Kategori: Psikoloji

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Panik atak korku ve kaygının aniden yükselişidir. Kalbiniz hızlı çarpar ve nefesinizin kesileceğini hissedersiniz. Hatta kalp krizi geçirdiğinizi, delireceğinizi ya da öleceğinizi hissedersiniz. Tedavi edilmemiş panik atak, panik bozukluğuna ya da diğer problemlere yol açabilir. Sıklıkla günlük yaşam aktivitelerini olumsuz etkiler ve günlük yaşamdan geri çekilmeye neden olabilir. Panik atak tedavi edilebilir bir durumdur. Ne kadar çabuk destek alırsanız o kadar iyi olur. Tedaviyle, panik semptomlarını azaltabilir veya ortadan kaldırabilir ve yaşam etkinliklerinizi sürdürmenizi tekrar kazanabilirsiniz. Panik atak sadece bir kez de olabilir fakat genel olarak birçok kez tekrar eder.Panik atak genellikle ortaya çıkmadan önce bir işaret vermez ve genellikle bir olaya bağlı değildir. Sakin olduğunuz durumda hatta uyurken bile meydana gelebilir. Nükseden panik ataklar genellikle belirli bir durumla tetiklenir; örneğin bir köprüden geçmek veya topluluk önünde konuşmak gibi durumlarda özellikle de bu durum daha önceden panik atak yapmışsa. Genellikle, panik yaratan durum, tehlikede olduğumuzu hissettiğimiz ve kaçılamadığını düşündüğünüz bir durumdur. Bu durumlardan kaçınınca mutlu olduğumuzu düşünürüz fakat gündelik yaşantımızı aksatabilir ve kaygımızı arttırarak bu duruma yenik düşebiliriz.

    Bir veya daha fazla panik atak yaşayabiliriz ancak mutlaka mutlu ve sağlıklı olabilirsiniz. Veya panik ataklarınız panik bozukluk, sosyal fobi veya depresyon gibi başka bir bozukluğun bir parçası olarak ortaya çıkabilir. Sebep ne olursa olsun, panik ataklar tedavi edilebilir. Belirtileri ele almak için kullanabileceğiniz başa çıkma stratejileri vardır ve etkili tedaviler vardır.

    Panik Atak Belirleyicileri(DSM V’ e göre)

    Panik atak, aşağıdaki maddelerden dördü birden ya da daha fazlası dakikalar içinde doruğa ulaşan şekilde ortaya çıkması ve birden yoğun korku ya da içsel sıkıntının bastırdığı durumdur.

    1-Terleme

    2-Çarpıntı, kalbin küt küt atması ya da kalp hızının artması

    3-Titreme ya da sarsılma

    4-Soluğun daralması ya da boğulacakmış gibi hissetme

    5-Nefesin tıkandığını hissetme

    6-Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    7-Mide bulanması ya da karın ağrısı

    8-Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik hissi ya da bayılacakmış gibi hissetme

    9-Titreme, üşüme, ürperme ya da ateş basması

    10-Uyuşmalar

    11-Gerçekdışı olma durumu (derealizasyon) ya da kendine yabancılaşma (depersonalizasyon)

    12-Kontrolü kaybetme ya da çıldırma korkusu.

    13-Ölüm korkusu

  • Bilişsel Sistem

    Bilişsel Sistem

    Raymond J. Corsini (2011)’ye göre psikoterapi, kişiyi merkez alan, kişilerin kendilerini tatmin etmeyen şekillerde düşünüp, hissettiklerini ya da bu yönde sergiledikleri davranışları bulmasına yardımcı bir süreçtir. Psikoterapide, bireye bir konuda bilgi, öneri veya komut verilmez. Kişinin kendini anlamasına yöneliktir. Danışanın sorununa veya sorunlarına dair kendi çözümlerini yaratmasına yönelik yönlendirmeler yapılır.
    Psikoterapi eğitimi almış ve psikoterapi yapan kişiye psikoterapist denir. Psikoterapistler alışılmadık kuramları yani düşünce sistemlerini kullanan ya da bazı kuramları bütün kuramları bir araya getiren ve istedikleri sonuçlara ulaşmak için bir veya birden fazla uygulama kullanabilen genel kültürü yüksek olan kimselerdir. Bütün psikoterapistler aynı zamanda birer metot öğretici olarak da sayılabilirler. Psikoterapilerin çoğu, insanları değiştirmeye yöneliktir. İnsanların farklı düşünmesini, hissetmesini ve farklı davranmasını sağlar. Bilişsel terapide danışana dair gerekli bilgileri işleme alıp, danışanın yaşantısında olumlu değişime önayak olma amacındadır.
    İnsani gelişim ve bireysel öğrenme geçmişinden gelen; insanların hayati olayları düşünüp, hissedip ve farklı anlam yükleme, algılama ve yorumlama eylemlerini kapsayan teknik sisteme bilişsel sistem denir.

    Bilişsel sistem, insanın fiziksel ve sosyal çevrelerinden gelen bilgileri işleme alır ve bireyin buna göre tepki vermesi gerekmektedir. Tepki verilmesi için bireyin uyaranlara, olaylara, anılara, düşüncelere duygusal tepki ile katılabilme yetisi mevcuttur. Aynı zamanda verilen tepki, bilinçli veya bilinçsiz olarak davranışı doğuran, sürekliliğini sağlayan ve ona yön veren mekanizma ve psikolojik sistemlerle etkileşim içinde olmalıdır. Aaron Beck’in (1996) bilişsel modeline göre, bilişsel değerlendirmelerin birçok düzeyi vardır. İlk katman kendilerinden ortaya çıkan, kişiye doğru gelen, sorumlu davranış veya rahatsız edici duygularla ilişkili olan otomatik düşüncelerdir; zihin okuma, kişiselleştirme, damgalama, geleceği görme, korkunçlaştırma veya ikili (hep ya da hiç) düşünme gibi.

    Otomatik düşünceler doğru veya yanlış olabilir. Bazen verilen tepkiler olayların yanlış anlayıp yorumlanarak veya anlamsızca yorumlanmasından dolayı uyumsuz olabilir. Genelde insanlar, aslında duygularının bir olayla ilgili düşünme şeklinin bir sonucu olduğunu ve yorumlamasını değiştirdiğinde çok farklı duygulara sahip olabileceğini öğrendiğinde şaşırır. İnsanların terapiye geliş amacı, akılcı düşünemedikleri için değil; duygu, davranış ve ilişkileri sorunlu olduğu için olabilir. Bu aşamada bilinmelidir ki; düşünceler ve duygular ayrı olgulardır, bununla birlikte, düşünceler duyguları (ve davranışları) oluştururlar. Duygular hisleri yaşama biçimidir. Kaygılı, çökkün, kızgın, korkulu, umutlu, tuhaf, aciz, özeleştirel hissedilebilir. Duygular tartışılamaz ancak, sadece bir duyguya yol açan düşünceler tartışılabilir. Terapistler danışanlara düşüncelerin duyguları nasıl oluşturduğu ve bir duyguyu nasıl artırıp azaltabileceğini açıklayabilirler.

    Olumsuz düşüncelerin yerini alabilecek olumlu düşünmeye yönelik metotlar kullanılarak duygular değiştirilebilir. Bu değişen duygular bireye kazanımlar sağlar. Danışan aynı soruna farklı açılardan bakmayı öğrenir. Danışan, doğru veya yanlış olan otomatik düşünceleri sorgulamayı ve onları yorumlamayı öğrenir. Bu öğrenme süreci oldukça sistematik ilerler.

    Bilişsel terapi oldukça yapılandırılmış, toplam 12–16 hafta arasında süren kısa süreli bir terapidir. Bilişsel terapinin amacı bilgiyi alma ve işleme konusunda olumlu adımlar atabilmektir. Bu adımların sağlanmasını gerektiren terapi sürecinde, terapist ile danışan işbirliği içinde danışanın kendisini, danışandan ayrı olarak diğerleri ve danışanın dünyaya dair inançlarını inceler ve irdeler. Davranışa yönelik deneyler ve sözlü uygulamalar, danışanın işlevi olmayan düşüncelerine ve yargılarına alternatif yorumları incelemek ve daha kabul görülebilir inançları destekleyen ve tedavi edici anlamda değişimi sağlayan sonuçları üretmek için kullanılır.

    Bilişsel terapi olumsuz davranışların yerine olumlu davranışlar koymaz. Arzu edilen, düşünmeye değil gerçeğe dayanır. Benzer şekilde, bilişsel terapi, insanların problemlerinin bir hayal ürünü olduğunu varsaymaz. Danışanların hem ciddi sosyal, ekonomik veya sağlık problemleri hem de işlevsel bozukluğu olabilir. Ancak problemlere ek olarak kendileri, durumları ve kaynakları hakkındaki önyargılı düşünceleri, tepki biçimlerini etkiler ve çözüm bulmalarını engeller. Örneğin; hayattan tat alamayan ve yoğun huzursuzluk yaşayan bireyin, kendisi, dünya ve gelecek hakkında olumsuz fikirleri ve olumsuz önyargıları vardır. Birey kendisini yanlışlayan kanıtların varlığını inkar ederek, mutsuzluk duygusunun olumsuzluğuna uyan bilgiye seçici olarak odaklanır. Bilişsel model, kanıtların her iki şeklini de incelemek üzere araştırır. Beck ve arkadaşları tarafından geliştirilen çağdaş bilişsel modele göre, bilimsel düşüncenin bir inancın “doğrulanmaması” veya “yanlışlanması”nın peşinde koşan bilimsel düşünce açısını, yani bir inancın sadece doğrulayıcı kanıtlarını aramak yerine nasıl yanlış ve yetersiz olduğunun ispatı incelenmelidir. Kaygı derecesini veya kaygı durumunu kontrol etmekte zorlanan, yoğun mutsuzluk yaşayan veya davranış ve duygusal anlamda aşırıya kaçan, aşırı şüpheci (güvensiz) veya aşırı takıntılı ve diğerleri gibi çeşitli hastalık durumlarında belirli bir önyargı kişinin yeni bilgiyi nasıl benimseyeceği hususunda etkilidir. Bu yüzden, örneğin, yoğun kaygıdan muzdarip bir kişinin, kendisine göre tehlike arz edebilecek temaların seçici olarak yorumlanmasına yönelik bir önyargısı ve düşüncesel aksaklıklar söz konusudur. Aşırı şüpheci ve güvensizlik koşullarında hakim olan yanlış yorumlama, kötüye kullanmaya veya çatışmaya doğrudur.

    Korku ve kaygılar insanların korku dolu deneyimlerine dayanır. Yılandan korkmak, yalnızlık korkusu, karanlık, açık alan, sosyalleşme, reddedilme, rekabet, yüzleşme, huzursuzluk, hata yapma, kayıp, değerlendirilme ve korkmaktan korkmak buna dahildir. Ancak insanlar korkularının hayatlarını tehdit etmediğini fark etseler de ve bazen saçma olarak algılasalar bile, korkular onların hayatında varlığını sürdürebilir. William J. Knaus’a göre, korku ve kaygılar; gereksiz düşünce ve reaksiyonlara karşı kendi kendini eğiterek, duygusal tahammüllü yapılandırmayı öğrenerek, ve korku dolu davranışların kontrol altına alıp kişinin kendisini korkularına duyarsızlaştırarak; bilişsel terapi dediğimiz bu yöntemle oldukça etkili bir biçimde aşılabilir.

    Eğer insanların, çevreden ilgili bilgiyi alıp onu yorumlamak ve bu yorumlamayı temel alan yapılandırılmış kontrollü bir hareket planları olmasaydı, hemen ölmek ya da öldürülmek kaçınılmaz olurdu ya da tipik robotlar olurduk. Ancak bireylerin kendileri ve diğerleri ile ilgili algıları, hedefleri ve beklentileri, hatıraları, fantezileri ve önceden öğrendikleri hayatta kalmaya dair karar mekanizmasını kontrol etmese de önemli derecede etkiler. Bazı inançlar bireyin kültürüne, cinsiyet rolüne, dinine veya sosyo ekonomik durumuna bağlıdır. Terapi, bu inançların danışanı nasıl etkilediğini anlayarak, problem çözmeye yönelebilir.

  • Vajinismus

    Vajinismus

    Günümüzde birçok kadının karşılaştığı fakat paylaşmaktan çekindiği, ertelediği bir problem olan vajinismustan sizlere bahsedeceğim. Peki nedir vajinismus?

    Vajinismus, kadınlarda iç organları tutan kasların (pelvik taban kasları) ilişki öncesinde istemsiz bir şekilde kasılmasıyla birlikte birleşmenin imkansız hale gelmesi durumudur. Günümüze bakıldığında her 10 kadından birinde görülen bir rahatsızlık olan vajinismus cinsel hayatı etkilediği gibi ilişkileri/evlilikleri doğrudan etkileyebilmektedir. Eşler/partnerler bu durumu anlamakta güçlük çekebilirler. ‘Beni sevmiyor mu? Başkası mı var?’ gibi düşünceler evliliklerinin veya ilişkilerinin ortasına bir çığ gibi düşebilir. Fakat bilmeliler ki bu kasıtlı veya bilinçli yapılan bir olgu değildir. Kişi her ne kadar birleşme isteği içerisinde olsa dahi istemsiz bir şekilde bu durumdan kaçınmak zorunda kalır. İlişki esnasında yaşayacak olduğu acıdan ötürü kişi istemsiz bir şekilde kendini kasar ve ilişki tam anlamıyla gerçekleşemez. Her ne kadar ön sevişme süresini uzun tutulsa da, ‘bu sefer hazırım’ dese de kişi cinsel birleşmeyi tam anlamıyla yaşayamaz.

    Altta yatan nedenler nelerdir?

    Cinsel Mitler

    Masumiyetini kaybetme korkusu

    Travmatik olaylar

    Katı anne-baba tutumu

    İstemsiz evlilikler

    Hamile kalma korkusu

    Pasif ve aşırı tolere edici eş tutumu gibi nedenlerde kişi cinsel işlev bozukluğu yaşayabilir.

    Bunun önüne geçmek ve tedavi olmak için öncelikle kişi durumunu kabullenmesi ve cinselliğe küsmeden kendisi için bir adım atması gerekmektedir. Eğer ki durum organik nedenden kaynaklı değilse psikolojik nedenleri göz ardı etmemek gerekir ve bir cinsel terapistten destek almasında son derece yarar sağlandığı açık bir şekilde gözlemlenmektedir. Sizlere iyi bir rehber olacağını düşündüğünüz bir cinsel terapistle yolunuz keşiştiyse bu geçici ve tedavi edilebilir rahatsızlık net bir şekilde ortadan kalkar. Tabii burada kişi veya kişilerin iyileşme arzusu göz ardı edilemez bir gerçektir.

    Her terapide olduğu gibi vajnismusda da tedavi yöntemi kişiye özgüdür. Kişinin bu sürece kadar olan yaşadığı olaylar, endişeler de seans sırasında detaylı bir şekilde ele alınıp incelenir, üzerinde çalışılır ve cinsel terapiye özgü teknik ve metodlarla kişi sağlıklı cinsel hayatına kavuşur. Bu teknikler kişinin en mahrem yerinde, kendilerini iyi ve güvenilir hissettiği ortamlarda gerçekleşir. Muayenehane esnasında kişileri soymak, kişilerin cinsel birleşmesini muayenehane ortamında gerçekleştirmek etik olmamakla birlikte kabul edilebilir bir durum asla değildir.

    Genel olarak danışanlar kliniklere gelmeden önce kendi kendilerine birçok tedavi yöntemi geliştirebiliyorlar. Örneğin; kas gevşetici almak veya alkolü fazla kullanmak gibi. Bu tür durumlar genel olarak olumlu bir yanıt vermez aksine kişiyi biraz daha umutsuzluğa düşürebilir. O yüzden belirli bir süreden sonra ertelemeden bir uzmana görünmeniz bu durumdan kurtulmanız için en erken çözüm olacaktır.

    Peki Cinsel Terapist Bu Noktada Nasıl Bir Yol İzler

    Kişiler cinsel terapiye girme kararı alsalar da nasıl bir yol izlendiği konusunda endişeye kapılabilirler. Bu durumdan bahsetmek kendilerini ifade etmek konusunda çekingenlik yaşayabilirler ama deneyimli bir cinsel terapist kendinizi anlatma açısından sizlere kapı aralamayı sağlar ve tabu haline gelmiş bir takım düşüncelerinizin ortadan kalkmasını amaçlar.

    Her psikoloğun birinci görevi gibi bu noktada da gizlilik son derece önemli bir husustur. Kişiyle sağlam bir teropötik ilişki gerçekleşir ve birlikte bir formülasyon belirlenip yola çıkılır. Verilen keyif verici egzersizler hem cinsel işlev bozuklukları açısından hem de bozulmuş veya bozulmakta olan evliliği/ilişkiyi sağlamlaştırma açısından son derece olumlu bir yarar sağlar.

    Bir cinsel terapist eşliğinde cinsel terapiye başlamak altta yatan olumsuz nedenleri saptamak ve buna çözüm bulmak açısından, kişilerarası iş birliğini kuvvetlendirmek ve sağlıklı bir cinsel hayata kavuşma açısından son derece önemlidir. Cinsel terapist takibinde belirlenen metodlara uyulduğu takdirde kişi/kişiler olumlu sonucu anında farkedebiliyorlar.

    Bu süreçte sabırlı olmak ve sürece sadık kalmak son derece önem içerdiği gözardı edilemeyecek bir gerçektir.

  • Travma Sonrası Stres Bozuklukları(TSSB)

    Travma Sonrası Stres Bozuklukları(TSSB)

    Travma Sonrası Stres Bozukluğu travmatik bir yaşantının sonucunda karşılaşılabilecek yoğun stres karşısında ortaya çıkabilecek bir kaygı bozukluğudur. Travmatik yaşantı kişinin kendi yaşadığı bir olay olabileceği gibi, yakınının yaşadığı bir olay sonucu da olabilir.

    Travmatik Yaşantı
    Yaşamın belirli dönemlerinde kişiyi üzecek birtakım problemler yaşanabilir. Bu problemler kişi veya kişileri o an için zayıf duruma soksa da zaman içerisinde etkisi azalır ve hayat eskisi haline döner. Fakat bazı durumlar farklıdır. Kişiler olayın etkisinden çıkamaz, olayı tekrar tekrar yaşıyor hissine kapılabilir. Bu kişilerde uyku problemleri, öfke, tedirginlik, ani irkilmeler ve bedensel rahatsızlıklar (çarpıntı vs) görülebilir. Durum bu seviyede ilerledikçe kişiler sosyal çevreden çekilme, olayı hatırlatan durum ve kişilere karşı yabancılaşma hissi oldukça artar.

    TSSB Belirtileri Nelerdir?

    Travmaya dair anılardan kurtulamama, olayı tekrar tekrar yaşıyormuş gibi görüntüler, kabuslar görme, olayı hatırlatan herhangi bir şey olmasa bile olayın sürekli akla gelmesi ve tekrar yaşıyormuş gibi rahatsızlık hissedilmesidir. Bunun yanı sıra uyku problemleri, konsantrasyon bozuklukları, dikkat dağınıklıkları, ani öfke patlamaları, ufak seslerde irkilme, travmayı hatırlatan kişilerden, olaylardan ya da aktivitelerden uzak durmak.
     

    Çevre Desteği

    Travma sonrası stres bozukluğunda (TSSB) psikolojik destek son derece önem taşır. Bu konuda TSSB olan kişiye yaklaşımınız kısaca bu maddelerde yer almaktadır.

    -İçten, samimi bir destek bu noktada son derece önemlidir.

    -Kişi olayın yaşandığı ilk günlerde yalnız bırakılmamalıdır.

    -Travma yaşayan kişi güvenli bir ortamda olduğundan emin olmalıdır.

    -Hem bedensel hem ruhsal sağlığı için destek almalıdır. Bu kişinin ilk anlardan başlayarak psikolojik destek alması sağlanmalı.

    – Yakınlarının da kişiyi takip etmesi çok önemli bir noktadır.

  • Menapozun Etkileri

    Menapozun Etkileri

    Menopoz, doğurganlık kaybıyla eş anlamlı tutulmaktadır. Menopozun bu şekilde ifade edilmesi henüz menopoz evresine girmemiş kadın bireylerde bile korku oluşumuna neden olabilir. Menstruasyonlarında yani adet/regl dönemlerinde düzensizlikler olan kadınlar zaman zaman bu sürece girdiğini düşünüp kaygılanabilirler.

    Kadınların menopoz döneminin başlamasıyla birlikte vücut yapılarında, sosyal ve ruhsal yaşantılarında bir takım değişiklikler oluşabiliyor. Bunlar sıcak basmaları, uyku sorunları, gece terlemesi gibi sıralayabiliriz. Fizyolojik değişikliklerde ise vajinal atrofi(organ veya dokuların küçülmesi durumu), ağrılı cinsel ilişki, stress v.b. Psikolojik değişikliklerde ise huzursuzluk, depresyon, anksiyete, cinsel ilgide azalma gibi durumlardan söz edebiliriz.

    Kadın menopoza girdiği zaman, vücudunda değişen birtakım değişiklikler kişiyi strese ve sıkıntıya sürükleyebilir. Örneğin doğurganlığının sona ermesi kişiyi depresyona sürükleyen önemli faktörlerden bir tanesidir. Konu hakkında yeterince bilgi donanımına sahip olmamak menopoz döneminin daha ağır yaşanmasına neden olabilir. Bu bilinmemezlik de kişinin depresyona girmesine neden olan başlıca faktörlerdendir. Daha öncesinde depresyon öyküsü olan bireylerin bu dönemde tekrar depresyona yakalanma olasılığı daha yüksek seviyededir.

    Kadınlar için en önemli yaşam dönemlerinden biri olan menopoz döneminde yaşanan tüm değişimler sosyal hayatta kişiler arası ilişkilere de yansır. Kişilerarası ilişkileri “bireylerin diğer insanlarla olan ilişkilerinde yaşadıkları duygu ve davranış şekilleri” olarak tanımlayabiliriz. Menopoz bireyin sosyal ilişkilerini etkilediği gibi bu dönemde görülen sosyal desteğin de menopoza yönelik tutumlar üzerinde etkili olduğu söylenebilir.

    Menopoz sürecinde sosyal destek son derece önem arz etmektedir. Aksine sosyal desteğin yetersiz olduğu durumlarda belirtinin süresi ve şiddetinde artış görülmektedir. Çevresel bir takım değişkenlikler (küslük, boşanma, işten çıkarılma v.b) menopoza evresine alışma aşamasında bir takım krizlere neden olabilir. Bu tür sorunlar kadın bireyin doğrudan kendisini etkilediği gibi eş değer olarak çevresindeki ilişkileri ve işleri de etkileyebilir.

    Erken yaşta menopoz şu sıralar sık sık karşımıza çıkan bir durumdur. Eğer ki bu durum genetik değilse önüne geçmek amaçlı yapılması gerekenlerin başında sağlıklı beslenmek, hazır gıdalardan uzak durmak, trans yağları hayatınızdan çıkarmak, meyve ve sebze tüketimine dikkat etmek gerekir. Bunun yanı sıra stressiz bir yaşam sürülmeli, düzenli spor yapılmalı ve sigaradan uzak durulmalıdır.

    Menopoz her kadının yaşayacağı bir evredir fakat bu evreyi akışına bırakmaktan ziyade bilinçlenmek daha sağlıklı bir yaşamı garantiler.

    Bu süreçte grafiğinizde bir takım değişkenlikler görülebilir. Duygu karmaşaları, yaşlanıyorum korkusu sizleri ele geçirebilir. Bu düşüncelerden olabildikçe uzak durun ve menopozla barışık olun. İşin içinden çıkamayacak bir boyuta girdiğinizi düşünüyorsanız psikolojik bir destek almayı ihmal etmeyin. Diğer açıdan baktığınızda artık karın ağrınız olmayacak. Beyaz pantolon giymekten korkmayacak, havuza ve denize istediğiniz her an girebilecekseniz.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Çocuk ailenin ilgi odağıdır. Kardeş geldiği zaman belirli yaş gruplarındaki çocuklar bunu kıyasıya bir rekabete dönüştürürler. İlginin azalacağını, artık sevilmeyeceğini ve ikinci plana itileceği düşüncesi, küçük kardeşe yoğun öfke beslemesine neden olabilir. Bu düşünceler davranışlarına yansıdığı zaman ebeveynlerde endişe yaratır.

    Bu duyguyu tam anlamıyla ortadan kaldırmanın ne yazık ki bir formülü yoktur fakat ebeveynlerin davranışları ve yaklaşım biçimleri bu süreci son derece etkilemektedir.

    EBEVEYNLER BU KONUDA NELER YAPMALI NASIL BİR TUTUM SERGİLEMELİDİR?

    Öncelikle sakin olun. Kıskançlık duygusu gayet normal hatta sağlıklı diyebileceğimiz bir duygudur. Fakat çocuğun kişilik ve karakter özelliklerine göre durum ciddi bir boyuttaysa bunu ele almak ve ihmal etmemek son derece önemlidir. Bu süreci hafif bir şekilde atlatabilmek için birtakım önlemler sizlere sunulabilir. Ancak iş ciddi bir boyuta geldiyse bir çocuk psikoloğuyla görüşmek bu açıdan ebeveynlere son derece yarar sağlayacaktır.

    Kıskançlık duygusunu en aza indirgemek için aslına bakarsanız hamilelik sürecinde bu durumu çocuğunuzla paylaşmanız, onu dinlemeniz yarı yarıya kıskançlık şiddetini dindirecektir. Çünkü bebek dünyaya geldiğinde büyük kardeş bu durumu kabullenmiş ve kendi içinde sindirmiş olacaktır.

    Yapılacak değişiklikleri örneğin büyük kardeşin okula başlaması gibi, yeni bir oda düzenlenmesi gibi faaliyetleri bebek dünyaya gelmeden önce gerçekleştirmeniz son derece önemlidir. Çocuğu okula göndermek, ‘istenmiyorum’ düşüncesine girmesine neden olabilir. Bu da oldukça olumsuzluk yaratır.

    Eve yeni bir bireyin gelmesini çocuğunuz küçükse bir hikaye anlatır gibi anlatmalısınız. Eğer ki yaşı büyükse ondan fikir almanız (kardeşinin yatağı nasıl olsun gibi) çocuğunuza sorular sormanız çocuk için etkileyici olacaktır.

    Aslına bakarsanız eve yeni bir bireyin gelmesi çocuk için merak uyandıran bir durumdur. Bebeğin altı nasıl değişiyor, sütü nasıl emiyor, sizler nasıl yaklaşıyorsunuz bunları inceler ve hafızasına atar. Bunu çocuk için olumlu bir şekilde değerlendirmek gerekir. Örneğin bezi değiştirirken yardım istemek, biberonu getirmesi için rica etmek çocukta sorumluluk duygusunun yanı sıra abilik/ablalık kavramının aşılanmasına da ortam sağlayacaktır. Yani çocuğunuza yapabileceği ölçülerde sorumluluk vermek son derece önemli bir olaydır.

    Bu süreçte en uzak durulması gereken noktalardan biri kıskançlık üzerinedir. Çocuğu sinirlendirecek davranışlarda bulunmak, şaka yapma adı altında çocuğu kardeşten uzaklaştıracak davranışlar sergilemek çocuğu olumsuz etkiler. Bu konuda ebeveynler son derece dikkatli bir tutum sergilemelidir.

    Yeni doğan bebek her şeyden habersizdir. Bu süreçte büyük kardeşle olan etkinliklerinize devam etmek (önceden her sabah parka gidiyorsanız elinizden geldiğince devamlılığını sağlamak) çocuğun hayatında çok büyük bir değişiklik olmadığı hissine kapılmasına sebep olur ve bu da son derece olumlu bir davranıştır. Fakat yeni doğan çocuktan dolayı suçluluk hissine kapılıp çocuğu olduğundan fazla şımartmak yanlış bir davranış olacaktır. Çocuğunuzun bilinçaltına annem babam suçlu ifadesini yerleştirmeyin.

    Sonuç olarak bu yazılanların hiçbiri tabi ki hemen olmayacaktır. Bu belirli bir zaman gerektirir. Bu süreçte anne-baba son derece sakin, anlayışlı, tutarlı davranışlar sergilemelidirler. Çünkü çocuğa kızmak, bağırmak hiçbir sorunun cevabı olmaz aksine size yeni sorunlar yaratır. Bazen anne hem fiziksel hem ruhsal açıdan yorulmuş olabilir bu konuda eşler birbirine son derece destek olmalı görev paylaşımı içerisinde bulunmalıdırlar. Çaresiz kaldıklarını düşünüp çocuğa öfkelenebilir veya sesini yükseltebilirler. Bu bir çözüm değil aksine çocuğun hırçınlığını pekiştiren bir davranış modelidir. Çocuğa karşı tutarsız davranışlar sergilemek şu an ve ileriki evrelerde sizi çocuk açısından endişeye düşürebilir. Belirli bir süre dahilinde büyük kardeşte eskisi gibi canlılık göremiyorsanız, uykusuzluk, yemede sıkıntı gibi durumları gözlemliyorsanız psikologtan destek almanız son derece önem arz etmektedir.

    Bu duyguyu ortada kaldırmak için ailelere büyük görevler düşmektedir. Tabi ki bu konuda aileler zorluk yaşayabilirler. Çaresiz kaldıklarını düşünüp çocuğa öfkelenebilir veya sesini yükseltebilirler. Bu bir çözüm gibi görünse de tam tersi çocuktaki hırçınlığı daha da pekiştirmekten başka bir işe yaramaz.

  • Gebelik Psikolojisi

    Gebelik Psikolojisi

    Hamilelik kavramı, anne adayının hamile olduğunu öğrendiği o ilk an çok özel ve biricik bir dönemdir. Bu dönemde anne adaylarımız duygusal, psikolojik ve fiziksel değişim içerisine girebilirler. Bu dönemi rastgele yaşamamaları ve bilinçlenmeleri hem kendileri hem de bebek için oldukça önem taşımaktadır. Birtakım değişkenlikler yaşayacağının bilincinde olan anne adayı bu tür durumlarla nasıl baş edebileceğini bilirse gebelik dönemini oldukça rahat yaşayacaktır.

    Hamileliğin ilk aylarında anne adaylarının birtakım değişkenliklerle karşılaşmaları son derece olağan bir durumdur. Bunlar bulantı, kusma, yorgunluk, uykusuzluk gibi kavramlarken psikolojik anlamda ilk bir ay daha depresif bir tutum sergileyebilirler. (istenmeyen gebeliklerde bu süreç daha uzun olabilir.) Bunun yanı sıra sadece karı-koca olmaktan ziyade anne baba sıfatlarının eklenmesi, sosyal yaşantılarının eskiye oranla sınırlanması kişilere daha fazla sorumluluk yükleyecektir.

    Anne adayımız ilk hamile olduğunu öğrendikten, sevincini ve heyecanını çevresindekilerle paylaştıktan sonra normal yaşama döndüğünde birtakım kaygılar duymaya başlayabilir. Bunun ilk başında, bebeğime nasıl bakacağım, ona yeterli gelebilecek miyim, kilom artacak mı, doğumdan sonra kilo verebilecek miyim gibi düşünceler karşılaştığımız durumlardır. Bu düşüncelerden kaynaklı strese kapılma hem bebeği hem anne adayını hem de ilişkileri olumsuz anlamda etkileyebilmektedir. O yüzden hamilelik sürecine girdiğiniz andan itibaren eş desteği ve uzman desteği beraberinde ilerlemek duyduğunuz kaygı ve korkuları en aza indirgeyecektir.

    Bunun yanı sıra eşine karşı eskisi gibi çekici gelememekten endişe duyulduğu zaman diyet yapmak, rejime girmek onaylanan bir davranış çeşidi değildir. Burada hedef noktası bebektir ve bebeği düşünerek hareket etmek, ona göre beslenmek, dinlenmek son derece önemlidir.

    Anne adaylarının kendi anneleriyle olan ilişkisinin önemi bu dönemde oldukça büyüktür. Anneyle ilişkisi ve iletişimi çatışmalı olan bireylerin hamilelik sürecinde durumu kendisiyle bağdaştırması, şüphe ve kaygı duyması oldukça olağan bir durumdur.

    Eş desteği hamilelik sürecinde ve sonrasında oldukça önemli bir faktördür. Ruhsal değişim yaşayan anne adayı bir de eş desteğinden mahrum kaldığında ne yazık ki daha çok strese ve sıkıntıya maruz kalabiliyor. O yüzden bu noktada eş desteği oldukça önemli. Bunun başında ise eşlerin büyük bir sabır ve anlayış göstermeleri geliyor.

    Hamilelik sürecinde gergin ortamlardan olabildikçe uzak kalmak, iletişim düzeylerini sağlam ve iyi tutmak, katılım sağlanabilecek aktivitelere katılmak bu sürecin daha rahat geçmesinin koşulsuz bir parçasıdır.

    Doktorunuzla olan iletişiminiz, sizi her konuda bilgilendirmesi ve yönlendirmede bulunması bu sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Doktorunuzla oluşturduğunuz güven duygusu yaşadığınız kaygıların ve düşüncelerin ortadan kalkmasının başında yer alıyor. Eğer ki hamilelik sürecindeki psikolojik değişkenliklerin süresi uzunsa, kendinizi mutsuz ve düşünceli hissediyorsanız, depresif hal ve tutum hala ortadan kalkmadıysa bir uzmandan destek almak, ertelememeniz gereken bir durumdur.

    Son olarak gebelik sürecinde bebeği olumsuz anlamda etkileyen terotejen çeşitleri aşağıda sıralanmıştır.

    HAMİLELİKTE GELİŞİMİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

    Teratojen: Hamilelik süresince annenin zarar verici etkilere maruz kalması.

    TERATOJEN ÇEŞİTLERİ

    1) Reçeteli, reçetesiz kullanılan ilaçlar. (Vitaminlerde dahil)

            – Zeka üzerinde tahribata yol açabilir. Çocuk sakat doğabilir.

           –  Antidepresanlar bebeğin nefes almasını olumsuz etkiler.

    2) Kafein (Günlük 100mg’den fazlası zarar)

    3) Kanuna aykırı haplar

            – Fiziksel görünüm, prematüre bebek, sakinleşemeyen bebek, uyku bozukluğu, ruhsal bozukluklar.

    4) Tütün

           – Düşük, prematüre doğum, doğan bebeğin zayıf olması, çocukluk kanserleri, astım, kalp ritm bozukluğu

    5) Alkol

            – Fiziksel yapı, yüz bozukluğu, zeka geriliği, genital organ bozuklukları

    6) Radyasyon

            – Radyasyon ışınları bebekte kanser riskini ciddi derecede artırır.

    7) Çevre Kirliliği

           Hava ve sudaki kirlilik, GDO’lu gıdalar

    8) Bulaşıcı Hastalıklar

          – Soğuk algınlığı hamilelikte risk taşıyabilir. (Sağırlığa, geç yürümeye, zeka geriliğine neden olabilir.)

    Özellikle ilaç kullanımında doktorunuza danışmadan hareket etmeyiniz.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Artık günümüzde herkes yaşadığı günlük problemleri, endişeyi, üzüntüyü depresyon olarak algılıyor ve de aktarıyor. Oysa ki depresyon tanımı daha derinlemesine ve çarpıtılmış düşüncelerin içinde barındığı bir tanımdır.

    Her insanın zaman zaman kendini kötü hissettiği, karamsarlığa düştüğü, moralinin bozulduğu dönemler olabilir. Fakat bu durum gelip geçicidir. Günün belirli saatlerinde ortaya çıkabilir daha sonrasında ortadan kalkabilir. Depresyonun bu durumdan farkı 2 haftalık bir süreyi kapsayıp, değersizlik, kendine zarar verme, aşırı uyku hali ya da uykusuzluk, aşırı yeme ya da yemeden kesilme, ilgi kaybı, hayattan zevk alamama, sosyal hayatında ve günlük aktivitelerini yerine getirmede zorlanma ya da aksama durumudur.

    Depresyon da olan bir kişi uykuda bölünmeler yaşayabilir, boşluk hissi olabilir, hedef belirlemekte sıkıntıya düşebilir. Aslında uyku problemleri bütün rahatsızlıkların başlangıcı denebilir. Depresyonda olan kişi gece uyusa dahi uyku bölünmelerine maruz kalabilir ve bundan dolayı enerji düşer yorulmalar artar. Bunların yanı sıra depresyonda değersizlik ve suçluluk duygularında artış görülür.

    Depresyon insanın kendi başına çözmesi mümkün olan ya da gelip geçici bir durum olarak görülmesi ve ertelenmesi son derece yanlış bir tutumdur.

    DEPRESYON NASIL ORTAYA ÇIKAR?

    Depresyon, beyindeki kimyasal dengenin bozulması durumudur. Bu bozulmalardan kaynaklı olarak duygu, düşünce ve bedensel işlevlerde bozulmalar ortaya çıkar.

    Depresyon ortalama her toplumda altı kişiden birinde görülen bir rahatsızlıktır ve genellikle genç yaşlarda ortaya çıkar. Kadınlarda daha çok rastlanır.

    Aslında tek bir olayı depresyona bağlamak çok sağlıklı bir düşünce değildir. Depresyon birçok faktörün birleşimi sonucu kişide belirtileri gösterir. Tedavi edilmeyen bir depresyonun süresi 6 ile 24 aya kadar uzayabilir.

    Bir kişiye depresyon teşhisi konulabilmesi için detaylı bir psikolojik muayene gereklidir. Net bir tanı konulabilmesi için ek bilgilerden yararlanabilir.

    SADECE PSİKOTERAPİ DEPRESYONUN DÜZELMESİNDE ETKİLİ MİDİR?

    Eğer ki depresyon düzeyi hafifse sadece psikoterapi ile tedavi yeterli gelebilir. Fakat kişi ağır bir depresyonda ise ilacın yanı sıra psikoterapi daha sağlam sonuçlar verir bu da bir uzman psikolog tarafından çalışmayı gerektirir. En sık kullanılan yöntem bilişsel terapidir. Bu terapide daha çok çarpıtılmış düşünce ve inançlar üzerine çalışma yapılır.

    AİLELER BU KONUDA NELER YAPMALIDIR?

    Öncelikle her insanın dilinde her ne kadar ‘depresyondayım’ kelimesi var olsa da gerçek bir depresyon belirtisinin göz ardı edilmemesi son derece önemlidir. Eğer ki kişide daha önce görülmeyen bir mutsuzluk, üzüntü hakimse bir uzmanla görüşmek, durumu atlamamak gerekmektedir. Özellikle kişi bunu ertelese de yakın çevresi ya da ailesi durumu fark ettiği anda önlem alması son derece önemli bir davranıştır. Bu durumun bir hastalık olduğunu ve tedavi sayesinde ortadan kalkabileceğini ailelerin bilmesi gerekmektedir. Ailelerin yargılamaktan uzak bir tutum halinde olmaları ve onları anladıklarına dair davranış sergilemeleri bu süreçte oldukça önemlidir. Eleştiri veya durumlarını onaylama (gerçekten kötü görünüyorsun) oldukça yanlış bir tutumdur.

    Eğer depresyon ağırsa ve ilaçlı bir tedavi uygulanıyorsa, ilaçların aksatılmaması, kontrol altında tutulması, iyileşti diye yarıda kesilmemesi gereklidir. Çünkü ilaç yarıda kesildiği an depresyon özelliklerinin tekrar baş gösterme ihtimali oldukça yüksektir. Aile doktor ile iletişim halinde olmalı, kendi bildiklerini uygulamaktan kaçınmalıdır. Depresyonda olan kişiye teşvikte bulunmak belki de tedavinin en önemli noktalarından biridir. Çünkü kişi eski aktivitelerini yerine getirmekte güçlük çekebilir bu noktada ailelerin zorlamadan anlayışlı bir şekilde karşı tarafı teşvik etmesi son derece önemlidir. Fakat bunu yaparken şu noktaya değinmek oldukça önemlidir. ‘Fazla baskı yapmak kişiyi her zaman olumlu anlamda motive etmez.’ Eğer ki depresyonda olan kişi gerçek anlamda aktiviteyi yerine getiremeyeceği düşüncesi içerisindeyse baskı ve ısrar her zaman güzel sonuçlar vermez.

    Depresyonda olan kişiye karşı tavır ve tutum oldukça önem taşımaktadır. Durumunu küçümsemek ya da ‘şımarıklık yapıyorsun’ gibi ithamlarda bulunmak onaylanan hareketler değildir. Kişiye en büyük destek yakın çevresinden ve ailesinden geleceği için ailelerin bu konuda bilinçlenmeleri ve doktoruyla iletişim halinde olmaları son derece önemli bir davranıştır.

  • Çocuklarda Davranış Gelişimi

    Çocuklarda Davranış Gelişimi

    Her anne-baba çocuk sahibi olduğu andan itibaren aslında biraz kaygılıdır. Yeni doğan bebeğin bakımı, büyüme çağı, çocukluk ve ergenlik döneminde her ebeveyn çocuğunun iyi standartlarda, iyi bir düzeyde gelişmesini diler. Aslına bakacak olursak çocuk büyütmek bir sanattır ve her çocuk bir diğerinden farklıdır. Ebeveynler bunun bilincinde olmalı ve ona göre tutum ve davranış sergilemelidirler.

    Çocuk için en büyük rol model anne ve babalardır. Yapılan her olumsuzluğu kaydetme özelliği olan çocukların gerginlikten, tutarsız davranışlardan etkilenme potansiyelleri oldukça yüksektir. Bunlar ilerleyen dönemlerde çocukların davranış şekillerini olumsuz anlamda etkileyebilir. O Yüzden bu noktada eğitim ve bilinçli ebeveyn oldukça önemli iki faktördür.

    Özellikle anneler dönem dönem çocuğun istek, arzu ya da inatçılığından dolayı öfkelenip sinirlenebilirler ama burada dikkat edilmesi gereken en önemli şey net ve tutarlı bir davranış sergilemektir. İstediği her şeyi ağlayarak elde edeceğini kavrayan bir çocuk sizlere karşı bütün isteklerini bu şekilde ifade edecek ve dilediği gerçekleşene kadar ağlama davranışını sürdürecektir.

    Çocuklara karşı orta yolu bulmak her zaman en idealidir. Aşırı hoşgörü ya da aşırı bir disiplinli tutum sergilemek iyi bir davranış şekli değildir. Çocuklarınız dinlemek, ne demek istediklerini ifade etmelerine izin vermek, istek ve davranışlarını yersiz bulmamak gerekir. İlgili olduğu alanlara yani kendi dünyalarına saygı göstermek, çocuklara söz hakkı tanımak oldukça önemli bir davranış şeklidir. Çocuk sevgi ve saygı çerçevesinde büyümüyorsa dikkat çekmek adına bir takım davranışlar sergileyebilir. Bu durumu hırçın, yaramaz olarak adlandırmaktan ziyade çözülmesi gereken bir durum olduğunu belirtmek isterim. Çünkü bu tür davranışlar ilerleyen dönemlerde karakterden özgüvene kadar çocuğu etkiler.

    Bir şeye davranış bozukluğu dememiz için bulunduğu gelişim dönemini ve bu dönemin özelliklerini iyi bilmek gerekir. Her çocuk belirli ölçütlerde yaramaz olabilir veya kendi isteğini yaptırma konusunda inatçı tavırlar sergileyebilir. Eğer ki tutum ve davranışlar kendi yaşının gereğini göstermiyorsa, gösterdiği tutumların yoğunluğu fazla ise davranışlarının sürekliliği uzun ise bu durumun göz ardı edilmemesi gerekir.

    Bu noktada neler yapmak gerekir?

    Her çocuk bilinçsizce hata yapabilir. Hatayı cezalandırmak çocukta yalana, korkuya, utanmaya yok açacaktır. Bu onayladığımız bir davranış modeli değildir. Bunun yerine ‘bu davranışı sergilemen beni üzdü’ demeniz kızmadan tepkinizi ifade etmeniz çocuğun inatlaşma, intikam alma duygularını söndürecektir. Olabildiğince çocuğa karşı açık olmak en sağlıklı davranış modellerindendir. Örneğin uyku saatleri net ve belirli olabilir. Her ne kadar direnirse dirensin bu noktada vazgeçmeyeceğinizi benimsesin.

    İstediğiniz bir davranışı kural olarak değil de eğlenceli hale getirerek öğretmeye çalışın, başarılarını takdir edin. Takdir etmek davranışı pekiştirir. Kıyaslamadan uzak durun, olumsuz etiketlemelerden kaçının. Problemleri birlikte çözmeye çalışın.

  • Cinsel İşlev Bozuklukları

    Cinsel İşlev Bozuklukları

    Her ilişkide cinsel yaşantı oldukça önem arz etmektedir. Cinsel hayatı aktif olan bir çift ile cinsel yaşantıda sıkıntı yaşayan çiftler arasında ki ilişki düzeylerinde oldukça farklılık görülmektedir. Bu nedenle cinsel işlevde herhangi bir sıkıntı yaşayan kişilerin durumu göz ardı etmeden bir uzmanla çalışması ve uzman tarafından detaylı bir şekilde sorunların saptanması ve gerekli müdahaleyi terapiye özgü teknik ve metodlarla uygulamaya sokması gerekmektedir.

    Cinsel işlev bozukluğu nedir?

    Her cinsel yaşantısında aksaklık yaşayan kişiler de cinsel işlev bozukluğu olacak diye bir kural yok. Hayatın her döneminde olduğu gibi cinsel yaşantıda da zaman zaman problemler yaşanabilir. Belki iş yoğunluğu, yorgunluk belki stres ya da ilişkisel problemlerden kaynaklı olarak cinsel işlevde sıkıntılar yaşanabilir. Bu durum süre açısından kısa olduğu için sorun olarak ele almak pek doğru olmayabilir. Asıl önemli olan cinsel işlev bozukluğunun süresidir. 6 ay ve daha uzun süreden beri bu problemle karşı karşıyaysanız bir uzmandan destek almanızın zamanı gelmiş demektir.

    Burada özel olarak değinmek istediğim bir diğer konu ise problem kim tarafından yaşanıyorsa yaşansın tek bir kişi üzerinden değerlendirmenin yanlış olduğudur. Bu durum bir çift problemidir ve kişilerin birbirini yargılaması durumu çözmekten ziyade daha karmaşık bir hale sokar.

    Tedavi mümkün müdür?

    Cinsel İşlev Problemleri iki açıdan ele alınır. Biri psikolojik diğer ise biyolojik. Bazı durumlarda ikisi birlikte görülebilir. Bu problemler birden çok sebepten dolayı ortaya çıkabilir. Örneğin mitlerden, abartılı beklentilerden kaynaklı ortaya çıkabileceği gibi fizyolojik ya da emosyonel durumlardan da kaynaklanabilir. Psikolojik açıdan ele alacak olursak; Durum eğer ki psikolojik bir nedene bağlı ise tedavi bir uzman desteği ile mümkündür. Genel anlamda seanslar 6-12 seans arası değişkenlik göstermektedir fakat kişinin tedaviye uyumu, seanslara katılımı süre açısından değişkenliğe sebep olabilir.

    Cinsel İşlev Bozukluklarından bahsedecek olursak;

    Cinsel Ağrı Bozuklukları

    Vajinismus

    Disparoni (Cinsel birleşme öncesinde, o an ya da sonrasında ki ağrı olarak tanımlanır.)

    Orgazm İle Alakalı Bozukluklar

    Kadınlarda Orgazm Bozukluğu

    Erkekte Orgazm Bozukluğu

    Erkekte Prematür Ejekülasyon (Erken Boşalma)

    Retarde Ejekülasyon (Geç Boşalma)

    Cinsel Uyarılma Bozukluğu

    Kadında Cinsel Uyarılma Bozukluğu

    Erkekte Cinsel Uyarılma Bozukluğu

    Erkekte Erektil Disfonksiyon (Sertleşme Sorunu)

    Cinsel İstek Bozukluğu

    Cinsel İstekte Azalma Bozukluğu

    Cinsellikten Tiksinme Bozukluğu

    Madde Kullanımının Yol Açtığı Cinsel İşlev Bozuklukları

    Kullanılan madde ilk etapta cinselliği artırsa da zaman içerisinde orgazm, ereksiyon konusunda problemler görülmeye başlanır.

    Cinsel Kimlikten Kaynaklanan İşlev Bozukluğu

    Kişi biyolojik olarak sahip olduğu bedene karşı bir aidiyet duygusu içerisinde olmayabilir. Yani kendi cinsinden hoşlanabilir. Toplum ve çevre baskısından kaynaklı olarak karşı cinse bir şeyler hissetmeye zorlanabilir. Bu durum cinsel işlevde sıkıntılara yol açar.