Kategori: Psikoloji

  • Evlilikte Aşkı Korumanın Yolları

    Evlilikte Aşkı Korumanın Yolları

    Bu başlığı okuyan bazı kişiler evlilik ve aşk kelimelerinin bir arada kullanılmasını hafif bir tebessümle karşılayabilir. “Evlilik aşkı öldürür” hepimizin zihinlerine ve ruhlarına yıllardır kazınmış bir cümledir çünkü. Bu noktada, aşkı heyecan ve tutku duygularından ayrı değerlendirmek gerekir. Zira o midede kelebeklerin uçuşması, iştahtan kesilme halleri daha çok heyecan ve tutku ile ilgilidir. Aşk ise belli zamanlara hapsedilemeyecek, çok daha derin ve anlamlı bir duygudur.

    İki kişi aşık olarak evlenmişse, evliliğe adım atarken aşklarını korumak için neler yapmaları gerektiğini de konuşmalı ve hatta planlamalılar. Evet, belki diyeceksiniz ki, iki taraf da güzel duygular içindeyse bu plan/programa ne gerek var? Gereklilik nedenlerinin en başında, evlilik kurumuna dair algının tekdüzelik, stabilite, rutin, kurallar, karı-koca yükümlülükleri gibi sınırlayıcı, duygu barındırmayan ve hatta sıkıcı sayılabilecek çağrışımlardan oluşmasıdır. Eğer çift, evliliklerinin en başında kendilerine özgü evlilik tanımlarını yaparlarsa; kuralların ve başkaları tarafından çizilmiş çerçevenin içine hapsolmazlarsa, duygularının canlı kalmasına da olanak tanımış olurlar. Bunu yapabilmek için elbette açık, şeffaf, samimi bir iletişim olmazsa olmazdır.

    Açık iletişim yakınlığın temel taşıdır. Birbirlerine yakın hisseden çiftler, kalabalıklar içinde bile gözleriyle anlaşır; isteklerini, hayallerini çekinmeden paylaşma konforları vardır. Yakınlık da aşkın sürekliliğini sağlar.

    Evlilik sadece bir kuruma şartsız koşulsuz itaat değildir. İki kişinin oluşturduğu, sadece onları ilgilendiren, ikisinin hem ortak, hem de bireysel mutluluğunu gözeten bir ortaklıktır. Kendi iletişim dillerine sahip, birbirlerinin mutluluğunu ve huzurunu önemseyen, ortak paylaşım alanlarını ihmal etmek bir yana, zenginleştirmeyi hedefleyen çiftlerin duyguları her geçen gün daha da kuvvetlenir.

    Birçok çiftten şunları duyabiliriz, “Ben eşimi seviyorum, değer veriyorum ama o bunu görmüyor, anlamıyor!”. Bunun üzerine, eşine döner ve ona sevildiğini ve değer gördüğünü hissetmesi için nelere ihtiyacı olduğunu sorabiliriz. Böylelikle, aslında her iki kişi için sevildiğini hissetmenin bambaşka davranışlarla ilgili olabildiğini vurgulamış oluruz. Aşkı korumanın en önemli yollarından biri de budur; yani, kendisi için öyle olmasa bile eşini mutlu edecek şekilde sevgisini göstermektir.

    Evliliklerde aşkı korumanın önemli yollarından biri de “birey” olmayı bırakmamaktır. Her konuda olduğu gibi ilişkilerde/evliliklerde denge unsuru önemlidir. Biz olalım derken, kişiler kendi benliklerini, varlıklarını devre dışı bırakırlarsa, ilişki de bir süre sonra cazibesini kaybeder. Her iki kişinin de eş olmak haricinde kendilerine ait bir varlık alanı (meslek/hobi/hedefler/üretkenlik) olduğunda, bu hem kendileri, hem de ilişkileri için faydalıdır. Bu sayede, her iki kişi de birbirlerine daha çok saygı ve hayranlık duyabilecek ve bu hayranlık da aşklarını besleyecektir.

    Aşkı korumanın elbette pek çok irili ufaklı reçetesi yapılabilir, ancak ben bu yazımda en temel olan noktalardan söz etmeye çalıştım. Görünüşe göre, aşkın yolu özenden ve emekten geçiyor, siz ne dersiniz?

    İyi dileklerimle…

  • Tüp Bebek Tedavisi Sürecinde Eşlerin İletişimi Nasıl Olmalı?

    Tüp Bebek Tedavisi Sürecinde Eşlerin İletişimi Nasıl Olmalı?

    ÇİFTLERE YÖNELİK İLETİŞİM BECERİLERİ

    Kadınların duygularını ve düşüncelerini ifade etme ihtiyacı ile erkeklerin mesafe ve duygusal kontrol ihtiyacı arasında bir denge oluşturularak, çiftler arasındaki destekleyici bir atmosfer oluşturulabilir. Bunun için, yine psikoterapi seanslarında bazı temel iletişim becerileri ele alınarak, çiftlere uygulamalı olarak gösterilir ve daha sonra kendi yaşamlarında uygulamaları için ödevler verilir. Hem sözel, hem de sözsüz iletişimle ilgili de bilgiler verilir, doğru ve yanlış iletişim tarzları üzerinde konuşulur. Bununla birlikte çiftlerin karşılıklı empati yetileri üzerinde de çalışılır, buna yönelik egzersizler yaptırılır.

    Sözsüz iletişim becerileri

    İletişim kurarken, karşımızdakine sözel olduğu kadar sözsüz iletişimimizle de birçok mesaj veririz. Sözsüz iletişimin sözel iletişime göre etkisinin çoğu zaman daha fazla olduğunu söylemek mümkün olabilir. Ağzımızdan çıkan sözün aksi biçiminde davranıyorsak, karşımızdaki kişi bizim söylediklerimizi değil, davranışımızı referans alarak bir yorum yapar. Çiftler arasındaki birçok iletişim sorunları, sözsüz iletişim becerilerinin noksanlığına dayanır. Örneğin, taraflardan biri heyecanla bir duygusundan, yaşantısından bahsederken diğer taraf, gazete okuyarak, sadece başını sallıyor, “Anlıyorum, seni dinliyorum” diyorsa, anlatan kişi bu durum karşısında sözsüz davranışı baz alacak ve dinlenmediğini, önemsenmediğini hissedecektir.

    Sözsüz iletişimi oluşturan temel noktalar ise şunlardır (Egan, 1994):

    • Vücudumuzu ve başımızı karşımızdaki kişiye doğru konumlandırmak
    • Göz kontağı kurmak, bakışlarımızı kaçırmamak
    • Yüz ifademizle, jest ve mimiklerle dinlediğimizi ve ilgilendiğimizi belli etmek
    • Ses tonumuzun, konuşma tarzımızın ilgili olduğumuzu gösterir biçimde olması (örneğin; alaycı, küçümser olmayan bir konuşma tarzı)

    Empati

    Empati, etkili iletişimin anahtarlarından biridir. En basit tanımıyla empati, bireylerin karşılarındakinin algı dünyasına girerek, onların duygularını ve düşüncelerini, onları yargılamadan anlamaya çalışmaktır (Rogers, 1980). Bir başka deyişle empati, geçici olarak bir başkasının hayatında yaşamak, onun gözlükleriyle bakmaktır.

    Eşler, birbirlerini aktif bir biçimde dinleyerek, kendilerini eşlerinin yerine koyup, onları anlamaya çalışarak, kendi duygu ve düşüncelerini dışarıda bırakarak, duyduklarını ya da hissettiklerini karşı tarafa iletirse, empatik bir iletişimde bulunuyor demektir.

    Örnek: IVF tedavilerinin başarısız sonuçlandığını öğrenen bir çiftin kadın partneri ağlamaktadır. Erkeğin sarf ettiği şu cümle empatik yaklaşıma örnek olarak verilebilir:

    “Şu an oldukça hayal kırıklığına uğradın, bütün emeklerimizin boşa gittiğini düşünüyorsun”.

    Aynı durum için empatik olmayan bir cümle şu şekilde olabilir:

    “Ağlamak hiçbir şeyi halletmez, dünyanın sonu değil, ne var yani, bir kere daha deneriz!”

    İlk cümleyi duyan kadın anlaşıldığını, desteklendiğini hisseder. İkinci cümle ise kadının duygularını yok sayan bir tarzda olduğu için, kadın kendisinin anlaşılmadığını, desteklenmediğini hissedebilir.

    Empati yapabilen çiftler:

    • İlişkilerini güçlendirebilir,
    • Birbirlerine karşı destekleyici olur,
    • Birbirlerine daha çok saygı duymayı öğrenir,
    • Zihin okuma gibi zihinsel tuzaklardan korunur.

    Çiftlerin, terapi seanslarında, psikoloğun desteği ile empati becerilerini geliştirebilmeleri onlara yukarıdaki kazançları getirdiği gibi, kendilerini daha iyi tanımalarına, olaylara, insanlara verdikleri tepkiler konusunda da içgörü kazanmalarına yardımcı olur.

    Çiftlere yönelik iletişim anahtarları

    Erkeklerin sorunlarla başetmede, yukarıda “Başetme tarzları” bölümünde bahsedildiği gibi, çoğunlukla duygusal değil de akıla dayalı problem çözme stratejilerine başvurmalarından dolayı, eşlerine çözüm önerilerinde bulunarak ya da duygularını kontrol etmelerini önererek destek vermeyi tercih ederler. Her ne kadar bunu iyi niyetle yapsalar da, bu çabaları eşleri tarafından, duygularını hiçe saydıkları, ya da konuyu kapatmaya çalıştıkları şeklinde algılanabilir. Zamanla, erkekler eşlerine destek gösterme konusunda kendilerini yetersiz hissederek, bu konudan kendileri tamamen uzaklaştırabilmekte ve bu da daha büyük bir duygusal kopukluğa neden olabilmektedir. Bu nedenle, temel iletişim becerilerini hayatlarına taşıyabilen çiftler, infertilite gibi kişilerin kontrolleri dışındaki bir konuda, mutlaka bir çözüm bulma gereksinimi olmadan, birbirlerine daha etkili ve samimi biçimde destek olabilir.

    Eşler birbirlerini etkili iletişim kurarak daha iyi ve sağlıklı biçimde duymaya ve anlamaya başladıklarında, her ikisinin de infertiliteden farklı şekillerde etkilendiklerini kabullenmeleri daha kolay olacaktır. Psikoterapi seanslarında, çiftler sıklıkla birbirleriyle ilgili konuları kendi perspektiflerinden anlatıp onaylanmayı bekler, ancak bu kendilerini bir çözüme ulaştırmadığı gibi, bir kısır döngünün içinde tutar. Bunun yerine, partnerler birbirlerinin duygularını ve düşüncelerini olduğu gibi kabullenip, onları değiştirmeye çalışmazlarsa ilişkileri için olumlu bir adım atmış olurlar. Eşler birbirlerine empati yapmayı ve duygularını isimlendirmeyi öğrenerek, infertilite sürecinde farklılıklarını koruyarak da destekleyici olabildiklerini görebilirler.

    Kadınlar çoğu kez eşlerinin kendilerini onlar bir şey söylemeden anlamalarını, infertilite sürecine dair beklentilerini eksiksiz biçimde yerine getirmelerini, sonsuz empati ile yaklaşmalarını ve duygularını açık bir biçimde anlatabilmelerini bekler. Bu, birçoğumuzun da zaman zaman kendi hayatımızda yaşayabildiği bilişsel tuzaklardan biridir; karşımızdaki kişinin bizim zihnimizi okumasını bekleriz, ancak bu koca bir hayaldir (Domar & Dreher, 1996). Hiçbirimiz karşımızdaki kişinin zihnini okuma becerisine sahip olmadığımızdan, bu beklenti içerisinde olursak, yaşam boyu hayal kırıklıklarıyla baş başa kalmamız yüksek bir olasılıktır. İşte bu nedenle,  kadınların, her konuda olduğu gibi, çocuk sahibi olamamayla ilgili de tüm beklentilerini, ihtiyaçlarını net bir şekilde, ama emretmeden, rica eder bir üslupla ifade etmeleri çiftlerin sağlıklı iletişimi açısından yine başka önemli bir unsurlardan biridir.

    Çiftlerin iletişim becerilerinin geliştirildiği terapi seanslarında, infertiliteye dair duygu ve düşüncelerin ne zaman ve nasıl paylaşılacağı konusu da gündeme getirilebilir. Bu konuda çiftler ortak bir karar almalı, paylaşım zamanını ve yerini birlikte belirlemelidir. Bu paylaşımları yatak odasında ya da yemek masasında yapmamaları da önerilebilir. Zira, yatak odasındaki paylaşımlar cinsel yaşamlarının spontanlığını, keyfini bozabilir. Aynı şekilde, çiftlerin gün içinde bir araya gelebildikleri, keyifli sohbetler yapma fırsatını bulabildikleri yemek masasının da stres yüklü konulardan bağımsız tutulması daha sağlıklı olacaktır. Ayrıca, infertilite odaklı, destekleyici, güçlendirici paylaşımların yanı sıra, çiftlere,  ilişkilerinin farklı yönlerini keşfetmeye de zaman ayırmaları önerilebilir. Beraber gerçekleştirilen keyifli aktiviteler tedavi sürecinin daha rahat geçirilmesini sağlar. Örneğin, beraber yürüyüşler yapmak, sinemaya gitmek, doğada gezintiler yapmak, sosyal ortamlarda arkadaşlarla birlikte olmak çiftlerin birbirlerine olan bağlarını daha da güçlendirir. Çiftlere, tedavileri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, birbirleri için her zaman var olmaya devam edecekleri ve sevgilerinin emekle daha da güçleneceği hatırlatılmalıdır.

  • İnfertilite/Tüp Bebek Tedavi Sürecinin Stresini ”Şimdi”de Yaşayarak Hafifletin

    İnfertilite/Tüp Bebek Tedavi Sürecinin Stresini ”Şimdi”de Yaşayarak Hafifletin

    İnfertilite sürecindeki kadın hastalarımda çok sık gözlemlediğim bir durumdur geçmiş ve geleceğe odaklı bir düşünce sistemi..Bu duruma aniden gelinmemiştir şüphesiz. İnfertilite teşhisini takip eden dönemde, kişi kendisini nelerin beklediğini bilmemektedir; hep iyi niyetlerle, dileklerle başlanır bu zorlu serüvene. Buna karşılık, tedavi seyrinin belirsizliği, ve kişilerin bu süreçte hiçbir kontrollerinin olmaması ile birlikte infertilite hastalarında bir “düşünceler zinciri” başlar. Zaman ilerledikçe ve tedavide de henüz net bir sonuç alınamamışsa kadınlarda bu düşünceler genelde geçmişe dönük üzüntüler, pişmanlıklar üzerine olup kendilerini biraz da sert bir biçimde yargılama eğilimi baş gösterir. Örneğin: “Keşke bu tedaviye daha önce başlasaydım, bu kadar beklemeseydim” ya da “Keşke oraya gitmeseydim, bu merkeze daha önce gelseydim”..Keşkeler bu şekilde devam eder, devam ettikçe büyür, büyür.. Geleceğe dönük soru işaretleri de cabasıdır. Yaptığım klinik görüşmelerde hastalarımdan en sık duyduğum cümleler şu şekildedir: “Olacak mı olmayacak mı? Bu düşünceyi beynimden atamıyorum..Sürekli, olmazsa ne olur diye düşünüyorum!”. Bu soru, gerek infertilite tedavisine ilk kez başlanmış olsun, gerekse bu konuyla ilgili epeyce zaman harcanmış olsun, birçok infertil hasta için ortak bir temadır. Bu düşünceyi zihinden tamamen atabilmek mümkün olmamakla birlikte, bu düşüncenin içeriği üzerinde kontrol sağlanabilir. Terapi çalışmalarında en sık yaptığımız çalışmalardan biri, var olan düşünce sistemini tekrar ele alıp, kişiyi olumsuzluğa iten düşünceleri saptamak ve bunların yerine rasyonel düşünceleri yerleştirmektir.

    Eğer yukarıda anlatılanlar size tanıdık geliyorsa, birkaç dakikalığına şunu yapın: Geçmişe ait üzüntüler,pişmanlıklar ve geleceğe ait kaygılar bir yana kalsın. “Bugün”ü… Bu saati…Yani, “şimdi”yi yaşayın..Yani enerjinizin var olduğu, kendinize dönük yapabilecekleriniz için mümkün olan tek zaman birimini hissedin..Yaşam enerjiniz, tüm gücünüz “şimdiki zaman”dan beslenir ve bir şeyleri değiştirebilmek ancak bu zaman diliminde mümkün olmaktadır, bunu hatırlayın..

    Birçok kişi var olan zaman dilimini görmezden gelebiliyor ve aslında ne kadar da değerli bir şey kaçırıyor. Şu an bu siteye girdiyseniz, bu satırları okuyorsanız belli ki durumunuzu önemsiyor, daha fazla şey öğrenmek, daha fazla bilgi edinmek istiyorsunuz. Yaşadığınız anı en etkin biçimde değerlendirmek istiyorsunuz. Bu sayfalarda gezindikten sonra da, hayatınız akıp giderken, “an”ınızın değerini bilip, kendi adınıza “infertilite uğraşınız”ın dışında yapabileceklerinizin farkına varmanız şüphesiz size çok olumlu bir şekilde geri dönecektir. Şimdiki zamanın gücü ne geçmişte ne de gelecekte mevcuttur. Hayatınızın kontrolü sizin elinizdedir ve enerjinizi kendinize olumlu bir şekilde aktarmanızla birlikte, emin olun birçok şey değişebilir. İnfertilite ile mücadele çok yıpratıcı bir süreç olmakla birlikte, şu an bu konuda adımlar atıyorsanız, tedaviniz için güvenilir bir merkez seçtiyseniz ve planlarınız belli ise, artık zihninizi geçmiş ve gelecek esaretinden kurtarıp “şimdi”ye odaklamanız size çok şey kazandıracaktır. İnfertilite tedavileri boyunca, “kontrol duygusu”nun eksikliği çok sık yaşanan bir durumdur. Ama sizin kontrolünüz dahilinde olan çeşitli başka aktivitelere, uğraşlara odaklanırsanız, kontrol yitiminin tüm hayatınızı kaplamasına engel olabilirsiniz.  “ Ben elimden gelen her şeyi yapıyorum, şu an için her şey yolunda, ilgilendiğim…., … uğraşlarım var ve bundan büyük keyif alıyorum” şeklindeki bir duygu, düşünce ve davranış sistemini benimsemek sizi rahatlatacaktır. Bunun yanı sıra, hayatınızı güzelleştirmenin değişik yollarını kendiniz için keşfetmenizle birlikte taşıdığınız yükün ne kadar hafiflediğini ve en önemlisi “kendi”nizin değerini daha iyi anlayacaksınız…

  • Yaşam Koçluğu

    Yaşam Koçluğu

    Birçoğumuz için modern büyük şehir yaşamı, avantajlarına rağmen, yoğun ve otomatik bir süreçte hapsolmuş hissetmemize neden oluyor. Neredeyse her günümüz bir koşu bandında yürümek ve koşmak arasında gidip gelen bir maraton gibi geçiyor. Zamanla, kim olduğumuz, aslında ne istediğimiz ve bizi nelerin mutlu ettiği konusunda duyarsızlaşmaya başlıyoruz. Peki koşu bandından inmek için neye ihtiyacımız var? Yaşam koçluğu size kim olduğunuz, değerleriniz, yaşamınızda nelere ihtiyaç duyduğunuz ve sahip olduğunuz eşsiz potansiyeli ortaya çıkarmanız için uygun bir yöntemdir.

    Kendimizi ve dünyanın geri kalanını nasıl görüyoruz? Koçluk seansları dünyayı nasıl gördüğümüze ilişkin filtreleri değerlendirmekle başlar. Olumsuz filtreleri belirlemek ve yeniden çerçeve yaparak blokajları kaldırmakla devam eder. Sonraki süreç hedeflerin netleşmesi ve uygulamaya geçirilmesidir.

    Yaşam koçluğu bir amaç ya da amaçlar belirleyerek, buna ulaşmanız konusunda motivasyon ve rehberlik sağlar. Potansiyelinizi keşfetmenize yardım eder. Kısa ve uzun vadeli olarak hayalini kurduğunuz geleceği kurmanız için size ışık tutar.

    Hangi konularda yaşam koçluğu alabilirsiniz?

    -Sağlıklı bir iş-yaşam dengesi kurmak

    -Amaç ve hedefler belirlemek ve bunlara ulaşmak

    -Yaşam geçişleriyle başa çıkabilmek

    -Yeni bir kariyer planlamak

    -Yaşam değerlerini ve tutkularını ortaya çıkarmak

    -Kişiler arası ilişkileri geliştirmek ve güçlendirmek

    -Stresi daha iyi yönetmek

    -Öz farkındalığı arttırmak

    Yaşam koçluğu ve psikoterapi arasındaki fark nedir?

    Çoğu zaman duygusal felç yaşadığımızda bir şeylerin yanlış gittiğini bilir ve psikolojik yardım almamız gerektiğini düşünürüz. İş, aile sorunu, ilişki sorunu gibi bir çok yaşamsal kriz psikolojik sağlığımızı bozabilir ve bunun yarattığı üzüntü, kaygı vb. olumsuz duygularla başa çıkabilmek için psikoterapiye ya da psikolojik danışmanlığa başvururuz. Yaşam koçluğu bundan farklı bir süreçtir. Sağlıklı bir duygusal duruma sahip olabilirsiniz ancak, yaşamınızda değişiklik yapmak isterseniz ve potansiyelinizi gerçekleştirmek isterseniz, sizin için uygundur. Yaşam koçluğu alarak, güçlü yönleriniz ve motivasyon kaynaklarınız üzerinde çalışır, mevcut durumunuzdan daha tatmin edici bir yaşama geçiş yaparsınız. Kendisini tekrar eden düşünme kalıplarınızı ve verimsiz inanç sistemlerinizi keşfederek yeni sistemler oluşturur ve donanımınızı yenilersiniz. İstekleriniz, hedefleriniz ve yaşam amaçlarınız netleştir, ilham ve motivasyon kazanırsınız. Böylece tüm potansiyelinizi bugün ve gelecek yaşamınızı tasarlamak için kullanmaya başlarsınız.

    Yaşam koçluğu kaç seans sürer?

    İhtiyaç ve beklentilerinize göre bu süre ortalama 6 ay olabilir.

  • Pozitif Aile Terapisi

    Pozitif Aile Terapisi

    Yaşamımızda birçok farklı ilişki türü vardır. İlişkilerin de farklı seviyeleri vardır. Bazı insanlar bir nedenle ya da sadece bir dönem hayatımıza girerler ve sonra kaybolurlar. Bazı ilişkiler ise sürekli ilişkilerdir. Hepimiz bir aileye dahil olmak üzere dünyaya gözlerimizi açarız. Sevgi, bağlılık ve dayanışma gibi yaşamsal duyguları ilk olarak ailemizde deneyimleriz. Mutlu bir aile ilişkisine sahip olmak yaşamdaki en değerli mutluluk kaynaklarından birisidir. Ne var ki aile içi sorunlar ve çatışmalar ortaya çıktığında, mutluluğumuzu olumsuz etkilemeye başlar. Olumsuz iletişim, öfke, aşağılama ve hayal kırıklığı ortaya çıkar ve bu da ilişkileri riske atar. Anlaşmazlıklar tabii ki ilişkinin bir parçasıdır. Ancak daha iyi bir anlayış ve olumlu iletişimle anlaşmazlıkları çözme yollarını bulabilirsiniz.

    İlişkiler birçok yönden bitkilere benzer. Eğer onları besler ve ilgilenirsek büyür ve gelişirler. Ancak onları ihmal eder ve görmezden gelirsek, yabani bir şekilde büyür ya da yaşamlarını kaybederler. İlişkiler heyecan verici ve canlandırıcı olabildiği gibi kurutucu da olabilir. Bazı ilişkiler, bizi güçlendirirken, bazıları bizi yorar. Bazı ilişkiler çabaya gerek duymaz, ama bazı ilişkiler yoğun bir çaba ve emek gerektirir.

    Aile ve çift terapisi, çatışmaları tanımlamak, çözmek ve etkili iletişim kurabilmek için etkili bir yöntemdir. Aile ve çift terapisi, size aile ve ilişki içinde yaşadığınız duygusal sorunlar için etkili araçlar sunar. Olumsuz yönlere değil, sizi bir arada tutan olumlu yönlere odaklanma alışkanlığı geliştirmenizi sağlar. Ailenizi ve ilişkilerinizi güçlendirmek, eşsiz ve mutlu ilişkilere sahip olmak için size umut ve cesaret verir. Farklı kişiliklere sahip olmanın zenginliğini ilişkilerinize yansıtmanız için kapı açar. Aile terapisi sona erdiğinde, kalbinizdeki sevginin gücünü hem kendiniz hem de ailenizin mutluluğu için kullanmaya başlarsınız.

    Pozitif Aile Terapisi, Avrupa Psikoterapi Birliği tarafından onaylanan bir psikoterapi yöntemidir ve yüksek oranda etkin olduğu yapılan bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. İnsana bakış açısı pozitiftir ve her insanın kendi kapasitesini geliştirme yeteneği olduğuna inanır.

    Aile ve İlişki Problemlerinde Çalışma Konuları

    • Aile Terapisi
    • Aile İçi Duygusal İletişimi Geliştirme
    • Evlilik Öncesi Danışmanlık
    • Evlilik Danışmanlığı
    • Boşanma Sürecinde Danışmanlık
    • İlişki Danışmanlığı

    Hayalinizdeki ilişkilere ulaşmanız mümkün. Tek yapmanız gereken çaba, sabır ve kararlılıkla ilişkilerinizi beslemek. Buna değer…

  • Pozitif Psikoterapi ve Danışmanlık

    Pozitif Psikoterapi ve Danışmanlık

    Bir atasözü “Herkes bilge olur, bazıları daha önce bazıları daha sonra, fark budur” der. Psikoterapi de içinizdeki bilgeye ulaşmanız için bir yolculuktur. Bu yolculuk sizi, derinlerde sizi bekleyen bilgeyle karşılaşmaya, yaşamınızın anlamını keşfetmeye, size acı veren duygularla vedalaşmaya ve mutluluk tanımınızı yeniden yapmaya davet ediyor. Yolculuk tamamlandığında, içinizdeki bilge yaşamınız boyunca size rehberlik edecek. İçinizdeki bilgeye ulaşmak, duygusal ve fiziksel sağlığınızı geliştirmek ve korumak için yaşamsal öneme sahiptir.

    Hepimizin yaşamında kişisel krizler, değişimler, geçiş sorunları, kayıplar ve travmalar olur. Bu durumlarla başa çıkmakta bazen zorlanırız, “duygusal felç” dediğimiz bir hal yaşamaya başlarız. Psikoterapi ve danışmanlık almak, bu durumların yarattığı “duygusal felç”lerin üstesinden gelmemize yardım eder.

    Bireysel psikoterapideki yaklaşımım, kişisel farklılıklara saygı ve empati çerçevesindedir. İlk değerlendirme seanslarından sonra, Pozitif Psikoterapi, Hipnoterapi, NLP ve Duygusal Zeka yöntemlerinin kişiye özel bir birleşimine sizinle birlikte karar verilir. Her birimiz farklı yaşam deneyimleri ve bunları algılama biçimlerine sahibiz. Bu nedenle, ihtiyaçlarınıza en uygun terapötik yaklaşımlara birlikte karar vererek psikoterapi yolculuğunuza başlarız.

    Psikoterapi sürecinde neler kazanırsınız?

    Mutluluğunuzu ve başarınızı sabote eden olumsuz inançlarınız ortaya çıkar.
    Önemli düşünceleri, duyguları ve motivasyonları belirlemeyi öğrenirsiniz.
    Kendiniz ve başkalarına ilişkin öz farkındalık ve empati geliştirirsiniz.
    Sağlıksız ilişkilerinizi sonlandırmak konusunda farkındalık geliştirirsiniz.
    İlişkilerdeki bozucu kalıpların farkına varırsınız.
    Öfke, duygusal karışıklık ve ilişkilerdeki işlev bozukluğuna neden olan tetikleyicileri tanımlarsınız.
    Kişisel ve mesleki ilişkilerde daha özgüvenli ve etkili olursunuz.
    Zorluklar ve engeller karşısında başa çıkma becerileri geliştirirsiniz.
    Başarma, başarı ve kişisel mutluluğa engel olan mükemmeliyetçilik kalıplarınız ortaya çıkar.
    Yalnızlık, hayal kırıklığı, üzüntü, kayıp, keder, suçluluk, utanç, öfke, kıskançlık ve korkudan oluşan acı duygularını tanır ve iyileştirmek için adımlar atarsınız.
    Yaşam kaliteniz artar ve kişiler arası ilişkileriniz gelişir.

  • Saç Koparma Hastalığı: Triktillomani

    Saç Koparma Hastalığı: Triktillomani

    Kişiyi saçlarını ya da kıllarını yüzey derisinden ayıracak şekilde çekmeye zorlayan bir saplantı ya da karşı konulamaz bir dürtü olarak tanımlanan bu hastalığın adı trikotillomanidir.

    Trikotillomani sözcük yapısı bakımından Yunanca kaynaklı üç kelimeden oluşuyor: Saç (thrix), çekme (tillein) ve mania (mani, duygusal taşkınlık).

    Saç ya da kaş kirpik, ya da diğer vücut kıllarını yolma davranışı öncesinde kişi rahatsız edici bir gerginlik yaşar. Kıl koparmak için giderek artan istek ve gerili kılı yolduğu zaman yerini kısa süreli rahatlamaya bırakır. Saç yolma davranışı, uzun sürede kafada çeşitli alanlarda kelliğe neden olabiliyor, ya da özellikle kasıklar ve koltuk altından kıl koparılması durumunda daha sık olan abseler oluşabilir. Kimi zaman hasta kopardığı kılları yutabilir, bu durum kronik biçimde devam ederse bağırsaklarda top haline gelen kıllar barsak tıkanmalarına sebep olabilir. Bazen de trikotillomani hastası kendi saçını ya da vücut kıllarını koparmaz ancak başkasından koparmak, halı ya da oyuncak tüylerini koparmak, evcil hayvanlardan kıl koparmak gibi farklı davranışlar gösterebilir.

    Her ne kadar hastalık çocukluktan yaşlılığa her yaşta görülebilse de genellikle 12–13 yaşlarında ergenliğe geçiş döneminde başlar. Kızlarda daha fazla görülmekle birlikte bıyık sakal koparan erkeklerin de sayısı az değildir. Fakat kadınlar koparma sonrası başta beliren kelliği saklamakta zorluk çektikleri için tedaviye daha sık başvururlar. Erkeklerde kelliğin toplumsal olarak kabul görmesi, sakal ve bıyıktaki açıklıkların tıraş olarak kapatılabilmesi sebebiyle hastalık daha rahat saklanabilir.

    Trikotillomaniye sık olarak depresyon, kaygı bozuklukları, alkol ve madde kullanımı ve diğer dürtü kontrol bozuklukları eşlik eder. Tedavide saç yolma davranışını tetikleyen faktörleri tespit ederek bu davranışı değiştirme ya da ya da bu faktörlere yanıt olarak verilen saç yolma davranışını önlemeye yönelik becerileri hastalara öğretme hedeflenir. Kişiden hangi gün kaç tel kıl kopardığını, koparmayı tetikleyen davranışlar, ilişkili duygu ve düşünceleri kaydetmesi istenir. Kimi zaman kıl koparmayı fiziksel olarak engelleyecek parmak bandajları, bereler de kullanılır. Çünkü kıl koparma çoğu zaman farkına varılmadan, otomatiklik kazanmış halde yapıldığı için bu fiziksel engeller ve kayıtlar kişinin kıl kopardığını fark etmesini sağlayacaktır. İlaç tedavileri de hastalığın belirtilerini hafifletir.

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)  Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), son derece önemli akademik, sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilen ve olumsuz etkileri yaşam boyu sürebilen bir hastalıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun toplumda görülme sıklığı nedir?

    Toplumda görülme sıklığı %5-7 gibi çok yüksek orandadır, çocuklukta başlayıp %60-70 oranında, yetişkinlikte de devam edebilen bir rahatsızlıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun nedenleri nelerdir?

    DEHB, anne-babaların veya öğretmenlerin tutum hatalarından kaynaklanmaz.
    DEHB genetik nedenli, nörobiyolojik bir hastalıktır.

    İzlem çalışmaları ortaya koymuştur ki;

    • DEHB olanların olmayanlara göre okulu bırakma oranı (% 32-40),

    • Üniversiteyi tamamlama oranı (% 5-10),

    • Çok az ya da hiç arkadaşa sahip olmama oranı (% 50-70),

    • İş yaşamlarında düşük performans oranı (%70-80),

    • Antisosyal aktivitelerle ilgilenme oranı (%40-50),

    • Sigara ve madde kullanma oranı çok daha yüksektir,

    • Ayrıca, DEHB ile büyüyen çocukların, ergenlikte hamile kalma ve cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma oranı (),

    • Yetişkinlik döneminde depresyon oranı (%20-30),

    • Kişilik bozukluğu gösterme oranı (yüzde 18-25),

    • Çeşitli şekillerde hayatlarını yanlış yönlendirme ve yaşamlarını tehlikeye atma durumları çok daha yüksek orandadır.

    Tüm bu yaşanan ciddi sonuçlara rağmen, çalışmalar gösteriyor ki; DEHB’i olan kişilerin yarısından azı, tedavi olmaktadır.

    DSM 5’e göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtileri nelerdir?

    *DSM–5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders): Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayınlanan ve zihinsel hastalıklara tanı koymak için ölçütleri belirleyen Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı.

    Dikkat eksikliği olan kişi:

    • Detaylara dikkat etmez, sürekli hata yapar,

    • Dikkatini korumada sıkıntı yaşar,

    • Dinlemez görünür,

    • Verilen komutları izlemede güçlük çeker,

    • Organizasyon sorunu yaşar,

    • Yoğun düşünme gerektiren işlerden kaçınır ya da bu işleri yapmaktan hoşlanmaz,

    • Eşyalarını kaybeder,

    • Dikkati kolayca dağılır,

    • Günlük işlerini unutur.

    Hiparaktivite-dürtüsellik sorunu yaşayan kişilerin davranış biçimleri nasıldır?

    • Durduğu yerde duramaz; elleri, ayakları kıpır kıpırdır,

    • Uzun süre aynı yerde oturmada sıkıntı yaşar,

    • Çocukken koşar ya da tırmanır, yetişkinken yerinde duramaz,

    • Sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar,

    • Motor takılmış gibi veya düz duvara tırmanırcasına hareketlidir,

    • Çok konuşur,

    • Karşıdaki kişi sorusunu bitirmeden cevabı yapıştırır,

    • Bekleme gerektiren ya da sırayla yapılan işlerde sıkıntı yaşar,

    • Başkalarının sözünü keser,

    DEHB teşhisi konulabilmesi için yukarıda sıralanan belirtilerin çocuklarda 6 ya da fazlası, 17 yaş sonrası için en az 5 belirti olmalıdır. Ayrıca belirtilerin arada bir ortaya çıkması tanı için yeterli değildir.  Belirtiler birçok ortamda ve çok sayıda kendini göstermiş olmalıdır.

    Yaşa göre Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun belirtileri değişir mi?

    Bireyin hayatının farklı dönemlerinde (çocukluk, ergenlik, yetişkinlik) DEHB’nin belirtileri değişebilir. Bu zaman zarfında yıllar içinde belirtiler birbiriyle yer değiştirebilir ve geçişler yaşanabilir. Dolayısıyla da aynı kişinin hayatının faklı zamanlarında DEHB’nin o anda ve o kesitte kendini gösterme şekli değişkenlik gösterebilir. Hayatının bir döneminde hiperaktivite-dürtüsellik baskınken diğer bir döneminde ise dikkat eksikliği daha ön planda olabilir. 

  • Nöroterapi Nedir?

    Nöroterapi Nedir?

    Yapılan araştırmalar stresin pek çok hastalığın başlamasına veya artışına sebep olduğunu göstermektedir. Stres, iç sıkıntısından, vücudun bağışıklık sisteminin bozulmasına kadar geniş bir yelpazede insan sağlığını etkilemektedir. Yoğun stres organizmada otomatik olarak bir takı fizyolojik belirtilerin oluşmasına yol açar. Çarpıntı, nefes darlığı, kas gerginliği ve ilerleyen dönemde bunlara eklenen unutkanlık ve dikkat dağınıklığı gibi yakınmalar, özellikle çok şiddetli olduğunda, kişinin yaşamını aksatan bir boyuta ulaşabilir. Bunların ruhsal kökenli olduğu bilinmemesi kişiyi çeşitli tetkik ve tedavi arayışlarına yöneltebilir. Bu belirtilerin kaybolması ancak stresin kontrol edilmesiyle mümkündür. Biofeedback, kişinin stresin bedensel belirtilerine yönelik farkındalığını artırarak bu belirtirli kontrol etmesine, bir anlamda da psikolojik olarak gevşeyip rahatlamayı öğrenmesine yardımcı bir tekniktir. Bu amaçla geliştirilmiş en etkin yöntemlerden biri olan “Nöroterapi / Neuro-Biofeedback”te (sinir geribildirimi), bilgisayar ortamında beyin dalgalarının gözlenmesi ve kişinin bunları geribildirim aracı olarak kullanması sağlanabilmektedir. Merkezimizde de psikoterapi süreci içerisinde uygulanan bu teknikle, kişilere stresi kontrol etme becerisi kazandırılmaktadır. Nöroterapi / Neuro-Biofeedback çocuklarda da özellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite (DEHB) bozukluğunun tedavisinde, çocuğa dikkatini yoğunlaştırma ve sürdürebilme becerisi kazandırmak amacıyla kullanılmaktadır. Bu teknik DEHB bozukluğu olan çocukların aceleci, sabırsız, dikkatsiz davranışlarının farkına varıp, bunlar üzerinde kendi kendilerine denetim kurmalarını sağlamaktadır. Beynin yaydığı dalgaları bilgisayar ortamında görmek ve dikkatini yoğunlaştırarak buna müdahale edebilmek (çocuklarda bu amaçla uçak uçurma, yarış yaptırma vb. gibi hedefler içeren programlar kullanılmaktadır), çocuğun kendisine güvenini arttırmaktadır. Bu teknik, bireylere stresli ortamda soğukkanlı kalabilme becerisini kazandırmada ilaçsız bir yöntem olarak önem taşır.

    NÖROTERAPİ / NEUROBIOFEEDBACK

    Beynin stres düzeyi ölçülebiliyor. Amerika’da beyin araştırmalarına büyük bütçeler ayrıldıktan sonra yeni yöntemler bulunmaya başlandı. Nature Neuroscience dergisinde yayınlanan bir makaleye göre, Kronik Stresin beynin öğrenme ile ilgili bölümlerini küçülttüğü kanıtlandı. Montreal’de McGill Üniversitesi uzmanlarının yaptıkları bir araştırmada 70 yaşında 50 kişi 5 yıl izlenerek bu sonuca varıldı. Bunun üzerine stresin beyne etkisinin azaltılmasının yolları araştırıldı. NASA’nın önerdiği bir yöntem de “Nöroterapi / Neuro-Biofeedback” yöntemidir. Bu yöntemle beyin dalgaları ölçülerek insanlar kendi streslerini kontrol etmeyi öğreniyorlar. Öncelikle beyinin biyoelektrik haritası çıkarılıyor. Beynin stresli çalışan alanları belirleniyor. İkinci aşamada “Nöroterapi / Neuro-Biofeedback” cihazının elektrotları stresli alanlara takılıyor. Bilgisayar ekranında beyindeki dalgalar görüntüleniyor. Üçüncü aşamada kişinin, beyin gücünü kullanarak “Alfa” dalgalarını arttırması öğretiliyor. Alfa dalgası beynin istirahat dalgalarıdır. Bu dalgaları arttırmayı başaran kişiye puan veriliyor. Ortalama 10 seansta kişi beynin gücünü kontrol etmeyi öğreniyor. Çocuklar içinde geliştirilmiş programlar var. Oyun şeklindeki programlarda çocuk beyin gücü ile uçak uçurabiliyor, yarış arabası sürebiliyor.

  • Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve evlilik terapisi, çiftlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, bu ilişki tarzının davranışlara ve ilişkinin kendisine nasıl yansıdığını anlamaya çalışan, aile sistemini bireyler arası ilişkiden ziyade bir bütün olarak gören psikoterapi türüdür. Aile içinde gözlenen çatışmalar, eşler arasında ya da ebeveyn ile çocuklar arasında görülen iletişim zorlukları, çocuklarda davranım problemleri, stres, madde kötüye kullanımı, cinsel işlev bozukluğu, geniş aile sisteminde gözlenen rahatsızlıklar (kronik hastalıklar gibi), cinsel işlev bozuklukları dahil pek çok başlık ilişki ve evlilik terapisinin konusunu oluşturabilir.

    Çift ve evlilik terapisi; bireysel psikoterapiden farklı olarak, aile/ilişki dinamiklerine ve bu dinamiklerin psikolojik iyilik hali üzerindeki etkilerine odaklanır. Psikoterapist ve eşler arasında karşılıklı güven, şeffaflık ilişkisi sağlanır ve psikoterapist eşlere eşit mesafede yaklaşır. Koşulsuz olumlu kabul ile eşlerin kendilerini güvenli bir ortamda, yargılanmış hissetmeden açması sağlanır. İlişki ve evlilik terapisinde, bireyler değil bireylerin davranışlarının aile sistemini nasıl etkilediği incelenir. Dolayısıyla bir aile üyesini tanılamaktan çok o aile üyesinin diğer bireylerle olan ilişki tarzının aile üzerindeki yansıması ele alınır.

    Çift ve evlilik terapisinde başvuru sebebiyle de ilgili olarak görece hızlı ve çözüm odaklı müdahalelerde bulunulur.İletişim sorunları, aile içi çatışma, çocuk ve ebeveynler arası anlaşmazlıklar, kaygı ve depresyongibi ailenin işlevselliğini bozan pek çok konu terapi sürecinde ele alınır. Eşlerin ve aileyi oluşturan bireylerin bu gibi durumlarda çatışma çözümüyle ilgili becerilerinin güçlendirilmesi amaçlanır.

    Çift ve evlilik terapisinde; kendi duygu, düşünce, davranışlarını ve ilişkiye yansıyan kısımlarını anladıkça eşlerin iletişim becerileri güçlenmektedir. Çiftler, ilişki içindeki stresi daha iyi yönetebilmekte ve çatışma durumunda daha etkili baş etme yolları geliştirebilmektedir.

    Yaşam boyu gelişim çerçevesinden bakıldığında evlilikle birlikte insan hayatında süregelen pek çok gelişim evresi söz konusudur:

    • Evlilik öncesi hazırlık dönemi,

    • Yeni evli çift dönemi,

    • Küçük çocuklu aile dönemi,

    • Ergen çocuklu aile dönemi,

    • Orta yaş dönemi,

    • Çocukların evden ayrıldıkları dönem ve evlilikte yaşlılık dönemi.

    Her bir evrenin gerektirdiği hazırlık ve sorumluluğun yanı sıra bu evreler arası geçiş aşamasında da çeşitli problemler ortaya çıkabilir.

    Evliliğe hazırlık aşaması, çiftlerin kendi kök aile sisteminden (kendi anne babalarıyla birlikte yaşadıkları dönemden) getirdiği anlayış ve örüntüler göz önünde bulundurulduğunda, aslında iki farklı aile sisteminin bir araya gelişi olarak düşünülebilir. Bu iki aile sisteminin birbirine uygunluğu; farklılıkları tolere edebilme ve sorun yaşandığı durumda bu sorunla baş edebilme becerisini kapsar. Çift ve evlilik terapisindeki amaçlarından biri de eşlerin kendi kök ailelerinden getirdiği inanç, değer, mesafe, sınırlar doğrultusunda esneyebilme ve uyum sağlama becerilerini geliştirmektir. Örneğin, bazı ailelerde bireyler, birbirine duygusal olarak daha yakın mesafedeyken; bazı ailelerde daha uzaktır. Bazı ailelerde karar alım sürecine geniş aile dahil olabilirken, bazı aileler kendi içlerinde karar alma tercihinde bulunabilir. Eşler, kendi kök ailelerinden alışkın oldukları düzeni sürdürmeye çalışırken bu geçiş sürecinde zorlanabilir. Bu geçiş süreci farklı çatışmaları da beraberinde getirebilir.  Çift ve evlilik terapisi, bu gibi çatışma durumlarında, bireylerin kendi ilişki örüntülerini ve kök aile sistemindeki bu durumun eşler arası ilişkiye nasıl yansıdığını fark etmelerini sağlar.

    Evliliğin ardından eşlerin, ilişki içinde birbirlerine göre konumu, çocuk sahibi olduklarında ve gelişim evreleri boyunca farklılaşabilir. Her geçiş evresinde çözülmesi gereken farklı bir kriz söz konusudur. Evlilikteki uyum ve işlevsellik, bu krizin nasıl ele alındığı ve çözüme ulaştığıyla şekillenir. Evliliğin ilk yıllarında karşılaşılan sorunlar, çocuk sahibi olduktan sonra ya da çocuklar evden ayrıldıktan sonra farklı şekilde kendini gösterebilir. İlişki içinde ortaya çıkan semptom ve bu semptomun anlamı ilişki ve evlilik terapisinde ele alınan önemli bir konu başlığıdır. Terapide çoğu zaman çocuk, semptomu ortaya çıkaran aile üyesi olarak düşünülür. Bahsedilen semptom, çocukluk dönemine özgü bir sorun olarak görülebilir ancak aile sistemi içinde ele alındığında çatışmayı besleyen ya da eşler arası çatışmayı önleyen bir işlev görebilir. Örneğin, okula gitmek istemeyen ya da okulda sorun yaşayan bir çocuk, aile gündemini meşgul edebilir ve eşleri, kendi aralarındaki sorunu konuşmaktan, bu sorunu ele almaktan, dolayısıyla ortaya çıkacak çatışmadan koruyabilir. Böyle bir durumda ise farklı bir sorun alanı olarak çocukta davranışsal problemler gözlenebilir. İşlevsel şekilde ele alınmayan çatışma çözümü, uzun vadede eşler arasında ve aile sistemi içinde sağlıklı olmayan iletişim örüntüsünü sürdürme potansiyeline sahiptir

    Çift  ve evlilik terapisi, tüm bu gelişimsel art alan ışığında, çiftler arasında ilişki sırasında ve/veya evlilik sürecinde yaşanan sorunlara kapsamlı bir perspektiften bakarak eşlerin ihtiyacına yönelik çözümler üretmeye çalışır.