Kategori: Psikoloji

  • Çalışan Anne Olmak

    Çalışan Anne Olmak

    Günümüzde hayat şartlarının giderek zorlaşması, maddi sıkıntılar sadece babanın çalıştığı eski aile yapılarında değişikliğe yol açmıştır. Artık özellikle de şehir hayatında ailenin geçimini sağlamak için her iki ebeveyn de çalışmakta ve çalışan annelerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Sadece maddi sıkıntılar değil, kadınların eğitim seviyelerinin artması da çalışmak istemelerine sebep olmuştur. Peki, annenin çalışması çocukları nasıl etkilemektedir? Annenin çalışmasının aile yaşamına katkıları olduğu gibi zorlukları da vardır. Bu durumun çocuk üzerinde yaratacağı etkiler değişir. Annenin yaptığı iş, çalışma koşulları, anne-çocuk iletişimi, aile içi ilişkiler, annenin yokluğunda çocuğa bakan kişinin özellikleri ve sağladığı bakımın uygun ve devamlı olması, çocuğun hangi gelişim basamağında bulunduğu ve çocuğun yaşı çocuğun annenin çalışmasından nasıl etkileneceğini belirler. Yaş, üzerinde önemle durulması gereken faktörlerden biridir. Çünkü yaş ne kadar küçük olursa anneye duyulan ihtiyaç o kadar artar.

    Çalışan anneler konusunda ülkemizde yapılan araştırmalar, tutarlı sonuçlara ulaşamamışlardır. Gerek uygulanan yöntem, gerekse uygulamanın yapıldığı grubun sayısal büyüklüğü ve temsil gücü açısından elde edilen sonuçları genellemek güçtür. Bu konuda yapılan bazı araştırma bulguları, çalışan annelerin çocuklarında, annesi çalışmayan çocuklara göre bazı davranış sorunlarının daha fazla olduğunu gösterirken, bazıları ise tersine; annesi çalışan çocukların psiko-sosyal gelişimlerinin annesi çalışmayan çocuklara kıyasla çok daha üstün olduğunu ortaya koymuştur. Araştırmalar çocuğun kişilik gelişimi üzerinde annenin çalışıp çalışmamasının değil, ancak anne babanın çocuk yetiştirme tutumlarının etkili olduğunu ortaya koymaktadır.

    Aşağıda çalışan annelere verilebilecek önerileri bulabilirsiniz:

    ● Çalışan anneler genellikle çocukları ile “yeterince vakit geçiremediklerinden yakınırlar. Oysa bu konuda yapılan araştırmalar gösteriyor ki, anne babası çalışan çocukların %85-90’ı böyle bir durumdan şikâyetçi değildir. Diğer bir ifade ile çalışan anne babaya sahip çocukları sadece %10-15’i anne babaları ile daha fazla vakit geçirmek istediğini söylemektedir. Ayrıca unutmamamız gerekir ki, çocuğunuzla geçirdiğiniz sürenin uzunluğu değil, kalitesi önemlidir. Annenin çocuğuyla birebir ilgileneceği bir zaman diliminin belirlenmesi, yapacaklarını onunla planlaması ve onun isteği doğrultusunda oyun oynaması çocuğuyla kaliteli zaman geçirmesini sağlamaktadır.

    ● Annenin çocuk ile birlikte geçirdiği süre arttıkça birlikteliklerinin kalitesinin azalma olasılığı vardır. Yani, çalışan annelerin düşündüğü gibi, çalışmayan anneler zamanlarının çoğunu çocuklarıyla verimli bir şekilde geçirmeyebilirler. Bunun en önemli sebeplerinden biri bütün gününü çocuğu ile geçiren annelerin çocukların enerjilerine yetişemeyip bir süre sonra yorgun düşmeleri ve bunalmaları olabilir. Ya da anneler; yemek yapma, ev işleri, alışveriş, temizlik ve ütü gibi sorumlulukları tek başına üstlendikleri için çocukları ile gün içinde çok vakit geçiremeyebilirler.

    ● Çalışan bir anne olarak akşam işten eve geldiğinizde yemek hazırlamak, sofra kurmak, çamaşır yıkamak vb. gibi bir sürü ev işi yapmakla çocuğunuzla vakit geçirmek arasında kalıyorsanız, bu ikilemi çözmenin en uygun yollarından biri ev işlerini çocuğunuzla birlikte yapmaktır. Ona da sorumluluk verirseniz, bu durum hem onun hoşuna gidebilir, hem de günlük işlerinizi yaparken onunla ilgilenmeye devam etmiş olursunuz. Çocuğunuz ev işlerinde size yardımcı olmak istemeyebilir. Bu tür durumlarda onu teşvik edin; ama çatışmaya girmeyin.

    ● Bazı anneler oyun oynamaktan keyif almazlar. Hem sizin hem de çocuğunuzun birlikte yapmaktan keyif alacağı etkinlikler bulmaya çalışın.

    ● Fazla mesailerinizden dolayı eve geç gelen bir anneyseniz çocuğunuzun uyku saatini de buna göre ayarlamanız önerilir. Her çocuğun kısa bir süre de olsa her akşam annesini görmesi önemlidir.

    ● Çalışan annelerde en çok gözlenen davranışlar, çocuklarıyla yeteri kadar vakit geçiremediklerini düşündükleri için suçluluk duymaları ve onlara karşı aşırı hoşgörülü davranmalarıdır. Fakat unutulmaması gerekir ki çocuklar öyle görünmese de sınırlara ihtiyaç duyarlar ve ancak kuralların olduğu ortamlarda kendilerini güvende hissederler.

    ● Çalışan annelerde bir diğer görülen davranış ise neredeyse her akşam eve gelirken çocuklarına bir şeyler almalarıdır. Bu durum çocukta her akşam bir beklenti yaratmaktadır. Çocuklar annelerinin eve gelişini kendisine oyuncak ya da çikolata vb. gibi yiyecekler getireceği için değil, onlarla birlikte zaman geçirmek için beklerlerse anne ve çocuklar arasındaki ilişki daha sağlıklı olur.

    ● Bazı çalışan annelerin yaşadığı en büyük sıkıntı ise eve iş getirmek zorunda olmalarıdır. Bu durum kurumsal şirkette çalışanlarda gözlenebileceği gibi, annenin akademisyen ya da öğretmen olduğu durumlarda da görülebilir. İşten yorgun eve gelen anne hem yemek yapmak, sofra kurmak, toplamak vb gibi ev işleriyle uğraşırken hem de yarına yetiştirmesi gereken işleri düşünür. Bu tür durumlarda babaların annelerle işleri paylaşması annelerin stresini azaltabilir.

    ● Çalışan bir anne olarak eve iş getirdiyseniz, işinizi çocuğunuz uyuduktan sonra yapmanız çocuğunuzla çatışma yaşama olasılığınızı düşürecektir. O gün eve getirdiğiniz işiniz fazlaysa ve çocuğunuz uyumadan önce de çalışmanız gerekiyorsa bunun çocuğunuza açıklayın.

    ● Çalışan annelerin yaşadığı en büyük sorunlardan biri de çocuklarına kimin bakacağıdır. Genelde bir büyükanne -anneanne veya babaanne- ya da bir bakıcı çocuğun sorumluluğunu anne ile birlikte üstlenir. Bu durum ise çocuğa karşı farklı tutumların gösterilmesine yol açabilir. Hâlbuki bir çocuğun doğru yanlış kavramları edinmesinde en önemli unsur ona bakan kişilerin ortak bir tutum içinde olmalarıdır. Çocuğa büyükanne bakarsa onun doğruları ile anne babanın doğrularının çatışma olasılığı vardır. Örneğin, büyükanne ve dedeler torunlarına aşırı düşkün oldukları için gevşek bir tutum benimseyebilirler. Bu yüzden anne babasının onaylamadığı şekilde yemek yemesine- TV karşısında yemek yemek vb gibi- ya da uzun süre çizgi film izlemesine izin verebilirler. Benzer bir sorun çocuğa bakıcı baktığında da görülebilir. İş kaybetme korkusu ile çocukla çatışma yaşamamak için onun her istediğini yapan bakıcılar, anne babanın çocuğa kural koymasını zorlaştırabilir. Çocuğa bakan her kim ise; büyükanne ya da bakıcı, anne baba ile ortak bir tutum içinde olmalı ve anne evde yokken de onun istediği düzenin devam etmesini sağlamalıdır.

    ● Çocuğunuzla hafta içi yeterince vakit geçiremediğinizi düşünüyorsanız hafta sonu ve resmi tatillerde birlikte vakit geçirmenin keyfini çıkarın. Sadece onun istediği şeyleri yaparak değil, ikinizin de istediği şeyleri birlikte yaparsanız, hem siz hafta sonunda dinlenmiş hem de birlikte iyi vakit geçirmiş olursunuz. Bütün bunlar göz önüne alındığında çalışan bir annenin durumunun oldukça zor olduğu düşünülebilir. Fakat çalışmak kişiyi zihnen ve bedenen yorsa da, çalışmak manevi tatmin sağladığı için çalışan anneler bu zorlukların üstesinden daha kolay gelmektedirler. Burada unutulmaması gereken bir nokta ise evdeki tüm sorumlulukların anne ve baba arasında paylaşılmasının önemidir. Ancak böyle bir paylaşım sonucunda çalışan anneler çocuklarıyla düzenli ve iyi vakit geçirebilirler.

  • Ebeveynlerin Çocuklarını Güvenli Kılmak için Yapabilecekleri En İyi 5 Şey Öneri

    Ebeveynlerin Çocuklarını Güvenli Kılmak için Yapabilecekleri En İyi 5 Şey Öneri

    Ebeveynlerin çocuklarını çevrimiçi ortamda güvende tutmaları için ipuçları.

    Araştırma laboratuarında yapılan yeni bir çalışma, çevrimiçi bir yetişkinle tanışan gençlerin yüzde 12’sinin cinsel ilişki için şahsen buluşmalarını sağladığını tespit etmiştir. Öyleyse,çocuklarımızı bu avcı yırtıcı hayvanlara düşmekten korumak içinanne babaolarak ne yaparız? Aşağıda ebeveynlerin çocuklarını çevrimiçi olarak güvende tutmak için yapabileceği en iyi beş şey öneri olarak sıralanmıştır.

    1. Çevrimiçi gizliliğin önemini vurgulayın.Çocuklarınıza, adları, yeri, yaşı veya okulu gibi tanımlayıcı bilgileri paylaşmamaları gerektiğini öğretin.Dahası asla yabancılara resim göndermemeliler.Ayrıca, kullanıcı adlarının cinsel içerik içermediğinden ve içermediğinden emin olun çünkü suçlular genellikle cinsel içerik hakkında tartışmaya açık olabilecek hassas bireyleri seçerler.
    2. Çevrimiçi tehlikelerle ilgili olarak çocuklarınızla konuşun.Çocuklarınızı gereksiz yere korkutmak istemeseniz de, onların orada kötü niyetli olabilecekleri insanlar olduğunu bilmelerini istersiniz.Bilmedikleri birinden veya onları rahatsız eden birinden iletişim aldıkları takdirde, bunu size veya güvenilir bir yetişkine göstermeleri gerektiğini bildirin.Ebeveynlerin bunu yapabildikleri en önemli şey iletişim hatalarını açık tutuyor, çocuğunuzu zaten sohbet etmiş veya biriyle fotoğraf paylaşmış olsalar bile bunun sorun olmayacağını bilmelerini sağlıyor. yani aslında sizin kızmak yargılamak yerine onu kabul edeceğinizi gösterin.
    3. Çocuklarınız internet cihazlarını kullanmaya başladığında Aile kurallarınızı ve düzenlemelerinizi tartışın.Bazı aileler kendi dijital kullanımlarını veya cep telefonu kullanımsözleşmelerini oluştururlar..Bu sözleşmeler kullanım düzenlemelerini şart koşar;Aile düzenlemelerine uyulmaması, çevrimiçi ayrıcalıkların askıya alınmasıyla sonuçlanmalıdır.
    4. Çocuklarınızın şifreleri bilin.Birçok ebeveyn çocuklarının gizliliğini online olarak verirken, periyodik olarak metinlerini, tarayıcı geçmişini ve sosyal medya hesaplarını kontrol etme veya bir şeylerin olduğunu hissetme hakkını saklı tutmalısınız.Bu kontrolcülük onlara sürekli müdahale etme anlamına gelmemelidir.
    5. Geceleri yatak odalarında internet özellikli cihazlara izin vermeyin.Gün içinde telefon ve dizüstü bilgisayarların odalarında kullanılmasına izin verilebilecek olsa da, bu cihazlar şarj etmek için geceleri ortak alana geri gönderilmelidir.Bu sadece sağlıklı uykualışkanlıklarınıteşvik etmeklekalmaz, aynı zamanda araştırmalarımız da, çocukların çevrimiçi istişarelerinin çoğunluğunun ebeveynlerin izleyecekleri yer olmadığı gece saat 11’den sonra gerçekleştiğini ortaya çıkarmıştır.
  • Gelecek Kaygısı / Sonsuz Kontrolcülük ve Tanrının Rolünü Çalmak

    Gelecek Kaygısı / Sonsuz Kontrolcülük ve Tanrının Rolünü Çalmak

    Gelecek kaygısı / sonsuz kontrolcülük ve tanrının rolünü çalmak

    Geleceği planlamak, onu daha işlevsel bir boyuta getirmek için birçok senaryolar, hipotezler gerekirse kuramlar oluşturur dururuz. Bu hipotezler veya kuramlar bizi hayatımızla ilgili tam nesnel olana götürmese de gerçeğe yakınlaştırır. İnsanda ki bu öngörü yeteneği sayesinde yaşantımı istediğimiz hedeflere doğru götürebilir ve bu sayede yaşantımızı istediğimiz doğrultuda yaşayabilme imkânı buluruz.

    Gelecek kaygısı, sonsuz kontrolcülük, tanrının rolünü çalmak

    Bu planlamalar müthiş bir öngörü yeteneği ile birleşince tadından yenmez. Daha fazla geleceği tasarlayarak ve kontrol ederek daha fazla şey elde edebiliriz. Örneği başarı…

    • Peki gerçekten neden bu kadar başarılı olmak istiyoruz?
    • Başarılı olma ile ne elde edebiliriz?
    • Başarısızlığımız durumunda ne olur?
    • Başarısızlığa kim/kimler uğrar?
    • Başarınca hangi grupta olacağız başarmadığımızda hangi gruba girmiş oluruz?

    Bu soruların cevabı bize ne hissettiriyor.

    Hayatımız da daha fazla başarılı olduğumuz sürece daha çok kabul görecek, onaylanacak ve sevil-ecek Toplum tarafından size bir statü tahsis edil-ecek, istediğimiz bir partnerle yaşantımızı sürdür-ecek, herhangi bir olası problemle karşı karşıya kalma riskimiz azal-acak veya ortadan kalk-acak. Her şeyi kontrol aldığımız mutlu olacak, huzursuz olamay-acak…ecek, acak….

    Bu -ecek, acak, cümle yapılarını o kadar içselleştirmişiz ki bunları yaşantımız içinde olmadığında yaşantımız sanki felaket bir senaryo ile bitmiş gibi hissettirir. Bu felaket durumu yaşamamak için bir kaçınma davranışı olarak geleceği dahil her şeyi ve herkesi kontrol etmeye eğilim gösteririz. Bu bazılarımızda o kadar çok ileri bir safhaya gelir ki geleceği tahmin ve öngörü adı altında tüm gelecek olaylarını olumsuz bir senaryo ile sonuçlanacağı şeklinde inançlara sahip oluruz. Durumu ve geleceği kontrol etme isteği o kadar fazlalaşır ki tanrının rolünü çalmış oluruz. Tanrı gibi her şeyi kontrol etmeye çalışırız. Kapasitemizin üzerinde bir yük alırız. Bu yükü kaldıramadığımız için çoğu sefer kapasitemizin altında performans göstererek yaşantımız da istediğimiz noktaya gelmekte problem yaşarız. Kısaca Koktuğumuz şey, korkulan şeyi yaratır paradoksu bu noktada aktive olur.

    Yaşantımızda gereğinden fazla olan kontrolü bıraktığımızda daha özgür bir düşünme şekline kavuşacağımızı söyleyebiliriz. kendimiz, başkaları ve gelecekle ile ilgili daha esnek kurallara, düşünceye sahip olmak daha esnek bir yaşantıya sahip olmamızı sağlar. Bu hayattan zevk almanızı, yaşantımızda iş yaparken eğlenmenizi sağlar. Geleceğinizle ile daha fazla seçenek üretir, gelecek planımızda birden çok sonucu olan seçenekleri hayatımıza entegre ederiz ve bunların sonuçlarını daha kolay tolere ederiz. Çok fazla kontrolcülük yaşantılardan haz almamızı engelleyen bir yaşantı tarzı olarak kendimizi gerçekleştirmemizi engel olur.

    Yaşantımızda “şimdi ve burada”ya odaklanmak yeteneklerinizi keşfetmemizi sağlar. Kendiliğimizi gerçekleştirmek ve aktive etmek, “şimdi ve burada” dan daha fazla haz almak, kaliteli bir yaşantı geçirmek için geçmişi analiz ederek, geleceği planlamak önemlidir. Bunları “şimdi ve burada”yı daha kaliteli bir şekilde geçirmek için yaparız. Geleceği planlamayı ve öngörmeyi, geleceği kontrol etme formuna dönüştürdüğümüzde “şimdi ve burada”ları kaçırarak hayatımızın büyük bir kısmını kaçırırız.

    Geleceği planlarken, onu yaşayamama seçeneğimizin olduğunu, bizim gibi diğer insanların ve doğanında yaşantımızda dolaylı ve doğrudan söz sahibi olduğunu, katkı sağladığını, katı planlamalarımızın doğanın / kaderin ve diğer kişilerin kendi planlarını uygularken sabote edileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

          Uzman Klinik Psikolog  Haşim BELTEN                                                                   

  • YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU

    YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU

    YAYGIN ANKSİYETE BOZUKLUĞU

    Kaygı, doğal bir duygulanımdır ve dozunda olduğu halde oldukça başarılıdır. Çünkü dozunda bir kaygı hazırlama riskli durumlara karşı hazırlıklı oluruz. Fakat kaygı seviyesi aşırı yüksekse ve kontrol edilemiyorsa bu bir sorun belirliyor.

    Birey, 6 ayı geçen bir süreç boyunca hemen on gün boyunca onu onurundan endişeli ve üzgün hissediyorsa yaygın anksiyete bozukluğundan bahsedilebilir. Birey zamanın büyük bir uzluğunu önleyen günlerde başına gelebilecek olumsuz durumları ve onlarla baş edemeyeceğinizi düşünerek geçirir, onu bir kara senaryolarda yazmaya devamimi vardır. Olaylarla ilgili olumlu ihtimaller veya odaklı iyi sonuçlar görmezler. Kaygıları bireyin kontrolü olduğudır ve günlük hayatında aksamalara ve problemlere yol açabilir.

    Yüksek kaygılı bu bireyler, uyku düzenekte olma yaşıar. Daha çabuk yorulurlar ve enerjimiz düşük maliyetli yakıyorlar. Dikkatlerini toplamakta zorlanırlar. Çabuk öfkelenirler. Baş ağrısı, mide bulantısı, ağız kuruluğu, titreme, kas ağrısı, göğüs ağrısı, baş dönmesi, kolay irkilme gibi fiziksel şikayetayetleri vardır.

    Tedavi edilebilirilen bir rahatsızlık olan yaygın anksiyete bozukluğu için psikolojik desteğe başvurmak istediğiniz olacaktır. Bazı ülkelerde ilaçlı tedavi ile bazı ülkelerde ilaçsız tedavi Kaygıyla baş etmek için, nefes alma ve kas gevşetme tekniğini karakterize ve meditasyon yapabilir.

    Kaygı ile baş etmek

    1. Kaygının doğal olup ve bittiğini kabul edin.
    2. Kaygıdan kaçmak onu büyütür.
    3. Kaygılı odadada bedensel hareketlerinizi engellemek, uzuvların sebepsiz yere hareket ettirilmesi kaygıyı olabiliyor.
    4. Safra büyüklüğü zarar veremez.
    5. Küçüklemeyi atın. Defasında daha uzun süre kaygı ile birlikte oturmaya çalışın.
    6. Kaygınızla baş edebildiğiniz onu anın farkında olun. Kısa sürmesi uzun sürmesi fark etmez.
    7. Kaygınızla baş edemeinizde düşünseniz de pes etmeyin çünkü baş etmeyi yapmanız için zamana ihtiyacınız olabilir.
  • Aldatma Psikolojisi

    Aldatma Psikolojisi

    Günümüzü değerlendirecek olursak, daha mı fazla aldatıyoruz yoksa daha mı fazla bundan söz ediyoruz?

    Yapılan araştırmalar diyor ki, yapılan sadakatsizlik oranı giderek artmakta. Peki bunun bir sebebi var mı? Aslına bakacak olursak bir çok sebebi var.

    Çoğu insan için aldatma, öncelikle günün rutininden, hayatımızı kaplayan yaşam kalıplarından ve bunların neden olduğu alışkanlıklardan, kişinin yaşadığı yoksunluk hissinden kurtulmanın bir yolu.

    Büyük bir kısmın ise çift ve evli olmakla ilgili ütopik hayalleri var. İlişkinin hem mutluluk getirirken, hem geçmişin yaralarını sarsın, hem heyecan verirken hem de her şey ilk günkü gibi kalsın istiyorlar. Evlilikten çok fazla şey bekleyen bireylerin ne yazık ki aşklarını kaybetme ihtimalleri daha fazla.

    Toplumun giderek daha da narsisist hale gelmesi, bireylerdeki “BEN” in hem “SEN”i hem de “BİZ” i ezip geçmesi, istek ve arzuların anında giderilmesine yönelik talep beklentiyi karşılayamadığında çözümlenmesi güç sorunların kapısını aralıyor.

    Sadakatsizlik üzerindeki diğer büyük etkenlerden biri ise cinselliğin uzun ilişkilerde görev haline gelmesi sorunsalı. Bireylerin cinselliği tatmin olmak ve tatmin etmek olarak değil, evliliğin ve duygusal ilişkilerin zorunluluğu olarak görmeye başlamasıyla birlikte çiftlerden birinin cinselliğin spontanlığına ve tutkusuna kapılarak sadakatsizlik yolunu tercih etmesi de olası faktörlerden bir tanesi. Unutmamak gerekir ki bireyler cinsellikte üremeyi değil, hazzı hedefliyorlar.

    Belki farkında değiliz ama içerisinde bulunduğumuz koşullar ihanetin en büyük tetikleyicileri. Tüketim toplumu bireyleri ihtiyaçları gidermeye, reklamlar ise bir markayı diğer bir markayla aldatmaya itiyor. Sosyal medyanın da sadakatsizlik üzerindeki etkisi tam da böyle.

    Bazen aldatma, çocuklukta yaşadığımız terk edilmenin ya da terk edilme korkusunun bugüne yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

    Eski bir atasözü derki “Evlilik aşkın mezarıdır.” Peki gerçekten böyle olabilir mi? Evlilikte ne olabilir ki aşk kaybolur? Bilim de bunu doğrular nitelikte sonuçlar koyuyor önümüze. Yaklaşık üç yılın sonunda tutkunun temelindeki hormon olan dopamin yerini annelik hormonu olan oksitosine bırakıyor. Ancak arzu hormonu olan dopaminin yitirilmesiyle çiftin ilişkisi aslında kaybetmiyor. Sevgiyi ve saygıyı kazanıyor. Fakat hem kadın hem de erkek oksitosinin yarattığı bu yeni ritimle tatmin olmuyor. Yeniden midesinde kelebekler uçuşsun, telefon çaldığında yeniden ayakları yerden kesilsin istiyor. Dolayısıyla kendini tekrardan dopamin salgılamasını sağlayacağı bir yerde bulabiliyor. Bu sebeple ihanet bazen tekdüzeliğe mahkum bir hayatı ateşleyecek enerji veren “yeni bir deneyim” olarak adlandırılırken, bazen de kişisel bir psikolojik ihtiyacın karşılanması olarak meydana gelebiliyor.

    Ihanet yoluna başvuran diğer bir kesim ise yakınlığın kendilerini zayıflatacağını düşünen kesim. Birine bağlanırsa bunun kişiyi güçsüzleştireceğine dair olan yoğun inanç, bireyi içerisinde bulunduğu ilişkiden memnun olsa bile aldatmaya itebiliyor. Bu durum genellikle kişinin geçmiş yaşantısıyla, geliştirdiği bağlanma stiliyle ve ebeveynleriyle kurduğu güven ilişkisiyle doğrudan ilişkilidir.

    Günümüzde en çok karşılaştığımız sadakatsizlik türü ise evliliğin can çekiştiği ancak aldatan kişinin gerek maddi sorunlardan gerekse çocukları için evde kaldığı, ama sırf yaşadığını, var olduğunu hissedebilmek adına aldatmak zorunda kaldığı durum olabiliyor. Kişi zorlu evlilik mücadelesi verirken, kendine iyi hissedebileceği bir liman arayabiliyor.

    Sadakatsizlik erkeğe özgü bir durum olarak görülürken, günümüz koşullarında ihanet eden kadın sayısı da en az erkek sayısı kadar olmaya başladı. Bunun en büyük tetikleyicisi ise gelişen korunma yöntemleri. Bu yöntemlerin evlilik dışı gebelik riskini en az indirebileceğini bilen kadınlar da bu faktörü göz önünde bulundurarak sadakatsizlik yoluna gidebiliyor.

    Bazı kadınlar ihaneti, beraber oldukları erkeğe karşı değil, içinde bulundukları “toplum” a karşı bir başkaldırı eylemi olarak yaşıyor.

    Tüm bunlar, evliliği ya da ilişkiyi baltalayan sadakatsizliğe yol açan faktörler olmakla birlikte yapılan araştırmalara bakacak olursak sadakatsizliğin, sevgi bağının kaybı ve alkol bağımlılığından sonra en çok zorlanılan durum olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.

    Çiftlerin bu durumla karşı karşıya kaldığında ayrımını doğru yapması gereken bir konu vardır. O da; “İhanet mi ilişkiyi bu durumu getirmiştir yoksa yolunda gitmeden ilişki mi ihanete kapı açmıştır?” Birey burada sadakatsizliğe iyi nedenler bulmak yerine sadakatsizliği anlamaya çalışmalı. Ancak bu şekilde zarar gören ilişki yeniden yapılanabilir. Tabii ki “Yeniden yapılanmalı mı?” sorusu çiftlerin ilişkiye bakışına ve bireysel tercihlerine kalmış bir durumdur. Bir çok ilişki/evlilik sadakatsizlik sonucu son bulsa da yine yapılan araştırmalar göstermekte ki; ihanet sonucu tekrardan bir araya gelme kararı alan çiftlerin bir kısmı ilişkilerinde eskisinden daha sadık ve daha sevecen olabilmekle birlikte, yeniden kurmaya başladıkları ilişkide eskisinden daha fazla tatmin olmakta. Bunun sebebi ise hem ihanet eden tarafın hem de ihanete uğrayan tarafın ilişkilerindeki sorunların ne olduğunu saptayıp, bunları tamir etme yoluna gitmesidir. Bu duruma şöyle bir örnek verebiliriz; kişinin evine hırsız girmesi kişiyi üzen ve yaşamak istemeyeceği bir durumdur. Ancak bu yaşandıysa suç evde yaşayan kişinin değildir. Suç hırsızlık, suçlu ise hırsızdır. Peki ya kişi bu evde yaşamaya devam etme kararı aldıysa ne yapmalı? Işte o zaman evdeki güvenliği sağlamak adına alınabilecek tedbirleri ve güvenlik açıklarını tespit eder ve bunları gidermeye çalışır. İhanete uğramış fakat yine de orada kalmayı tercih eden kişinin de yapması gerektiği gibi. Bunlar; ilişkiyi dış etkenlere karşı daha duyarlı hale getiren ilişkideki çatışma alanları ve çatışmanın düzeyi, duygusal ve fiziksel yakınlık düzeyi, ilişkideki beklentiler ve ilişkiyi yıpratan faktörler gibi aksaklıkları bulup, onların onarılmasıdır.

    Sadakatsizlik bir travma olabileceği gibi, bu travmanın onarılma yolu da onu anlamak, kabul etmek ve affetmektir. Burada kastedilen ilişkiye yeniden devam etmek, ihanet eden partneri yeniden hayatına almak değil. Kişinin ihanet sonrası kararı her ne olacaksa bu durumu daha kolay atlatmanın yolu yalnızca isyan etmeyi bırakıp Kabul etmekten geçer. Kabul etmek, o travmanın yarattığı etkilere boyun eğmek, yaşanılanların adil olduğunu düşünmek ya da tüm yaşanılanları unutmak demek değildir. Yalnızca yaşanılanları olması gerektiği şekilde görmeye çalışmaktan vazgeçip, olduğu gibi görmeyi başarabilmektir. Olayları olduğu gibi görmeye başladığımızda nedenleri daha kolay bulabilir, neyi değiştireceğimizi görebiliriz. Nedenler değişmezse, olaylar; olaylar değişmezse de sonuçlar değişmez. Dolayısıyla geçmişe saplanıp kalmak ve geleceğin kaygısına düşmek yerine kişiler “şimdi ve şu an” da kalmayı başarıp sorunları çözümleyebilmelidir.

  • Kıskançlığa Sebep Olan Faktörler ve Çözümleri

    Kıskançlığa Sebep Olan Faktörler ve Çözümleri

    Kıskançlık; ilişkiyle birlikte kendini var eden ve toplum tarafından sevginin ayrılmaz bir parçası olarak görülen bir duygudur. Kıskançlık duygusunun altında, önemsenen bir kişinin kaybedilmesinden duyulan korku ve ilişkinin bozulmasına ya da yitirilmesine yönelik kaygı yer almaktadır. Aynı zamanda kişinin ilişkisini korumak ve sürdürmek amaçlı verdiği korku ve acı temelli de bir duygudur.

    “Seven insan kıskanır.” Yargısı nesilden nesile aktarılan bir ön yargı olarak karşımıza çıkar. Kişi, yaşadığı yoğun kıskançlık duygusunun makul açıklaması olarak sunar bunu. Peki gerçekten sevgiyle mi alakalı kıskançlık? Yapılan araştırmalar gösteriyor ki kıskançlığın sevgiyle bağlantısı oldukça düşük. Çünkü kıskançlık bünyesinde hem sevgiyi hem de nefreti barındırıyor. Böyle güçlü bir nefret barındıran bir duygu yalnızca sevgiyle alakalı olamaz. Yani diyebiliriz ki; kıskançlık sevginin göstergesi değil, gölgesidir.

    Kıskançlığı derinlemesine inceleyecek olursak kökenleri çocukları ve ergenlik dönemine kadar dayanan, kişinin bireysel dinamikleriyle alakalı bir duygudur. Yani bireyin küçük düşmüş, yetersiz ya da çaresiz hissettiği bir döneme gecikmeli bir tepki olarak da kendini gösterir. Kişinin bireysel kimliği ve benlik saygısıyla yakından ilişkilidir.

    Sosyo-kültürel yaklaşıma bakacak olursak; kıskançlık sosyal ve kültürel bir olgudur. Birey yaşadığı toplumda öğrendiği kurallara ve gözlemlediği tutumlara dayanarak kıskanmayı öğrenir. Bireyin seçici içselleştirme yoluyla, kendisine bakım veren kişileri model alarak da kıskançlığı öğrendiği ve bu tutumu geliştirebildiği gözlemlenmiştir.

    Yoğun kıskançlık duygusu barındıran bireyler genellikle bu durumu, ilişkilerini korumanın ve sahip çıkmanın bir yolu olarak nitelendirirler. İlişkiyi korumanın yollarını değerlendirecek olursak; bu, daha fazla paylaşım, özveri ve anlayış isteyen bir yolla sağlanabilir. Ancak kıskanç bireyler bunu kızarak, küserek, tehdit ederek ya da zor kullanarak yaparlar. Tehditle ya da baskıyla partnerin kendisine bağlılığını sağlamaya çalışır. Fakat sadakat tehditle değil, sevgiyle sağlanır. Kıskançlık sonucu yapılan kontrol ve baskı içeren tüm davranışlar yalnızca partnerin uzaklaşmasına sebep olur ve korumak için verdiğimiz çaba ilişkinin yitirilişiyle son bulur.

    Aynı zamanda kıskanç bireyler devamlı kendilerine bir rakip bulma ve onunla rekabet etme eğilimindedir. Burada da durum partnere atfedilen sevgiden çok, kişinin bireysel yetersizliği, değersiz ve kusurlu olduğuna dair beslediği inancıyla kendi kendine var ettiği rakiplerdir. Rekabet ettiği kişiye karşı kendini daha aşağıda hissetme eğilimi kişiyi onu yenmeye zorlar. Ancak sorun genellikle rakip değil; sorun, bireyin içsel süreçleridir. Bu durum bir döngü haline gelerek kendini devamlı yeniden doğurur. Kişi, bu rakipleri elediğinde rahat edeceğine inansa da, kendisiyle alakalı çözümlenmeyen süreçler onu tekrardan bir rakip bulmaya itecek ve daima kendini bu yorucu savaşın içinde bulacaktır.

    Kıskançlığı incelediğimiz zaman cinsiyet ve ilişki türleri arasında da farklılıklarla karşılaşmaktayız. Kadınların duygusal, erkeklerin ise cinsel aldatmaya yönelik daha fazla kontrol müdahalesi gerçekleştirdiği; kadınların erkeklere göre, bekarların ise evlilere göre daha fazla kıskançlık tepkileri gösterdiği saptanmıştır. Yapılan araştırmalara göre evli bireylerin daha az kıskanç tepkiler vermesi ilişkisel doyuma ulaştıklarını, ilişkilerinin daha güvende olduğunu ve artık karşı tarafa sahip olma inancıyla daha az kaygı barındırdıkları sonucunu vermektedir.

    Kıskançlığın sebeplerini inceleyecek olursak; üç başlıca faktöre dayandırabiliriz. Öncelikle bireyin kendine, kendi özüne dair olan güvensizliği, yetersizliği ve değersizliği gibi faktörler düşük benlik saygısını etkilemekte ve kıskançlık duygusunun temellerini oluşturmaktadır. İkinci bir faktör kişinin geçmişine dayanan ve bugününü etkileyen kaybetme ya da terk edilme korkusudur. Bu kişiler geçmiş yaşantılarında terk edilmeyi bizzat yaşamış ya da bunun korkusuyla büyümüş olabilirler. Genellikle tutarsız, istikrarsız, ani çıkışları, öfke patlamaları olan bakım verenlerle büyümüş olma ve ebeveynlerle güvenli bağlanmayı kesintiye uğratan yaşantılara maruz kalma ihtimalleri olasıdır. Buna maruz kalan bir çocuk ebeveynlerini ya da bakım verenlerini kaybetme kaygısını yoğun bir şekilde yaşar. Büyüyüp bir yetişkin olduğunda ise çözümleyemediği bu kaygı peşini bırakmaz ve partnerini kaybetmemek adına yoğun bir kontrol çabasına girebilir. Diğer faktör ise güvensizliktir. Güvensizlikde ebeveynlerinin ya da bakım verenlerinin kötüye kullanımına maruz kalma, ebeveynlerin şüpheci ve güvensiz tutumlarını model alma, evhamlı, şiddet uygulayan, güven sarsan, zarar veren tutumlarla büyüme ve devamlı diğerlerine güvenilmez olduğuna dair uyarılarla yetişme gibi faktörler kişideki güvensizlik algısını oluşturabilir ve bu algı kurulan ilişkilere kıskançlık olarak yansıyabilir.

    Kıskançlığın çözümü için ise bireylere çokça görev düşüyor. Öncelikle unutmamak gerekir ki ilişkilerde sorun olan durum kıskançlıktan çok kıskançlığa karşı verilen tepkilerdir. Bu yüzden kişinin öncelikle düşünceleri sonucunda doğan davranışlarını değerlendirerek bir süzgeçten geçirmesi gerekmektedir.

    Kıskançlığın sevginin ölçütü olduğu yargısının değiştirilmesi de etkili yollardan bir tanesidir. Eğer sevgi, göstermek istiyorsanız bunu kıskançlık yoluyla değil, doğrudan ve olumlu tutumlarla göstermeniz daha kolay ve sağlıklı olacaktır.

    Kıskançlığın çözümü için kişinin fark etmesi gereken noktalardan bir tanesi ve kişilerin en çok yanılgıya düştüğü nokta da, ilişkide “ben”leri yok ederek “biz” olamayacağıdır. Kıskançlık devreye girdiğinde ise kişi karşısındakinin kendisinden ödün vermesini beklemekte, onun bunu yapabilmesi için de önce kendinden ödün vermektedir. Ancak sağlıklı “biz” in içinde bir tane “ben”, bir tane de “sen” olmalı. Partnerimiz için kendimizden, değerlerimizden vazgeçmek ya da onu vazgeçirmeye çalışmak yerine “ben” leri koruyarak “biz” olmaya çalışılmalıdır. En güçlü “biz” bu şekilde ayakta durur.

    Kişinin kıskançlığının altında yatan nedeni bulması da neyi çözmesi gerektiğini gösterecektir. Kıskançlığın yoğun yükünden, verdiği acı, korku ve kaygı hissinden kurtulmak isteyen kişilerin öncelikli amacıdır nedeni keşfedebilmek. Unutmamak gerekir ki nedenler değişmezse, olaylar; olaylar değişmezse sonuçlar değişmez.

  • Çocuklarla 3 Aşamalı İletişim Şekli

    Çocuklarla 3 Aşamalı İletişim Şekli

    Ebeveynler tarafından çok fazla rastladığımız cümlelerle başlayacağım sözlerime…

    “Çocuğum beni anlamıyor”

    “Onun düşeceğini biliyorum ama o kadar inatçı ki oralı olmuyor.”

    “Bir şeyi ondan isteyecek oluyorum ama yok beni hiç dinlemiyor.”

    Ebeveynler genelde bu tarz şikayetlerle gelmektedir. Çocukları bir şey ister fakat anlayamazlar.

    Çocuk öfkelenir, çocuk sinirlenir, çocuk agresif davranır hatta belki çocuk vurmaya başlar, ısırır ya da elindeki oyuncağı fırlatır.

    İnsan evladı olarak temelde en büyük problemimiz anlaşılmaktır. Anlaşılmak isteriz. İsteklerimiz karşı tarafa geçsin isteriz. Burada direkt evet kesinlikle öyle diyeniniz de vardır, düşüneyim diyeniniz de bir de hayır alakası yok diyeniniz olacaktır. Hayır diyeniniz için önerim şu lütfen bir düşünün, sıkıntılı anlarınızı aslında neyi problem ettiğiniz, karşı taraftan ne beklediğiniz…

    Beklenti demişken çocuklardan bahsetmeye devam edeyim.

    Çocuklar da anlaşılmak ister. Aslında bu döngü bebeklikte başlar. Bebek ağlar, aç olduğunu anlatmak ister, ağlar uykusunu anlatmak ister, ağlar altını pislettiğini anlatmak ister, ağlar gazının çıkartılması için yardım ister. Aslında bebeğin burada temel sorunu anlaşılmaktır. Anlaşılma uğruna ağlayıp iletişime geçer.

    Bebeklerimiz büyür bu defa her yerde anne babalar “sendrom” kelimesiyle karşılaşır. Aslında sendrom diye bir şey yoktur. Çocuğun yaşına gore yaşadığı bir takım dönemler olabilir evet ama bunu sendrom kelimesiyle sorun kabul etmeyi doğru bulmuyorum.En çok şikayet edilen 2 yaş dönemidir. 2 yaş döneminde çocuk istediği her sözcüğü çıkartamaz. Farkındalığı artmıştır ama ihtiyaçlarını dile vuramaz. Bu da onlarda öfke, saldırganlık, şiddet, agresyon doğurabilir. İhtiyaçları karşılanmayan çocuk bu durumu ileriki dönemlerde de iletişim haline getirebilir.

    Peki ne yapmalı? Ağlayan, öfkelenen çocuğa nasıl müdahale etmeli, ne demeli?

    Çocuk eğer size oyuncak fırlatıyorsa, ağlayıp kendisini yere atıyorsa sizin dikkatinizi çekmek istiyordur. Aslında bu sağlıklı bir tepkidir. Çünkü çocuk hala sizin ilginizi çekmek istiyor, hala size kendisini anlatmak istiyordur evet bu durum aslında çocuğunuzun sizinle iletişim kurma biçimidir.

    Öyleyse artık 3 aşamalı iletişim şekline geçelim…

    Çocuğunuz sizden bir şey istedi ve bu durum sizin için mümkün değil, direkt “HAYIR!” cevabı vermek yerine ona sebeplerinizi anlatmalısınız. Biz yetişkinler olumsuz bir cevap aldığımızda hemen kabul etmektense bir açıklama bekleriz. Çocuklarla iletişim kurarken de bu açıklamaları yapmalıyız.

    1- Çocuk sizden çikolata, süpriz kutusu, oyuncak, kış mevsiminde dondurma isteyebilir, ya da yazın mont giymek isteyebilir. Burada ilk olarak çocuğunuza onu anladığınızı belirtin. Aksi taktirde çocuğunuz “ya hayır anlamıyorsun istiyoruum” demeye devam edecektir.

    “Biliyorum şu anda bu montu giymek istiyorsun.”

    “Farkındayım daha fazla çikolata yemek istiyorsun.”

    2- Çocuğunuza onu anladığınızı ifade ettikten sonra isteğinin neden gerçekleşemeyeceğini anlatın. İkinci aşamada “Çünkü…” cümlesi kurun.

    “Biliyorum şu anda bu montu giymek istiyorsun, montunu seviyorsun ama bugün bunu giyemezsin çünkü yaz mevsimindeyiz ve hava çok sıcak. Eğer sen bunu giyersen gün içerisinde çok terlersin, kollarında terden kırmızı kabarcıklar çıkabilir, ya da terliyken hasta olabilirsin…”

    “Farkındayım daha fazla çikolata yemek istiyorsun fakat biliyorsun ki günde sadece bir tane çikolata yeme hakkın var. Daha fazla çikolata almanı uygun görmüyorum çünkü çikolatayı fazla yemek hepimiz için zararlı. ”

    3- Çocuğunuzun derdini anladığınızı ona ifade ettiniz, hayır deme sebebinizi ona anlattınız. Şimdi sıra duygularınızı ifade etmede, sosyal paylaşımını arttırmada. Bu aşamada çocuğunuza “sen… ben…” dili kullanın.

    “Biliyorum şu anda bu montu giymek istiyorsun, montunu seviyorsun ama bugün bunu giyemezsin çünkü yaz mevsimindeyiz ve hava çok sıcak. Eğer sen bunu giyersen gün içerisinde çok terlersin, kollarında terden kırmızı kabarcıklar çıkabilir, ya da terliyken hasta olabilirsin. Eğer sen hasta olursan ben çok üzülürüm. Ben senin hasta olmanı istemiyorum.”

    “Farkındayım daha fazla çikolata yemek istiyorsun fakat biliyorsun ki günde sadece bir tane çikolata yeme hakkın var. Daha fazla çikolata almanı uygun görmüyorum çünkü çikolatayı fazla yemek hepimiz için zararlı ve ben senin zarar görmeni istemiyorum.

    Unutmayın… Çocuğunuzun en iyi gözlemcisi sizsiniz. Eğer çocuğunuzu gözlemlerseniz ne istediğini anlayacaksınız, ve herşey anlamakla başlar…

    Çocuğunuzla iletişiminiz bol ve doygun olsun…

  • Teknoloji Çağında Yaşanan Romantik İlişkiler

    Teknoloji Çağında Yaşanan Romantik İlişkiler

    Eski günlerdeki gibi değiliz artık. Her gün televizyonlardan veya internet üzerinden bilgilendirici yayınlar yapılıyor. Bir kanalı açıyorsun diyorlar ki “ELEMAN ARANIYOR” e tabi iş arayanlar hemen ellerine telefonu alıyor ve ilana başvuruyorlar. Kanal değiştiryorsun… Çocuklarınızı 3T’den yani tablet, telefon, televizyondan uzak tutun diyorlar sen haklı buluyorsun e güzel hoş da sen de bunu televizyondan öğrenmiş oluyorsun. Kanal değiştiriyorsun, tansiyon hastaları için, şeker hastaları için, bel fıtığı olanlar için çözüm önerileri diyorlar dinliyorsun evde uygulamaya çalışıyorsun… Faydalı gözüküyor mu? E tabi reklamlar ve uzmanlar adeta evinde. Teknolojinin faydalı yanları var evet ama zararı da çok hatta ilişkilerimize yansıyacak şekilde.

    Amalarla dolu hayatta teknolojinin de aması olmaz mı hiç? Tabi ki var. E hadi gelsin o zaman ama… Bu teknoloji adındaki olumlu gibi gözüken şey aslında romantik ilişkileri, günden güne kemiriyor. Nasıl mı? Mesela mesaj sistemiyle… Sen arkadaşlarınla dertleşmek istiyorsun eline telefonu alıyorsun, sevgilin veya eşin bu mesajı görüyor ve kıskanıyor. Haksız mı? Belki değil, belki haksız. E bunun tabi sonrası da var. Herkesin artık farklı sosyal medya hesaplarında profilleri var. Bu profillerde aramalar sekmesi veya haber dökümü sekmesi oluyor. Partneriniz sizden gizli bu dökümü çıkartıyor ve ne oluyor? Hangi tarihte kimi araştırmışsınız bunu görüyor ve hesap defterleri ortaya çıkıyor. Hatta bunun bir adı da var “stalklamak”.

    Herkesin telefon sabit hatlarında paketleri var artık. Faturalı hattı olanlar, ay boyunca kimlerle konuşmuş ne kadar konuşmuş şeklinde konuşma dökümünü çıkartmakta. Artık telefon tarifelerinde 1000 SMS – 4 GB – 750 DK gibi kampanyalar oluşuyor. Görüyoruz ki artık ilişkilerde partnerler günlerini, bu paketlerdeki sms sayısını, dakika sayısını birer birer hesaplayarak geçirmekte. Bir eksiklik gördüklerinde hemen sevdiklerini sandalyeye oturtuyorlar, yukarıda beyaz bir ışık beliriyor ve sorgu sual başlıyor. Kimle konuştun! Kime mesaj gönderdin! Kişi kendisini sorgulanmış, bunalmış hissediyor ya da kimi zaman fatura dökümüne bakıp yine aynı sandalyeden aranan numaralara bu kim! sorusu soruluyor. Kalpte sevginin oluşturduğu kıvılcamlar yerine sıkkınlık, bıkkınlık rüzgarları esiyor.

    Tüm bunlar aslında sağlıklı iletişim eksikliğinden ve duyguların birbirlerine aktarmayışlarından. Güvenmiyoruz ne sevgimize ne sevdiğimize. Güven nedir? İlla telefon şifresini, sosyal medya şifresini aldığınızda mı güvenmeniz gerekir. Temkinli olmak bu mudur? Bence temkin once kişinin kendisinde başlıyor; kendi sevgisinde, kendisine olan güveninde. Kendisinden emin olan insanın sevdasında emniyet arayışına girmesine ihtiyaç yoktur.

    Seviyorum diyemeden kıskanıyorum diye bağıran bir toplumuz biz. İnsanların nefes alıp vermeye nasıl ihtiyacı varsa sevmeye ve sevilmeye de bir o kadar ihtiyacı vardır. İnsan sever, sevildiğini hissetmez. Bir zaman sonra sevdiğinden şüphe eder. Sevdiğimizi belli edelim. Hem kendimizin hem de sevdiğimizin ihtiyacına nefes olalım. Sevgi sadece dile gelince mi anlaşılır? Hayır. Sevgi bakışlardaki buğudan canlılıktan anlaşılır, sevgi her bir dokunuşla anlaşılır. Hem bu dokunuşlar insanın parmak izleri gibidir her bir tende, her bir sevdada farklı izler bırakır. Dokunalım sevdiğimize; sarılalım. Çünkü biliyoruz ki biz sevdiğimize sarılmadığımız her an telefona sarılıyoruz. Sevdiğimizin derdine düşerken, onsuz onun sevdasıyla boğuşuyoruz.

    Siz sevin, sevginizi belli edin,

    Siz sevilin, birbirinizin kalbine değinin..

  • Psikolog, Klinik Psikolog , Psikoterapist Arasındaki Farklar

    Psikolog, Klinik Psikolog , Psikoterapist Arasındaki Farklar

    Psikolog Kimdir?

    Psikolog, Üniversitelerin Fen Edebiyat Fakültesinde Psikoloji bölümünün 4 yıllık lisans eğitimini tamamlamıştır. Psikologlar kişilerin duygu, düşünce, davranış ve bilişsel süreçlerini inceleyerek bu alanlarda gözlem ile birlikte değerlendirmelerini yapan kişilerdir.Psikoloji biliminin pek çok alt dalı vardır. Klinik psikoloji, gelişim psikolojisi, endüstri psikolojisi, sosyal psikoloji, spor psikolojisi gibi alt dallardan herhangi birinde yüksek lisans yaparak Uzman Psikolog ünvanını alırlar. Ör. Uzman Klinik Psikolog vb. Herhangi bir alt alanda yüksek lisans yaparak uzmanlığını almamış 4 yıllık lisans mezunu psikologlar terapi yapmaya yetkin değildirler.

    Uzman Klinik Psikolog Kimdir?

    Klinik Psikoloji, Psikolojinin çok özel bir ek eğitim ve uzmanlaşma gerektiren bir alt alanıdır. Ülkemizde Klinik psikolog olabilmek için 4 yıllık psikoloji lisans eğitiminin üzerine 2 yıl Klinik Psikoloji alanında yüksek lisans eğitimini tamamlamak gerekir. Klinik Psikolog ruhsal bozukluklar, psikopatolojiyi ölçme ve değerlendirme ve çeşitli psikoterapi yaklaşımları üzerine aldığı uygulama yoğunluklu eğitimlerle tanı koyma, kişisel gelişim ve tedavi üzerine deneyim kazanan, tıp merkezleri, klinikler ve hastanelerde en az 1 yıl süren yetkinliği kanıtlanmış psikologlardan klinik süpervizyon stajlarıyla aldığı teorik eğitimleri uygulama imkanı bulan uzmanlardır. Bunun yanı sıra Klinik psikologlar çalıştığı alan ve ekol aldığı terapi kuramlarıyla ilgili  sertifikalı psikoterapi , test eğitim ve süpervizyonlarına katılırlar. Kendini geliştirmek isteyen bir klinik psikoloğun eğitimi, hayat boyu devam edecek olan bir süreçtir.

    Psikoterapist kimdir?

    Psikoterapistler terapi uygulama becerisi ve yeterliliğine sahip bu alanda özel eğitimlerini tamamlamış kişidir. Bu kişi bir psikolog ya da psikiyatr olabileceği gibi, bu alanda eğitimini tamamlamış bir ruh sağlığı çalışanı da olabilir. Psikoterapistler özellikle en az 1 terapi kuramında uzmanlaşmış olup bireylerle, gruplarla, ailelerle ya da çiftlerle çalışabilen kişilerdir.

  • Psikoterapi Tanımı ve Süreci

    Psikoterapi Tanımı ve Süreci

    Kişinin yaşadığı bir takım olaylardan dolayı zihinsel ve davranışsal bozukluklar gelişebilir. Bu bozuklukları iyileştirmeye ve çözümlemeye yönelik belli bir bilimsel kurama bağlı olarak geliştirilen tedavi sürecine psikoterapi denir. Zihinsel ve davranışsal bozuklukların yanı sıra kişinin gelişimi ve olgunlaşması ve öz farkındalık kazanması hedeflenir.

    Psikoterapide ilaç kullanılmaz. Psikoterapi psikolojik hastalıkları hafifletmek ve iyileştirmek amaçlı olup, bilimsel olarak doğrulanmış ve etkisi kanıtlanmış bir tedavi yöntemidir. Gerekli eğitim ve donanıma sahip uzman psikologlar tarafından yapılmalıdır.

    Psikoterapiye İhtiyacım var mı?

    Hayatımızın belli dönemlerinde nasıl fiziksel bir rahatsızlığımız olduğunda doktora başvuruyorsak eğer zihnimizin de aynı şekilde rahatsızlanabileceğini unutmayıp bu alanda uzmanlaşmış psikologlara başvurmalıyız. Gerekli durumlarda birimimizde bulunan konsültan psikiyatristlere de yönlendirme yapılmaktadır.

    Kendiniz için psikoterapinin söz konusu olup olmadığını daha ayrıntılı test etmek isterseniz aşağıdaki soru listesine bir göz atın, eğer üç sorudan fazlasına evet cevabı veriyorsanız bir uzmandan yardım almanın zamanı gelmiş demektir.

    • Kendimi tanıyamıyorum! Kendimi öncekinden farklı hissediyor muyum?

    • Bu değişiklik huzurumu bozuyor mu?

    • Bu değişikliğin bir açıklaması var mı?

    • Bu açıklama sıkıntıların süresini ve şiddetini açıklamaya yetmiyor mu?

    • Günlük işlerimi oldukça zorlanarak mı yapıyorum?

    • Hep endişeli miyim ve çok korkuyor muyum?

    • Bedensel rahatsızlıklarım var mı?

    • Rahat uyuyamıyor muyum? Yetersiz veya fazla mı uyuyorum?

    • Kendimi sıklıkla saldırgan, kin dolu, gergin hissediyor muyum veya çok tahammülsüz ya da hoşgörüsüz müyüm?

    • Sık sık çalışamaz raporu alıyor muyum?

    • İntihar düşüncelerim var mı?

    • Çevremde sorunlarım hakkında konuşabileceğim insan yok denecek kadar az mı?

    • Arkadaşlarımla yaptığım konuşmalar artık fayda etmiyor mu?

    • Başkaları da bendeki değişikliğin farkında mı?

    • Bu değişiklikler üç aydan uzun bir süredir devam ediyor mu?

    • Bu değişikliklere umursamaz mı davranıyorum?

    Psikoterapinin Faydaları nelerdir?

    Öncelikle psikolog ve danışan arasında tarafsız, tamamen güvene ve uyuma dayalı bir işbirliği kurulmalıdır. Bu sayede danışan çevresine konuşmaktan çekindiği, yargılanmaktan korktuğu konuları açıkça psikoloğu ile konuşarak iyileşmeye yönelik ilk sağlam adımı atmış olur. Psikoterapi sürecinde psikolog, danışanın sorunlarını çözmesinin önündeki engelleri görmesini ve sorunlarını kendi başına çözebilecek yeterliliğe ulaşmasını sağlamaya çalışır. İşlevsel olmayan davranış ve düşünceleri tanımayı, bunları değerlendirmeyi ve bunlara karşı koymayı öğretir. Bu süreçte danışan aynı zamanda öz farkındalık kazanarak olgunlaşır ve yaşam kalitesini arttırır.  

    Psikoterapi Seans Süreci nasıl başlar ve devam eder?

    İlk seansta psikolog önce danışanla beraber hastalığın nedenini ve neden kendiliğinden atlatılamadığını anlamaya ve danışanı daha yakından tanımaya çalışır. Danışan ile birlikte somut terapi hedefleri üzerine anlaşıp hastalığın sebepleri ile belirtilerinden yola çıkarak tedavi planı hazırlanır ve danışana anlatılır.

    Psikolog danışanı, başkalarını algılayış biçimlerini veya bazı durumlarda sergiledikleri davranışları daha iyi inceleyip kendi durumlarını nasıl etkilediğini sorgulamaya teşvik eder. Örneğin, olumsuz düşünceleri ve o düşüncelerin danışanın duygu ve davranışları üzerindeki etkisini algılamalarını sağlayıp günlük yaşantılarında faydalı düşünceleri ve farklı davranış şekillerini denemelerine yardımcı olurlar. Psikologlar, hayatınız boyunca edinmiş olduğunuz davranış kalıplarınızı daha iyi anlayıp onları yok edecek ya da hafifletecek şekilde değiştirmenize destek olurlar.

    Seans süreleri 50-60 dakika olup sayısı ve sıklığı hastalığın türüne göre belirlenmektedir. Tedavi genelde altı ay ile bir yıl arası, gerekirse daha da uzun sürebilir.

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel model, işlevsiz düşüncenin (hastanın duygu durumunu ve davranışını etkileyen) tüm psikolojik bozukluklarda yaygın olduğunu savunmaktadır. İnsanlar düşüncelerini daha gerçekçi ve daha uyarlayıcı bir yolla değerlendirmeyi öğrendiklerinde, duygu durumlarında ve davranışlarında iyileşme yaşamaktadır. Örneğin, oldukça depresif olduğunuzda ve bazı kontrolleri yapamadığınızda, aklınızda bir “otomatik düşünce” olabilir. “Şu an hiçbir şey yapamam.” Bu düşünce daha sonra belirli bir tepkiye neden olabilir: Üzgün hissedebilirsiniz (duygu) ve yatağınızın köşesine kıvrılırsınız (davranış). Eğer bu düşüncenin geçerliliğini inceleseydiniz, aşırı genelleme yaptığınızı görerek gerçekte birçok şeyi iyi yaptığınızı fark edebilirdiniz. Deneyiminize bu yeni bakış açısı ile bakmanız, muhtemelen daha iyi hissetmenizi ve daha işlevsel davranışlarda bulunmanızı sağlayacaktır.