Kategori: Psikoloji

  • Suçlu Kim?

    Suçlu Kim?

    55 yaşlarında asık suratlı, hırslı, dediğim dedik, fazlaca konuşmayı vakit kaybı olarak gören bir insandı İsmail Bey. Doğduğu günden beri bir çocuğun yetişmesi için gereken yeterli ilgi ve sevgiyi babasından hiç görmemişti. Babasının verdiği emirlere hep sadık kalarak onun mesleğini yürütmüş, her zaman hayalini kurduğu mesleğini yapamamıştı. Oysaki o doktor olacak tüm insanlara yardım edecekti. Lisedeyken babasıyla bir defa konuşmayı denedi. Üniversite sınavına girerek hayatını kurtaracak izni alamadı. “O zaman evlenmeme izin ver” dedi babasına. Yıllardır aşık olduğu ama asla açılamadığı Sacide’yi okulun bittiği gün istemeye gitti annesi. Kız tarafı şaşkındı. Kızlarının lise mezuniyeti için sevinemeden bir de görücüleri ağırladılar. Uzun süre düşündükten sonra İsmail’in Sacide için hayırlı bir kısmet olacağına karar veren aile evliliği onayladı. İsmail Sacide’yi her şeyden çok önemsemesine rağmen bir kere bile ona sevdiğini söylemedi. Sacide ile bile çok nadir konuşup babasının dükkanındaki işine giderdi. Artık tek bir düşüncesi vardı; çocuğu olursa doktor olacak ve tüm insanlara yardım edecekti. Evlendikten iki yıl sonra Sacide bir kız çocuğu dünyaya getirdi. İsmail Bey, tıpkı babası gibi davranıyor ve asla kızına sevgi göstermiyordu.

    Kızını ilk ne zaman öptüğü sorulduğunda verdiği cevap bunu tarifleyen bir nitelik taşıyordu. İlkokula başladığı gün ilk defa kızının yanağına bir öpücük kondurmuştu. Yıllardır babasından korkan Semra tüm gün yüzünde kocaman bir gülümsemeyle dolaştı okulda. Babası ilk defa diğer çocukların babaları gibi davranmıştı. Babasıyla birlikte zaman geçirmek istiyordu ama yaşamı boyunca neredeyse hiç böyle bir durum söz konusu olmamıştı. Üniversite sınavlarına hazırlanırken sıkı sıkı tembihlenmiş, tıp fakültesi dışında hiçbir tercih yapamayacağı söylenmişti Semra’ya. Kızının ne düşündüğü hiç hesaba katılmıyordu. Tıpkı babasının yaptığı gibi meslek seçiminde Semra’ya yol gösterebilecek tek kişi baba İsmail’di. Oysa o tıpçı değil de anaokulu öğretmeni olarak düşlemişti mesleğini. Ters tepki verirse “hayırsız” evlat oluvereceğini çok iyi biliyordu. Babanın dediğini emir saydı ve İstanbul’da tıp eğitimine başladı.

    Ya Baba Sevgisi…
    Hep bir şeyler eksik kaldı Semra’da. O güne kadar babasında bulamadığı sevgiyi kendinden yaşça çok büyük insanlarla duygusal bir ilişki yaşayarak doldurmaya çalışmış, defalarca babasından büyük cezalar almış ama bu durumun önüne geçilememişti. Şimdi evli bir işadamıyla beraber Semra…

    Suç Kimin? Babanın mı, kızının mı?
    İsmail Bey, babasına hep kırgın kaldı. Hayırlı evlat oldu ama yürümek istediği yola konulan taş hiçbir zaman aklından çıkmadı ama kendine yenik düştü ve aynısını kızına yaptı. Kişilerin yapmak isteyip de yapamadıklarını çocuklarına yaptırmaya çalışmaları çok sık karşılaştığımız bir problem. Her insanın kendine ait düşleri ve yapmak istedikleri olduğu tıpkı bu tabloda olduğu gibi çoğu zaman hiçe sayılıyor.

    Oysa çocuklarının gelecek planlarına saygı duyup, onlara nadiren ve kısa cevaplar vermek yerine sevecen ve güven verici bir ses tonuyla anlaşıldıkları duygusu verilebilseydi ne İsmail bey ne de Semra bu durumda olurdu.

    Unutulmamalıdır ki, çocuğunuza karşı sergilediğiniz her davranış, söylediğiniz her söz ileride size sergileyecekleri tutumun göstergesidir. Onu her azarladığınız, her küçük düşürdüğünüzde içindeki sevginiz biraz daha azalıyor.

    Hep sevilen, artık dünyada olmadığınızda sevgi ile anılan bir baba olmak hiçte zor değil. Aile ile ilgili konularda çocuğunuzun fikrini almak, konuşurken tehditkar olmamak, en önemlisi de ona dokunarak sevildiğini hissettirmekten kaçınmayın. Hayatındaki seçimlere siz karar vermeyin. Gerekirse seçimleri üzerinde beraberce konuşup eksi ve artıları beraberce gözden geçirin. Aksi halde, sizin seçtiğiniz yolda ne kadar başarılı olursa olsun içinden hep size kızacak bir evladınız olduğunu unutmayın

  • Utanıyorum Sizden

    Utanıyorum Sizden

    Çekingen tavırlarıyla okulun görünmeyen sakin kızıydı Melike. Zil çalsın da teneffüse çıkalım diye bin bir numara yapan arkadaşları gibi değildi. İlk ders saati gelir, en arkadaki sırasına oturur, okul bitiş saatine kadar neredeyse hiç yerinden kalkmazdı. Öğretmeninin göz ucuyla da olsa ona bakması tüm gün yüzünün kızarık olması için yeterliydi. Sorulan sorulara cevap vermek onun için tam bir kabustu. Ona göre, söyleyeceği her kelime arkadaşları için alay konusu olacaktı. Ders anlatmak için tahtaya kalkmak, herhangi bir topluluğun önünde adını söyleyebilmek bile zordu. Bir işle uğraşırken bir başkası tarafından izlenmek istemezdi. İnsanların gözlerinin içine bakamaz, haklı olduğu konularda bile kendini savunma çabası içine girmezdi. Kendini ifade etmek, istemez, fikri sorulunca “katılıyorum” demeyi tercih ederdi. Topluluk önünde konuşmak zorunda olduğunda vücudunun verdiği tepkiler adeta onu utandırmak için birbiriyle yarışırdı. Bu gibi durumlarda, kalbi her zamankinden daha hızlı çarpar, elleri titrerdi. Elini kolunu nereye koyacağını bilemez, sırılsıklam terlerdi.

    Babası, çok fazla gülmeyen, zoraki konuşuyormuş gibi görünen bir adamdı. Annesi, kızının babasına benzediğini düşünüp konu üzerinde fazlaca durmamayı tercih etti ama yıllar geçtikçe melike daha da kötüye gidiyordu. Utangaçlığı ve insanların onun hakkındaki düşüncelerine çok fazlaca önem vermesi yüzünden okul fobisi oluştu. Lise eğitimine başlamadan okulu bıraktı. Artık sadece evde oturup insanların fikirlerinden uzak kalması gerektiğini düşünüyordu. Ona göre etrafındaki herkes onu beceriksiz ve çirkin görüyordu. Topluluk önüne çıktığında panik olması, yalnızken yapmadığı birçok sakarlığı da beraberinde getiriyordu.

    Bir gün bir televizyonda bir röportaj izledi. Onun yıllardır yaşadığı tüm sıkıntılar tek tek tarif ediliyor ve bu durum sosyal fobi olarak betimleniyordu. Programdaki uzman, bir psikolog ve bir psikiyatristin eş zamanlı çalışmasıyla sorunun ortadan kalkacağını söylüyordu. Melike, öğrendiklerin ailesiyle paylaştı ve uzmanların yardımıyla bu sorunu çözmeye karar verdiler. Melike’nin en büyük şansı o TV programını izlemesiydi. Çünkü günümüzde bu belirtiler halk arasında hastalık olarak değil de sadece bir kişilik özelliği olarak tanımlanıyor.

    Utanma Değil Sosyal Fobi

    Sosyal fobi, sosyal ortamlarda duyulan aşırı kaygı durumu olarak tanımlanır. Çevredeki başka kişi ya da kişiler özellikle de yabancılar sosyal fobiklerin aşırı derecede kaygı, huzursuzluk ve sıkıntı yaşamalarına sebep olur. Eleştirilme korkusu yüzünden yapmak istedikleri birçok şeyi yapmaktan vazgeçer, kendilerince kaderlerine razı olurlar. Birçoğu için aslında en büyük kabus, tedirginliklerinin diğerleri tarafından fark edilmesidir. Kızarmak, ellerinin titremesinin başkaları tarafından görülmesi en büyük işkencedir. Genelde kaçış yolu olarak insanlardan kaçmayı, gözlerden uzak sakin bir yaşam sürmeyi seçerler. Yaşam boyu görülme prevelansı ile ilgili rakamlar % 3’le 13 arasında değişmektedir. Sosyal fobinin tedavisinde hem farmakolojik hem de psikoterapötik yaklaşımlar etkili olmaktadır. Psikiyatrist, verdiği antidepresanlarla hastalığı durdururken, psikolog kişinin oluşturduğu olumsuz düşünce kalıplarının, gerçekçi olmadığını görmesine olanak tanır. Sosyal fobi de olumlu düşünmenin önemi birçok araştırmayla kanıtlanmıştır.

  • Yalnızca Ben

    Yalnızca Ben

    Çok güzel bir peri kızı olan Ekho, kendisine aşık olanlarla asla ilgilenmez, hiç kimseye yüz vermezdi. Bir gün Narkissos ile karşılaştı. Narkissos çok yakışıklı bir avcıydı. O güne kadar kimseleri beğenmeyen Ekho, bu genç avcıya ilk görüşte aşık oldu. Ancak Narkissos bu sevgiye karşılık vermedi ve peri kızının yanından uzaklaştı. Ekho kara sevdaya tutulmuştu. Günden güne eriyip bitti ve öldü.

    Olimpos dağında oturan tanrılar bu duruma çok kızdılar ve Narkissos’u cezalandırmaya karar verdiler. Günlerden bir gün av izindeki Narkissos susadı ve bitkin bir şekilde bir nehir kenarına gitti. Su içmek için eğildiğinde, sudan yansıyan kendi yüzünü ve vücudunun güzelliğini gördü. O da daha önce fark edemediği bu güzellik karşısında adeta büyülendi. Yerinden kalkamadı, kendine aşık olmuştu. Kendi görüntüsünü o ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmişti . O şekilde orada ne su içebildi, ne de yemek yiyebildi, aynı Ekho gibi Narkissos ta günden güne erimeye başladı ve orada sadece kendini seyrederek ömrünü tüketti.

    Bu hikaye bizlere narsistik kişilik bozukluğunu tarifler. Narsistik kişilik bozukluğu olan kişiler, özel olduklarını, bu yüzden birçok ayrıcalık taşıdıklarını düşünürler. Etraflarındaki herkesin onlara özel davranmalarını isterler. Ünlü olma, beğenilme, tanınma isteğiyle yanıp tutuşurlar. Empati yeteneğinden yoksundurlar, kimseyi düşünmezler ama herkes onları düşünsün onların isteklerine itaat etsin isterler. Eleştirilmek en büyük kabuslarından biridir. Yapılan eleştiriye ya şiddetli bir öfke nöbetiyle ya da kayıtsızlıkla karşı tarafı küçümseyerek karşılık verirler.

    Dramatik gösterişler, duygusal patlamalar, çılgınca değişken tavırlar narsistlerin karakteristik özelliklerindendir. Onun yaptığı herşey doğrudur. Ona göre, her ortamda kıskanılan imrenilerek bakılan sadece ve sadece kendisidir. Başkalarının zaaflarından yararlanıp, hedeflerine ulaşmayı amaç edinirler. Sıra beklemek, rica etmek, yol vermek, yardım etmek asla bir narsiste göre değildir.

    Dostluklar veya özel ilişkiler yanlızca onları beslediği, çıkarlarını koruduğu, hedeflerine ulaşmaya yardımcı olduğu için vardır. Narsistlerin dostları yada sevgilileri sıklıkla daha once narsistik bir anne yada babaya sahip olmuş kişilerdir. Çünkü, çocukluklarında görüp sevgi sandıkları ilgisizlik ve bencillik onlara yabancı gelmez. Sevgi anlayışları narsist bir kişiye göre şekillenmiştir. Bu yüzden narsistik bir eş ile birlikte olduklarında kendi haklarını aramayı düşünmezler ve ilişkilerini devam ettirerek eşlerinin kendilerini hiç bir karşılık vermeden kullanmalarına izin verirler.

    Yalan, narsist tutumun vazgeçilmez bir özelliğidir. Kendisi hakkında verdiği tüm bilgi, bir aldatmacadan ibaret olabilir.

    Narsizimin nedenleri konusunda bir çok kuram bulunmaktadır. Bir kurama göre, 18. aydan itibaren anneden bağımsızlaşmaya başlayan çocuk, ihtiyaçlarına eskisi kadar çabuk ve duyarlı yanıtlar alamadığında narsistik kişilik bozukluğunu geliştirecektir. Bir diğer kurama göre, erken çocukluk döneminde yaşantılanan istismar ve travma süreçleri yani erken çocukluğun narsistik kırılmaları, yetişkinlikteki narsist kişiliğe zemin hazırlamaktadır.

    Genelde ergenlik çağının başında ortaya çıkmaya başlayan narsistik kişilik bozukluğunun toplumdaki yüzdesi % 1 den daha azdır. Narsistik kişilik bozukluğu vakalarının yarısından çoğunu erkekler oluşturmaktadır.

    Narsist bir kişi, kişilik özelliklerinden dolayı değil de başka problemlerinin çözümü için psikologa ya da psikiyatriste gelir. Kendilik değerleri son derece kırılgandır. Dünyaya çok sağlam başka bir kendilik değeri sunar ve ona göre yaşamaya çalışırlar. Genelde, kendilik değerleri arasındaki çatışma sonucu depresyona girer ve terapiye başlarlar.

    Bu kişiler için terapiye başlama fikri zor kabul edilebilecek türdendir. Çünkü onlar, kimseye ihtiyaç duymayacak kadar özel ve üstün niteliklere sahiptirler. İşte bu noktada gerçeğe dayalı tüm yorumları reddederek terapiye son verme girişimi gözlenebilmektedir. Tedavi süreci başarıyla tamamlandığında ise kişi, kendine ait abartılı beklentilerinden kurtularak ilişkilerinde gerçekçi ve yalandan uzak bir yaşam sürer.

  • Zihninizi Kemiren Düşünceler

    Zihninizi Kemiren Düşünceler

    Çoğumuz zaman zaman ocağı ya da sokak kapısını kapatıp kapatmadığımızdan emin olamayız ya da kapattığımızı bildiğimiz halde gözümüzle görüp durumun doğruluğunu teyit etmek isteriz. Bazı insanlar temizlik konusunda aşırı titizdirler. Dua ederken aynı şeyi tekrarlamadan rahat edemeyen ve bu yüzden duanın sonunu bir türlü getiremeyen insanlar da vardır.

    Bazı insanlarda bu durum o kadar artar ki hayatları dayanılmaz bir duruma gelebilir.Bu tekrar ve takıntılar, kişinin kendisine hiç uymayan bir düşüncenin aklına sürekli gelmesiyle oluşur. Örneğin oğluna çok düşkün bir annenin oğlunu öldürme düşüncesinin hiç aklından çıkmaması, aile bireylerine karşı duyulan cinsel dürtü ve istekler bu duruma örnek gösterilebilir.

    Bu evham ve takıntılar kişinin en hassas olduğu konuyla ilgili kendisine en ters gelebilecek şeylerdir. Çok temiz bir insan, her şeyi pis hissettiğinden sürekli temizlik yapar ve bu hayatını çekilmez bir hale getirir. Oğluna çok düşkün olan anne oğluna zarar verme korkusuyla bıçak, makas ve hatta tırnak makasına dahi dokunamaz.’’cinsel olarak bir zarar veririm’’ düşüncesiyle ailedeki çocuklar ve karşı cinsle aynı ortamda bulunmayanlar da vardır. Bazı insanlar ‘’gün gelir arabam olursa lastikleri patladığında değiştiririm’’diyerek araba lastiği alıp bir kenara koyalar.

    Tüm bu anlatılanlar belki çoğunuza komik gelebilir. Aslında bu dertten muzdarip olanlardan da bir farkınız yok. Onlarda sizin gibi düşünüyorlar.Komik ve abartılı buluyorlar tüm yaptıklarını. Buna rağmen kendilerine oldukça sıkıntı veren bu düşüncelerin zihinlerini kemirmesine engel olamıyorlar. Bu insanlar içlerindeki sıkıntıyı bir nebze olsun azaltabilmek için yaptıkları davranışlar yüzünden çevreleri tarafından tepki görüyorlar. Örneğin, aşırı temizlik yapan bir kadının su ve deterjan harcamaları yüzünden eşiyle büyük kavgalar yaşaması v.b.

    Böyle bir derdi olan insanlar genelde kendilerini gizlerler ya da duruma dair mantıklı açıklamalar yaparak yaptıklarını ört bas ederler. Bu saçma sapan düşünceleri yüzünden kınanacaklarından deli damgası yiyeceklerinden korkarlar. Çok dindar kişiler dine ve peygambere karşı küfür ve inkar düşünceleri yüzünden büyük bir suçluluk duygusu içindedirler. Ayrıca bu insanların çoğu abdestinin ve namazın tam olmadığı düşüncesiyle abdest ve namazını sürekli tekrarlar ve bu durum onları ibadet etmekten hatta dinden uzaklaştırabilir.

    Peki Nedir Bu Evham?

    Obsesif kompulsif bozukluk adını verdiğimiz bu hastalığın en temel özelliği kişide yoğun sıkıntı ve zaman kaybına neden olan obsesyon ve kompülsyonlardır. İstenmeyen, sıkıntıya neden olduğu halde zihni sürekli meşgul eden yada tekrarlayıcı bir şekilde akla gelen düşünceler, dürtüler obsesyon adını alır. Obsesyon halk arasında kullanılan vesvese nin karşılığıdır. Obsesyonun bir sonucu olarak obsesyonun verdiği sıkıntıyı azaltmak amacıyla ya da bireyin katı kurallarına rağmen yapmaktan kendini alamadığı tekrarlayıcı davranışlara kompulsiyon denir.

    Takıntı cinsi teşhisi koymak adına önemli değildir. Ne tür takıntısı olursa olsun kişi obsesif kompulsif bozukluk tanısı alır. Hasta genelde obsesyonları tetikleyecek durumlardan kaçınır. Örneğin ,kirlilik obsesyonu olan hasta mikrop bulaşır düşüncesiyle hiçbir yere dokunmaz.

    OKB genelde 20’li yaşlarda başlar ve kronik bir seyir gösterir. Hastalık doğal seyri içerisinde özellikle stresle beraber şiddetlenebilir. Daha sonra belirtiler bir süre azalabilir.

    Hafif vakalarda dahil edildiğinde yaşam boyu rastlanma oranı %5.9’dur. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre OKB’nin biyolojik yönü ağır basmaktadır. Beyinin bazı bölgelerinde serotonin ve dopamin salgılamasındaki bozukluk OKB’nin ortaya çıkış nedenidir. Ayrıca bu kişilerin beyinlerinin bazı bölgelerindeki kan akımı ve metabolizmada artışlar görülür. Hastaların birinci dereceden akrabalarında hastalığın %35 oranında görülmesi OKB’nin kalıtımla ilişkisini destekler.

    OKB’nin tedavisinde bilişsel ve davranışçı terapi ve ilaç tedavisi kullanılır. İlaçla mı yoksa terapiyle mi tedavi edilmeli sorusuna aranan yanıt doğrultusunda yapılan araştırmalar, en iyi sonucun her ikisinin de birlikte yapıldığında elde edildiğini göstermektedir

  • Mevsim Geçişlerinde Ruh Hali ve Mevsimsel Depresyon

    Mevsim Geçişlerinde Ruh Hali ve Mevsimsel Depresyon

    Mevsim geçişlerinde hava sıcaklığının ve günışığı seviyesinin sürekli değişkenlik göstermesi ruh sağlığını da olumsuz etkiler ve bu etki kişiden kişiye farklı düzeyde olabilir. Sonbaharın gelmesiyle doğa yazdan gelen canlılığını terk etmeye başlar, gündüzler kısalmaya ve güneş ışığı azalmaya başlar. Güneş ışığının azalması sonucunda mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonin salgılanması azalırken melatonin salgısında artış olur. Melatonin havanın kararmasıyla birlikte salgılanmaya başlar ve uykuyu arttırır. Serotonin azalması ise halsizlik, bitkinlik, yorgunluk, isteksizlik gibi belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu durum kış depresyonu da denilen mevsimsel depresyon bozukluğa yol açabilir. Mevsimsel depresyon; sonbahar ve kış aylarında görünen ve genellikle yaz başlangıcı ve ilk baharda belirtileri azalan bir depresyon şeklidir.

    Gündüzlerin kısalıp daha az ışıklı günlerin gelmesiyle kendini göstermeye başlayan mevsimsel depresyonla her yaş bireyin karşılaşması mümkünken, genetik faktörlerinde yatkınlığa etkisi yüksektir. Ailede depresyon varsa, özellikle birinci derece akrabalarda, o kişinin depresyon riski daha yüksek olacaktır. Bunun yanı sıra Psikolojik faktörler, kişilik özellikleri, başa çıkma mekanizmaları denilen kişinin rezervleri depresyona yatkınlık ya da koruyucu olabilir. Biraz titiz, obsesif kişilik yapısı, bağımlı kişilik, sosyal faktörler, toplumsal belirsizliklerin olduğu dönemler veya kişinin kendi özel hayatında yine belirsizliklerin, geçişlerin olduğu dönemler, kayıpların olduğu dönemler biraz daha depresyona yatkınlığı arttırabilir.

    Bu süreçte görülmesi muhtemel belirtiler, hayattan zevk almama, mutsuzluk, hiçbir şey yapmak istememe, önceden zevk aldığı etkinliklere katılmak istememe, asabiyet, hassasiyet, ağlama nöbetleri, enerji kaybı, yorgunluk, halsizlik, çökkünlük, sosyal geri çekilme, aşırı uyku hali, önceleri zevk alınan şeylerden artık zevk alamama, iştahta artış, konsantre olmada güçlük, okul ve iş hayatında performans düşüklüğü, cinsel isteksizlik gibi sıralanabilir. Mevsimsel depresyonu diğer depresyon biçimlerinden ayıran fark, belirtilerin (en az iki yıl arka arkaya) mevsim içinde yalnızca birkaç ay sürmesi, diğer mevsimlerde olmaması ve bu durumu açıklayacak başka bir durum olmamasıdır.

    Kendinizde buna benzer belirtiler görüyorsanız bir psikolog ve/veya psikiyatra başvurmanız ve profesyonel yardım almanız sizi belirtilerin kronik hale gelmesinden kurtaracaktır.

    Peki depresyondan kendimizi nasıl koruyabiliriz?

    Yaşantımıza stresi azaltıcı öğeler katabilmek, günlük yaşantımızda değişiklik, spor, yüzme, yürüyüş, egzersiz, sosyal aktivitelere ağırlık vermek hoşa giden etkinlikleri arttırmak, sevdikleriyle daha sık görüşmek, hayatı ve günü ertelemeden her an daha aktif ve enerjik olabilmeye motive olmak sayılabilir. Bu dönemde yaşanan isteksizlik, yapmanız gereken görev ve sorumlulukları ertelemeye sebep olur. Aksatılan sorumluluklarda yeni stres kaynağı ve huzursuzluğa sebep olacaktır. Bu yüzden yapılması gereken görev ve sorumlulukların üstüne gidip ertelemeden başlamak motivasyonu arttıracağı gibi daha iyi hissetmenize de olanak sağlayacaktır.

  • Deprem ve İnsan Psikolojisi

    Deprem ve İnsan Psikolojisi

    Deprem ve benzeri (Sel, yangın vb.) doğal afetlerin tahribatı sadece yıkım ve ölümlere sınırlı olmadığı gerçeğinin önemini, deprem sonrası insanda görülen psikolojik sorunlarla da değerlendirmek gerek.

    Depremi ciddi bir travmatik olay olarak düşününce deprem sonrası görünen en yaygın rahatsızlığı Posttravmatik stres bozukluğu olarak ele almak daha doğru olacaktır Posttravmatik stres bozukluğu, kişinin ruhsal ve bedensel bütünlüğüne ciddi bir tehdit olarak algıladığı ve kişide derin tahribatlara yol açabilecek her türlü olay olarak tanımlanabilir.

    Deprem gibi afetin neden olduğu posttravmatik stres bozukluğunun insanda yarattığı, huzursuzluk, güvensizlik, her an kötü olayların yaşanacağı kaygısı vb depresif belirtiler ile yaşam kalitesinin bozulması gibi etkilerde, kişinin üretkenliğinden sosyal yaşamındaki ilişkilerine kadar negatif etkilerin olacağı ve bu yönden de bakılarak önlemlerin alınmasını gerektiren sosyal bir sorundur.

    Depreme maruz kalmış bireyler uzun süre bunu zihninde tekrar tekrar canlandırır ve yaşar. Olayın ilk yaşandığı evrede akut stres tepkisi oluşur ve bu evre ilk dört hafta içinde ortaya çıkar 2 gün ile bir ay sürer. Şok durumu, şaşkınlık, donukluk, ne yaptığını bilememe hali, dehşet, korku, çaresizlik, panik hali görülebilir. Yaşanan artçı sarsıntılar, akut durumun yoğun yaşanmasına, kaygı ve korkunun tekrarına sebep olur.

    Daha önce deprem geçmişi olmayan bireyler yaşama ve dünyaya kendini güvenle bağlı hissederlerken deprem gibi ani bir olay sonucunda yaşama olan güvenini kaybetmiş hisseder ve bu durum yoğun kaygıya sebep olur, ölüm korkusu, yakınlarının güvenine dair oluşan korku hiç bir şey yapamama, olanı değiştirme gücüne sahip olamama duygusu bireye çaresizlik hissini en üst düzeylerde yaşatacaktır.

    Ani seslere karşı aşırı duyarlılık, her an kaygı hali, huzursuzluk gibi semptomlara akut dönemde çok sık rastlanır, yaşanan tüm bu olumsuzluklar düşlerde çok sık yinelendiğinden uyku bozulur  ve bazen kişi sırf bu olumsuzlukları tekrar yaşamamak için kaçınma davranışı olarak uykudan kaçabilir ki bu durum sonraki süreçte ciddi uyku problemlerine sebep olabilecektir. Kişi korku ve çaresizlik içindedir, umutlarını, geleceğini yitirmiştir, yaşadıklarına inanamamaktadır, aşırı sinirlilik ve ani öfkelenme olabilir. Bazen duygularını yitirmiş gibi hissedebilir, ağlayamaz, duygularını ifade edemez. Yaygın vücut ağrıları, taşikardi (çarpıntı), kendinden geçme, nefes darlığı gibi fiziksel       

    Depremin olduğu anda kişinin nerde olduğu ve ne şekilde konumlandığı da sonraki süreçte yaşayacağı psikolojik rahatsızlığın şiddetinde önem arz etmektedir, Örneğin, 1999 Körfez depreminin gece yarısı olması bir çok insanı yatağında yakalamış olması, sonraki süreçte yapılan izlenimlerde yatak odasına girememe, yatağa yatamama gibi fobik davranışların  oluştuğu gözlemlenmiştir. Deprem üzerinden yirmi yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen yapılan bazı çalışmalarda Posttravmatik stres bozukluğu rahatsızlığının yaygınlığı %23-43 aralığında olduğu saptanmıştır.

    Depremin yarattığı Posttravmatik stres bozukluğunun  tahribatlarının onarılmasında neler yapılmalı?

    Deprem sonrası yapılacak ilk müdahalenin, gıda, barınma, fiziksel yaralanmaların tedavisi  gibi daha çok hayatta kalmaya dönük birincil ihtiyaçları karşılamaya yönelik olmalı, yaşamın bir an önce normalleştirilmesi ileriki dönemde çıkacak psikolojik sorunların azalmasında yararlı olacaktır.

    Travma ve kayıp sonrası duyguların paylaşılması, sıkıntıyı azaltacağından, Depreme maruz kalmış kişilerin üzüntülerini, korkularını, kaygılarını, yakınları ile paylaşmasının zemini hazırlanarak, bu yolla duygusal boşalım ve rahatlama sağlanmalıdır.

    Deprem sonrası akut  dönem (ilk bir ay) atlatıldıktan sonra, kurulacak psikoterapist ekiplerince, yapılandırılmış görüşmelerin, bir takvim çerçevesinde başlanması ve minimum üç yıl izlenmesi sağlanmalıdır.

  • Çocuklarda Öfke Problemi

    Çocuklarda Öfke Problemi

    Öfke doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkidir. Öfke diğer duygular gibi son derece doğal bir duygudur. Ancak öfke kontrol edilemeyen, yıkıcı bir biçimde davranışlara yansıyarak saldırgan tepkilere dönüştüğünde problem yaratır.

    Bebekler öfkelerini, ağlayarak, kollarını sallayarak, bacaklarıyla tekme atarak dile getirirler. 18.aydan sonra bu ifade pek çok annenin de deyimiyle “sinir krizine” dönmektedir. 2 yaşın sonuna doğru zirveye ulaşan bu krizler, ifade edici dilin gelişmesiyle yavaş yavaş azalır. Çünkü çocuklar isteklerini ifade etmede, dili kullanırlar ve isteklerini konuşarak ifade ederler. Dil ve konuşma problemi olan çocukların öfke krizlerini çok sık yaşaması bu durumla bağlantılıdır. Kendisini ifade edemeyen, anlaşılmayan, ihtiyaçları karşılanmayan çocuk öfkelenir. Bunun yanı sıra çocuklar;

    • Yaşına ve gelişimine uygun olmayan beklentilerde bulunduğumuzda ve çocuğu bunun için zorladığımızda,

    • İsteklerini veya ihtiyaçlarını küçümseyip, göz ardı ettiğimizde,

    • Bir birey olarak yetişmesini, dünyayı deneyimlemesini engellediğimizde,

    • Adaletsiz ya da tutarsız davranışlar sergilediğimizde,

    • İçsel bir çatışma ve kriz yaşadığında,

    • Aile içinde şiddet yer aldığında ve bu noktada anne-babayı model aldığında,

    • Çocuk baskılandığında, kendisini ifade edemediğinde, anlaşılmadığında öfkelenir.

    Çocuk bu kadar yoğun duygular yaşarken, kendini dinleyecek anlayacak sakin bir yetişkine ihtiyaç duyar. Yoğun öfke problemi yaşadığı süre içerisinde onu azarlamak, kızmak yerine yanında olduğunuzu söylemeli ve onu ancak konuşursa anlayabileceğinize ikna etmelisiniz. Daha az öfkelendiği ya da az da olsa sakinleştiği zaman problem çözme çabası içine girmelisiniz. Zira kriz anında problemi çözme yaklaşımınızı duymayacaktır.

    Sakinleştiği bir zamanda duygularını tanımlaması ve ifade etmesi için duygular üzerine konuşup duygu çalışmaları yapabilirsiniz. Çocuklar duyguları ve duygularını ifade etmeyi anne-babadan öğrenir. Bu sebepten onlara model olmalı, iletişiminize dikkat etmeli, konuşurken duygularınızı ifade etmeli ve duygularınızı iyi yönetebilmeyi öğrenmelisiniz. Kararlı ve tutarlı olmalısınız. Ağlama nöbeti ve öfke patlaması yaşadığı bir durumda sırf ağladığı için istediğini verirseniz karşınıza sürekli ağlama krizleri ile çıkacaktır.

    Öfke kriz anlarını yönetebilmek, çocuğun duygusunu açığa çıkarıp öfkesini sağlıklı bir şekilde ifade etmesini sağlamak için bir uzman desteğine başvurmanız faydalı olacaktır.

  • Partnerler Arası Etkileşim ve İlişki Çeşitleri

    Partnerler Arası Etkileşim ve İlişki Çeşitleri

    İnsan biyo-psiko-sosyo-kültürel bir varlıktır. Biyolojik olarak bir işleyişimizin olmasının yanında psikolojik süreçlerimizin olması, yaşadığımız coğrafyanın belirledikleri ile birlikte sosyal bir çevre içerisinde diğer insanlarla olan etkileşimlerimiz var oluşumuzun parçalarıdır ve bizi belirlemektedir.

    Diğerlerine ait olma ve bağlı olma ihtiyacı olarak tanımlanan ”ilişkili olma” temel psikolojik ihtiyaçlarımızdan bir tanesidir. İlişkilerde tekrarlanan etkileşim örüntüleri ortaya çıkmaktadır ve bu durum ilişkinin çeşidini belirlemektedir. Dört ayrı ilişki çeşidi vardır.

    1-Simetrik etkileşim ve ilişkide, bir tarafın gösterdiği davranış diğer tarafın davranışını da belirlemektedir. Bu durum güç çatışmalarının yaşanmasına sebep olabilmektedir. Çiftlerden birinin mesajlara geç cevap vermesi ile diğerinin de geç cevap vermesi buna örnek olarak verilebilir.

    2-Tamamlayıcı etkileşim ve ilişkide ise, kişiler birbirinin zıttı davranışlar ile birbirlerini tamamlarlar. Örneğin, birinin dağınıkken diğerinin toplu olması.

    3-Paralel/Eşit etkileşim ve ilişkide ise, bu örüntüde partnerlerden birinin kendi ihtiyacını karşılamaya yönelik davranırken aynı zamanda karşı tarafın da ihtiyaçlarına yöneldiği zamanların da olması ile ilişki içerisinde uyum sağlamasıdır. Örneğin, bakım veren kişi bakım isteyen kişi de olabilir.

    4-Meta-Komplimenter ilişkide, hem tamamlayıcı hem simetrik özelliklerin aynı zamanda olmasıdır. Örneğin, partnerlerden birinin bana hiç sarılmıyorsun dediğinde diğeri sarıldığı zaman ben dedim diye demesi ya da sarılmadığında ise dediğim halde sarılmadın demesi buna örnek olabilir.

    Uzun süreli ilişkilerde tekrarlayan bu iletişim şekilleri ve ilişki örüntüleri ilişkiyi belirleyici niteliktedir. Bu gibi durumlar baş edilmesi zor duygu, durum, olayların yaşanmasına sebep olabilmektedir. Bu gibi can sıkıcı durumlarda bir uzmandan destek alabilirsiniz.

  • Depresyonun Mevsimi Var Mıdır?

    Depresyonun Mevsimi Var Mıdır?

    Depresyon; arkadaşlarımız, yakınlarımız, çevremizdekiler çoğu kişiden duymuşuzdur bu kelimeyi “Depresyondayım.’’ Peki nedir bu depresyon? Aslında depresyon, temel belirtileri; isteksizlik, hayattan zevk alamamak, içinden hiçbir şey gelmemek olan bir hastalık halidir. Depresyon; düşüncelerimizi, duygularımızı, vücudumuzu etkileyen bir hastalıktır. Yani yemek yememizi, uykularımızı, sağlıklı düşünce üretmemizi etkileyen bir hastalıktır. Depresyonda olan bir kişi; ailesinden, arkadaşlarından uzaklaşır, etkinliklere sosyal ortamlara girmekten kaçınır. Depresif olan kişiler her şeye ümitsiz bakar, hayatında olan olumsuzluklardan hep kendini suçlar ve kimsenin ona yardım edebileceğine inanmama eğilimindedir.

    Peki neden depresyona gireriz? Geçmişte yaşanan travmalar, bir yakınımızın kaybı, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi depresyona neden olabilir. Ailesinde depresyon tanısı alan biri varsa diğer aile fertleri de depresyon açısından risk altındadır, yani kalıtsallık bu hastalığın önemli nedenlerindendir.

    Depresyon kadınları 2 kat daha seviyor. Hormonel etkiler, adet döngüsündeki değişiklikler ve aile içerisindeki sorumlulukların daha fazla oluşu kadınların ruh dengesini olumsuz etkiliyor. Tüm bu etkenler kadınların depresif duygu durumu, çökkünlük, kaygı ve endişe gibi duyguları daha fazla yaşamalarına neden oluyor. Bu nedenle de depresyon kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla yaşanıyor. Öyle ki depresyon her 4 kadından birinde görünürken, erkeklerde bu oran 8 erkekte bire kadar düşüyor.

    Peki depresyonun mevsimi var mıdır?

    Vücudumuzun bir dengesi vardır. Vücudumuz her mevsim değişikliğine ayak uydurmalıdır. Bazılarımız yeni mevsimin ritmine ayak uyduramaz ve dolayısıyla vücudumuz bundan etkilenir. Mevsim değişikliklerinde beynimizdeki bazı hormonlarda değişime uğrarlar. Beynimizdeki bu serotonin, melatonin hormonlarının değişime uğraması depresyona yol açmaktadır.

    Antik çağlardan beri insanların her bahar mevsiminde ruh hallerinde değişimler olduğu gözlemlenmiştir. Bu değişimlere adaptasyon sağlamak ve hazırlanmak için her toplumun kendine özgü ritüelleri vardır. (Hıdırellez, bahar şenlikleri gibi)

    Havaların soğumaya ve güneşin yüzünü daha az göstermeye başladığı bu günlerde insanların birçoğunda karamsarlık, mutsuzluk gibi sorunlar yaşanabiliyor. Yaz mevsimi insanların işlerinin azaldığı, doğanın tazelendiği, tatillerin yapıldığı bir mevsim. Bu arada gündüzler uzuyor ve insanların iş sonrasında kendilerine zaman ayırabiliyor. Yazın yaşanan tüm bu canlanmaya karşı sonbahar ve kış döneminde tersine bir dönem yaşanıyor. Gündüzler kısalmaya, havalar değişmeye, doğa hüzne bulanmaya başlıyor. Bu değişimden insanlar da nasibini alıyor. Güneşi az görmek, iş sorumluluklarının artması, okulların başlaması, havaların serinlemesi insanlarda birtakım ruhsal değişimlere neden olur. İşte burada sonbahar depresyonu ortaya çıkıyor.

    İçinde bulunduğumuz yaşam koşullarıyla beraber kışın yapamadıklarımızı baharın gelmesiyle yapma kaygısı da bahardan beklentilerimizin artması bizi depresyona sürükleyebilir. Bu da ilk bahar depresyonudur. Bazı insanlarda ise yeni bir mevsime yeni bir havaya uyum sağlama konusunda kaygı oluşabilir. Ayrıca diğer faktörler kansızlık, vitamin eksikleri, tiroid bozuklukları gibi organik nedenlerde bahar yorgunluğu ve depresyona yol açabilir.

    Ne Yapmalıyız?

    Gün ışığından olabildiğince yararlanmalıyız. Gün ışığında bir yürüyüş yapmak mevsimsel depresyondan çıkmamız için önemlidir. Güneş ışığı; vücudun ihtiyacı olan birtakım hormonların salgılanmasına yardımcı olacaktır.

    Uyku saatleri ve uyku düzenini sağlamak vücudun mevsim geçişine karşı biyo ritmini dengede tutmada önemli bir husustur. Vücudun uyku ihtiyacının gerektiği kadarıyla karşılanmasında yarar görülmektedir. Erken yatıp erken kalkmak, her gün aynı saatte uyumak yorgunluk ve stresi azaltır.

    Düzenli egzersizler yapmak, örneğin her gün yarım saatlik normal tempoda bir yürüyüş olabilir. Bunun yanı sıra düzenli olarak yapılan bir spor seçilebilir, koşmak, yüzmek gibi yapılan düzenli egzersizler beyine mutluluk hormonu salgılatır, enerji verir, kas iskelet ve sinir sistemini güçlendirir. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar vasıtalara bağımlı yaşamakta hemen hemen hiç yürümemektedir. Bunun yerine kısa mesafelere yürüyerek gitmek, arabayı özellikle uzağa park etmek, toplu taşıma kullanıyorsak iki üç durak önce inmek yararlı olacaktır. Yine asansör yerine merdivenleri yürüyerek çıkmak, oturarak çalışıyorsak 1 saatte bir kalkıp dolaşmak gibi pratik çözümler üretilebilir.

    Düzenli beslenmek önemli mevsimine göre sebze ve meyveler tercih edilebilir. Kafein ağırlıklı içeceklerdense bitki çayları tercih edilmeli su tüketimi artırılmalıdır.

    Yanında olmaktan keyif alabileceğiniz, pozitif enerji aldığınız kıymetli aile yakınlarınızla, dost ve arkadaşlarınızla daha verimli ve fazla vakit geçirmeye önem verin. Özellikle bu tür dönemlerde bu kıymetli insanlar sizin daha çok gülümsemenizi ve daha çok enerjik olmanızı sağlayacaktır.

    Freud’un dediği gibi “Dengeli ve mutlu bir hayat için çok çalışmak ve çok sevmek gereklidir.”

  • Sigaranın Çocuk Sağlığı Üzerinde Etkileri

    Sigaranın Çocuk Sağlığı Üzerinde Etkileri

    Sigara (tütün) kullanımının yol açtığı ölümler, dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Dünya üzerinde yılda yaklaşık on milyon insan bu nedenle yaşamını yitirmektedir. Sigaranın neden olduğu ölümler ve hastalıklar dışında da ciddi bir ekonomik kayıp olduğu da bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Sigaranın yol açtığı hastalıklar tedavisine harcanan sağlık giderleri oldukça yüksektir.

    Sigarayla ilgili yapılan 40 binden fazla araştırma sonucunda Koah, kroner kalp rahatsızlığı, felç, lösemi, kronik bronşit, kısırlık gibi çoğu ölümcül olmakla beraber 30 dan fazla hastalığın nedeni olduğu saptanmıştır. Solunan sigara dumanında katran, karbonmonoksit, nikotin, hidrojen siyanür, formaldehit , arsenik, amonyak ve metan gibi son derece zehirli olan 4 binden fazla zararlı kimyasal madde bulunuyor ki bunların 50 den fazlası doğrudan kanser nedenidir. Yapılan bazı araştırmalarda 2030 yılında 17 milyon insanın kanser nedeniyle yaşamını yitireceği öngörülmektedir.

    Nikotin, tütün bitkisinin böceklerden korunma amacıyla yararlandığı bir alkaloid’dir ve yıllarca böcek ilacı olarak kullanılmıştır. Bağımlılık yapan bir madde olan nikotin   kan dolaşımının hızlanmasına, böbrek üstü hormonun salgılanmasının artmasına sebep olur. Karbonmonoksit, solunum sisteminde oksijen yerine hemoglobine bağlanır, hücrelere taşınır ve hücrelerin oksijen gereksinimlerinin karşılanmasını engellemiş olur.

    Sigara kullanmamasına rağmen sigara dumanına maruz kalan kişiler, yani pasif içiciler , sigara dumanı içerisindeki amonyum, formaldehit, vinil klorid, arsenik ve hidrojen siyanid gibi maddeler solunmaktadırlar. Her ne kadar daha çok yetişkinlerin kullandığı bir madde de olsa, dumanına bebek ve çocuklarında maruz kalması bebek ve çocukların sigaradan en fazla etkilenen gruplar arasında yer almasına sebep olmaktadır.

    Sigaranın bebek üzerindeki etkisi henüz anne karnında iken başlar. Gebelik döneminde içilen sigara, düşük riskini içmeyenlere göre oldukça arttırır. Yine Sigara içen gebelerde plasentanın yapısının bozulması ve bebeğin yeteri kadar beslenememesine sebep olur. Bu durum düşük doğum ağırlığına ve gelişim geriliğine sebep olabilir. Bebek plasentadan yeteri besini alamadığı için anne karnında başlayan gelişim geriliği doğduktan sonrada bakım ve tedaviyi gerektirir.

    Emziren annelerin sigara kullanımı kandaki nikotin oranının artmasına ve buda süt oluşumunu sağlayan prolaktin hormonunun azalmasına neden olur. Annenin kanındaki nikotinin bebeğe de geçtiği ve bebeğin kanındaki nikotin oranının arttığı yapılan araştırmalarda göstermiştir.

    Sigara dumanına maruz kalarak büyüyen bebek ve çocuklarda toksik maddelerin etkisiyle mikroplara karşı savunma mekanizmaları zayıflamaktadır ve mikroplarla oluşan bronşit ve zatürre gibi akciğerler hastalıklarına daha sık rastlanılmaktadır. Sigara dumanına maruz kalarak büyüyen bebek ve çocuklarda orta kulak iltihabı çok sık olarak görülmektedir. Sık orta kulak iltihabı geçiren çocuklarda süreğen kulak iltihabı yerleşmektedir. Çok sık kulak iltihabı geçiren çocukların kulak zarları da iltihaptan etkilenmektedir ve buda  ileriki yaşlarda çocuğun işitme fonksiyonunda kayıplara neden olabilecektir. Ebeveynlerinin sigara kullandığı bebek ve çocuklarda bronşit ve astım riski oldukça artmaktadır.

    Günümüzde sigara kullanan yetişkinlerin büyük bir kısmı çocuk yaşlarda model aldığı kişi veya kişilerin sigara kullanıyor olmasından etkilenerek sigaraya başlamıştır. Toplumumuzda sigara ve zararlarıyla ilgili son yıllarda yapılan çalışmalar ve kanuni kısıtlamalar yeni nesil bebek ve çocukların daha az maruz kalacağı ve model almayacağı bir bilinç oluşmasında oldukça etkili olmakla birlikte henüz tam bir farkındalık oluşturulamamıştır. Sigara kullanımının çocuklarına da zarar vereceği bilinciyle davranmaya çalışan bazı ebeveynler farkında olmadan başka hatalar yapmaktadırlar. Balkonda veya mutfakta sigara içmeyi evin içerisinde içmiyormuş gibi  algılamak yanlıştır. Evin herhangi bir bölümünde içilen sigara dumanı o evde yaşayan bebek ve çocukları yine de oldukça etkileyecektir. Anne ve babaların gözden kaçırdığı en büyük olumsuzluklardan biride, balkonda ve mutfakta sigara içerken çocuğunu sigara dumanından koruma refleksiyle içerde bırakması ve çocuğu uzak tutabilmek için eline tablet, telefon vs vermesi yada televizyon karşısında oturtmasıyla çocuklarda psikososyal gelişimde oldukça olumsuz etki yaratan ve bağımlılık seviyesine varabilecek sonuçlar doğurabilmektedir. Bu durum maalesef çoğu yetişkin tarafından gözden kaçmaktadır. Ayrıca sigara, anne / babaların çocuklarıyla daha az zaman geçirmesine ve kaliteli, nitelikli zaman ayırmamasına sebep olan durumlardan biridir.  

    Sigaradan olumsuz etkilenme anne karnında başlar, bu sebeple ilk önlemin anne adayına uygulanması, gebelik döneminde kesinlikle sigara kullanılmaması ve sigara dumanına maruz kalınmaması oldukça önemlidir. Doğum sonrası çevresel etkilenim için gerekli önlemler alınmalı, anne baba sigara kullanmamalı ve evde kesinlikle sigara içilmemeli, içtirilmemelidir. Çocukluk döneminde rol model olacak kişi ve kişilerin, anne, baba, öğretmen…sigara kullanmaması, model alınacak kişilerin sağlıklı davranışları önce kendinde sergilemesi çocuğun gelişimi için önem arz etmektedir.

    Çocuklar anne babasının aynası gibidir, ilk rol modelleri ebeveynleridir. Çocuklarının yapmasını istemediği bir davranışı ebeveynlerinin de yapmaması çok önemlidir. Doğru model olunursa doğru davranış öğretilmiş olur.