Kategori: Psikoloji

  • Çift Terapisi Nedir?

    Çift Terapisi Nedir?

    Evli, nişanlı veya sevgili, ilişkide yaşanan sorunları çözmek ve daha mutlu bir ilişkiye ulaşabilmek için çiftlerin birlikte katıldıkları terapi sürecidir. Çiftler bu süreçte daha mutlu olmak için; ilişkilerinde neye ihtiyaç duyduklarını keşfeder, bunları hayata geçirmenin yollarını öğrenirler. Birbirlerinin ilgi alanlarını süreç içerisinde güncelleyerek ilerde de değişebileceğini fark ederler. Unutmayın, mutlu ilişki, sorun yaşamayan, farklılıkların olmadığı, çatışma olmayan bir ilişki demek değildir. Önemli olan sorunlarınızı nasıl ele aldığınız ve çatışmayı nasıl yönettiğiniz.

    Ne amaçlanır?

    Çiftlerin daha mutlu bir ilişki için yeni iletişim dili kazanmaları, kendilerini ifade edebildikleri ve ortak hedefleri de paylaşabildikleri bir ilişkiye ulaşmaları hedeflenir. Çiftlerin daha mutlu bir ilişki yaşamaları, ilişkideki sorunlarını çözmeleri, beklentileri fark etmeleri ve uzlaşmayı kendi aralarında sağlamaları hedeflenir. Çift terapiye düzenli devam eden çiftlerin ilişkilerinde olumlu gelişmeler yaşadıkları bilinmektedir.

    Kimler Başvurur?

    Evli veya sevgili, ilişkisinde sorun yaşayan, sorunları çözmek ve daha mutlu bir ilişki yaşamak isteyen herkes çift terapi için başvurabilir. Önemli olan ilişkinizi kurtarmak istemeniz, terapi ve değişime hazır olmanızdır. Çift terapi, ilişkideki iki tarafın da çaba ve katılımını gerektirir.

    Çift Terapi uygulamasını kimler yapar?

    Çift terapisi, evlilik terapisi ve ilişki terapisi aynı kavramlardır. Yalnızca, bu konuda eğitim almış uzmanlar çift terapi yapabilirler. Çift terapistleri, eğitim aldıkları yaklaşıma göre teknikler uygulayarak sorunlarınızı çözmeniz için size yardımcı olurlar.

    Çift Terapi ile İlgili Yanlış Bilinenler

        Diğer terapilerde olduğu gibi, Çift Terapide de tek görüşme ile sorunların çözülmesi hedeflenemez, ilişkinin de değerlendirilme ve müdahale planı süreci mevcuttur.

    • Terapi bir süreçtir. 

    • Çift terapide “suçlu” ya da “haksız” taraf yargılaması yapılmaz. 

    • Terapist, çiftler arasında hakem değildir.

    • Uygun bir çift olup olmadığınıza, mutlu olup olmayacağınıza ya da ilişkiye devam edip etmeyeceğinize terapist karar veremez.

    • Çift terapisi boşanma kararı alındıktan sonra son çare olarak denenecek yöntem değildir. 

  • Karne Heyecanı

    Karne Heyecanı

    “Değerli olduğunu hissettirin”

    Karne sadece çocuğun aldığı bir başarı belgesi değil, çocuğun tüm sürecinin bir yansımasıdır. Ailenin de bunda katkısı büyüktür. Ancak karneyi ailenin de çocuğun da tek başarı ölçüsü olarak almak yerine, hangi konularda neler yapılması gerektiği yönünde bir rehber olarak kullanmak faydalıdır. Karnedeki durum her ne olursa olsun çocuğunuzun değerli olduğunu hissettirmeniz, yıl boyunca gösterdiği tüm çabayı takdir etmeniz; olumsuz gelen notlar için ise önümüzdeki yıl nelere ihtiyaç olduğunu belirlemeye çalışmanız faydalı olacaktır.

    “Karşılaştırma Yapmayın”

    Çocuğunuzun karnesini olumlu ya da olumsuz yönde arkadaşlarıyla ya da kendi geçmiş başarılarınızla karşılaştırmayın. Unutmayın bazen ne kadar önemsemiyormuş gibi görünse de her çocuk bir şekilde bu yargılama sürecinden olumsuz etkilenmektedir.

    “Tatili iyi değerlendirin”

    Karne hediyesi olarak vereceğiniz sözler için ölçülü olmaya özen gösteriniz. Tutamayacağınız ya da bütçenizi, durumunuzu zorlayacak vaatlerde bulunmayınız. Tatili hem çocuğunuzun belli bir yaşam düzenini koruduğu, hem dinlenebildiği, hem de ailece keyifli vakit geçirme fırsatı da bulabileceği şekilde planlamaya çalışınız.

    Lisan Yerleştirme Sınavı Öncesi 

    Beslenme

    İyi beslenme, sınav günü beslenme ile ilgili uyarıları dikkate almak önemli. Genel alışkanlığınızı son günde çok değiştirmemek de önemli

    Uyku 

    Sınava giriş saatlerinize uygun uyku ritmi oluşturmak, uyku hijyenine dikkat etmek, sınav gecesi uyumadan önce kendinizi rahatlatacak uğraşılarla rahat bir uykuya geçiş yapmak önemli. Sizi daha çok gerdiğini düşündüğünüz ortamlarda ve faaliyetlerden uzak durmaya çalışın. Bugüne kadarki hazırlığınıza güvenin.

    Aile 

    Aile ilgisiz ve duyarsız kalmamakla birlikte, gerçekten rahat olduğunu hissettirebilirse, sınava giren öğrenci de daha rahat olacaktır. Anne ve babalar sınava çocuğun gireceğini unutmamalı, gerginlikten uzak durmaya çalışmalıdır. Destek için arayan yakınlarla çocuklar görüşmek istemiyorsa bu konuda anlayışlı olunmalıdır. 

    Son hazırlıklar

    Gerekli evraklar, sınav yerine ulaşım vb önceden tamamlamış olun. Son dakika stresi yaşamamak için bir gün önceden hazırlıklarınızı tamamlayın. Bir gün öncesinde kendinizi aşırı fiziksel yorgunluğa sokmayacak keyifli faaliyetlere ayırmaya çalışın. Uyku ve beslenme düzeninizi bozmayın. Bugüne kadar elinizden geleni yaptığınızı unutmayın.

    Başarılar ve sevgiler…

  • Duygusal Yeme

    Duygusal Yeme

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

    Duygusal yeme, fizyolojik olarak tok olsak da hissedilen açlığa bağlı ve çoğu zaman özellikle belli bir yiyeceğe duyulan karşı koyması güç istekle gerçekleşen yeme biçimidir. Dolayısıyla duygusal yemenin arkasındaki aktör duygusal açlık; onun ardındaki esas kahraman ise duygularımızdır. Duygusal açlığın önderlik ettiği yeme alışkanlığı hem psikolojik hem fizyolojik sağlık açısından sorun yaratabilme ihtimali taşır. Araştırmalar fazla kiloların %75’inin duygusal yeme kaynaklı olduğunu ifade etmektedir. Pek çok kilo verme girişimini sonuçsuz bırakan sessiz sabotajcıdır ayrıca. Diğer taraftan duygusal açlık hissini yaratan şey, anlaşılacağı üzere duygularımızdır. Bu duygular yalnızlık, öfke, amaçsızlık, kaygı, başarısızlık, suçluluk veya yetersizlik olabileceği gibi günlük hayatın getirdiği anlık stresler ve benzeri pek çok his olabilir. Peki, neden olumsuz duygular yaşadığımızda yemek yeme ihtiyacı duyarız? Zihnimizdeki fikir “Yemek yemek rahatlatır.” şeklindedir. Bu hiç de şaşılacak bir durum değil elbette. Çünkü yemek yemek en temel ihtiyaçlarımızdan bir tanesi ve dünyaya geldiğimiz ilk dakikalarda dahi annemizin kucağında karnımızın doyması, hem fiziksel olarak rahatlamaya hem de duygusal açıdan sarmalanmış ve güvende hissetmemize neden olarak rahatlamamıza neden olur. Ve ömür boyu beslenme temel ihtiyacımız olarak devam eder.

    Çocukluk döneminde de her sızlandığımızda, boş kaldığımızda ya da sorun çıkardığımızda uslu durmamız için eline yiyecek bir şeyler tutuşturulmuş ve yatıştırılmış çocuklarsak bu bağın daha da güçlenmemesi kaçınılmazdır. Böylece yemek rahatlatır düşüncesi zihnimizde otomatik bir düğme gibi işlemeye başlar. Olumsuz duygulardan kurtulmak ve rahatlamak için yemek yemeyi sonraki dönemlerde kendimiz de keşfetmiş olabiliriz elbette; çünkü iyi hissetmek için sorunları çözmekten daha kolay bir yol gibi görünür. En azından en kısa yollardan biridir. Özellikle şeker ve karbonhidratın, beynimizde olumlu duyguları sağlayan salgıların salınımını hızlıca gerçekleştirdiği düşünülünce (anlık da olsa), duygularımızla yaşamayı ve baş etmeyi bilmiyorsak, uzun vadede işlevsiz olsa da anlık bir çözüm için iyi bir reçete gibi görünmektedir. İşte bizi duygusal yeme çıkmazına sokan temeller buralarda filizlenmiş olabilir. Elbette ki hepimiz zaman zaman duygusal yeme davranışı gösterebilir, tatlı kaçamaklar yapabilir ya da yemeği biraz fazla kaçırabiliriz. Ancak bunun sürekli bir alışkanlığa dönüşmüş olması, fiziksel ve duygusal sorunlara kapı aralayabilir. Fazla kiloların getirebileceği sorunların yanı sıra, duygularımızı tanımama, ihtiyaçlarımızı fark etmeme durumu sürekli bir hal aldığında psikolojik sorunlara ve ilişkilerimizde problemler yaşamaya kadar gidebilir. Bu nedenle duygusal açlığı fark etmek ve duygusal yeme davranışımızın süreğen bir hal almasını önlemek önemlidir.

    Kendimizi yemekten sonra TV izlerken, mutfağa koşup dolaptaki soslu makarnadan biraz daha almak için sıkıntı içinde reklam arasını kollarken bulabiliriz. Sonunda reklamı bile beklemekten vazgeçeriz. Ofiste bilgisayar başında iş beklerken ya da patrondan gelen “azar” mailini okuduğumuzda elimiz aniden çekmecedeki çikolataya uzanır ve elimizdeki boş ambalajı fark ettiğimizde artık çok geçtir!

    Duygusal yeme ile baş etmenin ilk adımı, açlık hissimizin kaynağını bulmaktır. Bunun için yeme isteğine birkaç dakika karşı koyup ne olduğunu anlamaya çalışmak önemlidir. Duygusal açlık, fizyolojik açlıktan farklı olarak son yemeğimizin üzerinden en az 2 saat geçmeden belki de yalnızca 15 dakika sonra beliren açlık hissidir. Yavaş yavaş açlık hissi şeklinde değil de daha çok, kısa bir süre içinde yoğun bir açlık hissine dönüşebilir. Daha çok zihnimizde, belki de duyusal bir hedef olarak beliren (zihnimizde hamburgerin iştah açıcı görüntüsü ya da burnumuzda tüten kek kokusu), belli bir yiyeceğe duyulan istektir. Fizyolojik açlık ile duygusal açlığı bu işaretlere bakarak birbirinden ayırabiliriz. Genellikle seker veya karbonhidrat ağırlıklı olması da muhtemeldir. Tüm bunlara neden olabilecek fizyolojik bir hastalığınız yok ise işaretleri bir rehber olarak kullanabilirsiniz.

    Hissettiğimiz şeyin duygusal açlık olduğunu belirledikten sonra da ikinci adım, bu hissin arkasındaki duygumuzu anlamaya çalışmak olmalıdır. “Yemek yiyeli sadece yarım saat oldu ve aç olmamam gerekiyor; öyleyse neye ihtiyacım var? Ne hissediyorum?” diye sormak kendimizi anlamak ve duygularımızı fark etmek için kendimize bir şans tanımak olur. Duygularımızı anlamak ve tanımlamak her zaman çok kolay olmayabilir, ancak kendimize bunu sormayı alışkanlık haline getirdiğimizde ve hislerimize kulak vermeye başladığımızda bunun daha kolay bir hal aldığını keşfederiz. Üçüncü adım ise duygu veya duygularımızı (aynı anda birden fazla duygu yaşıyor olabiliriz) fark ettikten sonra bu duygularla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şeyi yapmaktır. Örneğin öfkeliysek, öfkeli olduğumuz şeyi anlamak, mümkünse çözüm üretmeyi denemek; canımız sıkılmışsa, ne yapmak istediğimizi düşünmek, yalnız hissediyorsak sesini duymak istediğimiz kişiyi aramak gibi işlevsel ve tatmin edici yollar deneyebiliriz. Arada bir kaçamaklar için kendinize izin verin, arada bir baş etmesi güç bir duyguyla baş başa kaldığınızda bir şeyler yiyin, fakat daha çok sağlıklı şeyler atıştırmayı deneyin ve en çok da duygularınızı tanımak için kendinize fırsat verin. Bazen de kendimize sadece o duyguyu yaşamak için izin vermek en güzelidir.

  • Kanser Psikoloji

    Kanser Psikoloji

    Günümüzde kanser hastalığı, çok sık görülmekle birlikte, hastalığa bağlı ölüm oranlarının da azımsanamayacak kadar fazla olması sebebiyle önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır.

    Çapar, 2010 yılında yapmış olduğu çalışmasında kanseri, fiziksel ve ruhsal hastalığın bir arada olduğu, sağlığın kaybolduğu, fiziksel bütünlüğün bozulduğu, maddi ve manevi kayıpların yaşandığı bir hastalık olarak nitelemektedir.

    Türk Dil Kurumu (TDK), kanseri bir organ veya dokudaki hücrelerin kontrolsüz olarak bölünüp çoğalmasına bağlı olarak yakın dokulara yayılmasıyla veya uzak dokulara sıçramasıyla beliren bir hastalık olarak ifade etmiştir.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ne göre kanser, hücrelerin kontrol edilemez bir biçimde büyümesi ve yayılması olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca DSÖ’ne göre kanser, vücudun herhangi bir bölümünü etkileyebilir ve çevresindeki dokulara zarar verebilir ya da farklı bölümlere sıçrayabilir. DSÖ’nün 2008 verilerine göre, dünya üzerinde 7,6 milyon insan kanserden hayatını kaybetmiştir. Ayrıca kadınlar arasında en sık rastlanılan kanser türü meme kanseri, erkeklerde ise akciğer ve mesane kanserleridir.

    Özkan ve Armay (2007), kanser için korku, umutsuzluk, suçluluk, çaresizlik, ölüm duygusu gibi tepki ve düşünceleri çağrıştıran, tıbbi ve fiziksel bir hastalık olduğu kadar ruhsal ve psikososyal bileşenlere de sahip olan bir hastalık olduğu ifadelerini kullanmışlardır.

    HASTALIK ALGISI

    Armay(2006) hastalık algısını, kişilerin hastalıkları süresince yaşadıkları deneyimler, hastalık süreciyle baş etme mekanizmaları ve psikopatoloji üzerinde etkili olan bir kavram olarak tanımlamaktadır. Armay’a (2006) göre, hastaların yaşananları algılaması psikolojik, fizyolojik ve psikososyal iyilik halinin yanı sıra, hastalığın seyri ve yaşam kalitesi üzerinde de etkilidir.

    2013 yılında yayımlanmış, Husson ve arkadaşları tarafından yürütülmüş çalışmada, hastalık algısı ve hastalığı ile ilgili olarak yeterli bilgi sahibi olmayan hastaların, Hastalık Algısı Ölçeği’nden daha düşük puanlar aldıklarına değinilmiştir. Hastaya, hastalığına ilişkin özellikli bilgi verilmesinin hastalardaki kontrol mekanizması ve anlayışla ilişkili olduğu ve bu bilgilendirmenin olumlu hastalık algısı geliştirme üzerinde son derece etkili olduğu ifade edilmiştir.

    Petrie ve Weinman’ın(2006) çalışmasına göre, olumsuz hastalık algısı geliştirmenin gelecekte yaşanacak olan yetersizlikleri arttırması ve hastaların daha yavaş iyileşme göstermeleri ile ilişkili olduğuna yer verilmiştir. Diğer taraftan hastaların iyileşme süreçlerinin erken dönemlerinde olumlu algı geliştirmeleri sağlanabildiğinde, işlevselliği arttırabileceği noktasına da değinilmiştir.

    KANSERLİ HASTALARDA RUHSAL TEPKİLER

    Elisabeth Kübler Ross, hastanın tanısını nasıl karşıladığını ve izleyen tepki süreçlerini 5 aşamada tanımlamıştır:

    1. İnkâr : Sıklıkla tanı sırasında ortaya çıkan ilk tepkidir. “Hayır, olamaz, bu doğru değil!” şeklinde söylemler olur. Hastada inanmama, şaşkınlık durumu gözlenir. Tepkinin temelinde, kanser gibi ciddi kaygı ve korku veren, gelecek ve yaşam hakkında tehdit oluşturan yeni duruma karşı uyum sağlamak için zamana ihtiyaç vardır. İnkâr genellikle geçicidir; ancak bazı hastalarda uzun sürebilir.

     

    2. ÖFKE: İnkâr aşamasının ardından, hastalık durumunun anlaşılmasından sonra görülür. “Neden ben? Bunu hak etmek için ne suç işledim?” şeklinde söylemler olur. Bu evre; aile, tedavi ekibi ve hekim için güçlükler taşır. Bazen ilişkilere de zarar verebilir. Bu aşamada uygun hekim tutumu önemlidir. Hastanın öfkesini kişisel şekilde algılamamak ve öfkesini açığa vurmasına olanak vermek gereklidir. “Mücadeleye odaklan, korkuya değil!” mesajı da verilmelidir.

    3. PAZARLIK: Bu evrede hasta tedavi olmaktadır ve yan etkilerle baş etme çabası içindedir. Tedavinin zorluklarını azaltma umudu ile tedavinin çeşitli yönleri üzerine pazarlık eder. “Kemoterapi görmeden bu tedaviyi sonlandırsam daha iyi olacak.” şeklinde söylemler olur. Bu aşamada uygun hekim tutumu ile tedavi ve yan etkiler hakkında hastayı bilgilendirmek önem taşır.

    4. DEPRESYON: Kanser ve tedavisine ilişkin gerçekler, hastada depresif duygudurumuna neden olabilir. Bu aşamada, yoğun bir kayıp duygusu, ayrılık ve ölüm düşüncesi belirebilir. Eğer hasta öfkesini ifade edemezse, depresyonu daha yoğun yaşar. Bu aşamada hastanın; gerçek dışı suçluluk ve utanç duygusunu yok etmek, yası yaşamasına izin vermek ve paylaşmak önemlidir.

    5. KABULLENME: Hastanın gerçeği kabul edip, enerjisini ve ruhsal gücünü yeni yaşamına yönelttiği uyum dönemidir. Hastalığı ile birlikte yaşamayı öğrenir. Bu aşama ile birlikte kişi; yaşamını, geçmişini, geleceğini, varoluşunu yeniden yorumlamaya başlar. Kimliğini, yaşamın amacını ve kendi tercihlerini sorgular. Güven ve denge arayışı içindedir.

    Tanımlanan ruhsal tepki aşamaları, her hasta için geçerli olmayabilir. Bazı hastalar; bu aşamalardan birine takılıp kalırken, bazılarında bu sıra aynı şekilde izlenmeyebilir.

    KANSER HASTALARININ PSİKOLOJİK TEDAVİSİ

    Kanserle mücadele bedenin ve beynin ortak mücadelesidir. Bu nedenle hastalara uygulanan psikoterapi de, hastalığın fiziksel tedavisini tamamlayıcıdır. Tedavinin bütünleyici ve ayrılmaz bir bölümüdür.Bireysel psikoterapi, psikolojik eğitim veya psikoterapötik yollarla kanserle baş etme davranışı geliştirilmeye çalışılır. Psikolojik tedavinin genel amacı; morali, kendine güveni ve baş etme yetisini arttırırken, sıkıntıyı ve ruhsal sorunları azaltmaktır.

    Psikoterapötik ilişkide duyguların, tutumların ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi birincil önem taşır. Hastanın bir birey olarak anlaşıldığını deneyimlemesi gerekir.Kanserde ortaya çıkan psikopatolojideki en önemli unsur ise, yaşamın tehdit edilmesidir. Bu süreçte uygulanan psikoterapinin temel amaçları arasında; kızgınlık, öfke, suçluluk gibi duygu ve tepkiler ile hastalıkla ilgili düşüncelerin anlatılmasında hastayı cesaretlendirmek, psikolojik ve sosyal uyumu sağlayarak yaşam kalitesini arttırmak, hasta, aile, sosyal etkileşim alanları arasındaki etkileşimi güçlendirmek yer alır.

    KANSER ALANINDAKİ ÖNEMLİ ÇALIŞMA

    Prof. Dr. Aziz Sancar, “DNA Onarımı” hakkındaki bilimsel çalışmasıyla 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü kazandı. 2014 Temmuz ayındaki röportajında; “Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların çoğu DNA’yı tahrip ediyor. Biz DNA onarım mekanizmasını anlamak ve aydınlatmak için bir çalışma başlattık. Bu mekanizmayı anlayınca onu inhibe edip, kanser hücrelerinin normal hücrelerden daha önce öldürülmesini sağlayacağız.” dedi. “ Kanser mekanizması 10 yıl içinde çözülecek.” diye de ekledi.

    Her yeni günün, yeni umutları, güzellikleri ve daha iyi bir iç huzuru getirebileceği bu hayatta; “Sevgili kanser, güle güle. Sevgili hayat, merhaba..” diyebilme dileğiyle.. Sevgiyle kalın..

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyonda bir kayıp duygusu vardır, kişi bir şeyleri kaybetmiştir, bir ayrılık vardır. Anlam yüklenilen bir şeyin kaybedilmesinin oluşturduğu derin üzüntü vardır.

    Bazen kaybın yeniden geri gelmesi depresyonu bitirirken, bazen ise bu kayıp geri gelse dahi depresif durumdan çıkılamaz. Çünkü kişi temel bir duygu ile tanışır: ‘Yetersizlik’.

    Mesela kişi sevgilisinden ayrılır, onun dönmesini bekler ama dönmez. O zaman bu yetersizlik duygusu ile beraber benlik algısı da bozulur.

    Terapide ise temel olarak kişinin bu yetersizlik duygusu derinlemesine çalışılıp, çözümlenir.

    Yetersizlik duygularının dışında başarısızlıklar, kendilik aktivasyonu, ödipal sorunlar (kişinin çocukluk döneminde karşı cinsteki ebeveynine yönelttiği cinsel duygularda saplanma), kollektif bilinç ( toplumun genel değer yargıları ve algıları), mağduriyette de depresyon oluşabilmektedir.

    Kendilik aktivasyonunda kişi yeni şeyler yapmaya başlar. Başta gayet keyifliyken, bir süre sonra depresyona girer. Yeni davranışlarla beraber eski hali kaybetmiştir. Burdaki

    temel problem ‘yeniden yakınlaşma’ dönemidir. Başta anneden

    kopup, kendisinin ayrı bir birey olduğunu farkeden çocuk mutlu bir şekilde

    yaşarken, acaba zor zamanımda yanımda annem olur mu duygusunu yaşar ve tekrardan anneye yakınlaşmaya başlar. Bazı anneler bu dönemde daha şefkatli davranırken bazı anneler ise çocuğa küser veya onu cezalandırır.Yani çocuk yeni bir şey yaptığında cezalandırılmıştır. Bu nedenle yeni durumlarda kaygı yaşamaya 

    başlar. 

    Başarısızlıklar da depresyona sokabilmektedir. Başarı toplum içinde var olabilmek için temel bir 

    duygudur. Yokluğunda kişi depresyona girebilmektedir. Çünkü bu durum yetersizlik duygularını alevlendirmiştir.

    Ödipal sorunlar da depresyona sokabilmektedir. Kişinin anneye benzeyen bir kadınla yaşadığı cinsellik 

    depresyona sokar. 

    Doğum sonrası depresyonunda ise yine ödipal bir durumda kadın babasından çocuk 

    doğurmuştur ( derin yapısında bu şekilde hisseder. Çocuğu görmek istemez ve cocuğu reddeder).

     Kollektif bilinçteki depresyonda ise kişi ait olduğu toplumun değerleri dışında bir şeyler yaptığında (annen baban perişan sen ise orda burda geziyorsun) bu ona karışık gelir. 

    Gerçek olmayan depresyon ise ‘magduriyettir’. Kişi bu şekilde çevresinden ilgi alır.

    Depresyondaki bir diğer önemli husus intihardır. Hayattaki temel yakıtları (yeterlilik, değerlilik, sevilme duyguları) tükenen bazı kişiler hayatına son verebilir.

    Bunun yanında depresyonda psikosomatik (psikolojik bazı sorunların ifade edilmemesinin vücutta fiziksel etkilere sebep olması) sorunlar da fazladır. Kişi dışarı atılamayan duyguyu kendi vücuduna yöneltir. Kas ve eklem ağrıları, sindirim sistemi sorunları, cinsel sıkıntılar.

  • Çocukluk Korkuları

    Çocukluk Korkuları

    Korku günlük hayatın parçası ve temel bir duygudur. Herkes birçok sebepten dolayı korku yaşar. Tehlike karşısında kendimizi koruyabilmek için gerekli bir duygudur, bizi harekete geçirir. Bu sebeple çocukların belirli dönemlerde korkularının artması normal görülmelidir. Birçok zaman belirsizlik korku ve kaygı yaratır. Hayatı yeni keşfeden çocuklar özellikle 4 yaş civarında anlamlandıramadığı pek çok şeyden korkmaya başlar. Korktuğu için uyuyamayan, tuvalete gidemeyen ya da yalnız kalamayan çocukları zorlamak işe yaramaz. Bunun yerine onları güvende hissettirip, sakinleştirmek, sevgi ve şefkat göstermek, rahatlayana kadar yanında kalmak çok daha etkili bir çözümlerdir. Çocuk, kendini ne kadar güvende hissederse korkuları o kadar azalır. 

    Her yaş döneminde korku unsuru değişir. 2 yaşa kadar daha çok ebeveynden ayrılma korkuları hakim iken 2 yaştan sonra karanlıktan, hayvanlardan, canavarlardan ve ölümden korkmaya başlar. Çocuk bilişsel ve sosyal olarak bu unsurları anlamlandırdıkça eski korkuları kalmaz. Yeni yaş döneminde yeni korkular başlar. İlkokul çağı çocukları daha çok yabancılardan, ebeveynlerini kaybetmekten, başarısızlıktan, günlük tehlikelerden ve korku içeren karakterlerden korkmaya başlar. Henüz somut işlemler döneminde olan çocuklar soyut kavramları anlamlandıramaz ve korku devam eder. Birçok kurgu karakteri gerçek sanabilir ya da kişilerin korkutmak için söylediği şeylere inanır. Bu sebeple soyut muhakemeleri onlar adına ebeveynlerinin yapıp çocuğa en somut ve anlaşılır şekilde açıklamaları gerekir.

    Çocuğun korku kaynağını bulmak önemlidir. Gerçek sebebi bulmadan korkuların tamamen bitmesi zordur. Günümüzde çocuklar çoğunlukla videolarda ya da oyunlarda gördükleri karakterlerden korkmakta. Bunları önlemenin en iyi yolu, çocuğun neler izlediğini, hangi oyunları oynadığını mutlaka kontrol etmek ve tablet kullanım süresini sınırlandırmaktır. Çocuk ebeveynlerden ayrılmakta zorlanıyorsa, girdiği yabancı ortamda onu güvende hissettirecek şeyler sağlamak gerekir. Ayrıca çocuğun korkularına anlayış gösterilmelidir. Korktuğu şeyleri küçümsemekten “Bunda korkacak ne var?”, “Sen bebek misin?” gibi ifadelerden kaçınmak ve “korkak” gibi etiketlerden uzak durmak gerekir. Çocuğun reddedilmeye değil, güvende hissetmeye ve anlaşılmaya ihtiyacı vardır. 

  • Çocuklarda Saldırganlık ve Öfkeyle Başa Çıkabilme

    Çocuklarda Saldırganlık ve Öfkeyle Başa Çıkabilme

    Öfke nöbetleri ve saldırganlık normal gelişim dönemi içinde; 2 yaşında başlar 4 yaşına kadar şiddetli şekilde devam eder, 6 yaştan sonra iyice azalması beklenir. Eğer saldırganlık davranışı 6 yaştan sonra hala şiddetli olarak devam ediyorsa uyum sorunu oluşmuş demektir. Çocuklar her yaşta farklı gelişim dönemlerinden geçerler. Dönem boyunca yeni durumlara adapte olmaya çalışırlar. Her bir dönemin sonunda yeni özelliklere ve durumlara adapte olmaları beklenir. Eğer çocuk yaş dönemi özelliklerine uyumlanmadan bir sonraki döneme geçerse burada uyum sorunları ortaya çıkar. Eğer saldırganlık davranışı 6 yaştan sonra duruma bağlı olmaksızın hala şiddetli olarak devam ediyorsa çocukta öfkeyle ilgili uyum sorunu oluşmuş olabilir. Doğru müdahale edilmezse öfke nöbeti ve saldırganlık davranışı artarak devam eder.

    Saldırganlığa Sebep Olan Hatalı Davranışlar

    • Çocuğun davranışlarını gereksiz yere engellemek

    • Çocuğun davranış ve isteklerini eleştirmek, göz ardı etmek

    • Çocuğu sık sık cezalandırmak

    • Çocuğun çevresinde olumsuz rol-model olması

    • Çocuğa hiç sınır konmaması

    Yapılmaması gerekenler:

    • Çocuğa olumsuz model olmak. Bağırmak, küfür etmek, vurarak cezalandırmak.

    • Çocuğun saldırgan davranışına duyarsız kalmak.

    • Saldırgan davrandığı için her istediğini yapmak.

    • Çocuk öfkeliyken mantıklı şeyler anlatmaya çalışmak.

    • Çocuğu başkalarıyla kıyaslamak

    Yapılması Gerekenler:

    • Çocuğa etkili sınır ve kurallar koymak.

    • Çocuk olumsuz duygularını boşaltıp, sakinleştikten sonra, saldırgan davranışının sonuçlarını anlatmak.

    • Çocuğu enerjisini boşaltabileceği ve sosyal etkileşimini artırabileceği grup etkinliklerine dâhil etmek.

    • Temel ihtiyaçlarını zamanında ve duyarlılıkla gidermek.

    • Çocukların; arzu, istek, merak ve girişimciliklerine saygı duymak, desteklemek.

    Öfke duygusunun altında genellikle farklı duygular yatar

    • Yetersizlik

    • Değersizlik

    • Hayal Kırıklığı

    • Utanç

    • Korku

    • Üzüntü

    • Kaygı

    • Şaşkınlık gibi…

    Öfke duygusunun altında yatan asıl duyguyu anlamak ve bunun ifadesini sağlamak önemlidir. Çocuk gerçek duygusunu anlamlandıramaz ya da bastırmak zorunda kalırsa öfke tepkileri daha da artar. Duygu ifadelerini artırmak için neler yapmalı?

    • Kendi duygularınızı paylaşın

    • Çocuğunuza düzenli olarak duygularını sorun

    • Duygularının sözel olmayan belirtilerini yakalayabilmek için vücut dillerini izleyin ve geribildirimde bulunun.

    • Davranış kalıplarındaki her hangi bir değişime dikkat edin, bu bazı duyguların bastırıldığını gösterebilir.

    • Duyguları anlamak ve doğru ifade etmeye yönelik oyun ve etkinlikler düzenleyin. Çocuk etkinlikler sayesinde pratik kazanır ve duygularını doğru ifade etmeyi öğrenir.

    Basit oyun önerileri: Dergi ve gazetelerden duygu ifadesi bulunan resimlerle bir duygu sözlüğü oluşturmak ya da sözcük içermeyen sadece jest ve mimiklerle duygu ifadelerini anlama amacıyla sessiz sinema oyunu oynamak. Bunun gibi duyguları anlama ve duygu ifadeleri içeren çeşitli oyunlar yaratılabilir. Çocuklara özel öfke ve duygular temalı kitaplar ya da duygu ifadesi için resim yapma, hamur ve oyuncaklarla oynamak da duygu ifadelerine katkı sağlar. Bu ve bunun gibi birçok yöntem mevcut daha fazlası sizin yaratıcılığınıza kalmış.

  • Çocuklarda Öfke Nöbeti

    Çocuklarda Öfke Nöbeti

    Öfke nöbeti, engellenme ya da haksızlığa uğrama düşüncesi neticesinde ortaya çıkan güçlü ve olağanüstü kızgınlık tepkisidir. Genellikle tepinme, bağırma, ağlama ve zarar verme davranışlarıyla karakterize olur. Bu tür kızgınlık durumu her yaşta görülebilir. Ama gelişimsel tabloya bakıldığında 1,5 ila 3 yaş arası en şiddetli şekilde ortaya çıkar, 6 yaşa kadar görülmesi muhtemeldir. 6 yaştan sonra öfke nöbetlerinin giderek azalması beklenir.

    Öfke nöbetleri birçok sebepten dolayı oluşabilir. Çocuğun yaşı ve sosyal çevresi öfke nöbetlerinin ortaya çıkma sıklığı, süresi ve şiddetinde etkendir. Örneğin 2 yaşındaki her 5 çocuktan biri günde ortalama 2 kere öfke nöbeti geçirir. Öfke nöbetlere bu yaşlarda anne babalar tarafından doğru müdahalede bulunulursa çocuk büyüdükçe sıklığı ve şiddeti azalır. 4-5 yaşlarına geldiğinde çocukların duygularını kontrol etmeyi ve doğru duygu ifadelerini öğrenmesi beklenir. Bu sebeple öfkelense bile duygularını öfke nöbeti şeklinde ifade etmeye gerek duymayacaktır.

    1,5-3 yaş döneminde çocuklar dünyayı keşfetmeye başlar. Özgürlüklerini kazanıp, deneyimleri sayesinde dünyayı anlarlar. Her yeri kurcalamak ister, nesnelerin ne işe yaradığını kontrol eder, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendi deneyimleriyle bulurlar. Bu dönemde ortaya çıkan engellenmeler çocuklarda öfke nöbetini artırır. Her şeyin kısıtlanması, engellenmesi, sürekli “yapma”, “hayır” denmesi çocuğun hem özgüvenini zedeler hem de öfke duygusunu artırır. Bu dönemi sağlıklı şekilde atlatamayan çocuk 3 yaş sonrasında da öfke krizleri yaşamaya devam eder. Yaş büyüdükçe hem anne babalar çocuklarını kontrol etmekte zorlanır hem de çocukta otokontrol mekanizmaları gelişmez. Bu sebeple bu yaşlarda ebeveyn tutumları çok önemlidir. 

    Çok fazla komut vermek, her şeye kural koymak, eleştirmek, etiketlemek, çocukla inatlaşmak, öfkeye öfkeyle karşılık vermek öfke nöbetlerini pekiştirir. Sakin ve mantıklı kalmak, çocuğun içinde bulunduğu durumu ve duygularını anlayabilmek, gelişim dönemlerinin getirdiği bir takım davranış örüntülerini iyi bilip çocuğun doğru yolu bulmasına destek olmak, her zaman anlayışlı ve şefkatli kalabilmek gerekir. Burada anlayıştan kasıt gerçekten çocuğu anlamaktır, tüm ipleri onun eline vermek değil. Çocuk olumsuz duygular içindeyken ebeveyninin güvenini ve desteğini hissetmesi, kendini nasıl kontrol edebildiğini gözlemlemesi sakinleşmesini kolaylaştırır. Ebeveynler bu konuda kendilerini yetersiz hissediyorsa, en kısa zamanda mutlaka bir uzmana başvurmalıdır. 

  • Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, genellikle dikkate ilişkin güçlükler, dürtü kontrolünde azalma ve aşırı hareketlilik ile karakterize olan nörogelişimsel bir bozukluktur. Okul çağı çocuklarında %3 ila %12 oranında görülür. Güncel araştırmalar gösteriyor ki…

    DEHB aynı zamanda çalışma belleği, yürütücü işlevler, psikomotor hız ve koordinasyon, işlemleme hızı ve zeka gibi birçok bilişsel alandaki yetersizlikle de ilişkilidir.

    DEHB tanısı konurken psikolojik, nöropsikolojik veya davranışsal özellikler belirlenmelidir. Bu süreçte; doğrudan gözlemleme, yapılandırılmış aile ya da öğretmen görüşmeleri, davranış değerlendirme ölçekleri, bilişsel profiller ve WİSC4 zekâ ölçeği her biri değerli bilgiler sunar. Özellikle çalışma belleği ve işlemleme hızı gibi dikkat içeren bilişsel işlevleri ölçmesi açısından zekâ testlerinin kullanımı önemlidir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısının konulabilmesi için, belirtilerin 7 yaşından önce başlamış olması, birden fazla ortamda görülüyor olması, süreklilik göstermesi ve kişinin günlük yaşamını olumsuz yönde etkileyecek boyutta olması gerekmektedir

    DEHB’NİN ALT TİPLERİ;

    1. KARIŞIK TİP

    2. DİKKAT BOZUKLUĞUNUN ÖNDE OLDUĞU TİP

    3. HİPERAKTİVİTENİN ÖNDE OLDUĞU TİP

    DİKKAT EKSİKLİĞİ TANI KRİTERLERİ:

    • Detaylara dikkat etmez, sürekli hata yapar,

    • Dikkatini korumada sıkıntı yaşar,

    • Dinlemez görünür,

    • Verilen komutları izlemede güçlük çeker,

    • Organizasyon sorunu yaşar,

    • Yoğun düşünme gerektiren işlerden kaçınır ya da bu işleri yapmaktan hoşlanmaz,

    • Eşyalarını kaybeder,

    • Dikkati kolayca dağılır,

    • Günlük işlerini unutur

    HİPERAKTİVİTE VE DÜRTÜSELLİK TANI KRİTERLERİ:

    • Durduğu yerde duramaz; elleri, ayakları kıpır kıpırdır,

    • Uzun süre oturmada sıkıntı yaşar,

    • Sürekli koşar ya da bir yerlere tırmanır

    • Sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar,

    • Sürekli ve aşırı bir hareketlilik içindedir,

    • Çok konuşur,

    • Karşıdaki kişi sorusunu bitirmeden hemen cevap verir,

    • Bekleme gerektiren ya da sırayla yapılan işlerde sıkıntı yaşar,

    • Başkalarının sözünü keser

    Her bir alt tip farklı profil gösterir. Çocuğun iyi değerlendirilmesi ve ona uygun tedavi yönteminin izlenmesi önemlidir. DEHB birçok bilişsel alanla ilişkili nöropsikolojik bir sorun olduğundan, bu bozukluğun değerlendirilmesi yapılırken daha fazla dikkat ve çaba gerektirir.

    DEHB ile en sık görülen diğer bozukluklar; özel öğrenme güçlüğü (disleksi, diskalkuli, disgrafi), davranım bozukluğu ve karşıt gelme bozukluğudur. Her DEHB olan çocukta diğer tanılar da görülür gibi bir durum yoktur. Sadece bu tanılar sıklıkla DEHB ile beraber görülür. Eş tanı olarak beraber görülmesi problemi artırır. Örneğin; DEHB ve özel öğrenme güçlüğü beraber görüldüğünde genellikle okul başarısını olumsuz etkiler. Davranım bozukluğu ve DEHB beraber görüldüğünde, çocuğu kontrol etmek imkansız hale gelebilir.

    DEHB ile ilgili toplumumuzda görülen birçok eksik ve yanlış bilgi bulunmaktadır. Örneğin; erkek çocuk yaramaz olur, şımarık, huysuz, bize inat yapıyor, kudurmayı seviyor, derslere kendini vermiyor, isteksiz, kimseyi dinlemiyor, üstün zekalı ondan böyle gibi gerçek tanı ve belirtilerden çok uzak yorumlar yapılabiliyor. Bilgiler eksik ve hatalı olunca müdahale yöntemleri de genellikle sonuçsuz kalıyor hatta bazen olumsuz etki yaratıyor. Çocuğu böyle davrandığı için cezalandırmak, dışlamak, suçlamak, görmezden gelmek ya da belirtileri yüceltmek çocuklara daha çok zarar veriyor. Bu sebeple, anne-baba ve eğitimcilerin DEHB hakkında daha fazla bilgilenmesi erken tanı ve tedavi açısından hayati öneme sahip.

    DEHB TEDAVİSİ

    Tedavinin en önemli adımı anne-baba ve öğretmenlerin DEHB hakkında doğru bilgiye sahip olması ve birbirleriyle işbirliği içinde çalışabilmeleridir. Sorun ne kadar iyi anlaşılırsa o kadar iyi üstesinden gelinebilir. Birbirini suçlamak ve işlevsiz çözümler bulmak hem tedaviyi aksatır hem de çocuğa daha fazla zarar verir.

    İlaçlar; çocukta dikkat süresini ve dikkatini yönlendirebilme becerisini artırır, aşırı hareketlilik ve dürtüselliği kontrol altına alır, öğrenme ve hafızayı güçlendirir ve motor becerileri artırır.

    Tabii ki ilaçlar tek başına yeterli değildir. İlaçlarla eş zamanlı olarak dikkat geliştirmeye ve dikkatini doğru yönlendirmeye yönelik bilişsel destek çalışmaları da gerekmektedir. Ayrıca dürtüselliğe bağlı olarak zarar gören sosyal becerileri geliştirmek, akran ilişkilerini güçlendirmek, duyguları düzenleme, duyguları doğru ifade etme ve günlük aktiviteleri organize edebilme gibi becerileri desteklemek için de uzman yardımı almak DEHB tanısı almış çocuklar için önemlidir.

  • Çocuğunuza Sınır Koymak

    Çocuğunuza Sınır Koymak

    Etkili sınır koymak çocukluktan itibaren öğrenilen bir şeydir. Sınır koymayı ya da diğer kişilerin koyduğu sınırlara uymayı öğrenmeyen çocuk, yetişkinlik hayatında da sıkıntı yaşamaya devam eder. Çocuğun sınırlarına saygı göstermez ve ona sahip olduğu sınırları öğretmezsek; hayır diyemeyen, herkesi memnun etmeye çalışan, başkaları kendisine zarar verse de uzaklaşmayı ya da kendini korumayı bilemeyen yetişkinlere dönüşürler. Bunun aksine sınır koyamadığımız çocuklar; başkalarına saygı duymayan, hayırı cevap kabul etmeyen, bencil ve duyarsız yetişkinlere dönüşürler. Çocuk sınırlar sayesinde;

    • Toplum kurallarına uymayı öğrenir.

    • Anne babanın otoritesini kabul eder.

    • Sınırlar sayesinde kendilerini güvende hissederler.

    • Net sınırlar kafa karışıklığını önler, çocuğa rehberlik eder.

    • Çocuğun sorumluluk kazanmasını ve yeni deneyimler edinmesini sağlar.

    • İşbirliği ve uyumları artar.

    Çocuğunuza sınır koyarken izlenecek 2 önemli yol vardır. Birincisi beklenen şey konusunda açık ve tutarlı olmak. Çocuktan ne istediğimizi mimiklerimizle, bakışlarımızla ya da imalarımızla anlamasını beklemek gerçekçi değildir. Ne yapmasını ya da yapmamasını istiyorsak net ve açık şekilde ortaya koymamız gerekir. Rica ya da öneri değil net talimat vermek gerekir. Eğer çocuktan istediğimiz şeyi ‘rica’ edersek işin yapılması tamamen onun inisiyatifine kalır ve yapmama hakkı doğar. Bu durumda çocuğa kızmak yersizdir.

    Örneğin; “Elifçim, odanı toplayabilir MİSİN?” Böyle bir soruya alacağınız cevap “hayır” olursa şaşırmayın. Çünkü neden toplasın ki? Bunun yerine “Elif, odanı TOPLA” ya da “ Odanı toplayana kadar tableti alamazsın.” Gibi net ve açık ya da yaptırım içeren cümleler çocuğun görevini ve ne yapması gerektiğini anlaması açısından önemlidir. Burada kafa karışıklığına ya da inisiyatife yer yoktur. Çocuğun görevi budur ve yapması gerekir.

    Benzer şekilde yaptırım cümleleriniz sonrasında gelen davranışlar da tutarlı olmalıdır. “ Odanı toplayana kadar tableti alamazsın.” Dedikten sonra odasını toplamasa bile tableti alabiliyorsa koyduğunuz sınırın hiçbir anlamı kalmamıştır. Çocuğunuzun yine odasını toplamak gibi bir zorunluluğu kalmıyor nasılsa onun yerine siz bu işi yapıyorsunuz. Özellikle ev işleriyle ve basit görevlerle ilgili sınırlar çocuğun yetişkinlikteki sorumluluk duygusunu olumlu etkiler. Küçük yaşlardan itibaren buna alışmayan çocuk, büyüdükçe bu tarz görevlerde ve yönergeye uymakta çok daha fazla zorlanır. “ Büyüdükçe yapmaya başlar zaten, kendi öğrenir.” Diye düşünmeyin eğitim küçük yaşlarda evde başlar.

    Sınırlar çocuğun güven duygusu açısından da önemlidir. Evde her şeyin en iyisini bilen, net, kararlı ve istikrarlı ebeveynlerin olması çocuğu güvende hissettirir. Çocuk; “Ben bir yanlış yapsam bile annem/babam beni düzeltir, doğruyu gösterir, beni korur.” Diye düşünür. Etrafta kural koyucu bir ebeveyn yoksa çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemez. Her şeyi deneme yanılma yöntemiyle keşfetmeye çalışır. Birçok zaman kendine ve çevresine zarar verici sonuçlarla karşılaşabilir. Çocuklar, dünyayı bizim aracılığımızla keşfeder ve her zaman bizim doğru rehberliğimize ihtiyaç duyarlar.

    Sınır koymada izlenecek 2.önemli yol ise çok kısıtlayıcı olmamaktır. Çocuğun attığı her adıma, evdeki her duruma, her yanlış davranışa sınır ve kural getirmek de çocuğu yıpratan bir durumdur. Çocuğa keşif ve özgür irade için alan bırakmak gerekir. Her davranış kurallarla kısıtlanırsa çocuğun birçok becerisi gelişmez ve ileride daha ajite, öfkeli ve isyankâr olma olasılığı artar. Önemli olan her şeye sınırlama getirmek değil önemli ve doğru noktalarda sınır koymaktır. Hangi konuların sizin için önemli olduğunu önceden belirleyip, sınır koymanız gerektiğini açık bir şekilde çocuğunuza anlatın. Çocuğa doğru sınırı koyduktan sonra görevi yerine getirme becerisini ona bırakın. Önemli olan izlenecek yolu göstermek atacağı her adımı değil.

    Tabii ki koyduğunuz kurallara siz de uymaya çalışın. Kendinizin yapamadığı şeyleri çocuğunuzdan beklemek adil olmaz. Sizler odanızı toplamıyorsanız, yemek saatinden sofraya oturmuyorsanız bunu çocuğunuzdan beklemek gerçekçi değildir. Tüm evde geçerli olabilecek kurallar koymaya çalışın. “Bizim evimizde kimse başkasına vurmaz/bağırmaz.” “Bu evde herkes döktüğü şeyi toplar.” gibi. Çocuklarınız sizi taklit ederek öğrenir sınır koymadan önce iyi birer örnek olduğunuzdan emin olun.