Kategori: Psikoloji

  • İlişkiler Bittiği Zaman

    İlişkiler Bittiği Zaman

    Kişisel ilişkilere olan genel ilgi göz önüne alınırsa, elbette yakın ilişkilerin neden tehlikede olduğunu bilmek isteyeceğimizi düşüneceksiniz. Bir noktaya kadar bunu biliriz. İçimizde yığınla insan, aşk, dostluk ve evlilik üzerine popüler psikoloji kitaplarına para yatırmakta, kendi kişisel sorunlarımızı birbirimizle tartışmakta, bazılarımızda profesyonel danışmanlığa ihtiyaç duymakta. Bütün bunlar ilişkiler üzerine düşündüğümüz ve kafa yorduğumuzun göstergesidir. Ancak ne yazık ki kendimiz ve ilişkilerimiz hakkındaki inançlarımız ve kafamızdaki semboller peri masalları, televizyon kültürü ve pembe dizilerden oluşmuş kötü bir karışımdan ibaret. Bütün bunlar ne tam olarak ulaşılabilir ne de arzu edilebilir beklentiler yaratırlar. Bütün bunların etkisinden ancak kişileri ve kişisel ilişkileri daha iyi kavrayarak kaçabiliriz.

    Uzun süreli ilişkiler gevşediğinde ya da bittiğinde, insanlar genellikle “Ne oldu?” diye sorar. Bu durumu soruşturmamızın, didiklememizin nedenleri neler olabilir? Bitmek üzere olan ilişkiyi tamir etme çabası mı, benzer bir sorunla karşılaşmamak için sorun saptama çabası mı yoksa orta da dönüp duran katmerlenmiş dedikodulara katılma isteğimiz mi?

    En büyük yanılgımız kişisel ilişkilerimizi özellikle aile ve evlilik ilişkimizi günlük yaşamımızda kullandığımız dayanıklı nesnelere benzetip dışarıdan bir etki olmadığı sürece bozulup dağılmayacağını düşünmemizdir. İnsan ilişkilerini statik olarak algılar ve düşünürüz. İnsan ilişkilerini özellikle de aile ve evlilik ilişkilerini statik olarak düşündüğümüzün en güzel kanıtı kullandığımız dil ve davranışlarımızdır. Bir ilişki bittiği zaman “İlişkiye ne oldu?” diye sorar kısmen de olsa bazı etkenlerin araya girerek ilişkiye zarar verdiğini düşünürüz. Çoğumuz araya başka şeyler hastalık, ekonomik sorunlar, cinsel sorunlar, sadakatsizlik, ailevi sorunlar vb. girdiğinde, ilişkimizin çözüleceğini düşünme eğilimindeyiz. Kısaca ilişkilerimizin bitme nedeni olarak sürekli dış etmenler arama eğilimindeyizdir. Bir ilişki bittiğinde hem ilişki içinde yer alanlar hem de dışarıdan gözlemleyenler ilişkinin bitmesine neden olan bir sorun arama eğilimindedirler neden bittiğinin cevabını ararlar. Ama varmaları gereken sonuca en iyi ve sade açıklamaya varamazlar: İlişki bitmiştir çünkü iki insan artık birbiriyle ilişkili değildir.

    Dinamik sistemler, doğaları gereği sürekli enerji almadıkları sürece işleyemezler. Bir bebek travmatik bir hasardan ya da yetersiz beslenmeden dolayı ölebilir. Ağaçlar yıldırım isabet etmesi sonucu ya da kuraklık sonucu ölebilir. Bir radyo ve ya televizyon yeterince sinyal alamıyorsa çalışmaya bilir. Kişisel ilişkilerde böyledir. Dış güçlere rağmen direnen dayanıklı şeyler değillerdir. Daha çok onların ayakta kalmasını sağlayacak bir şeyler yapıldığında, iki tarafta sürekli anlamlı bir biçimde birbirleriyle ilişki içinde olduğunda ömürleri uzatılabilir.

    İlişkileri dinamik birer faaliyet olmaktan çok, dayanıklı nesneler olarak algılamak bir takım sorunlara yol açar. Yıpratıcı güçlere karşı kalkan oluşturarak dayanıklı nesneleri onlardan korumaya çalışırız: Evlerimizin çevresine parmaklıklar dikeriz; kapılarımızı kilitleriz.. Aynı şekilde, hasara yol açıcı dış etkilerden koruyarak, ilişkimizi ayakta tutabileceğimize inanırız. Eşlerimizi karşı cinsin çekici üyelerinden uzak tutarız; kendimizi maddi yıkımdan koruruz. Ama ilişki kurmayı unutabiliriz

  • Günümüz Hayatı ve Bireysel Ruh Sağlığını Korumak

    Günümüz Hayatı ve Bireysel Ruh Sağlığını Korumak

    Herkese merhaba,

    Günümüz hayatı dediğimde aklınıza şu an tanıklık ettiğiniz, deneyimlediğiniz ve akışında yer aldığınız yaşamı getirebilirsiniz. Bu şekilde yakın zamanda olan bitenleri kendi zaman kavramınız için yoğurmak ve yorumlamak daha kolay olacak.

    Bireyin psikolojik yakınma ve şikâyetlerini odağına alan klinik psikoloji bilimi, müdahalelerini 2 ana alanda ilerletmek üstüne kuruluydu. Bunlar, koruyucu-önleyici müdahale ve psikoterapötik müdahale olarak adlandırılmaktaydı.

    Koruyucu önleyici faaliyetlerin odağında mevcut ruh sağlığındaki sorunlar ile ilgili değil, olası sorunların oluşmasına ortam hazırlayan etmenlere yönelik bilgilendirme, bu etmenleri ortadan kaldırma veya yeniden şekillendirme yer almaktadır. Psikoterapötik müdahale ise daha çok bir psikolojik rahatsızlık veya sorun ortaya çıktıktan sonra şikayet edilen belirtiler doğrultusunda yapılan müdahaleye yönelik bir adımdır.

    İnsanlık yakın tarihinde dünya savaşlarından sonra bu iki yöntemden neredeyse sadece psikoterapötik müdahale gündemdeydi. Çünkü savaşlardan birincil olarak etkilenen kişiler yani askerler ve onların aileleri, olan bitene tanıklık edenler, duyum alanlar çeşitli psikolojik şikâyetler ile klinik hizmet veren sağlık birimlerine başvuruyordu ve bu şekilde yoğun bir başvuruyu karşılama noktasında psikoterapötik müdahale haricinde bir seçenek işlevsiz kalmış durumdaydı. Bu duruma bağlı olarak yapılan maddi manevi bütün yatırımlar o süreçten günümüze psikoterapötik müdahaleler üzerine yoğunlaşmıştır. Bundan dolayı koruyucu önleyici müdahale gittikçe odaktan uzaklaşmıştır ve bu alanla ilgili çalışmalar azalmıştır.

    Bugün geldiğimiz noktada güncel psikoloji bilimi insanı biyo-psiko-sosyal bir varlık olarak tanımlamakta. Yani biyolojik, psikolojik ve sosyal ihtiyaçları olan insanın, bu ihtiyaçları nitelikli bir şekilde giderildiğinde bütüncül ruh sağlığından söz edebileceğimize değinmektedir.  Bu durum aslında dünya savaşı kadar uluslararası büyük durumlar olmadığı sürece yeniden koruyucu önleyici faaliyetlerin yolunu dünyada ve ülkemizde yeniden ve yavaş yavaş açmış durumda. Alanında uzman kişilerin ileriye dönük araştırma ve deneyimlerinden yola çıkılarak birçok konuda (psikolojik travma, çocuk&ergen ruh sağlığı, çocuk hakları, insan hakları, kendi kendine yardım, yardım edene yardım gibi) bütüncül konularda önleyici ve koruyucu faaliyetler yeniden literatürde ve raflarda yerlerini almış durumda. Bu noktada bu hizmetlerden faydalanırken hizmeti sunan kişilerin konu ile ilgili bilgi birikimi ve akademik seviyesi büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü işinin ehli olmayan kişiler tarafından bu konuda zarar verici noktalara varacak genellemeler yapılabiliyor. Bu hizmetleri alan kişilerin buna dikkat etmesinde büyük yarar var.

    Şu an günümüzdeki ruh sağlığı verilerine bir ışık olmasını kestirmek güç olmakla birlikte, son dönemlerde yapılan araştırmalar uzun soluklu ve kararlı bir ilerleme ile biyo-psiko-sosyal ihtiyaçlarımızı gidererek renkli ve doyumlu bir yaşam deneyimlemenin hayli mümkün olduğunu gösteriyor.

    Biyolojik sağlığınız kadar, psikolojik ve sosyal sağlığınıza da önem verdiğiniz, gönlünüzce bir hayat yaşamanız dileğiyle…

  • Aşkın Tarifi

    Aşkın Tarifi

    Antoine Bret: “Aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur.”

    Hiç bir şey eskisi gibi değildir artık. Varlığınızın merkezi bir anda değişmiştir. Öncelikleriniz; aileniz, işiniz, ya da okulunuz artık belki de önceki gibi ilk sırada değildir. Bitmek bilmeyen işiniz için hayıflanmak yerine, dilinizde sevdiğiniz melodileri mırıldanırken buluverirsiniz kendinizi. Her zaman yürüdüğünüz o kasvetli yol artık daha bir güzeldir. Güneş daha bir ısıtır içinizi. Yıldızlar daha bir parlaktır ama yalnız sizin için. Bir anda dünyanın en cesaretli insanı olabilecek kadar güçlü, bazen de minik bir kız çocuğu gibi ürkek, kırılgansınızdır. Toz pembedir dünyanız.

    Bu toz pembe harika halin adi aslında sevilme ihtiyacımızdır. Aşkta aranan yalnızca sevgi ve mutluluk değildir. Aynı zamanda manevi doyum ve bütünlük durumunu özleyişimizdir. Çünkü aşk, bize tamamlanmışlık duygusunu yaşatır ve eksik olan parçamızın artık bizimle beraber olduğunu düşünmemizi sağlar. Aşk, bu anlamda tıpkı bir puzzle gibidir. Parçalar önce, onunla yerine oturur sonra ise, onunla tamamlanır.

    Kişi bu sevilme ihtiyacını karşıladığı zaman o güne kadar aldığı yaraların ,sarıldığına, güvensizlik duygusunun güvene dönüştüğüne, belki de ruh eşine kavuştuğuna inanır. Geçmişten getirdiği yaralarını başka bir insanın varlığıyla gidermeye çalışıyordur. Aslında “Ben Seni Seviyorum” demek “senin beni sevmeni istiyorum” demektir. Çünkü birinin bizi sevdiği düşüncesi, eksik olan yanlarımızı bize unutturur. Bizi tam ve bütün hissettirir.

    Bazı insanlar için, geçmişteki aşkın açtığı yaraların kabuk tutmasını sağlamak zordur. Geçmişin izlerini taşıdığından yeni bir ilişkide mutlu olabilmesi zorlaşır. Tartışmalarda kişi hep başa dönerek ve eskiyle kıyaslama yaparak çıkılmaz girdaplarda bulur kendisini. Bu durum onun mutsuzluğunu ve hayal kırıklığını her geçen gün biraz daha arttırır. Ne kendisi mutludur ne de büyük umutlarla başladığı yeni ilişkisindeki üçüncü insan…

    Bir diğer grup ise, bir türlü uzlaşma sağlayamadıkları, sorunlar yaşadıkları anne ve babalarına benzer eşler seçerler kendilerine. Amaçları geçmişteki kötü giden o ilişkiyi yeni ama onlara benzer biriyle telafi etme, düzeltme çabasıdır. Bu çözüm yolu, belki de çekilen acıların, sıkıntıların yeniden yaşanmaması için atılan adımlardır. Yapılanlar bir nevi kendimizi garantiye almaya çalışmalarıdır.

    Sonuç olarak aşk, eksik olan diğer yanımızı bulma çabasından ibarettir. Kötü giden eksik yönler, yeni biriyle telafi edilmek istenir hep. Geçmişi değiştirip bugünden zevk alabilme düşüncesi bu dertten muzdarip tüm insanlara hoş gelir. Bu yüzden kendisini tamamlayabilecek, yeniden mutlu hissedebilecek yollar arar. Ne yazık ki aşık olan kişi, gösterdiği mutlu olma çabasıyla sınanan ve ayrılıkla sınava tabi tutulan bir varlıktır.

    Bailey: “Aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır.”

  • Beni Bırakma Anne

    Beni Bırakma Anne

    Selçuk altı yaşındayken Yıldız isminde bir kardeşi dünyaya gelir. Annesi Öznur hanım hemşire, babası Nevzat Bey ise ögretmendir. Yıldız’ın doğumu ailedeki birçok şeyi değiştirmiştir. Öznur hanım işiyle evi arasında adeta mekik dokur olmuştur, kızının ihtiyaçlarını eksiksiz yerine getirebilmek için elinden gelen herşeyi yapar. O minicik bebeğin dış dünyayla tek bağlantısı annesidir. Aglamasının nedenini bir çırpıda çözer acıktığı için ağlıyorsa karnını doyurur ,uykusuzluktan ağlıyorsa uyutur onu memnun etmek için ugraşır dururdu.

    Aradan yıllar geçti. Yıldız artık dört yaşına gelmişti. Sevimliliği herşeyi elde edebilmesi için yeterliydi. Annesi işteyken halasında kalıyordu. Anne ve babasının işten dönüşü onun için bayram gibiydi. Annesine aşırı bağımlı bir çocuktu. Annesiyle vakit geçirmek en büyük mutluluğuydu.

    Yine böyle bir günde Öznur hanım canı sıkkın bir şekilde eve dönmüş ve eşine olayı anlatmaya başlamıştı. O hizmet içi eğitim dolayısıyla altı ay şehir dışında olmak zorundaydı. Gitmemesi durumunda işten çıkarılma olasılığı yüksekti. Annesinin gitmesi Selçuğun hayatında çok da birşey değiştirmeyecekti. Ne de olsa o babasının çalıştığı okulda ilkokul dördüncü sınıfa devam eden kocaman bir delikanlıydı artık. Oysa Yıldız sadece dört yaşındaydı ve abisine oranla annesine daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu. Annelerinin yokluğunda çocuklar nerede kalacaktı? Günlerce üzerinde düşünülen bu durum sonunda bir karara bağlandı. Selçuk babasıyla birlikte evde kalacak; Yıldız, Edirne’deki annneannesinin yanına götürülecekti.

    O haftasonu Yıldız anneannesine bırakıldı. Anne ve babası zaman zaman kızlarını görmeye gidecek ama sürekli yanında olamayacaklardı. Yemekler yenildi, sohbetler edildi. Artık gitme vakti gelmişti. Anneannesi, küçük kızı komşuya götürdü. Annesi, babası ve abisi de evlerine döndü.Yıldız eve döndüğünde ev bomboştu, sadece birşeyi merak ediyor ve çığlık çığlığa ağlıyordu. Tek bilmek istediği annesinin nerede olduğuydu. Her yere baktı ama kimseleri bulamadı. Onu bıkakıp gitmiş olamazlardı. Ağlarsa onu mutlaka almaya gelirlerdi. Tüm beklentileri anneyi geri almaya yönelikti. Anneanne çaresiz kalmıştı ne yaptıysa torununu susturamamış tüm girişimleri olumsuz sonuç vermişti. Gittikçe daha yüksek sesle ağlıyor, kendini yerden yere atıyordu. Bu bir hafta boyunca böyle devam etti. Yıldız neredeyse aralıksız ağlıyor, yalnızca uyurken susuyordu.

    Küçük kız, zaman geçtikçe daha da umutsuzlaşıyordu. Annesini bir daha hiç göremeyeceğini düşünüyordu. Çaresizdi, gülmüyor, oyun oynamıyor sadece anneannesinin zoruyla yemek yiyordu. Anne ve babasının fotograflarını gördüğünde anne deyip boynunu büküyordu. Uykuları düzensizdi. Aşırı salgırgandı. Kimsenin onunla ilgilenmesini istemiyor, ailesi tarafından reddedildiğine inanıyordu.

    Yaklaşık bir ay sonra anneanne Yıldız’ın kulağının arkasında büyük bir şişlik olduğunu fark etti, kızını telaşlandırmamak adına da durumu onlara aktarmadan Yıldız’ı bir doktora götürdü. Ancak verilen ilaçlar işe yaramadı, aksine şişlik gittikçe büyüyordu. Anneanne çaresiz bir şekilde kızını arayıp durumu haber vermek zorunda kaldı. Öznur hanım, gözyaşları içinde kızının yanına koştu. Tüm suç onundu. İş için bile olsa kızımdan ayrı kalmamalıydım diye düşündü. Yıldız annesine o kadar kızgındı ki yüzüne hiç bakmıyor, o yokmuş gibi davranıyordu. Annesi sarılmak istediğinde ağlıyor ve buna asla izin vermiyordu.

    Endişelenen aile, Yıldız’ı bir araştırma hastanesine götürdü. Burada biyopsi yapıldı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda bu şişlik; anneden ayrı kalmanın vermiş olduğu üzüntünün dışa vurumu olarak açıklandı ve aileye kızlarının depresyonda olduğu söylendi. Öznur hanım çok pişmandı, ne pahasına olursa olsun bir daha kızından hiç ayrılmayacaktı. 

    Nasıl Olurdu Da Dört Yaşındaki Bir Çocuk Depresyona Girebilirdi?

    Oysa ki, ağırlıklı olarak yetişkin rahatsızlığı olarak bilinen depresyon 4 – 11 yaşlarındaki çocuklarda ve hatta bebeklerde bile görülebilir.Oyun oynamada isteksizlik, uyku ve yemek problemleri, umutsuzluk, olağan aktivitelere ilginin azalması, enerji eksikliği, sosyal soyutlanma, iletişim eksikliği, öz saygı eksikliği çocukluk depresyonunun tipik belirtilerindendir.

    Tıpkı Yıldız’ın tedavisinde olduğu gibi ilaç tedavisi ve psikoterapi ya da her iki tedavi şekli bir arada çocukluk depresyonunun tedavisinde etkili olmaktadır.

  • En Güzel Hediyem

    En Güzel Hediyem

    Boşanma.… Hastalık …. Ölüm….. Maddi imkansızlıklar… yada bunun gibi birçok neden.

    Ve yetiştirme yurdu…

    İçeri girdiğimde birçok çocuk koşarak geldi yanıma. Kimi sarılıyor, kimi neden orada olduğumu öğrenmek istiyordu. Bir proje kapsamında belirli bir süre onlarla beraber vakit geçireceğimi söyledim. Keyiflerine diyecek yoktu. Önce öğretmenleriyle görüştüm. Kendini işine adamış insanlar vardı karşımda. Güler yüzlü ve sevecendiler. Çocuklarla teker teker tanıştım. 7 veya 8 yaşında 15 çocuk kolayca adapte olmuştu bu yeni duruma. Biri dışında.

    Kuruma ilk gittiğim gün sadece adını söyleyip odasına gitti Umut. Beni her gördüğünde gözlerini kaçırıyordu. Bu esrarengiz küçük adamın da anlatacakları olmalıydı. Okulunu, arkadaşlarını, pokemon u anlatabilirdi diğerleri gibi ama hiç konuşmayı başaramadık. Konuşmaktan kaçıyordu. Oyunlara katılmak yerine camdan bizi izlemeyi tercih ediyordu. Öğretmenlerinden aldığım bilgiler şaşırtmamıştı beni. Sınıfının en başarılı öğrencisiydi ve ilgilendiği spor dalında dereceleri vardı. Annesini bir kaza sonucu kaybetmiş. Babasını da hiç görmemişti. O küçücük bedenine o kadar büyük acılar sığdırmış ama pes etmemişti. “Başarılı ve ileriye dönük hedefleri var” dedi öğretmeni.Bunlar üzerine konuşursak belki ilgisini çeker diye düşündüm ama nafile.

    Her hafta pazartesi küçük harçlıklar dağıtıyordu kurum. Harçlıklarını aldıkları gün bayramdı onlar için. Bazıları bakkala koşuyor tüm parasını harcıyor kimisi aldıklarını yiyecekleri arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Tüm hafta o harçlıkla neler alacaklarını düşürlerdi.

    O günlerden birinde üç çocuk koşarak yanıma geldi.

    – Sen söylesene…
    – Yok sen söyle
    – ?
    – Abla umut yanına gelecek ama utanıyor…
    – Utanmasın gelsin tabi dedim.

    Umut utana sıkıla belirdi yanımda. Yüzüme bakamıyordu. Arkasına gizlediği bir şey vardı. Baktım. Tüm harçlığıyla kırmızı bir gül almıştı bana. Hayatımda aldığım güzel hediyeydi o ama tüm harçlığını o güle harcamıştı. almak istediği bir şey için bir hafta beklemesi gerekecekti. 

    – Olsun biz her hafta harçlık alıyoruz. Bu senin dedi.

    Bu güne kadar aldığım en anlamlı şeydi o gül. Dile getiremediği bir çok şeyi sessizce ifade etti. Tüm arkadaşları gibi…

    Birbirleriyle benzer geçmişi paylaşan yaşları, sevinçleri, hüzünleri bir ama kendi içlerinde yalnız. Çocuk ama çocukluktan uzak birer birey onlar. 

    Her şeyden şikayet etmek yerine küçücük bir şeyden mutlu olmayı bilen küçücük ama kocaman yürekleri var. Yanlış olduğunu bildikleri şeyi yapmıyorlar. İnadına yapmak diye bir şey yok onlarda. 

    O kadar çocuk var ki annesi onu öptüğünde yanaklarını silen, bu ilgiden rahatsız olan. Annesine nefretle bakan. Oysa bu çocuklar sevgiden değil sevgisizlikten şikayet ediyor. Her gördükleri kadına “anne” her gördükleri adama “baba” demek için can atıyor. Sevgiye, şevkate duydukları ihtiyaç yaşıtlarından fazla olduğundan değil. Yeterince doyurulmadığından. Hiçbirinin kendi seçimi değildi dünyaya gelmek. Küçük görünüp büyük insan gibi davranmak zorunda bırakılmalarına rağmen…

    Çoğunuz için küçük bir ayrıntı belki burada yazılanlar sevgi dediğimiz ne ki diye düşünenlerinizde olabilir. Sizin için değersiz ama onlar için hayati değer taşıyor elle tutulup gözle görülmeyen bu kavram. Eğer giderseniz ziyaret edilmekten mutluluk duyan birçok çocukla karşılaşacaksınız öptünüz diye yanaklarını silmeyecek hiçbiri bir diğer yanağını uzatacaklar.

  • Evimizin Küçük Misafiri

    Evimizin Küçük Misafiri

    Kıskançlık, doğal içgüdüsel bir duygudur. Kardeş kıskançlığı; üzüntü, küçük düşme korkusu ve öfke düşüncelerinin yanı sıra sevgi, onu koruma ve yakınlık hissetme gibi birbirine ters düşen duyguların bir birleşiminden oluşmaktadır.Çocuğun anne babasını yeni biriyle paylaşmak zorunda olduğunu kabullenebilmesindeki zorluktan kaynaklanır. Onun üzerinde olan tüm ilgi ve dikkat artık kardeşinin üzerindedir. Çocuk bu dönemde kendini güvensiz ve desteksiz hisseder. Artık sevilmediğini düşünür, eskisi gibi cıvıl cıvıl bir çocuk değildir. Yemek yemez, kendine ve eşyalara karşı saldırgan davranışları vardır. Anne ve babasına sürekli onu sevip sevmediklerini sorar. Artık onu eskisi kadar sevmediklerini düşünür. Korktuğunu, tuvaletinin geldiğini bahane ederek ilgiyi üstüne çekmeye çalışır. Altını ıslatma, parmak emme gibi davranışlarla bir önceki gelişim evresine gerileyebilir ya da annesinin ondan tamamen uzaklaşmasını sağlamamak adına kardeşini sever gibi görünür. Abartılı sevgi gösterilerinde bulunabilir. Bu durum alttaki duygularını ele veren davranışlarla birlikte ortaya çıkar. Yanağını okşarken biraz fazla sıkar. Kardeşinin canını yakacak kadar onu kucaklar. Yanlışlıkla yere düşürür.

    Ne Yapılması Gerekiyor?

    Tedirginliğinizi Atın: Yapmanız gereken ilk şey, rahatlamanız. Çocuklar etrafındaki yetişkinlerin davranışlarından etkilendiklerinden kardeşine nasıl davranacağı konusundaki endişeleriniz onu daha gergin hale getirecektir.

    Onunla Konuşun: Kardeşi doğmadan önce aileye yeni birinin geleceğini, evinizin bu yüzden zaman zaman daha kalabalık ve her zamankinden daha heyecanlı olabileceğini, küçük ve yardıma muhtaç olduğundan onunla daha çok vakit geçirmek zorunda kalabileceğinizi, ona anlatmalısınız. Kardeşinin doğmasıyla ona olan sevginizin azalmadığını sadece sözcüklerle değil, davranışlarınızla da desteklemeniz gerekmektedir.

    Eskiden Yapmaktan Zevk Aldığı Şeyleri Kardeşi Doğduktan Sonra da Gerçekleştirin: Örneğin; kardeşi doğmadan önce kitap okuyorsanız bunu doğumdan sonra birden bire kesmeyin. Böylece çocuk statü kaybına uğramadığını fark ederek özgüvenini yitirmeyecektir.

    Onu Kardeşinden Uzaklaştırmaya Çalışmayın: Aşırı kaygılı davranarak çocuğu bebekten uzaklaştırmaya çalışmak yapılabilecek en büyük hatalardan biridir. Kıskanmamasını sağlamak için aşırı hoşgörülü davranmakta durumu kötüleştirecektir. Bebeğe zarar vermesine izin verilmediği kesin bir dille anlatılmalıdır.

    Ondan Yardım ve Bazen de İzin İsteyin: Kardeşinin küçük gereksinimlerine yardım etmesini sağlamak hoşuna gidecek ve işe yaradığını ve önemsendiğini düşünmesini sağlayacaktır. Küçülmüş giysilerini, ya da oyuncaklarını kardeşine verirken iznini isteyin. Kendine ait bir eşyasının izinsiz kardeşine verilmesi çocuğu üzebileceği gibi kıskançlığını da körükleyebilir.

  • Canım Beni Unuttu

    Canım Beni Unuttu

    Eski bir İstanbul hanımefendisini daha ağırlamaya hazırlanıyordu konağımız. Beyaz saçları ve temiz yüzüyle kapıdan girer girmez dikkatimi çekti. İnsana huzur veren bir surat ifadesi vardı. Oğlu gelini ve torunuyla gelmişti. Bir huzurevine yatacağından habersizdi. Dinlenmen için birkaç günlüğüne bizimle kalacağını sanıyordu. Kısıtlı bir vaktim olmasına rağmen hasta hakkında bilgi almadan hemen görüşmek istedim. Güzel türkçesi ile kısaca kendinden bahsetti. 78 yaşındaydı. Eşinin çok tanınmış bir ceza hakimi olduğunu ama on yıl önce kaybettiğinden söyledi. İki oğlunu da evlendirmişti. Yalnızdı ve insanlarla iç içe olmanın ona iyi geleceğini düşünüyordu. Ertesi gün uzun uzun konuşmak üzere söz alıp ayrıldım yanından.

    Sabah erkenden gittim Ayşe hanımın yanına.
    – Günaydın efendim. Sohbetimize kaldığımız yerden devam edebilir miyiz?
    – Sohbetimize mi? İlk defa görüyorum sizi güzel kızım. Daha önce de sohbet ettiğimizi hatırlamıyorum ama isterseniz konuşabiliriz?
    Şaşkına dönmüştüm. “Peki” diyebildim sadece.
    Kendinden bahsetti yine yaşı ve eşinin mesleği dışında tüm anlattıkları birbirine girmişti. Dün iki oğlu olduğundan bahseden o güzel hanım şimdi sadece bir kızı olduğunu onunda 12 yaşına yeni girdiğini söylüyordu. Dünkü anlattıklarından eser yoktu. Dün anlatıklarını hatırlatmak için;

    – Ayşe teyzecim dün oğlunuz ve gelininizle geldiniz buraya yanılıyor muyum?
    – Evet tabi ki öyle iki oğlum var benim. İkisi de evli.
    – Kızınız yok değil mi?
    – Yok tabi o nerden çıktı? Kızım mı var dedim?
    – Evet
    – Kusuruma bakma canım unutkanlık…

    Yaptığım aile görüşmesi sonucunda hastamızla ilgili net bilgiler edindim. 80 yaşındaydı. Eşi hakimdi ve çok otoriter bir kişiliğe sahipti. Ayşe hanım ve ali beyin arasındaki 12 yaş fark ali beyi olur olmaz kıskançlıklara sürüklemiş, eşini kayıp edeceği korkusuyla baş başa bırakmıştı. Zor bir evlilik yaşadı. Kötü olayların üzerinde fazlaca durmazdı.
    Bundan on yıl önce ali bey intihar etti. Ayşe hanım kocaman evde yapayalnız kaldı. Çocuklar evlenmişti ve artık herkesin ayrı bir hayatı vardı.
    “Hep unuturdu annem ama bu kadar değildi” diyordu oğlu. Giyimine o kadar çok özen gösteren Ayşe hanım artık ne giydiğini bile bilmiyor, her gün geçtiği sokakta kayboluyordu. Ani öfke patlamaları yaşıyor, hiçbir şey yokken ağlayıp gülünmeyecek yerde kahkahalar atıyordu. Eşyaların koyulması gereken yerler hakkında bir ayrımı yoktu. Saatini fırında, ütüsünü buzdolabında saklıyordu.

    Adı ne bu ruhsal hastalığın acaba diye düşünenleriniz vardır. Hemen belirtmeliyim ki Alzheimer bir beyin hastalığıdır. Halk arasında erken bunama diye adlandırılan bu hastalık, 60′lı yaşlarda kendisini hissettirir. 85 yaş ve üstü her 5 kişiden biri ise, kesinlikle Alzheimer hastasıdır. Öğrenme , mantık yürütme, günlük yaşam becerilerini yerine getirme süreçlerini kademeli olarak yıkıma uğratır.

    Hastalığın en tipik belirtileri bellek rahatsızlıklarıyla ortaya çıkar ve aşama aşama ilerler. İlk zamanlar yakın tarihte yaptıklarını örneğin dün gece arabasını nereye park ettiğini unutur. Zaman zaman gece ile gündüzü birbirine karıştırır.

    Daha sonra afazi durumu, yani duyulanı anlama ve komünikasyon becerisinin bozulması ile ilgili rahatsızlıklar ortaya çıkar. Hasta konuşurken uygun kelimeyi bulamaz.
    Bu aşamayı, karar verme ve işleri yürütmeye yönelik rahatsızlıklar izler.
    İlk belirtilerden ortalama 4 yıl sonra, agnozi (nesneleri tanıma ya da neye yaradıklarını bilmede güçlük) sorunları belirir. Örneğin, fırını açmak isterken televizyonun düğmesine basıp fırının ısındığını düşünmek v.b.

    Ardından yavaş yavaş kimliğini yitirir ve sonunda kendi kendisine yabancılaşır. Bu noktada, artık en yakınındaki insanları bile tanıyamaz hale gelir.
    Hastalığın en son evresinde hasta, günlük yaşam içindeki en sıradan davranışları bile (kapı açmak, lambayı yakmak gibi) yapamaz duruma gelir.

    Hastalığın nedenleri tam olarak bilinememekle birlikte, bilinç kaybına neden olan beyin travmaları, depresyon, çevresel ve mesleki yükümlülükler, troit bezinin yetersiz çalışması olarak gösterilmektedir.

    İlk kez 1907 tarihinde Alman nörolog Alois Alzheimer tarafından tanımlanan bu beyin hastalığı, yaşlılık öncesi bunamaların (presenil demans) yüzde 75′ini oluşturur ve kadınlarda erkeklerden daha fazla görülür.

    AH’nı tam olarak iyileştiren bir tedavi bulunmamakla birlikte, hastalığın ilerlemesini yavaşlatabilen ve belirtileri azaltabilen ilaçlar geliştirilmiştir. İlaç tedavisinde amaç, hastalığı yok edebilmek değil ilerlemesini yavaşlatabilmektir. Erken tanı hayati önem taşır. Bu sayede hastalığı kontrol altına alabilmek çok daha kolaydır.
    Hastalık, hastaya bakan yakını üzerinde önemli derecede fiziksel ve psikolojik yük yaratır. Çalışan hasta yakınlarının yaklaşık % 50’si, hastalarına bakabilmek için işlerine ara vermek, çalışma saatlerini azaltmak ya da işlerini tümüyle bırakmak zorunda kalırlar.
    Hasta yakınlarında depresyon (%14-47), kaygı bozuklukları (%10), şiddet duygusu ve saldırgan davranma korkusu (%20), hastaya şiddet uygulama (%7) gibi problemler ortaya çıkar.

    Hastanın bakım süreci içerisinde yaşanan üzüntüleri hafife indirgeyebilmek için hastaya bakanın psikolojik destek alması tavsiye edilir

  • Leyla’nın Öyküsü

    Leyla’nın Öyküsü

    Leyla, 25- 26 yaşlarında esmer uzun siyah saçlı güzel bir kızdı. Beraber çalıştığım psikiyatrist arkadaşımın hastası olmadığından tanısı hakkında bir fikre sahip değildim. Sabahları bahçede karılaşır selamlaşırdık sadece. Vizitlerden birinde birkaç gün içerisinde taburcu olacağını duydum. Bunu duyan her hasta gibi gülücükler saçarak teşekkürler yağdırır diye beklerken gözlerinin dolduğunu fark ettim. Garipti. Vizit biter bitmez yanına gidip bir sorunun olup olmadığını sordum. Derin bir iç çekti. ”Aslında var ama… ”dedi ve koşarak yanımdan uzaklaştı. Bir probleminin olduğu kesindi ama ne olduğunu öğrenememiştim.

    Bu olayın üstünden sadece iki gün geçti. Hastaneye geldiğimde herkes Leyla’nın yaptığından bahsediyordu. Bulimia nevrosa tanısıyla hastaneye yatırılan Leyla, dün gece yemek yedikten sonra ailesinin okuması için getirdiği gazete ve dergilerin içine kusup onları imha ederken yakalanmıştı.

    Hemen psikiyatristinden dosyasını incelemek ve biraz konuşabilmek için izin aldım. Dosya pek kabarık değildi. Tipik bir bulimia öyküsüyle karşı karşıyaydım. Hastalığın başlangıcı ergenlik dönemi içinde tarif ediliyordu. Anne ve babanın bitip tükenmeyen kavgaları ve ergenlik döneminden kaynaklanan zorluklar bir araya gelmişti. Anne ve babası sürekli kavga ediyor ve ne yaparsa yapsın bu son bulmuyordu. Diğer taraftan vücudu, düşünceleri değişiyordu. Erkeklerin ilgisini çekememesi onu üzüyordu. Kilolu olduğu için kimsenin onu beğenmediğini sanıyordu. Halbuki, kilosu gayet normaldi. Az yemek için sofraya oturuyor, karnını tıka basa doldurarak masadan kalkıyordu. Böylelikle tüm sorunlarından kaçıyor, yemek yerken kötü olan her şeyi unutuyordu.Kendine hakim olamadığı için kendine çok kızıp, pişmanlık duyuyordu. Hemen banyoya koşarak zorla kusuyordu. Amacı suçluluk duygusundan kurtulabilmekti. Kusarken aklından geçen ne kadar iradesiz olduğuydu. Zorla kusarak iradesini yeniden kazanabildiğini düşünerek rahatlıyordu.

    Bu iki ay boyunca böyle devam etti. O süre zarfında bir erkeğin ilgisini çektiğini fark etti. Beraber zaman geçirmekten çok hoşlandığı bu delikanlı çok geçmeden sevgilisi oldu. Artık yalnız değildi. Ailesindeki sorunları erkek arkadaşıyla paylaşarak rahatlıyordu. Bu arkadaşlık uzun yıllar devam etti. Dört ay önce Leyla erkek arkadaşı tarafından terk edilince tüm denge bozuldu. Yemek yedikten sonra zorla kusmalar geri gelmişti. Sürekli ağlıyor, kilo aldı diye terk edildiğini düşünüyordu. Evet kilo almıştı ama ayrılık nedenleri bu değildi. Çok fazla kustuğundan boğazları şişti. Kendini sadece kilosuyla değerlendiriyordu. Her yemek yediğinde kendisinden ve iradesizliğinden daha çok nefret ediyor, kusmak için kendini parçalıyordu. Dişleri çürüdü, saçları döküldü.

    Ailesi durumun doktor yardımı olmadan çözülmeyeceğine kanaat getirerek bize başvurdu. Gerisini zaten biliyorsunuz…

    Bulimia Nevrosa, hastanın midesini yemek ile doldurduktan sonra yediklerini kusarak istenmeyen kalorilerinden kurtulmaya çalışması olarak tarif edilir.

    Başkalarının onayına çok fazla ihtiyaç duyan ve kendine güvenmeyen kişiler arasında görülür. Başkalarını mutlu edebilmek için ellerinden geleni yaparak kendi duygularını gizlemeye çalışırlar. Bir diğer yeme bozukluğu olan anoreksia nevrosadan farklı olarak bulimikler, hastalıklarının farkında olduklarından yardım arama oranları daha yüksektir.

    Hastalığın nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte medyanın, ailenin ve kültürel özelliklerin bu hastalığı tetiklediği düşünülmektedir. Bu hastalık temelde vücudun açıklanmayan duygularını, kendisini ve karşılanmayan ihtiyaçlarını ifade etme şeklidir.

    %90 kadınlarda görülen bu hastalığın en etkin tedavisi bir doktor, bir terapist ve bir yeme uzmanını beraber çalışması halinde sağlanır.

    Bulimia nevrosa tedavisi mümkün olan bir rahatsızlıktır. Kronikleşmesi durumunda hastayı ölüme götürebileceği unutulmamalı, üç ay boyunca haftada en az iki defa aşırı yiyerek kusma söz konusu ise mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır.

  • Görünmez Tutku

    Görünmez Tutku

    On yıllık bir evlilik. İki çocuk, çok yoğun çalışan bir eş ve evde boş oturmaktan başka hiçbir şey yapmadığını düşünen bir anne…

    Yoğun çalışma saatleri içerisinde hiçbir şeye vakit bulamayan elinden geldiğince eşini ve çocuklarının yanında olmaya çalışan bir baba…

    Eşinin can sıkıntısına son verebilmek adına hayatlarını değiştirecek interneti bağlattığında olacakları tahin edemezdi.

    Annemiz bilgisayar konusunda çok tecrübeli değildi. Bir chat sayfasına girip telefon numarasını kişi bilgilerinin arasında verince işler karıştı. Telefonuna, onunla tanışmak isteyen bir sürü insandan mesaj geliyordu. Önceleri çok tedirgin oldu. Gelen mesajlara cevap vermedi. Mesajların kendiliğinden sona ermesini bekledi ama nafile. Mesajlar artarak devam ediyordu. Çok komik bulduğu bir mesaja 20 yaşındaki bir kız gibi cevap verdi. Kendince oyun oynuyor ve eğleniyordu. Birkaç gün sonra sahte bir profille arkadaşlık sitelerinden birine üye oldu. Genç bir kız fotoğrafıyla erkeklerle tanışıyor. Mesaj atanlarla dalga geçiyordu.

    Bir gün çok yakışıklı ve olgun bir beyden mesaj geldi. İlk defa bir fotoğraftan bu kadar etkilenmişti. Bu beyin diğerlerinden farklı bir çekim gücü vardı sanki. Tanıştılar. Muhabbetleri gitgide ilerliyor adeta bilgisayara yapışık yaşıyorlardı. Eğlence değil artık tutkuydu bu beyle muhabbet. Hatta onunla daha rahat sohbet edebilmek için yeni bir telefon numarası aldı kahramanımız. Sürekli sanal aşkını düşünüyor, yeni bir heyecan yaşıyordu ama fotoğraftaki kızla kendi görüntüsü arasında dağlar kadar fark vardı. Her şey bir yana evli ve iki çocuk annesiydi o.

    Gerçek kimliğini açıklayıp açıklamama arasında gidip gelirken internet aşkı, evli olduğunu ama bu ilişkinin bitmesini istemediğini söyledi. Hanımefendi şaşkın ama mutluydu.

    -Ben de evliyim ve o fotoğraf da bana ait değil deyiverdi bir çırpıda. 

    -Aşık olduğum kadını görmek isterim ? 

    -……….

    Artık gizli hiçbir şey kalmadı nasıl olsa diye düşünerek günlerdir aklındaki adama gitti hanımefendi. Düzenli aralıklarla buluşup beraber olmaya başladılar. Her buluşmada ona daha çok bağlanıyor, eşine ve çocuklarına karşı suçluluk duygusu bir o kadar artıyordu. Babamız hala yoğundu. Eşine olan sonsuz güveni bu olanlarını sezmesine engel olmuştu.

    ta ki eşi evde yokken bilgisayarın başına oturana kadar. Her şey ortaya çıktı. O sonsuz güven bir anda kayboldu. Eşi aylardır bir adamla birlikteydi. Düzenli aralıklarla buluşup ilişkiye giriyorlardı. Yıkıldı. 

    Hanımefendi için sadece bir tutkuydu yaşadıkları. Bir hataydı. Günlerce af diledi… 

    Yapılması gereken neydi? Affetmek mi gitmek mi?

    Ülkemizde internet kullanımının yaygınlaşmasıyla bu ve buna benzer vakalarla çok sık karşılaşır olduk. 

    Sanal adatma olarak isimlendirilen bu durum hikayemizde de anlatıldığı üzere oyun gibi başlar. Vakit geçirip eğlenirsin ama asla aşık olmasın . Görmesin çünkü . Ne kendini tam olarak anlatır ne de karşındakini can kulağıyla dinlersin. dinlemenin hayati bir önemi yoktur zaten. Kendini olmasını istediğin gibi anlatmak bir huzur verir ve bu huzuru hiç kaybetmek istemezsin. İşte budur chatteki tutku. Beğenilme ve sevilme duygularının yeterince tatmin edilmemesi sonucu görmediğin birine bağlanır sevdiğini sanırsın. Eşini çocuklarını hiçe sayarak o insanın uğruna her türlü tehlikeyi göze alacak kadar çok. 

    Size yukarıda anlattığım hanım kendini şu sözlerle savunuyor;

    ‘Benimle daha çok vakit geçirmeyi deneyip internet alarak sorunun üstünü kapatmaya çalışmasaydı bu durumda olmazdık’ .

    Bu bir savunma ama yanlış bir tespit olduğunu söylemekte çok güç. 

    Bu çift evliliklerini kurtarabilmek adına çaba göstermeyi tercih etti. Bir aile terapistinden yardım alıyorlar ve terapi sonlanmak üzere. Yanlış olanı doğruya çevirmek için gösterilen çabadır değerli olan.

  • Pelin’e Ne Oldu?

    Pelin’e Ne Oldu?

    Bundan bir ay önce en yakın arkadaşlarımdan biri aradı. Sesi titriyordu. ”Kendimi kötü hissediyorum, hayatımda olumlu diyebileceğim hiç bir şey yok. Neye elimi atsam kuruyor, gülemiyorum artık ben! Eskisi gibi değil hiç bir şey!” dedi ve ağlamaya başladı. Bir yandan ne olmuş olabilir acaba diye düşünürken bir yandan da sakinleşmesini sağlamaya çalışıyordum.

    Pelin annesinin ani ölümünden sonra babasıyla yalnız kaldı. Annesinin ölümünü çabuk atlattığını düşünmüştüm o zamanlar ama babasının olur olmaz kaygıları ve gereksiz kavgaları onu derinden yaralıyordu. Apar topar tüm işlerimi yarıda bırakıp yanına gittim.

    Kötü gözüküyordu. Ağlamaktan gözleri şişmişti. Ben sormadan anlatmaya başladı.” her şey çok kötü gidiyor hayatımda bir bilsen…” O gün birçok şeyden bahsetti bana. Kendini halsiz hissettiğini, iştahının olmadığını, hiç birşey yapmaktan zevk almadığını, işe gitmenin onun için ne denli külfet olduğunu, bu işkenceye daha fazla dayanamayacağı için dün istifasını verdiğini söyledi. Arada konun anlaşılabilirliğini sağlayabilmek için yönelttiğim küçük sorular dışında ona hiç müdahale etmeden sadece dinledim. Konuşması bitiğinde derin bir nefes aldı ” depresyon değil mi bu yaşadığım” dedi.

    Tahmininde yanılmıyordu, Pelin depresyondaydı.

    Peki, neydi bu depresyon?

    Depresyon çok sık karşılaştığımız bir sağlık sorunudur. Toplumun her kesiminden, her yaş grubundan, insanda ayırt etmeksizin görülebilir. Yaşam boyunca her 100 erkekten 10’u, her yüz kadından 20’sinin depresyon geçirdiği araştırmalarda saptanmıştır.

    Kişinin içinde bulunduğu durum, kendinden hoşnut olmamasına yol açar. Bu, beceriksizlik, değersizlik, yeteneksizlik gibi yakınmalarla dile getirilir. Kişi önceden ilgi gösterdiği, zevk aldığı kişilere, nesnelere, olaylara karşı ilgisizdir.

    Günlük yaşamdan, yaşantıdan doyum sağlayamaz. Bu doyumsuzluk durumu kişinin ailesiyle, çevresiyle, işiyle ilişkisini azaltır ya da tümüyle koparır. Bütün ilgiler, ilişkiler ona anlamsız, gereksiz gelir. Hasta, çaba, çalışma, sorumluluk gerektiren durumlardan kaçıp uzaklaşmak ister.

    Durgunluk, ilgisiz ve isteksiz olma duyu durumunun temelini oluşturur. Kişi bir yandan ailesine, annesine, babasına, çocuğuna, eşine, dostuna eski ilgisini yitirdiğinden yakınır; öte yandan kendisinden hoşnut olmaması ve kendine güvenmemesi nedeniyle onlara daha çok bağımlı olur. Onların desteği ve yardımı olmadan doğru düşünüp karar veremez.

    Olaylara kötümser bakarlar ve her olayı ciddi olarak düşünürler. Şakadan hoşlanmazlar. Güdülenmede azalmalar görülür. Geleceğe dair umutları azalmış ya da tamamen kaybolmuş olabilir.

    Olumsuz yaşam olayları ile karşılaşma, büyük üzüntülere neden olabilecek kayıplar ve yas, iş yaşamı sorunları, partner, evlilik, aile sorunları, hamilelik ve lohusalık süreci, kalıtsal yatkınlık, fazla alkol kullanımı, menopoz – antrapoz dönemi, mevsim değişiklikleri, ülke, şehir değiştirme, yeni yaşam koşulları depresyon nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

    Depresyon tedavi edilebilir bir rahatsızlıktır. Yukarıda bahsettiğim belirtilerin en az beşini gösteriyorsanız bir uzmandan yardım almanız gerekmektedir. Pelin’in terapi seansları devam ediyor ve şu anda anlattığım durumdan çok daha iyi bir durumda. Eğer bu dertten muzdaripseniz, hayatın güzelliklerini yeniden fark edebilmek, eski günlerinize geri dönebilmek için kendinize bir şans verin…