Kategori: Psikoloji

  • Algılarınıza Ne Kadar Güveniyorsunuz?: Bilişsel Çarpıtmalar

    Algılarınıza Ne Kadar Güveniyorsunuz?: Bilişsel Çarpıtmalar

    Algılarınıza ne kadar güveniyorsunuz?

    Karşılaşılan olayları yorumlama şekli kişiden kişiye göre değişir. Örneğin sınavdan düşük alan bir öğrenci ‘ben zaten hep başarısızım’ diyebilirken diğeri ‘bu sınav zordu’ diyebilir. Bu yorumlama farkının içinde bazı bilişsel çarpıtmalara da rastlarız. Bilişsel çarpıtma gerçekleri olduğundan farklı anlama durumudur. Bakış açımızı genişletmek ve yaşam kalitemizi arttırabilmek için atmamız gereken ilk adım bilişsel çarpıtmaları farketmektir. Peki nedir bu bilişsel çarpıtmalar?

    Zihin Okuma: Kimsenin aklından okumamız mümkün değildir fakat sıkça insanların aklından geçen şeyler hakkında varsayımlarda bulunuruz. Örneğin, sohbet ettiğimiz kişi bir önceki gece iyi uyuyamadığı için esnerse ve biz bunu ‘benden çok sıkıldı, onun uykusunu getirdim’ diye yorumlarsak zihin okumuş oluruz.

    Ya hep ya hiç tarzı düşünme: Hayatı siyah ya da beyaz olarak görmek, grilere yer vermemek çok yorucu olabilir. Hayat aslında grilerden ibarettir, sadece iyi ya da sadece kötüye rastlanmaz. Örneğin, yazdığım yazı en güzeli olmayacak, o halde hiç yazmayayım. Hep ya da hiç tarzı düşünme bizi yorucu bir mükemmeliyetçiliğe sürükler.

    Olumluyu Yok Sayma (Büyütme-Küçültme): Başarılarımızı küçümserken başarısızlıklarımızı büyütmeye meyilli olabiliriz. Örneğin bir öğrencinin yüksek not aldığı sınav için ‘kolaydı’ diyerek başarısını küçümsemesi.

    Keyfi Çıkarsama: Kişinin elinde yeterince kanıt olmamasına rağmen bazı varsayımlarda bulunmasıdır. Örneğin, ‘kadınlar sadece zeki erkeklerden hoşlanır’, ‘pikniğe gideceğimiz gün yağmur yağdı kısmetsiziz’ demek.

    Seçici Soyutlama: Bir durumu bütün olarak değerlendirmek yerine sadece bir detaya odaklanıp o detay üzerinden yorum yapmak seçici soyutlamadır. Örneğin, herşeyin yolunda gittiği bir gün kişinin otobüsü kaçırması ve sadece otobüsü kaçırmasına odaklanarak tüm gününü ‘kötü’ olarak değerlendirmesi.

    Aşırı Genelleme: Kişinin karşılaştığı bir durumu hayatının tümüne genellemesidir. Örneğin, sevgilisi tarafından aldatılan kişinin bundan sonraki tüm ilişkilerinde aldatılacağını düşünmesi.

    Kişiselleştirme: Kişinin kendisiyle ilgisi olmayan ya da çok az ilgisi olan bir olayı kendine mal etmesidir. Örneğin, derslerinde başarılı olamayan çocuğu karşısında annenin kendini suçlu hissetmesi ve başarısız bir anne olduğunu düşünmesi.

    Felaketleştirme: Bir durumun sonucunun gerçekte olandan veya olacaktan daha kötü olarak hayal edilmesi. Örneğin iş görüşmesine giden bir gencin görüşmenin sonucu olumusuz olursa başka bir yerde işe giremeyeceğini düşünmesi ve ‘işe giremezsem hayatım biter’ demesi.

    -meli, -malı ifadeleri: ‘Bu böyle olmalıdır’ şeklinde inanışlarımız olabilir ve bu inanışlar doğrultusunda yaşamak kolay değildir çünkü hayat her zaman bu kurallarımıza uymayabilir. Bu kurallara uyulmadığında ise kişi kendini huzursuz hisseder ve hatta bunu bir felaket olarak görür. Örneğin, ‘her zaman en iyisi olmalıyım’, ‘herkes tarafından sevilmeliyim’,  ‘zayıf yanlarımı kimseye göstermemeliyim’.

    Hayat kalitenizi iyileştirmek için..

    Genelde bu bilişsel hataların birkaçı bir arada görülür. İlk adım olarak bunların hangilerini yoğun olarak kullandığınızı farkettikten sonra bu işlevsiz düşüncelerin yerine işlevsel olanları koymanız için profesyonel destek almanız yerinde olacaktır.

  • ”Duygusal Yeme”ye Farklı Bir Bakış

    ”Duygusal Yeme”ye Farklı Bir Bakış

    Zor geçen bir gün, belki sevgilinizle tartıştınız, belki işleriniz çok yoğundu, belki o gün sebepsizce daha gergin hissediyorsunuz. Stresli ve öfkelisiniz, ‘yasak yemek’leri yutmamak için kendinizi zor tutuyorsunuz. Akşam yemeği için balık ve sebze yemeği planlamıştınız ama planınız değişmek üzere. Pişirmeyi düşündüğünüz sebzeleri bırakıyorsunuz, cipsler boğazınızdan aşağı gitmeye başlıyor. Biraz yedikten sonra iradeniz kontrolu ele almaya çalışıyor ve ‘sadece birkaç tane daha yedikten sonra bırakacağım’ diyorsunuz, ama bırakamıyorsunuz. Cipsin bitmesinin ardından dün akşamdan kalan kek de gözünüze dayanılmaz gözükmeye başlıyor, birkaç saniye sonra ona da çatal batırmış halde buluyorsunuz kendinizi. Sonunda bütün o yemeklerden ayrılmayı başardığınızda suçluluk ve pişmanlık duyguları ile dağılmış bir haldesiniz.

    Eğer yukarıdaki senaryo tanıdık geliyorsa, yalnız değilsiniz. Birçoğumuz zaman zaman kendimizi daha iyi hissetmek için yemeklere sığınabiliyoruz. Eğer ‘‘duygusal yeme” kavramını google’da aratırsanız ”duygusal yemeyi durdurmak” ”duygusal yemenin üstesinden gelmek” gibi başlıklar karşınıza çıkacaktır.  Bu da duygusal yemenin kötü birşey olduğu ve engellenmesi gerektiği mesajını verir.

    Fakat Psikolog Dr. Pavel Somov ”Mindful Emotional Eating” kitabında anlattığı gibi bu konuda biraz daha farklı düşünüyor. Yemek yeme eyleminin eğer doğru yapılırsa sorunlarla baş etmede bize yardımcı olabileceğini anlattığı kitabında Dr. Pavel Somov’a göre ”duygusal yeme”deki asıl sorun yeme eylemi değil bunun ”dikkatsizce” (mindless) yapılması.”Duygusal yeme kaçınılmaz olduğuna göre, sorunlarımızla baş etmek için yemek yediğimizi kabul ederek ve keyif alarak yemek yemek suçluluk duygumuzu azaltacaktır” diye açıklıyor Somov, çünkü yukarıdaki senaryoda hem yediğimizden keyif alamıyor hem de sonrasında yoğun pişmanlık hissediyoruz.

    Psikolog Dr. Pavel Somov’ın diğer önerileri ise şu şekilde:

    • Duygusal yemeye başlamadan önce rahatlamak için biraz zaman yaratın: Yemeklere koşmak yerine bir süre içinde bulunduğunuz ana odaklanın. Ayaklarınızın altındaki zemini, oturduğunuz koltuğu hissedebilir, yemeklerin kokusunu içinize çekebilir, görünüşlerini inceleyebilirsiniz.

    • Belirli bir başlangıcı ve bitişi olan bir rutin belirleyin. Tüketici duygusal yeme ”dürtüsel” ve ””dikkatsizce” dir (mindless). Ayakta durarak mutfak tezgahında yiyor olabilirsiniz. ”Yeme” deneyimini daha keyifli, daha kontrollu ve daha bilinçli yapmak için bilinçli bir şekilde kendinize yemek için güzel bir yer hazırlayın, mümkünse bu yeri görsel olarak güzelleştirin.

    • Anda kalabilmek için rutini değiştirmek: Anda kalabilmek, zihnimizin başka şeylere kaymasını engellemek için oturduğumuz sandalyeyi değiştirebilir, bardağı kullanmadığımız diğer elimizde tutabiliriz.

    • En keyif verecek yiyecekleri özenle seçmek: Seçtiğimiz yemekler genel olarak bizi en çok rahatlatacak olanlar değil, evde hazır bulunan yiyeceklerdir. Duygusal yemeye gösterdiğimiz dikkatin artması ile bizi en çok rahatlatacak en çok zevki verecek yiyeceklere yönelebiliriz.

    • Pişman etme potansiyeli fazla yiyeceklerden kaçınmak: Farkındalıkla yemenin amacı genel iyilik halimizi arttırmasıdır. Bu yüzden karnımızı ağrıtma ve şekerimizi aniden yükseltme ihtimali yüksek yiyecekleri seçmemek yerinde olacaktır.

    • Nicelikten ziyade niteliğe önem vermek: Yemeğin bizi rahatlatması ne kadar yediğimizle değil, yemekten ne kadar zevk aldığımızla ilişkilidir. Örneğin, küçük bir parça çok lezzetli ve kaliteli bir çikolatadan aldığımız tatmin, kalitesiz koca bir paket şekerden aldığımız tatminden çok daha fazladır.

    • Yeme deneyimine odaklanmak: Zihnimiz bu an yaptığımız aktiviteden ziyade başka şeylerle meşgul olmaya meyillidir, bu da kendimizi dağınık hissetmemize sebep olur. Yemek yerken yemeye odaklanarak hem daha fazla zevk alırız hem de zihnimize dinlenmesi için fırsat veririz.

    Dr. Somov’a göre iyi hissetmek ve yemek arasındaki ilişki bebekliğimize dayanıyor olabilir. Örneğin, bir annenin ağlayan bebeğini sakinleştirmek için onu emzirmesi. Ayrıca yemek yemenin ”rahatlatıcı” etkisi bulunuyor çünkü yemek yiyince “dinlenme ve sindirme” etkinliklerinden sorumlu parasempatik sinir sistemi uyarılıyor.

    Bir araştırmanın da gösterdiği gibi biraz dikkat ve alıştırma ile mindful (farkındalıklı) duygusal yemek, dürtüsel aşırı yemenin çözümlerinden biri olabilir.

    Unutmayın, eğer rahatlamak ve zor duygularla baş etmek niyetindeysek en azından kendimize daha şefkatli olabiliriz.

  • Boşanma Sürecinin Çocuklar Üzerindeki Etkisini Nasıl Azaltabiliriz?

    Boşanma Sürecinin Çocuklar Üzerindeki Etkisini Nasıl Azaltabiliriz?

    Hayatın en tatsız süreçlerinden biri olan boşanma süreci ne yazık ki ülkemizde son zamanlarda çok sık görülmekte. Aile içerisinde şiddet, ekonomik olumsuzluklar, sağlık problemleri, şiddetli geçimsizlik, aile içi iletişim bozuklukları, aldatma gibi bir çok neden çiflteri ayrılık sürecine getiriyor. Böylesi yıpratıcı yorucu yaşanmışlıklar ise boşanma sürecini kaçınılmaz kılıyor. Boşanma süreci resmi prosedürlerin yerine getirilmesi, mal paylaşımları, yeni yaşam planlarının yapılması ve en önemlisi de çocuklara durumun izahının yapılmasını gerekli kılan bir süreç.

    Bu yazımızda boşanma sürecinde çocuklar üzerinde oluşabilecek olumsuz durumları en aza indirgemek için dikkat edilmesi gereken konulardan, durumun çocuklara nasıl izah edilmesi gerektiğinden bahsedeceğiz.

    Çocuklar için anne-babaları onları varoluş kaynakları, yaşam destekleri, problem çözücüleri, güven, huzur, mutluluk kaynaklarıdır. En kötü anne-baba dahi çocukları için aynı anlama sahiptir.

    Hep deriz ya ‘ ne olursa olsun o benim annem- babam.’

    Çocuk için bu kadar varoluşsal öneme sahip olan anne -babanın boşanacağı bilgisi, çocuklarda varoluş süreçlerinin devamlılığı hakkında kaygılar oluşturur. Ve çocukların bir çok olumsuz duygu ve davranışı deneyimlemesine neden olur.  Bu nedenle bu kadar derin kaygı yaşayabilecek olan çocuğa boşanma sürecinin ve sonrasının net bir şekilde izah edilmesi gerekmektedir. Aksi halde çocuğun kaygısı artarak daha olumsuz sonuçların oluşmasına neden olabilir.

    Öyleyse; Boşanma bilgisi çocuk ile nasıl paylaşılmalıdır ?

    Öncelikle anne ve baba konuşmayı gerçekleştiriken bir arada olmalıdır. Tüm negatif duygularını bir kenara bırakarak, durumu olabildiğince doğal bir durummuşcasına anlatmalıdır.  Şayet olumsuz duygularınızı, stresinizi, eşinize karşı duyduğunuz öfkeyi bu ortama yansıtırsanız çocuğun durumu algılayışı da buna bağlı olarak olumsuz etkilenir.

    Konuşmayı gerçekleştirirken dikkat etmeniz gereken bir diğer önemli husus ise yapılacak konuşmanın çocuğun karakterine ve yaşına uygun bir şekilde  yapılmasıdır. Okul öncesi ve ilkokul döneminde olan bir çocukla yapılacak bir konuşmada çocuğun zihninde durumun daha iyi netleşebilmesi için daha somut örnekler verilebilir.

    Örneğin ‘ Hani sen bazen Ali ile anlaşamıyorsun, onunla eğlenceli oyun oynayamadığın için  onlara gitmek istemiyorsun ya, biz de bazen babanla bazı konularda anlaşamıyoruz ve beraber olduğumuzda güzel vakit geçiremiyoruz.’ gibi bir açıklama yapılabilinir.

    Ergenlik döneminde olan veya biraz daha büyük yaş grubunda çocuklarla ise daha çok durum değerlendirmesi yapılarak bir konuşma gerçekleştirilebilinir.

    Örnek konuşma

    “Yetişkinler bazen birbirlerini farklı şekilde sevmeye başlayabilirler veya bazı konularda anlaşamayabilirler. Bu nedenle ayrı yaşamak isteyebilirler. Fakat çocuklar ve anne-babaları her zaman özel bir bağ ile birbirlerine bağlıdır. Bazen çocuklar  ve anne babalarıda aynı fikirde olmayabilirler ve bu yaşamın bir parçası. Anne-babalar asla çocuklarını sevmekten vazgeçmezler. Ve anne-babalar çocuklarından boşanmazlar. Bu sadece karı-kocalar arasında olur. Biz de annenle/babanla bazı konularda anlaşamadığımız için ayrı yaşamaya karar verdik.”

    Konuşma gerçekleştirildikten sonraki bir diğer önemli konu çocuğunuzu yeni yaşamında oluşabilecek değişiklikler hakkında yeterli bilgiyi vermek olacaktır. Muhtemelen çocuğunuzun zihninde aşağıdaki sorular yanıt arayacaktır:

    Ben kiminle yaşayacağım ?

    Annem/babam nerede yaşayacak?

    Hangi okula gideceğim ?

    Buradan gidecek miyiz ?

    Tatillerde yine bir arada olacak mıyız?

    Arkadaşlarımı görebilecek miyim?

    Siz küsmü olacaksınız ?

    Bu sorular ve oluşabilecek diğer soruları  net bir şekilde cevaplamanız çocuğunuzun zihninde oluşabilecek stresi ve kaygıyı azaltacaktır.

    Tüm bu süreçler içerisinde çocuğunuzda şok, üzüntü, hayal kırıklığı, öfke veya kaygı gibi duygu durumlarıyla karşılaşabilirsiniz. Bu duyguları arttırmamak adına çocuğunuzun yanında tartışmayın, çatışmayın, yasal süreçler hakkında konuşmayın, bir diğer ebeveynin  diğer aile üyeleri tarafından kötülenmesine müsaade etmeyin. Durum ve gerçeklik her ne olursa olsun kişilerin çocuğun anne ve babası olduğunu unutmayın.

    Mümkün oldukça çocuğunuzun günlük rutinlerini  bu süreçte bozmayın. Yaşamını olabildiğince bu süreç öncesi gibi sürdürmesine müsade edin. Oluşabilecek değişimleri mümkün oldukça yavaş yavaş ve aşamalı gerçekleştirin. Bu süreçte elbetteki anne-babalarda bir çok olumsuz ve karmaşık duygu durum içerisinde olacak. Ancak mümkün oldukça dışarıda arkadaşlarınızla görüşerek veya bir uzman desteği alarak süreci yönetmeye çalışın.

    Çocuğunuzu duygusal olarak rahatlatmak amacıyla yeri geldikçe aşağıdaki hususlarda bilgilendirebilirsiniz.

    Bu durum senin hatan değil. Anne/baba arasında oluşan bir durum.

    Anne-baban ayrılsa bile her zaman senin annen/baban olmaya devam edecek.

    Biz seni korumaya, her ne olursa olsun yanında olmaya devam edeceğiz.

    Her şey yolunda gitmeye devam edecek.

    Annen ve baban her zaman seni sevmeye devam edecek.

    Yine süreç içerisinde çocuğunuzun duygularını kontrol edemediği dönemler olabilir. Böylesi durumlarda çocuğunuzun duygularını önemsediğinizi bu duygularının normal olduğunu  ve bunun bir süreç olduğunu söyleyebilirsiniz.

    Örnek konuşma

    “Kızım/oğlum bu durumun senin için ne kadar üzücü olduğunun farkındayım. İstersen seni daha iyi hissettirecek şeyleri konuşabiliriz. Annen de baban da seni çok seviyor ve bu süreci bizlerde  yaşadığımız için çok üzgünüz.”

    Çocukların duygularının aileleri için önemli olduğunu duyma ihtiyacı duyabilirler bu süreçte. Bu nedenle bunu çocuğunuza hissettirin. Duygusal tıkanmalar yaşadığınızda çocuğunuzun duygularını kelimelere dökmesine müsade edin veya yardımcı olun.

    En önemlisi ise en büyük destekçisi olun.

    “şimdi ne yaparsak mutlu hissedersin? eğlenceli birşeyler yapalım mı?” gibi sorularla konuyu ve dikkatini farklı yönlere çekerek stresini azaltabilirsiniz.

    Boşanma süreci boyunca anne-babalar olarak sizlerinde ruhsal ve fiziksel sağlığınıza dikkat etmeniz oldukça önemli bir husus. Sizler ne kadar sağlıklı olursanız ve duygularınızı doğru bir şekilde yönetirseniz bu süreci daha kolay bir şekilde sürdürebilirsiniz.

  • Kronik Ağrı

    Kronik Ağrı

    Hayat boyu süren kronik hastalıkların, hastaların yaşam kalitesini etkilemesi oldukça sık görülen bir olgudur. Kronik hastalık çerçevesinden bakıldığında, çoğu hasta hayatlarının önemli bir kısmında hastalıklarına depresyonun ve kaygının eşlik ettiğini belirtmektedir. Hastaların hissettiği ağrının depresyonu tetikleme ihtimali olduğu gibi, depresyon belirtileri yüzünden de ağrı şiddeti artabilmektedir.

    Duygusal durumun fiziksel hastalıklarla olan ilişkisi aşikardır. Mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin, bağışıklık sisteminin işleyişini sağlayan sitokinler; serotonin ile bağlantı içindedir. Depresifken bağışıklık sisteminin zayıflamasının sebebi bu şekilde açıklanabilir. Ağrılı fiziksel belirtileri olan hastalarda depresyon daha şiddetli gitmektedir.

    Epidemiyolojik çalışmalar toplumda ağrının yaşam boyu yaygınlığının %24-37 arasında

    değiştiğini göstermiştir. Literatürde gün geçtikçe artan araştırmalar, depresyon ve ağrı belirtileri

    arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Bu ilişki bazı araştırmacılar tarafından iki durumun genellikle birlikte görüldüğüne, benzer tedavilere yanıt verdiğine,birbirlerini alevlendirmelerine ve benzer biyolojik yolakları ve kimyasal ileticileri paylaştığına dikkat çekmek için ‘depresyon-ağrı sendromu’

    veya ‘depresyon-ağrı ikilisi’ olarak isimlendirilmektedir.

    Majör depresif bozukluk belirtileri sıklıkla bilişsel, duygusal ve davranışsal sorunlarla

    karakterize edilmekle birlikte, özellikle birinci basamağa ve psikiyatri dışı tıbbi birimlere başvuran

    hastaların birçoğunda ön planda fiziksel yakınmaların bulunduğu bildirilmiştir. Bununla

    birlikte, ağrılı fiziksel belirtileri olan hastaların sağlık durumlarını daha kötü olarak değerlendirdikleri, depresif yakınmalarının daha fazla ve şiddetli olduğu olduğu saptanmıştır.-

    Beş Avrupa ülkesini kapsayan geniş ölçekli bir çalışmada genel toplumda kronik ağrı yaşayanların

    oranı %17 iken, depresyon ölçütlerini karşılayanlarda bu oranın %43’e yükseldiği saptanmıştır.

    Bu bilgiler doğrultusunda, ağrılı kronik hastalıklardan muzdarip kişilerin, depresyonla baş edebilmeleri, fiziksel ağrılarını dindirmeye ağırlık vermeleri kadar önemlidir.

  • Depresyonu Tanımak

    Depresyonu Tanımak

    Yaşamımız boyunca en az bir sefer, çaresizce mutsuz ve yorgun hissettiğimiz, dikkat dağınıklığı yaşadığımız, başkaları ile görüşmekten kaçındığımız ve etraftaki insanlara, hiçbir şey yapmadıkları halde hınçla dolduğumuz olmuştur. Bunca negatif duygunun yarattığı boşluk, çaresizlik ve öfkenin altından kalmak bir hayli güçtür. Kişisel başa çıkma yöntemleri ile böyle durumlardan bazen sıyrılırken bazen de çözümsüz ve çaresiz hissetmeye devam ederiz.

    Kötü hissedildiğinde “depresyondayım” demek aslında mutsuzluğun sınırlarını çizebilmek için ferahlatıcıdır. Ancak temelde duygudurum bozukluğu çatısı altında olan major depresyon için, aşağıdaki belirtilerden en az beşini her gün ve iki hafta süreyle deneyimliyor olmak, bir depresyon hastasını belirlemeye olanak sağlar;

    ⟶ Günün büyük kısmında ve en az iki hafta süreyle her gün, çökkün ve üzgün hissetmek

    ⟶ Günlük işler ve faaliyetlerle ilgili hoşnutsuz hissetme

    ⟶ Uyku bozuklukları; örneğin gece uykuya dalmada zorluk veya gece sık sık uyanma

    ⟶ Davranışların yavaşlaması veya tam tersi panik halinde olma

    ⟶ İştah azalması veya iştah artışı, buna bağlı olarak gözle görülür kilo kaybı veya kilo alımı

    ⟶ Aşırı yorgunluk ve enerji eksikliği hissetme

    ⟶ Değersizlik ve suçluluk duyguları, sürekli kendini olumsuz bir şekilde eleştirme

    ⟶ Dikkat toplamada güçlükler

    ⟶ Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyonlu kişilerde düşünce yapısı da bariz bir şekilde farklılaşmış durumdadır. Kendileri, gelecekleri ve içinde bulundukları çevre hakkında endişeli, olumsuz ve kötümser düşünce kalıplarına sahiptirler. Bu kalıp düşünceler, depresif belirtileri olan bireylerde olumsuz otomatik düşüncelerin yaygınlaşmasına yol açar. Bu olumsuz düşünceler tipik bir şekilde başkaları tarafından sevilebilirlik ve kabul görme ile alakalıdır.

    Örneğin, işteki ufak bir başarısızlığı depresyonlu bir kişide geçmişteki ve gelecekteki olası  yetersizliğinden kaynaklanmış gibi algılanabilir ve çaresi olmayan bir durummuş gibi üzüntü yaşanabilir.

    Depresif bireyler, olumsuz yaşam olaylarına odaklanmaya daha çok meyillidirler. Olumsuz kelimelere karşı algıda seçicilik yaşamaktadırlar. Yapılan bir araştırmada, depresyon teşhisi alan bir grup hastaya bir kelime listesi verilmiştir ve içinde “başarısızlık, yenilgi, aldatılma” gibi olumsuzluk içeren kelimelerin de bulunduğu bu listeyi olabildiğince hızlı okumaları istenmiştir. Bu grup, zihinsel ve eğitimsel açıdan bir farkları olmadığı halde depresyon teşhisi olmayan kıyas grubuna göre listeyi daha uzun sürede okumuştur.

    Bu araştırmada, depresif hastaların olumsuz kelimeler üzerinde daha uzun süre durarak daha çok vakit kaybetmeleri, olumsuza karşı algısal bir seçicilik yaşadıklarını gösterir.

    Bu çalışma günlük hayata uyarlanırsa, depresif bireylerin olumsuz olayların ve söylemlerin üzerinde daha çok durduğunu ve olumsuz duygularını daha çok beslemeye meyilli oldukları çıkarımını yapılabilir.

    Major depresyon başa çıkılması güç ve hayatın seyrini etkileyen bir hastalıktır. Fakat çözümsüz ve çaresiz değildir, ilaç tedavisi ve psikoterapi ile, çoğu zaman tek başına psikoterapi ile başa çıkılabilen ve kontrol altına alınabilen bir durumdur. Hayatın çeşitli sorumluluklarının yanı sıra depresyon ile boğuşmak yorucu ve güç gerektiren bir iştir. Bu sebeple karşı koyulmalı ve çözüm yollarına başvurulmalıdır.

  • Kronik Hastalıklar ve Depresyon

    Kronik Hastalıklar ve Depresyon

    Uzun süreli, dirençli ve kronik bir şekilde devam eden hastalıklar stresli ve yorucudur. Çaresizlik ve umutsuzluk duyguları çökkün bir ruh durumuna yol açabilir. Uyku düzeni bozulur, hastalar kendini sürekli yorgun hissedebilirler. Bu durum da olumsuz ruh halini daha da arttırabilir.

    İş ve arkadaşlar gibi sosyal durumlarda eksilmeler olur ve bu durum da hastalarda kayıp hissine yol açar. Kronik hastalıklarda ortaya çıkan depresyon, insanların düşüncelerinde belli değişikliklere neden olarak olumsuz bir “zincirleme reaksiyona” yol açar. Özellikle ağrı şiddetlendiği zaman ağrı üzerindeki kontrolsüzlük; çaresizlik inancını güçlendirir. Bu durumda, fiziksel anlamda bir aciziyet hissi oluşur. Bu durum, gelecek ile ilgili yıkıcı düşüncelerin oluşmasına ve köklenmesine zemin hazırlar. Böylece kronik hastalığı olan bireyler daha da karamsarlaşıp, geleceği umutsuz görmeye başlarlar.

    Depresyon durumunda özellikle olumsuz olan, sürekli kendini tekrarlayan ve o sırada kişiye tamamen inanılır gelen bazı yararsız düşünme şekilleri vardır. Mesela ağrısı yüzünden zor bir gün geçiren biri “İşe yaramazın biriyim” diye düşünmeye başlayabilir. Sonra da bu düşünceyi başka bir olumsuz düşünceye yöneltebilir “Ben kesinlikle işe yaramazım”

    Bu gibi durumlarda olumsuz düşünceleri yakalamak ve bunun gerçekliğini sorgulayabilmek önemli. O sırada şartlar gereği bu düşünceler mantıklı geliyor olabilir. Ama kronik bir şekilde tekrarlayan ağrılar karşısında tam olarak bir kontrolümüz yoktur.

    Yararsız inançları ve düşünceleri sorgulamak ruh halini iyileştirmekte ve dolayısıyla kronik ağrıyı hafifletmekte yardımcı olabilir. Bu her konuda mantıksız bir şekilde “olumlu düşünmek” demek değildir. Sadece ağrılı durumlarda, bu durumu kötü etkileyen düşünceleri fark etmekle ilgilidir. Çünkü düşüncelerimiz duygularımızın anahtarlarıdır. Genellikle zihnimizden akıp gittikleri için onların olumlu veya olumsuz olup olmadıklarını anlayamayız, sadece yarattığı duyguyu hissederiz. Bu duygu da bize davranış olarak geri döner, olumlu veya olumsuz etkileniriz. Kendi kendimizi olumlu telkin edebilmek ve hastalık sırasında ağrıları ekstradan arttırmayacak şekilde düşüncelerimizi tanıyabilmek oldukça önemlidir.

    Düşünceleri sorgulamaya çalışmak için düşünce, duygu ve davranış üçlemesini tanımak gerekir. Gün içinde aklımızdan sayamayacağımız kadar çok düşünce geçer. Bunlar uçuşan düşüncelerdir ve çoğunlukla bilinçsizlerdir. Farkında olmadan bu “otomatik düşüncelerin” yarattığı duyguları hissetmeye başlarız. Düşünceler çağrışımlarla, günlük rutinlerle ve bazı olaylarla oluşur. Örneğin geçmişte olan ve üzeri kapatılmış bir olayı farkında olmadan düşünüp, kaygı hissedebiliriz. Bu düşüncelerin üzerine kaygı, stres ve öfke gibi duygular geliştirebiliriz. Bu duygular neticesinde stresli ve kaygılı davranıp olay örgüsünden çıkamayabiliriz. Önemli olan olumsuz duyguyu fark eder etmez düşünceyi saptayabilmektir. Bu da zamanla, düşünce egzersizleri yaparak mümkün olur.

    Düşünceleri sorgularken bir deftere yazmak faydalıdır. Olumsuz duyguyu hissettiğinizde not edilmesi gereken ” O sırada ne yapıyordunuz ve aklınızdan neler geçiyordu?”

    Bu duygunun şiddetine 10 üzerinden bir puan verebilirsiniz. Böylece bu duyguya sebep olan düşünceleri irdelerken hangi düşüncelerin yararsız bir zincir oluşturduğunu fark edebilirsiniz.

    Sonrasında bu düşünceleri sorgulamak önemlidir. Bunu destekleyen ve desteklemeyen kanıtlar nelerdir? Hemen sonuca mı varıyorsunuz veya “ya hep ya hiç” tarzı siyah beyaz, ortası olmayan düşüncelere mi sahipsiniz?

    Son olarak bu düşüncelerin yarattığı tepkileri ve bu tepkilerin ruh halinizi nasıl etkilediğini kontrol edin. Başa çıkılamayan durumlarda uzman desteği almak her zaman oldukça faydalıdır. Kronik hastalıklarda ruh sağlığının önemini göz ardı etmemek gerekir. Ruh ve beden sağlığı bir bütündür, kronik hastalıkların yarattığı olumsuzluklarla baş etmede stresle savaşabiliyor olmak oldukça etkilidir.

  • Kronik Hastalıklar ve Psikolojik Durum

    Kronik Hastalıklar ve Psikolojik Durum

    Stres, depresyon ve anksiyetenin (kaygının) kronik hastalıklara olan etkisi pek çok araştırmanın konusudur. Bu noktada önemli olan, depresif semptomların; stresin ve kaygının kronik hastalıkların belirtilerine nasıl etki ettiği ve hastaların yaşam kalitesini etkileyip etkilemediğidir.

    Uzun süreli ve ağrılı hastalıklar, çoğunlukla umutsuzluk, çaresizlik ve öfke gibi olumsuz duygu durumu da beraberinde getirir. Ancak hastalığın mı duygusal süreçlerin değişimine yol açtığı yoksa depresyon gibi olumsuz duygu durumu içeren hastalıkların mı kronik hastalıklara etki ettiği tam olarak bilinmemekte. Yani, hastalığın günlük rutini bozacak şekildeki işleyişi mi yoksa stresin ve olumsuz duyguların mı hastalığa yol açtığı konusu hala net değil. Bu noktada stres, olumsuz duygu durum ve hastalık belirtilerinin daha yoğun olarak ortaya çıkması bir kısır döngü gibidir.

    Kronik hastalığa sahip kişilerde, herhangi bir hastalığı bulunmayan bireylere kıyasla psikolojik sorunlar daha sıklıkla görülebilmekte. Örneğin, eklemlerde oluşan iltihabi durum ile kendini gösteren ve otoimmün bir kronik hastalık olan Romatoid Artrit (RA) hastalarındaki depresyon %66, anksiyete ise %70 oranında görülüyor. Bu da oldukça ciddi bir oran, hastalıkla baş etmede yaşanan sorunların mı yoksa depresyon ve anksiyetenin mi hastalığı tetiklediği konusunda uzmanlar görüş birliği içinde değiller. Aslında bu konuda yapılan çalışmaların sayısı da yeterli olmadığından, bir çıkarım yapmak oldukça güç. Her halukarda, hastaların stresli yaşam olaylarından uzak kalmaları, depresyon ve anksiyete belirtilerine de dikkat etmeleri oldukça önemli.

    Kronik hastalıklarda duygu durumun normal seyredebilmesindeki en önemli faktör hastalığın rutinine adapte olabilmektir. Hastalığın sonucu olan fiziksel ve bazen zihinsel kısıtlamalara göre günlük hayatı idame ettirebilmek stresin normal seviyelerde olmasında etkilidir. Örneğin, kronik kalp hastalığında günlük hayatı sürdürmeye engel olabilecek fiziksel kısıtlılık, depresif semptomların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Öfke, kaygı ya da depresyon bileşenlerinin fiziksel sağlık üzerinde etkiye sahip olduğu yaygın bir görüştür.

    Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF) hastalığı da, bahsedilen diğer hastalıklar gibi kronik ve yaşam kalitesini etkileyen bir hastalıktır. Hastaların yaşam kalitesinin hastalık sebebiyle olumsuz etkilenmesi depresyon ve anksiyete gibi psikolojik rahatsızlıklara neden olmaktadır. Hastalık, çeşitli ağrı atakları ve ateş ile kendini gösterdiği için hastaların atak sırasında günlük rutinlerini yerine getirebilmeleri zorlaşmaktadır. Bu durumda çoğu hastanın bildirdiği genel duruma göre, stresin ve depresif duygu durumun FMF hastalığında hastaların baş etmeye çalıştığı ağrı ataklarını arttırdığı görüşü yaygındır.

  • Oyun Terapisi Çocukları Depresyondan Koruyor

    Oyun Terapisi Çocukları Depresyondan Koruyor

    Çocuklar doğal bir yöntem olan oyunu tercih ederken uzmanlara ve uzman adaylarına bu oyunları ve çocuğun iç dünyasını yorumlayarak ebeveynler arasında bir köprü oluşturma konusunda büyük bir görev düşmektedir

    Düzenlenen eğitim çalışmalarında; oyun terapisi çalışma tekniklerinin gösterilmesi ve çiftler halinde pratik çalışma ile oyun terapisi tekniklerine dayanan klinik vak’aların kavramsallaştırılması ebeveynlerin terapötik sürece dahil olma tekniklerine hakim olma, terapi sonuçları temelinde tedavi planlaması prensiplerine hakim olma, Çocuk-ebeveyn ilişkisinin temel unsurları theraplay yaklaşımı açısından incelenmesi hedef aldıklarını kaydederek, “Çocuklarla çalışmanın eğlenceli yöntemleri ile psikoterapiye yönelik sıkı bir yaklaşım çerçevesinde oyun terapisinin pratik becerilerini geliştirmeleri amaçlanır. Eğitim çalışmaları kapsamında katılımcıların oyun psikolojik etkisinin temel ilkelerini, çocuğun kişiliği ve davranışları hakkında bilmek; çocuğun oyun aktivitesini, ebeveynleriyle etkileşimini analiz edebilmek, direktif ve nondirektif oyun psikoterapisi tekniklerini uygulamak, çocukluk davranışı ve gelişiminde çocuklarda travmanın nörobiyolojik etki mekanizmaları düzeltilmesi için oyun psikoterapisini yürütmede beceriye sahip olmaları sağlanmaya çalışılır.

    “Bütün çocuklar anlaşılmaya ve kabul edilmeye ihtiyaç duyarlar”.
    “Çok hızlı değişmekte olan bir dünyaya uyum sağlamaya çalışan çocuklar yetiştiriyoruz. Çocukların dünyasından bakabilen, onların dilini konuşmayı ve dinlemeyi öğrenen terapistlerin artmasını hedefliyoruz. Oyun terapisi çocukların hem kişisel hem de kişiler arası düzeydeki problemlerle çalışabilmelerini sağlar. Çocuğa odaklanan terapi, odağı terapistten çocuğa kaydırır ve kendini keşfetme ve kendini gerçekleştirme için fırsatlar oluşturur. Bu yeni fırsatların hayata geçirilmesidir. 
    Unutmayalım ki bir çocuğun hayallerine giden yolda onlara bu yolda eşlik eden biz yetişkinlerin (ebeveyn, terapist, uzmanların) bilgi ve bilimin ışığında ilerlerken, sahip olduğumuz alçak gönüllülük, sevgi ile zamanında birer çocuk olduğumuzu hatırlamak ile mümkündür. Bu terapiler aracılığıyla birçok çocuğun; kalbine, ruhuna ve hayallerine ulaşabilmek hedeflenir.

  • Otizm Spektrum Bozukluğu

    Otizm Spektrum Bozukluğu

    Otizm Spektrum Bozukluğu doğuştan gelen ya da yaşamın ilk 2-3 yılında ortaya çıkan nörogelişimsel bir bozukluktur. Bazı genlerde oluşan mutasyonlar sonucunda meydana geldiği düşünülmekte ve bununla ilgili araştırmalara devam edilmektedir.

    Otizm Spektrum Bozukluğu 5 temel alanda yaşanan yetersizlik ya da bozukluklarla kendini göstermektedir. Bu alanlar;

    -İletişim

    -Sosyal etkileşim

    -Bilişsel gelişim

    -Duygusal gelişim

    -Sınırlı ilgi ve etkinlikler

    Otizmli bireylerin iletişim becerilerinde yetersizlik gözlenebilmektedir. Bazı otizmli bireyler hiç iletişim kurmazken bazıları etkili iletişim kurmakta yetersiz kalabilmektedir. Bazı otizmli bireylerin konuşmalarında belirgin derecede gerilik tespit edilebilir. Otizmli bireylerde yaygın olarak gözlenen iletişim ve konuşma özellikleri şu şekildedir:

    -Ekolali (tekrarlayan konuşma),

    -Monoton / tekdüze ses tonu,

    -Jest ve mimik kullanımında yetersizlik,

    -Soyut ifadeler ve mecazları anlamada ve kullanmada yetersizlik,

    -Alıcı dil ve ifade edici dil becerilerinde yetersizlik.

    Otizmli bireyler sosyal etkileşim becerilerinde de gerilik gösterebilmektedir. Yaygın olarak aşağıdaki özellikler gözlenmektedir:

    -Kendi ismine tepki vermede güçlük,

    -Diğerlerinin yüz ifadelerini anlamada güçlük,

    -Yeterli göz kontağı kuramama,

    -Ortak dikkat geliştirmede güçlük,

    -Diğerlerinin duygu ve düşüncelerini, vücut dillerini ve yüz ifadelerini anlamada yetersizlik,

    -Oyun oynama becerilerinde yetersizlik,

    -Akranlar ile etkileşim kurmada güçlük.

    Otizmli bireyler sınırlı ilgi ve etkinlik özellikleri de sergilemektedir. Bu alanda yaygın olarak sergiledikleri özellikler şu şekilde sıralanmaktadır:

    -Tekrarlayan şekilde el sallama, sallanma, anlamsız sesler çıkarma,

    -Dönen nesnelere ilgi duyma,

    -Rutinlere bağlılık,

    -Rutinleri bozulduğunda davranış problemleri sergileme.

    Otizmli bireylerde sıklıkla gözlenen duyusal özellikler de şu şekilde sıralanmaktadır:

    -Belli ses, koku ya da dokulara karşı aşırı hassasiyet ya da tepkisizlik,

    -Uyaranlara beklenmedik tepkiler verme veya hiç tepki vermeme.

    Otizmli bireylerin bilişsel özellikleri de farklılık gösterebilmektedir. Yapılan araştırmalar otizmli bireylerin yaklaşık olarak %46’sının normal ve daha üst düzey zekaya sahip olduğu tespit edilmiştir. Yaygın olarak gözlenen bilişsel özellikleri şu şekilde sıralanabilir:

    -Taklit becerilerinde yetersizlik,

    -Bilgiyi işleme, analiz etme, düzenleme becerilerinde yetersizlik,

    -Sözcük dağarcığında yetersizlik,

    -Öğrenilen bilgileri genellemede güçlük,

    -Farklı gelişim alanlarında değişken performans,

    -Problem çözme becerilerinde yetersizlik.

    Kimi otizmli bireylerde ise sıra dışı beceriler de gözlenebilmektedir. Örneğin; rehberdeki bütün telefon ezberleyebilmek, bütün ülkelerin bayraklarını ezberleyebilmek, üst düzey sanatsal becerilere sahip olmak gibi sıralanabilir.

    Bütün bu özellikler tanılama aşamasında değerlendirilmektedir. Alanında uzman Çocuk Ruh Sağlığı Hastalıkları doktorundan (Çocuk ve Ergen Psikiyatr) tanı alındıktan sonra olabildiğince erken ve yoğun bir eğitime başlanmalıdır. Erken ve yoğun eğitim müdahalesiyle otizmin belirtileri kontrol altına alınabilmekte, gelişim sağlanabilmekte, kayda değer ilerleme görülmektedir. Hatta bazı otizmli çocukların süreç sonrasında akranlarından gelişimsel olarak bir farkı kalmadıkları da gözlenmektedir.

    Bu süreçte ebeveynlerin de psikolojik desteğe ihtiyacı olabilmektedir. Böyle yoğun bir eğitim temposunda ebeveynler zaman zaman yıpranabilmekte ve hayat kaliteleri düşüş gösterebilmektedir. Özellikle davranış problemleri sergileyen bir otizmli bireye sahip olan aileler baş etme becerilerinde yetersizlik yaşayabilmekte ve etkisiz yöntemlere başvurabilmektedir. Bunun önüne geçmede düzenli şekilde alınan uzman desteğinin oldukça etkili sonuçlar ortaya koyduğu gözlenmektedir.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hipekraktivite Bozukluğu (DEHB), çocuklarda en sık rastlanan psikolojik bozukluklardan biridir. Doğumdan itibaren var olan fakat çocuğun gelişimi ile birlikte daha ileriki zamanlarda fark edilen bu bozukluk nörobiyolojik bir bozukluktur. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun nörobiyolojisi, tam olarak anlaşılamamasına rağmen, bu bozukluğun ana semptomlarının nedeninde genel olarak, dopaminerjik ve noradrenerjik sistemlerdeki dengesizlik gösterilmektedir.(Dr. Nurcihan KİRİŞ Yrd. Doç. Dr. Seçil BİNOKAY 2010). Okul çağındaki çocuklarda, dikkati uzun süre bir şeylere yönlendirememe, arkadaş ilişkilerinde sıkıntılar, okulda başarısızlıklar gibi semptomlarla DEHB kendini gösterir. DEHB olan çocukların dikkatlerini toplamadaki güçlüklerinin bir nedeni, bu çocukların çevrelerinde bulunan uyaranların bir çoğu ile aynı anda ilgilenmeleridir. Nurcihan KİRİŞ, Sirel KARAKAŞ 2002 ). Ebeveynlerin, inanç sistemleri çocuklarında ki DEHB’ yi fark etmeleri konusunda bir engeldir. Okul hayatı ve aile yaşantısındaki işlevsel problemler üstesinden gelemeyecekleri bir duruma gelene kadar yardım için herhangi bir yere başvurmazlar. Cinsiyet farklılıklarına bakmak gerekirse, DEHB’ in bir alt tipi olan hipekraktivite genel olarak kız çocuklarına göre erkek çocuklarda daha fazla görülür. Dikkat eksikliği alt tipi ise daha çok kız çocuklarda görülür. Hipekraktivite ebeveyn ve öğretmenler arasında yaramazlık, dikkat eksikliği ise normal dikkatsizlik olarak görülüp önemsenmeyebilir.  DSM-5 (The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders/Ruhsal Bozuklukların Tanı Kitabı) ’e göre; DEHB’ nin 2 alt tipi olarak dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik ve dürtüselliğin belirtileri şöyledir;

    Dikkat Eksikliği

    1. Çoğu zaman ayrıntılara özen göstermez ya da okul çalışmalarında (derslerde), işte yada etkinlikler sırasında dikkatsizce yanlışlar yapar (örn. ayrıntıları gözden kaçırır ya da atlar, yaptığı iş yanlıştır).

    2. Çoğu zaman aldığı görevlerde ya da oyunlarda dikkatini sürdürmekte güçlük çeker (örn. derslerde, konuşmalar sırasında ya da uzun yazılar okurken odaklanmakta zorlanır).

    3. Çoğu zaman doğrudan kendisine doğru konuşulduğunda dinlemiyormuş gibi görünür (ör. dikkat dağıtıcı unsur olmadığı halde aklı başka bir yerde gibi görünür).

    4. Çoğu zaman yönergeleri izlemez ve okul ödevini, ev işlerini ya da işyerindeki görevlerini tamamlayamaz (örn. işe başlar ancak odağı hızlı bir biçimde yitirir ve dikkati dağılır).

    5. Çoğu zaman işleri ve etkinlikleri düzene koymakta güçlük çeker (örn. sırayla yapılması gereken görevleri yönetmekte zorlanır, materyalleri ve eşyaları düzenli tutmakta zorlanır, işleri dağınık ve düzensizdir, zaman yönetimi zayıftır, zaman sınırlamalarına uyamaz).

    6. Çoğu zaman yoğun zihinsel çaba gerektiren görevlere katılmaktan kaçınır, hoşlanmaz ve bu aktivitelere karşı isteksizdir (örn. okul çalışmaları yada ev ödevlerini; yaşı büyük ergenler ve yetişkinlerde rapor hazırlama, form doldurmayı tamamlama, uzun yazıları, makaleleri gözden geçirmek).

    7. Çoğu zaman görevler ya da aktiviteler için gerekli eşyalarını kaybeder (örn. okul materyalleri, kalem, kitap, cüzdan, ödev, anahtarlar).

    8. Çoğu zaman dış uyaranlarla dikkati kolaylıkla dağılır (yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde ilgisiz düşünceleri kapsayabilir).

    9. Çoğu zaman günlük etkinliklerinde unutkandır (örn. sıradan günlük işleri yaparken, getir götür işlerini yaparken; yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde telefonla aramalara geri dönmede, faturaları ödemede, randevularına uymakta).

    Aşırı Hareketlilik ve Dürtüsellik

    1. Çoğu zaman kıpırdanır, elleri ya da ayakları vurur ya da oturduğu yerde kıvranır.

    2. Çoğu zaman oturması beklenen durumlarda yerinden kalkar (örn. sınıfta, ofiste, işyerinde veya oturması gereken durumlarda yerinde oturamaz).

    3. Çoğu zaman uygun olmayan ortamlarda ortalıkta koşar ya da bir yerlere tırmanır (yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde öznel huzursuzluk duyguları ile sınırlı olabilir).

    4. Çoğu zaman boş zaman etkinliklerine sessiz bir şekilde katılamaz ya da sessiz bir biçimde oyun oynayamaz.

    5. Çoğu zaman motor takılmışçasına hareket halindedir (ör. uzun bir süre boyunca restoranda veya toplantılarda yerinde rahat bir şekilde duramaz ya da zorlanır; başkaları tarafından huzursuz ve ayak uydurulması zor olarak algılanabilir).

    6. Çoğu zaman aşırı konuşur.

    7. Çoğu zaman soru cümlesi tamamlanmadan cevap verir (örn. başkalarının cümlelerini tamamlar, konuşmada sıranın kendisine gelmesini bekleyemez)

    8. Çoğu zaman sırasını beklemekte zorlanır. ( örn. kuyruk sırasını beklerken)

    9. Çoğu zaman başkalarının sözünü keser ya da araya girer (örn. dahil olmadığı konuşmaların, oyunların, ya da etkinliklerin arasına girer, başkalarının eşyalarını izin almadan ya da sormadan kullanır, yaşı ileri gençlerde ve erişkinlerde başkalarının yaptığının arasına girer ya da başkalarının yaptığını birden kendi yapmaya başlar).

    Çocuğunun, aile ilişkileri, arkadaşlık ilişkileri ya da okul hayatında işlevselliğinin bozulduğunu gören ebeveynler ilgili destek almalıdır. Tedavi yöntemi olarak ilaçsız tedavi, ilaçlı tedavi ve ikisinin birlikte yürütüldüğü tedavi çeşitleri bulunmaktadır. DEHB li çocuklarda aile tutumları etkileri büyüktür. Örneğin ebeveynlerin hiperaktiviteyi baskılamak için ceza ile haraket etmeleri çocukların agresif tavırlar takınmasına neden olabilir. Yani DEHB tedavisinde ailelerin ve öğretmenlerin bilinçlendirilmesi önemlidir. İlaçsız tedavi yöntemi olarak, DEHB li çocukların yetenek ve strateji gelişimine odaklanılıp, sosyal beceri eğitimleri verilebilir.