Kategori: Psikoloji

  • Çocuklarda Alt ve Yatak Islatma

    Çocuklarda Alt ve Yatak Islatma

    Çocuklar denilse de 20li yaşlara kadar görülebilmektedir. Genelde iki grup halinde gözlemlenmektedir. Her gün alt ıslatma yaşayan ve travma sonrası kaynaklanan alt ıslatma gözlemlenir. Örnek vermek gerekirse; okula başlama, kardeş doğumu, ölümler, kazalar vb. gibi durumlara bağlı gerçekleşebilmektedir.

    Hayattaki büyük bir değişiklikten sonra başladıysa burada daha rahatsız olunacağı düşünülmektedir. Bir hafta alt ıslatma var bir hafta yok ya da bir gün var bir gün yok şeklinde gözlemlenebilir. Aynı gece içerisinde 3-5-6 kere de alt ıslatma görülebilir. Her altını ıslatan çocuğun illa ki psikolojik bir problemi olmak zorunda değildir. Bu sebeple psikoloğa alt ıslatma şikâyetiyle gelen aileyi öncelikle doktora yönlendirmek verilebilecek en doğru karardır. Merkezi sinir sistemine ilişik olarak idrar torbasının dolduğunu idrak edemeyen çocuğun altına kaçırması muhtemeldir. Merkezi sinir sisteminde bir kopukluk söz konusu ise; çocuk idrar kesesi dolduğunda refleks olarak idrarını bırakacak ve bunun farkına varamayacaktır.

    Normal koşullarda 5 yaşını tamamlamış bir çocuğun geceleri yatağını ıslatmaması gerekir. Araştırmalar göstermektedir ki her 100 çocuğun 15inde bu problem gözlemlenmektedir. Uzmanların açıklamalarına göre; genetik faktörlere de dayandığı söylenmektedir. Eğer ki anne ya da babada da böyle bir sorun görülmüşse, çocukta da olması olasıdır. Eğer hem annede hem de babada varsa çocukta görülme olasılığı 3-4 kat olduğu söylenmektedir. Anne ya da babanın bu sorunu atlattıkları yaş ile çocuğun da bu sorunu atlatma yaşı çoğu zaman paralel seyretmektedir.

    Belli başlı temel faktörler iyice değerlendirilmeli ve ona göre bir tedavi planlaması gerçekleştirilmelidir. Eğer fizyolojik olarak herhangi bir bulguya rastlanmıyorsa, psikoloğa gitmek gerekebilmektedir. Yukarıda da bahsedildiği gibi travmalara bağlı olarak gözlemlenen durumların olmasının yanı sıra özellikle de zaman zaman gerek gece yatak ıslatması gerekse herhangi bir mekânda ya d a konumda da çocuk altını ıslatabilir. Kimi zaman kendilerince tepki koymak adına böyle bir davranış sergileyebilirler.

  • Çocuklarda Özgüven Eksikliği ve Çözüm Yolları

    Çocuklarda Özgüven Eksikliği ve Çözüm Yolları

    Özgüven duygusu 0-6 yaş arasında ailesel yaşantılardan kazanılır. Maalesef bu yaşlarda ebeveynler “Daha çok küçük, bizim korumamıza ihtiyacı var.” diye düşünerek fazla koruyucu ve baskıcı olabiliyorlar. Hâlbuki burada korumanın sınırı çok önemlidir. Gerekli koruma ve sevgi tabi ki çocuk gelişimi için çok faydalıdır; fakat sınırını aşan baskıcı tutum, çocuklardaki özgüven duygusunu azaltmaktadır. Özgüven, belli bir düzeye ulaşıncaya kadar gelişir; genellikle 10 yaşında özgüvenin gelişimi tamamlanır ve bir süre sonra, ergenlik döneminde çocuk özgüvenini test etmeye başlar. Çocukların özgüvenini en çok etkileyen kaynak anne-babadır.

    Çünkü çocuklar ilk yıllarını, onları çevreleyen yetişkinlerin kendileri hakkındaki düşüncelerinin bombardımanı altında geçirirler, sonraki yıllarda da bu duyduklarını kendi davranışlarına yansıtmaya başlarlar. Anne-babadan sonra çocuğun özgüveninde en büyük etkiyi yapan öğretmenleridir. Sonra da yaygın inanışın tersine akranlarıdır.

    Sağlıklı Bir Özgüven Duygusu Geliştirmiş Olan Çocuklar;

    · Hem derslerde, hem ders dışı konularda kendilerini yeterli bulurlar.

    · Bir şeyi başarmada kendilerine güven duyarlar, çözüm üretmeye yönelik çaba harcarlar.

    · Okul, öğretmenleri ve arkadaşları hakkında olumlu duyguları vardır.

    Özgüvenleri Yaralanmış Çocuklar İse,

    · Toplumca kabul edilmeyen alışkanlıkları edinmede arkadaş baskısından daha çok etkilenirler, sosyal başarıları daha azdır.

    ·         Daha içe kapanık ve kaygılıdırlar.

    ·         Bir işi başarmak, bir soruna çözüm bulmak konusunda kendilerine güvenleri düşüktür, bir başkasının destek ve onayını beklerler.

    ·         Kendilerini sürekli eleştirirler, olumsuz duygu ve düşünceleri kendilerine yöneltirler. Var olan potansiyellerini başarıya dönüştüremezler.

    ·         Depresyona daha yatkındırlar.

    Özgüveni düşük olan çocuk, birazdan anlatacaklarım gibi davranıyorsa kendisine ve çevresine karşı güven duygusunun gelişimi için anne babanın desteğine ihtiyacı vardır.

    ·         Okul, öğrenme, arkadaş ilişkileri gibi önemli konularda kendine güvensizlik duyuyorsa,

    ·         Başkalarına sözel ya da fiziksel olarak kaba davranmaya başladıysa,

    ·         Yeni şeyler denemekten çekiniyorsa, Doğal kabul edilebilecek düzeyin üzerinde olumlu veya olumsuz davranışlarıyla dikkat çekmek için aşırı çaba harcıyorsa,

    ·         Sürekli, onu sevmediğinizi ya da istediği kadar övmediğinizi düşünüyorsa,

    Çocuğun özgüvenini geliştirmek için anne ve baba ona nasıl yardım edebilir?

    Çocuğa sınırların belli olduğu ve sevginin açıkça ifade edildiği olumlu bir ev yaşamı sağlanmalıdır. Böyle bir ev ortamında yetişen çocuğun, hem akademik, hem de kişisel özgüveninin temeli oluşturulmuştur. Başarıyla sonuçlanmasa bile çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, “Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum”, “İyi çalışman beni mutlu ediyor” gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir.

  • Özgül Öğrenme Güçlüğü

    Özgül Öğrenme Güçlüğü

    Zihinsel gelişimi “normal” olmasına karşın; okuma-yazma, aritmetik ve diğer akademik işlevlerde ortaya çıkan yaş ve sınıf düzeyinden beklenmeyen, yapısal ve gelişimsel bir sorundur. Ülkemizde henüz az tanınan bir bozukluk olması nedeniyle, aynı yaş ve sınıf düzeyindeki ilköğretim çağı çocukları arasında, okuma-yazma alanındaki akademik becerilerinde zihinsel düzeylerinden beklenmeyen güçlükler yaşayan çocuklar aynı zamanda, tanı, özgül tedavi ve eğitim programlarından yararlanma aşamalarında da sorunlar yaşamaktadırlar. Örgün öğretimde zorlanan, kendilerini yaşıtlarından farklı hisseden, anne-baba ve öğretmenleri ile ilişkileri bozulan çocukların kişilik gelişimleri de olumsuz etkilenmektedir. ÖÖG çok boyutlu bir bozukluktur. ÖÖG olan çocukların her biri diğerinden farklıdır, sorunları ve tedavileri de her çocuğun kendine özgüdür. Çocuğun yaşadığı başarısızlık ve hayal kırıklığı sonucunda, ÖÖG’ne sıklıkla duygusal, sosyal ve aile içi sorunlar da eşlik eder. Öğrenme, algılama, organize etme, depolama ve gerektiğinde bilgiyi göstermeyi içeren bilginin kazanılması işlevidir. Bu tanıma göre; bilgi önce beyne ulaşmalı (girdi), sonra organize edilmeli ve anlaşılmalı (bütünleme), ardından depolanmalı (bellek) ve gerektiğinde kullanılmalıdır (çıktı).

    — Girdi sorunları: Üç alt başlıkta inceleyecek olursak;

    1) Görsel Algı Sorunları

    2) İşitsel Algı Sorunları

    3) Dokunsal Algı Sorunları

    · Görsel Algı Sorunları

    Çocuk, yaşından beklenmeyecek düzeyde, harf ya da kelimeleri birbirine karıştırıyorsa, ters görüyorsa; “b” yerine “d”, “ev” yerine “ve” yazıyorsa harf, kelime ya da satır atlıyorsa, uzaklık, boyut, derinlik algılamada zorlanıyorsa; görsel algı sorunları yaşıyordur.

    · İşitsel Algı Sorunları

    Sesleri yanlış algılayıp, sesleri ayırt edemiyor veya birbirine odaklanamıyorsa, cümleleri eksik ya da yanlış algılıyorsa, işitsel algı sorunları vardır.

    · Dokunsal Algı Sorunları

    Dokunarak bir nesneyi tanımlayamıyor, şeklini, sayısını ayırt edemiyorsa dokunsal algı sorunları yaşıyordur.

     Bütünleme sorunları: Algılanan bilginin sıralanması, kullandığı ortama göre yorumlanması, önceki bilgilerle bağlantı kurulması ve anlam kazanmasına ilişkin, bir sorun varsa; çocuk, duyduğu ya da okuduğu bir öyküyü doğru sırada aktaramaz, harflerin dizgisini karıştırır, ayları-günleri sırasıyla sayamaz, öncesini sonrasını karıştırır. Kelimeleri kullanılış biçimlerine göre ayırt edemez, şakaları ve deyimleri anlamakta zorlanır. Yaşamını programlayamaz ve çevresini düzenleyemez.

     Bellek sorunları: Bilgiyi kısa süreli bellekten, uzun süreli belleğe kaydetmede bir sorun varsa; çocuk akşam ezberlediği şiiri sabah okuyamaz, sınıftan çıkarken aldığı ödevi, eve gelince unutur, az önce telefon eden kişinin notunu vermeyi unutur.

     Çıktı sorunları: ÖÖG olan çocuk, kazanılmış bilgi ve becerileri kullanmada sorun yaşıyorsa; kendiliğinden konuştuğunda, akıcı ve düzgün konuştuğu halde, sorulara yanıt verirken aynı beceriyi gösteremez ve tutuklaşır, konuyu geçiştirmeye çalışır. Yürürken, koşarken bir şeylere takılır, yalpalarlar. Çabuk yorulur, hatalı ve ağır yazarlar.

  • Kekeme Bozukluğu

    Kekeme Bozukluğu

    Çocuğun konuşmasının zamanlamasında ve akıcılığında bozulma söz konusudur. Seslerin ve hecelerin sık uzatılması ve tekrar edilmesi olabilir. Hece ve kelimeleri söylerken duraklama olabilir. Bazen söyleyemediği kelimeyi konuşmamak için çocuk başka kelimeler kullanmaya çalışabilir. Kelime yinelemeleri olabileceği gibi hece yinelemeleri de olabilir. Genelde 2-4 yaşları arasında olan kekemelik “normal” olarak karşılanır. Israr eden kekemeliklerde gerekli müdahalenin yapılması gerekir.

    Ailenin ÇOCUĞUN KEKEMELİĞİNE DİKKAT ÇEKMEMESİ önemlidir. Çocuk kekelemeye başladığında sanki normal konuşuyormuş gibi davranmak önemli bir noktadır. Eğer dikkat çekilirse, uyarılırsa çocuğun anksiyetesi daha da artar. Bu durum konuşmanın daha da bozulmasına neden olacaktır.

    Kekemelik durumunu değişik stres etkenlerinin, kaygı durumlarının, aşırı kontrolcü ebeveyn davranışlarının, yeni hayat aşamasında uyum güçlüklerinin kekemeliğin şiddetini arttırdığı konusunda klinik veriler mevcuttur.Belli bir yaştan sonra kekeleme için konuşma, nefes ve ritim egzersizleri verilir.

    FONOLOJİK BOZUKLUKLAR

    — Fonolojik bozukluğu kekelemeden ayırt etmek gerekir. Fonolojik bozuklukta bazı harflerin ve hecelerin telaffuz edilmesinde problem vardır. Fonolojik bozukluğun tedavisi de kekelemeye benzerdir. Ancak burada yaklaşım ve altta yatan psikopatoloji farklıdır.

    — “hafif” dereceli fonolojik bozuklukta çocuğun konuşması aile üyeleri tarafından anlaşılmasına rağmen çevre tarafından anlaşılmaz. “ağır” dereceli fonolojik bozuklukta ise; aile üyeleri tarafından da konuşma anlaşılamaz.

    — Fonolojik bozuklukta en sık R-S-K-Ş gibi harflerin telaffuz edilmesinde sorunlar vardır. Bu sorunlardan dolayı çocuk yaşıtları arasında uyum güçlükleri ile karşılaşabilir. Özellikle bu durumu fazla olan çocukların sosyalleşmelerinde sorun olabilir. Çocuk konuşma sorunundan dolayı çok fazla sosyal ortamlara girmek istemez, kendini toplum içerisinde ifade etmekten çekinir, bildiği halde derste kalkıp soruları cevaplamak istemez, kronik depresyon gelişebilir, arkadaş ilişkilerinde zorluklar yaşayabilir. Bütün bu nedenlerden dolayı fonolojik bozukluğu olan çocukların gerekli psikososyal desteğe ihtiyaçları vardır.

  • Şizofreni

    Şizofreni

    İnsanların merakla yaklaştıkları nasıl ve neden meydana geldiğini öğrenmek istedikleri bir hastalık ŞİZOFRENİ.

    Şizofreni, yeryüzündeki her yüz kişiden birini etkiliyor. Dünyada 60 milyon, Türkiye’de ise 600 bin şizofreni hastası bulunuyor.

    Alevlenme ve yatışma dönemleriyle kendini gösteren kronik bir psikiyatrik hastalıktır. Şizofreni de migren ya da epilepsi gibi bir beyin hastalığı olmakla beraber gerek ortaya çıkmasında gerekse nasıl bir gidiş göstereceğinde çevresel, psikolojik ve sosyal etkenlerin de rolü vardır. Diğer psikiyatrik bozukluklara göre şizofreni kişinin mesleki ve sosyal işlevselliğinde daha ciddi kayıplara yol açabilmektedir. Genellikle 15-25 yaş arasında başlar, ne kadar erken başlarsa hasta üzerindeki hasarı o kadar fazla olur.Daha çok erkeklerde görülen hastalık sürekli ilaç kullanımı gerektirmektedir.

    Şizofreni ne değildir?

    Kişilik bölünmesi demek değildir. Şizofreni erken bunama demek değildir. Aşı ve ilaç yoluyla korunmanın mümkün olduğu bir hastalık değildir. Şizofreni farklı ya da zıt duygular taşımak demek değildir.
     

    Psikoz Ne Demektir?

    Psikoz kişide gerçeği değerlendirme yetisinin belirli bir süre bozulduğu durumların genel adıdır. Bu durum karşısında; algı bozuklukları, dış dünyada olup bitenleri yanlış değerlendirme, rüyalarıyla gerçekliği ayırt edememe güçlüğü söz konusu olabilir. Şizofreni, psikotik bozukluklarının başlıcasıdır. Ancak madde kullanımı ya da tıbbi nedenlerden de psikotik belirtiler görülebilir. 

    Şizofreninin Belirtileri Nelerdir?

    Şizofreninin alevlenme ve yatışma dönemlerinde farklı belirti ve bulgular ön plana çıkar. Alevlenme döneminde özellikle düşünce ve algılama bozuklukları ön plana çıkar. Örneğin; kişi çevresindeki insanların ona karşı düşman olduğunu arkasından iş çevrildiğini ve herkesin kendisi hakkında konuştuğuna inanabilir. Bu düşünce bozukluğu değiştirilemez derecede güçlüyse hezeyan olarak tanımlanır. Kişinin çevresine karşı olan durumu da bu hatalı düşüncelerden etkilenir.  Öfke duymak, insanlardan kaçınmak ya da kavgacı olmak gibi. Ya da kişi orta da bir ses veya görüntü olmamasına karşın bunların varmış gibi olduğunu algılayabiliyor(halüsinasyonlar).Sadece kendinin duyduğu seslere yüksek sesle cevap verirse bu durum karşıdan sanki kendi kendine konuştuğu algılanabilir. Şizofreninin alevlenme belirtileri yatıştıktan sonra kişide günlük işleri yapmada isteksizlik, bize basit gelen sorunlar karşısında üstesinden gelmekte güçlük çekme. Genel olarak hayatla başa çıkmakta zorlanma Kişi ev içindeki sorumluluklarını yerine getiremeyebiliyor. Bu durum ev halkı tarafından tembellik olarak algılansa da bunlar şizofreninin temel belirtileridir.

    Sonuç olarak şizofreninin düşünmek, anlamak, sorun çözmek gibi birçok zihinsel işlevi bozabildiğini ve kişinin iş yaşantısını öğrenci ise okul başarısını ve bunların yanı sıra sosyal çevresini olumsuz etkilediğini söyleyebiliriz.

    Bu Belirtiler Her Hastada Görülür Mü?

    Her hastada tüm belirtiler görülmez. Hezeyanlar çoğu hastada görülürken, halüsinasyonlar da hastaların %70-80 kadarında görülebilir. Bazı hastalarda dağınık davranışlar ön plana çıkarken bazılarında ise; kendini çevreden soyutlama konuşmanın azalması dikkat bozuklukları daha ağırlıktadır.
     

    Hastalık En Çok Hangi Yaşlarda Başlar?

    Şizofreni genellikle genç yaşta, sıklıkla 18-25 yaş döneminde başlar. Bu aralığı 15-45 yaş olarak genişletmek de mümkündür. Ancak hastalığın erken belirtileri aylar hatta yıllar önce ortaya çıkar.

    Hastalığın İlk Belirtileri Nelerdir?

    Şizofrenin erken belirtileri ilk hastaneye başvurudan 2 yıl kadar önce başlar. Genellikle hastanın arkadaşlarıyla, ailesiyle ilişkilerin bozulması veya içe kapanma dikkat çekebilir.

    Öğrenciyse, ders başarısındaki gerileme özellikle hastanın öğretmenlerince fark edilebilir. Okuldan kaçma, kavgacılık gibi davranış değişiklikleri de hastalığın habercisi olabilir. Her zaman bu tarz tutum sergileyen öğrencilerin de şizofren olduğu söylenemez. Tam teşhis konmadan böyle bir isim koymak mümkün değildir. Durgunluk, zihnini toparlayamama ve kendine bakmakta isteksizlik de şizofreninin erken belirtilerindendir. Erken belirtiler, depresyon belirtileriyle benzerlik gösterir.

    Kimler Şizofreniye Yakalanma Bakımından Riskli Gruptadır?

    Yukarıda söz edilen erken belirtiler ortaokul lise dönemindeki pek çok gençte, genç kızlığa ya da delikanlılığa geçiş döneminin karmaşası içinde de ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bu belirtileri gösteren herkeste şizofreni gelişeceğini düşünmek yanlıştır. Ancak yakın akrabaları arasında şizofreni dâhil olmak üzere ciddi psikiyatrik hastalık bulunan bir kişide erken belirtiler gözlendiğinde dikkatli olmak gerekir. Çevresiyle ilişkileri eskiden beri zayıf, içe dönük diyebileceğimiz kişilerde de erken belirtiler özellikle dikkate alınmalıdır.

    Şizofreni Yaygın Bir Hastalık mıdır?

    Şizofreni nadir görülen bir hastalık değildir. Tüm dünyada, her 100 kişiden birinin yaşamının bir döneminde şizofreniye yakalanma riski vardır. İstanbul’da 50-60 bin civarında, Türkiye’de ise; 300-350.000 kadar şizofreni hastası olduğu söylenebilir.

    Şizofreninin tanısında kullanılan film, test vb. tanı yöntemleri var mıdır?

    Şizofreni alanında kullanılan laboratuvar yöntemleri hızla gelişmekle beraber bunlardan hiçbiri hastalığın kesin tanısının konmasında bize yardımcı değil. Günümüzde kişinin genetik özellikleri saptanarak hasta olanlarla olmayanlar arasındaki farklar saptanabiliyor. BT, MR gibi beyin görüntüleme yöntemleri, beyin elektrosu (EEG) şizofreni hastalarının beyinlerinde sağlıklı kişilere göre bazı farklılıklar olduğunu gösteriyor. Ancak bu yöntemler daha çok ayırıcı tanıda yararlı olmakta. Bununla beraber laboratuvar yöntemlerindeki gelişmelerin hastalığın oluşma nedenleri, tedaviye yanıtın ölçülmesi gibi konularda bize çok yararlı olacağı kesindir.

    Şizofreni ile zekâ düzeyi arasında ilişki var mıdır?

    Bu soru özellikle Akıl Oyunları filminden sonra daha sık sorulmakta. Aslında şizofreni farklı zeka düzeyine sahip bireylerde görülebilir. Ancak daha yüksek zihinsel kapasite gösteren bir işte çalışan bireylerde hastalığın oluşturduğu gerileme daha belirgin olmaktadır. Hastalığın zeki insanlarda görüldüğüne ilişkin kanının bundan kaynaklandığı düşünülmektedir. Öte yandan hastalık zihinsen yetenekleri gerilettiğinden hastalık öncesine göre çoğu bireyin zekâ katsayısında (IQ) düşme olmaktadır.

    Şizofreni hastaları tembel midir?

    Hastalık nedeniyle okulu, işi bırakmak veya tıraş olmak, yatak toplamak, markete gitmek gibi günlük işleri yapmamak şizofreni hastalarının sıklıkla karşılaştıkları durumlardandır. Aileler bunu tembellik olarak yorumlarlar. Oysaki hastalık öncesinde kişi başarılı ve düzenli bir hayata sahip olabilir. Hastalıkla birlikte gelen bu gibi “üşengeçlikler” negatif yan etkilerdendir. Ailelerin daha duyarlı olmalarında fayda vardır. Bize basit gelen işler şizofreni hastaları için oldukça zor olabilir.

    Şizofreni hastası başkalarına zarar verir mi?

    Aslında şizofreni hastalarının zararı kendilerinedir. Günümüzde şiddet giderek salgın bir hastalık gibi yayılıyor. Çevremizde “sağlıklı-normal” diye kabul edilen birisinin karısına, meslektaşına hatta hiç tanımadığı birisine şiddet uyguladığını duymayalım. Buna karşın şizofreni hastalarının “saldırgan” olduğuna ilişkin yüzyıllardır süregelen yaygın bir inanış var. Hastalık nedeniyle çevrede olup bitenleri yanlış yorumlayan hasta uygun davranışı seçmekte zorlanabilir. Bu sebepten hastaların konuşmaları, davranışları başkalarına garip gelebilir. Ancak çevreye zarar verme durumu ilacını düzenli almayan, alkol-madde kullananlar için söz konusudur. Saldırgan davranışlar gerçekleşirse, sıklıkla yakın aile bireyleriyle sınırlıdır. Şizofreni hastaları arasında tekrarlanan suç işleme durumu toplum ortalamasının altındadır. Öte yandan şizofreni hastaları yaygın biçimde çevrenin fiziksel ve duygusal saldırılarına maruz kalmaktadır. Hastaların saldırgan olduğuna ilişkin önyargıyı ortadan kaldırmak için en etkili yol; bu kişilerin düzenli tedaviye devam etmelerinin sağlanması ve alkol-madde kullanımının önlenmesidir.

  • Öfke Nedir?  Öfke ile Nasıl Başa Çıkılır?

    Öfke Nedir? Öfke ile Nasıl Başa Çıkılır?

    Öfke, hissedilen en temel duygulardan biridir. Engellenme, tehdit unsurları, incinme, doyurulmamış isteklere, karşılanmayan beklentilere karşı oluşan duygusal bir tepkidir. Öfkenin bastırılmaya çalışılması çözüme yönelik gibi gözükse de aslında bir çözüm değildir. Burada öfke duygusunun doğru ifade edilmesi önemlidir. Bunun için bireyin duygularını tanıması, ayırt etmesi ve öfke duygusunun altında yatan asıl nedeni fark etmesi gerekir. Öfke, kabul edilmediğinde, iyi anlaşılıp ifade edilmediğinde, agresif bir tutumla saldırganlığa dönüştüğünde kişinin kendisi ve çevresi için zarar verici hale gelebilir.

    Önemli olan şey, öfkenin gerçek kaynağına ulaşmaktır. Öfkenizi yönelttiğiniz kişi ya da durumun öfkenizin gerçek kaynağı olup olmadığını değerlendirmek gerekir. Bazen öfke yansıtılan kişi ya da durum, aslında gerçekten öfkenin asıl sebebi olmayabilir.

    Öfke kontrol edilemeyecek kadar yoğun yaşanıyorsa; içinde bulunduğunuz ortam ve çevreyi gözlemleyerek odak noktanızı dağıtmaya çalışın. Öfke patlaması yaşamadan önce duygularınızı harekete dökmeden içinizden 10’a kadar sayın. Mümkünse bulunduğunuz ortamdan uzaklaşın. Hava almak, yürüyüş yapmak sakinleşmenize yardımcı olabilir. Ortamdan uzaklaşmak mümkün değilse, bedeninizi rahat bir pozisyona getirip derin nefes alarak sakinleşmeye çalışın. Zihninize sizi mutlu eden kişi, durum, mekanları getirerek orada/onlarla olduğunuzu hayal etmeyi deneyin. Öfkeniz yatıştığında neden böyle ani öfke yaşamış olabileceğinizi düşünüp, bu durumla baş etmek için neler yapabileceğinizi değerlendirin.

      Öfke ile ilgili problemlerinizi çözmekte zorlanıyor iş,okul hayatında ve özel ilişkilerinizde öfke sebebiyle yaşadığınız problemlerle iyi bir şekilde baş edebildiğinizi düşünemiyorsanız, bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

  • Etkili İletişimin Yolları

    Etkili İletişimin Yolları

    Hangimiz gün içinde iletişim problemleri yaşamıyoruz? İşimizde, romantik ilişkilerimizle, ailemizle, en yakın arkadaşlarımızla.. Farklı ilişki dinamiklerinde, iletişim problemlerini çözmeye yönelik noktalar değişse de iletişimin temelini oluşturan olmazsa olmazlar vardır. Benim için bunlar:

    1-Dinleme

    2-Duygu ifadesi

    3-Konuşmanın odak noktası

    Dinlemek

    Etkili iletişimin olmazsa olmazı dinlemektir. İletişimin çoğunda olan kopukluk etkili dinleme gerçekleşmediğinde yaşanıyor. Konuşmaları, yönelen soruları, anlatımları yüzeysel ve anlamak istediğimiz şekilde değil, anlatılanı anlayarak dinlemek önemlidir. İletişim dinleme ile başlar. Bir çok yanlış anlaşılma ve kopukluk dinleme olmadığında gerçekleşir. Karşıdaki insanı dinlemek yerine, lafını sürekli bölmeye ya da konuşmanın sonunu tahmin etmeye çalışmak bir süre sonra iletişimin kopmasına sebep olabilir. .

    Bir birikim amacı olan dinleme, en az konuşma kadar hayatımızda öneme sahiptir.

    Duyguların İfadesi

    İletişimin olmazsa olmazı olan şeylerden biri de duyguların ifadesidir. Duyguyu ifade etmenin ilk aşaması ise duyguları tanıyabilmektir. Bu konuda duygusal kelime haznenizi gelistirmek güzel bir başlangıç olabilir. Nasıl hissettiğinizi başkalarına anlatırken hangi duyguyu yaşadığınızı ne kadar iyi ifade edebilirseniz, anlaşılma oranınız da aynı şekilde artacaktır. Üzüntü, korku gibi duygular bireyde güçsüzlük olarak algılandığı için ifadesi zor olabilir. O duyguyu hissetmenin de bir sebebi olabileceğini kabullenmek, duyguları doğru ifade etmeyi sağlayabilir. Duygularımızı yüksek sesle ifade etmek bize verebileceği olası zararları ve rahatsızlıkları ortadan kaldırmaya yardımcı olur. Bunun nedeni ise; yüksek sesle dile getirildiğinde amigdaladaki (duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasındaki primer role sahip bölge) aktivite azalır, bu da duygusal tepkinin azalmasına sebep olur.*
     

    Doğru şeye mi odaklanıyoruz?

        İletişime geçerken ve özellikle de sorunları çözmeye çalışırken sorun yaşanılan durumdansa sorunun yaşanıldığı kişiyi hedefimize koyabiliyoruz. Aslında sorunun çözümündense, sorun yaşanılan kişi odaklı olmak, çözümü oldukça zorlaştırır. Böyle zamanlarda insanlar yerine sorunlar hedeflenirse çözüm çok daha kolay olup, iletişime geçmek de daha keyifli olabilir.

         Mesela iş yerinde biriyle fikir ayrılığına düşüp sorun yaşanıldı. Bu kişiye karşı bir öfke oluştuğu için odak nokta problemdense kişiye kayabilir. Ama buradaki asıl amaç aslında o sorunun çözümüne odaklanmakta olmalı. Hedefe problemi koyduğunuzda onun çözümüne yoğunlaşmak ve sorun yaşanılan kişiyle iletişime geçmek çok daha kolay olacaktır.

  • Aile Dizimi Nedir?

    Aile Dizimi Nedir?

    Aile Dizimi Nedir?

    Kantum Drama Aile Dizimi yaşamımızda yolunda gitmeyen ve bizi zorlayan sorunlarımızın sebebini köklerimizle kurduğumuz bağlarda arayan, genlerimizle taşınan, bizim bile farkında olmadığımız travmaların iyileşmesini sağlayan; herkesin yaşamında en az bir kez deneyimlemesi gereken müthiş iyileştirici ve güçlendirici etkiye sahip bir çalışmadır.

    • Genel bir mutsuzluk haliniz varsa,
    • Yaşamınızda bir şeylerin yarım kaldığını hissediyorsanız,
    • Korku ve endişeler hayatınızı kontrol ediyorsa,
    • Tekrarlayan ve sonu gelmeyen borçluluk haliniz varsa,
    • Partnerinizle problemlerinizi çözemediğinizi ya da ilişkinizin tıkandığını düşünüyorsanız,
    • Kendinizi hakkettiğinizi düşündüğünüz noktada göremiyorsanız,
    • Hep haksızlığa uğrayan taraf olduğunuzu ve ilişkilerinizi dengeleyemediğinizi düşünüyorsanız,
    • Çocuklarınızın davranışlarını anlamlandıramıyor yada onlara yön vermekte zorlanıyorsanız,
    • Depresyon günlük hayatınızın bir parçası haline gelmişse,

    Bu çalışma size farklı bir pencere açar, kendinizi ve ilişki dinamiklerinizi dışardan gözlemleme şansına sahip olur ve çözüme o anda gidebilirsiniz.

    Çoğu katılımcı çalışma sonrasında üzerinden büyük bir yükün kalktığını ifade eder. Etkisi o kadar güçlüdür ki, bir başkası için yapılan bir çalışmanın içinde bulunmak ta benzer sonuçlara yol açmaktadır.

    Diğer terapi ve koçluk yaklaşımlarından farklı olarak Kuantum Drama Aile Dizimi bireyi sisteminden yani “anne-babasından/ eşinden ve çocuklarından/ büyükanne ve büyükbabasından/ amcaları, halaları, dayıları ve teyzelerinden ve hatta iş arkadaşları, iş yeri ve patronundan”ayrı ele almaz. Çünkü herkes bir sistemin içine doğar ve bir sistemin parçası olarak yaşamını devam ettirebilir.

    • Annemiz mutsuzken biz nasıl yaşamın tadınız çıkarabiliriz?
    • Amcamız iflas etmişse, biz nasıl işlerimizi büyütebiliriz?
    • Atalarımız yurdunu terk etmek zorunda kaldıysa, bulunduğumuz yere nasıl ait hissedebiliriz?
    • Halamız dışlandıysa, çocuğumuzu yaşamın güvenli olduğuna nasıl inandırabiliriz?

    Sistemin vicdanı bizi bazen bu acıları telafi etmek zorunda bırakır. Kantum Drama Aile Dizimi ise bize ait olan ve olmayan bu yükleri hafifletmekte yardımcı olur.

  • Erkek Çocuk Bebekle Oynarsa?

    Erkek Çocuk Bebekle Oynarsa?

    Erkek çocuk bebekle oynarsa?
    Ne olur?

    Çoğu anne baba kız çocuklarının bebeklerle oynamasını, yemek ve temizlik oyunları oynamasını normal bulur, onaylar ve hatta mutlu olurken, kızların tamir oyunları oynaması ya da arabalarla oynamasına da karşı çıkmazlar. Kız çocuklar her oyunu oynayabilmekte yani “herşeyi” yapabilmektedir.

    Söz konusu erkek çocuğa geldiğinde ise, hareketli oyunlar oynaması, arabalarla oynaması, kağıt kalem ile uğraşması kabul edilip beğeni alırken bebekle ya da mutfak oyuncakları ile oynaması aileyi kaygılandıran bir durum olarak ortaya çıkmaktadır.

    Özellikle babalar (ki annelerin sayısı da az değil) bebekle oynayan erkek çocuklarının cinsel yöneliminin değişeceğini düşünmekte, çocuklarının büyüdüğünde “gay” olacağından korkmaktadır.

    Oyun çocukların dünyayı tanıdıkları ve ebeveyn rollerini taklit ettikleri alandır. Kız çocuk arabayla oynadığında erkek olmayacağına göre, erkek çocuk da bebekle oynadığında kız olmayacaktır.

    Olsa olsa ileride çocuklarına bakım verebilen, yemek ya da temizlik yapmaktan sıkıntı duymayan, kendi ihtiyaçlarını giderebilen bir birey olur .

    Unutmayalım, oyuncakların cinsiyeti yoktur.

  • Çocuklarda Davranış Problemleri

    Çocuklarda Davranış Problemleri

    Ebeveynlerin en zorlandığı konuların başında çocuklarda ortaya çıkan davranış problemlerle başetme biçimleridir. Ebeveynler davranış problemleri karşısında nasıl tutum sergileyeceğini bilememektedir. Çoğunlukla davranış problemini bastırmak için fiziksel şiddete başvurmaktadır. Fiziksel şiddete maruz kalan çocuk başka davranış problemleri ortaya çıkararak işin içinden çıkılmaz bir kaosa doğru sürüklenmeye başlarlar.

    Davranış problem karşısında aile paniklemeden çıkış sebebini araştırmalıdır. bu davranış gelişimsel sürecin bir parçası mı yoksa tutumlardan kaynaklanan bir davranış şeklimi, çocuk bize bir şeyler mi anlatmak istiyor. Bunun iyi analiz edilmesi gerekmektedir. sebebbini anlamadığımız davranışa yaklaşımımız olumlu sonuç vermeyebilir.
    Ebeveynlerin bocaladığı noktalardan bir tanesi sert bir tutum mu sergileyeyim yoksa yumuşak bir tutum mu hangisi iyi sonuç verir diye denemeye başlarlar. Aslında hiçbirisi… Önemli olan dengeyi sağlamaktır. Bir nesneye fazla kuvvet uygularsanız yerinden fazla oynatırsınız. Eğer az kuvvet uygularsanız yerinden hiç oynatamazsınız. Gerektiği kadar kuvvet uyguladığımızda istediğimiz sonucu alabiliriz.
    Davranış problemini anlayıp analiz ettikten sonra çocuğun yaşına ve düzeyine göre ödül ceza yöntemleri kullanabiliriz. Çocuğun sevdiği şeylerin ve sevmediği şeylerin listesini yapmakla işe başlayabilirsiniz. Günlük veya haftalık bir çizelge yapabiliriz. Davranış problemi ortaya çıkmadığı gün veya saatler dilimine gülen yüz, çiçek v.s gibi sosyal ödüller verilebilinir. Gün içerisinde veya haftada belirli bir sayıya ulaştığında hazırlamış olduğumuz arzu listesindeki ödüllerden birine hak kazanmış olacaktır.

    Davranış problemi ortaya çıktığında aile abartılı tepki göstermemeli, ailenin tepkisini fark eden çocuk bunu aileye karşı kullanabilir. Aileler biz elimizden geleni yapıyoruz ama hiçbir değişiklik yok diye aceleci bir tavır sergileyebilirler.

    Davranış problemi Çocuğun mizacına ortaya çıkışından ne kadar süre sonra müdahale edildi. Ne şekilde müdahale edildi. Davranış problemlerinin sönme süresini belirleyen unsurlardandır.

    Uygulamaların her aşamasında çocuğa anlayabileceği bir şekilde sözel olarak aktarımda bulunulması gerekmektedir. Karşılaşacağı uygulamalar ve yaşayacağı süreci bilen çocuk uygulamalardan haberdar olduğu için bir sürpriz ile karşılaşmadığı için kendini güvende hisseder ve daha sonraki herhangi bir programa daha çabuk uyum sağlayıp kendi kendini kontrol etmeyi, kendi disiplinini geliştirmeye başlayabilir.
    Çocuklarda en çok görülen davranış problemleri aşağıdaki gibidir.
    -Yalan söyleme.
    -Alt ıslatma.
    -Parmak emme.
    -Tırnak yeme.
    -Uyku problemleri.
    -Aşırı inatçılık.
    -İçe kapanıklık.
    -Vurma.
    -Yeme Problemleri.
    -Okul uyum sorunları.
    -Küfür etme.
    -Kardeş kıskançlığı.
    Davranış problemlerinin sosyal boyutu da vardır. Bazı davranış problemleri sosyal çevreye de bağlıdır. Sosyal çevreye bağlı problemler ailelere daha korkutucu veya başedilmesi daha zormuş gibi gelse de aslında her davranış problemi gibi çözülemeyecek bir sorun değildir.

    Uç bir örnek olarak ” küfür etme” davranışını ele alırsak. Küfür Çocuğun sosyal çevreden veya ebeveynlerden öğrendiği bir davranış biçimi olabilir. Çocuk küfür ettiğinde aşırı bir tepki verir veya ilk etapta çocuğun söylediği yeni bir şey olduğu için gülücüklerle yada alkışlarla karşılarsa çocuk bu davranışı sürdürmeye devam eder. Baskıcı bir tutumda çocuk istediği olmadığı zaman aileye karşı kullanabileceği bir koz geçmiştir eline.Gülücükle karşılanan durumda ise çocuk sosyal ödülünü almak için küfür davranışına devam edecektir. sonraları bu davranış ailenin hoşuna gitmese de çocuk bu davranışı devam ettirebilir.

    Her davranış problemi karşısında ebeveynler sakin kalmayı başarabildiğinde çocukta sakin kalmayı öğrenmeye başlayacaktır. Ebeveynlerin tutumlarının değişmediği durumlarda çocuktan değişimi beklemek iğneyle kuyu kazmak gibidir. Biz değişelim ki çocuklarımızı değiştirebilelim.