Kategori: Psikoloji

  • Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    Psikoterapi, kişinin yaşadığı problemlere çözüm bulmak, kişinin uyumunu arttırmak, kişiye farkındalık kazandırarak olumlu yönde değişimini sağlamak amacıyla iki taraf arasında gerçekleşen etkileşim sürecidir. Bu süreç içerisinde terapist dürüst, tutarlı, içten, samimi ve empatik bir tutum içerisinde danışanı güven ve işbirliği ile koşulsuz kabul eder. Bu süreçte terapistler güvenilir belli bir takım teknikler ve teoriler ile süreci yönetirler. Bu yöntemlerden biri de Bilişsel Davranışçı Terapi’dir.

    Bilişsel Davranışçı Terapiye göre insanlar aynı olaylar karşısında farklı tepkiler vermektedir. Bu farklı tepkiler, kişilerin bu olayları nasıl yorumladığıyla ilgilidir. Bilişsel olarak yapılan yorumlar kişinin davranışlarını etkilemektedir. Hatta davranışları da duygusunu ve düşüncesini etkilemektedir. Bu sebeple bilişsel davranışçı terapide kişinin duyguları ve davranışlarında değişimler oluşturmak için danışanın düşünce sisteminde bir takım değişiklikler yapılması hedeflenir. Terapist ilk olarak düşünce hatalarını tespit eder ve bu düşünceler üzerinde çalışmaya başlanır. Kişi, duygularını ve davranışlarını etkileyen gerçekçi ve işlevsel olmayan düşüncelerini daha gerçekçi ve daha işlevsel bir hale çevirebilmeyi öğrendiğinde duygu ve davranışlarında olumlu yönde değişiklikler meydana gelmektedir. Bu terapi şeklinde düşünce, duygu, davranış değişikliği oluşturabilmek amacıyla çeşitli teknikler kullanılmaktadır.

    Bilişsel davranışçı terapiye göre erken dönem çocukluk yaşantıları kişinin temel inançlar ve varsayımlarını meydana getirmektedir. Kişinin işlevsel olmayan düşünceleri temelde yetersizlik veya değersizlik temel inancı etrafında şekillenmektedir. Altta yatan işlevsiz inançların değiştirilmesi ile düşüncelerde daha gerçekçi ve işlevsel değişiklikler meydana getirilebilmektedir. Altta yatan temel inançlarındaki danışanın bilinçli farkındalığı ve bu inançlardaki temel değişim danışanın yaşadığı sorunlarının tekrarlaması ihtimalini azaltmaktadır.

    Bilişsel Davranışçı Terapide danışanlar pasif bir katılım göstermezler. Terapilerde aktif olarak çalışmalara katılırlar. Danışanlardan düzenli olarak seanslara gelmeleri ve kendilerine verilen psikolojik ölçekleri doldurmaları beklenir. Danışanın seanslardaki deneyimlerini günlük hayatına aktarabilmesine yardım niteliği taşıyan ödevlerini, terapist ile birlikte belirledikten sonra uygulaması beklenir. Bu yüzden seanslarda işbirliği esastır. Danışanın sıkıntısı azaldıkça ve terapi sürecine alıştıkça, terapist seanslarda; hangi sorunlar hakkında çalışılacağına danışan ile birlikte karar vererek, düşüncesindeki bozuklukları belirleyerek, önemli noktaları özetleyerek ve seansların sonunda verilen egzersizleri danışan ile birlikte tasarlayarak danışanın süreç içerisinde daha aktif olmasını desteklemektedir.

    Terapiler amaca dönük ve probleme odaklıdır ve sorunun çözümüne odaklanmaktadır. Terapide tanıya bağlı kalmaksızın “şimdi ve burada” danışanın sorunları incelenmektedir. Bu amaçları terapist ile danışan aciliyet sırasına göre birlikte belirlemektedirler. Terapi süreci zamanı belirli ve kısa sürelidir. Seanslar genellikle haftada bir kez, 50 dakika şeklinde sürdürülür. Bu süreçte danışana kendi kendisinin terapisti olması öğretilmektedir. Kişinin özyeterliliğini kazanmasını sağladığı için bu terapi şeklinin öğretici ve eğitici bir yönü vardır.

    Bilişsel Davranışçı Terapi ile çalışılabilecek alanlar:

    • Depresyon

    • Panik Bozukluk

    • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    • Fobik Bozukluklar (Sosyal Fobi, Özgül Fobi, Agorafobi)

    • Obsesif – Kompulsif Bozukluk

    • Yeme Bozuklukları

    • Uyku Bozuklukları

    • Somatoform Bozukluklar

    • Kişilik Bozuklukları

    • Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    • Cinsel İşlev Bozuklukları

    • Madde Bağımlılığı

    • Öfke Problemleri

    • İlişki Problemleri

    Bilişsel davranışçı terapi özellikle kaygı bozuklukları, depresif bozukluklar, panik bozukluklar, fobik bozukluklar üzerinde oldukça etkili ve işlevsel terapi yöntemlerinden biridir.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı, daha önce öğrenilen bilgilerin sınav sırasında kullanılamamasına sebep olan ve kişinin potansiyelini gerçekleştirmesine engel olan yoğun kaygı olarak tarif edilebilir. Kaygının iki türünü birbirinden ayırmak gerekmektedir. Kişi eğer sınava yeteri kadar hazırlanmadıysa ve kaygısı bilgi eksikliğinden kaynaklanıyorsa bu tepki doğaldır. Ancak sınava yeteri kadar iyi hazırlanıldığı halde kişi panik duygusuna kapılıyorsa ve fazla tepki veriyorsa bu doğal bir tepki değildir. Kişinin belli bir miktarda kaygı yaşaması normaldir fakat sınava farklı anlamlar yüklendiğinde, sınavı mutlaka kazanmaları gereken bir savaş olarak olarak gördüklerinde, bu durum onlar için bir sorun halini almaya başlamaktadır. İlk olarak sınavlara yüklenen anlamı sorgulamalı ve sınavın gerçekte ne olup olmadığını anlamamız gerekmektedir.

    Sınav Ne Değildir?

    Çoğunlukta unuttuğumuz gerçeklerden biri şudur ki; sınav kişinin değerini ölçen bir araç değildir. Kişinin geleceğini belirleyecek tek araç da değildir. Sınavda başarılı olmak hayatta mutlu olmanın tek yolu değildir. Sınav sadece öğrenilenlerin değerlendirilmesine yarayan ve bu bilgilerle bir üst kuruma yerleşmeyi sağlayan bir araçtır.

    Kaygı ile Korku Arasındaki Fark Nedir?

    Kaygı, kişinin duygusal ya da düşünsel olarak kendisini baskı altında hissettiğinde ortaya çıkan bir duygudur. Kaygı ile korku aynı şey değildir. Korku duygusu hissedildiğinde, kişinin fiziksel varlığını tehdit eden bir unsur vardır. Kaygı duygusunda ise kişinin fiziksel varlığına yönelik bir tehdit yoktur. Korku daha kısa süreli iken, kaygı ise daha uzun süre devam etmektedir. Kişi kaygıyı kendi olumsuz düşünceleri neticesinde üretmektedir.

    Sınav Kaygısının Belirtileri Nelerdir?

    Konsantrasyon bozukluğu, huzursuzluk, endişe, sıkıntı, üzüntü, başarısızlık duygusu, gerginlik veya sinirlilik halidir. Bedensel belirtiler ise; kalp atışlarının hızlanması, solunum sayısının artması, ağız kuruluğu, yoğun iç sıkıntısı, uyku düzeninde bozulma, bağırsak hareketlerinde bozulma, yüz, boyun, omuz, karın, bel kaslarında gerginlik.

    Hiç Kaygı Yaşamadan Başarı Gelir mi?

    Her duygu gibi “kaygı”da kişinin yaşamında önem taşımaktadır ve gereklidir. Her öğrencinin belli bir düzeyde kaygı yaşaması normaldir. Orta düzeyde bir kaygı kişiye enerji verir, motive eder. Amaç kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak değildir. Yoğun kaygı ise, konsantrasyon zorluğuna, karar vermede zorluk yaşamaya, unutkanlığın artmasına, öğrenilen bilgilerin kullanılamamasına sebep olmaktadır. Orta düzeyde kaygı ile birlikte kişinin dikkati artar, öğrenme gücü artar, hatırlaması kolaylaşır, zamanı verimli kullanabilme konusunda beceri kazandırır, odaklanmayı artırır.

    Sınav Kaygısı Yaşıyor Musunuz?

    • Sınavdan bir önceki gece uyuyamıyorsanız,

    • Sınavda heyecanlandığınız için çok iyi bildiğiniz ve çalışmış olduğunuz halde başarılı olamıyorsanız,

    • Sınav sırasında midenizde, karın bölgenizde gerilme ya da rahatsızlık duyuyorsanız,

    • Sınav sırasında soğuk terleme ve baş ağrıları çekiyorsanız,

    • Sınav sırasında bildiğiniz bilgileri unutuyorsanız,

    • Sınavda soruları gerçekte olduğundan daha zormuş gibi algılıyorsanız ve gerçekte kolay olan soruları yanıtlamakta zorlanıyorsanız,

    • Dikkatsizlik yüzünden çok yanlış yapıyorsanız sınav kaygısı yaşıyor olabilirsiniz.

    Sınav Kaygısının Oluşmasında Etkisi Olan Düşünceler

    Kişinin sınav kaygısı yaşamasına sebep olan bazı düşünceler vardır.

    • Sınavda kesinlikle başarılı olmalıyım

    • Sınavım kesinlikle kötü geçecek

    • Başarısız olursam annem-babam ne der

    • Ya hata yaparsam?

    • Ailem benim için çok fazla fedakarlık yaptı. Onları hayal kırıklığına uğratmamam gerekiyor.

    • Kazanamazsam mahvolurum, ailemin yüzüne nasıl bakarım

    şeklindeki düşünceler kişinin kaygısını artırmakta ve performansını sergilemesine engel olmaktadır. Bu düşüncelerin hiçbir işlevselliği yoktur. Bu düşünceler akıllarından geçtikten sonra ilk önce onların duygularını, sonrasında davranışlarını etkilemektedir.

    Sınav Kaygısı ile Baş Etme Yöntemi Olarak Yararlı Düşünceler

    Kişinin aklından geçen olumsuz düşüncelerin gerçekliği sınandığında aslında hiçbir gerçekçi yanı olmadığı ve olumlu yönden kişiye hiçbir katkısı olmadığı görülmektedir. Bu tip düşünceler kişiyi hem amacından uzaklaştırmaktadır hem de endişesini artırmaktadır. Sınav kaygısı ile baş etmek için sınav kaygısını oluşturan düşünceleri alternatifleri ile değiştirmek gerekmektedir. Bu alternatif düşünceler;

    • Bu sınavdan yüksek puan almak için elimden geleni yapacağım ve çalışacağım ama alamazsam da bu dünyanın sonu değil,

    • Sınav hayatımın anlamı değil,

    • Sınav için elimden geleni yapacağım fakat başarılı olamasam da ailem beni sevmeye devam edecek,

    • Sınavda başarılı olamazsam bu benim hayatımın sonu olamaz,

    • Sorumlu olduğum çok fazla konu var fakat zamanımı iyi planlarsam hepsini yetiştirebilirim.

    Şeklinde düşünmek kişinin kaygısını azaltacaktır. Düşünce sisteminde yapılmış olan değişiklik kişinin doğrudan duygusunu etkilemekte ve bu da beraberinde davranış değişikliğini meydana getirmektedir.

    Kaygı ile Başa Çıkma Yolları

    Kaygı ile başa çıkmanın ilk adımı, kaygıyı meydana getiren düşünce ve duyguların farkına varmaktır. Bu sebeple, sınav öncesi ve sonrası kaygı yaşayan kişi ilk önce bunun nedenleri üzerinde düşünmeli ve gerçekçi bir bakış açısıyla bütün unsurları değerlendirmelidir.

    Kişiyi kaygılandıran sınav değil, sınava ve sınavın sonuçlarına yüklenen farklı anlamlar ve sınav hakkında üretilen olumsuz düşünceler olduğunu kabullenmek gerekmektedir. “Mutlaka …. lisesine gitmeliyim” veya “mutlaka ….. bölümü kazanmalıyım” şeklindeki -meli, -malı’lı ifadeler kişinin kendi üzerinde stres ve baskı yaratmaktadır. Sınavlar sizin değerinizi belirleyen, kişiliğinizi ölçen araçlar değildir.

    Gevşeme Tekniği

    Eğer yoğun kaygı içindeyseniz gevşeme tekniği ile bedeninizin tümünün gevşemesini sağlayabilirsiniz. Bu teknik ağrılarınıza iyi gelir, zihninizin boşalmasını, dikkatinizin artmasını sağlar ve kanı harekete geçirir. Ayakta, oturarak ya da yatarak uygulayabilirsiniz.

    • Burnunuzdan derin bir nefes alırken ayağınızı yere yapıştırın. Nefesinizi tutarken ayaklarınızla yeri kavramaya çalışın. Yatıyorsanız ayaklarınızın parmak aralarını açarak gerin. Nefesinizi burnunuzdan yavaşça verirken ayaklarınızı gevşetin.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken baldırlarınızı kasın, nefes verirken gevşetin.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken bacaklarınızın üst kısmını kasın, nefes verirken gevşetin.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken bir yandan kalçanızı sıkın bir yanan da karnınızı içine çekin, nefes verirken gevşetin.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken ellerinizi yumruk yapıp bileklerden içeri kırın ve kollarınızı kasın, nefes verirken elleri, kolları gevşetin.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken omuzlarınızı yukarıya doğru kaldırın, nefes verirken omuzlarınızı düşürün.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken tüm yüzünüzü buruşturun, nefes verirken yüzünüzü gevşetin.

    Sınav Kaygınızı Nasıl Azaltabilirsiniz?

    Sınavdan önce;

    • Zamanınızı planlamaya çalışın. Çalışmanız gerekenleri planlayın. Çalışmalarınızı başka bir zamana ertelemeyin

    • Daha önceki başarısızlıklarınızdaki başarısız olma sebeplerinizi araştırın ve bunlara yönelik hedefler oluşturun

    • Beslenmenize, uyku düzeninize dikkat edin

    Sınav Sırasında;

    • Olumsuz düşüncelerinizi aklınızdan çıkarmaya çalışın

    • Duygu ve düşünceleriniz üzerindeki farkındalığınız ile birlikte kontrolü sağlayın

    • Yapabileceğiniz sorulardan başlamak sizleri motive eder, kaygınızı azaltır

    • Yapamadığınız sorulara işaret koyup atlayın, sorular bitince yapamadığınız sorulara tekrar dönün

    • Kaygınızın arttğını hissettiğinizde birkaç dakika arkanıza yaslanın, derin nefes alarak dinlenin

    • Sınav sırasında “daha çok çalışmalıydım” vb. şeklinde düşünmek yerine “şuanda ne yapabilirim” diye düşünmeye çalışın

    Sınav Sonrasında;

    • Kendinizi ödüllendirin

    • Keyif veren etkinliklere mutlaka zaman ayırın

    • Eksikleriniz üzerinde düşünüp, bu eksikleri nasıl tamamlayabileceğinize yönelik planlama yapın.

    Sınav Öncesi Ailelere Öneriler

    Aileler sınavı hayatın en önemli olayı görüp çocuğuna bu şekilde yansıttığında, çocuk sınavları gözünde büyütmeye başlar ve kaygısı artar. Sınav kaygısını artırıcı konuşmalar yapmak, ailenin kendi gerginliğini ve stresini çocuğuna yansıtması ve sınavın sonuçlarıyla ilgili aşırı meşgul olması çocukların kaygısını artırır. Onlara yardımcı olmak için sınavla ilgili değil, sınavlar için harcadığı emek ile ilgilenmek ve onları cesaretlendirmek gerekir.

    Sınav sürecinde bazı anne-babalar tatil programı yapmamak, eve misafir çağırmamak gibi fedakarlıklar yaparlar ve kendi hayatlarını unutup sadece çocukları için yaşarlar. Bu durum çocuğa sınavın hayatları için çok önemli olduğunu, ailelerinin fedakarlıklarına yanıt vermeleri gerektiğini düşünmelerine sebep olur ve beraberinde çocuğun kaygısı artar.

    Sen yaparsın, başarırsın, güveniyorum gibi sözler de onların üzerinde baskı oluşturur ve kaygılarının artmasına sebep olur. Öncelikle çocuğunuza inanın, kişinin her zaman kazanmasının ve başarılı olmasının mümkün olmadığını, kazanmak kadar kaybetmenin de hayatın bir parçası olduğunu ve hayatın sonu olmadığını anlatın. Sınav sonucu ne olursa olsun sizin onu sevdiğinizi ve sevmeye devam edeceğinizi belirtin. Sınavlar gelip geçicidir ama çocuğunuzla kuracağınız ilişki kalıcıdır. Çocuğunuza onun başarısından ziyade önemli olanın, elinden gelenin en iyisini yapmak olduğunu, sınavın ondan ve sağlığından daha değerli olmadığını, başarısız olsa da ona karşı sevginizin devam edeceğini, onu her koşulda seveceğinizin mesajını verin. Sınavlar çocuğunuzu sevmeniz için bir ölçüt değildir. Her çocuğun başarıyı yakalayacağı alan farklı olabilir.

    Sınava ilişkin A-B-C planları olsun. En kötü ihtimali de gözden geçirin ve birlikte yedek bir plan oluşturun. Yedek bir planının olduğunu bilmesi de onu da rahatlatacaktır. Çocuğunuz ile ilgili beklentilerinizde gerçekçi olun. Yapabileceğinizden çok daha fazla ders çalışmasını beklemek ya da sınavda kapasitesinin çok üstünde başarı sağlamasını beklemek kaygısının artmasına sebep olacaktır.

    Ders çalışırken çocuğunuzu takdir edin. Olumsuz yanlarını görüp, “bu şekilde olmaz, kazanamazsın, başaramazsın” yerine, ders çalıştığı zamanlarda gayretini takdir edin. Sürekli olarak “ders çalış” demek çocukta çalışma isteği uyandırmaz, daha çok ders çalışmaktan uzaklaşmasına neden olur. “ne yaptın, anlayamadığın yerler var mı, beraber gözden geçirmek ister misin, bizlerden beklentin, isteğin var mı” şeklinde bir yaklaşım tercih edilmelidir.

    Kimse kesinlikle başkasıyla kıyaslanmak istemez. Anne-babalar bazen kötü niyetle değil ama motive ettiklerini düşünerek, çocuklarını başkalarıyla kıyaslayabilmekteler. Bunun kesinlikle hiçbir motive edici özelliği yoktur. Negatif cümlelerden uzak durmak gerekmektedir. Aynı şekilde “bu şekilde başaramayacaksın” demek de onların kendilerine olan güvenlerini sarsmaktadır.

    Kendinizi çocuğunuzun yerine koyarak yaşadığı zorlukları anlamaya çalışın. Kaygılarını, endişelerini görmezden gelmeyin. “bu şekilde hissetmemelisin” diyerek duygularını küçümseyip, yok saymayın. Her koşulda onu anladığınızı ve her koşulda ona destek olacağınızı ona hissettirin.

    Sınav kaygısı birçok kişi tarafından yaşanabilmektedir. Özellikle bilişsel ve davranışçı müdahaleler ile üstesinden gelinebilecek bir durumdur. İlk olarak hissettiğiniz duygular hakkında farkındalık kazanıp, bu duruma yönelik baş etme yöntemlerini deneyebilirsiniz. Buna rağmen yine de sınav ile ilgili kaygı yaşamaya devam ediyorsanız uzman desteği almanız daha sağlıklı olacaktır.

  • Bireysel Terapi

    Bireysel Terapi

    Bireysel terapi, yaşadığınız olumsuz yaşantıların sizin üzerinizdeki etkilerini fark etmenizi sağlayan, yaşadığınız olumsuzluklar karşısında kendinizi güçlü hissetmenize yardımcı olan, kendi iç dünyanızda yaşadığınız problemlere çözüm üretebilmenize olanak tanıyan, kendi hayatınız üzerindeki yetkinliğinizi artıran bir süreçtir. Bu süreç tamamen gönüllülük esasıyla işlemektedir. Terapiye başvuran kişinin kendi arzusu ile süreç başlatılır. Kişi kendisinde gözlemlediği, kendisini zorlayan yaşantıların varlığını kabul edip bunları çözümlemek istediğinde kendisi için çok önemli ve kıymetli bir adım atmış olur. Kişi kendi hayatının sorumluluğunu almaya karar vererek olumsuz yaşantılarını geride bırakıp, çözüm için profesyonel bir destek almaya ihtiyaç duyabilir.

    Terapi seansları ile kişi düşünce, duygu, davranışları hakkında farkındalık kazanarak, sorunları ve nedenlerine yönelik içgörü geliştirerek, bu terapi süreci ile kendi yaşamının kontrolünü ele alır ve baş etme mekanizmaları geliştirir. Terapi seanslarında deneyimlenen yaşantıları kişinin günlük hayatına entegre edebilmesi terapinin amaçlarındandır. Bireysel terapide terapist akıl vermez sizin adınıza karar almaz. Terapide, danışanının karar verme becerileri güçlendirilir, nasıl doğru karar alabileceği gösterilir ve kişi kendi hayatının sorumluluğunu alır. Terapistler, kişinin kendi kendisinin terapisti olabilmesini sağlamaya çalışmaktadırlar.

    Terapi seansları genellikle haftada bir kez, 50 dakika olarak yapılmaktadır. İlk seanslarda ilk olarak terapist sizi tanıyacak, gerekli gördüğü durumlarda birtakım testler uygulayacak ve ihtiyacınıza yönelik birlikte oluşturacağınız gerçekçi hedefler doğrultusunda sizin için uygun tedavi tekniğine karar verecektir. Belirlenen hedefler doğrultusunda seanslarınız ilerleyecektir. Terapist sizi hayatınızın tüm alanlarında bir bütün halinde tanımaya yönelik görüşmeleri gerçekleştirecektir. Sürecinize göre seansların sıklığı değişebilmektedir. Görüşmeler genellikle haftada bir olmak ile birlikte, sürece göre iki haftada bir veya daha uzun aralıklarla gerçekleşebilir. Terapide hedeflenen değişim bir süreç işidir ve zaman alabilir. Bu zaman ise kişiden kişiye, durumdan duruma değişiklik göstermektedir. Seansların sürekliliği fayda sağlanabilmesi açısından önem arz etmektedir.

    Seanslar her zaman kişiye iyi hissettirmez. Seanslar kendinize ait farkındalık geliştirmenize, sorunlarınıza başka açılardan bakmanıza, fark etmediğiniz bazı durumları görmenizi sağlar. Bu da kişiye o an iyi hissettirmeyebilir ve kişi için zorlayıcı olabilir ama asıl bu zorlu süreç değişiminize yardımcı olacaktır.

    Terapide gönüllülük esastır ve destek alan kişi istediği zaman seansları sonlandırabilir. Sürecin sonlandırılmasına terapist ve danışanın birlikte karar vermesi sağlıklı olan ve beklenendir.

    Bireysel terapi ile çalışılabilecek konular:

    • Kaygı Bozuklukları

    • Depresyon

    • Panik Bozukluk

    • Fobik Bozukluklar (Sosyal Fobi, Özgül Fobi, Agorafobi)

    • Somatoform Bozukluklar

    • Obsesif – Kompulsif Bozukluk

    • Yeme Bozuklukları

    • Kişilik Örgütlenmeleri (Borderline Kişilik, Narsistik Kişilik, Şizoid Kişilik, Bağımlı Kişilik, Çekingen Kişilik, Mükemmeliyetçi Kişilik)

    • Aile, Ebeveyn, Arkadaş İlişkilerindeki Problemler

    • Değersizlik Duyguları

    • Yetersizlik Duyguları

    • Yalnızlık Duygusu

    • Boşluk Hisleri

    • Ayrılık & Terk Edilme Kaygısı

    • Öfke Problemleri

    • Sosyal Beceri Problemleri

    • Sınır Çizememe Problemleri

    • Karar Vermede Zorluk Yaşama

    • Başkaları Tarafından Değerlendirilme Endişeleri

    • Uyum Problemleri

    • Performans Kaygısı

    • Stres ile Başa Çıkmakta Zorluk Yaşama

    • Kayıp ve Yas Süreci

    • Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Yaşadığınız problemlerin hayatınıza olan olumsuz etkileriyle baş edebilmek ve buna yönelik çözüm üretebilmek için bir uzman tarafından bireysel terapi ile destek alabilirsiniz.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş kıskançlığı birçok aileyi zorlayan konulardan biridir. Kıskançlık, sevilen bir kişinin başkası ile paylaşılmasından duyulan rahatsızlıktır. Kıskançlık duygusu aynı öfke, üzüntü, mutluluk gibi doğal duygulardan bir tanesidir ve sevilen kişinin bir başkasıyla paylaşılamamasından ve temelde güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Kıskançlık neticesinde kardeşine istenmedik tutum sergileyen çocuğu yargılamadan önce ilk olarak bu duygunun nedenleri üzerine düşünmek ve bu kıskançlık duygusunun doğal bir duygu olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Aile içinde önemli olan kardeşlerin rekabet etmeden işbirliği içinde, duygularını sağlıklı ve işlevsel bir şekilde ifade edebildikleri, her birinin ayrı ayrı koşulsuz kabul edildikleri ve değer gördükleri, kimsenin bir role hapsedilmediği bir aile ortamında büyümeleridir.

    Kardeş kıskançlığının nedenleri bakacak olursak, doğmadan önce tüm ilgi ve dikkat çocuğun kendi üzerindeyken, kardeşi doğduktan sonra bu ilgi ve dikkatin kardeşine yöneltimesi neticesinde çocuk kaygı yaşayabilir. Anne ve babası tarafından daha az sevileceğini, daha az ilgi göreceğini, anne babasının kendisine olan sevgisini kaybedeceğine ilişkin korku yaşayabilir. İlk olarak çocuğun bu kaygısını anlamak gerekmektedir.

    Kardeş kıskançlığının diğer nedenlerine baktığımızda bir diğeri, kardeş doğumu sırasında anne baba tutumlarının farklılaşmasıdır. Kardeşe duyulan kıskançlığın şiddeti, anne-baba ile çocuk arasındaki ilişkinin niteliğine ve çocuğun yeni doğan kardeşine olumsuz bir tutum içerisinde sergilediği davranışlarına ailenin gösterdiği hoşgörü de etkilidir. Kıskançlık duygusunun şiddetini belirleyen etmenler de biri de kardeşler arasındaki yaş farkıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerdeki kıskançlık duygusu, yaş farkı fazla olanlara göre daha yüksektir. Çevredeki kişilerin tepkileri ve tutumları da bu duygu üzerinde etkili olabilmektedir. Çocukları birbirleriyle kıyaslamak olumsuz etkileri olan yaklaşımlardır. Çevreden gelen tepkiler ile kıyaslanan çocuklar birbirleriyle rekabet ederek, birbirlerine karşı öfke, kıskançlık gibi duygular besleyebilirler.

    Kardeş kıskançlığının belirtileri annenin hamilelik döneminde başlayabilmektedir. İçe kapanma, sık sık sevilip sevilmediğini sorgulama, ilgi çekmeye çalışan davranışlar içerisinde olma, altını ıslatma, parmak emme, bebeksi konuşma gibi yaş dönemi öncesine ait davranışlar sergileme, saldırgan davranışlar sergileme, huzursuz, gergin olma, baş ağrısı, mide bulantısı gibi psikosomatik belirtiler gösterme, doğacak veya doğmuş olan kardeşine yönelik çok yoğun sevgi veya çok yoğun öfke içerisinde olmak kardeş kıskançlığının belirtileri arasında sayılmaktadır. Kardeşinin doğmasıyla birlikte çocuk ikircikli duygu yaşamaktadır. Bir yandan ilgi ve koruyuculuk bir yandan da huzursuzluk, öfke, kıskançlık gibi duygular içerisindedir. Kendi içinde annem ve babam eskisi gibi beni sevmezse korkusu taşıyabilmektedir. Bu duygu ile beraber çocuk ailesini sınayan davranışlar içerisine girer. Huysuz, gergin, agresif bir tutum sergileyip olur olmadık isteklerde bulunur, pasif agresif davranışlar sergiler. Kardeşi gelene kadar evin ilgi odağı kendisiyken bir anda kendini sevilmeyecek gibi hissedebilir. Bu his ile beraber içine kapanık, yemek yemeye başlayabilir veya okula gidiyorsa derslerindeki başarısında düşüş olabilmektedir. Çocuklar önceki gelişim dönemi davranışlarına dönerek (gerileme, regresif) kıskançlık duygularını ifade edebilmektedirler. Bunlara örnek olarak, parmak emme, altını ıslatma, bebeksi konuşma, tırnak yeme, konuşma bozuklukları, kekeleme, uyku problemleri, annenin yatağında yatmak isteme vb. davranışlar gösterilebilir. Yemek yemede, uykuda, giyinmekte veya başka konularda özellikle anneyi zorlayarak sorun çıkartabilmektedirler.

    Kıskançlık duygusu ile beraber kardeşine ya da onun eşyalarına zarar vermeyi deneyebilmektedirler. Uygun şekilde bu duruma müdahale edilmezse saldırgan davranışlar daha da artabilir. Anne-babanın tepki göstereceğini bildiği için kardeşini seviyormuş gibi yapıp sahte bir sevgi gösterirken, gizlice kardeşini ağlatıp ona zarar verebilir. Bazı çocuklar kıskançlık duygularını belirgin bir şekilde belli ederken bazı çocuklar da duygularını bastırarak, aşırı sahte sevgi gösterisinde bulunurlar. Bu davranışlarının altında ebeveynlerinin sevgisini ve ilgisini kaybetme korkusu yatmaktadır.

    Anne-baba olarak neler yapabileceğinize bakacak olursak, ilk olarak daha kardeş gelmeden çocuğunuzu hazırlamak ile başlayabilirsiniz. İlk aşamada sizin kaygılı olmamanız, rahat hissetmeniz önemlidir. Eğer çocuğunuzun kardeşine nasıl davranacağı ile ilgili kaygı içindeyseniz, çocuğunuz da bunu hissedecektir. İlk olarak kardeşinin isim seçiminde onun da düşüncelerini alabilirsiniz. Kardeşi ile ilgili olan sürece çocuğunuzu da katarsanız o da sorumluluk hissedebilecektir. Doğacak çocuğunuzun eşyalarını birlikte hazırlayabilirsiniz. Bir bebeğin ihtiyaçları neler olabilir şeklinde sohbetler edebilirsiniz. Bu süreçte bebek ile ilgili konularda onun da yardımını isteyebilir ve ona küçük sorumluluklar verebilirsiniz. Kardeş ile ilgili hikaye kitapları okuyabilir ve okuduğunuz kitapların içeriğiyle ilgili sohbetler edebilirsiniz.

    Her şeyden önce ilk olarak kıskançlık duygusunun doğal olduğunu kabul edip, çocuğunuzun davranışlarını kıyaslamamalı ve yok saymamalısınız. Çocuğunuzun hissettiği bu duyguyu dışa vurması konusunda onu teşvik edebilmelisiniz. Bu süreçte de oyun ve resimlerden faydalanabilirsiniz. Oyunda çocuk, gerçek hayatta ifade edemediği duyguları ifade edebilme imkanı bulur. Örneğin oyun içinde canlandırdığı kardeş karakterini boğar veya geri gelmemek üzere tatile gönderir. Çizdiği resimlerde de kardeşini aile tablosunun dışında çizebilir veya aile resminde hiç yer vermeyebilir. Bu durumda çocuğun kıskançlık duygusunu empati ile karşılamalı, anlayış göstermelisiniz. Çocuğun kardeşine olan olumsuz duygularını inkar edip yok saymak yerine bu duyguların varlığını kabul etmeli, uygun bir şekilde bu duyguları açığa çıkartmayı sağlamalısınız. “Kardeşinin sürekli etrafında olması senin için zor olmalı. Ne hissettiğini bana anlatabilirsin, nasıl hissettiğini bilmek benim için önemli” gibi söylemlerle çocuğunuzun duygularını dinleyebilirsiniz. Ebeveyn olarak, birbirlerine zarar vermeden öfkelerini nasıl ifade edebileceklerini onlara öğretmelisiniz. “Kardeşine vurmana izin veremem ama çok öfkeli olduğunu bana anlatabilirsin, çizebilirsin, bunu bana biraz daha anlatmak ister misin?” şeklinde yaklaşım sergileyebilirsiniz. “Herkesin çok tatlı diyerek kardeşinin etrafına toplanıp sevmesi seni öfkelendirebiliyor değil mi? Sen bebekken de aynısını sana da yapıyorlardı ama kızgınlığını anlayabiliyorum. Bu olduğunda bana bir işaret ver göz kırpmak gibi. Ben de sana göz kırparım. Böylece benim seni anladığımı anlarsın. Bu bizim aramızdaki bir oyun olsun.” gibi yaklaşımlarla duygularının anlaşıldığını hissettirebilirsiniz. Olumsuz duygular dışarı çıkmadan, ifade edilmeden olumlu duygular içeri giremez. Kardeşler arasında olumlu duygular olması için ısrarcı olmak olumsuz duyguları meydana getirebilmektedir ama kardeşlerin arasındaki olumsuz duyguları anladığınızda, anladığınızı hissettirdiğinizde olumlu duygular beraberinde gelmektedir.

    Çocuğun anne babasından beklediği, özel olduğunu hissetmektir. “ben ikinizi de eşit seviyorum” demeniz kendilerini özel ve ayrı bir birey olarak sevilme ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. Çocuklar eşit sevgi yerine, özel olarak sevilme ve ilgilenilme ihtiyacı duymaktadırlar. “En çok kimi soruyorsun?” sorusuna ikinizi de eşit seviyorum demek yerine, “ikiniz de benim için özelsiniz. Sen benim biricik kızımsın, sen benim biricik oğlumsun. Dünya üzerinde senin benzerin olan başka biri yok, kızım/oğlum olduğun için çok memnunum” şeklinde onların özel olduğunu vurgulamak önemlidir. Çünkü eşit sevilmek, bir şekilde daha az sevilmektir. Kıskanmasın diyerek bir çocuğunuza aldığınızın aynısını diğerine almak, gösterilen ilgi eşit olsun diye çocuklardan biri sadece anne ile, diğer çocuk da sadece baba ile zaman geçirmesi şeklinde yaklaşımlar kıskançlık duygusunu daha fazla arttırmaktadır.

    Hem sözlerinizle hem de davranışlarınızla onu sevdiğinizi ifade etmeniz gerekmektedir. Çocuk kardeşi doğduktan sonra anne babanın sevgisinde azalma olmadığını hissetmelidir. Çocuğunuza zaman ayırarak, onunla konuşarak, onunla birlikte ortak bir zaman diliminde paylaşımda bulunarak davranışlarınızla da sevginizi hissettirmelisiniz. Doğan kardeşine rağmen annesinin kendisiyle oyun oynadığını, zaman geçirmeye çalıştığını gören çocuğun kaygısı azalacak ve beraberinde kıskançlık belirtileri de azalmaya başlayacaktır. Her çocuğunuz için ayrı, onlara özel zaman ayırmak çok önemlidir ama bu zamanı eşit olarak paylaştırmak yerine çocuğun ihtiyacına göre zaman ayırmanız doğru olacaktır.

    Doğan kardeşine zarar verebileceği endişesi ile çocuğunuzu bebekten uzaklaştırmaya çalışmanız doğru değildir. “Sen artık abla oldun” diyerek çocuktan yaşının üzerinde olgunluk beklememek gerekmektedir. Çocuk kardeşini sevmek zorundaymış gibi hissetmemelidir. “Kardeşimden nefret ediyorum” diyen bir çocuğu ayıplamak, çocuğun kardeşine olan kızgınlı ve kıskançlığını daha da artırmaktadır. Çocuk bu olumsuz duygusunu ifade etmeden önce anne bu durumu kendisi ifade edebilir. “Kardeşin doğduğundan beri onunla ilgilendiğim için seni sevmediğimi düşünüyor olabilirsin, ama bu doğru değil. Eskisi kadar seni seviyorum. Benim de kardeşim olduğu zaman böyle hissetmiştim, anneme öfkelenmiştim. Ama sonradan bunun böyle olmadığını anlamıştım.” gibi söylemler anne ile çocuk arasındaki bağı güçlendirir, çocuğun kaygısını azaltır.

    Birbirleriyle çatışma yaşayan kardeşler arasındaki roller de önem taşımaktadır. Kardeşlerden biri sevilmek ve kabul edilmek için “iyi çocuk”, diğeri ise olumsuz bir ilgi olsa da ilgi ilgidir diyerek “kötü çocuk” rolüne hapsolabilmektedir. Roller bir kez belirlendikten sonra çocuklar bu rolleri oynamayı sürdürebilirler. Burada ebeveyne düşen en önemli görev, zorba rolündeki çocuğu şefkata yönlendirmek, kurban rolündeki çocuğu ise güçlendirmektir. Birbirleriyle tartıştıklarında dikkatinizi saldırgan davranışlar sergileyen çocuğunuza yöneltmemelisiniz. Bunun yerine mağdur olan ile ilgilenin. Burada saldırgan çocuğa giden mesaj “annemin ilgisini çekemedim, buna değmedi”, mağdur olan çocuğa giden mesaj ise “seslendiğim için annemin ilgisini çektim” şeklinde olacaktır. Onlar kavga ettiklerinde yargılamamalı, cezalandırmamalısınız. Kimin haklı haksız olduğunun kararını siz vermemeli, taraf tutmamalısınız. Sorumluluğu çocuklarınıza vererek “Sende kibar ve anlayışlı olabilme becerisi var. Onu kullan” şeklinde sorunu kendilerinin çözebileceklerine dair güven duyduğunuzu belirtmelisiniz.

    Çocuğunuzdaki kardeş kıskançlığı çocuğunuzun günlük hayattaki işlevselliğini etkiliyor, aile içi ilişkilerinizde bu durum sebebiyle zorluk yaşıyorsanız, çocuğunuzda gözlemlediğiniz tepkiler gereğinden daha uzun sürmüş ve kardeşin varlığına uyum sergilemekte direnç gösteriyorsa, anne-baba olarak nasıl bir tutum sergileyeceğiniz konusunda bilgi sahibi olmak istiyorsanız uzman desteği alabilirsiniz.

  • Ergenlik Dönemindeki Çocuğuma Nasıl Sınır Koyabilirim?

    Ergenlik Dönemindeki Çocuğuma Nasıl Sınır Koyabilirim?

    Çocuklar küçük yaşlardan itibaren ebeveynlerinin rehberliğine ihtiyaç duyarlar çünkü kendileri için neyin yararlı ve önemli olduğunu bilemezler. Bu yüzden, ebeveynler çocuklarına hem erken çocukluk dönemlerinde hem de ergenlik döneminde rehberlik etmeli ve yaşadıkları ortamı sağlıklı bir kişilik gelişimi için güvenli hale getirmelidir. Bu yüzden, ebeveynler, bazı kural ve sınırlar koyarak ergenlik dönemindeki çocuklarını korumalı ve onları toplumun kurallarına uyumlu yetiştirmelidir.

    Eğer bir evde etkili bir disiplin sağlanamıyorsa bu aile üyeleri arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyor olabilir. Anne ve babanın disiplin yöntemindeki tutarsız davranışları, ailenin ergen üzülmesin diye otorite figürü olmaktan çıkmaları gibi birçok faktör disiplin yöntemlerinin etkisinin azalmasına sebep olabilir. Fakat etkili bir disiplin yönteminden önce çocuğa koşulsuz sevgi ve kabul gösterilmesi gerekmektedir.

    Günümüzde yaygın olarak, ergenler serbest bırakıldığında ya da risk alıcı bazı davranışlar sergilediğinde, bu durum aile ve toplum tarafından“özgüveni yüksek birey” olarak tanımlanmalarına neden olabilir. Aynı zamanda, kural ve sınır koyan anne babaların da ergenlere daha az ilgi ve sevgi gösterdikleri düşünülür. Fakat düşünülenin aksine kural ve sınırlara sahip olan aileler ergenlik dönemindeki çocuklarının hayatını düzene koyarak çocuklarının kendilerini güvende hissettiği bir ortam yaratmış olurlar. Bu hususta dikkat edilmesi gereken nokta, sınırlar ve kurallar oluşturulurken ergenin de sürece dahil edilmesi gerektiğidir. Örneğin; akşam eve gelme saati kararlaştırılırken mutlaka ergenin de fikri alınmalı ve talepleri göz önünde bulundurulmalıdır. Böylece, sürece dahil olan ergen kurallara uyma konusunda daha istekli ve hassas davranacak ve bunun sonucunda herhangi bir aksilik ile karşılaşıldığında davranışının sorumluluğunu alacaktır.

    Ergenler, yetişkin olmaya çalıştıkları bu süreçte yaşamlarını sürdürdükleri çevrenin kurallarını bilmeye ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden, ne yapıp ne yapamayacaklarını, neyi ne dereceye kadar yapıp yapamayacaklarını bilmek isterler. Çünkü sınırları belirlenmiş bir dünya özünde kendilerini daha da güvende hissettirir. Ebeveynleri tarafından ergenlere sınırlar konulması, anne ve babalarının gerektiğinde kendilerini koruyabilecek yetkinlikte olduğuna dair onlara mesajlar verir. Ergenler, içinde bulundukları dönem gereği bazen sınırları zorlayabilirler fakat kendilerini güvende hissetmek ve dünyayı anlamlandırabilmek için hayatlarında sınırlara da ihtiyaç duyarlar.

    Sınırlar konulurken anne ve babaların konulan kurallar ve sınırlar konusunda anlaşması ve tutarlı olması, sınır koymanın yanı sıra sınırların nasıl uygulanacağı konusunda dikkat edilmesi gereken diğer bir noktadır. Anne ve babalar istikrarsız davrandıklarında ergenler de istedikleri zaman ebeveynlerine ısrarcı davranarak istediklerinin olması konusunda zorlama yapabilirler. Evdeki kurallara uymakta zorluk çeken ergenler aynı davranışları ev dışındaki sosyal ortamlarda da devam ettirebilirler. Aynı zamanda çocuğa rehberlik eden anne ve baba figürleri istikrarsızlık sebebiyle güvenilirliklerini kaybedebilirler.

    Ergenlik döneminde en işlevsel sınır koyma yöntemlerinden biri ergenin yaptığı davranışın bedelini ödemesidir. Bedel ödeme, ergenlerin yaptıkları seçimlerin ya da davranışlarının sorumluluğunu almaları; bu davranış ve sorumlulukların iyi ya da kötü sonuçları ile yüzleşmelerine olanak tanınmış olmasıdır. Örneğin; ergen çocuğu olan bir aile düşünelim. Ergen birey eve en geç gelme saati 18.00’i erken buluyor ve bunun 19.00’a çıkarılmasını talep ediyor. Böyle bir dönemde ebeveynler ile bir aylık deneme süreci yapılabilir. Bu bir aylık süreçte ergen bireye akşam 19.00’da evde olabileceği, bunun bir deneme süreci olduğu ve saate uygun hareket edip etmemesine göre durumun tekrar değerlendirileceği bildirilir ve bu bir aylık süreçte ergenin eve gidiş geliş saatleri, bu durumun ergeni nasıl etkilediği gözlemlenir. Bir ayın sonunda da uygun koşullar tekrar değerlendirilebilir. Bu süreci değerlendirecek olursak; çocuk önce ailesine talebini bildirmiş, ailesi çocuğun talebinde ona bir seçim hakkı tanımıştır. Bu seçimin içeriği ergene iki şey sunmaktadır. Eğer ergen yeni belirlenen saate uygun hareket ederse, eve geliş saatini esnetme fırsatı olacaktır. Fakat bir aylık süreçte aksaklıklar yaşanırsa ve yeni belirlenen saatten daha geç bir saatte eve gelirse eve geliş saati aynı kalacaktır. Bu durumda ergen birey kendi seçimlerinin ve sorumluluğunun iyi ya da kötü bir şekilde bedelini ödemiş olacaktır.

    Diğer bir yöntem ise, ayrıcalıkların kaldırılmasıdır. Ayrıcalıkların kaldırılması, sınır koymanın daha zor olduğu ve uyarı ve bedel ödeme gibi yöntemlerin işe yaramadığı ailelerde kullanılabilir. Ayrıcalıkların kaldırılması yöntemi ergenin herhangi bir ayrıcalığından televizyon programı izleme, cep telefonu kullanma, bilgisayar oyunu, sinemaya gitme ve benzeri ayrıcalıklı bir aktivitesinden mahrum bırakılmasıdır. Ayrıcalıkların kaldırılmasındaki diğer önemli bir etken ise sürenin uzunluğudur. Sürenin çok uzun olması ergene bu yaptırıma neden maruz kaldığını unuttururken, sürenin çok kısa tutulması yaptırımı işe yaramaz bir hale getirebilir. Örneğin; ergene 1 gün boyunca cep telefonunu kullanmaması gibi bir sınırlama konabilir ya da bir akşam televizyon izlemesi sınırlanabilir. Fakat dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki senede bir gün ya da uzun aralıklı olan aktiviteler için (örn.: doğum günü kutlaması) sınırlama getirilmemelidir.

  • Tam da Benim İstediğim Gibi Bir Çocuk

    Tam da Benim İstediğim Gibi Bir Çocuk

    Çocuğunuzun tam da sizin istediğiniz gibi biri olma fikri kulağa ne kadarda güzel geliyor değil mi? Sizin sevdiğiniz her şeyden istisnasız hoşlanan, sevmediklerinize ise yüz metre dahi yaklaşmayan, sizin istediğiniz mesleği seçen, istediğiniz kişiyle arkadaş olan istemediğinizle konuşmayan, sizin istediğiniz biriyle evlenen bir çocuğa sahip olmayı mı hayal ediyorsunuz? O zaman bu yazı da işinize yarayacak çok şey bulacaksınız demektir.

    Çocuğunuzu kucağınıza aldığınız ilk anı hatırlıyor musunuz? Doğduğu ilk andan itibaren size ne kadar da muhtaç ve bağımlı olduğunu. Acıktığında karnını doyurmanıza, korumanıza, üşüdüğünde giydirmenize, hatta gazı geldiğinde çıkarması için yardımcı olmanıza ne kadar da muhtaçtı. Sonra biraz büyüdü ve ona güldüğünüzde agucuklar yapmaya, sesiniz biraz yükseldiğinde ise huzursuzlanmaya başladı. Yürümeye başladığında ise sizin peşinizden gelmek istedi. Yabancı birini gördüğünde size koştu çünkü size güveniyordu. Daha küçücükken siz onu istediğiniz yere kucağınızda taşırken, yürümeyi öğrendiğinde o istediği yeri keşfetmeye çalıştı ve siz onun peşinden koşturmak zorunda kaldınız. Biraz daha zaman geçtikten sonra artık istemediği zaman yemek yememeye başladı. Bir şeyleri kendi yapmak istedi ve çocuğunuzun bir şeyleri başardığını gördüğünüzde onu “Aferin” diyerek, alkışlayarak ya da başını okşayarak takdir ettiniz. Neden mi? Çünkü çocuğunuz büyümeye başlamıştı, kendi başına başardığı birçok şey vardı. Yemeğini kendisi yiyor, tuvalet ihtiyacını karşılıyor, kendisi giyinip soyunabiliyordu. Bunlar küçükken bağımsızlaşmaya başladığının küçük emareleri idi. Bu süreç aynı zamanda kendi gibi olmayı da içinde barındırarak gelişiyordu ve bu bağımsızlaşma savaşı kendi kişiliğini bulana dek devam edecekti. Bu zamana kadar ve bu zamandan sonra ihtiyacı olan tek şey sizin koşulsuz sevginiz ve size duyduğu güven olacaktır. Geçmişe dönüp baktığınızda sizin de ailenizden beklediğiniz en yegane şey bu olmaz mıydı? Ailenizin sizi artı ve eksi yönlerinizle koşulsuz sevdiğini, kabul ettiğini ve desteklediğini düşünün. Bu yüzden tam da sizin istediğiniz gibi bir çocuk yetiştirmek yerine çocuğunuzun kendi gibi biri olmasında ona destek olmaya ne dersiniz?

    Ergenlik dönemi deyince genelde aklımıza asi, söz dinlemeyen, kendini ispatlamaya çalışan, zaman zaman içine kapanık, genelde yalnız kalmak isteyen, daha çok hem cinsleri ile vakit geçiren, kadın-erkek arkadaşlığının romantik boyutlara dönebildiği örnekler gelir. Peki ergendeki tüm bu fiziksel, hormonal, ruhsal, zihinsel ve sosyal gelişim ve değişim boyunca ebeveynlere veya bakım verenlere düşen rol nedir? Bu süreçte çocuğunuz kendisindeki zihinsel ve fiziksel farklılıkları, ruh halindeki iniş ve çıkışları anlamlandırmaya çalışırken sizin anlayışınıza, onu tüm yeterlilikleri ve eksiklikleriyle kabul etmenize ihtiyaç duyar. Çocuğunuz bu dönem boyunca kolları ve bacakları daha hızlı büyüme gösterdiği için sakarlıklar yapabilir. Hormonal değişimlerden kaynaklı olarak duygusallaşabilir ya da sosyal olarak sizinle değil de arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmek isteyebilir. Çünkü bu süreçte ergenler yetişkin gibi davranmaya çalışırken içlerinden gelen çocuksu dürtüler ile de baş etmeye çalışırlar. Bu noktada da ailelere düşen en önemli rol ergenleri koşulsuz kabul ile kucaklamak olacaktır. Peki çocuğumun yanlışlarını da mı kabul etmeliyim, ona doğruyu yanlışı nasıl öğreteceğim? diye soruyor olabilirsiniz. Bu noktada aile tutum ve davranışlarına ihtiyaç duyulan kabul ve sınır boyutları olarak ele alınabilir. Kabul boyutu, ergeni merkeze alan çocuğunuzu kabul etmekten tutun da reddetmeye kadar farklılık gösteren bir cetvelin iki ucuna benzetilebilir. Aynı şekilde, sınır boyutu da kısıtlayıcı tutumdan hoşgörülü tutuma kadar uzanan geniş bir yelpaze olarak düşünülebilir.

    Anneler, babalar ya da bakım verenler olarak siz ergenlik dönemindeki çocuklarınıza onları oldukları gibi kabul ettiğinizi gösterirseniz, onların önem verdikleri sorunları ya da hobileri ile ilgilenirseniz, duygularına aracılık eder ve çocuklarınızı anladığınızı onlara hissettirebilirseniz ergenler kendilerinin kabul gördüğünü düşünürler. Böylece, ergenlik dönemindeki çocuklarınız kendi davranışlarının sorumluluklarını alan, kendi kendini denetleyebilen, eksikliklerinin ve yeterliliklerinin kendisinin de bilincinde olduğu kişilikler geliştirirler. Tam tersi olarak ergenin küçük görüldüğü, sevilmediği, şiddet gördüğü düşmanca bir ebeveyn ve ergen ilişkisi ise ergende saldırgan davranışların ortaya çıkmasına, evden kaçmaya, kötü arkadaşlıklar edinmesine, uyuşturucu kullanımına neden olabilir.

    Bunlara ek olarak pek çok ebeveyn farkında olarak ya da olmayarak zaman zaman çocuklarına kabul edilmediğini hissettirebilmektedir. Nasıl mı? Örneğin; çocuğunuz düşüncesini dile getirdiğinde “Sen daha küçüksün anlamazsın?”, “Büyüklerine karşılık verme!”, “Bunlarda sorun mu oğlum/kızım” gibi cümleler sizin de ağzınızdan çıkıyorsa çocuğunuz büyük ihtimalle kendi duygu ve düşüncelerine saygı duyulmadığını ve sizin onu anlamadığınızı düşünüyor olabilir ve bunun sonucunda; ya kendi gibi ailesi tarafından kabul görmeyen arkadaşlıklar kurabilir ya agresif tavırlar sergileyip sürekli size kendinizi ispatlamaya çalışır ya da içine kapanık kimseye kendini açmayan bir ergen haline gelebilir.

    Sevgili ebeveynler, öncelikle ergenlik dönemindeki çocuklarınızın ne söylediklerini duymak istemelisiniz. Neden sizle değil de arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmek istiyor, neden kendisi ile daha çok ilgilenmeye başladı, neden sizinle oturma odasında oturmaktan değil de kendi odasında oturmaktan keyif alıyor, neden ufak tefek sakarlıklar yapıyor? Bunların sebebini hem gerçekten duymak istemeli hem de çocuklarınızı artı ve eksi yönleri ile kabul etmelisiniz. Ergen çocuğunuza vakit ayırmalı, o an vakit ayıramıyorsanız bunu çocuğunuza açık ve net bir dil kullanarak anlatmalı ve daha sonrasında çocuğunuz için uygun zaman yaratmalısınız.

    Sonuç olarak, anneler, babalar veya bakım veren diğer kişiler çocuklarına koşulsuz sevgi ve şefkat göstermeli, onlara güven ile yaşayacakları bir ortam yaratmalı ve çocuklarınızın sizlerden farklı kişilik özelliklerine sahip olabileceğini unutmamalısınız.

  • Kadın Beyni

    Kadın Beyni

    Kadın ve erkek olmak ile ilgili günümüzde birçok alanda; edebiyatta, sinemada, tiyatroda aynı içerik birbirinden farklı araçlarla karşımıza çıkmaktadır. “Erkekler Mars’tan Kadınlar Venüs’ten”, “Kadın Aklı Erkek Aklı”, “Erkekler Ne Söyler, Kadınlar Ne Anlar” ve benzer başlıklar bunlardan bazılarıdır. Uzun yıllardır sıkça filmlere konu olmuş, gazete veya dergilerdeki köşe yazarlarının dikkatini çekmiş ya da okuduğumuz kitapların içeriklerini oluşturmuştur. Gündelik hayatta sıklıkla karşımıza çıkan bu olgu uzun yıllardır psikoloji, psikiyatri, nöroloji, nöropsikoloji, nöropsikiyatri gibi bilim alanlarındaki uzmanların da araştırmalarına konu olmuştur. Bugün gelinen noktada, kadın ve erkek beyni üzerine yapılan çalışmalar kadın ve erkek beyinlerindeki kimyasal, genetik, hormonal ve beynin işlevselliğinin örtüşmesini %99 oranında doğrularken, %1’lik bir farklılık beyin yapısının dil gelişiminde, sosyal becerilerde, hafızanın gelişmişliğinde, problem çözme ve duygu kontrolü gibi birçok farklılığa yol açtığını da doğrulmaktadır. Peki, nedir bu sadece %1 farklılığın yarattığı sonuçlar ve bizi nasıl etkiler?

    Doğduğumuz andan itibaren kadın ve erkek beyni birbirinden farklıdır. Bu farklılıktan dolayı da, anatomik yapı; dürtülerimizi, değer yargılarımızı ve gerçekliklerimizi kontrol eder. Nasıl ki beyin hasarları, inmeler, kafa travmaları kişilerin hayatında önemli fizyolojik bir takım değişikliklere yol açabiliyorsa, bunların yaratabileceği psikolojik değişiklikler de göz ardı edilmemelidir. Örneğin; bir beyin hasarı ya da kafa travması bir kişinin karakterini saldırgandan uysala çevirebilir. Peki, aynı beyin dışarıdan bir tepkiye maruz kaldığında bu kadar aksi yönde değişiklikler gösterirken, doğuştan farklı biyolojik yapılara sahip olan kadın ve erkek beyinleri arasındaki farkı hiç düşündünüz mü? Eğer doğuştan beyindeki iletişim ile ilgili alan daha fazla yer kaplıyorsa bunun gündelik hayattaki yansıması karşımıza nasıl çıkar, böyle bir beyin yapısına sahip olmak bize dünyayı nasıl algılattırır?

    Bu sorunun temel cevapları kadın ve erkek beyin yapısı ve hormonlarına dayandırılabilir. Kadın ve erkek olmaktan kaynaklı olarak cinsiyetlerimize hâkim bazı hormonlar vardır. Bunlar östrojen ve testosterondur. Gelişimin farklı dönemlerine ya da hayat koşullarına göre (ergenlik, menapoz, doğum öncesi ve sonrası) kadınlarda salgılanan östrojen hormonu kadınları insan ilişkilerinde, iletişimde ve karşısındakinin duygusunu anlamada daha duyarlı olmasına katkıda bulunurken; erkeklerde hakim olan testosteron hormonu erkekleri daha rekabetçi, rasyonel düşünme odaklı bir yapıya sahip olmasındaki temeli oluşturur. Bu bağlamda, hormonlar ve beyin yapısı, insanların isteklerini, arzularını, davranışlarını, hayata bakışlarını belirleyebilir. Beslenmenin, sosyal, cinsel ve saldırgan davranışların yönlendirilmesinde rol oynarlar. Baştan çıkarıcı davranmayı veya konuşkan olmayı etkileyebilir, sosyal olmanıza katkıda bulunabilir, çocuklarınıza özverili davranmanızı sağlayabilir ya da gerilmenize, sıkılmanıza, başkalarını incitmenize veya başkalarını incitmekten korkmanıza yol açabilirler. Aynı zamanda sizi hırslı ve rekabetçi yapabilir, iş hayatınızdaki verimliliğinizi etkileyebilir, cinsel istekliliğinizi arttırabilir ya da azaltabilirler.

    Kadın ve erkek beyinleri beyin görüntüleme cihazları ile incelendiğinde birbirinden çok farklı görünür. Örneğin, kadın beyninin işitme ve dil merkezindeki sinir hücresi sayısı erkeklere oranla daha fazladır. Kadının kendi duygularını yönettiği, başkalarının duygularını anlamlandırdığı ve anıların depolandığı beyin bölgeleri kadınlarda erkeklere kıyasla daha fazla yer kaplamaktadır. Bu da, genel olarak kadınların neden duygularını daha rahat ifade edebildiklerini duygusal olayların detaylarını neden daha iyi hatırladıklarını göstermektedir.

    Gerek baskın hormonların, gerek beyin yapısının farklılığı nedeniyle aynı olayı yaşayan bir kadının ve erkeğin düşünme süreçleri ile bu sürecin beyindeki yolculuğu ve yarattığı algı farklı olacaktır. Yani kadın ve erkek beynindeki problem çözme mekanizmasının işlevi farklı olduğu için; herhangi bir baskı veya çelişki durumunda kadın ve erkek beyni birbirinden tamamen farklı tepkiler verirler. Bu yüzden kadınlar ilk randevularındaki, ilk kavgalarındaki en ince ayrıntıları dahi unutmazken, erkekler bu olayların gerçekleştiğini bile zar zor hatırlar. Bunun böyle olması, beynin yapısı ve kimyasıyla ilgilidir. Çünkü duyular erkek ve kadın beyinlerinde farklı veriler olarak işlenmektedir. Dolaylı olarak, kadınlar ve erkeklerin işitme, görme, hissetme ve başkalarının hissettiklerini değerlendirme biçimleri birbirinden farklıdır. Birbirinden farklı işleyen beyin mekanizması kadını da erkeği de aynı görev ve sorumlulukları farklı beyin devrelerini kullanarak yerine getiren canlılar yapmaktadır.

    Biyolojik dürtüler, bugün durumumuzu anlamanın anahtarlarıdır. Fakat bu yazının da konusu olan kadın beyninin yapısının nasıl oluştuğunu, evrim, biyoloji ve kültür tarafından nasıl şekillendirildiğini de anlamak gerekir. Bu bilgi olmadan biyoloji kader haline gelir ve karşısında çaresiz kalırız. Beyin her şeyden önce yetenekli bir öğrenme makinesidir. Hiçbir şey sabit değildir. Özellikle beynimiz esnek bir yapıya sahiptir. Yeni öğrenilen her bilgiyle kendini değiştirip, dönüştürebilir. Beynimizin bu özelliğinden kaynaklıdır ki, görme yetisini kaybeden insanların dokunma duyuları çok gelişmiştir. Çünkü beyin süreç içerisinde görme işlevinin gerçekleştiği alanı, dokunma duyusunun gerçekleşmesi için kullanmaya başlar ve böylece dokunma duyusuna ayrılan bölümdeki sinir hücrelerinin sayısının artması ile görme kaybı yaşayan kişilerin dokunma duyusu daha da gelişmiş olur. Kısacası, biyolojimiz, bizim üzerimizdeki güçlü etkenlerden sadece bir tanesidir. Hormonlar ve beyin yapımızın; zekamız, algılarımız, davranışlarımız ve genel olarak yaşantımız üzerindeki etkilerini yönetmek ve eğer gerekiyorsa değiştirmek için üzerinde çalışabiliriz.

    Kadın beyni inanılmaz yeteneklerle donatılmıştır: derin kişilerarası ilişkiler kurabilmek ve sürdürmek, yüzleri ve mimikleri okumak konusundaki kapasiteleri çok gelişmiştir ve bunlar kadın beyninin sahip olduğu birkaç sosyal yetenekten bazılarıdır. Kadınlar bütün bu yeteneklerle doğarken, çoğu erkek bunlardan mahrumdur. Erkekler de kendi hormonal dengelerinin ve beyin yapılarının şekillendirdiği başka yeteneklerle doğarlar. Hepimiz kadın ve erkeklerin astronot, sanatçı, CEO, doktor, mühendis, politikacı, anne-baba ve çocuk bakıcısı olabildiklerini biliyoruz. Eğer beyninizin biyolojisinden kaynaklı yol açtığı tepkilerin farkındaysanız harekete geçmemeyi tercih edebilir ya da doğru olduğunu hissettiğiniz daha farklı bir yol ile karşılık vermeyi seçebilirsiniz.

  • Çocuğunuzla Nasıl Etkili İletişim Kurabilirsiniz

    Çocuğunuzla Nasıl Etkili İletişim Kurabilirsiniz

    Şu unutulmamalıdır ki, bir öğrencinin başarılı olabilmesi için öncelikli olarak ruhsal açıdan sağlıklı olması gerekir. Ayrıca dikkat ve konsantrasyon sorunu yaşamamaları gerekmektedir.

    Sebepleri sıralamak gerekirse;

    a)Dikkat Eksikliği: aşırı kaygı sonucu oluşabileceği gibi, bazen de başlı başına bir bozukluk olarak karşımıza çıkabilir. Bu çocuklar aşırı kaygıları olmadığı halde konsantre olmakta, dikkatini bir konuya odaklamakta güçlük çekebilir. Aslında küçüklük yaşlardan itibaren var olsa da sınav dönemleri gibi yoğun çalışma dönemlerde daha belirgin olarak kendini gösterebilir. Bu durumda beynin dikkatle ilgili bölümlerinde işlevsel bir sorun vardır. Tıbbi olarak tedavisi mümkündür.

    b)Depresyon: mutsuzluk, karamsarlık, çabuk ağlama, uyku düzensizlikleri, iştahsızlık, sinirlilik, kendine güvensizlik olarak kendini gösterir. Çocuğun eski neşesinin kalmadığı göze çarpar. Çocuğun akademik başarısı ve motivasyonu giderek düşer. Bu tip çocukların gözden kaçırılmaması ve tedavi alması çok önemlidir.

    c)Özgül Öğrenme Güçlüğü: Bazı çocukların zekâsı çok iyi bile olsa belli alanlarda (okuma, yazma, matematik vs.) beklendiği düzeyde başarı gösterememektedir. Bu gibi durumlarda “özgül öğrenme güçlüğü” olabileceğinden şüphelenilip çocuğun belli testlerden geçirilip tanı konulması önemlidir. Sıklıkla dikkat eksikliği eşlik eder.

    Çocuklarda görülen yaygın gelişimsel bozukluklar:

    a)Asperger Sendromu: Çocuklarda sosyal ilişki ve iletişim bozuklukları dikkat çeker. Bu çocuklar genelde dar bir ilgi alanına sahip olurlar yani, çok sınırlı bir konuda çok derin bilgileri olabilmektedir. Otistik çocuklardan farklı olarak bu çocuklar normal zamanında konuşmaya başlarlar. Aşırı bilgiç bir tavırları olabilmektedir. Özellikle ince motor becerileri gerektiren el faaliyetlerinde zorluklar yaşayabilmektedirler. El-kol hareketlerini, mimiklerini ve vücut dillerini kullanmakta sorun yaşarlar. Bu çocuklar normal ya da üstün zekâya sahiptir. Mekanik oyuncaklara düşkün olurlar. Davranış sorunları yaşamaları olasıdır.

    b)Çocukluğun Dezingratif (dil, sosyal işlev, motor becerileri gelişimi) Bozukluğu: Bu çocuklar doğumdan sonra en az iki yıl normal bir gelişim gösterirler. Bozukluk sıklıkla 3-4 yaşları arasında ortaya çıkar. Bu tanının konabilmesi için belirtilerin 10 yaşından önce gelişmiş olması gerekir. Belirtileri ilk olarak, hareketlilikte artış, huzursuzluk, kaygı ve daha önce kazanılmış olan (konuşma vb.) becerilerinin kaybı sayılabilir.

    c)Rett (beyinsel gelişim bozukluğu)Sendromu: yalnızca kız çocuklarında görüldüğü düşünülmektedir. Çocuk normal doğar ve ilk beş ay normal bir gelişim gösterir ancak daha sonra bebeğin başının büyümesi giderek durur ve kafa çapında küçülme görülür. Rett sendromu olan çocuklar, ellerini belli bir amaca yönelik olarak kullanamazlar, tersine ellerde stereotipik (kaşıma-döndürme vb.) hareketler hâkimdir. İlk bir yıl içinde sosyal iletişimleri bozulur, yürümeyi öğrenseler de, ileriki yaşlarda bu beceriyi de kaybederler. Konuşma ise; gelişmez ya da gecikir.

  • Çocuklarda Mahremiyet

    Çocuklarda Mahremiyet

    Çok önemli bir konu olmasına rağmen, üzerinde ihtiyatla durulmaya yeni başlanmış bir konudur. Ebeveynler çoğu zaman mahremiyeti çocuklara anlatmakta ciddi yanlışlıklara düşmektedirler.

    Küçük yaşlardan itibaren çocuğa kazandırılması gereken bazı davranışlar olmalıdır. Doğduğu an itibariyle çocuklar kendilerini yetişkinlerin ellerine bırakırlar. Kendilerini keşfetme bilinciyle gelişen duygu ve düşünceleri zaman içerisinde çocukları sorgulamaya iter. Eski kuşaklarda olduğu gibi zamane çocukları soru sormaktan ve sorgulamaktan çekinmezler. Kimi yetişkinlere göre bu ayıplanacak bir davranış olsa dahi, aslında olması gereken bir davranıştır. Böylece çocuğun özgüveni gelişir sorgulama bilinciyle kendisini ve karşısındakini tanımakta kolaylık sağlar.

    Genellikle annelerin yaptığı hata; çocuklarının hala, teyze, anneanne, babaanne gibi aile bireylerinin yanında rahat olabileceği durumunu empoze etmektir. Bu durumda çocuklar bu aile bireylerinin yanında soyunup giyinip, tuvalete gidip ya da altlarında çamaşır olmadan evde koşuşturabilecekleri izlenimine kapılmış olurlar. Erkek bireylere gelindiği zaman ise; çocukların kucağa oturtulması ya da altlarının baba, amca, dayı ve dedelerin yanında değiştirilmesi gibi çok yanlış durumlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Ya da bu durumlardan farklı olarak yabancıların çocuklara tatlı ya da oyuncak tarzı bir şey verebileceği gibi aynı zamanda çocuğa kızabileceği durumunu aşılamakta yanlış olacaktır. işte mahremiyet eğitimi tam da bu gibi noktalarda çocuğa öğretilmesi gereken davranışlar bütünüdür.

    Mahremiyet eğitiminde uygulanması gerekenler ise tüm bu durumlardan farklıdır. Her şeyden önce çocuğa bazı kurallar öğretilmelidir. Ama bu kurallar öğretilirken aile bireyleri de bu kurallara riayet etmelidir. Öncelikle çocuğa, onun vücudunun nerelerine kimlerin dokunup dokunamayacağını anlatmak önemlidir. Eğer çocuk karşısındaki bireyin dokunuşlarından rahatsızlık duyuyor ise muhakkak bunu annesiyle paylaşmalıdır. Çocuğun göğüs bölgesine, kaba etine ve cinsel bölgesine kimse bakmamalı, genellikle anne ya da okuldaki öğretmeni dışında kimse müdahale etmemelidir. Siz çocuğun çamaşırlarını değiştirirken bile bakmamalı, böylece çocuğa ona saygı duyduğunuzu göstermelisiniz. Oda da yardıma ihtiyacı yoksa kendi başına kapısı kapalı giyinip soyunmayı öğretmeli ve aynı şekilde sizde aynı tutumu sergilemelisiniz. Tuvalet kullanımında kapıyı kapatması gerektiğini bir şeye ihtiyacı olursa annesi olarak sizin hemen kendisini duyacağınızı çocuğa anlatmalısınız. Çocukları öpmeden onlara sarılmadan önce muhakkak kendilerinden izin istenmeli ve çocuk izin vermiyor ise; asla zorla öpülmemeli ve kucaklanmamalıdır. Tüm bunlara ek olarak yabancılarla konuşmaması konusunda uyarmalı ve asla tanımadığı kişilerden bir şey almaması gerektiği kendisine ayrıntılı olarak öğretilmelidir.

    Çocuklara, her türlü tehlike ve durum dikkatli ve özenli bir şekilde anlatılmalı, ne yapması ya da ne yapmaması gerektiği öğretilmelidir. Çocuklarınızdan emin olunuz ve söyledikleri şeyin doğruluğunun olmadığını düşünseniz bile muhakkak araştırınız. Unutmayınız ki zarar çoğu zaman en yakınımız dediğimiz kişilerden gelebilir.

  • Çocuk İstismarı

    Çocuk İstismarı

    Gözler görmeye, kulaklar duymaya hazır mı acaba?

    Son 3 yılda 13 bin çocuğun istismar mağduru söylenmektedir. Acı ama gerçek. Dünyanın her köşesinde bazen gün yüzüne çıkan bazen de hiç bilmediğimiz olaylar yaşanmakta. Çocuk gelinler, küçük anneler, çocuk pornocuları ve maalesef daha birçokları.

    Üzülerek söylemekteyim ki sıkça duyduğumuz bir takım soruların cevaplarını ne kadar biliyoruz?

    Çocuk istismarı nedir?

    Cinsel istismar neye denir?

    Cinsel istismar içerisinde çocuk istismarını saptamak en zor olanıdır. Çünkü daha çocuktur ve belki de kendini ifade edemeyecek ya da ne olduğunu henüz kavrayamayacak kadar küçüktür. Saptanamamasının en kritik noktası ise; yetişkinler tarafından bildirilmemesi ve üzerinin örtülmesidir. Konuyla ilgili yetkilileri bilgilendirmek utanılacak bir durum değildir. Aksine ne kadar çok gün yüzüne çıkarsa o kadar farkındalık da artacaktır.

    Çeşitli cinsel istismar bulunmaktadır.

     Bunlar:

    1.      Seksi konuşma

    2.      Teşhir

    3.      Röntgencilik

    4.      Cinsel dokunma

    5.      Oral-genital seks

    6.      Interfemoral ilişki (korku ve acı duyulan cinsel ilişki)

    7.      Seksüel penetrasyon (objelerle, dijital, genital, anal)

    Aile içi ve aile dışı cinsel istismarlar bulunmaktadır. Aile içi cinsel istismar da ensest dediğimiz, evlada yönelik olan cinsel istismarlar ve diğer akrabalardan da kaynaklı istismarlardır. Üvey babalar ve birlikte yaşanan partnerlerde aile içi sayılırlar.

    Aile dışı cinsel istismarlar ise; aileyle hiç bağı olmayan bireyler tarafından yapılan istismarlardır.

    Geçmişten günümüze hep “aman sus, sen bilmezsin, sen küçüksün, karışma, konuşma” şeklinde bir çocuk yetiştirme şekli olduğundan çocuklar sorgulamıyor ve araştırmıyorlar. Her zaman itaat etmeye hazır söyleneni koşulsuz yapan bireyler haline gelebiliyorlar. Elbette ki her ailenin yetiştirme şekline göre bu değişkenlik gösterebilmektedir.

    Peki, çocuklarımıza neler öğretmek gerekir?

    ·         “Yalnız yerler güvenli değildir!

    ·         Tanımadığı kişilerden şeker, oyuncak, çikolata v.b. gibi şeyler almamalıdır!

    ·         Aileden izinsiz arabalara binmemelidir!

    ·         Yardım gerekiyorsa, üniformalı birinden yardım istemelidir!

    ·         Kendi adını, annesi ve babasının adını, telefon numarası ve ev adresini bilmelidir!

    ·         Su birikintisi, kuyu, nehir veya denize ailesi yanında olmadan girmemeli ve yaklaşmamalıdır!

    ·         İstemediği şeylere HAYIR diyebilmelidir!

    ·         Tedirginse oradan uzaklaşmalı ve bağırmalıdır!

    ·         Birinin dokunmasından rahatsızlık duyuyorsa HAYIR DOKUNMA diyebilmelidir!

    ·         Bir çocuğun sesi ALARMı olmalı, ÇIĞLIK ATMAyı öğrenmelidir!

    ·         Başkalarının söylediklerini ailesi ile paylaşması gerektiği öğretilmelidir!

    ·         Bir yere gitmeden önce ailesine sormalı, söylemelidir!

    ·         Büyük biri çocuktan yardım isterse ailesine danışmalıdır!”

    Çocuklar; güvende olmaya hakları olduğunu, bedenlerinin kendilerine ait olduğunu bilmelidirler. En önemlisi de bazı sırların hiçbir zaman saklanmaması gerektiğini onlara öğretin.