen her çocuk ebeveynlerinin dikkatini kendisine çekmek ister. Yaramaz çocuk yoktur “beni gör, beni duy” demeye çalışan çocuk vardır. Anne babasının dikkatini üzerine çekmeye çalışıyordur sadece. Çünkü negatif dikkat bile hiç dikkat çekmemekten daha iyidir çocuk için. Herkes nitelikli zaman hakkında konuşuyor, önerilerde bulunuyorlar, peki nedir bu nitelikli zaman geçirmek?

    Nitelikli zaman, dikkatin odaklanması anlamına gelir. Bir çocuğa bölünmemiş ilgi gösterme anlamına gelir. Bebeklerin çoğu bir çok nitelikli zaman geçirirler; beslenirken, altı değişirken ebeveyn tamamen çocuğuna konsantre olur, bu da o anı nitelikli zaman yapmaya yeter. Çünkü ebeveyn tamamiyle ona aittir o süreçte. Çocuk büyüdükçe nitelikli zaman ayırmak gittikçe zorlaşır, çünkü ciddi fedakarlık gerektirmektedir. Özellikle çalışan ebeveynler yorgun argın işten gelir ve oyun oynamak yerine dinlenmek isteyebilirler ama çocuklarınız bu fedakarlığa değerler ve inanın oların mutluluğu size enerji olacaktır. Nitelikli zaman, anne babanın çocuklarına “var olma” armağanıdır. Şu iletiyi taşır; “sen önemlisin. Seninle birlikte olmaktan hoşlanıyorum”. Çocuğun, anne ve babanın gözünde en önemli şahsiyet olduğunu hissetmesini sağlar. Gerçekten sevildiğini hisseder çünkü anne babası tümüyle ona aittir.
     

    Nitelikli zamanın en önemli unsuru olayın kendisi değil, bir şeyleri birlikte yapıyor olmanız, bir arada olmanızdır. Yani her şeyi aslında nitelikli zaman geçirme fırsatına dönüştürebilirsiniz. Çocuğunuzla birlikte yemek hazırlayabilir, birlikte sohbet ederek ortalığı toparlayabilirsiniz, birlikte ev alışverişini yapabilirsiniz, bunun gibi birçok şeyi çocuğunuzula nitelikli zaman fırsatına çevirebilirsiniz. Böylece hem işlerinizi halletmiş, hem de çocuğunuzla kaliteli zaman geçirmiş olursunuz. Nitelikli zaman demek özel bir yere gitmek anlamına gelmez. Odaklanmış dikkati hemen her yerde sağlayabilirsiniz.

    Nitelikli zaman sevecen bir göz temasını da içermelidir. Çocuğunuzun gözlerinin içine sevgiyle bakmak, sevgiyi kendi kalbimizden onun kalbine aktarmak için önemli bir araçtır olumlu göz teması. Anne babalar göz temasını genelde ciddi direktifler verecekleri zaman yada çocuklarına kızacakları zaman kullanırlar ama sevgiyi göstermek adına da kullanmak önemlidir. Göz temasınız tatlı ve sevecen olmalıdır. Ancak bu tip bakışları sadece çocuğunuz sizi memnun ettiğinde  yaparsanız koşullu sevgi göstermiş olursunuz. Duruma göre alınıp verilen sevgi çocukların saf sevgi dolu dünyasında gerçek sevgi olarak algılanmaz ve koşullu sevgiye maruz kalan çocuk gerçekten sevildiğini hissetmediği için hırçınlaşacaktır. Bu onların kişisel gelişimlerine de zarar verebilir, koşulsuz sevgi görmeyen biri bunu göstermeyi de öğrenemez. O yüzden çocuğunuzun davranışı ya da koşullar ne olursa olsun sevginizi sürekli olarak vermeniz gerekir.

    Nitelikli zaman sadece birlikte bir şeyler yapmak değildir. Aynı zamanda çocuğunuz daha iyi tanımanıza yardımcı olacaktır çünkü daha çok kaliteli sohbetler etmek için fırsat bulacaksınız. Anne ve babaların geçmiş tecrübelerinden, duygu ve düşüncelerinden bahsetmeleri, çocuklara kendilerini önemli ve değerli hissettirir. Bu yüzden duygu ve düşünce paylaşımları aralarındaki bağı daha da kuvvetlendirecektir. Küçük çocuklarla  sohbet etmek için en doğru zaman dikkatlerinin daha yoğun olduğu yapma saatleridir. Bunun nedeni dikkatlerini dağıtacak daha az şeyin olması veya uyumayı geciktirme istekleri olabilir. Neden ne olursa olsun sizi can kulağıyla dinlerler ki, bu da anlamlı sohbetleri kolaylaştırır. Bir çocuğun her yaşta anne babayla bol bol sohbet etmeye ihtiyacı vardır. çünkü en büyük bilgi kaynağı her zaman onlardır.

    Zamanınızı güzel planlayın, her fırsatı değerlendirin, birlikte yenen akşam yemekleri en güzel kaliteli zaman ritüeline dönüştürülebilir bir zaman dilimidir. Eve enerjisiz bir dönüş yapmayın, kafanızı boşaltacak, sizi deşarj edecek şeyi keşfedip eve çocuğunuza verecek bir enerjiyle gelin. Sizi dinlendirecek müzikleri dinleyebilir, açık havada kısa bir yürüyüş yapabilir, ya da size ne iyi geliyorsa onu yapın ve lütfen çocuğunuza ayıracak enerjiniz kalsın, onun en çok size ihtiyacı var, sizin ilginiz, sizin sevginiz onun gelişimi için en ama en önemli etmen unutmayınız.

  • Çocuklarda Dil Gelişimi

    Çocuklarda Dil Gelişimi

    Konfüçyus‘a sordular: “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?” Büyük filozof, şöyle cevap verdi: “Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Şöyle ki: Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki dil, çok önemlidir!”

    Dil Nedir?

    Dil, insana özgü en güçlü iletişim aracıdır. Dil, düşünce ve duyguları anlatmada ve öğrenmede, ilgi alanları, deneyimleri, bilgileri aktarmada; soru sormak, istekte bulunmak gibi işlevleri gerçekleştirmede kullanılan bir araçtır. Dil gelişimi ise, kelimelerin, sayıların, sembollerin kazanılması, saklanması ve dilin kurallarına uygun olarak kullanılmasının gelişimi olarak tanımlanır. İnsan sosyal bir varlıktır ve toplum içinde yaşar. Bu nedenle toplumdaki diğer bireylerle ilişki içindedir. Bu ilişkileri kurmak için belirli iletişim araçları gereklidir. Bebekler konuşma dilini kullanmadan önce de iletişim kurabilirler. Ağzını uyarıcıya doğru çevirme refleksi bebeklerde emme ve yemeyle İlgili yeteneğin bir göstergesidir. Çeşitli ağlama türleri acı ağrı, düş kırıklığı ve yorgunluğun belirtisi olabilir. Sözel bir dil olmayan vücut dili; vücut duruşu, yüz ifadeleri, düzgün ya da gergin kaslar, hareket, göz yaşları, terleme, titreme, sallanma gibi davranış ve tepkileri içermektedir. Dil olmaksızın anlamlı insan ilişkileri geliştirmek olanaksızdır.

    Dil ve Düşünce

    Dil ve düşünce, dış dünyayı yöneten kuralları anlama yeteneğini yansıtır; dünyadaki olaylar ve etkileşim sürecinde gelişmektedir. Etkileşimi başlatma, sürdürme ve üründen yararlanma, insanların İletişim kurma, bilgileri anlama, üretme ve ifade etme becerisine dayalıdır. İletişim kurmanın en önemli aracı dildir. Piaget göre dil gelişimi çocuğun bilişsel gelişiminin belirli bir aşamaya ulaşmasının doğal bir sonucudur. Bilişsel gelişimin temelinde dil gelişimi değil, dil gelişiminin temelinde bilişsel gelişim yatar. Düşünme ve iletişim aracı olan dil, aynı zamanda bir öğrenme-öğretme mekanizmasının da aracıdır. İnsanın duygu ve düşünce yapısını oluşturan ve şekillendiren dilin, insanoğlunun yaşadığı evreni anlama ve bu anladıklarını diğerlerine anlatma çabasıyla ortaya çıkmış bir olgu olduğu söylenebilir.

    DİL VE İLETİŞİM

    “Dil” ve “iletişim” kavramları» birbirleriyle ilişkili olmakla beraber eş anlamlı değildirler. Dil işaretten kurulur ve bu işaretlerle bir kişi başkalarına bilgi iletir. İletişim ise, bir organizmanın ürettiği, başka organizmalar için anlamlı olan ve böylelikle onların davranışlarını etkileyen sinyallerden oluşur. Hayvanlardaki iletişim sadece davranış ve hareketlerle olurken insanlarda, bunların yanı sıra, sözcüklerle, dil kullanarak yapılan bir iletişim de vardır. Bunun için de heceler, sözcükler ve cümleler birbirleriyle belli bir ilişki ve sıralama düzeni içinde kullanılıp simgesel bir anlam taşırlar.

    DİL GELİŞİMİNDEKİ İLKELER

    Çocuğun dil’i öğrenmesi ve kullanması için aşağıdaki ilkelerin göz önünde tutulması gerekir:

    1. Dil gelişimi, çocuğun olgunluğu ile yaşantılarının bir düzen içinde bulunmasına bağlıdır.

    2. Dil gelişimi çocukların bir şeyler söyleyebileceği ve çocukların bir şeyler söyleyebilmek için güdülendiği bir çevrede mümkündür.

    3. Dil gelişimi, yalnız okul ya da aile içinde değil, çocuğun hayatının bütünü içinde düşünülmelidir.

    4. Çocuğun konuşmasının, bir amaca ulaşmak için gerekli olduğu zamanlarda dil gelişimi daha iyi olmaktadır.

    5. Dil gelişimi her yönüyle bireyseldir, bireyin kendine özgüdür.

    DİLİN TEMEL BİLEŞENLERİ VE KURALLARI Her dilin kendine özgü kuralları ve temel bileşenler bulunmaktadır. Bunlar: Sesbirimler, biçimbirimler, sözdizimi, anlam ve kullanımdır.

    Sesbirim (Phoneme): Bir dildeki en küçük birimdir. Dile bağlı olarak 20 ile 60 arasında sesbirim olabilir. Sesbirimleri alfabedeki harflerden daha çoktur. Çünkü bazı harflerin birleşimleri farklı sesbirimlerini oluşturmaktadır.

    Biçimbirimler(Morp7ıemes): Bir dildeki en küçük anlam birimleridir. “Biçim” ya da “ifade” gibi tek sözcüklerden ya da “yaz-gülü” gibi başka biçimbirimlerin birleşiminden de üretilebilir. Bu birleşimlerin bir kurala göre ve belli bir sırada olması gerekmektedir.

    Sözdizimi (Syntax): Söz dizimi sesbirimler inin biçimbirimlerle, biçimbirimlerin sözcüklerle, sözcüklerin de kabul edilebilir bir anlatım oluşturmak için sözcük öbekleri ve cümlelerle birleştiği kurallar sistemidir Örneğin, “Selin okula başladı” şeklinde kurulmuş cümlede kurallı bir dizim söz konusudur.

    DİLİN TEMEL BİLEŞENLERİ VE KURALLARI

    Anlam (Semantik): Sözcük ve cümlelerin anlamlarıyla ilgilidir. Sözcüklerin düzgün bir şekilde kullanılmasını sağlar. Çocuk söylenişleri aynı ama anlamları farklı olan kelimeleri öğrenir. Örneğin çocuk, yaz sözcüğünün mevsimi mi yoksa yazma eylemini mi ifade ettiğini kavrar.

    Kullanım (Pragmatik): Dilin günlük kullanımı anlamına gelmektedir. Çocuklar yetişkinlerle ve yaşıtlarıyla konuşurken hangi sözcükleri kullanacaklarını ve ses tonlarının nasıl olması gerektiğini öğrenirler. Kullanım bilgisi aynı zamanda anlamlı bir iletişim kurabilme, bir olayı betimleyebilme, bir şeyi açıklayabilme yeteneği anlamına gelmektedir. Ancak sözcüklerin ve cümlelerin doğru kullanımını bilmek yeterli değildir. Bu bilgileri belirli durumlara uygulayabilmek de gerekir.

    DİL GELİŞİM KURAMLARI Psikologlar dil kazanımıyla ilgili dört ayrı görüş ifade etmişlerdir. Bunlar; davranışçı, sosyal öğrenmeci, bilişsel ve biyolojik (psiko-linguistik) kuramlardır.

    DİL GELİŞİM KURAMLARI

    Davranışçı Kuram

    Davranışçı kuram, dilin pekiştireç aracılığıyla öğrenildiğini savunur. Skinner’e göre konuşma tıpkı diğer davranışlarda olduğu gibi koşullanma yoluyla kazanılmaktadır. bebekler sesleri tekrar ederken çevrelerinde kullanılan dildeki kelimelere benzer sesler çıkardıklarında yetişkinler tarafından gülümseme, övgü sözleri ya da kucağa alma gibi davranışlarla pekiştirilirler. Böylece bebekler kendilerini İstedikleri sonuca götüren sesleri ayırt ederek tekrar ederler. Bu tekrarlar Sunucunda da konuşulan dili öğrenmeye başlarlar. Bebeklerin çıkardıkları uygun sesler pekiştirildikçe tekrarlanma olasılıkları artar. Bu görüş dilin sadece çevreden verilen pekiştireçlerle geliştiğini söyleyerek dil ka/anımında biyolojik yapının etkisini göz ardı etmesi nedeniyle dil gelişimini bütün yönleriyle açıklamada yetersiz kalmaktadır.

    Sosyal Öğrenme Kuramı

    Bandura, dilin taklit ve tekrar aracılığıyla öğrenildiğini savunmaktadır. Sosyal öğrenme kuramına göre çocuklar çevrelerindeki insanların konuşmalarını duyar ve sesleri taklit eder. Ana babalar çocuklarına çeşitli nesneleri gösterip onları adlandırırlar. Çocuklarda bu adları ebeveynlerin söylediği şekliyle tekrarlarlar. Bir başka deyişle onların söylediklerini taklit ederler. Böylece dil, anne babanın model olması, çocuğun taklit etmesi, pekiştireçler ve düzeltici geribildirimlerle kazanılır. Örneğin, çocuğuna yemek yediren anne, yiyecekleri “süt”, “ekmek” ve “peynir” diye adlandırarak çocuğuna tekrar ettirir. Çocuğun doğru kelimeleri ödüllendirilir, yanlışlar ise doğru bir şekilde tamamlatılarak tekrar ettirilir. Bu şekilde çocuk taklit yoluyla öğrenmiş olur.

    Bilişsel Kuram

    Bilişsel kuram, dilin dış dünyaya ilişkin bilişsel izlenimler yoluyla geliştiğini bu nedenle bilişsel geliş bir sonucu olduğunu vurgular. Piaget, dil ve düşüme arasında çok sıkı bir ilişki olduğunu düşünür. Pİaget’ye göre dil bireyin biliş düzeyini yansıtır. Dil önemli bir iletişim aracıdır ama düşünmenin gelişimine katkı sağlamaz. Örneğin sağır bir insan hiç konuşamayabilir ama kavramları geliştirir, sorunlarını çözer. Sağır bir çocuğun mantığı, işiten bir çocuğun mantığıyla kıyaslanabilir ölçüde gelişebilir. Piaget’ye göre, çocuğun duyu-devinim yoluyla düşünceleri gelişmekte, gelişen bu düşünceler konuşmalara yansımaktadır.

    Biyolojik (Psiko-Linguistik) Kuram

    Dil gelişimini biyolojik ve psikolojik temellerden yola çıkarak açıklayan kuramcılara psiko-linguistik kuramcılar denmektedir. Bu kuram, insanların kalıtsal ve örtük bir dilbilgisel yapıyla doğduklarını, çocukların dili doğumdan sonraki belli bir yaş döneminde öğrenebilmelerinin, bu kalıtsal ve örtük yapıya bağlı olduğunu savunur. En çok kabul gören bu yaklaşım dil gelişimini biyolojik temellere bağlar. Bu görüşün öncüleri, Chomsky ve Lenneberg gibi dil bilimcilerdir. Bu bilim adamları dil gelişimini biyolojik ve psikolojik temellere bağlayarak, çevrenin etkisini de göz ardı etmemektedirler.

    Chomsky (1980), bebeklerin dil edinimine olanak veren bir donanımla dünyaya geldiklerini ve böylece doğuştan getirdikleri dil edinimi yeteneğinin bebeklere konuşmaları dinleme, sesleri ve ses örüntülerini taklit etme olanağı sağladığını ileri sürmektedir. Dil gelişimi, olgunlaşmaya dayalı olan nörolojik değişimlere koşut olarak gerçekleşmektedir. Doğuştan dili öğrenmek için getirilen özel bir mekanizma çocuğun çevresinde konuşulan dili içselleştirmesini, kuralları anlayarak öğrenmesini ve daha sonra da uygun dilbilgisi kuralları ile konuşabilmesini sağlar. Bu mekanizma sayesinde tüm çocuklar aynı aşamalardan geçerek, biyolojik olarak belli bir olgunluk düzeyine geldiklerinde, tıpkı yürümeyi öğrenir gibi konuşmayı öğrenmektedirler.

    Chomsky’ye göre dilin derin ve yüzeysel olmak üzere iki çeşit yapısı vardır.

    Derin yapı, yazılı ve sözlü biçimdeki bir cümlenin soyut anlamıyla ilgilidir ve konuşmanın söylemek istediği anlamı, niyeti içerir.

    Yüzeysel yapı ise, cümlenin gramer özellikleriyle ilgili olup telaffuz edilen sözcükleri içerir. Çocuklar dil öğrenirken önce soyut olarak seslerin anlamlarını kavrar, daha sonra onları yüzeysel yapılar haline dönüştürülürler.

    DİL GELİŞİMİNİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

    Öğrenme ve Olgunlaşma Genel olarak olgunlaşma ve öğrenmeyle ilgili öğeler, çocuğun ilk dil gelişiminde önemli rol oynarlar. Çocuğun dili akıcı bir şekilde kullanabilir bir hale gelmesi için bir olgunluk düzeyine gelmesi ve nitelikli bir öğrenme sürecinden geçmesi gerekir. Sosyo-Ekonomik Durum Çeşitli araştırmalar, yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki ailelerden gelen çocukların, fakir ailelere kıyasla, cümle uzunluğu, soru sayısı, kelime haznesi bakımından daha üstün olduklarını göstermiştir. Bu fark kısmen, daha yüksek bir zeka seviyesine bağlanabilirse de, eşit zekaya sahip çocuklarda bile, yüksek sosyo-ekonomik gruplardan gelen çocukların daha elverişli ortamlarda yetiştikleri söylenebilir. Ana-babasıyla daha uzun süre birlikte olan çocuk düzgün konuşur. Sosyoekonomik düzeyi daha yüksek olan aileler iyi konuşmaya daha çok önem verdiklerinden çocuklarına daha iyi model olurlar ve çocuklarının çabuk ve düzgün konuşabilmesi için çaba harcarlar.

    Konuşmaya Teşvik

    Kendileriyle konuşulan ve ilgi gösterilen çocuklar, konuşmak için cesaretlendirilirler. Okulöncesi çocuğa kitap okunduğunda, TV seyretmesine izin verildiğinde ve oyun guruplarına sokulduğunda konuşmak için daha çok cesaretlenmektedir. Çocuk söylediği sözcük anlaşılmadığı ya da komik görülüp gülündüğü zaman konuşma cesareti kırılır. Bu yüzden çocukların konuşmada yaptıkları hatalara gülmemek, onlarla alay edilmesini önlemek gerekir.

    Cinsiyet

    Bazı araştırmalar, ilk dil gelişiminde konuşma miktarı, konuşmada kullanılan kelime çeşidi, cümlenin gramer yönünden doğruluğu gibi konularda kızların erkeklerden ilerde olduklarını göstermiştir. Erkek çocuklar her zaman kızlara göre daha geride kalırlar. Onların cümleleri daha kısa ve daha çok yanlışlı, sözcük dağarcıkları ise daha kısırdır.

    Aile İlişkileri

    Bakımevlerinde büyüyen çocuklar, aile içinde büyüyen çocuklara inanla daha çok ağlarlar takat daha az hecelerler. Bu çocukların konuşmayı daha geç öğrenmeleri, göstermiştir ki, sıkı kişisel ilişkiler dil gelişiminde önemli bir etkendir. Aile bireyleri (özellikle anne) ile çocuk aramdaki sağlıklı ilişkiler dil gelişimini oldukça etkiler. Ailenin genişliği de önemlidir. Ailede tek olan çocuk daha çabuk, iyi ve düzgün konuşma olanağına sahiptir. Çünkü tek çocuk ailenin ilgi merkezidir, bu yüzden çocukla konuşmak için aile yeterince zaman ayırır.

     

    İki Dillilik

    İki ayrı dilin konuşulduğu ortamlarda yaşayan ya da iki dil öğrenmek zorunda kalan çocuklar başlangıçta tek dili öğrenen çocuğa göre daha yavaş bir gelişim gösterirler. Küçük çocukların yabancı dilin ses ve duyuş özelliklerine karşı çok keskin bir kulakları olduğu, daha ileri yaşlarda ise çocukların ve büyüklerin dil öğrenirken daha çok dilbilgisi, kavram ve anlam üstünde durdukları ve bu nedenle ikinci bir dilin öğrenilmesinde küçük çocukların daha üstün bir durumda oldukları ileri si inilmektedir.

    İkiz olma

    İkizlerin iki-beş yaşları arasında, tek çocuklardan daha yavaş bir dil gelişimi gösterdikleri Davis (1937) tarafından ortaya konmuştur, ikizlerin, birbirleriyle daha az kelime kullanarak anlaştıkları görülmüştür. Aynı şeyleri anlatmak için daha çok kelime kullanmaları gerekirken, kendi aralarında el-kol işaretleri, jestler, tek kelimelerden kurulu cümleler, mırıldanmalar ve benzeri eylemler normal konuşmalarda yer alan kelime ve cümlelerin yerini kolayca alarak ikizlerin konuşmasını geciktirmektedir.

    Sağlık

    Şiddetli ve uzun süreli hastalıklar çocuğun konuşmasını, bir ya da iki yıl geciktirebilir. Hastalık nedeniyle başkalarıyla iletişiminin kısıtlanması da konuşmanın gecikmesine neden olabilir. Ayrıca böyle durumlarda, çocuk konuşmaya daha az teşvik edilerek, her istediği hemen yapılır. Böylece bir süre sonra daha bir şey söylemeden istediklerinin yapıldığını gören çocuk, konuşma ihtiyacı duymadığı için akranlarından geri kalabilir, Dil, dudak ve çene yapısındaki yapısal problemler de dil gelişimini olumsuz etkiler.

    Zeka

    Çeşitli araştırmacılar tarafından, dil yeteneği ile zihin yeteneği arasında doğrusal bir ilişkinin olduğu kabul edilmektedir. Ancak, çocuk dili iyi bildiği için mi zeka düzeyi yüksek çıkmaktadır, yoksa zeka düzeyi yüksek olduğu için mi dili iyi bilmektedir sorusuna kesin bir cevap verilememektedir. Piaget ise bu sorunun cevabını “dil gelişiminin temelini bilişsel gelişim oluşturmaktadır” diyerek yanıtlamaktadır. Düşünmek ile konuşmak arasında çok sıkı bir ilişkinin bulunduğu; düşünmenin sessiz konuşmak, konuşmanın ise düşünceleri seslendirmek olduğu ileri sürülmektedir. Erken konuşan çocukların zekaca üstün oldukları ileri sürülmüştür. Gardner’ın çoklu zeka kuramında dil (sözel) zekası, bir çok boyuttan oluşan zekanın sadece bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu kurama göre tanımlanan sekiz zeka boyutundan biri olarak dil zekası gelişmiş kişilerin tamamında diğer zeka boyutlarının da aynı düzeyde gelişmiş olacağını söylemenin çok doğru olmayacağı vurgulanmaktadır.

    Oyun

    Çocuk için oyunun temel işlevi dünyaya uyum sağlamasını kolaylaştırmaktır. Çocuk gerçek dünyanın ne olduğunu onunla oynayarak anlar. İstemediği durumlarda oyun oynayarak başa çıkar. Dil, Kavram v.b. Gelişimlerinin temel taşlarını oyun yoluyla kurar. Çeşitli toplumsal rolleri oyun yoluyla dener. Gerçek dünyada her zaman hazır bulamadığı uyarıcıları oyun yoluyla bulur.

     

    KONUŞMA GECİKMESİ NEDENLERİNDEN BAZILARI:

    – İşitme kayıpları: (Doğuştan, kalıcı tipte işitme kayıpları olabileceği gibi orta kulakta sıvı birikmesi ile birlikte görülen geçici işitme kayıpları olabilir.) Kalıcı tip işitme kayıpları, işitme cihazı ya da koklear implant gibi yöntemler ile rehabilite edilmekte ve eğitim ve terapi ile konuşma ve dil gelişimi sağlanmaktadır.

    – Nörolojik hastalıklar: (Motor ve mental gelişim gerilikleri, Down Sendromu) Bu grupta yer alan çocuklar özel eğitim ve konuşma ve dil terapisi yardımına gerek duyarlar.

    – Otistik spektrum bozuklukları: Konuşma gecikmesi dışında başka alanlarda da problem dikkati çeker. Sosyalleşmede zorluk, çevre ile iletişim kurmak istememek, birlikte oyun oynayamamak gibi.

    – Dikkat eksikliği ve hiperaktiviteye bağlı konuşma gecikmesi: Çok erken dönemde dikkat ile ilgili problemler tam olarak yanılanamasa bile konuşma gecikmesi nedeni ile çocuktaki sıkıntılar dikkati çeker.

    – Çevresel koşullar: Çevresel koşullara bağlı olarak, uyaran eksikliğinden kaynaklanan konuşma ve dil gecikmesi.

    Söyleyiş(Artikülâsyon) Bozuklukları

    Artikülâsyon, nefesin gırtlaktan çıktıktan sonra yutak, ağız ve burundan oluşan üçüncü ekip organlarında (Dil, damak, diş, dudak) konuşma dilimizin geleneksel seslerine dönüşüp biçimlenmesidir. Artikülâsyon teriminin yanı sıra boğumlama, eklemleme, telaffuz ya da oynaklama terimleri de kullanılır. Söyleyiş bozuklukları, konuşanın söyleyişinde değil, dinleyenin kulağındadır. Diğer bir değişle dinleyici, konuşma seslerini; yer değiştirmiş, atlanmış, eklemeler ve çarpıtmalar yapılmış gibi algılıyorsa söyleyiş bozukluğu var demektir. Konuşan kişi ses birimlerini (fonemleri) nasıl çıkarırsa çıkarsın, işitenlere yanlış gelmedikçe fonemler doğru söylenmiş sayılmaktadır. Artikülâsyon bozukluğu dört değişik türde görülür:

    Söyleyiş(Artikülâsyon) Bozuklukları

    Atlama( Sesin Düşürülmesi)

    Atlama ( Omissions) yanlışlarında sözcüklerin yalnızca bir kısmı söylenir. “Araba” yerine “arba”, “Havlu” yerine “avlu”, “Saat” yerine “Sat” örneklerinde olduğu gibi bazı sesler düşürülmektedir.

    Yerine Koyma (Sesin Değiştirilmesi)

    Sesin değiştirilmesi ( Substitutions) sık görülen artikülasyon bozukluklarındandır. Sözcük içinde çıkarılması güç gelen bir ses, çıkarılması kolay gelen bir sesle değiştirilir.”Çizgi” yerine “Çisgi”, “Para” yerine “Paya” gibi ses değişiklikleri görülür. Bazen de sözcük içindeki seslerin yer değiştirmesi olabilir. “Kitap” yerine “Kipat” örneğinde olduğu gibi…

    Sesin Eklenmesi ( Additions) Sözcüğün aslında bulunmayan başka seslerin eklenerek söylenmesidir. Genellikle birbiri ardına gelen iki ünsüzün arasına bir ünlü ekleyerek söylenmesi şeklinde görülür.

    Sesin Bozulması ( Distortions)

    Sesin bozulması ( Çarpıtmalar) durumunda sesler tam doğru olmamakla birlikte gerçeğine yakındır. Ses, konuşma dilinde olmayan yeni bir ses olarak çıkarılır. “Gelir” yerine “Gelix”-“Geliy” ya da “Gelüm” gibi… Daha çok yöresel olarak çıkarılan sesler buna örnek teşkil eder.

    Ses Bozuklukları ( Voice Disorders) İnsan sesinin üç özelliği vardır; ses perdesi, yüksekliği ve kalitesi. Bu üç özellikteki bozukluklar konuşan ve dinleyen için estetik açıdan rahatsız edicidir ve iletişime engel olur.

    Sesleme(fonasyon) bozuklukları özellikle erken çocukluk döneminde ve ilköğretim çağındaki çocuklarda sık rastlanan bir bozukluktur. Bunun temel nedeni de bu yaş grubu çocukların oyunda ve etkinlikler esnasında aşırı yüksek sesle

    Konuşma Akışındaki Bozukluklar

    Bir konuşmanın akışı, süre, hız, ritim ve akıcılık içerir. Konuşma akışında duraksamalar konuşmacının anlaşılmasını güçleştirir. Bu durum dikkati çekecek kadar sık ve yaygın olduğunda bozukluk olarak kabul edilir.

    Acele-karmaşık konuşma

    Çoğunlukla kekemelik ile karıştırılan bu durum, aşırı konuşma hızı ile birlikte düzensiz cümle yapısını, söyleyiş problemlerini içerdiği gibi kekemeliğin problemi olan konuşmaya başlama güçlüğünü de içerir. Acele-karmaşık konuşanlar hızlı ve düzensiz söyleyiş biçimleri nedeniyle söylemek istediklerini anlatamazlar. Kekemelerin aksine bozukluklarının farkında değildir. Konuşabilirler ve nadiren kekelerler.

    Kekemelik( Ritim Bozukluğu)

    Konuşma özürleri arasında en eskiden bilinenidir. Kekemelik, konuşmanın akıcılığı ve ritmi ile ilgili bir iletişim bozukluğudur. Konuşmada uygun olmayan duraklamalar ve tekrarlar konuşmanın doğal akışını etkiler. Kekemelik, kişinin konuşmaya başlayamama, duraklama, bazı sesleri uzatma, tekrar etme, bazı vücut hareketleriyle (Sık tekrarlanan el-kol hareketleri, mimikler) konuşmanın sapma göstermesi şeklinde görülür. Kekemeliğin nedenleri hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Kekemeliğin nedenleri konusunda ileri sürülen görüşler oldukça değişik ve çoktur. Kekemelik öğrenilmiş bir davranış olabilir, bir kişilik bozukluğu olabilir, bir direnme belirtisi olabilir, organik bir bozukluk olabilir. Kekeleyen çocuk, karşısındakiler tarafından anlaşılamadığında, söylemek istediklerini kekelemekten dolayı söyleyemediklerinde sinirlenip saldırganlaşabilir ya da içe kapanabilir. Kekemeliğin, konuşma terapistleri veya ilgili eğitimciler tarafından tedavi edilmeden, kendiliğinden kaybolduğu görülebilir.

    Dil Bozuklukları

    Kimi insanlar düşüncelerini sözcüklerle anlatamadıkları için ya da duyduklarından anlam çıkaramadıkları için sözlü iletişimde zorluk çekerler. Bu kişiler, dil sembollerinin kullanımında sorunu olan kişilerdir. Bir insanın yeterli söyleyişi, sesi ve konuşma akışı olabilir; ancak konuşması anlamlı olmayabilir. Sesleri, sözcükleri, heceleri rasgele ve anlamsız bir düzende bir araya getirir, dil sembollerini uygun şekilde kullanamaz. Bu kişilerin dil bozuklukları vardır.

    Gecikmiş Konuşma

    Çocuklar yaşıtlarıyla kıyaslandığında beklenen zamanda dillerini geliştiremezlerse, anlama ve anlatmada güçlükleri varsa, bu durum gecikmiş konuşmadır. Aslında gecikmiş konuşma, çoğu zaman çocuğun bebeklik döneminde geçirmesi gereken konuşma gelişim aşamalarından birine takılıp kalması veya o aşamalardan birine dönüş yapması durumudur. Gecikmiş konuşma problemi olan çocuklarda bazı belirtiler görülür. Bazılarında cümle kurmada güçlük ve gecikmeler olur. Anlatmak istediklerini sözel yolla aktarmak yerine vücut hareketleriyle (Parmakla gösterme, fırlatma, vurma vb.) anlatmayı tercih ederler. Çıkardıkları sesler dinleyen tarafından anlamsız bulunur. Gecikmiş konuşma problemi olan çocuklar başkalarının konuşmalarına ilgi duymazlar ve dinlemezler. Bazıları toplumdan uzak durma eğilimi gösterirler. Duvarlara vücudunu sürtmek, bir başkasının elini tutmak, sıkmak gibi hareketler de gözlenebilir

    Söz Yitimi (Aphasia):

    Bireyde zekâ geriliği, bellek bozukluğu, işitme özrü ve konuşma organlarında bozukluk olmadığı halde konuşma işlevinin yerine getirilmemesi durumudur. Bir beyin hasarı sonucu oluşan fonksiyonel bir bozukluktur. Beyindeki ilgili alanların tahribi sonucu, konuşma veya konuşulanı anlama yeteneğinin kaybıdır. Genelde afazi (söz yitimi/aphasia) birden ortaya çıkar, ancak beyin tümörü gibi yavaş ilerleyen hasarlarda ise zamanla oluşabilir. Afazili çocuklar şaşkındır ve duygusal yönden tutarsızlık gösterir. Yaygın sözleri hatırlayamaz ve basit komutlar dışındakileri anlayamaz. Afazi tanısı olan çocuklar bireyselleştirilmiş eğitim programından yararlandırılmalıdır. Ayrıca konuşma terapisi desteği alınmalıdır.

    Belirli Dil Yetersizlikleri

    Herhangi bir beyin sarsıntısı geçirmediği halde dil becerilerinin, bilişsel ve sosyal becerilerinin gerisinde olması durumudur. Bu çocuklarda toplumsal uyumda bir problem ya da zihinsel bir yetersizlik olmayabilir. Fakat dili etkin olarak konuşamamaktadırlar. Bu durum konjenital söz yitimi veya gelişimsel söz yitimi olarak adlandırılır.

    Beyin Felci İle İlgili Dil ve Konuşma Bozuklukları

    Beyindeki herhangi bir zedelenme nedeniyle zayıflık ve felç içeren bir durumdur. Beyin felci problemi olan çocuklar için konuşma ve dilin kazanımı oldukça zordur. Çoğunda algısal motor ve bilişsel yetersizlik bulunur. Kas gücü ve koordinasyonları da zayıftır. Bu nedenle zihinsel olarak normal gelişim gösterseler de kaslarını yeterince kullanamadıkları için sesleri çıkarmada zorluk çekerler. Beyin felçli çocukların hepsi aynı derecede zarar görmezler. Konuşma problemi, beyindeki zedelenmenin derecesi ve konuşma organlarını etkileme durumuna göre farklı derecelerde ortaya çıkabilir.

    İşitme Bozukluğuna Bağlı Konuşma Bozuklukları

    İşitme organlarından herhangi birindeki, sesleri beyne taşıyan sinirlerdeki ya da beyinde işitmeyle ilgili bölgedeki herhangi bir motor yetersizlikten dolayı, bireyin sesleri duyamaması konuşma seslerinin öğrenilmesini de engeller. İşitmedeki kayıp ne kadar büyük olursa konuşmadaki sorun da o kadar büyüktür. İşitme yeteneğini tamamen kaybetmemiş olanlar eğitim ve işitme cihazı kullanımının da etkisiyle konuşabilmektedirler. Ancak normal işiten yaşıtı çocuklarla karşılaştırılacak olursa konuşmasında bozukluklar görülebilmektedir.

    Disleksi

    olarak adlandırılan öğrenme bozukluğunda çocuklar, öğrenmeye yardım eden zihinsel organizasyon bakımından yeterli değildir. Dislekside konuşmada bir engel olmadığı halde sesli ve sessiz okumada ve anlamada görülen bir bozukluk söz konusudur. Zekâsı, görmesi, işitmesi yeterli olmasına rağmen okuma öğreniminde başarısızdırlar. Bu durum merkezi sinir sistemindeki bir bozukluktan kaynaklanır. En belirgin özelliği harflerin ve kelimelerin karıştırılması ve tersten algılanmasıdır. Disleksili çocuklarda sık karşılaşılan özellikler; b ve d, p ve q harflerini, 6 ve 9 sayılarını ters algılama, “ne” yi “en”, 3’ü E,32 yi 23 olarak algılama, okurken kelimeleri atlama, yön ve zaman kavramlarında zorlanma, gecikmiş ya da yetersiz konuşma, konuşurken anlama en uygun kelimeyi seçmede zorluk, okunmayan el yazısı sıralanabilir.

    Bilingualizm ve Yöresel Konuşmalara Bağlı Dil Bozuklukları

    İki lisanlılık ( Bilingualizm), iki lisana aynı zamanda maruz kalmayı ifade eder. İki dilin konuşulduğu ev ortamı, her iki dilin konuşmaya başlangıcında geçici gecikmeye neden olur. Fakat çocuklar genellikle 5 yaşından önce iki dili de ustaca konuşabilirler. Ayrıca yöresel dil kullanımları ve şive farklılıkları da çocukların dili yanlış öğrenmelerine, telaffuz zorlukları yaşamalarına neden olmaktadır. Yöresel konuşmalarda bir çeşit bilingualizm sayılabilir.

    Konuşma organlarının yapı bozuklukları

    Dudak ve damak yarıklığı,

    işitme düzeneği sorunları,

    ağız ve gırtlak yapısındaki bozukluklar, dişlerdeki yapı bozuklukları vb.)

    Merkezi sinir sistemi bozuklukları ( Beyin felci, öğrenme güçlüğü, söz yitimi vb.) Nörolojik bozukluklar (parkinson hastalığı, serebral palsi, spina bifida vb.)

    Duyusal yetersizlik ( İşitme kaybı, görme kaybı )

    Olumsuz çevre etmenleri ve taklit

    Güdüleme, uyarım ve teşvik eksikliği

    Travmalar Bilişsel bozukluklar ( Zekâ geriliği, down sendromu vb.)

    Duygusal-sosyal-psikolojik problemler ve ilgisizlik (Ciddi duygusal sosyal problemi olan anne-baba ya da çocuk, utangaçlık, dikkat çekme isteği, otizm vb.)

    Bilingualizm (İki lisanlılık)

    Aile ve Öğretmen Nasıl Yaklaşmalı:

    Dil ve konuşma güçlüğü çeken çocukların aile bireyleri, öğretmeni ve çevresindeki diğer bireyler onunla konuşurken dikkatle dinlemeli, göz teması kurmalıdır. Fakat bakışlarına endişeli ve gerilimli bir ifade yüklememeye çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki aile bireylerinin ve öğretmenin bazı davranışları ona zarar verebilir.

    Acımak, merhamet göstermek

    Endişeli bakışlar

    Konuşmasındaki problemden dolayı cezalandırma tehdidinde bulunmak ve suçlamak

    Akıcı konuştuğu bölümlerden çok problemli olan konuşması üzerinde durmak

    Akıcı olmayan konuşmayı kesmesini söylemek

    Konuşmaya başlamadan önce durup derin nefes almasını söylemek

    Durup tekrar başlamasını istemek

    Konuşmaya başlamadan önce düşünmesini önermek

    Zorlandığı kelimeleri kullanmamasını önermek

    Onun yerine cevap vermek ya da takıldığı yerleri tamamlamak

    “Hayır, dur yapamazsın” gibi ifadeleri sık kullanmak

    Onun yaşı ve olgunluk düzeyine uygun olmayan beklentiler içinde olmak çocuğa zarar veren davranışlardan bazılarıdır.

    Dil ve konuşma güçlüğü çeken çocukların normal çocuklarla aynı eğitimi aldıkları okullarda, bu öğrenciler arkadaşları tarafından merak konusu olacaktır. Çıkabilecek uyum sorunlarını ortadan kaldırabilmek ve diğer öğrencilerin yeni duruma eşlik edebilmelerini ağlamak amacıyla, öğrencilerin merakları doğru ve gerçekçi bilgilerle giderilmelidir. Okulda ve sınıfta düzenlenecek olan sosyal ve kültürel etkinliklere yetenekleri ve performansı ölçüsünde katılmalarına, sorumluluk almalarına özen gösterilmelidir. Bu öğrenciler sınıf mevcudu en az olan sınıflara yerleştirilmeli, öğretmenin konuşmasını en iyi duyabileceği ve öğretmeni en iyi görebileceği yere oturması sağlanmalıdır.