Kategori: Psikoloji

  • Çocuğumda Özel Öğrenme Güçlüğü Var Mı?

    Çocuğumda Özel Öğrenme Güçlüğü Var Mı?

    Özel Öğrenme Güçlüğü (ÖÖG), bireyin zekasının normal ya da normalin üzerinde olmasına rağmen akademik ve okul başarısında ciddi oranlarda başarı düşüklüğü yaşaması ile kendini gösteren bir bozukluktur. Bir bireyin ÖÖG tanısı alabilmesi için yaşadığı belirgin başarı düşüklüğünün; yetersiz eğitim, sosyo ekonomik sorunlar (fakirlik, kalabalık ev ortamı vs), görme – işitme bozuklukları, depresyon, kaygı bozuklukları ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ya da zeka geriliği ile bir ilgisi olmaması gerekir.

    Yetersiz eğitim ve ÖÖG sıkça karışan iki durumdur. Öğrenci hem öğretmeni ile duygusal açıdan bir ilişki kuramıyor hem de kendisinden yeteri kadar eğitim göremiyorsa bazen ÖÖG gibi görülen ama aslında ÖÖG olmayan durumlara rastlanabilir.

    Bunların yanı sıra aşırı koruyucu tutumlarla büyütülen bağımlı çocuklarda da aileden ayrılıp bir öğrenci bilincine sahip olmakla ilgili bazı zorluklar yaşanabilir. Kendi özbakımını yerine getiremeyen, sorumluluk almakta zorlanan çocuklarda da okula karşı bir isteksizlik ve öğrenme süreçlerinde bir takım zorluklar görülebilir. Aileye bağımlı büyüyen bir çocuk okul ve yeni öğrenmelere karşı kapalı olabilir. Gene duygusal anlamda zorluk yaşayan (aşırı kaygılı ve ürkek yapıda ya da depresif) çocuklarda da akademik anlamda zorluklar yaşanabilir. Ancak bu durumlar da bir ÖÖG tablosu gibi değerlendirilmemelidir.

    Zekasında ya da fiziksel bir takım becerilerinde zorluk yaşayan çocuklar da öğrenmede zorluk yaşayabilirler. Bu durumlar da gene ÖÖG gibi değerlendirilmemeli, zeka ya da diğer fiziksel fonksiyonlar (görme ve işitme ölçümleri) için bir takım testlere tabi olduktan sonra ÖÖG tablosu olup olmadığına karar verilmelidir.

    Özel Öğrenme Güçlüğünün Sebepleri Nelerdir?

    Kesin olarak bilinmese de ÖÖG’ye hafif düzeyde bir takım beyin hasarları ya da genetik etmenlerin sebep olduğu iddia edilmektedir. Ancak bu teoriler henüz ispatlanamamıştır.

    Özel Öğrenme Güçlüğü Belirtileri Nelerdir?

    Okul öncesi dönemine dair belirtiler:

    • Dil gelişiminde gecikmeler, konuşma bozukluğu (yanlış telaffuz, kelime dağarcığının yavaş gelişmesi…vb. )

    • Yetersiz kavram gelişimi

    • Zayıf düzeyde algısal- bilişsel yetenekler

    • Hafıza ve dikkat problemi (sayıları, alfabeyi, haftanın günlerini öğrenmede güçlük)

    • Yetersiz motor gelişim (öz bakım becerilerinde güçlük, sakarlık, çizim becerilerinde sorun)

    Okul dönemine ilişkin belirtiler:

    • Okul Başarısı: Yaşıtlarına ve zekasına göre oldukça düşüktür. Kimi derslerde başarısı normal yada normal üstü iken bazı derslerde düşük olmaktadır.

    • Okuma Becerisi: Okuma hız ve niteliği açısından yaşıtlarından geridir. Bazı harflerin seslerini öğrenemez, harfin şekli ile sesini birleştiremez. Harf-ses uyumu gelişmemiştir.

    • Yazma Becerisi: Yaşıtlarına göre el yazısı okunaksız ve düzensizdir, sınıf düzeyine göre yazı yazarken yavaş kalır, yazarken bazı harf ve sayıları, kelimeleri ters yazar, karıştırır b-d, m-n, i-i, 2-5, d-t, ğ-g, g-y, ve-ev gibi, yazarken bazı harfleri, heceleri atlar yada harf/hece ekler, sınıf düzeyine göre yazılı imla ve noktalama hataları yapar. Küçük-büyük harf hataları yapar, hece bölmekte zorlanır, noktalama hataları yoğundur, yazarken kelimeler arasına hiç boşluk bırakmaz yada bir kelimeyi iki-üç parçaya bölerek yazar. Örneğin (sil gi), (ge li yo rum) gibi.

    • Aritmetik Beceriler:  Matematikte zorlanır, dört işlemi yaparken ya yanlış yapar ya da yavaştır, sıklıkla parmak sayar, problemi çözüme götürecek işlemi bulmakta zorlanır, sayılarla alakalı kavramları anlamakta güçlük çeker, bazı matematik sembollerini öğrenmekte zorlanır, birbirine karıştırır, sınıf düzeyine göre çarpım tablosunu öğrenmekte geridir.

    • Çalışma Alışkanlığı: Ev ödevlerini almayı unutur, not alsa da eksik alır, ev ödevlerini yaparken ve ders çalışırken yavaş ve verimsizdir, ders çalışırken sık sık ara verme ihtiyacı duyar, ders yapmaktan kolayca sıkılır.

    • Organize Olma Becerisi: Odası, çantası, eşyaları ve giysileri genelde dağınıktır. Defter ve kitaplarını kötü kullanır ve çabuk yıpratır, yazarken gereksizce satır atlar, gerekli olmadan boşluk bırakır, sayfanın belirli bir kısmını kullanmayıp boş bırakır, zamanını ayarlamakta güçlük çeker, düşüncelerini düzenleyemez, kafası genelde karışıktır.

    • Oryantasyon (Yönetim) Becerileri:  Sağı ve solu karıştırır, yönünü bulmakta zorlanır, kuzey-güney, doğu-batı kavramlarını karıştırır. Ön-arka, alt-üst kavramlarını karıştırır, zamanla alakalı kavramları (önce-sonra, dün-bugün gibi) karıştırır. Gün, ay, yıl, mevsim kavramlarını karıştırır. Saat kavramını öğrenmekte zorlanır. Analog saatleri anlamaları zordur.

    • Sıraya Koyma Becerisi: Olayları belli bir düzen ve sırayla anlatmakta zorlanır, önce olanı sonraymış gibi anlatır. Haftanın günlerini, ayları, mevsimleri doğru saysa bile aradan sorulduğunda (çarşambadan önce hangi gün gelir, mayıstan sonra hangi ay gelir, haftanın beşinci günü hangisidir gibi) yanıtlamakta zorluk çeker yada yanlış yanıtlar.

    • Sözel İfade Becerisi: Duygu ve düşüncelerini sözel olarak ifade etmekte zorlanır. Düzgün cümleler kuramaz, takılır, heyecanlanır, şaşırır, sınıfta sözel katılımı genellikle azdır, bazı harflerin seslerini doğru olarak telaffuz edemez, bir takım ses hataları yapar.

    • Motor Beceriler: Hareketli oyunlarda yaşıtlarına oranla başarısızdır. Sakardır, düşer, yaralanır, kazara bir şeyler kırar.

    • Özbakım Becerileri: Çatal-kaşık kullanmakta, ayakkabı-kravat bağlamakta zorlanır, ince motor becerilere dayalı işlerde (düğme ilikleme, makas kullanma, boncuk dizme gibi) zorluk çeker.

    Özel Öğrenme Güçlüğünün Tedavisi Ne Şekilde Olmaktadır? (h2)

    Özel öğrenme güçlüğünü tedavi etmenin en uygun yolu eğitimdir. Verilmesi gereken eğitim okuldaki eğitimden oldukça farklıdır. Çocuk normal bir okulda eğitimine devam ederken bireysel yada grup halinde özel bir eğitime alınır.

    Dislektik çocukların eğitimlerinde görsel, işitsel, dokunma ve kinestetik (hareket) algının geliştirilmesini, ardışıklık, dikkat ve bellek gibi yeteneklerinin artırılmasını, motor koordinasyon becerilerinin geliştirilmesini içermektedir. Ayrıca dinleme, konuşma, okuma-yazma (dil) becerilerinin geliştirilmesi, düşünme ve kavram süreçlerinin gelişiminin desteklenmesinin bu süreç eğitimi içerisinde yer almaktadır. 

    Özel öğrenme güçlüğü disleksiyi tamamen ortadan kaldıracak bir ilaç tedavisi bulunmamaktadır. Ancak öğrenme sorunun yanı sıra depresyon, kaygı bozukluğu, dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik, gibi başka psikiyatrik bozukluklarda soruna eşlik ediyorsa bu sorunların ilaçla tedavisi düşünülmelidir.

  • İsteklerini Ağlayarak İfade Eden Çocuklarla İletişim

    İsteklerini Ağlayarak İfade Eden Çocuklarla İletişim

    Ailesiyle olan iletişimi, çocuğun dünyasında büyük önem taşır. Anne-baba ve çocuk üçgeninde, taraflar duygularını ve düşüncelerini birbirlerine aktarabilirse sorunlarına çözüm bulabilirler. Bu noktada önemli olan şey etkili iletişimdir.

    Çocuklarla doğru iletişim kurabilmenin en etkili yolu, söylemek istediklerinizi açık ve net bir şekilde ifade etmenizdir. Örneğin “Hayır” kelimesini mümkün olduğunca kullanmamalısınız. Çünkü küçük çocuğunuz hayır ne anlama geldiğini tam olarak anlayamaz. Yani şimdi hayır ama sonra evet mi, sonsuza kadar hayır mı, peki neden hayır… Bunların ayrımını yapamaz. O yüzden hayır diyerek kestirip atmak yerine sebeplerini açıklamalısınız.

    Özellikle 3-6 yaş arasındaki çocuklarla iletişim kurarken sabırlı olmak çok önemlidir. Çocuklar bu yaş aralıklarında inatlaşma, ısrarcı olma ve hatta kötü sözler söyleyerek saldırma eğiliminde olabilirler. Çocuğunuz uygun olmayan bir şey istediğinde ve o an için mümkün olmadığını açıkladığınızda eğer bağırıp çağırmaya, ağlamaya başlar, kötü sözler söylerse, “Hayır, kötü sözler söylememelisin, kaç defa söyledim böyle konuşma diye” demek yerine onu anladığınızı ifade etmeniz ve “Kızgınsın anlıyorum ama kızgınlığını başka kelimelerle ve başka şekilde nasıl ifade edebilirsin” demeniz ona kızgınlığını kötü sözler söylemeden de anlatabileceği yolları öğretmeniz gerekir.

    Burada iki türlü de çocuğunuzun yaptığını onaylamıyorsunuz aslında, ama yaklaşma biçiminiz çok önemli. İlk cümle çocuğunuzu suçlayıcıdır. Bu çocuğunuzun savunmaya geçmesine ve saldırmaya devam etmesine neden olur. Ama ikinci cümle ile çocuğunuzu anladığınızı ve ona duygularını farklı yollarla da ifade edebileceğini açıklıyorsunuz. Böylece çocuğunuz savunma durumuna geçmez, aksine durup düşünmesine yardımcı olursunuz. Belki ilk zamanlar bu yaklaşım etkisiz gibi gözükebilir. Ancak çocuğunuza bu şekilde yaklaşır iletişim kurarsanız, zamanla iletişiminizin çok daha güçlü olduğunun farkına varırsınız.

    Çocuğunuza kararlı ve tutarlı bir tavırla yaklaşın. İstediği şeyi neden yapamayacağınızı basit bir şekilde açıklayın ve kararınızdan kesinlikle vazgeçmeyin. Önce ”hayır” dediğiniz bir şeye sonradan ”evet” derseniz, çocuğunuz bunu size karşı sürekli kullanmaya başlayacaktır. Siz pes edene kadar da sizinle çatışmaya devam edecektir. Sizin kararlı olduğunuzu anlayabilmesi için ona zaman verin. İstediğinizi anlattıktan sonra bir süre bekleyerek sakinleşin ve durumu anlaması için zaman tanıyın. Sizinle inatlaştığında dikkatini başka bir yöne çekebilirsiniz. Alışveriş merkezinde beğendiği bir oyuncağı almanız için bağırıyorsa geçen bir kediyi veya ilgisini çekebilecek herhangi bir şeyi göstererek dikkatini dağıtabilir ve hemen oradan uzaklaşabilirsiniz.

    Çocuğunuza sonsuz alternatifler yerine sınırlı seçenekler sunun. Sabah uyandığında ”Hangi kazağını giymek istersin” diye sormak yerine, ”Kırmızı kazağını mı, yoksa sarı kazağını mı giymek istersin?” diye sorun. Yemek yerken de mutlaka sebze yemeği yemesini istiyorsanız; ”Ispanak mı yersin, yoksa pırasa mı?” diye sorabilirsiniz. Bu şekilde çocuğunuz kendisine değer verdiğinizi, onun seçimine öncelik tanıdığınızı düşünerek sunulan seçeneklerden birini daha kolay kabul edecek, siz de makul iki seçenekten birini kabul ettirebildiğiniz için kendinizi rahat hissedeceksiniz.

    Bunların hepsini yapıyorum ancak benim çocuğumda işe yaramıyor diye düşünüyorsanız, çocuğunuzla iletişim dilinizi etkili hale getirmek istiyorsanız, isteklerini ağlayarak, öfkeyle, saldırganlıkla ifade ettiğinde tutumunu nasıl değiştirebileceğinizle alakalı bilgi almak istiyorsanız bir uzmandan destek almanız oldukça faydalı olacaktır.

  • Anksiyete

    Anksiyete

    Esasen anksiyete, bireyin fiziksel ve ruhsal bileşenlerinin doğal tepkilerinden biri olarak kabul edilir. Yaşamımızı tehdit eden veya tehlike niteliği taşıyan uyaranlara karşı, vücutta ortaya çıkan fiziksel (çarpıntı, terleme, solunum sayısının atışı, kaslarda kasılmalar vs.) ve ruhsal belirtiler (ruhsal gerginlik, endişe, öznel sıkıntı hissi gibi) anksiyete olarak tanımlanır. Tehdit veya tehlike unsuruna karşı ortaya çıkan bu belirtiler, tehdit veya tehlikeden korunmamıza yardımcı olur (kaçmak veya mücadele etmek gibi).

    Peki doğal tepkilerimizden biri olarak kabul edilen anksiyete ne zaman “bozukluk” olarak tanımlanır?

    Eğer yukarıda belirttiğimiz fiziksel ve ruhsal belirtiler, çoğunlukla bir tehdit veya tehlike unsuru olmadan ortaya çıkıyorsa, belirtiler süreğen hale geldiyse veya günlük işlevselliğinizi (mesleki, ailevi, sosyal, akademik vs.) etkilemeye başladıysa, muhtemelen “anksiyete bozukluğu” söz konusudur?

    Bu hastalar yaşamlarını,her an bir felaketin çıkmak üzere olduğuna inanarak geçirirler.Kötü bazı şeylerin onların kontrolünün dışında meydana gelebileceğine inanmışlardır.Aniden bir salgına yakalanacaklar; doğal bir afet olacak; bir suçun kurbanı olacak; paralarını kaybedecek ya da sinir krizi geçirecektir veya delireceklerdir.Kötü bir şey meydana gelecek ve buna engel olamayacaklardır.Ağır basan duygu ,alt düzey korkudan tam gelişmiş panik ataklara doğru gelişen anksiyetedir.Bu hastalar,günlük olayları idare etmekten korkmazlar,felaketlerden korkarlar.

    Bu hastaların çoğu,bu durumla baş etmek için kaçınma ya da aşırı tefafiye itimat ederler.Fobik olurlar,yaşamlarını kısıtlar,sakinleştiriciler alırlar,sihirli düşünceyle meşgul olurlar,kompülsif ritüeller uygularlar ya da sakinleştirici,bir şişe su,herkesin güvendiği bir kişi gibi ‘’güvenli işaretlere’’bel bağlarlar.Bu davranışların tümü ,kötü şeyin oluşmasını durdurma amacına sahiptir.

    Tedavi amaçları:

    Hastanın felaket olacağı düşünceleri azaltmak ve üstesinden gelebilecekleri değerlendirmeleri bilişsel ve yaşantısal müdahalelerle artırmaktır.Genellikle hastalar korkularının oldukça abartılı olduğunu fark etmeye başlarlar.Tedavinin nihai amacı kendileri için rahatsızlık veren bir durumda daha önceden kullanmış oldukları başa çıkma becerilerini (kaçınma,aşırı telafi) daha sağlıklı baş etme beceriyle yapılandırmak ve korktukları pek çok durumla yüzleştirmektir.

  • Vajinismus Tedavisi

    Vajinismus Tedavisi

    Cinsel birleşme esnasında kadının korku ve kaygı duyarak kendini kapatması, vajinadaki kaslarını ve bacaklarını kasması durumu olan vajinismus toplumumuzda oldukça sık görülen bir durumdur. Çiftler böyle özel bir durumu kimseyle paylaşamadıkları için sıklığını bu sorunu yaşayan kişiler olarak bilmeniz mümkün değildir.  Ancak oldukça sık görülmektedir. Vajinismus yüzde yüz tedavisi olan bir hastalıktır. Ancak tedavide uygulanan yöntemlerin bilimsel yöntemler olması ve bazı noktalara dikkat edilmesi önemlidir.

    Öncelikle vajinismus tedavinde dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan bahsedecek olursak;

    . Tedavi mutlaka eşle beraber olmalıdır. Her seansa çiftin birlikte gelmesi gerekmese de genellikle birlikte gelinmesi gerekmektedir. Vajinismus çiftin ortak bir problemidir.

    . Mutlaka bir kadın doğum uzmanına muayene olunması gerekmektedir. Fiziksel bir sorunun olması düşük bir ihtimal olsa da bir kontrolden geçilmelidir.

    . Terapi boyunca verilen ödevler zamanında yapılmalı, eğer yapmakta zorlanılıyorsa bunun cinsel terapistle paylaşılıp seanslarda üzerinde çalışılması gerekmektedir.  

    . Çift tedavi devam ederken uzun bir süre birbirlerinden ayrı kalmamalı.

    .Çift bu süreçte birbirlerine ve kendilerine özen göstermelidirler.

    . Tedavi boyunca evlerine uzun süreli yatılı misafir gelmemelidir.  

    Vajinismusun tedavisinde en temel terapi yaklaşımı Bilişsel Davranışçı Terapidir. Bilişsel Davranışçı Terapide, kişilerin cinsellikle ilgili yanlış bilgilerinin, mitlerinin düzeltilmesi, bunların yerine doğru bilgilerin geçip özümsenmesi sağlanır. Vajinismusun görülen en sık nedeni, kişilerin cinsellikle ilgili yanlış ve eksik  bilgilerinin olmasıdır. Kişi bu bilgiler konusunda ikna olana kadar çalışmalar yapılır. İlk cinsel birleşme, haz alma, penis, vajina, kızlık zarı hakkında cinsel eğitim verilir. Burada görsel materyallerden faydalanılır. Kadının cinsel organını tanıması için bazı davranışsal ödevler verilir. İlk seanslarda ayrıntılı bir cinsel öykü alınır. Bu bilgiler ışığında kadının neleri yapmakta zorlandığı tespit edilir ve aşama aşama bunlar ilgili davranışsal ödevler verilir. Bu ödevler kadını cinsel birleşmeyi korkmadan rahat bir şekilde yaşayabilmeye hazırlar. Bilişsel davranışçı tedavide, hem zihinsel hemde davranışsal olarak çalışılır. Zihinsel çalışmalar kişinin davranışlarını olumlu yönde değişime uğratır. Davranışsal ödevler de yanlış bilgilerin değişmesini sağlar. Cinsel terapi cinsellikle ilgili bir değişim ve dönüşüm sağlar.  Vajinismus hastalığını yaşayan kadınlar, cinsel terapide karşılaşacakları ödevlerle ilgili de kaygılanırlar ve yapamayacaklarını düşünürler. Ancak cinsel terapide ödevler aşama aşamadır. Yapılan bir ödev kişiyi diğer aşamaya hazırlar. Çiftler zorlanmadan, keyif alarak bu ödevleri yapabilmektedirler. Hiçbiri yapılamayacak aşamalar değildir.

    Bilişsel Davranışçı Terapinin yanı sıra EMDR terapi tekniği de vajinismus tedavisinde oldukça etkin bir yöntemdir. EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşlemleme) tekniği, kişinin korktuğu, kaygılandığı durumlara karşı duyarsızlaşmasını sağlar. Vajinismus tedavisinde de Emdr tekniği kişinin korktuğu, rahatsız olduğu durumları sıkıntı yaşamadan gerçekleştirmesinde önemli bir fayda sağlar.  Tüm bunların yanı sıra vajinismus tedavisi kolay bir cinsel işlev bozukluğudur. Özellikle çiftin arası iyi ise, birbirlerini seviyorlarsa vajinismusun tedavisi çok kolaydır. Eğer kadının ilk gece korkusu var ise, çiftlerin evlilik öncesi cinsel danışmanlık almaları böyle bir sorun yaşamadan koruyucu tedavi açısından oldukça önemlidir. Evlilik öncesi cinsel danışmanlık alan çiftler de vajinismus hastalığı görülmez.  Doğru bilgiyle ilk geceyi yaşayan çiftler rahat olurlar, zevk alırlar, herhangi bir sorunla karşılaşmazlar.

    Bunların dışında günümüzde vajinismus ile ilgili uygulanan yanlış tedaviler de söz konusudur. Bunlara karşı dikkatli olunması gerekmektedir. Uygulanan yöntemlerin bilimsel olup olmadığı konusunda iyi araştırma yapılmalı. Özellikle çok kısa sürede (tek seansta) tedavi vaad eden kişilere güvenilmemelidir. Çünkü vajinismus kadının çocukluğundan itibaren öğrendiği yanlış bilgiler neticesinde oluştuğu için tedavisi de belli bir süreyi almaktadır, ancak bu çok uzun bir süre de değildir. Çiftin motivasyonu ne kadar yüksek ise tedavisi de daha kısa sürmektedir.

  • Depresyon

    Depresyon

    Mutsuzluk ve/veya zevk alamama hangi seviyenin üzerinde, ne kadar süre sonra veya hangi başka belirtilerle ortaya çıktığında bir ruhsal hastalık olarak nitelendirilir?

    Mutsuzluk veya zevk alamama, ortalama günlük işlevselliğinizi (mesleki, ailevi, sosyal, akademik vs.) etkilemeye başladığında muhtemelen müdahale edilmeyi gerektiren bir durum haline gelmiş demektir. Günlük işlerinizi yapmaya başlayamamak veya ertelemek, depresyon için önemli bir belirti olabilir.

    Mutsuzluk veya zevk alamama, süreğen hale geldiyse (tanı sistemlerinde en az iki hafta olarak belirlenmiştir) depresyonda olabilirsiniz.

    Mutsuzluk veya zevk alamama ile beraber dikkatinizi toplamakta/odaklanmada zorlanma, enerji kaybı/yorgunluk/çabuk yorulma, iştahta azalma veya artma, uyku kalitesinde bozulma, suçluluk ve/veya değersizlik düşünceleri, intihar düşünceleri belirtilerinden en az dördüne sahipseniz depresyon tanı ölçütlerini karşılıyorsunuz demektir.

    Depresyonun Yaygınlığı

    Kadınlarda erkeklere göre 2 kat daha sık görülmektedir. Kadınların %10-25’inde, erkeklerin %5-10’unda depresyon görüldüğü bildirilmiştir.

    DEPRESYON TEDAVİSİ

    Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yayınladığı DSM-5 kılavuzunda depresyon tanı kriterleri tanımlanmıştır. Buna göre temel maddeler; en az iki haftalık süre boyunca, işlevsellikte belirgin düşmeye, çökkün duygudurum veya ilgisini yitirme/zevk alamamadır. Bu temel maddelerden birinin olduğu tabloya aşağıdakilerden en az 5 tanesinin olması tanı için gereklidir. Bu alt maddeler; kilo alma/verme(diyet yapmıyorken), uykusuzluk/çok uyuma,  içsel huzursuzluğa bağlı hareketlilik/yavaşlama, bitkinlik, enerji yokluğu, değersizlik, suçluluk duyguları, konsantrasyon güçlüğü, tekrarlayıcı bir şekilde ölüm düşüncesi şeklindedir.

    Dünyada yeti yitimine neden hastalıkların başında gelen depresyon tedavi edilmediğinde intihar gibi olumsuz durumlarla sonuçlanabilir. Bu yüzden ”Artık yaşamaktan zevk almıyorum” diyen birinin depresyonda olabileceği ve acilen tedavi olması gerektiği akıldan çıkarılmamalıdır.

    İlaç tedavisinin yanında psikoterapi hastalığın iyileşmesini hızlandırmada ve tekrarının önlenmesinde gereklidir.Tedavi genellikle 6 ay kadar sürer. Hasta görüşmeleri hastanın durumuna göre haftalık veya aylık seanslar şeklinde düzenlenebilir.

  • Kuşaklar ve Bilmemiz Gerekenler

    Kuşaklar ve Bilmemiz Gerekenler

    Kuşak ya da kuşak kavramı, hem sosyal hem de beşeri bilimlerin ilgi alanına giren disiplinler arası bir kavramdır. Bu çerçevede, kuşak kavramı için yapılan çeşitli tanımları da her bilim dalı kendi alanları ile ilgili sınırlarına bağlı kılmıştır (Özer, Eriş, Özmen, 2013, s. 124). Konu insanın hayat boyu gelişim süreci ekseninde ele alındığında, yaş kuşakları tanımlarını biyolojik temelli ve sosyal temelli tanımlar olmak üzere iki gruba indirgemek mümkündür. Konu biyolojik açıdan ele alındığında, yaş kuşakları kavramı “ebeveynlerin ve çocuklarının doğumları arasında geçen ortalama yıl aralığı” olarak tanımlanmaktadır (Keleş, 2011, s. 130). Bu açıdan her 20-25 yılda bir yeni kuşağın dünyaya geldiği varsayılmaktadır. Bahsi geçen yaklaşım geçmişte sosyal araştırmalara da fazlasıyla katkıda bulunmuş ancak, değişen çevresel ve toplumsal koşullar, sosyal araştırmacıları kuşak kavramını tekrar düşünmeye yitmiştir. Çünkü günümüzde kişilerin ekonomik hayata katılması, evlenme, çocuk sahibi olma gibi yeni gelecek kuşağın habercisi olan gelişmeleri daha uzun sürelere yayması, buna karşın bilgi ve iletişim teknolojilerinde takibi zor bir hızla yaşanan gelişmeler, paralel olarak çevresel faktörlerin de sürekli değişimi ve tüm bu gelişmelerin kişilerin hayat tarzlarını, vizyonlarını, alışkanlıklarını doğrudan etkilemesi kuşak kavramının biyolojik temelli varsayımlarını da sarsmıştır (Özer vd., 2013, s. 124; Keleş, 2011, s. 130). Mannheim (1952), kuşak kavramının sosyolojik bir temelde değerlendirilmesi gerektiğinin üzerinde durmuştur. Yapılan sosyolojik tanımlar incelendiğinde yaş kuşaklarını “yakın tarih aralığında doğmuş, yetişme sürecinde aynı sosyal, politik, ekonomik, teknolojik gelişmelerden etkilenmiş, bu gelişmeler ışığında benzer sorumluluklar yüklenmiş, yüklendikleri sorumlulukların bir sonucu olarak ortak inanç, davranış, beklenti ve değerler geliştirmiş topluluklardır” şeklinde tanımlamak mümkündür (Lower, 2008; Mannheim, 1952; Joshi, Dencker, Franz, 2011) . İlgili yazın incelendiğinde, yaş kuşaklarının doğum aralıkları ve isimlendirilmesi hususlarında araştırmacılar tarafından bir ittifaka varılamadığı anlaşılmaktadır. Yapılan çalışmalarda yaş kuşakları sınıflandırılmasının ilgili çalışmanın nitelik ve amacına göre ele alındığı ve ara kuşak olan M kuşağının Y ya da Z kuşağının içinde değerlendirildiği görülmektedir (Nielsen ve Boomcagers, 2000; McCrindle ve Wolfinger, 2009; ERC, 2009; Adıgüzel vd., 2014, Atak, 2016).Ayrıca yaş kuşaklarının sınıflandırılması konusunda bölgesel ve sosyo-kültürel farklılıkların da göz ardı edildiği ve genellikle Amerikan literatüründe yapılan sınıflandırmanın kullanıldığı dikkat çekmektedir.

    Sessiz Kuşak: Farklı kaynaklarda 1928-1945 ya da 1925-1945 yılları arasında doğanları ifade eden bu kuşağa, “Gelenekselciler Kuşağı”, “Tecrübeli Kuşak”, “WWII Kuşağı”, “Savaş Kuşağı” gibi isimler de verilmektedir. Doğdukları ve yetiştikleri yıllarda 1929 Büyük Ekonomik Buhran ve 2. Dünya Savaşı’nı yaşayan bu kuşak, savaşa katılamayacak kadar küçük, fakat savaşın acısını ve etkilerini en fazla yaşayan kişileri bünyesinde toplamaktadır. Yaşam kültürleri içinde ise, yine dönem koşullarının bir gerekliliği olarak büyük aileler ve/veya yerel sosyal topluluklar içerisinde, yoğun ilişkiler ile yaşamak vardır. Yaşam felsefeleri ise, “yaşamak için çalışmak” olarak ifade edilebilmektedir. Sıkıntılar, zorluklar ve riskler içerisinde süren bir hayatın sonucunda sessiz kuşak üyeleri risk sevmeyen, tedbirli, tasarruf yanlısı, pratik zekalı, itaatkar, disiplinli, pragmatik, sadık, çalışkan, kendini toplumsal değerlere adamış, çağımızın en yaşlı üyeleridir (Adıgüzel vd., 2014, s. 171; Akdemir vd., 2013, s. 14; Williams ve Page, 2011, s. 37; ERC 2011).

    Bebek Patlaması Kuşağı: 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında nüfus patlaması yıllarında doğan 1 milyar bebeği ifade eden bebek patlaması (Baby Boomer) kuşağı “Mc Generations”, “Baboo”, “Soğuk Savaş Kuşağı”, “Love Generation” gibi isimlerle de adlandırılmaktadır. İlgili yazında doğum tarihleri olarak ise, 1946 – 1964 ve 1944 – 1960 yılları işaret edilmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle beraber savaş lojistiğini sağlayan fabrikaların sivil ekonomiye kazandırılması sonucu ekonomik refahın gitgide arttığı bu dönemde, ülkelerin siyasi ve ekonomik yapılarında yaşanan değişimler bu kuşak üyelerinin düşünce yapısını da etkilemiştir. Radyonun da altın yıllarını yaşayan bebek patlaması kuşağı insan hakları hareketlerinin de doğrudan içinde olmuştur. Sadakat duygusu yüksek olan kuşak üyeleri, kanaatkâr, çalışkan, idealist, kararlarında tutarlı, kendi kendini motive edebilen, takım çalışmasına yatkın, değişme ve dönüşme eğilimli, işini ailesinin dahi önünde tutan bir yapıdadır. Pazarlamacılar tarafından şu ana kadar yeryüzüne gelen en büyük kuşak olarak ifade edilen bebek patlaması kuşağı, her zaman gelişimin bir parçası olmuştur. Bebek patlaması kuşağından günümüze kalan ana düşünceler kadın-erkek eşitliği, ırkçılığa karşı mücadele ve çevre duyarlılığıdır (Adıgüzel vd., 2014, s. 173-174; ERC 2011; Özer vd., 2013, s. 127; Akdemir vd., 2013, s. 15-16).

    X Kuşağı: 1965 – 1979 yılları arasında doğan bu kuşak,“Baby Busters”, “Twenty Something”, “F-You Generation”, “Latchkey Generation”, “X’ers Generation” olarak da isimlendirilir. İsminin anlamı “ex olmak”tan gelmiştir, nüfus artışının yavaşladığı “kayıp kuşak”tır. İlk kez kişisel bilgisayara sahip olma imkânına erişen bu kuşak, gelişen teknoloji alışkanlıklarının da alt yapısını oluşturmuştur. X kuşağı ile birlikte kuşakların belirlenmesinde toplumsal olayların rolü azalmış, teknolojik gelişmelerin rolü ön plana çıkmaya başlamıştır. Teknoloji ve bilgi ile barışık olan bu kuşak, girişimci, amaç odaklı, bağımsız, işi sadeleştirmeye çalışan, kendine güvenen bir kuşaktır. Toplumsal sorunlara oldukça duyarlı olan kuşak üyelerinin iş motivasyonu da oldukça yüksektir ve aynı işte yıllarca çalışabilmektedirler. Kendilerini topluma zıt olarak görürler ve Baby Boomers’lara göre daha kanaatkar ve gerçekçidirler. Bu kuşakla birlikte aileler daha az çocuk sahibi olmuş ve aileler küçülmüştür (Adıgüzel vd., 2014, s. 174-175; ERC 2011; Özer vd., 2013, s. 126; Akdemir vd., 2013, s. 16; Atak, 2016, s. 17).

    Y Kuşağı: İlk dijital kuşak olmasının da etkisiyle “İnternet Kuşağı”, “Echo Boomers”, “Millenial”, “Nexters”, “Generation Next”, “Digital Generation” olarak da adlandırılan Y kuşağının doğum tarihi konusunda, 1980 yılından 2000 yılına kadar geniş bir aralıkta görüş farklılıkları vardır. En önemli özelliği teknolojiye ve gelişime çok açık olması ve ilk dijital kuşak olması gösterilebilen Y kuşağı girişimci bir ruha sahip ve teknik becerilerinin yüksek olmasına karşın, soyut becerileri düşüktür. Narsizm boyutunda özgüven sahibi, özgürlüğüne ve statüye düşkün, sabırsız, hızlı bilgi edinebilme kabiliyetine sahip, rahat yaşamı seven, iyi yönetildiklerinde zengin bir yetenek kaynağıdırlar. Çekirdek aile içerisinde yetişen Y kuşağı, ne kadar bağımsızlığına düşkün ise, bir o kadar da ailesine bağlıdır ve dostlarını diğer kuşaklara göre daha fazla aramaktadırlar. Toplumda anlaşılmak ve saygı görmek istemektedirler. Çoğu, akranları ile zaman geçirmek istemekte, genellikle koşulsuz sevgi ve zamanla onlarla bağlantılı olmayı yeğ tutmaktadırlar. Tüm bunlar Y kuşağının sosyal bir kuşak olduğunu göstermektedir. Günün ortalama 15 saatini medya ve iletişim araçları ile geçirir, çoklu görevlerde önceki kuşaklara göre daha başarılı, istediği zaman yüksek adaptasyon seviyesine sahip olmakta fakat yaptığı işlerden de çabuk sıkılabilmektedirler. İletişim konusunda da gerek telefon, gerek interaktif dünyanın temellerinin atılmasının sebebi olan Y kuşağında asıl amaçlanan bu neslin her üyesinin 18 yaşına gelmeden bir cep telefonu sahibi olması idi. Y kuşağı şu ana kadar gelmiş en eğitimli, en medeni, en teknolojiye açık, bilgiyi kaynaklarından öğrenebilen, global dünyayı keşfetmeye çalışan insan topluluğudur (Akdemir vd, 2013, s. 15; Willams ve Page, 2011; Nielsen ve Boomcagers, 2012; McCrindle ve Wolfinger, 2009; Özer vd, 2013, s. 126; Adıgüzel vd., 2014, s. 173-174; Keleş, 2011, s. 131; Yelkikalan vd., 2010, s. 500-501, Atak, 2016, s. 25; Türk, 2013, s. 11).

    M Kuşağı: Önemli bir ara kuşak olan bu teknolojinin ayrılmaz parçaları, 1995 – 2004 tarih aralığında doğmuştur. Telefon, internet sağlayıcı cihazlar, cep bilgisayarlarını yanlarından ayırmayan milenyum çocukları, bir yandan müzik dinlerken, bir yandan internetten haberlere bakabilir ve bir yandan da arkadaşları ile sohbet edebilmektedirler. Tüketici olarak almak istediği ürünün en ucuzunu ve en kalitelisini internet üzerinden araştırarak kıyaslama yoluna gitmektedirler. Tüm dünyalarını bilgisayar ekranına sığdırabilen bu kuşak, teknoloji ile sınırsız bir iletişim olanağı sağlasa da yeniliklerden haberdar, her şeyi bilen, yetenekli ama yalnız ve içine kapanıktır. Sosyal ağların gücünü keşfetmiş, teknolojiyi hayatlarının merkezine koymuş, yalnız bir kuşaktırlar ve internet girişimcisi olma adayıdırlar (Yelkikalan vd., 2010, s. 501-502).

    Z Kuşağı: 2005 yılından itibaren dünyaya gelmeye başlayan ve halen devam eden, internetin olmadığı zamanları hiç görmemiş, “İnternet Kuşağı” da denilen kuşaktır. Bireysel, tatminsiz, yaratıcı, yenilikçi, sonuç odaklıdırlar. Dünyadaki değişimin çok hızlı olması, Z kuşağının kişisel özelliklerinin şimdiden bilinmesini zorlaştırmaktadır. Yepyeni bir pazarı ifade eden Z kuşağı, özellikle pazarlama profesyonellerinin ve araştırmacılarının ilgisini çekmektedir. Sahip olduğu imkânlar sayesinde karşılaştırma, araştırma kabiliyetine sahip olacak bu kuşağın marka sadakatinin düşük olması beklenmektedir. Pazarlamacılar ürünlerini şimdiden bu yeni sessiz neslin kalbine yerleştirmeye çalışmaktadırlar. İleride ekonomik durumları çok iyi, çok diplomalı, uzman, buluşçu olması beklenen Z kuşağı üyeleri, kendi istedikleri zaman, kendi belirledikleri koşullarda öğrenmek isterler.

  • Aile İçi Şiddet

    Aile İçi Şiddet

    Şiddet özellikle de aile içi şiddet önemli bir toplumsal problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Yılda 1,6 milyondan fazla insan şiddet yüzünden hayatını kaybetmektedir (World Health Organization [WHO], 2002).

    Kişilerin beslenme ve bakım gereksinimlerini karşılayan, güven duygusu veren, beden ve akıl sağlığını koruyan ve geliştiren bir birim olması gereken aile, çoğu kez, her çeşit şiddetin beslendiği ve uygulandığı tek odak olmaktadır (Ünal, G. (2005). Türkiye genelinde ailelerin %85’ inde fiziksel veya sözel şiddetin yaşandığı saptanmıştır (Akın, 2013).

    Aile içi şiddet, aile bireylerinden biri tarafından bulunduğu ailedeki bir başka üyenin hayatını, fiziksel ve psikolojik, sağlığını, bağımsızlığını tehlikeye sokan kişiliğine ve kişilik gelişimine büyük boyutlarda hasar veren eylem veya ihmaldir (Türk Tabipler Birliği, 2004).

    Aile içerisinde şiddet davranışı genelde 5 alt grupta değerlendirilir (Arın, 1996).

    Fiziksel Şiddet.

    Fiziksel şiddet kaba kuvvetin korkutma, sindirme veya ceza amaçlı kullanılmasıdır. Örneğin annenin çocuğuna tokat atması, kulağını çekmesi, eşlerin birbirine vurması, tekme atması fiziksel şiddet kapsamındadır (Uçar, 2003).

    Cinsel Şiddet.

    Cinsel şiddet, cinselliğin bir tehdit, sindirme, kontrol etme amacıyla kullanılmasıdır (Artuk, 2002). Kişinin eşi istemediği halde eşini birlikte olmaya zorlaması, eşinin cinsel bölgelerine zarar vermesi, eşini yabancılar ile ilişkiye zorlanması, kişinin isteği dışında biriyle evlendirilmesi cinsel şiddete örnek gösterilebilir (Öztan, 2004).

    Ekonomik Şiddet.

    Ailede sahip olunan ekonomik kaynakların veya paranın, kişi üzerinde korkutma, tehdit veya yaptırım aracı olarak bilinçli bir şekilde kullanılmasıdır. Ekonomik şiddete kadının çalışmasına ya da iş hayatında gelişmesine engel olmak, para vermemek veya kısıtlı para vermek, ailenin gelir ve gideri konusunda bilgi vermemek, ekonomik bir konuda eşin fikrini almamak, çalışmayı reddedip eşinin parasını harcamak gösterilebilir (Mutlu, 2006).

    Sözel Şiddet.

    Muhataba karşı kullanılan kelimeler, seslenme biçimi, ses tonu kişiyi korkutma, sindirme, cezalandırma ve kontrol etme amacıyla kullanılıyorsa burada sözel şiddetten bahsedilebilir. Sözel şiddetin ana örnekleri hakaret etmek, aşağılamak, tehdit etmek, başkalarıyla kıyaslamak, küçük düşürmektir (Mutlu, 2006).

    Psikolojik Şiddet.

    Psikolojik şiddet, duyguların ve duygusal ihtiyaçlarının, karşı tarafa baskı uygulayabilmek amacıyla istismar edilmesi, bir yaptırım ve tehdit amacıyla kullanılmasıdır. Eşini eve kapatmak, insanlarla görüşmelerini engellemek, giyeceği kıyafetleri konusunda baskı yapmak, eşini örtünmeye zorlamak psikolojik şiddet örneğidir (Uçar, 2003).

    Bu anlamda şiddet fiziksel, cinsel, sözel ve psikolojik unsurlar içerdiğinden, aile içi şiddet denildiğinde sadece fiziksel şiddetin düşünülmemesi gerekir. Aile bireylerinin birbirine bağırması, hakaret etmesi, baskı kurması halinde de ortada bir şiddetin olduğunun bilinmesi gerekir (Akın, 2013).

    Aileler içerisinde kullanılan şiddet türlerinden bağırma ve azarlama ebeveynler ve çocuklar arasında en çok kullanılan şiddet biçimi olduğu ortaya çıkmıştır. Çocuklara yönelik şiddet türleri arasında baskıcı ve sözel şiddet türleri (harçlık kesme, ev hapsi, televizyon yasaklama, dayak, bağırmak gibi) öne çıktığı görülmektedir. Eşler arasında en yaygın olan şiddet türü ise yüksek sesle bağırmak şeklinde belirtilmiştir (Rıttersberger, 1997; akt.Ünal, 2005).

    Kadına Yönelik Şiddet

    Kadın şiddete maruz kaldığı ilk zamanlarda şaşırır, şoka girer ve yaşadığı bu şiddetin varlığını kabul edemez. Bu olanları aniden gelen geçici bir öfkenin sonucu olarak görür ve şiddetin devam edeceğini düşünmez. Şiddeti açıklamayı ya da yardım istemeyi yaşadığı şiddet sürekli bir hal aldığında kabul eder (Karaduman, Uyanık ve Karakaya, 1993).

    Kadının şiddeti tanımadaki engelleri şu şekildedir: şiddetin sıradanlaşması, şiddete sessiz kalınması, hep yakın bir zamanda şiddetin son bulacağı beklentisi, benim nasılsa bu şiddeti durdurmaya gücüm yetmez düşüncesi, çaresizlik duygusu (Karaduman, Uyanık ve Karakaya, 1993).

    Şiddete maruz kalan kadın bu olaydan sonra şiddeti yabancılardan gizler. Kadında şiddet görmekten dolayı oluşan utanç duygusu ya da daha fazla şiddet görebileceği korkusu olayı gizlemenin önemli nedenleri arasındadır (Arat, 1995).

    Şiddetin sürekli bir hale gelmesi ile birlikte, aile içerisinde şiddete uğrayan kadınlar, bu olay karşısında çözümsüz kalmakta, şiddetten utanmakta, psikolojik ve fiziki olarak ağır bir şekilde yıpranmakta ve bu şiddetin izlerini hayatları boyunca taşımaktadırlar (Başaran, 2002).

    Aile içi şiddetin meydana gelme sebebi büyük ölçüde bir güç ilişkisi etrafında oluşan genel toplumsal şiddettir. Örneğin Türkiye’de kadına uygulanan şiddetin sebebi olarak kadınların uygunsuz davranışları gösterilmektedir. Erkekler eşlerinden kendilerine karşı saygılı davranılması gibi bir beklenti içerisindedirler ve saygısızlıkla karşılaştıklarında şiddetin meşru olduğunu düşünmektedirler (Başaran 2002).

    Bireyin davranışlarından bağımsız olarak maruz kaldığı şiddet, çocukluk yaşantılarıyla bağdaştırılabilir. Giyim tarzından, yaptığı yemeğin lezzetine kadar her türlü olayın kadına yönelik şiddete sebep olduğu gösterilebilir. Mağdur bu gibi olaylarda başına gelenleri çocukluğu ve ebeveynlerinin tepkileri ile özdeşleştirir. Şiddete uğrayan birey, kendisini yaptığı kötü bir davranış sebebiyle aile tarafından cezalandırılan çocuk gibi hisseder (Ulutaşdemir, 2002; Vahip, 2002; Günay, Çınar ve Keskin 1999).

    Çocuğa Yönelik Şiddet

    Aile içindeki şiddete görsel ya da işitsel olarak maruz kalan çocuklara sessiz, unutulmuş ya da görünmez kurbanlar adı verilmektedir. Bu çocuklar duygusal kötüye kullanılma kategorisine alınmaktadır. Doğrudan şiddete maruz kalmasalar da bu çocuklar diğer kötüye kullanılmış ya da ihmal edilmiş çocuklarla aynı belirtiyi göstermektedir (Edleson 1999).

    Ebeveynler arasındaki şiddete herhangi bir şekilde tanık olan çocuklar direkt olarak şiddete maruz kalmasa bile saldırganlıklarında artma uyku, yemek yeme ve kilo ile ilgili sorunlarda dahil olmak üzere çok sayıda sağlık ve davranış sorunları olabilir (Türkbay ve Söhmen 1999).

    Çocukta şiddet davranışlarının ilk belirtileri umursamazlık şeklinde kendini göstermektedir (Dixone ve Browne 2003). Çocuk arkadaşlarına, kardeşine, hayvanlara karşı zalimce davranır fakat sonuçlarından dolayı acı çekmez. Zaman geçtikçe çocuk kendini diğer arkadaşlarında uzaklaştırır ve sosyal ilişkilerini sınırlandırır (Risetock 1995; akt. Ünal 2005).

    Çocuğun aile içindeki şiddetten etkilenmesi annenin dövülmesi bittikten sonrada devam etmektedir. Bu çocuklar yardıma muhtaç olan, yaralanmış bir anneyle baş başa kalıp onun bakımıyla ilgilenmek zorunda kalmıştır. Annesine yardımcı olamayan çocuk yetersizlik, acizlik duygularına kapılmaktadır. Bu olay sadece bir fiziki bakım üstlenme durumu ya da şiddet gören annenin yeterli annelik yeteneklerini ve sorumluluklarını kaybetmesinden dolayı ihmale uğrama ile de sınırlı değildir (Bayındır 2010).

    İçselleştirilen öfke, korku ve çökkünlük duyguları kişinin tutum ve davranışlarını yaşam boyu etkilemektedir. Şiddet ve ihmal sonucu oluşan gelişimsel yapı çoğu kez yine çeşitli biçimleriyle şiddeti doğuran bir saldırganlık kaynağıdır (Vahip, 2002).

    Çocuk şiddet gördüğü aile ortamındaki çökkünlük duygularını içselleştirmektedir. Duygusal olarak çökmüş bir anneden psikolojik olarak ayrılmak ve bireyleşmek çocuk için iki ayrı zorluk taşır. Birincisi anne faktörünü yeterli ölçüde tam olarak doyamayan çocuk tam olarak ne istediğini bilemeden anneye daha bağlanır. İkincisi duygusal olarak çökmüş bir anneyi kendi haline bırakıp da kendi yoluna gidemez, bundan suçluluk duyar (Bayındır 2010, Özmen 2004).

    Şiddet sorununun can alıcı noktalarından biri kuşaktan kuşağa aktarılma özelliğidir. Aile içinde şiddete maruz kalan çocukların çoğu büyüdüklerinde şiddet uygulayan eşlere ya da anne babalara dönüşmeseler de, şiddet uygulayan yetişkinlerinin büyük bölümü çocuklukta aile içi şiddete maruz kalmıştır (Kaufman ve Zigler, 1987).

    Aile içinde erkek çocuk öğrendiği şiddeti ileride eşine ya da çocuklarına uygulayabilmekte kız çocuk ise baba evinde gördüğü ve içselleştirdiği şiddeti eşi ile yaşadığında olağan karşılamaktadır. Aile içinde şiddet ortamında yaşayan kız çocuk için şiddet olgusu katlanılması gereken cinsiyet rolünün bir parçası olarak kabul edilmektedir (Karaduman Uyanık ve Karakaya, 1993).

    Çocuğa uygulanan şiddetin sebebinin genellikle çocuğun davranışı olduğu belirtmekte, söz dinlememe, yaramazlık, saygısızlık, çocuğun yüksek istekleri adı altında şiddete bahane yaratılmaktadır. (Taner ve Gökler 2004).Ailede ilgisizlik, sevgisizlik, iletişim kopukluğu gibi nedenler ve anne babanın depresyonda olması ya da mental rahatsızlıklar da çocuk şiddeti için risk oluşturmaktadır (Şahin ve Beyazova, 2001).

    Aile içerisinde yaşanan şiddet depresyon, insan ilişkilerinde başarısızlık, uyku, yemek problemleri gibi sorunlara neden olmaktadır. Büyüdüğü evde şiddete doğrudan ya da dolaylı yoldan maruz kalan çocuk yakın arkadaşlık ilişkileri kuramamakta, saldırgan davranmakta, özsaygısını kaybetmekte, fiziksel ve psikolojik açıdan yıpranmaktadır (Demir Akça, Akça ve Sönmez, 2016).

    Şiddetin önlenmesi toplumların böyle bir sorunun varlığını ve bu sorunun şiddet mağdurları üzerindeki etkisinden haberdar olması ile başlar. Aile içi şiddetin varlığını ve bunun aile için oluşturduğu riskleri kabul etmek, şiddet karşısında sağlıklı bir yardım sisteminin oluşturulabilmesi için vazgeçilmezdir (Aktaş, 2007).

  • Hiperaktivite Dikkat Eksikliği ve İnternet

    Hiperaktivite Dikkat Eksikliği ve İnternet

    Hiperaktivite yani ’ aşırı hareketlilik’ dediğimiz zaman ailelerin aklına iyi veya kötü bir sürü şey gelebilir ki çevremize baktığımız amanda çocuk veya yetişkin olarak çok hareketli insanları son zamanlarda çok daha fazla görebilir hale geldik. Bunların hepsine hiperaktivite diyebilirmiyiz? Ya da her hareketli çocuk hiperaktif çocuk mudur? Son yıllarda ailelerin çok korktukları bir durum haline gelen hiperaktiviteyi bir bozukluk olarak görmemiz onun korkulacak bir davranış olarak görmemize de neden olmaktadır. Ancak ailelerin ve toplumun şunu idrak etmesi gerekir ki hiperaktiviteyi bir bozukluk olarak değil bir farklılık olarak görürsek hem buna yaklaşımımız açısından hem de bununla baş etmemiz açısından bizim için çok daha kolay olacaktır.

    Her on kişiden birinde görülen hiperaktivite ve dikkat eksikliğini çocuklarımız için bir avantaj olmadığı gibi çok önemli bir sorun olarak da görmek doru değildir. Doğru teşhis ve tedavi ile çözümü olan hiperaktivite ve dikkat eksikliği için ailelerin en önemli yapmaları gereken şey bu alanda uzman kişilerden yardım almalarıdır. Bu problemle zamanla geçer ben de böyleydim ileriki yaşlarda düzeldim ya da evde biz bunun çaresine bakabiliriz gibi çözümler aranması hem tedaviyi daha zorlaştıracağı gibi aileleri de çok daha fazla yoracaktır. Anne babaların eğitimci ve öğretmenlerin bu durumu erkenden tanıması ve yönlendirme yapmaları sonradan oluşabilecek alışkanlıklar ve sorunlar için erken bir müdahale olacaktır.

    Uzun vadede başarısızlık madde bağımlılığı suça eğilim ve sosyal problemler yaşayan kişilerin tadavi edilmememiş hiperaktif kişiler olma olasılıkları vardır. Uygun tedavi edilmediğinde ve doğru yönlendirmeler yapılmadığında işlevsellik kaybettiren bu durumun zamanında müdahele edilmesi gerekir. Hiperaktif olan kişilere çoğu zaman başka bazı problemlerde eşlik edebilir. Öğrenme güçlüğü davranım bozukluğu karşı gelme bozukluğu duygudurum ve anksiyete bozuklukları dikkat eksiklikleri en sık görülen problemlerdir.

    Halk arasında hareketli çocuk çok daha zeki olur gibi yanlış ancak doğru da diyebileceğimiz bir kanaat vardır. Her çocukta az çok hareketlilik vardır ancak bir çocuğa  hiperaktivite tanısı konması için çocuğun çok iyi incelenmesi gerekir. Ders başarısı düşük  aynı zamanda çok da hareketli olan bir çocuğu hemen hiperaktivite kılıfına sokmamak gerekir.  Bir çok çocuk ders çalışmaktan okula gitmekten kitap okumaktan ve ödev yapmaktan hoşlanmaz öncelikle çocuğun ders çalışmak istememesinin nedenleri dikkat eksikliği mi öğrenme güçlüğü mü ya da zeka kapasitesi düşüklüğünden mi kaynaklanıyor ona bakılması gerekir. Yine eğer çocuk üstün zekalı ise dersi çok daha kolay anlayacağından dolayı dersten çok çabuk sıkılacak ve derse karşı kayıtsız ve ilgisiz kalacağından dolayı da başarısız olabilir. Bunu da hiperaktivite olarak değerlendirmemek gerekir. Yine çocukların hareketli olmasını yaşa uygun olarak da değerlendirmek gerekir.  Kontrolsüz hareketliliği bulunan ve ya oturması gereken yerde oturmayan sürekli hareket halinde bulunan çocuklarda da hiperaktivite riskinden söz edilebilir. Her çocuk hareketlidir ancak sınıfta oturup dersini dinleyebilir ve sorumluluklarını yerine getirebilir  ancak hiperaktivitesi bulunan çocuklarda bu durum çok zor olduğu gibi bunu yapamadığı için de problem oluşturur. Dersleri oturup dinliyormuş gibi yapar ancak bedeni sınıfta olmasına rağmen kendisi hayal aleminde dolaşır. Bu aynı durumu dikkat dağınıklığı olan çocuklarda  da görebiliriz. Anne babadan yetersizi davranış eğitimi almış terbiye yönünden iyi eğitilmemiş söz dinlemeyen kontrolsüz davranışlar sergileyen kuralları çiğneyen anne babaya karşı gelen çocuklarda da ders çalışması zordur. Ancak bu tür çocuklar ile hiperaktivitesi olan çocukları birbirinden ayırt etmek gerekir ki bu çoçuklara farklı bir yaklaşım hiperaktivitesi olan çocuklara farklı bir yaklaşık ile sorunların üstesinden gelebiliriz.

    Hiperaktivitenin de 3 tipi vardır

    Dikkat eksikliği önde olan hiperaktivite

    Hiperaktivitesi önde olan hiperaktivite

    Her ikisinin de bir arada bulunduğu

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivitenin bir arada bulunması  en sık görülen bir davranış problemidir. Ve erkek çocuklarında kız çocuklarına nazaran çok daha fazla rastlanır. Dikkkat eksikliği ve hiperaktiviteye neden olan   tek bir sebep söylemek doğru olmaz. Ancak söyleyebileceğimiz en önemli neden genetik geçiştir. Yine hamililikte yaşanan travma alkol sigara kullanımı ve erken bebeklik döneminde ki bazı hastalıklar sonucu oluşan beynin hasar görmesi gibi nedenlerden dolayı da olabileceği ortaya atılan görüşler arasındadır.

             Anne babaların en çok şikayet ettikleri nokta okul öncesi dönemde çok hareketli kapıya pencereye tırmanıyor başına birşey gelmesinden çok  korkuyoruz. Okul dönemine geçildiği zaman ise diğer çocukların canını yakıyor hayvanlara zarar veriyor eşyaları kırıp döküyor hiç ders çalışmıyor dersten çabuk sıkılıyor gibi sorunlar olurken ergenlik dönemde sınavlarda çok fazla hata yapıyor inişli çıkışlı bir ders başarısı var derste konuşuyor gibi sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını söylemektedirler.

              Bir çocuk hareketli olmasa da çabuk sıkılma dikkatini devam ettirememe  dikkatinin çabuk dağılması uzun süre dinleyememe dikkatini ayrıntılara verememe dikkatsizce hatalar yapma derslere karşı ilgisizlik gibi sorunlar yaşayabilir.  Ayrıca eşya kaybetme unutkanlık uzun süre dinleyememe dikkat gerektiren görevlerden kaçınma gibi belirtiler de var ise dikkat eksikliğinin ön planda olduğu bir hiperaktiviteden söz edebiliriz.veya hiperaktivitenin olmadığı bir dikkat eksikilği de söz konusu olabilir. Ancak tersi bir durum söz konusu ise çok dikkatli ancak aşırı hareketli ve dürtüsel ise sadece hiperaktiviteden bahsedilebilir. Bu çocuklar kıpır kıpırdır. Sanki bir motor takılmış gibi hareket ederler. Uzun süre bir yerde duramazlar. Çabuk sıkılırlar. Enerjik ve aktif bir yapıları vardır.  Dürtüsellik belirtileri olarak da çok konuşurlar. Konuşma aralarına çok girerler. Soru daha sorulmadan cevaplamaya çalışır bir türlü sabredemezler.

             Monotonluk  hiperaktif çocukların mizaçlarına ters bir durumdur. Yenilik ve değişim onların sürekli yaşamak istediği bir durumdur. Bu çocuklar uzun süre TV izleyebilir bilgisayar oyunu karşısında saatlerce kalabilirler. Hiperaktif ve dikkatini yoğunlaştıramayan çocuklar kendi istedikleri sevdikleri ve ilgilerini çeken bir durum söz konusu olduğunda dikkatlerini çok uzun süre yoğunlaştırabilirler. Ancak bu durum onların hiperaktif olmadıklarını göstermez. Dikkat ve konsantrasyonları genellikle  zihinsel çaba gerektiren ve uzun süreli olan işlerde bozulur ve bu işlerin başında uzun süre kalamazlar. TV ve bilgisayar başında uzun süre kalmak renk ışık görüntü sürekli değiştiği için ve ekranda sürekli bir hareket olması hiperaktif çocukların dikkatlerinin dağılmasını önlemektedir. Bundan dolayı bu çocukların bilgisayar başında çok fazla kalmaları dikkat sürelerinin fazla olması ile alakalı değildir. Aynı zamanda bazı bilgisayar oyunları hiperaktif çocukların ödül mekanizmalarına hitap eder. Bu çocuklar ödül almayı ve buna bağlı olarak sıkılmaktan kurtulmayı düşünürler. Burada kontrol tamamen çocuktadır. İstediği zaman düğmeye basabilir bilgisayarı kapatabilir ya da başka bir oyuna geçebilir. Yani başkalarının belirlediği bir aktivite içinde değil kendi kurallarını koyduğu zamanını kendisinin belirlediği bir aktivitenin içinde olduğu için sıkılması zor olduğundan konsantrasyonu da yüksektir. Bundan dolayı da bu çocuklar derlerde gösteremedikleri başarıları  sanal alemde görerek burada tatmin olmaları bu çocuklarda internet bağımlılığını da artırmaktadır. Derslerde ne kadar başarısız olurlar ise bağımlılıkları da bir o kadar artarak devam edecektir. Bilgisayar başında saatlerini sessiz bir şekilde geçiren çocuk başta anne ve babanın rahatlamasını sağlayabilir ancak kısa vadede huzur getiren bu aktivite anne babaya uzun vade de bu sorun internet bağımlılığı olarak geri dönecektir. Pasif bir şekilde internette saatlerini harcayan çocuk enerjisini dışarı atamadığı için daha saldırgan huysuz agresif ve hırçın olur. Bu çocuklar içlerinde biriken enerjiyi sanal ortamda atmak yerine yüzme futbol basketbol vb gibi spor dallarında olmalı ki biriken enerji sağlıklı bir şekilde dışarı Atılsın. Yoksa şiddet kumar cinsellik gibi olumsuz ortamların bulunduğu sanal alemde hiperaktif çocuklar diğer çocuklara nazaran çok daha büyük bir tehdit altındadırlar ve onlara nazaran çok daha fazla olumsuzluk teşkil eder.

  • Cinsiyet Kimliği Bozukluğu

    Cinsiyet Kimliği Bozukluğu

    Cinsiyet kimliği bozukluğu ya da cinsiyet boşluğu yaşayan çocukta kendini gerçek manada erkek hissetmek kız çocukları için de kadın hissetmek konusunda bir şeyler eksiktir. Çocuğunuzun davranışları ile ilgili endişeleriniz mi var? Çocuğunuzun cinsiyet karmaşası gösterdiğinden şüpheleniyor musunuz? Çocuklukta cinsiyet kimlik bozukluğuna işaret eden bazı durumları Amerikan Psikiyatri Derneği (APA) tarafından aşağıdaki gibi sıralanmıştır. Klinik uzmanlar bu beş göstergeyi, çocuğun bu rahatsızlığa sahip olup olmadığını belirlemede kullanırlar.

    1. Israrla tekrarlanan karşı cins olma isteği ya da öyle olduğuna inanma durumu.

    2. Erkeklerde karşı cinsin kıyafetini giyme ya da feminen giyim tarzını taklit etme. Kızlarda ise sadece stereotipik olarak maskülen olan kıyafetleri giymede ısrarcı olma.

    3. Taklide dayalı hayali oyunlarda güçlü bir biçimde süregelen karcı cins rollerini tercih etme ve sürekli karşı cinsten olma fantezileri kurmak.

    4. Stereotipik olarak karşı cinse ait olan oyun ve eğlencelere katılmak için yoğun arzular besleme.

    5. Oyun arkadaşlarını ısrarla karşı cinsten seçmek.

    Karşıt cinsiyet davranışları okul öncesi dönemde 2-4 yaş arasında başlar. Dr Richard Green’in araştırmalarına göre karşı cinsin elbiselerini giymek de ilk işaretlerden biridir. Cinsiyet karmaşası yaşayan erkek çocuklarında hareketli oyunlardan korkma erkek çocukları ile oynamada isteksizlik, diğer erkeklerin yanında çıplak durmaktan utanma, kadınların yanında çıplak durmaktan utanmama, baba ile ilişkilerde ve babaya bağlanmada güvensizlik ve anneye aşırı bağlanma.

    Eğer çocuğunuz karşı cinsin aktivitelerine ve giyim kuşamına ilgi gösteriyorsa oyunlarını ve saplantılarını birbirinden ayırt etmeniz gerekir. Çocuğunuz karşı cinsin kıyafetlerini nadir olarak giyiniyorsa endişelenmenize gerek yok. Ancak çocuğunuz bunu sürekli yapıyorsa ve bazı şeyleri alışkanlık haline getiriyorsa endişelenmeniz gerekir. Örneğin erkek bir çocuk annesinin makyaj malzemelerini kullanmaya başlamışsa, erkek çocuklarından ve onların oyunlarından kaçınıyor ve kız çocukları ile oynamakta ısrar ediyorsa sonrasında tiz bir sesle konuşmaya çalışıyorsa, kızların yürüyüşlerini duruşlarını abartılı bir şekilde taklit ediyorsa kadınsı eşyalara karşı saplantılı bir ilgi oluşturmuş ise, kız kardeşinden ve annesinden daha feminen davranıyorsa çocuğunuz için endişelenebilirsiniz.

    Cinsiyet karmaşası yaşayan çocuktan bir insan resmi çizmesi istendiğinde öncelikle bir kadın resmi çizecektir. Sonra belki bir erkek resmi çizecektir. Çocuğun çizdiği kız veya kadın resmi pembe ve kırmızı gibi göz alıcı renklerle boyanmış, ayrıntılı ve büyük resimlerdir. Çocuğun yaptığı erkek resmi ise zayıf, küçük, donuk ve genellikle çöpten adam şeklindedir. Bütün bu resimler çocuğun gerçeklik algısını temsil eder.

                Cinsel kimliğini güçlendirmekte olan normal bir erkek çocuk, kız çocuklarla birlikte olmayı reddeder. Özellikle 6-11 yaş arası erkek çocuklar karşı cinsten arkadaş istemezler ve ‘‘Kızlardan nefret ediyorum’’ derler. Kızlar ise ‘’Erkekler çok aptal onları aramızda istemeyiz, erkekler çok uyuz’’ gibi düşüncelerini dile getirirler.  Bu yaşlardaki çocuklar cinsiyet rollerinde çok katı ve stereotipik davranırlar. Bu cinsiyetçilik sağlıklı ve normal bir cinsiyet özdeşimi sürecinin bir parçasıdır.

                   Bu sağlıklı kız ve erkek çocuklar cinsiyet kimliklerini pekiştirmek için aynı cinsten yakın arkadaşlar edinirler. Böylece yeni edinilmiş olan erkeklik ve kızlık hisleri sağlam bir zemin üzerine inşa edilecektir.

                 Bir çocuğun dişilik ve erkeklik hisleri, özellikle de çocuk küçükse belli belirsiz bir fikirden ötedir. Cinsiyet derin bir duygusal değer taşır. Araştırmacılar, erkek çocuklara kız olup olmadıkları sorulduğunda, kızlara ise erek olup olmadıkları sorulduğunda birçok çocuğun oldukça güçlü tepki verdiğini, bazılarının bu soruyu eğlenceli bulduğu, bazılarının da kızıp gücendiğini belirtmişleridir. Tepki vermeyen çocuklar tepki veren çocuklara göre daha az sağlıklıdırlar.

                 Ergenlik döneminde ise durum değişir. Çünkü normal gelişim göstermiş bir erkek çocuk, kızların çekimine girmiştir. Onun için de kızlar artık önemsiz değildirler. Kızlar bir anda daha ilgi çekici, anlaşılması güç, romantik ve esrarlı hale gelmiştir.

                 Anneler erkek bir çocuğun sağlıklı bir cinsiyet gelişiminde önemli rol oynarlar. İlgisiz babaları olduğu durumlarda anne tüm ilgiyi oğluna yönlendirmiştir ve bebeklikten itibaren çocuk rol model olarak anneyi görmektedir çocuktaki bazı mizaç yatkınlığı da annenin sağlıksız tutumundan dolayı sağlıklı bir cinsiyet geliştirmesini engeller.

                   Erkek çocukların cinsiyet gelişimi için anneler üç şekilde davranabilirler.

    1. Anne oğul ilişkisine dikkat edilmeli. Anneler oğulları ile aşırı yakın bir ilişki geliştirmemeye dikkat etmelidir. Eşi ile duygusal yönden güvenli bir ilişki geliştiremeyen  anne duygusal ihtiyaçlarını karşılamak için farkında olmadan oğluna sağlıksız ve aşırı bir biçimde bağlanabilir. Bu durumda anne ihtiyaçlarını karşılıyor olsa da bu oğlu için çok da iyi bir gelişme değildir.

    2. Erkeksi özdeşim desteklenmeli. Anneler oğullarının erkeksiliğini onaylamak için daha fazla gayret sarf etmelidir.

    3. Çocuk için bir baba figürünün olması. Baba yok ise  veya bu ihtiyacı karşılayamıyorsa büyük ağabey, dede, dayı ,amca gibi başka bir yakını tarafından karşılanmalı. Annenin çocuğa ‘’Erkeklerin aile hayatında önemsiz unsurlar olduklarını ve ikisinin birlikte her şeyin üstesinden gelebileceği’’ mesajı çok yıkıcı olabilir.

       Oğulları ile daha yakın ilişki ve CKB ‘nin önüne geçmek için babalar için de dört aktivite faydalı olacaktır.

    1. Baba ile güreşerek oynanan oyunlar

    2. Babaları ile birlikte banyo yapmak

    3. Baba ve oğulun evin dışında aktiviteler yapması. Kısa gezintiler, markete gitmek, benzin almak gibi.

    4. Yatma zamanı geldiğinde çocuğu yerine yatıracak kişi baba olmalıdır.

    Ebeveyn olarak çocuğunuzun cinsiyetine uygun davranışlarını güçlendirmek ve geliştirmek için olumlu teşvik cezalandırmadan çok daha aktif bir yoldur. Abartılı feminen davranışların önüne geçmek istiyorsanız açık, tutarlı ve suçlayıcı olmayan bir dil kullanmalısınız. Mümkünse güvendiğiniz bir psikoterapist ile çalışın. Çocuğunuzun etrafında aynı cinsten olumlu bir rol modeli yoksa çocuğunuz  karşıt cinsiyet davranışlarını benimserken kendini güvende hissetmeyebilir. Çocuğunuz bir kadın ve ya bir erkek olmanın çekici ve arzu edilebilir bir şey olduğunu hissetmeli.

  • Narsisizm

    Narsisizm

    Narsisizm kibirlilik kendini beğenmişlik azamet gösterişlilik ve benmerkezcilik olarak da isimlendirebiliriz.

    Narsisizmin ana özelliği benlik hakkında aşırı olumlu ve abartılı bir kanıya sahip olmaktır. Yüksek seviyede narsist insanlar toplumsal statü, güzel görünüm, zeka ve yaratıcılıkta başkalarından çok daha iyi oldukları inancındadırlar. Ama bu doğru değildir bu sadece onların bir yanılsamasıdır. Nesnel olarak yapılan ölçümlere göre de kabiliyet ve zekaları diğer herkes gibidir. Bununla birlikte narsistler kendilerini temelde diğer insanlardan üstün olarak görürler. Onlar çok özeldir her şeye hakları vardır ve eşsizdirler. Tipik bir narsist ile yalnızca özsaygısı yüksek olan insanlar arasında ki fark şudur ki özsaygısı yüksek olan kişi ilişkilere ve insanlara değer verir narsist bir kişi ise başka insanlarla duygusal açıdan sıcak ilgili ve sevgi dolu yakın bir ilişki kurmaktan yoksundur. Narsist insanlar özünde dengesiz bir kişilik, gösterişli şişirilmiş bir benlik bilinci ile başkalarıyla derin ilişkiler kurabilme duygularından yoksundur.

    Narsistler başkalarından daha zeki daha iyi görünümlü ve daha önemli olduklarını ama daha ahlaklı daha ilgili ve daha sevecen olmanın şart olmadığını düşünürler. Dünyadaki en nazik en düşünceli insan olmakla övünmezler ama başarıları ya da seksi oldukları ile gururlanabilirler. Narsisizm hakkındaki mevcut bilgilerin çoğunun temelinde narsistlerin içten içe düşük özsaygılı olduğu yanılgısı yaygındır.  Oysa ki narsisizm düşük özsaygı ya da kendinden derinden nefret etmek ile ilgili değildir. Narsisizm başkaları ile yakınlığa ve duygusal samimiyete karşı nötrden olumsuza doğru giden bir tutumla birlikte bireysel başarı alanlarında kendine güvenle ilgisi vardır.

    Narsistler eleştirileri kaldırmakta ve hatalarından ders almakta oldukça kötüdürler. Ayrıca kusurları için kendileri hariç herkesi ve her şeyi suçlamayı severler.  İkinci olarak kendilerini geliştirmek için gereken motivasyondan da yoksundurlar. Çünkü bunu çoktan başardıklarını inanırlar. Zaten yetenekli doğduysanız çalışıp didinmeye ne  gerek var ki anlayışı hakimdir. Ancak tek başına özgüven iyi bir performans getirmeyebilir. Narsisizm, hayali başarılar için büyük bir yardımcıdır ancak gerçek başarılar için bu durum geçerli değildir.

    Ayrıca narsistler sosyal medyada, sosyal paylaşım sitelerinde çok aktif olmalarının yanı sıra bu alanda çok da başarılıdırlar. Bu sitelerin yapısına baktığımızda  da narsisitlerin kendini tanıtma gururlarını okşayan fotoğraflarını seçme ve paylaşma en çok arkadaşa sahip olmak gibi beceriler bu siteler tarafından ödüllendirilmesi narsisitlerin narsisizm duygularının da daha yukarı boyutta yaşamalarına da neden olur.  

    Narsisitler başka insanlarla geçinmekte çoğunlukla sorun yaşarlar. Sosyal medyada birileri ile arkadaş olmak, o kişilerle derin ve duygusal açıdan yakın bir ilişki içerisine girdiğiniz anlamına gelmez ki sosyal medya arkadaşlıkları yüzeysel ve çok da samimi olmayan ilişkilerdir. Narsistler için sosyal medya arkadaşlıkları kaç kişinin kendisini takip ettiğini ve kendisini tanıdığını söyleme ihtiyacının bir tezahürüdür.  Daha çok sayıda arkadaşa sahip olmak bir statü ve beğenilme sembolüdür. Sosyal medyada yalnızca beş arkadaşınızın olması utanç vericidir oysa ki gerçek hayatta yakın olduğumuz beş kişinin olması çok şanslı biri olduğumuzun göstergesidir.

    Narsisitler kendilerinin çok çekici güzel ve yakışıklı olduklarına inanırlar bu da bize bildiğimiz Yunan efsanesini doğrular niteliktedir. Narsisitler için güzel görünmek dikkat çekmenin  statü ve popüleriteyi elde etmenin, kusursuz beyaz dişlere ,muhteşem saçlara, yeni bir spor arabaya, çekici bir sevgiliye sahip olmak hep aynı psikolojik işleve yani başkalarına karşı daha havalı daha popüler ya da çok daha önemli olduğunuzu inandırmaya hizmet ediyor

             Sağlıklı bir insanda var olan kendini sevmek ve kabullenmek duygusu narsist bir insanda abartılı bir sevgi ve kendini yüceltme olarak gözlemlenir. Kendinizi seviyorsanız başkalarını da seversiniz dolayısıyla saldırgan olmazsınız düşüncesi yaygındır. Ancak bu durum narsistler  için geçerli değildir onlar tam anlamıyla saldırgandırlar kendilerini çok sevdiklerinden onların ihtiyaçları herşeyin ve herkesin ihtiyaçlarından öncelikli olarak görürler. Başkalarının kederleri ile empati kuramazlar ve genellikle hak ettikleri saygıyı görmediklerini düşündükleri için de saldırgan tavırlar sergilerler.  

                 Narsistlerden uzak durmak ya da onları idare etmek ile onları değiştirmeye çalışmak farklı şeylerdir. Narsistler çok nadir değişirler, özellikle de ilişkilerde. Fakat ara sıra birini değiştirmeye çalışmak da bir seçenek olabilir. Müthiş bir satış elemanı olan ancak ekip çalışmasında sıkıntı yaşayan bir çalışanınız ya da çok iyi maddi imkanları olan ama sıcaklık ve sevecenlik göstermeyen bir eşiniz olabilir. Burada narsist bir kişinin şişirilmiş benlik algısına meydan okumayın ancak bunun yerine narsist biri kişilikte ki erdem şefkat ve inceliği teşvik etmeyi deneyin. Bu yöntem bir tehdit olarak algılanmayacaktır ve narsisit kişinin davranışlarını olumlu yönde değiştirme potansiyelini belki açığa çıkaracaktır.