Kategori: Psikoloji

  • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Halk arasında aşırı kuruntu ve evham hastalığı olarak da bilinir. Genellikle kişi ya olursa.. tarzı düşünerek olumsuz sonuçların olasılığını olduğundan daha yüksek görür ve bunun sonucunda devamlı bir endişe hali yaşar. Kaygı, herhangi bir tehdit unsuru karşısında doğal olarak hissedilen ve kişinin kendini korumasında olması gereken olağan bir duygu durumu olsa da, bu kaygı oldukça yoğun ve aşırı olarak yaşandığında kişinin işlevselliğini bozar.

    Yaygın Anksiyete (kaygı) bozukluğunu yaşamın çeşitli alanlarında (Örneğin; Finansal meseleler, mesleki performans, aile/arkadaşlık ilişkileri, günlük hayatla ilgili konular) duyulan endişeye bağlı olarak ortaya çıkan ısrarcı kaygı ve gerginlik belirtileri ve buna fiziksel belirtilerin de eşlik ettiği bir hastalık olarak tanımlayabiliriz.

    Psikiyatristler ve Psikologların Tanı kitabı olan DSM-5 ‘te “Yaygın Kaygı Bozukluğu” söyle tanımlanır :

    1. En az 6 ay süreyle hemen her gün ortaya çıkan, birçok olay ve etkinlik hakkında aşırı kaygı ve endişe (evhamlı beklenti ) duyma

    2. Kişi, endişesini kontrol etmeyi zor bulur

    3. Anksiyete ve endişe aşağıdaki semptomdan üçüne ( ya da daha fazlasına) eşlik eder ( son 6 ay boyunca hemen her zaman en azından bazı semptomlar bulunur):

    • Huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe

    • Kolay yorulma

    • Düşünceleri yoğunlaştırmada zorluk ya da zihnin durmuş gibi olması

    • İrritabilite

    • Kas gerginliği

    • Uyku bozukluğu

    1. Anksiyete, endişe ve fiziksel yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da işlevselliğin önemli diğer alanlarında bozulmaya neden olur.

    2. Bu bozukluk bir maddenin (uyuşturucu, ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun (örn. Hipertiroidizm) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

    3. Anksiyete ve endişe bir başka mental bozukluk ile açıklanamaz.

    Kişiler endişeyi daha sık, aşırı ve kontrol edilemez şekilde yaşasalar da; endişelendikleri konular aslında diğer insanlarınkilerden farklı değildir. Kişilerde devamlı olarak yoğun bir endişe ve evham söz konusudur. Günlük hayatın içinde hepimizin karşılaşabileceği ufak tefek olumsuzlukları dahi kafalarına takma ve bunları abartma eğilimindedirler. Örneğin, kişi eşinin veya çocuğunun her evden çıkışında bir trafik kazası geçireceğini düşünür ve evhamlanır ya da her mesai saati sonunda işten çıkarılacağını düşünerek gereksiz bir endişeye kapılır. Bu tür olumsuz düşünceler kişinin iş ve özel hayatını olumsuz etkileyerek işlevselliğini bozar. Örneğin, üzüntünüzü ve kaygınızı kontrol etmekte güçlük yaşadığınızda, işyerindeki performansınızda, ilişkilerinizde veya günlük hayatınızı sürdürmede ciddi problemler yaşarsınız. Sürekli kaygı ve endişe hali, huzursuzluk, kolay yorulma, konsantre olamama, gerginlik, uykuya dalamama gibi şikayetleri de beraberinde getirir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu olan kişiler sahip oldukları endişe sayesinde felaketleri önlediklerini veya kendilerini gelecekte olabilecek bir felakete hazırladıklarını düşünürler ama bu durum kaygının daha da artmasına sebep olmaktadır. Çünkü; endişe etmek bir kaçınma davranışıdır ve gerçek bir olay sırasında kişinin durumla etkili olarak başa çıkmasına engel olur. Kaygı yaratan şeylerden kaçınma başlar. Örneğin uçağa binmekten korkuyorsanız, uçakla seyahat edemezsiniz. Çocuğunuzun başına bir şey geleceğinden korkuyorsanız, onu dışarı çıkaramazsınız. Sonuç olarak hayatınız ve işlevselliğiniz ciddi boyutta engellenir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu genellikle erken gençlik döneminde başlar ve tedavi edilmezse kronikleşebilen bir hastalıktır. Kadınlarda erkeklere göre 2 kat daha sık görülmektedir. Araştırmalara göre tanı koyulanların  %75’inde eşlik eden bir başka anksiyete hastalığı ve depresyon olduğu bildirilmiştir. Hastalığın nedeni henüz tam olarak netleşmese de, sebep olarak bir çok faktörün rol oynayabileceğini söyleyebiliriz. Beynimizdeki kimyasal ve hormonal denge, stres yaşadığımızda veya yaşanan bir travma sonrası değişebilmektedir. Dolayısıyla kaygı bozukluğuna sebep olabilmektedir.  Araştırmalar kaygı bozukluğunun genetik olup aileden de geçebileceğini, bununla beraber kişinin çocukluk dönemindeki aile tutumunun bu hastalığın gelişmesinde önemli roller oynadığını göstermektedir.

    ANKSİYETE BOZUKLUĞUNUN TEDAVİSİ

    Öncelikle kişinin fizyolojik belirtilerinin psikiyatrik olmayan başka tıbbi bir durumdan kaynaklanmadığı kesinleşmelidir. Hipertiroidizm veya diğer endokrin kaynaklı rahatsızlıklar, kalsiyum eksikliği, düşük kan şekeri, bazı kalp rahatsızlıkları ve kullanılan ilaçların yan etkileri bir uzman tarafından kapsamlı olarak değerlendirilmelidir. Bu tıbbi rahatsızlıklar ekarte edildikten sonra yaygın anksiyete bozukluğundan söz edilebilir.

    Yaygın Anksiyete bozukluğunun tedavisinde ilaçlı tedavi, psikoterapi veya her ikisi kullanılabilir. Araştırmalar ilaç ve psikoterapi birlikte kullanıldığında daha etkili sonuçlar alındığını göstermektedir.

    En etkili psikoterapi tekniği olarak bilişsel davranışçı terapi kullanılmakta olup, aynı zamanda diyalektik davranışçı terapi ve gevşeme teknikleri gibi psikoterapi yöntemleri de kullanılmaktadır. Bilişsel davranışçı terapide hastaların terapist ile işbirliği yaparak kendilerini daha iyi fark etmeleri sağlanır. Karşılıklı hedefler belirlenir ve buna uygun alıştırmalar yapılır. Hastaya kaygı ile etkili bir şekilde mücadele etmesini sağlayacak bireysel karşı koyma teknikleri öğretilir. Psikoterapideki hedef, hastanın kaygılarını iyi tanıması ve onları kendi kendine kontrol edebilmesi olmalıdır.

  • Çağımızın Yaygın Hastalığı Panik Atak

    Çağımızın Yaygın Hastalığı Panik Atak

    Her insan hayatının belli dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı korku ve endişe yaşar. Bazen bu korku ve endişe anlarında vücudumuz istem dışı olarak bazı fizyolojik değişimler geçirir. Bu değişimler titreme, kalp çarpıntısı, ani terleme ve uyuşma hissi şeklinde kendini gösterebilir. Aslında bu değişimler her insanda korku ve endişe anlarında normal olarak açığa çıkar. Fakat panik bozukluk hastalarında bu fizyolojik değişimler günlük yaşamını olumsuz etkileyecek boyutlara ulaşarak ciddi bir sağlık problemi haline dönüşür.

    Kriz anlarında oluşan bu fizyolojik değişimler hastayı o kadar çok etkiler ki, günlük yaşam içerisinde ortaya çıkabilecek her korku ve endişe anlarında bu fizyolojik değişimlerin (Terleme, Kalp Çarpıntısı, Nefes daralması gibi) tekrardan ortaya çıkabileceği korkusu, durumu onlar için işin içinden çıkılmaz bir kısır döngü haline getirir. İşte biz bu durumu psikoloji biliminde Panik Bozukluk olarak tanımlamaktayız.

    Panik Bozukluğu ani ve tekrarlayıcı bir şekilde ortaya çıkan, fiziksel ve bilişsel belirtilerle birlikte gelen korku nöbetleri olarak ta adlandırabiliriz. Bu nöbetler pek çok başka kaygı bozukluğunda görülse de, panik bozuklukta ayırt edici özellik bu nöbetlerin beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmalarıdır. Ataklar genellikle kişi dışardayken gelişir. Örneğin; mağazada alışveriş yaparken, sokakta yürürken, otoparkta iken, araba kullanırken, ya da evde kanepede uzanmış televizyon izlerken gelişebilir. Belirtiler aniden ortaya çıkar ve genellikle 10 dakika içerisinde tepe noktasına ulaşırlar. Çoğu atak 20-30 dakika içinde sonlanır, nadiren bir saatten fazla sürer.

    Psikiyatristler ve Psikologların tanı kitabı olarak kullandıkları DSM-5’te panik bozukluk şöyle tanımlanır:

    1. Tekrarlayıcı ve beklenmeyen panik ataklar. Panik Atak aniden kabaran ve birkaç dakikada tepe noktasına ulaşan aşırı bir korku ve rahatsızlık duygusu.

    2. Son bir ayda en az bir panik atak aşağıdaki durumlardan biriyle yada ikisiyle birlikte yaşanmıştır:

    • Tekrar panik atak yaşayacağım korkusu ya da atağın sonucundan endişe etme (örn. Kalp krizi, delirme, kontrolünü kaybetme vb)

    • Ataklara bağlı olarak anlamlı olumsuz davranış değişikliği (kaçınma davranışının gelişmesi)

    1. Sorun madde kullanımına ya da bir tıbbi durumun ortaya çıkabileceği fizyolojik belirtilerle açıklanamaz.

    2. Ataklar başka bir akıl hastalığı ile açıklanamaz.

    Kesin tanı için aşağıdakilerden en az 4 tanesi görülmelidir:

    • Kalp atışlarının hızlanması, çarpıntı

    • Terleme

    • Titreme

    • Nefessiz kalma duygusu

    • Göğüs ağrısı ya da göğüste rahatsızlık

    • Mide bulantısı ya da midede sıkıntı

    • Baş dönmesi

    • Üşüme veya ateş basması

    • Karıncalanma, uyuşma, hissizleşme

    • Derealizasyon (gerçek değil ya da hayalmiş duygusu) veya Depersonalizasyon (kişinin kendinden ayrılma duygusu)

    • Ölüm korkusu

    • Delirme ya da kontrolü kaybetme korkusu

    Kişi tekrarlayan ataklarla birlikte daha büyük bir atak geçirme endişesi ile devamlı karşı karşıyadır. Bu yoğun korku ve endişe kişinin günlük bozacak seviyededir. Fiziksel belirtilere yönelik gelişen kaygı normal bedensel belirtilere yönelik duyarlılığı arttırır. Bu nedenle gün içinde bu tür bedensel belirtilere yol açan durumlar ve aktiviteler panik atakları tetikler. Örneğin; hızlı yürümeden dolayı kalp atımında hızlanma, fazla kafein tüketiminden dolayı kalp çarpıntısı ve titreme, sıcak ve nemden dolayı terleme, gerilim filmi izlerken heyecanlanma gibi. Kişi bu fiziksel belirtileri tetikleyecek aktivitelerden kaçınmaya başlar. Bu davranışlardan kaçındıkça  kişi kaygılarını istem dışı olarak daha çok besler. Böylece bir kısır döngü oluşur. Fiziksel belirtiler dolayısıyla panik atakları tetikleyebilecek her durumdan kaçınma başlar.

    Kişi normalde panik atak yaşayabileceği bazı durumlara daha önceden belirlediği kendini güvende hissettiren nesne, kişi ve koşullarla girdiğinde bu durumlarda geliştirdiği kaygısı azalır. Örneğin biriyle dışarı çıkmak, yanında kolonya, ilaç, su, kese kağıdı taşımak, duvar kenarından yürümek, dışarıya cep telefonsuz çıkmamak, sık sık tansiyon ölçmek, nabız almak, hastane yakınlarında bulunmak ve Acil Servisi sık sık ziyaret etmek gibi.

    Panik Bozukluğun nedeni henüz tam olarak belirlenemese de insan beyninde var olan alarm sisteminin yanlış çalışması veya alarm eşiklerinin çok düşük olması sebepler arasında gösterilebilir. İnsan beyninde bu alarm reaksiyonuna aracılık eden bölgeler olan limbik sistem ve amigdala bölgesinin tetiklenme eşiğinin bazı kişilerde düşük olduğu kanıtlanmıştır. Bu kişilerin panik bozukluk geliştirmeye daha yatkın oldukları söylenebilir.

    Genetik yatkınlığın ve aile tutumunun da önemli bir rol oynadığı araştırmalarca kanıtlanmıştır. Örneğin aile içinde yaşanan olayların karamsar bir şekilde yorumlanması, ailenin çocuğa karşı aşırı koruyucu ve kollayıcı bir tutum içinde olması panik bozukluğa zemin hazırlamaktadır. Ayrıca panik bozukluğun üniversiteden yeni mezun olma, yeni bir iş ,iş kaybı, evlenme, çocuk sahibi olma, yakınını kaybetme, boşanma gibi insan hayatında var olan önemli yaşam geçişleri ile bağlantılı olduğu görülmektedir.

    PANİK BOZUKLUĞUN TEDAVİSİ

    Panik Bozukluk tedavi edilebilir bir rahatsızlıktır. Genellikle bilişsel davranışçı psikoterapi panik bozukluk tedavisinde en etkili yöntem olup, rahatsızlığın ciddiyet seviyesine bağlı olarak ilaç tedavisi de gerektiğinde uygulanmalıdır. İlaç tedavisinde hedeflenen, beyinde serotonin hormonunun (mutluluk hormonu) düzeyini artırarak kişide endişe ve sıkıntı yaratan fizyolojik değişimleri kontrol altına almak ve kişinin kendini daha enerjik ve mutlu hissetmesini sağlamaktır. Psikoterapide ise hedef; bilişsel davranışçı terapi metodları kullanılarak kişinin olumsuz düşünce ve inançlarını daha olumlu, gerçekçi ve dengeli olanlarla değiştirmektir. Bu sayede ileride kişinin ilaç kullanma ihtiyacından bağımsız bir şekilde kalıcı bir tedavi ortaya koyulur.

    Sonuç olarak; Bilişsel Davranışçı Terapi, kişinin ataklarını ve sebeplerini daha iyi anlamasına ve onlarla en kolay nasıl baş edileceği konusunda uzmanlaşmasına odaklanır. Panik sırasında yaşanan savaş ya da kaç tepkisinin doğası öğretilerek, atak esnasında yaşanan fiziksel belirtilerin normal ve zararsız olduğu anlatılır. Kaygı ve panik günlüğü oluşturma ve düzenli nefes egzersizleri tedavi planının bir kısmını oluşturur ve kişinin endişe ve korkularının üzerine gidilerek kontrol altına alınması hedeflenir.

  • Çağımızın Sorunu Ertelemek

    Çağımızın Sorunu Ertelemek

    Günlük hayatta hepimiz mutlaka yapılması gereken önemli işleri ertelerken bulmuşuzdur kendimizi. Ertelemek insanın doğasında vardır aslında. Burada incelememiz ve üstünde durmamız gereken şey yapmamız gereken işi ne kadar süreyle erteliyoruz ve bu erteleme hayatımızı ne kadar etkiliyor?

    Erteleme, yapılması gereken herhangi bir işi yapmayı geciktirme, başka bir zamana atma, ileriki bir zamana bırakmadır. Yapmamız gereken bir işi, bir görevi ertelediğimiz zaman aslında bir takım aşamalardan geçeriz:

    Yapmaya kesin karar veririz.

    Yapmayı gereksiz yere geciktiririz.

    Aslında geciktirmenin zararlarını bilir ya da bir yararının olmadığını çok iyi biliriz.

    İşi geciktirdiğimiz için kendi kendimizi kınarız ya da yapacağımız işi zihnimizden uzaklaştırarak kendimizi savunuruz.

    Ancak son dakikada kendimizi zorlayarak işi ya zamanında ya da geç bitiririz ya da hiçbir zaman bitiremeyiz ve kendimizi rahatsız hissederiz.

    Böyle bir gecikmenin bir daha yaşanmayacağı konusunda kendi kendimize güvence verir ve gerçekten buna inanırız.

    Üzerinden çok uzun bir zaman geçmeden gelen yeni işi yapmayı yine geciktiririz.

    Bütün gecikmeler benzer bir yol izlemez. Kimi işler, daha iyi yapılmaları uğruna geciktirilebilir; bunlar normal kabul edilebilir. Ancak yukarıda bahsettiğim kasıtlı geciktirmelerin kişide rahatsızlık uyandıran bir yanı vardır. Kişinin iç dünyasında bir takım sorunlara neden olur ve kişide “yenik düştüğü” duygusunu uyandırır. Kişi bu yanlışını düzelteceğine, çoğu zaman yaptığı bu yanlışını sürdürür ve bir kısır döngü oluşur.

    Bu sorunu aşabilmek için, önce bu gerçeklikle yüzleşmek, aşma sürecinde yaşanacak sıkıntıları göğüslemeyi kabul etmek ve konunun üzerinde yeniden düşünmeyi ve eyleme geçmeyi istemek gerekir. Öncelikle geciktirme eğiliminde olduğunuz işi ilk önce yapmak en etkili çözümdür.

    Amaçlarınızı belirleyin çünkü amaçlarınız elde etmek istediklerinizin yansımalarıdır. Kendinizi geliştirebilmeniz için birtakım amaçlar belirlemeli ve bunların yolunda ilerlemelisiniz fakat amaçlarınızı nasıl belirlediğinizde bir okadar önemlidir. Üstlendiğiniz göreve uygun düşmeli ve gerçekçi olmalıdırlar. Kişisel yeterliliğinizi arttırmalı ve onlara ulaşmaya çalışırken gösterdiğiniz çabalar ölçülebilir olmalıdır.

    Bir işin üzerinde düşünüp durmaktansa hemen eyleme geçmek gerekir. Eyleme geçerken şu soruları yanıtlandırmak önemlidir.

    1. Bugün neredeyim?

    2. Nereye gidiyorum?

    3. Oraya ulaşabilmem için ne yapmam gerekir?

    4. Ne gibi seçeneklerim var?

    Bu soruları yanıtlarken başaracağımıza yönelik isteğimiz en üst düzeyde olmalıdır. Yaptığımız iş sonunda sağlayacağımız gerçek yararı düşünebilir ya da yaşayacağınız sıkıntının ortadan kalkacak olduğunu düşünebiliriz.

    • Zorlandığım zaman yapmak benim için daha kolay.. Bu yüzden iyice zorlanana kadar erteleyeceğim, sonra yapmak benim için daha kolay olacak.

      • Zorlandığınız zaman yapmak size daha kolay oluyor gibi görünebilir, ancak o koşullar altında yapmanın daha zor olduğunu göreceksiniz. Bitirmeye zorlanacağınız için, iyi bir iş çıkarmanıza yardımcı olacak gereçleri bir araya getiremeyecek, işin üzerinden yeniden gitmek için yeterli zamanınız olmayacak ve geçiştireceksiniz.

    • İşi nasıl iyi yapacağımı bilmiyorum. Nasıl iyi yapabileceğimi bilene dek bekleyeceğim.

      • İşi nasıl iyi yapabileceğinizi bilmiyorsanız, beklemeniz için haklı bir nedeniniz yok demektir. Nasıl iyi yapabileceğinizi bulmak için hemen başlamalısınız, başlayarak daha iyi öğreneceksiniz.

    • Yapıp yapmayacağımı bilmiyorum, çünkü gerçekten yapmak istemiyorum.

      • Yapmak zorunda olduğunuz bir işi ne kadar az istiyorsanız o kadar çabuk başlamalısınız böylece biran önce o işten kurtulmuş olacaksınız. Yapmayacak olursanız ise iş gözünüzde giderek büyüyecek ve hiç yapılamayacak bir hal alacaktır.

    • Bu işi geciktirmem dünyanın sonu değil, geciktirsem de çok büyük bir şey olmaz.

      • Evet gerçekten dünyanın sonu değil ancak bu, geciktirirseniz de çok büyük bir şey olmaz anlamına da gelmiyor. Herhangi bir işin, her şeyden önemli olmaması demek, hiç öneminin olmaması demek değildir. Belki çok önemli olmayan bir iş fakat bu işi her şeyden daha önemli olduğu için yapmıyorsunuz zaten, kendi taşıdığı öneme ve değere göre yapıyorsunuz.

    • Bir kez son dakikada yapmıştım ve bu işe yaradı, niye aynı şekilde yapmayayımki?

      • O zaman gerçekten işe yaradı mı, yoksa durumu mu kurtardı? O zaman bu yöntem oldukça işe yaramış bile olsa, geciktirmeseniz daha iyi sonuçlar almaz mısınız? O zaman bu yöntem işe yaramış bile olsa, geciktirmenizden ötürü çektiğiniz sıkıntıya, zorluğa ya da gerginliğe değer mi?

    Yukarıda görüldüğü gibi düşünüldüğünde ertelemek için bir çok sebep bulunabilir fakat bu sebeplerden hiçbiri mantıklı olmayacaktır. Bir erteleme durumu söz konuş olduğunda kendi eylemlerinizi düzenleyerek kendi kendinizin komutanı olduğunuzu düşünebilirsiniz. İlerleme elbette ki yavaş yavaş olacaktır. Önünüzdeki altı ay içerisinde yüzde onluk, sonraki altı ayda ise yine bir yüzde onluk gelişme olacağını ve aşama aşama artacağını düşünün.

    Aynı zamanda bir erteleme çizelgesi de işinize çok yarayacaktır. Örneğin:

    • Ertelediğiniz işi tanımlayın

    • Ertelemeye başladığınız ilk aşamada ne hissediyordunuz?

    • Ertelemeye başladığınız ilk aşamada ne düşünüyordunuz:

    • Söz konusu işi geciktirirken kendi kendinize ne söylüyordunuz)

    • Sonuç ne oldu?

    Hepinize zamanında bitirdiğiniz işlerle dolu bol planlı ve programlı günler dilerim.

  • Gençlerin Güvenli İlişkiler Kurması Nasıl Mümkün Olur?

    Gençlerin Güvenli İlişkiler Kurması Nasıl Mümkün Olur?

    İlişkiler partnerlerin birbirlerine nasıl davrandıklarına bağlı olarak güvenli- şiddet içeren arası bir ölçekte değişkenlik gösterir. ilişki içerisinde karşılaşılan şiddet fiziksel ise bunu kavramak kolay olur. Fakat psikolojik, duygusal, cinsel şiddet davranışlarının anlamlandırılması her zaman kolay olmuyor.

    Aşağılama, suçlu hissettirme, yalnızlaştırma, mahrum bırakma, tehdit, korkutma, ısrarlı takip vb. gibi davranışlar, özellikle 16- 24 yaş arası gençlerin ilişkilerinde gözlemlenen şiddet davranışlarından en yaygın olanlarıdır.

    Gençlerin kurduğu flört ilişkisinde böyle davranışlardan kendini koruması için öncelikle yetişkinlerin bakış açılarının değişmesi gerekir. Ebeveynler ve yetişkinler yakınlarını, çocuklarını, kardeşlerini flört dönemi şiddetinden korumak istiyorlarsa; gençler arası ilişkinin uygun olmadığını düşünerek baskı kurmamalıdır. Gençler arası ilişkilerin olgun olmadığını varsayarak, ancak yetişkin olduklarında anlayacaklarını söylemekten, onlar adına inisiyatif alarak kurtarıcı rolüne bürünmekten kaçınmalıdır.  İlişkilere dair kişisel değer yargılarını ya da olumsuz deneyimlerini gençlere yansıtarak onların da olumsuzluklar yaşayacağını ön görerek , ayrılmaları için zorlamamalıdır.

    Bu tarz kısıtlayıcı ve ön yargılı ebeveyn davranışları gençlerin yaşadığı ilişkiyi gizli tutmasına sebep olur. Gizlenen ilişkinin güvenli olup olmadığını anlamak, şiddet içeren davranışları fark etmek ve genci korumak zorlaşır. Bunun yerine yetişkinler, gencin gelişim özelliklerine göre, açık ve dürüst olabilecekleri bir alan açmalıdır. Sadece ilişkideki riskleri ve olumsuzlukları konuşmak değil aynı zamanda güvenli ilişkinin nasıl olacağı hakkında da konuşmalıdır. Sağlıklı sınırlar oluşturabilmelerini destekleyecek, güçlendirici ve olumlu örnekleri onlarla paylaşmalıdır.

    Şiddet;  genç, yetişkin çoğu insan için baş edilmesi zor, kafa karıştırıcı bir deneyimdir. Şiddetin uyarı sinyallerini tanımak, şiddetin ipuçlarını yakalamak kendimizi şiddetten korumak için büyük önem taşıyor. Ebeveynler ve yetişkinlerin gençleri bu konuda bilgilendirmesi, bu sinyalleri önce kendi tanıyarak çocuğuna da anlatması ve fark ettirmesi gerekir.

    Güvenli ilişki;  kararların ortak alındığı, ilişkiye dair konular ve cinsellikle ilgili konularda ortak duygu paylaşımlarının olduğu, adil, özgür bir ilişkidir.

  • Ergen Terapisi

    Ergen Terapisi

    Ergenlik çocukluk ile yetişkinlik arasındaki bir geçiş dönemidir. Bu dönemde biyolojik değişimlerle beraber kişide psikolojik değişimler de görülmeye başlanmaktadır. Ergenlik dönemindeki en önemli değişimlerden biri ergenin kimlik arayışı içerisinde olmasıdır. Bu dönemde yaşadığı duyguların şiddetinde artma görülmeye başlanır ve duygu durumları hızlı bir şekilde değişir. Öncesine göre kıyasla daha fazla hayal kurmaya başlar. Ergenlikte arkadaşa verilen değer önem kazanmaktadır. Ergenin arkadaşlarıyla ilişkisi kurması sosyal gelişimi açısından gereklidir. Anne-babanın görüşlerini, fikirlerini kabul etmez, arkadaşlarının düşünceleri ve değerleri ergen için önem kazanmaya başlar. Bu sırada anne-baba ile birlikte vakit geçirmek yerine, içe dönebilir ve yalnız kalmayı tercih edebilir. Bağımsız davranmak ister. Bağımsızlığı için sergilediği davranışlar engellenirse anne-baba ile çatışma yaşayabilir. Bu dönemde gerginlik, huzursuzluk, karamsarlık gibi duygularını anlayacak, ergenin yaşadığı bu durumların bu döneme özgü ve kalıcı olmadığını anlatacak ve onu bu davranışlarından ötürü yargılamayacak bir anne-babaya ihtiyaç duyar.

    Ergenlik döneminde özellikle ergenin sosyal ilişkileri, ders ve başarı konularında motivasyon, aile içi ilişkiler ve ilişkilerde yaşanılan çatışmalar gibi konular ön plana çıkmaktadır. Lise son sınıfta okuyan gençler üzerinde yapılan araştırmada en çok aşağıdaki konularda anne-babaları ile çatışmaya girdikleri saptanmıştır:

    1. Anne babası tarafından eleştirilmek,

    2. Sağlık durumları ile çok ilgilenilmesi,

    3. Evde temizlik konusunda titiz davranılması,

    4. Bir konunun çok uzatılması,

    5. Aşırı şekilde nasihat edilmesi,

    6. Üstlerine çok düşülmesi,

    7. Anne-babanın onu anlamaması,

    8. Akşamları eve geç gelmeye izin verilmemesi,

    9. Evde azarlanması,

    10. Anne-babasının her şeyini öğrenmek istemesi,

    11. Anne-babası tarafından dağınık olduğunun söylenmesi,

    12. Okuldaki ders başarısının tenkit edilmesi

    13. Ailesinin ona baskı yapması

    14. Anne-babanın tartışması.

    Erikson’a göre çocukluk ve ergenliğin olumlu geçmesi, yetişkinliğe de yansıyacak ve bireyin sağlıklı bir yetişkin olarak yaşamasını sağlayacaktır.

    Ergenin terapideki en temel ihtiyacı güvende hissetmektir. Ergen ilk önce güven duygusunu hissetmelidir. Seanslarda güven, gizlilik, saygı kritik noktalardır. Psikoloğun yanında seans içerisinde anlaşıldığını hisseden birey kendisini ve yaşadığı durumları daha rahat açacaktır. Ergenin kendisinin de rızası alınarak, aile işbirliği ile süreç yürütülür. Ergene ve ailesine ilk olarak terapinin ne olduğu anlatılır. Terapist ile ergen arasında terapötik ilişki kurulabilmesi açısından gizlilik ilkesi hassas ve önemli bir noktadır.

    Ergenin kendi hayatının sorumluluğunu alması, kendi hayatı üzerine düşünüp karar verebilmesi ve bu kararı oluşturan unsurların neler olduğunu belirleyebilmek önemlidir. Terapide ergenin kendi yaşadığı problemlerini kendi başına çözme kapasitesine güven duyup bunu geliştirebilmesine yardımcı olunur. Ergenin hayatı ile ilgili istekleri, beklentileri ve hedeflenen değişim ne olduğu belirlenir ve gerçekçi bir zeminde süreç planlanır.

    Ergenlik dönemine özgü, normal gelişim dönemine özgü sorunlar aileleri endişelendirebilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan biri yaşadığı durumun ergenin hayatındaki işlevselliğini etkileyip etkilemediği ve sıklığının artıp artmadığıdır. Hem ergenin kendi hayatını hem de aileyi etkileyen durumlar değerlendirilir. Kişinin ihtiyacı ve sorunun niteliğine göre sürecin ne kadar süreceği veya ne sıklıkta görüşüleceği değişebilmektedir.

    Ergenlik döneminde görülebilen problemler;

    • Kaygı Problemleri

    • Öfke Problemleri

    • İlişki Problemleri

    • Takıntılar (Obsesif- Kompulsif Bozukluk)

    • İletişim Problemleri

    • Aile İçi Çatışmalar / Problemler

    • Alkol / Madde Kullanımı

    • Duygu Durumundaki Değişimler

    • Akademik Başarısızlık

    • Sınav Kaygısı

    • Yeme Bozuklukları

  • Ezik Hissetme Psikolojisi

    Ezik Hissetme Psikolojisi

    Ezilmişlikten gelip ezmeye giden, kişinin kendini her durumda yetersiz hissetmesi ve durumunu özetlerse de “özgüvenim yok benim” demesi…

    Bana göre; özgüven her insanda vardır. Duruma göre azalır ya da artar.

    Mesela sen beyin ameliyatı nasıl yapılır bilemeyebilirsin çünkü işin bu değil ve senin çok iyi yaptığın bir işi de başka biri yapamayabilir. Fakat bu durum ne seni ne onu yetersiz yapar. 

    Yine de sen kendini yeterli görebileceğin bir durumda bile sürekli şüphede hissediyor, emin olamıyor ve yetersizlik duygusuna kapılıyorsan öncelikle sana bu duyguyu temelde kimlerin atmış olabileceğine bakabilirsin. Bizim kişiliğimizin büyük bir bölümü 0-6 yaş döneminde oluşuyor bu nedenle yetersizlik gibi temel taş bir duyguyu sana yükleyen ve seni sürekli ezik, özgüvensiz, beceriksiz ve güçsüz hissettiren kişi çoğunlukla bu dönemde muhatap olduğun sana bakıcılık etmiş kişilerdir. 

    Çocukluğumuzda bize bakan kişilerden aldığımız olumlu-olumsuz duyguların, bugünümüze güncel formlarıyla kesinlikle sirayet ettiğini iyi bil.

    Yaptığın aktarımları da bulur bozarsan işin daha da kolaylaşır; Şimdiki hayatında sana yetersiz hissettiren kişiyi zihnin geçmişindeki hangi figür yapıyor?

    >Şimdi tekrar düşün; bu eziklik duygusunu, yetersizliği kim sana yükledi? Bu duygular temelde kime ait duygulardı  ve sen kimden aldın? Kim senin fazla dikkat çekmeni ve görülmeni istemezdi, seni sürekli utandırırdı ve her yaptığını eleştirirdi? 

    Senin hayatında yeterli olduğun alanlar, işler neler? Ne yapsan kendini yeterli hissedersin? 

    Unutma; Sen bir şeyleri çok iyi yapıyorsun ki bu günlere kadar gelebildin! En mükemmel, en iyi, en süper, en kusursuz olmak zorunda değilsin. Önemli olan “YETERLİ” olması,  yeterince olması… Niyet ettim bu günden itibaren kendimi yeterli görmeye. . !

  • Alışveriş Bağımlılığı

    Alışveriş Bağımlılığı

    Bağımlılık denilince akla ilk alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı veya sigara bağımlılığı gibi konular gelmektedir. Ama gelişen zaman ve teknolojiyle beraber alışveriş bağımlılığı oldukça artmıştır. Alışveriş bağımlılığını artıran bir durum ise gelişen teknolojiyle beraber her an elimizin altında olan telefonlardan, bilgisayarlardan istediğimiz gibi online olarak mağazaya gitmeye bile gerek kalmadan istediğimiz ürünür ahatça alabilmemizdir. Peki alışveriş bağımlılığı nedir?

    Alışveriş bağımlılığı bir dürtü kontrol bozukluğudur. Kişi artan miktarlarda ve sıklıkta, çoğunlukla da planladığından daha fazla alışveriş yapar ve kendini durduramaz. Alışverişkolik diye de tanımladığımız alışveriş bağımlıları htiyacından ve gereğinden fazla kontrol dışı para harcayan kişilerdir.Bu kişiler para harcamaktan kaçamaz. Bu kişilerin stresle başa çıkamadığı durumlarda göstermiş olduğu ve sonucunda anlık rahatlamanın olduğu tepkiye alışveriş bağımlılığı denir.

    Neden olur?

    -Dürtü kontrolünde zorlanma ve kişik yapısı türü
    -Kontrolcülük
    -Heyacan arayışı
    -Duygusal ve zihinsel boşluğu doldurma ihtiyacı
    -Duygularla başa çıkamama (yanlızlık, üzüntü, kaygı gibi olumsuz duyguların yanı sıra heyecan ve mutluluk gibi olumlu duygularla da başa çıkamama )
    -Kredi kartının bilinçsizce kullanımı ve reklamlar
    -İnternette ve telefonla pazarlama imkanlarının artması.

    Belirtileri nelerdir?

    -Belirtileri kişinin önceye göre dikkat çekecek, fark edilecek şekilde fazla alışveriş yapması ve bunun bilincinde olmamasıdır. Araştırmalara göre erkekler elektronik eşyaya yönelirken, kadınlar ise; kozmetik ve giyime yönelmektedir.

    Çözüm yolları?

    -Öncelikle kişinin bunun alkol, sigara bağımlılığı gibi bir problem olduğunun ve uzmanlar tarafından tedavi edilmesi gerektiğinin bilincinde olması ve uzman desteği alması gerektiğini kabul etmesi gerekir.

    -Uzman desteğiyle terapi sürecinde alışveriş bağımlılığına kişiyi sürükleyen sebepler analiz edilerek tedavi edilebilir.

    -Alışverişe çıkarken yanında kontrol eden bir yakının olması, alışverişe çıkmadan önce ihtiyaç listesi yapılması çözüm süreci için pratik öneriler olabilir.

  • Evlilikte Arzu, İstek, İhtiyaç, Beklentiler ve Bunların Çatışması

    Evlilikte Arzu, İstek, İhtiyaç, Beklentiler ve Bunların Çatışması

    İki farklı birey evlendiklerinde eşlerden her ikisi de arzu, istek, ihtiyaç ve beklentileriyle bir sistem meydana getirmektedir. Bu sistem rollerin değişimini de beraberinde getirmektedir. Evlenmeden önce sevgili rolündeyken evlendikten sonra karı koca rolüne geçilmiş olması rol değişimine örnek olarak gösterilebilir. Evlilikle oluşan sistem ile yeni amaçlar ve işlevler belirirken, sevgiliyken sahip olunan amaç ve işlevler arka planda kalabilmektedir. Bu bağlamda, rollerin değişimi, kişilerin evlilikten beklentilerini de değiştirmektedir.

    Söze dökülmüş ya da dökülmemiş olabilmekle birlikte herkes evliliğe bazı beklenti, ihtiyaç, arzu ve isteklerle girmekte ve bunların karşılanmasını beklemektedir. Ancak evliliğin içerisinde beklentilerin arzuların ihtiyaçların değişebilir olması sebebiyle her zaman karşılanabilir olması mümkün değildir çünkü bu karşılanmasını beklediğimiz amaçlar bazı faktörlerden etkilenmektedir.

    Evliliğe dair beklentilere dayalı faktörler kimi zaman çiftler arasında probleme yol açabilmektedir. Evliliğe dair beklentilere sadakat, bağlılık, aile olma, diğerlerine karşı süregelen destek, çoğalma, sığınak, statü, maddi destek gibi durumları örnek olarak gösterebiliriz. Diğer yandan, evlilik sistemine genellikle farkında olmadığımız ama bazen de farkında olduğumuz beklentiler ile birlikte girmekteyiz. Farkında olduklarımız, eş tarafından kabul edilmiş olsun ya da olmasın beklentilerin, ihtiyaçların eşe ifade edilen yanının olmasının yanında öfke, utanç ve reddedilme korkularından dolayı ifade edilemeyen yanları da vardır. Farkında olmadıklarımız ise, genellikle zıtlıkla karakterize olan arzu, istek ve ihtiyaçlardan oluşmaktadır. Yakınlık-uzaklık, bağımlılık-bağımsızlık gibi.. Eşin uzak dururken yakınlık istiyor olması ile arzu ve isteklerin zıttını barındırıyor olmamız buna örnek olarak verilebilir.

    Diğer bir yandan, biyolojik kökenli olmasının yanında ailesel ve kültürel çevrelerin etkisiyle oluşan, bireyin içsel ihtiyaç ve arzularından da ortaya çıkan bazı faktörler vardır. Bunlar biyolojik belirlenmişliğimiz ve karşılıklı eylemselliğimize dayalı faktörlerdir. Eşlerden birinin beklentileri karşıladığı ancak diğerinin karşılamadığını hissetmesi ile oluşan ”gizli duygusal karşılık” evliliğin işlevselliğinin etkileyen bir hal alabilmektedir. Gizli duygusal karşılık bazı alanlardaki uyumsuzluklar ile ortaya çıkabilmektedir. Bunlar; bağımsızlık-bağımlılık, aktiflik-pasiflik, yakınlık-uzaklık, gücün kullanımı-suistimali, yalnızlık ya da terkedilme korkusu, hükmetme ve kontrol etme ihtiyacı, sevgi, eşlerin kendinin ve birbirinin kabulü gibi alanlardaki farklılıklar olarak örneklenebilir ve evlilik içerisinde problemlere yol açabilir. Örneğin; bağımsızlık-bağımlılık alanına baktığımızda, eşlerlerden birinin kararları alırken, harekete geçerken eşine ihtiyacı oluşu diğerinin ihtiyaç duymadan kendi kendine karar alabilir oluşu çiftler arasında uyumsuzluğa sebep olabilir.

    Evlilik problemlerinin diğer bir faktörü ise dışsal odaklardır. Bireyin karakterine sadece ebeveynler etki etmemektedir. Ebeveynlerimizin ebevenyleri, onların ebeveynleri olmak üzere geçmiş 7 kuşaktan karakterimiz etkilenebilmektedir. Bu belirlenmişliklerimiz ise bizim tekrarlayan ilişkisel davranışlarımızı oluşturmaktadır. Bu durumda biyolojik ve ebeveynlerimizle belirlenen davranışlarımız ilişkilerde çiftler arasında problemlere yol açabilmektedir. Bu problemlerin bazı dışsal odakları vardır. Bu dışsal odaklara örnek verecek olursak, çocuk yetiştirme, cinsel ilişki sıklığı, paranın yönetimi gibi tutumlardaki farklılıklar olduğu kadar siyasal ilişkiler, kıyafetler, okul, kültür, ilgi alanlarındaki farklılıklar gibi ilişkisel durumlar söylenebilir.

    Bireyin içsel ihtiyaçları, evliliğe dair beklentileri ve evlilik problemlerinin dışsal odakları bireylerin arzu, istek, ihtiyaç ve beklentilerini etkilemektedir. Arzu, istek, ihtiyaç ve beklentiler zaman zaman karşılanıp zaman zaman karşılanamamaktadır. Bu karşılanmama durumunda ilişkiler zora girmektedirler.

  • Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

    Obsesif-Kompulsif Bozukluk (Takıntı Hastalığı)

    Obsesif-Kompulsif bozukluk takıntılı davranışlara ve düşüncelere sebep olan bir psikolojik rahatsızlıktır. Obsesyon istemsiz olarak tekrar eden ve kaygı yaratan düşüncelerdir.Kompulsiyon; obsesif kompulsif bozukluğa sahip kişilerin obsesif düşüncelerinden kaynaklanan, tekrar eden davranışlardır. Bu rahatsızlık kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkileyebilir ya da uzaklaşmaya sebep olabilir. Günlük yaşantıda eline kir bulaşma korkusundan gereksiz yere sık sık el yıkama, bakteri öldürücü kullanma, dışardaki tuvaletleri kullanmama en yaygın görülen obsesif kompulsif bozukluk semptomlarıdır. Obsesif-Kompulsif Bozukluğa sahip kişiler el yıkama ya da herhangi bir kompulsif davranışı yapınca rahatladıklarını düşünürler fakat bu davranışlar bir süre kaygıyı düşürürken kaygının ve huzursuzluğun ilerleyen zamanlarda arttığını farkedemeyebilirler. Rahatlamanın aksine kompulsif davranışlar kaygıyı ilerleyen zamanlarda arttırıp kompulsif davranışların artmasına ve devam etmesine sebep olur.Bilişsel davranışçı terapiyle bu davranışlar tamamen yok edilebilir ve obsesif-kompulsif davranışlar hakkında farkındalık kazandırılabilir. Eğer aşağıdaki DSM-V tanı kriterlerini karşılıyorsanız bir uzmandan yardım almanız gerekir.

    DSM-5’e göre1 obsesif-kompulsif bozukluğun tanı kriterleri şunlardır;
    A- Takıntıların (obsesyonların), zorlantıların (kompulsiyonların) ya da her ikisinin birlikte varlığı:
    Takıntılar (obsesyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1- Kimi zaman zorla veya istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler. 
    2- Kişi, bu düşüncelere, itkilere veya imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur. 
    Zorlantılar (kompulsiyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır: 
    1- Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme). 
    2- Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler yaşanan kaygı ve sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacı ile yapılır, ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da aşırı bir düzeydedir. 
    B- Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur. 
    C- Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojisi ile ilgili etkilerine bağlanamaz. 
    D- Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileri ile daha iyi açıklanamaz.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB)

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB)

    DEHB, günlük hayatın birden çok görevi üstünde, özellikle organizasyon, planlama ve sürekli odaklanma gerektiren karmaşık görevlerin yapılmasını zorlaştıran bir rahatsızlıktır. DEHB belirtileri ve belirtileri tipik olarak yedi yaşından önce ortaya çıkar. Bununla birlikte, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile normal “çocuk davranışı” arasında bir ayrıma gitmek zor olabilir. Bunu belirlemek için çeşitli ölçüm araçları kullanmak gerekir. DEHB olan çocuklar genellikle tembel,haylaz gibi düşünülebilir ya da potansiyelinden daha az akademik başarı gösterebilirler. DEHB’nin yetenekle hiçbir ilgisi olmadığını da unutmayın. DEHB olan birçok çocuk entelektüel ya da sanatsal açıdan yeteneklidir. Fakat odaklanma problemi olduğu için bu yeteneklerini açığa çıkartamazlar. Çocuğunuzun dikkatsizlik, hiperaktivite ve dürtüsellik semptomlarının DEHB’den kaynaklanıp kaynaklanmadığına bakılmaksızın, tedavi edilmesi gerekir,aksi takdirde birçok soruna neden olabilir. Doğru destek ile çocuğunuz hayatın her alanında başarı elde edebilmektedir. Lise öğrencileri üzerinde tarafımızdan yapılan bir araştırmada DEHB’nin şiddeti arttıkça sayısal yeteneğin DEHB olmayan çocuklara göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Aynı zamanda yapılan bir araştırmaya göre de özellikle matematiksel başarı söz konusu olduğunda, problem çözme ve hesaplama becerilerinin DEHB belirtileri göstermeyen akranlarınınkinden daha düşük olduğu sonucuna varılmıştır (Lucangeli & Cabrele, 2006; Zentall, Smith, Lee & Wieczorek, 1994).

    Aşağıdaki kriterleri siz veya çocuğunuz karşılıyorsanız mutlaka bir uzmana danışınız.

    TANI KRİTERLERİ (Dsm-5’e göre)
    A. Aşağıdakilerden (1) ya da (2) vardır: 
    (1) Aşağıdaki dikkatsizlik semptomlarından altısı (ya da daha fazlası) en az 6 ay süreyle uyumsuzluk doğurucu ve gelişim düzeyiyle uyumsuz bir derecede sürmüştür: 

    Dikkatsizlik

    a. Çoğu zaman dikkatini ayrıntılara veremez ya da okul ödevlerinde, işlerinde ya da diğer etkinliklerinde dikkatsizce hatalar yapar. 
    b. Çoğu zaman üzerine aldığı görevlerde ya da oynadığı oyunlarda dikkati dağılır. 
    c. Doğrudan kendisiyle konuşulduğunda çoğu zaman dinlemiyormuş gibi görünür. 
    d. Çoğu zaman yönergeleri izleyemez ve okul ödevlerini, ufak tefek işleri ya da iş yerindeki görevlerini tamamlayamaz (karşıt olma bozukluğuna ya da yönergeleri anlayamamaya bağlı değildir). 
    e. Çoğu zaman üzerine aldığı görevleri ve etkinlikleri düzenlemede zorluk çeker. 
    f. Çoğu zaman sürekli zihinsel çaba gerektiren görevlerden kaçınır, bunları sevmez ya da bunlarda yer almada isteksizdir. 
    g. Çoğu zaman üzerine aldığı görevler ya da etkinlikler için gerekli olan şeyleri kaybeder (örneğin; oyuncaklar, okul ödevleri, kalemler,kitaplar ya da araç gereçler). 
    h. Çoğu zaman dikkati dış uyaranlarla kolaylıkla dağılır. 
    i. Günlük etkinliklerinde çoğu zaman unutkandır. 
    (2) Aşağıdaki hiperaktivite-dürtüsellik semptomlarından altısı (ya da daha fazlası) en az altı 6 süreyle uyumsuzluk doğurucu ve gelişim düzeyine aykırı bir derecede sürmüştür: 

    Hiperaktivite

    a. Çoğu zaman elleri, ayakları kıpır kıpırdır ya da oturduğu yerde kıpırdanıp durur. 
    b. Çoğu zaman sınıfta ya da oturması beklenen diğer durumlarda oturduğu yerden kalkar. 
    c. Çoğu zaman uygunsuz olan durumlarda koşuşturup durur ya da tırmanır (ergenlerde ya da erişkinlerde öznel huzursuzluk duyguları ile sınırlı olabilir). 
    d. Çoğu zaman sakin bir biçimde boş zamanları geçirme etkinliklerine katılma ya da oyun oynama zorluğu vardır. 
    e. Çoğu zaman hareket halindedir ya da bir motor tarafından sürülüyormuş gibi davranır. 
    f. Çoğu zaman çok konuşur. 

    Dürtüsellik

    g. Çoğu zaman sorulan soru tamamlanmadan önce cevabı yapıştırır. 
    h. Çoğu zaman sırasını bekleme güçlüğü vardır. 
    i. Çoğu zaman başkalarının sözünü keser ya da yaptıklarının arasına girer (örneğin; başkalarının oyunlarına ya da konuşmalarına burnunu sokar). 

    B. Bozulmaya yol açmış olan bazı hiperaktif-dürtüsel semptomlar ya da dikkatsizlik semptomları 12 yaşından önce de vardır. 
    C. İki ya da daha fazla ortamda semptomlardan kaynaklanan bir bozulma vardır [örneğin; okulda (ya da işte) ve evde]. 
    D. Toplumsal, okul ya da mesleki işlevsellikte klinik açıdan belirgin bir bozulma olduğunun açık kanıtları bulunmalıdır. 
    E. Bu semptomlar sadece bir yaygın gelişimsel bozukluk, şizofreni ya da diğer bir psikotik bozukluğun gidişi sırasında ortaya çıkmamaktadır ve başka bir mental bozuklukla daha iyi açıklanamaz (örneğin; duygudurum bozukluğu, anksiyete bozukluğu, dissosiyatif bozukluk ya da kişilik bozukluğu).