Kategori: Psikoloji

  • Çocukta Uyum ve Davranış Bozuklukları

    Çocukta Uyum ve Davranış Bozuklukları

    Davranış, bireyin dışarıdaki insanlar tarafından doğrudan doğruya gözlemlenebilecek eylemleridir. Uyum ise bireyin sahip olunan özellikleriyle benliği ve çevresi arasında dengeli ilişki kurması ve sürdürmesidir. Çocukların belirli konularda çatışma yaşadıklarında birtakım uyumsuz davranış tablolarının açığa çıkması kaçınılmazdır. Kişilik, çatışma çözme becerileriyle gelişen bir olgudur. Çocuk gelişiminde yetenek ve becerilerin kazanılması kadar sorun çözme becerisinin de kazanılması gelişim seyrinin bir parçasıdır.

    ÇOCUKTA UYUMSUZLUK BELİRTİLERİNİ ARTTIRAN ETKENLER

    Aşırı koruyucu yaklaşımlar, çocuğun ebeveyn korumasından çıkarak bağımsız hareket etme becerisini engeller. Okul öncesi grubunda karşılaşılan sorunlar olağan ve geçicidir. Yanlış anne ve baba tutumları davranışın kemikleşmesi ve duygusal düzeyde bozulmalara yol açabilir. Destekleyici ebeveyn modeli; ideal ebeveyn tutumu olarak gösterilmektedir. Bu tutum dışında kalan çocuklar etraflarına şüpheyle bakar. Karmaşa yaşar ve uyum sorunları geliştirerek sinirlilik, kavgacılık, hırçınlık, geçimsizlik gibi olumsuz davranışlar geliştirirler. Psikososyal unsurlar kadar organik kökenli problemler de (beyin incinmeleri, sakatlıklar, anomaliler, süreğen rahatsızlıklar…) çocukta uyumsuzluk belirtilerini arttıran etkenlerdir.

    ÇOCUĞUN DAVRANIŞINI BOZUKLUK OLARAK TANIMLAMAK İÇİN NELER KRİTER ALINMALIDIR?

    1.YAŞA UYGUNLUK

    Her dönemin kendine özgü özellikleri vardır. Bu özellikleri ve çocuğa etkilerini iyi tanıyıp gözlemlemek gerekir. Örneğin çocuk 2 yaşta bireyselleşmeye başlar. Bu sebeple paylaşımda zorlanabilir.3-5 yaş çocuğunun hayal gücü sınırsızdır. Yalana benzeyen, hayal gücü sınırlarını zorlayan öyküler anlatabilir. Ancak bu anlatımlar ergenlik dönemine dek sürüyorsa ciddi problemler teşkil edebilir.

    2.YOĞUNLUK

    Davranışın sıklığı ikinci ölçüttür.4-5 yaş civarında sık öfkelenme olağan bir durumken, başka çocuklara zarar verme davranış bozukluğuna girer.

    3.SÜREKLİLİK

    Belirli davranış türünü ısrarlı devam ettirmedir.

    4.CİNSEL ROL BEKLENTİLERİ

    Erkek ve kız davranışları arasında oluşan gelişim farklılıkları (erkeklerde geç konuşma daha sık rastlanır vb.) cinsel kimliğin yarattığı farklılıklar da dikkate alınmalıdır.

    UYUM VE DAVRANIŞ SORUNLARI  HANGİ ŞEKİLLERDE GÖRÜLÜR?

    Tırnak yeme Zorbalık Otoriteye Başkaldırma Gerilim Çalma Davranışı Okul Devamsızlığı Aşırı utangaç, korkak, endişeli ve şüpheci tavırlar sergileme vb. şekillerde gözlemlenmektedir.

    DAVRANIŞ BOZUKLUKLARININ NEDENLERİ

    Dikkati Çekmek: Çocuğa yeteri kadar vakit ayrılmadığında çocukta çevre ilgisini toplamak adına uyumsuz davranışlar gelişebilir.

    İntikam Alma İsteği: Dayak yiyen, örselenen (travmatize olan) çocuk, anne babaya karşı gelen davranışlarda bulunabilir; çünkü aileden intikam almak ister.

    UYUM BOZUKLUĞU VE NORMAL DAVRANIŞI AYIRMAK  

    Ebeveynler için bu ayrımı yapmak zordur. Fakat belirli noktalarla ilgili yapılan gözlemler çıkarım yapmada fayda sağlamaktadır. Örneğin; alt ıslatma davranışında 1,5 yaşında ve tuvalet eğitimi almış bir çocuğun sonraki 1-1,5 yıl alta kaçırması normaldir. Kas kontrolü bu çağda sağlanmaya başlamaktadır. Fakat 3,5-4 yaşından sonra bu sorun devam ediyorsa uyum bozukluğudur. Çünkü artık bu adaptasyon sürecini aşmıştır. Yanlış tutumlar sorunun tırmanarak artmasına sebep olabilir. Aslında çocukların büyük bir çoğunluğu bu davranışları” Beni Dinle “mesajını vermek için yaparlar.

    DAVRANIŞ BOZUKLUĞU OLAN ÇOCUKLARLA OLUMLU İLİŞKİ NASIL KURULUR?

    Karşılıklı Saygı Çocuğa Kaliteli Zaman Ayırmak Cesaretlendirmek Sevgiyi Anlatmak Çocuğa karşı sakin olmak ve etiketlememek gerekmektedir.

  • Okul Öncesi Çocukta Psikolojik Gelişim

    Okul Öncesi Çocukta Psikolojik Gelişim

    Sağlıklı çocuklar için beklenmekte olan bir takım fiziksel ve motor gelişim süreçleri vardır. Okul öncesi psikolojik ve sosyal gelişim açısından “kritiktir.” (Bierman,1987).Bunun yanında çok sıklıkla göz ardı edilebilecek olan ruhsal gelişimin de bu süreçte önemi büyüktür. Psikolojik ve sosyal gelişimin birbirine oldukça bağlı olduğu düşünülürken, çocuğun gelişimindeki psikolojik etkenler üzerinde biyolojik olgunlaşma ve çevre faktörleri de aynı oranda etkilidir.

    Bebeklikten 6 yaşa kadar süre gelen temel gelişim sürecinde esas konu çocuğun insiyatif elde etme çabasıdır. Bu sebeple de çocuk ve aile arasında yaşanan temel çatışma konusu genellikle çocuğun “evi yönetme ve hükmetmesi” şeklinde gözlemlenmektedir. Okul öncesi dönemde ben merkezci düşünce temel olurken ; çocuğun dikkat ve odağı ebeveyn üzerindedir. Okul öncesi dönem, çocuğun gelişiminde  hızlı değişikliklerin olduğu bir dönemdir. Bilişsel ve sosyal becerilerin temeli bu dönemde atılır. Çocuğun dil becerilerinde, dikkat, bellek ve kendini kontrol alanlarında da önemli ilerlemeler görülmektedir.

    Uzmanlar tarafından” altın değerindeki yıllar”, olarak değerlendirilen okul öncesi dönem anne-babalar için bazen çok eğlenceli ve sürprizli, bazen adeta ergenlik dönemini yansıtan  çatışmaların sıklıkla yaşandığı, zorlayıcı bir dönem şeklinde yaşanabilmektedir. Yoğun bağımsızlık arzusu bu dönemde oldukça sık gözlemlenmektedir. Gerçekten izin vererek bağımsızlığı gözetmek ve güvenliğini etkileyebilecek durumlara karşın sınır koymak gelişim desteği açısından gereklidir. Yoğun bir günün ardından ona sarılmak istediğinizde oyunundan kopmak ya da kendi dünyasından çıkabilmek onun için kolay olmamaktadır. Kimi durumlarda bazı şeyler konusunda çocuklar kendilerini sorumlu hissedebilirler. Bu ben  merkezci düşünce yapısından kaynaklıdır. Örneğin: Anne babam benim yüzümden mi tartıştı vb.

    Çocuklar okul öncesi dönemde duygularının esiri olurlar ve herhangi bir konuda sabırsız davranırlar,farklı duyguları ayırt edebilseler de, bu duygular üzerinde kontrolleri oldukça azdır. İsteklerini erteleme, dürtü kontrolü gelişmemiştir; bir şeyi istiyorsa o hemen olmalıdır, yoksa gözü bazen gerçekten hiç bir şeyi görmemektedir. Duygular bu dönemde genellikle ,söze değil aksiyona dökülür. (vurma, ısırma, atma). 4 yaşta ve sonrasında  gelişen beyin aktiviteleri sayesinde sözel ifade, oto kontrol becerileri oturmaya başlar, çocuk duygusal patlamalarla bunların sonucunda gelişebilecek negatif olaylar arasında ilişki ve empati kurmaya başlar .

    YAŞ GRUPLARI VE GENEL ÖZELLİKLERİ:

    4 YAŞ:

    Çocuğun kavrama gücü gelişmiştir. Karşı gelme ve kaba üslub bu döneme hakim olurken, oyunlarda sıklıkla kavga,tekme atma,tükürme yüksek sesle ağlama,gülme dönemin başlıca özellikleridir.

    5 YAŞ:

    Kendine yeten ,sosyal ve uyumlu hale gelen çocuk huysuzluk dönemini geride bırakmıştır.İnsan ilişkilerinin güçlenmesiyle görünümü farklılaşmıştır.Dil becerisi oldukça güçlüdür.Annesi onun için dünyanın merkezidir.Uzun cümleler kurar ,çok konuşur.Bu dönem genelde yorgunluğun hırçınlığa dönüştüğü ve sevilip sevilmediğine dair çocuğun sorgulamaya girdiği bir dönemdir.

    6 YAŞ:

    Tembel ve kararsızdır.Bu dönemde bireysel oyunlar grup oyunlarına dönmeye başlamıştır. Hareketlilik artarken ,başarı ve başarısızlık duyguları arasında gidip gelmeler sıklıkla yaşanmaktadır. Sorumluluklar artar, dikkat süresi uzar ,en iyi olmak çocuk için çok önemlidir.

  • Yeme Bağımlılığı

    Yeme Bağımlılığı

    Yapılan araştırmalar, yeme bağımlılığının da aynı alkol-madde bağımlılığı gibi olduğunu kanıtlar niteliktedir. Alkol-madde bağımlılığında, alkol veya madde tüketildiğinde, beyindeki haz bölgesi uyarılmaktadır. Haz bölgesi uyarıldıkça, kişinin canı daha çok alkol ve madde istemektedir ve bu durum kısırdöngü halinde devam etmektedir. Bu doğrultuda, yapılan araştırmalar, özellikle şeker, yağ ve tuz içeren besinlerin beyindeki haz bölgesini uyardığını ve bağımlılık yapabileceğini göstermektedir.

    Aynı alkol-madde bağımlığında olduğu gibi, herhangi bir yemeğe bağımlı olan kişi, o yiyeceği karnı tok olsa bile bolca tüketebilir. Daha önce yediği miktar artık yeterli gelmediği için zamanla daha fazla yeme ihtiyacı hissedebilir. Yiyeceği bulamadığı zaman, yeri, saati, durumu her ne olursa olsun, o yiyeceği bulmak için çaba harcayabilir. O yiyeceği yemediği zaman sinirlilik veya endişe yaşayabilir. Özellikle tatlı çeşitleri, cips, peynir ve kafein içeren içecekler en çok bağımlılık yapan yiyecek ve içeceklerdir.

    Neden yeme bağımlılığı gelişir?

    Aynı madde-alkol bağımlılığında olduğu gibi, yeme bağımlılığında da mekanizma aynı şekilde işler. Kişi üzüntülüyken, canı sıkkınken, öfkeliyken veya herhangi bir olumsuz duygudurumundayken, yemek yemek o durumla baş etmedeki tek yol haline gelir. Her olumsuz duygu halindeyken, o duyguyla baş edebilmek için yemek yediği için diyet yapamaz. Diyet yapamadığı için pişmanlık veya suçluluk duyar. Pişmanlık veya suçluluk gibi olumsuz bir duygu kişiyi daha çok yemeye iter.

    Bu kısır döngüde iki temel nokta üstünde durulmalıdır. Birincisi, kişinin farkındalığıdır. Hangi durumlarda hangi duygular ortaya çıkıyor, neden o duygular ortaya çıkıyor, o duygularla baş etmek için hangi yiyecekler tercih ediliyor, neden o yiyecekler tercih ediliyor gibi kişinin ilk etapta farkındalığının olması oldukça önemlidir. İkincisi ise, kişinin üzerindeki diyet yapma baskısının, kişiyi yemeğe daha çok bağımlı kıldığıdır.

    Diğer bir yandan, yeme sorunu psikolojik etkenlere dayanan kişileri gözlemlediğimizde, sıklıkla vücutlarıyla fazlasıyla meşgul olup hayatlarının pek çok alanında kötü giden şeyleri dış görünüşleri ile ilişkilendirdikleri gözülmektedir. Bu yüzden ya kendilerini hayatta genel olarak başarısız algılamakta ya da aksine bu konuyu tamamen yok sayarak dış görünüşlerini önemsiz olarak değerlendirmekte ve tüm yaşam enerjilerini bunun dışındaki konulara yönlendirip, bu konuda gelen eleştirilerden oldukça rahatsız olup çevrelerindekilere öfkelendikleri gözlemlenmektedir. Dolayısıyla dış görünüşle aşırı meşguliyet veya tamamen yok sayma kiloların bir miktar da psikolojik olduğunu işaret ediyor olabilir.

    Böyle durumlarda diyet yapmaya çalışmak kişiyi yorabilir. Diyet yapıp başarısız olmak ise, hedeften her geçen gün uzaklaşmaya neden olur. Bu noktada psikolojik destek almak gerekli ve önemlidir. Yemekle ilgili duygusal bir problem olduğu düşünülürse, sadece diyet yapmak yeterli değildir. Diyet yapmaya çalışmak, daha fazla yemek düşünmeye sebep olacak ve yeme probleminin daha da pekişmesine, hatta kronikleşmesine neden olacaktır.

  • Duygusal Açlık

    Duygusal Açlık

    Kişi olumsuz duyusuyla baş edebilme yolu olarak yemek yemeyi seçiyorsa, eninde sonunda bunu fark eder ancak fark etse dahi bunu durduramaz. Bunun da sebebi tamamen beyin yapısıyla alakalıdır. İnsan beyni sağ ve sol lob olmak üzere iki farklı yarım küreden oluşmaktadır ve her yarımkürenin işlevi farklıdır. En genel anlamıyla, sağ beyin duygusal tarafımız, sol beyin ise mantıksal tarafımızdır. Herhangi bir olumsuz duygu yaşandığında, sağ beyine gelen kan damarlarında artış olur ve sağ tarafta hafif bir büyüme olur. Bu büyüme, iki beyin arasındaki bağlantıyı kuran hatlarda azalmaya sebep olur. Bu azalma sonucunda da, sol taraf yeteri kadar işlemleme yapamaz. Başka bir deyişle, birey yeterince mantıklı düşünemez hale gelir ve her ne kadar yemek yemenin olumsuz duygusunu gidermeyeceğini bilse bile bu davranışını durduramaz.

    Bu noktada, bireyin hangi duyguyla baş etme güçlüğü olduğunun farkındalığını kazanması oldukça önemlidir. Dolayısıyla ilk hedef, kişinin kendi duygularının farkına varmasıdır.

    İkinci hedef ise, hangi duyguyu neden yaşadığının farkına varmasıdır. Bu da bireyin yaşadığı olay, durum veya davranışlar sırasında aklından geçenler ve atfedilen anlamların farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu noktada, bireyin düşünce yapısı ele alınmalı ve neye ne anlam yüklediği gözden geçirilmelidir.

    Üçüncü hedef ise, bireyin düşünce yapısını şekillendiren temel yapıya inebilmektir. Temel yapı da, yetiştiriliş tarzımız ve yetiştirilirken sorgulamadan kabul ettiğimiz doğrular ve yanlışlarla alakalıdır. Anne-babalar, çocukları küçükken (0-6 yaş) onlara bir sürü söz söylerler, bir sürü davranışta bulunurlar. Bunların bazıları yanlıştır, bazıları da çocuklar tarafından yanlış algılanırlar ve bir takım düşünceler kalıplaşır. Kalıplaşan düşünceler de, aynı bilgisayardaki dosyalar gibi, beynimizin içinde dosyalar halinde kodlanırlar. Örneğin, “yanlış yapmamalıyım” düşüncesi olumsuz duyguyu tetikler. Böyle düşünen bir birey küçüklüğünde bir kere yanlış yaptığında annesinden veya babasından ceza gördüyse ya da kendisine kızdılarsa; bu beyinde “yanlış yaparsam cezalandırılırım” şeklinde kodlanır ve fark edilip düzeltilmezse, bu şekilde hayat boyu devam eder.

    Dolayısıyla, herhangi bir olumsuz duygudurum fark edildiğinde, akıldan geçen düşünceler, bu düşüncelerin doğruluk payları, ne zaman ve nasıl kodlandığı gözden geçirilmeli ve gerektiği noktalara müdahale edilmeli, dosyalar yeniden düzenlenmeli veya gerektiğinde silinip baştan kodlanmalıdır. 

    Çok basitmiş gibi gözüken duygusal açlığın altında böyle bir mekanizma yattığından, birçok kişi kendisini “iradesizim, başarısızım, beceremiyorum” gibi sıfatlarla etiketlemesi, kendisine acımasızca davranmasına neden olmaktadır. Bu mekanizma anlaşılıp, tedavi edildiğinde, bireyin diyet yapması çok daha kolay hale gelecektir.

  • Pazartesi Başlayıp Salı Biten Diyetler

    Pazartesi Başlayıp Salı Biten Diyetler

    Kaç kere pazartesi diyete başlayıp salı bozdunuz? Ya da, kaç kere “nasıl olsa yarın diyete başlayacağım, bugün istediğimi yiyebilirim.” deyip öbür gün diyete başlayamadınız? Ya da, kaç kere “ bir parçadan bir şey olmaz” deyip, o parçayı yedikten sonra diyeti bıraktınız? Peki tüm bunlar size ekstra kilo olarak döndü mü? Cevabınız evet ise; YA HEP YA HİÇ şeklinde düşünmekten vazgeçmelisiniz.

    Bir takım insanlar diyet yaparken kendilerine çok acımasız davranırlar. Fizyolojik açlık işaretlerine aldırmayarak, kendilerini sürekli olarak yemekten mahrum bırakırlar. Başka bir deyişle, sürekli olarak kendilerini bilinçli bir şekilde kontrol ederler.

    Kilo problemi olan bir kişi, yediğini kontrol etmek için sürekli bilinçli bir çaba sarf ediyorsa, bir müddet sonra kendisini engellenmiş ve mahrum bırakılmış hissetmeye başlar. Böyle bir durumda, herhangi bir kontrol kaybı olduğunda, engellenme ve yoksun bırakılma duygusu ağır basmakta ve aşırı yeme davranışı ortaya çıkmaktadır. Bunun altında yatan mekanizma da, “ya hep ya hiç” düşünce yapısıdır. Diyetin gerekliliğini yerine getiremeyen kişi, planlanan miktardan daha fazla yediğinde ya da planlanan yemekten farklı bir şey yediğinde, sınırı geçtiğini düşünür ve “diyetin gerekliliğini yerine getiremediğime göre kendimi sevdiğim yiyeceklerden mahrum bırakmama gerek yok” şeklinde düşünerek diyetten vazgeçer ve tekrardan fazla yemeğe yönelir.

    Kilo problemi yaşayanların bu konuya özellikle dikkat etmeleri gerekmektedir çünkü bu durum hem fazla kiloya sebep olur, hem de kilo probleminin devam etmesine ve alınan kiloların verilmesinde güçlüğe yol açar.

    Yapılan araştırmalar, kısa süreli diyet yapmanın daha sonra aşırı yemeğe sebep olduğunu, bünyenin daha az enerji harcadığını ve bunun da daha çok kilo yaptığını ortaya koymuştur. Sık diyet uygulayanlar, bir yandan daha kolay kilo alırken, diğer yandan daha zor kilo kaybederler.

    Dolayısıyla, bireyin kendisine sert bir disiplin uygulamaktansa, yaşam biçimini dönüştürmesi en etkili yoldur. Sağlıklı ve kalıcı bir şekilde kilo vermek için dengeli bir diyet uygulamak, egzersiz yapmak ve yeme alışkanlığını değiştirecek bir davranış düzenlemesi içine girmek en idealidir.

  • Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluk olarak tanımlanır.

    Psikiyatri Derneği Yetişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Bilimsel Çalışma Birimi Türk toplumundaki DEHB yaygınlığının çocuklukta % 8, ergenlikte % 6 ve yetişkinlikte yüzde % 4 olduğunu belirtmektedir (Tufan ve Yaluğ, 2010).

    Son zamanlara kadar, dikkat eksikliği ve hiperaktivitenin bir çocukluk çağı sorunu olduğu ve yetişkinlikte ortadan kaybolduğu düşünülürdü. Ancak yapılan çalışmalar ve klinik gözlemler, bu sorunun yetişkinlikte de devam ettiğini göstrmiştir (Biederman ve ark., 2007)

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, dikkat sorunları ve dürtüsellik (istekleri erteleyememe) belirtilerinin görüldüğü bir sorundur. Bir çocukta bu bozukluğun tanısının konabilmesi için belirtilerin yedi yaşından önce görülmeye başlamış olması gereklidir. Ayrıca dürtüsellik, dikkat eksikliği ve hareketlilik belirtilerinin çocuğun yaşamını, kişilerarası ilişkilerini veya okul hayatını olumsuz biçimde etkileyecek düzeyde olmalıdır (APA, 2000).

    Uluslararası sınıflandırma sistemi DSM-IV tanı ölçütlerine göre tanı üç ayrı grupta ele alınmaktadır.

    1. Dikkat, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik problemi olanlar;
    2. Sadece dikkat problemi olanlar;
    3. Sadece aşırı hareketlilik ve dürtüsellik problemi olanlar.

    DSM IV Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite/ Aşırı Hareketlilik Bozukluğunun Tanı Ölçütleri:

    a) Dikkatsizlik 
    1. Çoğu zaman dikkatini ayrıntılara veremez ya da okul ödevlerinde, işlerinde ya da diğer etkinliklerinde dikkatsizce hatalar yapar, 
    2. Çoğu zaman üzerine aldığı görevlerde ya da oynadığı etkinliklerde dikkati dağılır, 
    3. Doğrudan kendisine konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür, 
    4. Çoğu zaman yönergeleri izlemez ve okul ödevlerini, ufak tefek işleri ya da iş yerindeki görevlerini tamamlayamaz (karşıt olma bozukluğuna ya da yönergeleri anlayamamaya bağlı değildir), 
    5. Çoğu zaman üzerine aldığı görevleri ve etkinlikleri düzenlemekte zorluk çeker, 
    6. Çoğu zaman sürekli zihinsel çabayı gerektiren görevlerden kaçınır, bunları sevmez ya da bunlarda yer almaya karşı isteksizdir, 
    7. Çoğu zaman üzerine aldığı görevler ya da etkinlikler için gerekli olan şeyleri kaybeder (örn. Oyuncaklar, okul ödevleri, kalemler, kitaplar ya da araç-gereçler), 
    8. Çoğu zaman dikkati dış uyaranlara kolaylıkla dağılır, 
    9. Günlük etkinliklerinde çoğu zaman unutkandır. 

    b) Hiperaktivite/ Aşırı hareketlilik 
    1. Çoğu zaman elleri, ayakları kıpır kıpırdır ya da oturduğu yerde kıpırdanıp durur, 
    2. Çoğu zaman sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar, 
    3. Çoğu zaman uygunsuz olan durumlarda koşuşturup durur ya da tırmanır (ergenlerde ya da erişkinlerde öznel huzursuzluk duyguları ile sınırlı olabilir), 
    4. Çoğu zaman, sakin bir biçimde, boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır, 
    5. Çoğu zaman hareket halindedir ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranır, 
    6. Çoğu zaman çok konuşur.

    c) Dürtüsellik
    1. Çoğu zaman sorulan sorunun tamamlanmasını beklemeden cevabını verir, 
    2. Çoğu zaman sırasını bekleme güçlüğü vardır, 
    3. Çoğu zaman başkalarının sözünü keser ya da yaptıklarının arasına girer.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısının konulabilmesi için, yukarıda yer alan belirtilerin 7 yaşından önce başlaması, en az 6 aydan beri devam ediyor olması ve en az iki ortamda (okulda ve evde) görülüyor olması gerekir (APA, 2000).

    Yetişkinde DEHB, yakın zamana kadar çok az klinisyenin üzerinde eğitildiği bir alandı. DEHB belirtisi gösteren bir yetişkine, genellikle çift kutuplu duygudurum bozukluğu, kişilik bozukluğu, atipik depresyon veya antisosyal gibi tanılardan biri verilirdi çünkü bu hastalık psikiyatri ve psikolojide depresyon ya da panik bozukluğu kadar iyi tanınan bir hastalık değildi (Tınaz, 2004). Ancak günümüzde net bir tanı kriteri olmamasına rağmen, klinik gözlemler bize DEHB tanısı hakkında fikir verebilmektedir.

    Yetişkinlerdeki dikkat eksikliği ve hiperaktivite hareketlilikten öte başka türlerde kendini göstermektedir. DEHB yetişkinlerde sıklıkla;

    • Randevularını veya yapmak zorunda olduğu işleri unutma,

    • Birçok basamağı içeren işleri yapmakta zorlanma,

    • Bir işe ya da projeye başlamakta ve bitirmekte zorlanma,

    • Oyalanma,

    • Erteleme eğiliminde olma,

    • Bilgilere öncelik vermede zorlanma, 

    • Çabuk sıkılma ve sabırsızlık,

    • Sıklıkla yerinde duramama,

    • Huzursuzluk hissi yaşama, 

    • Zamanını verimli kullanamama,

    • Evde ve iş yerinde eşyalarını bulamama, yanlış yere koyma,

    • Sonuçlarını düşünmeden konuşma gibi belirtiler göstermektedir.

    Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığındaki azalma aslında rahatsızlık belirtilerinde azalma olduğuna işaret eder. Sıklıkla belirtiler tamamen ortadan kalkmamıştır. Dönemin özelliklerinin de eklenmesi nedeniyle özellikle ergenlerde bozukluğun varlığı riskli sağlık davranışlarının tavan yapmasına ve ileriye doğru kalıcı zararlara yol açmaktadır. Yine de iyi bilinen aşırı hareketlilik ve sonuçlarını düşünmeden yani dürtüsel davranışlarda bulunmanın zaman içerisinde azalma eğiliminde olduğu söylenebilir.

    Ancak bu azalma eğilimine rağmen erişkin DEHB olan bireylerde

    • Bir işe başlayamama,

    • İş yerinde verimsizlik

    • Kötü zaman yönetimi,

    • Çok sayıda işe başlanmasına rağmen birçoğunu bitirememe,

    • Bir toplantı boyunca oturamama,

    • Stresle baş edememe

    • Öfke atakları,

    • Aklına ilk geleni söyleme eğilimi,

    • Kötü şoförlük sorunları

    • Evlilik ve sorumluluklarının idaresi ile ilgili yoğun sorunlar sıklıkla ortaya çıkmakta ya da sürer gitmektedir. Bu bozukluk yetişkinlerde ele alınırken çocukluk döneminden farklı olarak yetişkin yaşamının karmaşıklığı gözetilmeli ve yaşla birlikte belirtilerdeki değişime önem gösterilmelidir.

    DEHB sadece bireyin kendisini  değil çevresini ve ailesini de olumsuz etkilemektedir. Riskli sağlık davranışları açısından tehdit altında olan ergen ve genç yetişkinlerde DEHB varlığında kötü akran ilişkileri, kendine güven kaybı, okul ve iş başarısında düşüklük, davranış bozuklukları, antisosyal bozukluk, alkol-madde kötüye kullanımı, depresyon gibi  psikiyatrik eş tanılar gözlenir (Tınaz, 2004). Tedavi edilmediğinde süreklilik gösteren bu rahatsızlığın doğru bir şekilde tanısının konup uygun tedavilerin alınması oldukça önemlidir. Önlenebilir kayıplara engel olabilmek için rahatsızlık fark edildiğinde tüm tedavi imkânları kullanılarak.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozuklukları son zamanlarda özellikle genç kızlar arasında çok sık görülmeye başlanan bir rahatsızlıktır. Birçok insan hemen hemen her gün “fazla kilom var”, “diyete başlamalıyım” gibi cümleler sarf ediyor. Kimi hayatını döngüsel bir şekilde kilo vererek ve tekrar geri alarak geçiriyor; ki buna yo-yo diyeti denir; kimi ise bu döngüyü daha ileri boyuta taşıyarak yeme bozukluğu noktasına getiriyor.

    Bir yandan kozmetik endüstrinin son yıllarda iyice gelişmesi ve plastik cerrahi ile fiziki görünümü değiştirmedeki etkisi bireylerin fiziksel görünümleri hakkındaki endişelerini ört bas eder nitelikte gözükse de, diğer yandan asıl endişenin daha çekici görünme ve benlik saygısını arttırma isteği olduğu görülmektedir. Günümüzde ne yediğimiz ve ne kadar egzersiz yaptığımız öyle hale geldi ki, bunlar değerlilik, erdem gibi duygularla eş değer görülmeye başlanmıştır.

    Birey için yemek yemek ve kiloyla ilgili endişeler çok kuvvetli hale geldiğinde ve yemeye yönelik davranışlar ya da yemekten kaçınma davranışı kontrol dışı bir hale geldiğinde, o bireyde “yeme bozukluğu” olduğundan söz edilebilir.

    Yeme bozukluklarının 3 belirgin çeşidi vardır. Bunlar:

    1. Anoreksia Nervosa

    2. Bulimia Nervosa

    3. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu şeklindedir.

    ANOREKSİA NERVOSA NEDİR:

    Anoreksia Nervosa DSM 4 Tanı Kriterleri (APA,2000)

    1. Yaşı ve boy uzunluğu için olağan sayılan en az kiloda ya da bunun üzerinde bir vücut ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme (ör. beklenenin % 85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açan bir kilo kaybı ya da büyüme dönemi sırasında, beklenenin % 85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açacak bir biçimde beklenen kilo alımını gerçekleştirememe).

    2. Beklenenin altında bir vücut ağırlığına sahip olmasına karşın kilo almaktan ya da şişman biri olmaktan aşırı korkma.

    3. Kişinin vücut ağırlığı ya da biçimini algılama biçiminde bozukluk olması, kendini değerlendirmede vücut ağırlığı ya da biçiminin anlamsız bir etkisinin olması ya da o sırada vücut ağırlığının düşük olmasının önemini inkâr etme.

    4. Bayanlarda menarş sonrası amenore, yani en az ardışık üç menstural döngünün olmaması.

    Anoreksiyalı Kişiler:

    • Kendilerini çok uzun süre oldukça az miktarda yiyerek ya da hiçbirşey yemeyerek bırakırlar. Buna rağmen daha fazla kilo vermeleri gerektiğine dair kuvvetli inançları vardır.

    • Çok zayıf olmalarına rağmen şişmanlayacaklarına dair aşırı korku duyarlar.

    • Beden algıları çarpıktır.

    • Kendilerini değerlendirmeleri kilolarına ve yemekleri üzerindeki kontrollerine dayalıdır.

    • Kilo kaybı bu kişilerde kronik bir yorgunluğa sebep olsa da kendilerini aşırı egzersiz yapmaya ve işte ya da okulda çok yorucu bir programa uymaya zorlarlar.

    Anoreksiya Nervosanın yol açtığı fizyolojik etkiler:

    • Adet görememe

    • Kalp atışının yavaşlaması, düzensiz kalp atışı ve kalp yetmezliği gibi kadriyovasküler kompikasyonlar.

    • Kemiklerde zayıflama (osteoporoz)

    • Cilt ve deri kuruluğu

    • Saç ve tırnaklarda kırılganlık

    • Kan, potasyum, kalsiyum ve magnezyum düzeyinde düşüklük sonucu ortaya çıkan ve hayati risk oluşturabilen metabolik problemler

    Anoreksiya Tipleri:

    1. Kısıtlı Tip: Bu kişiler kilo alımını engellemek için yemek yemeyi reddederler. Bazıları günlerce hiçbir şey yemezler, çoğu yalnızca hayatta kalacakları kadar ve çevreden gelen baskılardan kaçmak için çok düşük miktarlarda yemek yer.

     2. Tıkınırca Yeme / Çıkarma Tip: Bu kişiler periyodik olarak tıkınırca yeme ve sonrasında çıkartma (kendisinin yol açtığı kusma ya da laksatiflerin ve diüretiklerin kötüye kullanımı) davranışı gösterirler.

    Anoreksiya nervosanın başlangıcı genellikle ergenliktedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Son yapılan çalışmalarda anoreksiya nervosanın genel popülasyonda yaşam boyu görülme sıklığı % 0.51 ile % 3,7 arasında tespit edilmiştir. Anoreksiya nervosaya genel olarak depresyon, madde kötüye kullanımı ve obsesif-kompulsif bozukluğun eşlik ettiğine çok sık rastlanılmaktadır. Bozukluğun gidişatı kroniktir. Anoreksia vakalarının ölüm oranı % 5-8 arasında değişmektedir. Ölüm genellikle hastalığın fiziksel komplikasyonlarından ve pasif intihardan kaynaklanmaktadır.

    BULUMİA NERVOSA NEDİR:

    Bulumia Nervosa DSM 4 Tanı Kriterleri (APA,2000)

    1. Yineleyen tıkınırcasına yeme epizodlarının olması. Bir tıkınırcasına yeme epizodu aşağıdakilerden her ikisi ile belirlidir:

    1. Aynı zaman diliminde ve benzer koşullarda çoğu insanın yiyebileceğinden hiç tartışmasız çok daha fazla miktarda olan yiyeceği belirli bir zaman diliminde (örn. herhangi bir iki saatlik süre içinde) yeme

    1. Bu epizod sırasında yeme kontrolünün kalktığı duyumunun olması (örn. yemeyi durduramayacağı ya da ne yediğini kontrol edememe duygusu)

    1. Kilo almaktan sakınmak için, kendisinin yol açtığı laksatiflerin, diüretiklerin, lavmanların ya da diğer ilaçların yanlış yere kullanımı, hiç yemek yememe ya da aşırı egzersiz yapma  gibi uygunsuz dengeleyici davranışlarda tekrar tekrar bulunma.

    2. Tıkınırcasına yeme ya da uygunsuz dengeleyici davranışların her ikisi de 3 ay süreyle ortalama olarak en az haftada iki kez ortaya çıkmaktadır.

    3. Kendini değerlendirirken anlamsız bir biçimde vücudunun biçimi ve ağırlığından etilenir.

    4. Bu bozukluk sadece anoreksiya nervoza epizodları sırasında ortaya çıkmamaktadır.

    Bulumik Kişiler:

    • Kontrol edilemeyen yeme ya da tıkınırcasına yeme davranışı sergilerler. Daha sonra denetimi yitirmiş olmaktan dolayı suçluluk ve vicdan azabı duygularıyla kendilerinden nefret ederler. Bu duyguların akabinde de, kilo alınmasını önlemeye yönelik istemli olarak başlatılan kusma, laksatif, diüretik ya da benzeri maddelerin kötüye kullanılması gibi davranışlar görülür.

    • Tıpkı anoreksikler gibi, kendilerini daha çok vücutlarının biçimi ve kilolarıyla değerlendirirler.

    • Beden imgeleri anoreksikler kadar çarpıtılmış değildir, vücutlarını daha gerçekçi bir şekilde algılarlar. Ancak yine de beden ve kilolarından memnun değillerdir ve sürekli kilo vermeyle ilgilenirler.

    • Tıkınmalar, kusmaların yaklaşık bir yıl öncesinde başlar.

    • Tıkınma atağı sırasında tatlı, kek, pasta gibi yüksek kalorili yumuşak gıdalar yerler. Gıdalar gizli ve hızlı, hatta bazen çiğnenmeden yutulur.

    Bulumia Nervosanın yol açtığı fizyolojik etkiler:

    • Ellerin dış yüzeyinde kusmak için boğazlarına parmak sokmaları sonucu irritasyona bağlı nasır ve deri döküntüsü

    • Aşırı ve kronik kusma, laksatif ve diüretik kötüye kullanımını takiben yaşanan sıvı kaybı sonucu vücudun elektroidlerinde dengesizlik.  Bu dengesizlik kalp yetmezliğine sebep olabilmektedir.

    Bulumia Tipleri:

    1. Çıkartma Olan Tip: Tıkınırcasına yedikten sonra kilosunu kontrol etmek için kendini kusturan ya da müshil ilaçları kullanan blumiklerden oluşan türüdür.  

    2. Çıkartma Olmayan Tip: Kilosunu kontrol etmek için aşırı egzersiz yapma ya da hiç yemek yememe davranışında bulunan fakat çıkarma davranışında bulunmayan blumiklerden oluşan türüdür.  

    Bulumia nervosanın başlangıç yaşı genellikle 15-19 arasıdır. Aynı anoreksia nervosa da olduğu gibi, kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Kadınlarda yaşam boyu görülme sıklığı % 1.1 ile % 4.2 arasında değişmektedir. Ölüm oranları ve fiziksel tehlike oranları anoreksiya kadar olmasa da, ciddi tıbbi komplikasyonlara neden olabilmektedir.

    Anoreksia ve Bulumia Nervosa arasındaki temel farklar:

    1. Bulimia nervosalı kişiler normal vücut ağırlıklarını korurlarken, anoreksik kişiler sağlıklı vücut ağırlıklarından en az %15 daha zayıftırlar.

    2. Anoreksik kadınlarda genellikle adet kesilmesi görülürken, bulumia nervosa da bu duruma sık rastlanılmamaktadır.

    TIKINIRCASINA YEME BOZUKLUĞU NEDİR:

    • Bu bozukluk pek çok yönden bulimia nervosaya benzemektedir ancak; bu kişiler tıkınırcasına yeme sonrası her zaman çıkartma, uzun süre aç kalma ya da aşırı egzersiz yapma gibi telafi edici davranışlarda bulunmazlar.

    • Bu kişiler genellikle aşırı kiloludurlar ve vücutlarından iğrenirler.

    • Tıkınrcasına yeme davranışlarından utanırlar.

    • Genellikle bu kişilerin öykülerinde sık sık diyet yapma ve kilo kontrolü programlarına üyelikte bulunma görülür.

    • Bu kişilerin ailelerinde genellikle obezite görülür.

    • Bu bozukluğun genel görülme oranı %2’dir.

    • Kadınlarda erkeklerden daha sık görülür.

  • Yalnızlık Devri

    Yalnızlık Devri

    Farkında mısınız, her iki çiftin birinin boşandığı bir devirde yaşıyoruz. Ne oldu da biz bu duruma geldik. Ne oldu da ilişki yürütemez hale geldik. Bu durumu anlamak için birkaç jenerasyon geriye gitmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

    1930larda doğmuş kadın ve erkeklerden başlayalım. 2. Dünya savaşını bizzat yaşamış devrin insanları. Şimdiki gençlerin anneanneleri, babaanneleri dedeleri. O dönem Türkiye şimdiki gibi değil. İnsan ne fikir üretse para kazanıyor. Ataerkil toplumun gerekliliğine göre kadının evde olup erkeğin avlandığı ve eve para getirdiği bir dönem. Eğitim deseniz, en fazla lise mezunu. O da kadınlar değil, sadece erkekler. Dolayısıyla cehaletin de baş gösterdiği bir dönem. Sorgusuz sualsiz herkesin biçilmiş rolleri kabul ettiği bir devir. Mutlular mıydı mutsuzlar mıydı tartışılır ama daha masumlardı. Manevi değerleri maddi değerlerden daha fazlaydı çünkü savaş devrinin insanlarıydılar. Yaşamın değerini biliyorlardı.

    Bu insanlar daha kendini tanımazken evlendirilir ve rollere uygun davranmaları beklenirdi. Eğer o role uygun davranılmazsa ayıplanır, dışlanırlardı. Kadının rolü sadece annelik ve ev işleriydi. Erkek ise para kazanır, evini geçindirirdi. Kimse bu durumu sorgulamazdı çünkü sorgulanacak bir durum yoktu. Ancak savaş sonrası ekonomi tekrar kalkınmaya başlayınca, erkeğin eli para tutunca işler değişmeye başladı. Kendini olduğundan daha da güçlü hissetmeye başladı ve döngü orda bozulmaya başladı. Her ne olduysa manevi değerler yetmemeye başladı. Anlık zevkler işin içine girmeye başladı. Başka kadınlar, içki, kumar ve ne eklerseniz. Birçok kadının bundan haberi olmadı. Ama hepsi hissetti. Kadınlık içgüdüsü. Ama hep kabul ettiler. Erkektir, ne yapsa yeridir, kabuldür gibi bir anlayış çıktı ortaya.

    Gelelim bu jenerasyonun çocuklarına. 1950 liler. Şimdiki gençlerin anneleri, babaları, teyzeleri, amcaları. Bu insanlar kendi anne babalarına nazaran daha okumuş, daha bilgili insanlar. En azından kadınların arasında lise bitirmiş, hatta tek tük üniversite bile okumuş var. Erkeklerin arasında ise üniversite mezunları var. Her ne kadar okusalar da kendi ailelerinde gözlemledikleri ilişki biçimi kadının sözünün olmadığı, erkeğin ise her şeye hakkı olduğu şeklinde. Okur yazar oranı arttıkça, cehalet azalıyor, gözler açılıyor. Dolayısıyla bu devrin gözleri çok açılmadan müdahale edilmeliydi ve kadınlar 20 lerine geldi mi evlenmeliydiler. Aynen de öyle oldu. Ancak bu kadınlar mutsuz kadınlar. Neden mi? Çünkü potansiyellerini gerçekleştirememiş kadınlar. Okumak istediler ama izin verilmedi. Gözleri açıldı bir kere. Farkındalıkları oluşmaya başladı ama ellerinden bir şey gelmedi. Çünkü çalışma izinleri olmadığından kendi ayakları üstünde duramadılar. Ezildiler, hor görüldüler ama bunu asla kendilerine yediremediler. Peki ne oldu? Kocalarından tatmin olamadılar hiçbir zaman. O yüzden de erkek çocuklarına aşık oldular. Duygusal tatmini erkek çocuklarında deneyimlediler. Erkek çocuk gözünün nuru oldu ve hep öncelikleri oldu. Ne de olsa büyüyünce annelerini onlar kurtaracaktı. (Öyle de oldu. Bu dönemde boşanmaya başladı bu devir, çocuklarının gücünü arkalarına alarak) Kız çocuklara ise hep şu mesaj verildi ‘oku, çalış, kendi ayakların üstünde dur, hiçbir zaman benim yaşadıklarımı yaşama’. Diğer yandan model aldıkları evlilikler hep mutsuz evlilikler çünkü evin içinde hep bir huzursuzluk. Dolayısıyla, bir yandan da bilinçaltı evliliğe dair korku dolu.

    Peki bu gençler bugün ne yapıyorlar, nasıllar? Bir çoğu mutsuz, bir çoğu büyük ikilemler yaşıyor. Kız çocuklar okudu, hem de çok okudu. Üniversite yetmedi, yüksek lisans yaptılar, yüksek lisans yetmedi, doktora yaptılar. Okudukça okudular. Her kadının iyi ya da kötü bir işi de var. Erkek çocuklar ise annelerinin biricikleri olduklarından fazla uğraşmadılar kendileriyle. Aynı düzende gittiler. Ancak gözden kaçan bir şey oldu. Devir çok değişti. Artık para kazanmak zor. Sadece zekanın para kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. İşsizlikler arttı. Erkeğin parayla kullandığı gücü azalmaya başladı, kadın da parayla güçlenmeye başladı. Teknoloji girdi hayatlarına. Her şeye ulaşım çok kolay oldu. Herkesin gözü çok açıldı.

    İlişkiler? İlişki demeye bin şahit. Kimsenin birbirine tahammülü yok. Erkekler o kadar alışmış ki annelerinin biriciği olmaya, kadının gücünü kaldıramaz oldu. Kadınlar o kadar hassas ki ezilme konusunda, kendi gücünü abartılı kullanmaya başladı. Dolayısıyla dengeler değişti. Güç savaşları başladı. Aldatmalar normalleşti. İçsel mutsuzluk çok arttı. Bununla nasıl baş edeceklerini bilemedikleri için kendilerini uyuşturmaya başladılar. Alkol ve uyuşturucu oranları kat ve kat arttı. Seks bağımlılığı arttı. ‘Gecelik ilişki’ kavramı çıktı ortaya ve eğlence boyut değiştirdi.

    Hal bu olunca, mutsuzluk devri başladı. Hayat o kadar hızlandı ki, durup ne oluyor diye düşünecek vakit kalmadı. Bir durun ve düşünün lütfen. Nereye kadar bu düzenin içinde yok olacağız. Bir yerden bu düzeni değiştirmek gerekmiyor mu?  Bu devrin de çocukları var artık. O çocuklar nasıl büyüyorlar, hangi değerlerle büyüyorlar. Sadece rekabet ve yarışarak. Daha 3 yaşında okul rekabetine giriyorlar. Doğar doğmaz isimleri okul kurallarına yazılıyor.

    Manevi değerlerimize ne oldu? Onlar içimizde. Mutsuzluğun kaynağı bu. Manevi ihtiyaçlar doldurulmayı bekliyor. Sevilmek, onay görmek, değer verilmek, saygı duyulmak… Bunun için gerçek ve samimi ilişkilere ihtiyacımız var. 2 tatil eksik yapın, 3 kazak eksik alın, 5 kere değil de 3 kere sinemaya gidin ama sevdiğiniz ve sevildiğiniz bir aileniz olsun. Gerçekten o zaman daha mutlu olacaksınız. Ama bunun için önce DEĞERLERİNİZİ gözden geçirin. O zaman mutluluk devrine geçiş yapabiliriz.

  • Mevsimsel Depresyon

    Mevsimsel Depresyon

    Sonbahar ve kış aylarında her iki kişiden biri mevsimsel depresyon yaşamaktadır ve bu durum kadınlarda erkeklerden iki kat daha fazla görülmektedir.

    Mevsimsel depresyonun, beynin sonbahar ve kış aylarında gün ışığının azalmasına verdiği tepki ile tetiklendiği düşünülmektedir. Beyinde bulunan iki özel kimyasal madde olan serotonin ve melatonin düzeyindeki değişikliklerin mevsimsel depresyonla bağlantılı olduğuna inanılmaktadır. Melatonin uykuyla bağlantılı bir hormondur. Karanlıkta veya gündüzler kısaldığında vücut büyük miktarlarda melatonin üretir ve bu yüksek düzeydeki melatonin insanda uyku hali, rehavet ve uyuşukluğa neden olur.

    Beyindeki kimyasal bir madde olan serotonin ise insanın ruh halini etkiler. Güneş ışığına maruz kalındığında serotonin üretimi artar. Sonbahar ve kış aylarında günler kısalmaya başladığından, vücuttaki serotonin miktarında düşüş olur. Dolayısıyla yaşanan çökkünlük durumu, serotonin seviyesindeki düşüşle de açıklanabilir.

    Mevsimsel depresyonun belirtileri nelerdir:

    • Aşırı yorgunluk, uyku süresinde artış

    • İştah ve kilo artışı

    • Çökkün duygu durumu, mutsuzluk, endişe

    • Enerji eksikliği

    • Güvensizlik, değersizlik ve suçluluk duyguları

    • Sosyal hayattan kendini geri çekme

    • Önceleri zevk alınan şeylerden artık zevk alamama

    • Konsantrasyon zorluğu

    • Cinsel isteksizlik

    Mevsimsel depresyon açısından bakıldığında, yukarıdaki belirtilerden en çok iştah artışı, uyku ihtiyacı, enerji ve keyif düzeyinde azalma görülür. Ayrıca bu belirtilerden en az beşi hissediliyorsa, mevsimsel depresyon yaşanıp yaşanmadığı değerlendirilmelidir.

    Mevsimsel depresyonu diğer depresyon biçimlerinden ayıran farklılıklar:

    • En az iki yıl arka arkaya, yılın aynı zamanında depresyon bulgularına sahip olunması

    • Depresyon dönemlerinin ardından depresyon olmayan dönemlerin gelmesi

    • Ruh halindeki ve davranışlardaki değişikliği açıklayacak başka bir neden olmaması

    Alınacak önlemler:

    • Hava güneşli olmasa da sabah veya öğlen saatlerinde 25-30 dakika dışarıda yürüyüş yaparak güneş ışığından faydalanmak

    • Düzenli olarak spor yapmak

    • Sabah yataktan erken kalkmak ve gün ışığından faydalanmak

    • Sağlıklı beslenmek (karbonhidrat ve şeker alımının kontrol altında tutulması)

    • Besin takviyesi olarak multi vitamin kullanmak (özellikle B vitamini eksikliğinin olup olmadığının kontrol altında tutulması)

    • Çalışma ortamlarında gerekli ışık ihtiyacının karşılanması ve ortamın ısı ayarının kontrol altında tutulması

    • Akşam saatlerinde floresan ışık yerine güneş ışığı renginde olan ampullerin kullanılması.

  • Sosyal Medya Çılgınlığı

    Sosyal Medya Çılgınlığı

    2000’li yıllarda teknolojinin sınırları aştığı dönemde hayatımıza giren ve artık bizim onu değil, onun bizi yönettiği bir olgu: SOSYAL MEDYA

    İlk başta sadece bir takma adla, masa üstü bilgisayarlarımızla kullanabildiğimiz icq vardı. Şimdiki gençler onu bilmezler. Şimdiki sosyal medya çılgınlığına göre oldukça masumdu. Gerçekten arkadaşlarımızla konuştuğumuz bir aracıydı. Daha cep telefonu yeni yeni çıkmıştı ve ev telefon faturaları çok yüksek geliyor diye aynı anda birden fazla kişiyle konuşabileceğimiz çok güzel bir icattı. Kimse iletişimi arttırmayı hedefleyen bu icadın ileride iletişimi yok edecek boyuta geleceğini tahmin edemezdi.

    Sonraları ilk olarak cep telefonları boyut atladı. Telefon açmak ve mesaj yazmanın dışında tüm dünyaya açılan telefonlar değişik aplikasyonları da beraberinde getirdi. Bunlardan en çok kendini duyuran FACEBOOK oldu. Sonra İnstagram, Snapchat, Tinder ve bunun gibi bir sürü modern çağ icatları gelişti.

    Sözde bu icatların temel noktası uzakta olan arkadaşlarla veya akrabalarla iletişim sağlamak. Peki biz ne için kullanıyoruz? Her şeyden önce flirtleşme ve tanışmalar artık hep bu aplikasyonlar sayesinde. Özenle seçilmiş resimler, “beğen” butonu, 1-2 yorum, sonra direkt mesajlaşma derken Whatsapp’a geçiş ve buluşma. Bu buluşmaların amacı gerçek bir ilişkiden tek gecelik ilişkiye kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Kaç beğeni aldığın veya kaç takipçin olduğu en büyük popülarite sayılmaya başlandı ve parayla takipçi satın alma gibi bir şey icat edildi. Bunların tek bir amacı var aslında. O da beğenilmek, ilgilenilmek ve sevilmek. Herkesin beğenilmeye ve sevilmeye ihtiyacı var ama bunun sanal bir ortamda olması sadece anı kurtarıyor. Hiç farkında değiliz ama gitgide yalnızlaşmaya başlıyoruz. Arkadaşlarımızla veya ailemizle sosyalleşmek için geçirdiğimiz zamanlarda artık elimizde hep bir telefon. Sohbetler yarıda kalıyor, duygular bastırılıyor, tatminsizlik artıyor. Bununla baş etmek için ise daha çok sosyal medyaya saldırılıyor. Daha çok beğeni peşinde sahte hayatlar yaşanmaya başlanıyor.

    Öte yandan sahte hayatlara gerçek imrenmeler oluşuyor. Maddi durumun iyi değil mi; herkesin tatilleri gözüne batmaya başlıyor. Sevdiğin bir arkadaşını, ailenden birini mi kaybettin; herkesin arkadaşı, ailesi gözüne batmaya başlıyor. Sevgilinden yeni mi ayrıldın; sevgililerin pozları gözüne batmaya başlıyor. Neyin eksikse onu görmeye başlıyorsun ve başkalarının hayatıyla kendini kıyaslamaya başlıyorsun. Önce bunun anlamsız olduğunu düşünüyorsun ama her ne oluyorsa bir müddet sonra anlamsızlığı unutup bu sahteliği gerçekmiş gibi algılamaya başlıyorsun ve kendini çaresiz, umutsuz, değersiz, yalnız hissetmeye başlıyorsun.

    Mesajım gitti mi gitmedi mi, tek tik mi çift tik mi, tik mavi oldu mu olmadı mı, çevrimiçi mi çevrimdışı mı, yeni resim koymuş mu koymamış mı, en son neredeymiş, kimlerle arkadaş olmuş, kimleri beğenmiş, kimler onu beğenmiş vb. Bunlar için gün içinde ne kadar vakit harcadığınızın farkında mısınız? Bunun yerine kendinize vakit harcasanız, dinlenseniz, yeni fikirler üretmeye çalışsanız, insanlara yardım etseniz daha tatminkar olmaz mısınız?

    Peki sosyal medyanın hiç mi iyi yanı yok? Tabii ki var. Sosyal medya sayesinde özellikle basın yasağının git gide arttığı ülkemizde gerçek haberleri takip edebiliyoruz. İşlerimizi duyurabiliyoruz. Her şeyin çok hızlı yaşandığı ve yaşam mücadelesinin ciddi boyutlara ulaştığı bu devirde sosyalliğe çok fazla zaman harcayamadığımız için sosyal ağlar geliştirebiliyoruz. Yeni fikirler keşfedebiliyoruz. Gerçekten uzakta olan yakınlarımızla görüşebiliyoruz.

    Ancak sorun şu ki, bilinçli kullanıcılar olmazsak dezavantajları yüzünden psikolojik bunalımlar yaşamamız kaçınılmaz. Hiç kullanmayın demiyorum. İşinize yaradığı ölçüde herkesin sosyal medya kullanması gerektiğini düşünüyorum ancak 7-24 bunun içinde olmak, kendini başka hayatlarla kıyaslamak, hem de bu kıyaslamayı sahte hayatlar için yapmak kişiyi kendisinden an ve an uzaklaştırıyor.

    Özellikle ergen ebeveynlerinin çok dikkat etmesi gerekiyor. Ergenlik zaten duygusal açıdan zor bir süreç. Bu süreçte sosyal medyanın bir ergeni ele geçirmesi çok kolay. Daha “ben kimim, ne istiyorum” sorularını keşfetmeyen ergenlerin bu soruları keşif aşamasında sosyal medya tam anlamıyla bir zehirli virüs. Çocuklarının ellerine telefonu vererek sakinleştirmeye çalışan anne-babalar, bu çocuklar büyüdüğünde neyle sakinleşecekler?

    Bilinçli sosyal medya kullanıcısı olmanız dileğiyle…