Kategori: Psikoloji

  • Duygusal Yeme Nedir?

    Duygusal Yeme Nedir?

    Dünya Sağlık Örgütü’ne göre sağlık; insanın hasta olmayışı değil fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik halinde olması olarak tanımlanmıştır. Sağlıklı olmanın en temel kuralı ise dengeli ve yeterli beslenmek. Beslenme, sağlığın korunup geliştirilmesi için bilinçli olarak yapılması gereken bir davranıştır. Bu kontrolu kaybettiğimizde beslenme sorunları yaşamamız muhtemeldir. Bu sorunlar arasında en sık karşılaştığımız sorunlardan biri’duygusal yeme’dir.

    Duygusal yeme, negatif duygulara karşılık gelişen bir yeme bozukluğudur. Bu davranışlarda en sık görülen durum normalden daha fazla yemek ya da besin çeşitlerini farklı seçmek; daha tatlı, daha tuzlu veya daha yağlı yiyecekleri tercih etmek gibi.

    Yapılan araştırmalara göre duygusal yeme özellikle yoğunkaygı, stres, depresyon, öfke gibi duyguların yoğun olarak yaşandığı dönemlerde görüldüğü, yalnızken gerçekleştiği öne sürülmüştür. Ayrıca bu durum yetersizlik hissiyle ve benlik saygısının düşük olmasıyla ilişkilendirilmiştir. Yani bu durumda yemek yemek bir amaç olmaktan çıkıp bir araç haline dönüşüyor. Hayatta yaşanan olumsuzluklar yeme alışkanlıklarını büyük ölçüde etkiliyor. Olumsuz duyguların kişide yarattığı boşluk hissi yalnızlıkla baş etmeyi güçleştiriyor. Kişi bu boşluğu bir şeyler yiyerek doldurmaya çalışıyor. Bu konuda bilmemiz gereken en önemli şey duygusal açlığı yiyeceklerle dolduramayacağımız. Yediğimiz anda kendimizi iyi hissedebiliriz fakat yemek bittiğinde olumsuz duygularımız yok olmaz. Kötü duygulara ek olarak fazladan pek çok kalori almış oluruz. Duygularla baş etmenin sağlıklı yollarını bulmalı ve bilinçli yemeyi öğrenmeliyiz.

    Duygusal ve Fiziksel Açlık Arasındaki Farklar Nelerdir?

    -Duygusal açlıkta mide kazınırken fiziksel açlık daha yavaş ortaya çıkar.

    -Duygusal açlıkta abur cubur yemek isterken fiziksel açlıkta sebze gibi sağlıklı besinlerle doyabiliriz.

    -Duygusal açlıkta bilinçsiz yeme isteği varken fiziksel açlıkta yediklerimizin bilincinde oluruz.

    -Duygusal açlıkta sürekli yeme ihtiyacı hissedilirken fiziksel ihtiyaçta doyma hissi vardır.

    -Duygusal açlıkta açlıktan dolayı yemek yediğinizi bildiğinizden sonrasında suçluluk hissi vardır. Fiziksel açlıkta ise vücudun ihtiyacı kadar yenildiğinden dolayı suçluluk duyulmaz.

    Duygusal Açlıkla Baş Edebilmek İçin Yapabilecekleriniz

    Depresif ve yalnızken: Sevdiğiniz birini arayıp konuşmak size iyi gelecektir.

    Endişeliyken: Şarkı dinleyebilir, egzersiz yapabilirsiniz.

    Yorgunsanız: Ilık bir duş sonrası bitki çayı içebilirsiniz.

    Sıkılıyorsanız: Kitap okuyabilir, film izleyebilirsiniz. Yeni hobiler edinebilirsiniz.

  • Duygusal Şiddetin Ne Olduğunu Biliyor Musunuz?

    Duygusal Şiddetin Ne Olduğunu Biliyor Musunuz?

    Romantik ilişki nedir? Sınırları nelerdir? Hangi durumda bir ilişki, ilişki olmaktan çıkıp baskı ve şiddete döner? Daha önce bu soruların cevabını düşünmediyseniz, bir düşünün lütfen. Ülkemizde biriyle romantik bir ilişki içinde olmak, flört, nişanlılık, evlilik vs, iki kişinin tek vücut olması, elmanın iki yarısı gibi tanımlanır. Hâlbuki romantik ilişki dediğimiz ilişki biçimi iki insanın, birey olarak bireyselliklerini kaybetmeden ortak bir alanda ilerlemelidir. Yani tek vücut olmak değil, kesişen kümeler halinde hayatı paylaşmaktır. Partnerlerin kendi bireysel yaşamları devam ederken, ortak bir alanda buluşmalarıdır. Unutmayalım ki bir ilişkinin üç temeli vardır; güven, sevgi ve saygı. İki kümenin kesişim noktasında mutlu bir ilişki için bu üçü aynı anda var olmalıdır.

    Peki yoksa?

    İnsanlara bir ilişkiyi ayakta ne tutar diye sorduğunuzda, verecekleri cevap sevgi olacaktır. Ancak bir ilişkinin en önemli temellerinden biri de güvendir. İlişkideki birçok problem de sevgi eksikliğinden değil, güven eksikliğinden ortaya çıkar. Bu da saygının olmamasıyla birleşince çoğu ilişki partnerlerden birinin diğerine duygusal şiddet uygulamasıyla sonuçlanır. Nedir bu duygusal şiddet?

    Öncellikle, duygusal şiddet partnerinize bağırmanız, onunla ayrılmak istemeniz, kavga etmeniz değildir. Herkes öfkelenebilir ve her zaman sabitliğini koruyamaz. Duygusal şiddet, belli bir süreç boyunca devam eden, karşındakini kontrol etmeye çabası içeren her türlü aşağılama, tehdit, korkutma davranışıdır. Bu davranışlar beraberinde, güvensizlik ve suçluluk hissini, özgüven eksikliğini getirir. Bahsi geçen kontrol etme davranışları içinde telefon karıştırmak, takip etmek, mutsuzluk için karşındakini suçlamayı sayabiliriz.

    Duygusal şiddet de fiziksel şiddet gibi bir döngü içinde ilerler. Şiddeti uygulayan kişi öncesinde mükemmel görünür, güven kazanır, herkese kendini hayran bırakır sonrasında partnerini güçsüzleştirmek için hamlelere başlar. Size gösterdiği yüzü ile insanlara gösterdiği yüzü aynı değildir ve insanlara duygusal şiddete maruz kaldığınızı söylediğinizde inanmayabilirler çünkü bu insanlar çok iyi rol yapar, çok iyi güven kazanırlar. Kurtulamayacağınızı düşünüp hapsolmuş hissedersiniz. Kaçmaya karar verdiğinizde şiddeti uygulayan kişi bir anda değişmiş gibi görünür,  size söyler verir, her şeyin farklı olacağını söyler; ikinci bir şansı, hatta üçüncü, dördüncü ve beşinciyi de kazanır. Böylelikle siz şiddet döngüsünün içine girmiş olursunuz. Arkadaşlarınızı, dostlarınızı hatta ailenizi bile sizden uzaklaştırmış olacağı için kimden yardım isteyeceğinizi bilemediğiniz bir duruma gelebilirsiniz. Bu sebeple farkındalık kazanmak bu konuda, özellikle ülkemizde oldukça önemli. Çünkü sizi kısıtlıyorsa, kiminle görüşeceğinize, kıyafetinize, görünüşünüze karışıyorsa, sizi sürekli takip ediyor, “nerdesin?” “kimlesin?” sorularını ısrarla sorup sizi bunaltıyorsa bu duygusal şiddetin belirtileridir. Unutmayın ki sadece kadınlar değil erkekler de duygusal şiddetin kurbanı olabilirler. Günümüzde özellikle sosyal medya üzerinden kadınlar da erkeklerin hayatlarını kontrol etmek için kısıtlayıcı davranabiliyorlar.

    Duygusal şiddet görüp görmediğinizi anlamak için aşağıdaki ifadelerin üzerine düşünebilirsiniz. Duygusal şiddetin en öne çıkan belirtileri şunlardır;

    • Sürekli devam eden eleştiriler ya da manipüle ve kontrol için çabalama

    • Utandırıcı ve suçlayıcı biçimde, insanların önünde aşağılayıcı bir dil kullanma

    • Sözlü taciz, isimler takma ve etiketleme

    • Ceza olarak affetmeme

    • Cezalar verme ya da ceza tehditleri

    • İlişki dinamik bir süreçtir; bu dinamik süreçte kişinin kendi payını reddetmesi

    • Akıl oyunlarıyla kendinizden şüphe etmenizi sağlamaya çalışma

    • İletişim kurmayı reddetme

    • Arkadaşlarınızdan ve ailenizle aranıza mesafe koymaya çalışarak sizi izole etmesi

                      Unutmayın ki duygusal şiddet de bir tür şiddettir ve sizin için ağır sonuçları olabilir. Nasıl ki fiziksel şiddet kullanan bir insanla birlikte olmamanız gerekiyorsa duygusal şiddete meyilli bir insanla da birlikte olmamalısınız. Çünkü değerlisiniz. Duygusal şiddet öz değerinizi size sorgulatır ve özgüveninizi yok edebilir. Buna izin vermeyin. Yalnız olmadığınızı hatırlayın.

  • Daha Kaliteli Bir Uyku Mümkün

    Daha Kaliteli Bir Uyku Mümkün

    Başka bir hastalığın sebep olmadığı uyku sorunları kişinin stresini azaltması ve uyku hijyeni denilen bazı kurallara dikkat etmesi ile genellikle çözülebilir. Uyku hijyenini ‘kaliteli bir uyku için gerekli olan şartlar’ şeklinde tanımlayabiliriz.

    Öneriler ise şu şekilde:

    • Her gün aynı saatte yatağa girin ve aynı saatte yataktan çıkın. Bu saatler ne kadar düzensiz olursa uyku sorunlarınız da o kadar artacaktır.
    • Sadece uykunuz gelince yatağa girin. Eğer uyuyamıyorsanız yatakta daha fazla vakit geçirmeyin.
    • Yatağınızı sadece uyumak için kullanın. Yatağınızı yemek yemek, film izlemek, telefonla oynamak gibi aktiviteler için kullanmayın.
    • Uyku saatinizden en az 3 saat önce yiyecek ve içeceklere son verin.
    • Hava karardıktan sonra mavi ışık kaynaklarından (telefon, bilgisayar, televizyon vb) uzak durun. Bu cihazlar uyku hormonu olarak bilinen melatonin salgılamanıza engel olacaktır.
    • Gün içinde aşırı miktarda kafeinli içecekler, sigara ve çikolata tüketiminden kaçının. Bunları özellikle uykuya 4-6 saat kala tamamen kesin.
    • Uyku öncesi egzersizden kaçının. Vücut ısısının artmasıyla uykudan sorumlu olan melatonin hormonunun salgılanması durdurulur, bu da uyumanızı zorlaştırır.
    • Odanız ne çok soğuk ne de çok sıcak olmalıdır.
    • Hafta sonu ve tatil günlerinde yatağa giriş ve çıkış saatlerinizi çok fazla bozmamaya özen gösterin.
    • Doktorunuza danışmadan uyku ilacı almayın.
    • Uykuya dalmanıza yardımcı olacaksa kısık sesle klasik müzik veya sesli kitap dinleyebilirsiniz.
    • Uyku için yapılan meditasyonlara basit bir google aramasıyla ulaşabilirsiniz.
    • Gündüzleri gün ışığından yararlanın ve dışarıda vakit geçirmeye özen gösterin. Düzenli egzersiz kaliteli bir uyku için önemlidir.
    • Psikiyatrik ilaçlarınızı doktorunuzun önerdiği saatte almaya dikkat edin. Bazı ilaçlar sabah saatinde, bazıları ise uykudan önce önerilir.

  • Daha Farklı Düşünmek Mümkün: Alternatif Düşünce Nedir?

    Daha Farklı Düşünmek Mümkün: Alternatif Düşünce Nedir?

    Depresyon ve anksiyete bozukluklarının bilişsel kuramına göre kişinin karşılaştığı bir olay sonrası kendiliğinden ortaya çıkan düşüncelerine otomatik düşünce denir. Otomatik düşünceler olaylara olan bakışımızı ve nasıl tepki verdiğimizi etkilerler. Otomatik düşünceler ara inançlara, ara inançlar da temel inançlara dayanır.

    Temel inançlar

    Ara İnançlar

    Otomatik Düşünceler

    Temel inançlar en önemli inanç düzeyidir, geniş kapsamlı, değişmesi zor ve oldukça genellenmiştir, ebeveyn tutumları, mizaç, geçmiş deneyimler ile şekillenirler. Temel inançlar, ara inanç sınıfının ortaya çıkmasına sebep olur. Ara inanç sınıfı ise tutum, kural ve varsayımlardan oluşur, temel inançlara göre daha az katı ve daha az genellenmişlerdir.

    Örneğin:

    Temel İnanç:Yetersizim.

    Ara İnanç: Zor birşeyi yapmaya çalışırsam başaramayacağım.

    Otomatik Düşünce: Bu konu çok zor, anlayamıyorum, asla anlayamayacağım.

    Bu otomatik düşünce sonrası kişinin duygusal tepkisi cesaretin kırılması, fizyolojik tepkisi vücudunda ağırlık hissetmesi, davranışsal tepkisi ise çalışmayı bırakıp tv izlemek olabilir. Başka bir deyişle tepkilerimiz otomatik düşüncelerimizle şekillenir.

    Bilişsel davranışçı terapi, kişinin işlevsiz otomatik düşüncelerini tespit ederek onların yerine alternatif/gerçekçi düşünce geliştirmesini sağlar. Alternatif/gerçekçi düşünceler otomatik düşüncelerin yerini aldığında kişilerin karşılaştıkları durumlara daha işlevsel tepki vemeleri sağlanır.

    Aşağıda panik atak geçiren bir kişinin otomatik düşünceleri ve kullanabileceği alternatif düşünceleri listelenmiştir.

    Otomatik Düşünce: Kalp krizi geçireceğim.

    Alternatif Düşünce: Şu an kalbim hızlı çarpıyor ama bu kalp krizi geçireceğim anlamına gelmez. Spor yaparken ve merdivenden çıkarken de kalbim hızlı çarpıyor. Ne bunlarda ne de bir panik atakta kalp krizi geçirmedim.

    Otomatik Düşünce: Asla iyileşmeyeceğim.

    Alternatif Düşünce: Psikoterapi görerek iyileşen çok sayıda insan var, ben de elimden geleni yapıyorum, pekala onlardan biri olabilirim.

    Otomatik Düşünce: Delireceğim.

    Alternatif Düşünce: Delirmek daha farklı birşey. Ben deli değil endişeliyim ve korkuyorum. Vücudumu ve düşüncelerimi kontrol etmekte zorlanıyorum fakat bu deli olduğum anlamına gelmiyor.

    Otomatik Düşünce: Ya panik atak sırasında bayılırsam?

    Alternatif Düşünce: Daha önce çok kez panik atak geçirdim ve hiç bayılmadım.

    Otomatik düşünceleri alternatif düşüncelerle değiştirirken dikkat edilmesi gereken şeylerden biri otomatik düşünceyi doğru tespit etmektir. Otomatik düşünce olarak ara inanç ve temel inançları değiştirmeye çalışırsak bu psikoterapi başlangıç için doğru bir adım olmayacaktır çünkü bu inançlar daha katıdır.

  • Daha Az Işık Daha Fazla Depresyon- Kış Depresyonu

    Daha Az Işık Daha Fazla Depresyon- Kış Depresyonu

    Önümüz kış ve saatlerin artık ileri alınmaması ile birlikte birçoğumuz karanlık sabahlara uyanıyoruz. Bir kesim bu durumdan şikayetçi değilken bu durum bazılarımızı daha fazla etkiliyor olabilir. Çünkü bazı insanlar güneş ışığından daha az faydalandıklarında vücutlarındaki düşük melatonin ve serotonin seviyesi sebebiyle yağmurlu ve karanlık günlerde kendileri yorgun, mutsuz ve enerjisiz hissetmeye daha meyilliler. Bunun sonucu da kilo alımı ve uyku bozukluğu gibi problemlere yol açabiliyor.

    Vücudunuzun günlük biyolojik bir ritmi var, bu ritim de çoğunlukla gün ışığından faydalandığımız süreçle alakalı. Bu ritim bozulduğunda ya da güneş ışığından faydalandığınız süre dengesiz bir hale gelince bu sizin ruhsal durumunuzu etkileyebiliyor ve etki yoğun biçimde olduğu zaman; kilo kaybı, uykusuzluk, mutsuzluk uzun süreli ortaya çıktığında “mevsimsel kış depresyonu” denilen probleme dönebiliyor. Bunun da temel sebebi melatonin dediğimiz hormon. Bu hormon alacakaranlıktan sonra kendinizi huzursuz ve uyuşmuş gibi hissetmenize sebep olabiliyor. Kış depresyonunun belirtileri şu şekilde sıralanabilir:

    • Artan uyku

    • Artan iştah, karbonhidrat istekleri

    • Kilo almak

    • Sinirlilik

    • Kişilerarası zorluklar (özellikle reddetme hassasiyeti)

    • Kollarda veya bacaklarda ağır, sert bir his

    Kış depresyonunu özellikle ışıktan daha az yararlanan kuzey ülkelerinde görülürken, saatlerdeki yeni değişiklikle ülkemiz için de risk faktörü olabilir. Danimarka’da yapılan bir araştırmaya göre ise genç yetişkin kesimin kış depresyonuna yakalanma riski daha yüksek çünkü ışık yoğunluğundan etkilenmeye daha meyilliler*. Kış depresyonun en öne çıkan tedavi yöntemi ise ışık terapisi olarak öne çıkıyor. Konu hakkında daha fazla araştırma yapabilirsiniz.

  • Biz mi Sosyal Medyayı Kullanıyoruz, Yoksa Sosyal Medya mı Bizi Kullanıyor?

    Biz mi Sosyal Medyayı Kullanıyoruz, Yoksa Sosyal Medya mı Bizi Kullanıyor?

    21. yüzyılın kuşkusuz en göze batan bağımlılığı akıllı telefonlar ve sosyal medya kullanımı olarak karşımıza çıkıyor. Atari, bilgisayar oyunları, internet bağımlılığı derken günümüzde teknoloji dünyasına doğup büyüyen on yaşında çocuklardan tutun, hızla gelişen bu yeni dünyaya ayak uydurmaya çalışan altmış beş yaş üzeri yetişkinlere kadar hepimizin yeni oyuncakları akıllı telefonlarımız ve onları bu kadar vazgeçilmez yapan sosyal medya hesaplarımız (Facebook, Twitter, Instagram vs.) var.  Bu konuda hâlihazırda yapılmış bir sürü araştırmayı bir kenara koyup kahve içmek için oturduğunuz bir yerde masaları izlemeniz bile bu durumu görmenize yeter çünkü artık arkadaşlarımızla ya da ailemizle dışarı çıktığımızda birbirimizin yüzüne bakıp sohbet etmek yerine sadece elimizdeki küçük ekranlara bakıyoruz. Peki, bu durumun olası sonuçları hakkında hiç oturup düşünme fırsatınız oldu mu?

                Sosyal medya ve onun etkileri günümüz araştırmalarının en popüler konularından biri haline geldi. Genellikle ergenler ve genç yetişkinlerle (18-30 yaş aralığı) yapılan çalışmalarda öne çıkan bağlantılı temalardan birkaçı yalnızlık, kaygı bozukları ve tabii ki depresyon. Arkadaşlarımız, ailemiz ve tanıdıklarımızla iletişim kurup kişisel verilerimizi paylaştığımız, haber aldığımız yerler olan sosyal medya hesaplarının, üzerimizdeki etkisi ne kadar kullandığımıza bağlı olarak değişiyor. Bazen özsaygımızı ve hayattan aldığımız keyfi arttırıp bizi mutlu ederken bazen bizi yalnızlığa sürükleyip kendi öz değerimizi sorgulamamıza sebep olabiliyor.* Amerika’da genç yetişkinleler yapılan yakın tarihli bir araştırma sonuçları sosyal medya kullanımı ile depresyonun birbiriyle doğru orantılı bir ilişkisi olduğunu gösteriyor. Yani bu araştırmaya göre ne kadar çok sosyal medya kullanımı o kadar çok depresyon riski demek oluyor. Öz değeri çok yüksek olmayan bireyler değerli oldukları bir platform bulma amacıyla sosyal medyaya daha çok yönelebiliyorlar.***

                Tabii ki tek bir araştırmadan yola çıkarak kesin olarak sosyal medya depresyona sebep olur diyemeyiz ancak dikkatli olmakta ve bilinç geliştirmekte fayda var. Çünkü ergenlerle yapılan başka bir çalışma gösteriyor ki uyumadan önce sosyal medya hesaplarının kontrol edilmesi uyku kalitesini düşürüyor bu da kaygı problemleri de depresyona sebep olabiliyor.***

                Bilinç kazanmak hepimiz için önemli ve unutmamız gereken şey hayattan aldığımız zevk, mutluluğumuz ve kendimize verdiğimiz değer sosyal medya hesaplarımıza bağlı olmamalı, bu hesaplar sadece onu paylaştığımız platformlar olarak kalmalılar. Tatile çıktığımızda ya da dostlarımızla beraberken ekranların arkasında kalmak yerine telefonlarımızı bırakabilmeli ve anın tadını çıkarabilmeliyiz.

  • Başarısızlık Nedenleri

    Başarısızlık Nedenleri

    Başarısızlık, her bireyin yaşadığı bir deneyimdir. Doğduğunuz günden beri aileniz, arkadaşlarınız, öğretmeniniz, iş arkadaşlarınız tarafından size yöneltilen beklentileri karşılamak yükümlüğünde kalmış ve bu yükümlülükleri yerine getirememiş olabilirsiniz. Veya kendinize koyduğunuz hedeflere ulaşamamayı başarısızlık olarak nitelendirebilirsiniz. Çeşitli sebepleri olan başarısızlık sizi umutsuzluğa ve öz güven azalmasına sürüklememeli, sebepleri irdelenmelidir. Örneğin müziğe yeteneği olmayan bir insanın müzik konusunda ‘başarısız’ olduğunu söylemek yanlıştır. Bir konuya yeteneğinizin olmaması veya önünüzdeki engeller sizi başarısız bir insan yapmaz.

    Peki neden başarısız olunur?

    • Yetenek dışı alanlar: Eğer çaba gösterdiğiniz alanda yeteneğiniz yoksa kulvarınız dışında bir hedef koymuş olabilirsiniz. Tabiki çalışkanlık başarıya ulaşmada çok önemlidir. Fakat bazı alanlarda sadece belirli özelliklere sahip bireyler başarılı olabilir. Örneğin yüzme alanında kariyer sahibi olabilmek için istenen belirli bir vücut yapısı vardır. Bu yapıya sahip olmayan bireyin çalışkanlığı kendini ancak belirli bir noktaya kadar götürecektir.

    • Baskıcı ebeveynler: Aşırı kontrolcü, mükemmeliyetçi anne-babalar çocuklarına baskı uygular. Bu baskı altında yetişen çocuklar başarısız olmalarına sebep olan yoğun bir stresle karşı karşıyadır. Sürekli iyi not alma kaygısı, yetişkinlikte iyi bir kariyer sahibi olma kaygısına dönüşecektir.

    • Psikolojik sebepler: Öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikolojik etkenler bireyin hayatını olumsuz etkileyerek çalışma kalitesini düşürmekte, bu yüzden başarısızlığa sebep olmaktadır. Bu etkenlerin ortadan kaldırılmadan kişinin kendini çalıştığı konuya odaklaması güç olacaktır.

    • Öz disiplin eksikliği: Çalışmaya başlamak bu çabayı sürdürmek, plan yapmak, hedefe doğru aşama kaydetmek öz disiplin gerektiren aktivitelerdir. Çalışma, plan yapma becerilerini kazanamamış ve geliştirememiş bireylerin taşıdıkları kontrol eksikliği onları başarısız olmaya itmektedir.

    Bu faktörlere ek olarak başarısızlığa sebep olan birçok etken olabilir. Herhangi bir sebepten başarısız olan bazı bireyler umutsuzluğa kapılmakta, bu başarısızlığı hayatının diğer alanlarına genelleyebilmektedir. Sınavına yeterince çalışmadığı için sınavı geçemeyen kişi kendini ‘aptal, yetersiz, beceriksiz’ olarak görmeye başlarsa özgüvenini ciddi anlamda zedeleyebilir. Kazanılmış başarısızlık sendromu kişilerin kendi başarısızlık döngülerini yaratmaları, bir anlamda kendi kendilerini sabote etmeleri anlamına gelmektedir. Depresyona da sebep olabilen kazanılmış başarısızlık sendromu ancak başarısızlığın doğru sebeplerle ilişkilendirilmesi ve bu sebepler üzerine çalışmayla aşılabilir. Varmak istediğiniz hedef yolundaki sizi olumsuz etkenleri tanıyın, ortadan kaldırın ve çalışmaya devam edin.

    Başarısızlık,yeniden ve daha zekice başlama fırsatından başka bir şey değildir. Henry Ford

  • Ayrılıkla Başa Çıkmak

    Ayrılıkla Başa Çıkmak

    İlişkinin süresi ne olursa olsun ayrılık çoğu zaman psikolojik açıdan zor geçen bir süreçtir. Hissedilen üzgünlük, yalnızlık, sinirlilik gibi duygulara fiziksel etkiler de eklenebilir, ayrılığın hem psikolojik hem fiziksel açıdan ciddi zararları olabilir. Aslında bu sürecin size verdiği zararı azaltmak ve süreci kısaltmak elinizde. Zaman çoğu şeyi iyileştirir fakat siz de bu süreci hızlandırabilirsiniz.

    1) Hislerinizi tanıyın ve dışa vurun. Ayrılık sonrası nefret, yalnızlık, pişmanlık gibi duygular hissedebilirsiniz ve bu son derece normal. Öncelikle hislerinizi tanıyın ve bu hislerin doğal bir tepki olduğunu bilin, mücadele etmeyin. Kızgınsanız neden kızgın olduğunuzu anlayamaya çalışın, bu hisleri dışa vurun. Yazıyla veya sözle hisleri dile getirmek size rahatlamak ve kendinizi daha iyi anlamak için fırsat tanıyacaktır. Bir günlük tutabilir ve duygularınızı bu günlüğe yazabilirsiniz veya terapistinizle hissettikleriniz hakkında konuşabilirsiniz.

    2) Vücudunuza özen gösterin. Bu dönemde çok fazla yemek yemeye veya iştahtan kesilmeye meyilli olabilirsiniz. Fakat beslenmenin vücut üzerinde olduğu kadar zihin üzerinde de çok önemli etkileri vardır. Lif ve protein açısından zengin besinler stresle başa çıkmanıza yardım eder, yağlı ve yüksek kalorili yiyecekler yerine bunları tercih edin. Egzersiz de sağlıklı beslenme gibi stresi azaltmak açısından oldukça önemlidir. Egzersiz, endorfin salgılamanızı sağlar ve dolayısıyla kendinizi daha iyi hissedersiniz.

    Pozitife odaklanın. Ayrılık sürecinde ister istemez hayatın negatif taraflarına odaklanmaya daha yatkın oluruz. Hiçbir şey yolunda gitmiyormuş gibi gözükebilir, kendimizi karamsarlığa sürükleyebiliriz. Acınızın hayatınızdaki güzellikleri gölgelemesine izin vermeyin, sahip olduklarınız için minnettar olun ve sahip olduğunuz güzelliklerin bir listesini çıkarın. Bu listeye sık sık bakmak bakış açınızın pozitif olmasına yardımcı olacaktır.

    3) Sevdiğiniz şeylere daha fazla vakit ayırın. Arkadaşlarınızla kahve içmek, merak ettiğiniz bir filmi izlemek, resim çizmek.. Yapmaktan hoşlandığınız aktivitelere vakit ayırın. Yalnızlık kimi zaman gerekli olsa da sevdiğiniz insanlarla vakit geçirmek size iyi gelecektir. Arkadaşlarınızdan, ailenizden destek alın, onlara daha fazla vakit ayırın.

    4) Affedin. Çoğu zaman düşünülmeyen bir madde de affetmek. Affetmek mucizedir, hem kendinizi hem karşınızdakini affedin. İntikam almaya çalışmak, kin tutmak sadece size zarar verecek ve takıntınızın devam etmesine sebep olacaktır. Yaşananları kabullenin, yaşananlar ile barışın ve yolunuza devam edin.

  • Aşk mı Aşk Bağımlılığı mı?

    Aşk mı Aşk Bağımlılığı mı?

    Stony Brook Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre beynimiz aşk duygusuna bağımlı. ‘Aşk bağımlılığı’ terimi henüz DSM’de (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) yer bulamasa da aşk gibi güçlü duygular hissedince beynimizin bağımlılıktan sorumlu bölgesinin aktive olduğu tespit edildi. O an yanınızda olmadığı halde sevdiğiniz insanın kokusunu alır gibi oldunuz mu? Veya zaman zaman onun sesini özlediniz mi? Güçlü duygusal hislerin fiziksel etkileri vardır, beynimiz olmayan kokuyu hissetmemizi veya sıradan bir sese özel anlamlar yüklememize sebep olabilir. Reddedildiğimizde duyduğumuz duygusal acı beynimizde fiziksel acıdan sorumlu olan bölgelerin de aktive olmasına sebep olur. Bu durum duygusal-fiziksel arasındaki ayrımı büyük anlamda ortadan kaldırmakta, aslında insan psikolojisinin bir bütün olarak iki yönde de ele alınmasının önemini göstermektedir.

    Peki aşk ve aşk bağımlılığından nasıl ayırt ederiz?

    Aşk bağımlılığına sahip olan bireyi bir madde bağımlısı gibi düşünebiliriz, bu kişiler mantıklı olmaktan çıkar, insani fonksiyonlarını sağlıklı bir şekilde yönetemezler. İzolasyon aşk bağımlılığının en önemli göstergelerinden biridir. Kişinin aile, iş, arkadaş gibi sosyal hayatının yok denecek kadar azalarak sadece aşık olduğu kişiden ibaret hale dönüşmesi, bireysel olarak karar alma-uygulama mekanizmasının çökmesini izolasyon olarak tanımlayabiliriz. Aşık insan bu tanıma uymaz, sağlıklı bir şekilde sosyal hayatını devam ettirir, hayatındaki hedefleri gerçekleştirmeye devam eder.

    Aşk bağımlılığını anlamanın bir diğer yolu da bu kişilerin herhangi bir reddedilme anında aşırı tepki vermeleri yani ‘withdraw’ yaşamalarıdır. Withdraw sendromu bağımlılık yaratan maddenin aniden kesilmesi sonucu oluşan etkidir (örneğin; uykusuzluk, yeme bozukluğu, aşırı kaygı, aşırı öfke..) Sağlıklı bir insan, herhangi bir reddedilme veya problem durumunda durum karşısında kontrolünü korurken bir aşk bağımlısı uç tepkiler verebilir.

    Aşk bağımlılığını bir çok açıdan madde bağımlılığına benziyor, ve tabiki madde bağımlılığı gibi sağlıksız. Aşk duygusunun çok güçlü bir duygusal his olduğu yadsınamaz, fakat benliğimizin önüne geçen, mantık çerçevesi dışına taşmış, kişiye zararlı hale dönüşmüş duygular aşk olarak nitelendirilemez ve iki tarafa da zarar verir.

  • Anksiyete ile Başa Çıkmak, Farkındalık Formülü

    Anksiyete ile Başa Çıkmak, Farkındalık Formülü

    Anksiyeteye kilidi vurmanın anahtarı, onu tam olarak kabullenmektir. Bugünde kalabilmek ve
    anksiyetenizi kabullenmek, onun ortadan kalkmasına neden olur. Anksiyeteyle başarılı bir biçimde
    baş edebilmek için beş aşamalı bir stratejiyi, AWARW (Farkındalık) stratejisini kullanabilirsiniz. Bu
    strateji sayesinde, ortadan kalkana kadar anksiyetenizi kabullenebileceksiniz.

    1. Anksiyeteyi kabul et!Webster kabullenmeyi ‘almak için onay vermek’ olarak tanımlar.
    Anksiyeteyi almak için kendinizi ikna edin. Onu buyur edin. Belirdiğinde yüksek sesle kendi
    kendinize ‘Merhaba’ deyin: ‘Başımın üstünde yerin var’. Bu tecrübeyle bir arada olmaktan
    kaçınmayın. Onunla kavga etmeyi bırakın. Reddetme, öfke ve nefretin yerine kabulü seçin.
    Direnerek aslında onun hoşa gitmeyen tarafını uzatıyorsunuz. Bunun yerine kendinizi onunla
    birlikte bir akışa bırakın. Nasıl düşündüğünüz, hissettiğiniz ve davrandığınız konusunda onu
    suçlamayı bir kenara bırakın.

    2. Anksiyeteni izle!İyi ya da kötü herhangi bir önyargı olmaksızın dikkatinizi anksiyetenize verin.
    Onu davetsiz gelen bir misafirmiş gibi görmeyin. Bunun yerine 1’den 10’a kadar not verin ve
    ivmesini izleyin. Kendinizi gözlemleyin, anksiyetenizin zirvelerini ve vadilerini izleyin. Tarafsız
    olun. Anksiyeteniz siz demek değildir. Anksiyete deneyiminden kendinizi ne kadar
    ayırabilirseniz o kadar çok bu deneyimi izleyebilirsiniz.
    Düşüncelerinize, hislerinize ve eylemlerinize sanki onlar sizin arkadaşınızmış gibi bakın, ama
    aşırı ilgiye kapılmayın, seyirciymiş gibi izleyin. Temel ‘siz’i anksiyeteden ayrıştırın. Kısaca
    anksiyetenin içinde olun, ama onun güdümüne girmeyin.

    3. Anksiyeteyle birlikte hareket et! Durumu normalleştirin. Sanki anksiyöz değilmişsiniz gibi
    hareket edin. Onunla işlev göstermeye çalışın. Eğer yavaşlamak zorundaysanız yavaşlayın,
    ama asla durmayın, devam edin. Yavaş yavaş ve olağan biçimde nefes alın verin.
    Eğer durumdan kaçarsanız anksiyeteniz azalacaktır, ama bu sefer de korkunuz artacaktır. Eğer
    kaçmayıp kalırsanız hem anksiyeteniz hem de korkunuz azalacaktır.

    4. Aşamaları tekrarla! Makul bir düzeye gerileyene kadar (1) anksiyeteni kabul etmeye, (2) onu
    izlemeye ve (3) onunla birlikte hareket etmeye devam edin. Kabul etmeye, izlemeye ve
    onunla birlikte hareket etmeye devam ettikçe zaten anksiyeteniz azalacaktır. Sadece bu üç
    aşamayı tekrarlamaya devam edin: Kabul et, izle, onunla birlikte hareket et.

    5. En iyisini bekle! Korktuğunuz şey çok nadiren başınıza gelir. Buna karşın, anksiyeteyle bir
    sonraki karşılaşmanızda şaşırmayın. Bunun yerine onun nasıl üstesinden geldiğinizle kendinizi
    şaşırtın. Yaşadığınız sürece birtakım anksiyetelere kapılacaksınız. Anksiyeteyi sonsuza kadar
    yendiğiniz inancından kurtulun. Gelecekteki anksiyeteyi tahmin ederek, o geldiğinde onu
    daha hazırlıklı biçimde karşılama konusunda kendinizi sağlam bir yere koymuş olursunuz.