Kategori: Psikoloji

  • Kendimizi Gerçekten Geliştiriyor Muyuz? Yoksa Egomuzu Mu Şişiriyoruz?

    Kendimizi Gerçekten Geliştiriyor Muyuz? Yoksa Egomuzu Mu Şişiriyoruz?

    Varoluşçu yaklaşıma göre, birey var olmanın getirileriyle yüzleşmekte ve bu sebepten dolayı çatışma yaşamaktadır. Var olmanın getirileri demek insan hayatındaki en nihai kaygılar demektir. Bunlar; ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlıktır. Birey bu hayat gerçeklerinden herhangi bir tanesiyle karşı karşıya kalınca, varoluşçu çatışma oluşmaktadır.

    En çok korkuya neden olan nihai kaygı ölümdür. Kişi, varoluşçu çatışmayı, ölümün kaçınılmazlığının farkında olması ve var olmaya devam etme arzusu arasında gidip geldiğinde yaşamaktadır. Bir diğer nihai kaygı olan özgürlük korkuya yapışık bir şekildedir. Varoluşçu görüşe göre özgürlük, dışsal yapının yokluğu demektir. Kişi, hayat tarzından, seçimlerinden, kararlarından ve hareketlerinden tamamen kendisi sorumludur. Yani kişi kendi hayatında tamamen özgürdür ve her şeyin sorumlusu kendisidir. Bu da, kişinin altında hiçbir zemin olmadığı, sadece bir boşluk olduğu anlamına gelmektedir. Bu durumda çatışma, zeminsizlik ile bir zemin için duyulan arzu arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır. Üçüncü nihai kaygı olan yalıtım, kişinin varoluşa tek başına başlayıp, tek başına bitirmesi demektir. Kişi bir başkasına ne kadar yakın olursa olsun, yine de tek başınadır. Varoluşçu çatışma da, kişinin yalnızlığının farkında olması ile bağlantı kurma ve bir bütün olma arzusu arasındaki gerilimdir. Son nihai kaygı olarak anlamsızlık ise, kişinin hayatındaki anlamı sorgulamasıdır. Kişi eğer kendi dünyasını oluşturuyorsa, kayıtsız bir evrende yaşıyorsa ve en sonunda mutlaka ölecekse, hayatın anlamını aramaya başlar. Bu durumda çatışma da, bir anlamı olmayan evrende anlam arayışı ikileminden kaynaklanmaktadır.

    Şimdilerde “anlam arayışı” çok moda oldu. Türlü türlü kişisel gelişim seminerleri ve kitapları, hayat koçları, iki günlük psikologlar, gurular, şamanlar, hacılar, hocalar türedi. Bunların hepsi bir meslek grubu oluşturmaktadır ancak her şeyin çok hızlandığı ve tüketim toplumuna dönüşmemiz nedeniyle bu meslek gruplarının hepsi kötüye kullanılmaya başlandı.

    Psikoterapi süreci nedir?psiko Yunanca psukhē “ruh, zihin”den, terapi ise Yunanca therapeia “iyileştirme”den türemiştir. Dolayısıyla psikoterapi ruhsal süreçleri iyileştirme anlamına geldiğinden somut, elle tutulur bir şeyden bahsedilmemektedir. Bu da psikoterapiyi kötüye kullanmaya açık hale getirmektedir.

    Şimdilerde 2 gün eğitim alıp kendisini yaşam koçu ilan eden, kitaplar okuyup kendisine kişisel gelişim uzmanı lakabı veren, 3-4 kere hindistana gidip kendisini guru sanan insanlar türedi. Dönem o kadar hızlandı, yalnızlıklar o kadar arttı ki; insanların psikolojileri eskiye oranla daha çok bozulmaya başladı. Ya da daha kabul edilebilir bir şey olduğu için daha çok duyar olduk. Hal bu olunca ruh sağlığı da ticarete dökülür oldu.

    İnsanların daha mutlu, huzurlu, sakin, tatminkar, özgür hissetmeye ihtiyacı var. Bu ihtiyacın farkına varanlar var ama birçoğu bunu nasıl gerçekleştireceklerini bilmiyor. Pazarlama becerisi kuvvetli olan insanlar bu açıkları iyi yakalayıp yalancı iyilik hali üretebiliyorlar. Bunun da adı “sahtekar” değil, “kişisel gelişimci” veya “hayat koçu” oluyor.

    Bir psikoterapist nasıl gelişir? Üniversitenin psikoloji eğitiminden mezun olur ve üstüne yüksek lisans yapar. O noktada öğrencilik bitti sanar ancak yeni başlamıştır. Sürekli eğitimler, workshoplar ve kongrelere katılır. Kişi mutlaka kendi terapi sürecinden geçip kendi kör noktalarını keşfeder, bilinçaltı ile çalışır ve sürekli bir gelişim içindedir. Tüm bunlar olurken danışanlarına verimli olabilmek için daha eğitimli kişilerden süpervizyon alır ve tüm bunları kocaman bir sevgiyle yapar.

    Peki yalancı psikologların, yetersiz eğitim almış koçların ve guruların danışanlarına ne oluyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bu insanlar başta çok ciddi bir mutluluk ve güven duygusu yaşıyorlar. Ancak bu geçici bir süre oluyor çünkü 2-3 günlük yoğunlaştırılmış programlarda özgüven şişiriliyor. Düşünce gücüyle ateş üstünde bile yürüyorsunuz. O zaman da zannediliyor ki, hayatta her şeyi yapma gücüne sahibiz. O cesaretle bir çok ciddi kararlar veriliyor. İşler değiştiriliyor, memleketler değiştiriliyor, eşler sevgililer bırakılıyor. Ancak bu şişirilmiş özgüven normale dönünce, gerçek hayat her zamanki rutinine dönünce sudan çıkmış balığa dönülüyor. O noktada büyük pişmanlıklar ve kızgınlıklar başlıyor. İnsanın kendine olan güveni de karşısındakine olan güven de gidiyor.

    Öte yandan yalancı gurular, psikologlar, koçlar ve kişisel gelişimciler de egolarını şişirmeye devam ediyorlar. Sanki hayatı çözmüş edasında herkese yön vermeye, doğru yanlış bilmeden insanları karizmayla ve pazarlama teknikleriyle etkiledikçe, kendilerini daha da büyük görmeye başlıyorlar. Aslında bilmiyorlar ki, böyle yaparak her geçen gün kendilerinden biraz daha uzaklaşıyorlar. Bu noktada gerçekten çok dikkatli olmak gerekir. Bu insanlar karşısındaki insanın ruhani durumunu kullanıyorlar. Zayıflıklarından, olumsuz duygularından yararlanıp kendilerini MADDİ MANEVİ besliyorlar. Bunun adı vicdansızlıktır!

  • Hamilelik ve Psikoloji

    Hamilelik ve Psikoloji

    Anne adayının hamilelik sürecini rahat geçirebilmek adına alınması gereken 5 önlem;

    1. Eş ile yakın ve iyi bir iletişim içinde bulunmak

    2. Sosyal çevreden uzak kalmamak, ihtiyaç duyulduğunda yakın çevreden sosyal destek almak

    3. Hamilelik dönemi,doğum ve sonrası hakkında bilgi edinmek

    4. Bebeğe hazırlık hakkında deneyimli kişilerden bilgi almak

    5. İhtiyaç duyuluyorsa, profesyonellerden psikolojik destek almak

    Çocuk yetiştirmek hamilelik döneminde başlayan bir süreçtir. Bu dönem birçok kadın için mutluluk ve üzüntü, yalnızlık ve birliktelik, cesaret ve kaygı gibi zıt duyguların bir arada olduğu bir duygusal dalgalanma dönemidir. Bu dönemde yaşanan korku ve kaygılar oldukça doğal ve olağandır. Bu korku ve kaygıların bir kısmı vücuttaki fiziksel değişikliklere, bir kısmı da yaşantılara bağlıdır. Bu dönem aslında anne adayının kendini, kadınlığını, duygulanımlarını ve değişkenliklerini keşfestmesi için ideal bir dönemdir.  

    Hamilelik döneminde, anne adayının bebeğin sağlığı, doğum, bebeğin bakımı, emzirme gibi bir çok konuda kaygı yaşaması olağan bir durumdur. Yaşanan bu kaygılarla baş edilebildiği sürece stressiz bir hamilelik geçecektir. Bu durum, henüz anne karnındayken bebeğin de ruhsal sağlığını etkiler. Anne adayının yapması gereken, bu kaygılarıyla savaşmak değil, onları bu dönemin doğal bir parçası olarak olduğu gibi labul etmektir.  

    Hamilelikte, özellikle de son aylarda, sıklıkla canlı ve bazen de korkutucu yalar görülür. Bu durum tamamen normal bir durumdur. Rüyalar, geçmiş olumsuz yaşantılar, çözülmemiş çatışmalar, bitirilmemiş işler, bazı fanteziler ve bunların yarattığı kaygıları güvenli bir şekilde çözmeyi sağlarlar. Başka bir deyişle, rüyalar beynin kendi kendine olumsuzlukları nötr hale getirdiği bir mekanizmadır. Anne adayının bilinçaltı bazı korkularını, kaygılarını, anneliğe ve gebeliğe dair çözemediği endişeleriyle yüzleşmenin dolaylı bir yoludur. Dolayısıyla, korkutucu değillerdir. Aksine, ruh sağlığına olumlu etki yaratan bir süreçtir. Yapılacak en büyük yanlış, rüyaları genel tabirleriyle algılamaya çalışmaktır. Görülen her rüya, gören kişinin içsel dinamiklerine göre yorumlanmalıdır.

    Hamilelerde 3’er aylık aralıklarla görülen olası stres süreçleri:

    İlk 3 aylık periyod: Bu dönemde anne adayının bebeği henüz hissedememesine oldukça sık rastlanır. Sıkıntılar daha çok fiziksel alandaki sıkıntılardır. Anne adayı bebeği hissedemediği için suçluluk duygusu yaşayabilir. Özellikle ilk kez hamile kalınıyorsa, deneyimsizlikten dolayı neleri yapıp yapamayacağını kestiremediği için kendisine aşırıya varan kısıtlamalar getirebilir.

    İkinci 3 aylık periyod: Test ve tetkiklerin yapılması gerekliliği anne adayı için farklı bir stres kaynağıdır. Bebeğin sağlıklı olup olmamasıyla ilgili endişeler yaşanabilir.

    Son 3 aylık periyod:  Doğumun yaklaşmasıyla birlikte anne adayının kendine yönelik kaygıları artar. Anne adayı kendisinin kadın olarak çekici olmadığı duygusunu yaşayabilir. Anne-baba rolü ile kadın-erkek rolünün doğallaşması konusunda bir sürece girilir.

  • Eğer Ben Tanrı Olsaydım

    Eğer Ben Tanrı Olsaydım

    Nefretin, şiddetin, telaşın, ikililiğin, güç savaşlarının anlamsızlığı…

    Hedef? Anlayabilen yok… Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Bir sürü komplo teorisi var. Kimi politik, kimi siyasi ama hepsinin bir ortak noktası var: İnsanlık ölüyor.

    Vahşi bir kapitalist düzenin içinde kaybolmaya başladık. Kimileri bunun farkında, kimileri değil. Farkında olanların kimileri oyunun dışında donakalmış şekilde kimileri buna rağmen oyunun içinde.

    Çıkış yolu yok gibi. Kader, alın yazısı gibi insanın kendisini rahatlatmaya çalışan cümleler ve ideolojiler yayılmaya çalışılıyor ama nafile. İşe yaramıyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor.

    Canlar ölüyor, cefalar çekiliyor, egolar büyüyor, kin ve nefret salgın bir hastalık gibi yayılıyor. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen de kalmadı çünkü herkes az ya da çok etki altında.

    Bunun sorumlusu kim? Devlet mi, politik liderler mi, tanrı mı? Hiç biri.. Neden dönüp kendimize bakmıyoruz? O kadar mı küçük görüyoruz kendimizi ya da o kadar büyük olduğumuzu mu anlayamadık?

    Küçük ya da büyük fark etmez ama bir uyanış lazım ve bu uyanış için herkes eşit derecede sorumlu.

    Psikolojideki Gestalt yaklaşımına göre, “bütün, kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazladır”. Bu ne demektir?

    Örnegin; harfler tek başlarına bir şeyi ifade etmezler ama birleşince anlamlı bir cümle meydana getirirler. Başka bir deyişle, hafler olmadan cümleler olmaz. Her harf birbiriyle etkileşim içine girince cümle ve cümleler etkileşim içine girince bir anlam ortaya çıkar.

    Bizim hayatımızın anlamı ne? Bütün burda gizli. Peki bu anlamı oluşturan parçalar ne? Amaç ta burda gizli…

    Parçalardan mı başlamak lazım bütünden mi? Bunun bir kuralı yok, büyük resmi görebilmek yeterli.

    Şu an içinde yaşadığımız dünyaya bakacak olursak amaç “üretmek, tüketmek, üretip tekrar tüketmek, tükettikçe büyümek, güçlenmek ve kazanmak” gibi duruyor. Bu buz dağının görünen kısmı ama altında bambaşka dinamikler var.

    Ne için üretiyoruz farkında mıyız? Teknoloji ürettik ve şimdi teknolojiden korkmaya başladık. Para ürettik, paranın esiri olduk. Bilgi ürettik, bilginin içinde kaybolmaya başladık. Üretirken unutmaya başladık.. Değerlerimizi, insanlığımızı, maneviyatımızı, benliğimizi..

    Oyunu kurallarına göre oynuyoruz. Tek derdimiz “ben nasıl hayatta kalırım?”. Hayatta kalabilmek için çalmak, yalanlamak, aldatmak, öldürmek serbest. Çünkü ipin ucu kaçtı. Çünkü kendimizi savunmalıyız. Yoksa yok olacağız.

    Bunun sonu var mı? Bir gün biter mi? Tanrı mı yardım edecek? Siz bir Tanrı olsanız nasıl bir yol çizerdiniz?

    Ben bir Tanrı olsam önce kendimden başlardım. Kendimi ve benim dışımdaki herkesi eşit görerek işe başlardım. Ben kazandıkça diğerleri de kazansın, ben kaybettikçe diğerleri de kaybetsin. Sistemi böyle kurardım.

    Yalan mı söylüyorum, bana da yalan söylensin. Birini mi aldatıyorum, ben de aldatılayım. Birine veya birinin sevdiğine zarar mı veriyorum, ben veya benim sevdiğim de zarar görsün. Hak mı yiyorum, benim de hakkım yenilsin. Mutlu mu ediyorum, ben de mutlu olayım. Paylaşıyor muyum, benimle de paylaşılsın. İlgileniyor muyum, benimle de ilgilenilsin. Seviyor muyum, ben de sevileyim.

    Tamamen etki tepki.

    Bu açıdan bakınca daha karlı değil mi? O zaman ortak bir amaç edinmez miyiz?

    Psikodramanın kurucusu Moreno, “insanların ve toplumların en büyük hastalığının kendileri gibi olmak yerine bir başkası gibi olmaya çalışmaktır” demiştir. Bu tamamen sürü psikolojisine dayanmaktadır. Sürü psikolojisi kişilerin bir davranışı, düşünce biçimini, tutumu basitçe ‘herkes yapıyor’ diye benimsemesi olarak tanımlanabilir. Eğer bir tutum ya da inanç kalabalık bir grup tarafından kabul görüyorsa başka bir kişinin de aynısını benimseme olasılığı artmaktadır.

    Sürüyü bir bütün olarak ele alacak olursak, bu bütünün parçaları kimdir? Bireyler.  Bütün, kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazla ise, o halde bireylerdeki değişim farklı bir bütün oluşturur.

    İşte ben Tanrı olsam böyle bir bütün oluşturmaya çalışırdım. Bunun için de önce kendimden başlardım. Nefretin yerine sevgiyi, kavganın yerine barışı, öfkenin yerine anlayışı, bölücülüğün yerine birliği koymaya çalışırdım. Bu şekilde belki yeni bir sürü oluşturmayı başarabilir ve değişimi sağlayabilirdim.

    Benimle olmaya var mısınız?

  • Alışveriş Bağımlılığı

    Alışveriş Bağımlılığı

    Bağımlılık denilince akla ilk alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı veya sigara bağımlılığı gibi konular gelmektedir. Ama gelişen zaman ve teknolojiyle beraber alışveriş bağımlılığı oldukça artmıştır. Alışveriş bağımlılığını arttıran bir durum ise gelişen teknolojiyle beraber her an elimizin altında olan telefonlardan, bilgisayarlardan istediğimiz gibi online olarak mağazaya gitmeye bile gerek kalmadan istediğimiz ürünü rahatça alabilmemizdir. Peki alışveriş bağımlılığı nedir?

    Alışveriş bağımlılığı bir dürtü kontrol bozukluğudur. Kişi artan miktarlarda ve sıklıkta, çoğunlukla da planladığından daha fazla alışveriş yapar ve kendini durduramaz. Alışverişkolik diye de tanımladığımız alışveriş bağımlıları ihtiyacından ve gereğinden fazla kontrol dışı para harcayan kişilerdir.Bu kişiler para harcamaktan kaçamaz. Bu kişilerin stresle başa çıkamadığı durumlarda göstermiş olduğu ve sonucunda anlık rahatlamanın olduğu tepkiye alışveriş bağımlılığı denir.                                              

    Neden olur?

    Dürtü kontrolünde zorlanma ve kişilik yapısı türü

    -Kontrolcülük

    -Heyecan arayışı

    -Duygusal ve zihinsel boşluğu doldurma ihtiyacı

    -Duygularla başa çıkamama (yalnızlık, üzüntü, kaygı gibi olumsuz duyguların yanı sıra heyecan ve mutluluk gibi olumlu duygularla da başa çıkamama )

    -Kredi kartının bilinçsizce kullanımı ve reklamlar

    -İnternette ve telefonla pazarlama imkanlarının artması.

    Belirtileri nelerdir?

    Belirtileri kişinin önceye göre dikkat çekecek, fark edilecek şekilde fazla alışveriş yapması ve bunun bilincinde olmamasıdır. Araştırmalara göre erkekler elektronik eşyaya yönelirken, kadınlar ise; kozmetik ve giyime yönelmektedir.

    Çözüm yolları?

    Öncelikle kişinin bunun alkol, sigara bağımlılığı gibi bir problem olduğunun ve uzmanlar tarafından tedavi edilmesi gerektiğinin bilincinde olması ve uzman desteği alması gerektiğini kabul etmesi gerekir.

    -Uzman desteğiyle terapi sürecinde alışveriş bağımlılığına kişiyi sürükleyen sebepler analiz edilerek tedavi edilebilir.

    -Alışverişe çıkarken yanında kontrol eden bir yakının olması, alışverişe çıkmadan önce ihtiyaç listesi yapılması çözüm süreci için pratik öneriler olabilir.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskanma insanın doğasında olmasına rağmen bazı durumlarda kontrol edemedİğimiz bir hal olarak karşımıza çıkar.Mesela kardeş kıskançlığı denilen durum tam da bunun açıklaması şeklindedir aslında..

    Kardeşler arası kıskançlık; rekabet kavramını geliştirmek, mücadele etmek, hayata hazırlamak ve baş etmeyi öğretmek gibi durumları sağlıklı bir şekilde öğretme İhtimalini alabilirken, bu durum kardeşler arası kontrol edilemediğinde aşırı  ve zarar verici durumlar haline gelebilir. Aslında anne babanın elinde olan bu durumu yaratmak da aile içerisindeki dengeleri sağlıklı bir şekilde dağıtmak da yine anne babanın elindedir. Bu dengeleri dağıtırken otoritenin kimde olduğunu anne babanın ve çocuğun hakları, sorumlulukları gibi kavramların atlanılmaması gerektiği çok önemli bir detaydır.Mesela anne baba kardeş isteğini çocuğa göre değil kendi ekonomik ve duygusal alt yapısına bakarak karar vermeli ve buna göre davranmalıdır. Bu hem çocuk için hem de anne baba için evde çatışmadan uzak, sağlıklı ve mutlu bir ortamın oluşmasına olanak sağlayacaktır.

    Annenin hamile kaldığını öğrendiği andan itibaren çocuğa bu haberi doğru bir şekilde verilmesi ve anne babanın davranışlarına yansıtması gerekiyor. Çocuğun soracağı sorulara karşı anne babanın önceden hazırlıklı olması hatta anne baba kendi içinde prova yapıyor olması bu sürecin daha sağlıklı bir şekilde sonlanmasını sağlayacaktır.

    Çocuğun yaş aralığı dikkate alınarak soracağı sorulara karşı anne baba önceden hazırlıklı olmalı, Çocuğun zihninde canlanması için basit ve somut ifadeler kullanmalı. Çocuğa kardeşi hakkında baskı yapıcı tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır. Emir cümleleri kullanılmamalı; yapmak zorundasın, o senin kardeşin, sevmek zorundasın gibi…

    Nedenleri

    -Anne babanın sevgisini kaybetme korkusu 

    -Kendi biricikliğini geri plana atıldığı hissi

    -Bakım veren anne-babanınn eskisi gibi ona zaman ayırmayıp onun isteklerine cevap veremeyecek bir hal alma 

    -Var olan mevcut düzenin dağılma hissinin yarattığı huzursuzluk

    Belirtileri

    Altına kaçırma

    -Şiddet (fiziksel, psikolojik, duygusal )

    -Ağlama

    -Tırnak yeme, parmak emme

    -Uyku problemi

    -Bebeksi konuşma ve davranışlar

    -Dikkat çekmek için yapılan mantıksal açıklaması olmayan hareketler yapmak

    -Fiziksel bir rahatsızlığı olmadığı halde varmış gibi söyleme

    -Huzursuz mutsuz ve hırçın olabilme.

    Çözüm Yolları

    -Anne baba ve çocuk otoritesinin belirlenmesi

    -Hamile kalındığında anne baba tarafından çocuğa aktarmak

    -Yeni doğacak çocuğun eşya ve oda seçiminde büyük çocuktan yardım, destek alınması ve fikirlerine önem verilmesi

    -Anne kardeşi emzirirken büyük kardeşle de aynı zamanda duygusal bir bağ kurmalı

    -Kardeş kararını büyük çocuğa söylerken herhangi bir tören ya da ödül sistemi kullanılmamalı gayet doğal; biz anne baba olarak bu kararı verdik. Senin de bilmeni isteriz. Gibi ifadeler kullanılmalı.Unutulmamalıdır ki bu kararı veren anne-babadır.Bu kararı çocuğa bıraktığı zaman erkek olsun kız olsun şöyle olsun böyle olsun gibi istekleri bitmeyecek ve istemediği bir cinsiyet doğduğu zaman onu kardeşi olarak benimsemesi uzun süreblir.

    -Büyük kardeşte gerileme (bebeksi davranma, altını ıslatma…) varsa mutlaka geç kalınmadan bir uzmandan yardım alınmalı ki var olan sorun büyümesin ve sonradan daha korkunç şekilde karşınıza çıkmasın .

    -iki çocuk arasında yaş farkı fazla olunca büyük çocuğa küçük çocuğun annesiymiş gibi ağır sorumluluklar vermekten kaçının.

    -Bebeğin bakımında verilen sorumluluklar daha hafif olmalıdır.

    -Kardeş ile ilk karşılaşması mümkünse bebeğin yatağında yatar hale getirildikten sonra olmalıdır.

    Kıskançlık doğaldır ancak aşırısı normal olmayan bir hal alır.Anne babanın baş edemediği noktada kardeşlerin bir arada yaşamalarını sağlıklı ve devamlı hale getirmek için destek alması aile ve çocuk için çok önemlidir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon psikanalitik literatürde en genel açıklaması ile ” sevilen bir nesnenin kaybı sonrasında hissedilen üzüntü duygusu”‘dur. İnsan yaşamının her döneminde bireyin karşılaşabileceği bir psikolojik rahatsızlıktır. Birey doğumundan sonra çevresindeki çeşitli nesnelere ilgi duymaya ve sevgisini yüklemeye başlayacaktır. Hayatın insana öğreteceği, belki de kabullenmek istemediği derin zorlantılardan bir tanesi “kaybetme” durumudur.

    Bireyin kaybetme eylemiyle tanışmasının doğumuyla olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Anne rahminde yaşamsal gereksinimlerini kusursuza yakın karşılama imkanı vardır. Bu imkanların yanı sıra yaşamında kişinin karşılamak zorunda olduğu ihtiyaçları yoktur. Bu sebeple anne rahmindeki bireyin ihtiyaç duygusu gelişmeden her gereksinimi karşılanmaktadır. Bu korunaklı ve besleyici ideal ortam, sağlıklı koşullarda 9 ay 15 gün sonra terk edilmek durumundadır. Birey için ilk ayrılık, ilk kayıp anne rahminden ayrılma ile başlayarak hayatının ilerleyen dönemlerinde devam etmektedir. Nesne kaybının depresyon olarak tanımlanan psikopatolojiye sebep olduğunu belirttik. Ancak her ayrılığın ya da her nesne kaybının kişiyi depresif bir yaşam yaşantılamaya götüreceğini söylemek mümkün değildir. Kişi için doğum travmatik olsa dahi bu süreç kişinin ilk depresyonunun sebebidir diyemeyiz.

    Depresyonun literatürdeki karşılığı Yunanca kökenli melankoli kelimesidir. Melankoli kelimesi Yunanca üzüntü olarak Türkçeye çevrilebilir. Melankoli ilk olarak literatüre Sigmund Freud’un analizleri sonucunda fark ettiği insanların psikolojik durumlarının tanımlanmasından önceye dayanmaktadır. Günümüzde kara üzüntü olarak da bilinen melankolinin tanımlaması Hipokrat’ın insanları hasta eden nedenleri belirttiği dört ana unsurdan bir tanesidir. Rivayet edilene göre Hipokrat insanları hasta eden melankoliyi “kara safra” olarak tanımlamıştır.

    Depresyon, kısa bir tanımlamadan daha fazlasını içermektedir. Bu sebeple çeşitli tıbbi alanlardan uzmanlar bu rahatsızlığın sebepleri üzerine çalışmalar yapmıştır. Depresyon hastalığı üzerine çalışmaların yapıldığı alan psikolojidir. Psikoloji bilimi içerisinde Sigmund Freud’un tanımlamasının sonrasında da çalışmalar vardır. Sonrasında yapılan ve geliştirilen kuramlar hastalığın nedenleri ve tedavisinde oldukça önemlidir.
    Depresyon üzerine çalışmalar yapan başta Sigmund Freud, Karl Abraham olmak üzere depresyonun tanımlamasında değerli katkıları olan Melanie Klein, Carl Gustov Jung birbirleri ile çelişmeyen paralel şekilde depresyonu tanımlamışlardır. Depresyonu tanımladığımız giriş metninde söylediğimiz gibi depresyon ile bireyin ilk karşılaşması çocukluğun ilk yıllarına dayanır.

    Karl Abraham ve Sigmund Freud’un tanımına göre depresyonun sebebi bireyin libidinal yatırımı sonucu ortaya çıkan arzu ve ödipal kompleks sonucu ortaya çıkan cezalandırılma kaygısıdır. Sigmund Freud depresyonu; yas ve melankoli kavramlarıyla tanımlamıştır. Depresyon, Sigmund Freud’un psikoseksüel evrelerinin ilki olan oral evreye denk gelmektedir. Abraham ve Freud’un depresyon tanımını kavrayabilmek için, yas ve melankoli kavramlarını tanımlamak gerekmektedir.

    Birey hayatının her aşamasında libidinal yatırım yapılmış olsun veya libidinal yatırım yapılmış olmasın kayıplar yaşamaktadır. Libidinal yatırımın yapılmadığı nesnelerin varlıkları ve yoklukları bireyin yaşamı için önem arz etmemektedir. Bu sebeple, bireyin patolojik olarak etkilenmesi, kaybedilen nesneye karşı duygularına bağlıdır. Bireyi depresyona götürecek bir nesne kaybında, yas ve melankoli gözlenir. Freud ve Abraham’a göre; yas, bireyin kayıba karşı içsel tepkisidir, melankoli ise dışsal tepkisidir. Yas ve melankoli, oral dönem olarak tanımlanan yaşamın 0-1 yılları arasında ortaya çıkmaktadır.

    Carl Gustov Jung’un depresyon tanımı Karl Abraham ve Sigmund Freud’un tanımıyla paralellik göstermektedir. Jung, kişiyi depresyona iten sebebin libidonun ketlenmesi olarak tanımlar. Kişi libidinal yatırım yaptığı nesneyle ilişkisi engellendiği zaman arzularını içe yönlendirmek zorunda kalır. İçe yönlendiren arzular, kişiyi tatmin etmekten ziyade kişiyi yaşamında yer alan keyif veren uğraşlardan uzaklaştırır.

    Melanie Klein, depresyonun bireyin özellikle anne ile kurduğu ilişkideki ambivalansın hayatının devamında kurduğu ilişkilerde tekrarlanmasıyla ortaya çıktığını ileri sürer. Bebeğin anneye karşı beslediği sevgi gibi olumlu duyguların yanında, öfke ve nefret gibi olumsuz duyguların da olduğunu belirtir. Bu karmaşa bireyin yaşamının her evresinde kurduğu ilişkilerde devam eder. Depresyonun anlamlandırılıp ortadan kalkması için anne ile olan ilişkinin çözümlenmesi gerektiğini belirtir.

    Sınırların yavaş yavaş kaybolmaya başladığı bir zaman dilimi yaşanmaktadır. Özellikle gelişen teknoloji ile birlikte sınırlar ortadan kalkmaktadır. Bireyin arzu ettiği nesneye ulaşmak için çok fazla bir çaba harcamasına gerek yoktur. Gelişen teknoloji insan hayatını kolaylaştırdığı gibi ” arzu ” kelimesinin de içinin boşalmasına sebep olmaktadır. Bu dönem içerisinde yaşayan bireylerin temas halinde olduğu sayısız etkileşim aracı vardır. Temel motivasyon göz ardı edilerek, bir ilizyon ile suni yollardan arzu tatmini yaşanmaktadır. Suni tatmin bireye kısa süreli bir doyum sağlamaktan öteye geçmemektedir. Kolay elde edilen nesneler, hızlı bir şekilde kaybedilmektedir. Önceki depresyon yazılarımızda belirtildiği gibi depresyonun temel sebebi ketlenen libido ve kaybedilen nesnedir.

    Günümüzde çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemi için çok sayıda depresyona sebep olabilecek örnekler sunulabilir. Her bir dönem için birer örnek vermek yazımızda yer alan teorik açıklamaların kavranmasını kolaylaştıracaktır.

    Çocukluk dönemi incelendiğinde, ebeveynlerin; çok küçük yaşlardan itibaren çocuklarına sundukları tablet, akıllı telefon, bilgisayar, televizyon gibi zaman geçirme araçları vardır. Bireyin doğumuyla başlayan ihtiyaçlarına baktığımızda bu araçların hiçbirinin çocuğun psikolojik gelişimine hizmet etmediğini görmekteyiz. Çocuk doğumundan kısa bir süre sonra arzu nesnesinden mahrum kalır. Arzulanan anne veya baba yerine çeşitli teknolojik aletler geçmektedir. Bu bireyin ilk olmasa da hayatının kalanına etki edebilecek en uzun süreli depresyonudur.

    Ergenlik dönemindeki bireylere önceki yıllarda sunulan imkanlar, çeşitli sebeplerle ellerinden alınmaktadır. Bu sebepler aileden aileye göre değişmekte ancak eylemler çoğu aile için sabit kalmaktadır. Bu süreci analiz ettiğimizde karşımıza basit bir kısıtlamadan fazlası çıkmaktadır. Bireyin halihazırda kaybetme kaygısı vardır. Bu kısıtlama olarak görülen eylem, kişi için kaybetme kaygısını tetiklemektedir. Bir diğer deyişle kastrasyon kaygısını tekrar hatırlatmaktadır. Ergenin depresyon yaşamasının nedenlerinden bir tanesi olarak sunulabilir.

    Yetişkin bireylerin hayatlarındaki depresyonu açıklamak için genel geçer bir örnek vermek uygun olacaktır. Biyolojik olarak belirli yaştan sonra kadın ve erkek için cinsel üretkenliğin ortadan kalktığı dönemler vardır. Andropoz ve menopoz dönemleri bireyin temel arzu kaynağı ve motivasyonundan yoksun kaldığı dönemdir. Bu süreçte, yetişkin bireylerin depresyona yatkınlıkları biyolojik ve psikolojik olarak bilinmektedir.

    Herhangi bir psikolojik rahatsızlıkta bir genelleme yaparak kriter belirlemek mümkün değildir. Ancak bireylerin farkındalıklarını artırmak adına teorik bilgilere günlük hayatta karşılık gelebilecek örnek sunulmuştur.

  • Bedenime Neler Oluyor?

    Bedenime Neler Oluyor?

    Bir gece aniden göğsünüzdeki sıkıntının ağırlığı ile uykudan uyanıp nefes alamıyormuş gibi hissettiğiniz ve kalbinizin bütün vücudunuzda atıyormuşçasına sesini ve çarpıntısını duyduğunuz oldu mu?

    Yataktan fırlayıp kalp krizi geçiyorum korkusu ile yakınlarınızı uyandırıp apar topar en yakın sağlık kuruluşunun acil servisinde buldunuz mu kendinizi?

    İlk sarsıntıyı acil serviste sakinleştirici bir iğne ile atlatırken sizinle ilgilenen doktorun “fiziksel hiçbir şeyi yok merak etmeyin eve götürebilirsiniz” dediğini duyduğunuzda buna inanamadığınız ve aslında çok ciddi bir hastalığınız olduğunu ama doktorların bulamadığını düşündüğünüz oldu mu?

    Elbette sonraki günler o gece ne yaşadığınızı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışarak tüm poliklinikleri sırayla dolaşıp onlarca tetkik yaptırarak ve her seferinde “bu doktorlar hiçbir şey bilmiyor! O gece ne yaşadığımı ben biliyorum kesin benim ciddi bir hastalığım var ama bulamıyorlar” diyerek geçecektir.

    Artık gidebileceğiniz doktor ve poliklinik kalmadığında size psikiyatriyi öneren kişiye çok öfkeleneceğinizi ve sizi kimsenin anlamadığı düşüncesi ile çaresizce araştırmaya, internetten okumalar yapmaya ve “ya yeniden yaşarsam o gece gibi bir geceyi” korkusu ile uyuyamaya korkar hale geleceğinizi biliyoruz.. Çünkü yaklaşık  8 yıldır aynı süreci dinliyoruz danışanlarımızdan! Size ve en çok da bedeninize ne mi oluyor?

    Bedeniniz konuşuyor ve size bir şeyler söylemeye çalışıyor, dikkatinizi kendinize yöneltmeye çabalıyor …

    O geceden beri aklınız bedeninizde öyle değil mi? En ufak değişiklikleri anında hissetmiyor musunuz?

    Sizi bunaltan ortamlardan yerlerden ve kişilerden uzaklaşmaya başlamadınız mı? Artık daha dikkatli ve seçici değil misiniz? Evden çıkarken sağlık kuruluşlarının veya acil servislerin yerini iyice ezberlemediniz mi? Artık çantanızda su, kolonya, ıslak mendil ve acil durumlarda aranacak kişilerin yazılı olduğu bir kağıt v.s gibi şeyler yok mu?

    Fark ettiniz mi? Eskisinden daha fazla ilgileniyorsunuz kendinizle ve neye ihtiyacınız olduğuna dair kendinize dönüp bakıyorsunuz…

    Sonuç olarak bütün bu yeni şeyler sizi tedirgin etse de, kaygılı düşünceler içinde bunalsanız da aslına bakarsanız bedeniniz amacına ulaştı ve dikkatinizi kendinize yöneltti… Daha önce hiç olmadığı kadar…

    Ne yapmalıyız?

    “O gece” den önceye, birkaç hafta, birkaç ay, hatta birkaç yıl önceye gidin. Zamanda bir yolculuk yapın!

    Neler oldu, neler yaşadınız neler biriktirdiniz ki bedeninizde bir taşma var artık? Yaşadıklarımızdan bize kalan ne kadar olumsuz duygu ve düşünce var içimizde biriktirdiğimiz… Hepsi birer çöp hükmünde.

    İfade etmediğimiz, boğazımızda takılıp kalan ve bir yumru gibi nefesimizi tıkayan ne kadar cümle var kimbilir…

    Nasıl olsa anlamayacaklar diyerek kurulmamış yüzlerce binlerce duygu içeren cümle var, şimdi göğsümüzde kocaman bir kaya gibi hissettiğimiz…

    Şimdi ise yaşadığınız şey; biriken duyguların düşüncelerin ve bedenimizde sıkışıp kalan olumsuz enerjinin etkileri..

    Çaresiz ve çözümsüz gibi görünse de ihtiyacınız olan, içinizde bir yerlerde biriken bu çöplerden arınmak ve bedeninizin nefes almaya başlamasını sağlamak..

    EMDR bu sorunlarla çalışan bir psikoterapi yöntemidir ve duyguyu, düşünceyi ve bedeni bir bütün olarak kabul eder ve bedene nefes alacak bir temizlik yapar. Bedeni bir kaynak olarak kabul eder ve içimizdeki iyileşme gücümüzü açığa çıkararak kendimizi iyileştirmeye destek olur.

  • Blue Whale Yani Mavi Balina

    Blue Whale Yani Mavi Balina

    Son dönemlerde genç ölümlerinin sebeplerinden biri olan bir oyun mavi balina. Nedir bu oyun?

    50 adımdan ve 50 günden oluşan, her bir adımda çeşitli direktifler veren bir oyun olduğu söyleniyor. İçeriği, çoğunlukla şiddet içerikli görevler olup, aşamalı olarak oyun oynayan kişiye hem fiziksel hem psikolojik zarar vererek ilerliyor. Gençlerin, tehdit ve şantaj yolu ile oyunu sürdürmeleri bekleniyor. Görevlerin belli bir saat aralığında gerçekleştirilmesi söyleniyor, bu saatler genellikle gece yarısından sonraki, tenha saatler olarak belirleniyor. Aynı zamanda oyun süresince dış dünya ile iletişiminin kesilmesi isteniyor.

    Oyun kurucusunun 22 yaşında Rus bir genç, Philipp Budeikin tarafından yaklaşık iki sene kadar önce oluşturulduğu biliniyor. Bu oyun link halinde oyun yöneticisi tarafından kişilere gönderiliyor. Link tıklandığı andan itibaren birtakım kişisel, özel bilgilerin oyun yöneticilerine geçtiği söyleniyor. Bu sayede gençlerin güvenlik duyguları sarsılıyor ve ‘kurban’ psikolojisi oluşmaya başlıyor.

    Oyunun ilk aşamalarında, kendi vücuduna ufak zararlar verilmesi söyleniyor, korku filmleri izletiliyor ve bilinçaltı mesajlar verilmeye çalışılarak kişi yalnızlığa itiliyor. Aşamalar ilerledikçe kişide yalnızlık, güvensizlik duyguları artarak ilerliyor. Oyun yöneticisi son aşamada, yaşama süresinin dolduğunu belirterek ölümle sonuçlanan son bir görev veriyor.

    Mavi balina birçok ailenin kafasında soru işareti bırakıp endişelendiren bir oyun. Peki neler yapmalı?

    Bilgisayar oyunlarını, tabletleri vs. ile oyun oynamayı tamamen yasaklayarak önlem almaya çalışmak doğru bir koruma yöntemi değildir.

    Aile içi iletişim en önemli koruyucu etkendir. İletişimin karşılıklı uyum içerisinde olması, bireylerin birbirlerine karşı olan anlayışını, bağlılığını ve güvenliğini sağlıklı kurmalarını sağlar. Bir diğer önemli faktör ise ‘hayır’ demenin insanı rahatlattığı bilincinin çocuklara ve gençlere aşılanmasıdır.

    Bir çocuğun çoğunluğa uymasa bile ailesi tarafından her koşulda kabul göreceği bilincini vermek, çocuğa daima güvenlik duygusu verecektir; ve kendilerinin istemediği şeyleri yapmalarına engel olacaktır.

  • Aşk, Seks ve Zeka Üzerine

    Aşk, Seks ve Zeka Üzerine

    Albert Einstain 18 Nisan 1955’te ABD’nin Princeton Hastanesinde öldüğünde, beyni incelenmek üzere çıkartılıp saklandı. Bu büyük adamın beyninin böylesi merak uyandırması bile, hayran olunacak bu dahinin ne denli önemli olduğunu bize anlatır. Araştırma sonucunda farklı bir şeye rastlanmadı maalesef ama onun ömrü boyunca kullandığı sıradışı zekasının gerekçeleri hala merak ediliyor. O yetenekli bir müzisyen, bir filozof ve analitik düşünen bir bilim adamıydı. Hızlı ve verimli çalışabilmek için soyutlanmaya, zihinsel olarak yalıtılmış bir ortamda olmaya özen gösterirdi. İlk aşkını 16’sında yaşamış, evlikler yapmış olsa da genellikle yalnız kalmış biridir. Ona aşık olan kadınların yazdıkları mektuplar incelendiğinde, fevkalede büyük bir aşk gözlemleniyor. Elsa, ona sırılsıklam aşık olan bir kadın ve bazen iki hafta hiç konuşmadan evde kaldığını anlatıyor Einstain’in… Ona evlenme teklif ederken de ‘Birini sevmem gerekiyor, başka türlüsü güç. O kişi sensin’ demiş. Düşününce tamamen bencilce, hayatına dahil etme arzusu gibi görünüyor bu ama Elsa halinden gayet memnun. Ludving van Beethoven, Charles Bukowski, Salvador Dalı, Virginia Woolf, Dante Alıghieri, Pablo Picasso ve Wolfgang Amadeus Mozart gibi dahilerin hayatlarındaki aşkları incelediğinizde de göreceksiniz ki, bu ‘aslında pek yakışıklı / güzel olmayan’ insanlara sırılsıklam aşık sevgilileri ve fırtınalı ilişkileri olmuştur…

    Nedir Elsa’nın hissettiği peki? Onu böylesine baştan çıkartan, büyüleyen neydi? İşte burada, o zamanlar adı kullanılmayan ‘Sapioseksüelite’ gündeme geliyor… İsmi geçen dahilere aşık olan kadınların / adamların ortak özelliği sapioseksüel olmalarıydı. Tabi ki Einstain en uç örneklerden biri ama genel olarak tanımlayacak olursak; zeka ve entelektüel bilgiyi çekici bulan kişilere sapioseksüel diyoruz. Çekiciliğin tanımı, toplumlar, ekonomiler, sosyolojik gelişmeler ekseninde yüzyıllar boyunca sürekli değişim göstermiştir. Örnegin Etiyopya’da yaşayan Karo halkı, vücudunda yara olan kadınları daha seksi buluyor. Onların inancına göre; yara almış kadınlar daha dayanıklı ve çocuklarına daha iyi bakabilir. Vücuttaki yara izleri kadının ne kadar güçlü olduğunu, hastalıklara karşı dirençli olduğunun göstergesi. Bundan yaklaşık iki yüz yıl öncesinde ise anadoluda şişman kadınların daha seksi olduğu, daha çok tercih edildiği, hatta evlenmek için ağırlığınca altın istenildiği bilinmektedir. Peki şimdi ne oluyor? Şimdi en çekici gelen unsur, ne kilo ne boy ne takılar ne de yaralar… 920 ile 1910 yılları arasında Çin’de işe kadınların ayaklarını sıkı sıkı bağlıyorlardı, daha çekici olmalarını sağladığı inancı ile… Şu an en çekici gelen şey; zeka ve entelektüel donanım.

    Tarih boyunca daha çekici olabilmek için kullanılan, boyalar, pudralar, yağlar, losyonlar’a; daha soyut olan zeka kavramı da ekleniyor. Vücutları kaldırtmak, sıkıştırmak, fit hale gelebilmek için saatlerce spor yapmak, popo kaldıran külotlar ve destekleyici sutyenlere kütüphaneler ve engin bilgileri eklemek gerekiyor….

    İnsanlar sevişiyor olmaktan daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır günümüzde. Beden, sevişmek ve orgazm olmak için yeterli olmamaya başlamakta… İnsanoğlu daha fazlasına ihtiyaç duymaktadır. Yapılan bir çok bilimsel çalışma da, zeka’nın genetik olduğunu bize göstermektedir ve kişiler daha sağlıklı nesiller yetiştirebilmek için seçecekleri kişilerin zeka seviyesine de dikkat etmektedirler. Kilolu insanların daha doğurgan olduğu, yaralı insanların daha güçlü olduğu inanışları yerini artık bilime bırakmıştır. Ve insanlar, soylarının daha rahat ve konforlu yaşaması için zekanın en önemli faktör olduğu bilgisine sahip. 

    Cinsiyet rolleri açısından erkeklerin de kadınların da zeka hayranlığı emsal sayılmaktadır fakat, süslenmek bakımlı olmanın, sosyokültürel açıdan kadına yakıştırılıyor olması sebebiyle, kadınlarda güzellik en az zeka kadar aranan unsur olmaktadır. Ama kişisel fikrimi soracak olursanız, zeka her iki cins için de öncelikli olmakla birlikte; erkeklerin de en az kadınlar kadar özenli, bakımlı ve şık olmaları gerekmektedir. 

    Konuşamadan, anlaşıldığını hissetmeden sadece bedene duyulan hayranlıkla başlayan ilişkiler; beden tatmin olduğunda sönen bir heyecan olarak kalıyor ve bizim ‘fuckbody’, ‘one night stand’ dediğimiz ilişki biçimleri ortaya çıkıyor. Orgazm, henüz tam olarak anlaşılamamış bir yapıya sahip, cinsellik dediğimiz şey, bedenin sahip olduklarından çok daha fazlası… Bu nedenle her geçen gün zeka ve entelektüel yapı önem kazanmaktadır. Kendini geliştirmeye yönelik motivasyon, araştırma ve merak etme, vücudunuzun ne kadar kaslı olduğundan daha önemli olmaya başlıyor. Ya da surata sürülen boyalardan daha önemli, bir enstürümanı çalabiliyor olmak, kitaplara vakit ayırıyor olmak… 

    Çekicilik anlayışı değişti çünkü kadınlar artık ufak operasyonlarla ve diyetlerle bedenlerini, ciltlerini istedikleri düzeye getirebiliyorlar… Kadınlar arasında ayırıcı olan, onları farklı kılan ise zeka oluyor. Sadece güzellik yetersiz gelmeye başlıyor, çünkü güzel bir burun, dolgun dudaklar, pürüzsüz bir cilt, bir kaç estetik operasyona bakıyor. Okuyan, araştıran, bilen güzel kadınlar günbegün daha çekici hale gelmeye başlıyor. Iris Murdoch’un Ağ kitabında dedigi gibi; Bir kadını vazgeçilmez yapan tek sey zekasıdır.” 

    Kadın ve erkek rollerindeki değişimler, çekicilik konusunda da farklılaşmaya yol açıyor. Hayat standartları açısından, güçlü ve çalışan kadınlar, erkeklerin de hayatlarını kolaylaştırıp yaşam konforunu arttırabiliyor. Bu nedenle, evde oturup, kocasının eve ekmek getirmesini bekleyen kadınlar artık çekici değil! Baba parası ile güzelleşilebilir ama karizmatik bir kadın olmak farklı bir ışıktır. 

    Koca parasına ihtiyaç duymadan, zeka, özgüven, beceri, entellektüel yapı ve özel bir hava gerektirir karizmatik kadın olmak. 

    Karizmatik kadının, farklı bir ışığı ve duruşu vardır hayata karşı; ne iste(me)digini bilir. Kariyeri için güzel adımlar atmış, bedenine özen gösteren, zeka ve entelektüel yapısına yatırım yapan, bilgili ve eğlenebilen kadındır o. Karizmatik kadınların ego’dan sıyrılmış harikulade bir özgüvenleri vardır. Zekaları ile kendi eksenlerinde oluşturduğu bir etkileme çemberi vardır bu kadınların; konuşmaları, bakışları, elleri bilekleri, hatta gülümsemeleri bile saatlerce onunla olma isteği uyandırabilir. 

    Ve bu kadınların yanlarındaki adamlar, kadınlarıyla her zaman grur duyarlar, onlara gün geçtikçe artan hayranlık beşlerler. Evet bazı erkekler, güçsüz kadınları seçer ama zaten böyle adamların zeki ve karizmatik kadınların yanında işi yok. 

    Bu kadınlar neyi istemediklerini bilir ve asla özgüvensiz bir adamla olamazlar. Sahip oldukları ışığı ve havayı arttıracak, çoğaltacak adamları seçerler… 

    Erkek egemen bir kültür yapısına sahip olduğumuzu da göz onunda bulundurarark söyleyebilirim ki; zeki kadınların işi biraz zor. Ama uyum becerisi, zekanın en özel göstergesidir; o kadınlar ki erkeklerini ellerinde tutabilecek kadar bırakıp, yeniden yanlarına çekebilecek kadar profesyoneldir… 

    Konuşamadığınız, hayatı paylaşamadığınız birisiyle sevişmek çok yavan kalacaktır. İlişki kalitesini; tatmin edilmiş bir cinsel hayat, keyifle paylaşılan bir sosyal hayat ve karşılık bulan duygusal ifadeler belirler.

  • Stres Nedir?

    Stres Nedir?

    Var oluşun tehdit edildiğinin algılanmasına verilen bedensel, zihinsel, davranışsal tepkilerimizdir (Bedeni ve zihni harekete geçiren enerji). Stres, çok duyduğumuz, herkesin hayatı boyunca karşılaştığı bir durumdur.

    Strese verilen anlık tepkilerimiz nelerdir?

    Bireylerin strese karşı ürettikleri tepkiler çok çeşitlidir. Bunun nedeni ise, bireylerin farklı yaşamlarının, farklı deneyimlerinin olması ve düşüncelerinin tepki verme şekillerinin farklı oluşundan kaynaklanmaktadır. Yani bir durum bizim için stresli de olabilir, stresli olmayabilir de; verdiğimiz tepkiler olayı nasıl algıladığımıza bağlıdır.

    Farkında olduğumuz tepkiler

    • Kalp atışlarının hızlanması

    • Ellerin ve ayakların soğuması

    • Kesik ve hızlı soluklar

    • Ellerin titremesi

    • İskelet kaslarının kasılması

    • Tüylerin diken diken olması

    • Tuvalete gitme ihtiyacı

    Farkında olmadığımız tepkiler

    • Beden kimyasının değişmesi/hızlanması

    • Göz bebeğinin genişlemesi

    • Kortizol, kortizon, tiroid artışı

    • Cinsel hormonlarında azalma

    • Sindirim sisteminin yavaşlaması

    • İnsülin azalması, kan şekerinde artış

    • Oksijen tüketiminde artış

    • Kanın kalınlaşması

    • Beyin kimyasının değişmesi/hızlanması

    Stres hastalıklara neden olur mu?

    Stres bizim pek çok hastalığa olan bağışıklığımızı zayıflatır. Bu nedenle aslında fiziksel hastalıkların neredeyse tümü psikosomatiktir; zihnin bedeni etkilemesidir (Fiziksel hastalıklar duygusal strese bağlı olarak bağışıklık sisteminin zayıflaması ve hastalık yapıcı etmenlerden etkilenmeye açık hale gelmesi nedeniyle ortaya çıkar). Zihinsel durumlar başlatıcı ya da ara değişken olabilir. Zihin bedeni zayıflatır, patojenler bedeni daha kolay ele geçirir; zihin bedeni daha da zayıflatır, hastalık hızlanır (Psikojenik hastalıklar).

    Hayatımızı ve yaşadığımız stresi yönetebilir miyiz? Bunun için neler yapılabilir?

    Stres yönetiminde hedef; tüm stresi ortadan kaldırmak değil, onu en üst düzeyde performans oluşturmak için bir motivasyon aracı olarak kullanmak. Stres yararlı olduğu sürece istenilir. Buna değindikten sonra; evet, stresimizi yönetebiliriz. Bunun için;

    • Öfke, üzüntü, korku duygularımıza “kulak vermek”,

    • “İhtiyacımız”ı karşılamak üzere harekete geçmek,

    • Öfke, üzüntü, korku sonucunda kanın içine yollanan kortizol, kortizon, tiroid ve benzeri hormonlarımızın birikmemesine çalışmak,

    • Sempatik (gaz) / parasempatik (fren) sistemlerimizin işleyişini dengelemek,   

    • Spor aracılığıyla fren sistemimizi kısa sürede devreye sokmak,   

    • Doğru nefes/meditasyon aracılığıyla fren sistemimizi daha sık çalıştırmak,   

    • Doğru beslenmek,   

    • İyi uyumak.