Kategori: Psikoloji

  • ÇOCUKLARDA ÖFKE PROBLEMİ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE PROBLEMİ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE PROBLEMİ

    Çocuklarda öfke gündelik hayat akışındaki bazı olaylar nedeniyle son derece normal ve sağlıklı olabilir. Öfke kontrolden çıktığında ve başkalarına duygusal ya da fiziksel zarar verdiği zaman çocuklar için bir problemdir.

    Çocukların kendilerini yanlış anlaşılmış, haksızlığa uğramış, yok yere suçlanmış ya da güvensiz hissettiği durumlarla öfke bağlantılıdır.

    Çocukların öfke problemi yaşamalarının sebepleri nelerdir?

    Sevilen bir kişinin kaybı, kardeş doğumu, anne- baba boşanması gibi yaşanan hayat olayları.

    Çocuğun çok baskıcı ya da serbest ebeveyn tutumları ile yetiştirilmesi çocuklardabrlitli bir zaman ardından öfke patlamalarına neden olur.

    Çocuklar küçük yaştan itibaren ailelerini gözlemler ve onları model alırlar. Ebeveynlerinin öfkelendiklerinde sergiledikleri davranışları öğrenebilirler.

    Çocukların istediklerinin yapılmaması karşısında bazı çocuklara göre bunu tolere etmelerinin zayıf olması.

    Çocuğu öfke problemi yaşayan ebeveynler için öneriler:

    • Çocuğunuza bu problemi çözerken bir ekip gibi hareket edin. Yaşı küçük olan çocuklarda öfkeye bir isim verin ve çocuktan bu öfkeyi resmetmesini isteyin.
    • Çocuğunuzun, çevresindekilerin öfkeyi yaşayabildiğini ama bunu sağlıklı ve uygun bir yolla ifade edilebildiğini görmesi iyi bir modelleme olacaktır.
    • Çocuğunuz öfkesini uygun yollarla ifade ettiğinde onu takdir edin.
    • Çocuğunuz istediği bir şeyin olması veya satın alınması için öfke nöbeti geçirdiğinde istediğini yapmak bu davranışı tekrarlamasına neden olur
    • Kolay öfekelenen çocukların enerjilerini boşaltmaları için spor gibi fiziksel etkinliklere yönlendirilmesi yapılmalı.
    • Çocuğunuz çok öfkelendiğinde dokunma, elini kavrama gibi fiziksel temasta bulunulması öfkenin şiddetinin azalmasına yol açmaktadır.
    • Çocuğunuza bazı durumlar karşısında öfke yaşamasının doğal olduğunu , öfkesini sağlıklı ifade etmesi için alternatif yöntemleri birlikte bulabiliceğinizi gösterin.
    • Çocuğunuzun öfkelendiğinde bağırmak, bir şeylere zarar vermek yerine “Ben şu anda… hissediyorum” gibi cümlelerle öfkesini dile getirmesini sağlayın.
    • Çocuğunuz saldırgan bir davranış sergilediğinde o anda ona kızıp bir ceza vermek yerine, daha öncesinde bu tür bir davranışın sonucunun neler olabileceğini konuşun.
  • Alkol Bağımlılığı

    Alkol Bağımlılığı

    Alkol Bağımlılığı

    Alkol, tarih boyunca keyif amaçlı ve tedaviye yönelik kullanılan; algı, düşünce, duygu, davranış ve bedensel hareketlerde madde alımı sonucunda ortaya çıkan değişiklikler gibi bazı etkilere yol açan bir madde olmuştur. Fazla kullanıldığında insan bedeninde toksik etkileri olur ve fiziksel rahatsızlıkların yanı sıra alkol kötüye kullanımına ve/ya bağımlılığa yol açar.

    Alkol bağımlılığında kişinin alkol kullanımın yanında yaşamının, alışkanlıkları ve çevresinin değişimi söz konusudur.Tedavi için bu nedenle sadece içki içmemek değil, yaşam tarzında da değişiklik yapılmalıdır.

    Alkolün yaşamsal organlar üzerine de etkileri vardır.Alkol bağımlılığına bağlı bazı hastalıklar ortaya çıkabilir ve alkol bırakıldığında geri dönebilir.Bazı hastalıklar ise alkol bırakılsa da kalıcı olabilir.

    İnsanlar genellikler kendilerini kötü hissetlerinde, zorlandıklarıya da üzüldükleri dönemlerde alkol kullanarak bu kötü duygudurumundan kurtulmaya çalışırlar.Sonuçta alkol hiçbir çözüm getirmediği gibi daha kalıcı ve daha kötü durumlara yol açar.

    Alkol kullanan kişiler sosyal çevrelerini, eş ve arkadaş seçimlerini buna göre oluştururlar.

    Alkolikler alkol kullanımı için her zaman mutluluk, üzüntü, maç, sünnet,düğün gibi sebebler bulurlar.

    Alkolizm kişinin bu durumu çevresindekilerden saklamasına ve yalnız içmesine neden olur.

    Artan suçluluk ve pişmanlık duygusu gelişir ve bu duyguları bastırdıkça kulanımın artması söz konusudur.

    Sonuçta bir kısır döngü oluşur kişide depresyon ve kaygıya yol açar ve kişi daha fazla alkol tüketir.Tüketim arttıkça da psikolojik sorunlar artar.

    Yakınınızdaki birinin alkol sorunu yaşadığını düşünüyorsanız onu tedaviye yönlendirmelisiniz. Alkol sorunları, tek başına üstesinden gelinemeyecek ağır rahatsızlıklardır. Bu süreçte;

    • Neyle karşı karşıya olduğunuzu anlayabilmek için bilgi edinin.
    • Kişiyi ayıplamayın veya yargılamayın.
    • Bağımlı kişiler, bağımlı olduklarının farkında değillerdir ve inkar eğilimi taşırlar; tedavinin mümkün olması için kişinin bunu istemesi gerektiğini bilmelsiniz.
    • Konuyla ilgili kaygı ve önerilerinizi, kişiyle alkol etkisinde olmadığı zamanlarda konuşun.
    • Kişiyi tedavi alma konusunda cesaretlendirin. En azından danışarak bilgi alma konusunda motive edin.
    • Kişi tedavi veya danışmanlığı redetse de , siz danışmanlık hizmeti alıp konuyla ilgili donanımlı hale gelin. Bu tutumlarınızı değiştirir, kişiyi tedavi konusunda yüreklendirebilir.
    • Kişinin alkol sorununu önemseyin, ancak tüm hayatınızı bu konu etrafında döndürmekten kaçının. Bu, hem size tüketecektir, hem de alkol sorunu yoluyla sizden ilgi gören kişinin bu ilgiyi kaybetmemek adına alkolü bırakması zorlaşacaktır.
    • Kişiyi, tedavi konusunda destekleyin ancak desteğinizi diğer alanlarda kısıtlayın. Desteğinizi minimum düzeyde tutmak, kişinin hayat koşullarının zorlaşmasını sağlayacaktır. Onun yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmesini sağlamak, imkanlarını ve seçeneklerini daraltmak, gösterilen hoşgörünün sınırlı olduğunu hissettirmek çoğu zaman kişiyi tedaviye zorlar.Ancak bu yolla kişi birşeyleri değiştirme konusunda motive olabilir.
  • Çalma Hastalığı: Kleptomani

    Çalma Hastalığı: Kleptomani

    Çalma hastalığı olarak bilinen kleptomani, değersiz eşyaları çalmak olarak da bilinmektedir. Belirtileri çocuk yaştan başlamaktadır ve yetişkinlikte de devam etmektedir. Annesinin çantasından, onu cezalandırmak için, bilinçdışı olarak saç tokası gibi şeyler gören çok hasta vardır. Bu eylemi yaparken haz duyar, çaldıktan sonra da çökkün ruh hali ortaya çıkar. Bu eylemi yaparken haz duyar, çaldıktan sonra da çökkün ruh hali ortaya çıkmaktadır. Kleptomanların kadınların arasından çıkması bilgisinin aksine son yıllarda erkeklerin yüzde 20’ sinde görüldüğü verilen bulgular arasındadır.

    Oranın kadınlar lehine bu kadar yüksek olmasının bir nedeni de, kadınların yakalandığında psikiyatrik muayeneye, erkeklerin ise hapishaneye gönderilmesinden kaynaklanır. Kleptomaniyi impuls kontrol bozukluğu olarak görürsek, ancak 6 yaşındaki kız çocuklarında da tespit edilmiştir. Kleptomaninin kendiliğinden ortadan kalkması güç bir iştir. Kleptomanik bir kişinin tanınması zordur. Kleptomanik kişilerin eğitim seviyeleri de yüksektir. Kişi için sadece o eşyayı çalmasındaki hissiyat ona cazip gelmektedir. Ona ihtiyacından dolayı çalmamaktadır.

    Bazı araştırıcılar, kleptomanik hastalarda organik bazı faktörler olduğunu göstermişlerdir. Mesela 66 yaşında kleptomanik davranışlar gösteren bir hastada sol frontal ve sağ pariyetotemporal beyin bölgelerinde atrofi olduğu gösterilmiştir. Yine sağ pariyetal beyin bölgesinde yer işgal eden lezyonu olan bir kişide de benzer bir klinik tablo görülmüştür. Bu kişide çalma dönemlerinin halinde geldiği gözlemlenir. Kleptomanların yaklaşık onda birinde ruhsal çözülme bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu grup hastalarda kleptomani davranışı kaçış benzeri bir durum içinde meydana çıkmaktadır. ( Hürriyet, Kelebek Dergisi, Çalma Hastalığı)

    Tedavisi:

    Her bireyi kendi içinde değerlendirmekte fayda vardır. Erişkinlerde, çocukluk döneminde yaşanan travmatik deneyimlerin belirleyici olduğunu görmekteyiz. Bu sorunu yaşayan çocuklarda ve ergenlerde görülen belirleyici nedenler arasında da sorunun başlangıcından önce yaşanmış travmatik olayların ya da aile içinde yaşanmış olan şiddet, duygusal istismar, kayıp gibi travmatik durumların etkili olduğunu görürüz. Hem çocuk ve ergenler hem de erişkinlerde, bir süredir devam eden ve halen varlığını sürdüren aile içi sorunların çalma davranışına yol açabildiğini gözlemleriz. İster geçmiş travmatik mevzuların etkisi olsun ister bir süredir devam eden ve hali hazırda süren stres unsurları olsun, psikoterapide çalışıldığında çalma dürtüsü ve davranışı ortadan kalkar.

  • İletişim

    İletişim

    İletişim kelime manası ile kişiler arasında, duygu, düşünce, bilgi, haber alışverişi, duygu, düşünce, bilgi ve haberlerin, akla gelebilecek her türlü biçim ve yolla kişiden kişiye karşılıklı olarak aktarılması olarak tanımlanmaktadır. İletişim her şeyden önce, insanın kendini bir insan olarak gerçekleştirmesi ve sosyal süreçlere girmesi bakımından önemlidir. İletişim sayesinde insanlar zihinlerindeki kavram ve fikirleri açığa vurma, onları paylaşma ve değerlendirme olanağına sahip olurlar. Başkalarını etkileme ve onlardan etkilenme, yararlanma, yararlı olma ve bir başarı gösterme iletişim sayesinde mümkün olur. İnsanlar arasında yaşanan ilişkilerin sürmesi iletişim sayesinde mümkün olur.

    Yaşamak başlı başına iletişim ağını, iletişim etkinliklerini içeren bir olaydır. Var olduğumuz anda çevreyle sürekli iletişim içine gireriz. Bilmeden çevremizi etkilemeye, değiştirmeye, yine bilinçsizce etkilenmeye, çevremize uyarlanmaya başlarız. Bu iki yönlü alışveriş ömür boyu süre gider. Kişiliğimizi iletişim alışkanlıklarımızla, iletişim çabalarımızla ortaya koyarız. Bildiklerimiz, duyduklarımız, yapabileceklerimiz iletişim tavrımızla belirlenir. Kişiler arası ilişkilerin aracı da iletişimdir: anlamak, öğrenmek, anlatmak, başkalarına ulaşmak için iletişimi yolunu kullanılırız. İnsanoğlunun tarihten beri çok çeşitli iletişim araçlarını kullandığı da aşikardır.

    İletişim üzerine yapılan çalışmalar, iletişimin üç temel özelliğinin olduğunu göstermektedir. Bunlardan ilki iletişim etkinliğinin insanları gerektirmesidir. İletişim ancak insanların birbirlerini anlama ihtiyaçları sayesinde kurulabilir. İkinci olarak iletişim, paylaşmayı gerekli kılar; yani iletişimde gönderici ve alıcı, mesajın ortak bir anlamı üzerinde anlaşmalıdırlar. Son olarak, iletişim semboliktir. Semboller; jestler, mimikler, sesler, harfler, rakamlar ve sözcüklerdir. Alıcı ve gönderici mesaja aynı anlamı verdikleri zaman tam olarak iletişim ortaya çıkar (Tutar, Yılmaz ve Erdönmez, 2003).

    İletişim, dinamik bir süreçtir; yani sürekli değişir ve bu değişim kesintisiz bir biçimde devam etmektedir. İletişim tanımları incelendiğinde, iletişim sürecinin bir mesajı anlaşılır biçimde alıcıya gönderme işlemi olduğu görülür. İletişim, kaynağın mesajı düzenleyip, onu ne şekilde göndermeyi (kodlamayı) düşünmesi ile başlar. Alıcının karşı tarafa gönderdiği mesajları algılayacak ve bu kodlamayı çözümleyecek durumda olmalıdır. Alıcı, kaynağın gönderdiği mesajı çözümler ve bir düşünce haline dönüştürebilir ve geri bildirimde bulunabilirse, iletişim süreci tamamlanmış olur.

    Çevremize baktığımız zaman iletişimin olmadığı hiçbir alan yok gibi ama sorun şu ki hangimiz ya da hangilerimiz sağlıklı iletişimi tercih ediyor. Geçen gün izlediğim bir programda bir ünlü simanın “aranızda sağlıklı iletişim kurabileceğim kişi yok mu “ serzenişinde bulunması topluma dair ipuçları da veriyor olabilir. Sağlıklı ortamın oluşması için sağlıklı iletişimin şart olduğunu düşünmekteyim. O zaman sloganımız “Sağlıklı toplum için sağlıklı iletişim şart!”

  • Madde Bağımlılığı

    Madde Bağımlılığı

    Madde bağımlılığı, vücudun işlevlerini negatif yönde etkileyen maddelerin kullanılması, bundan dolayı zarar görüldüğü hâlde bu maddelerin kullanımının bırakılamamasıdır. Bağımlı, madde kullanımına ara verdiğinde sıkıntılar ve yoksunluk belirtileri yaşar. Zamanla madde kullanım sıklığını ve dozunu arttırmaya çalışmaktadır. Uyuşturucu gibi vücuda zarar veren madde kişinin bir çok alandaki işlevselliğini kısıtlamaktadır. Haberlerden de gördüğümüz gibi genç nüfusun kullanma yaşı ülkemizde bil hayli düşmüştür. Bu korkutucu bir durum olsa gerek, yetişen nesillerin böyle zararlı maddeleri kullanması ülkemizin geleceği açısından da kaygı verici durumlardandır.

    Uyuşturucu olarak kullanılan maddelerin kimyasal özellikleri birbirinden farklılık göstermektedir. Kullanıldıklarında merkezi sinir sisteminin farklı bölümlerini etkileyerek fiziksel ve psikolojik tahribata yol açarlar. Uyuşturucu maddelerin hiçbir güvenli kullanım şekli yoktur. Kullanan herkes için bağımlı olma riski eşittir. Hücrelerimiz vücuda giren her maddeyi tanır ve bir daha unutmamak üzere hafızasına alır.

    Madde kullanan kişilerin vücudunda çeşitli etkileri mevcuttur. Bunlara değinecek olursa eğer;

    • Aklı ve iradeyi işlemez hale getirir. Kişiyi normal yaşam ve davranışlarından uzaklaştırır.

    • Tüm iç organların zarar görmesine ve buna eşlik eden bir dizi hastalığa neden olur.

    • Zehirlenmelere ve bu yolla gelen ölümlere sebep olur.

    • Uyuşturucular, bireyin çevreye uyum yeteneğini azaltır. Bağımlı giderek aileden ve çevresinden kopararak, yalnızlaşır. Çoğu zaman bu tabloya ağır bunalımlar eşlik eder.

    • Bulantı, kusma, karın ağrıları, kabızlık, ishal, mide ve bağırsak spazmlarına/kanamalarına sebep olur.

    Madde bağımlılığı tedavilerinden de söz edecek olursak eğer, amaç rahatsızlık hissini azaltmak, kullanılan maddenin, oluşacak yan etkilerinden kaçınmak ve sonraki tedavi aşamalarına hastayı hazırlamaktır. Yoksunluğun şiddeti öngörülmeli ve eşlik eden diğer ruhsal ve fiziksel hastalıklar belirlenip tedavisi için gerekli girişimlerde bulunulmalıdır. Tedavi gerek hastanede yatırılarak gerekse ayakta yapılması söz konusudur. Madde bağımlılarında yaşam boyu sürecek kronik bir beyin hastalığı ile karşı karşıya olunduğu gerçeği üzerine oturtulmuş bir tedavi programı seçilmelidir. Madde bağımlısı kişinin, yeniden hayata ve topluma kazandırılması esas amaç olmalıdır. Kullandığı madde dolayısıyla yitirdiği bedensel ve ruhsal sağlığına kavuşması, toplumsal ve sosyal rolünü yeniden kazanması esas olmalıdır.

    Madde kullanan ve tedavi olmak isteyen, bu konudaki problemlerine çözüm arayan kişi ve yakınları hastanelere bağlı Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezleri (AMATEM) ile psikiyatri kliniklerine başvurarak tedavi olabilirler. Hasta ve doktor işbirliğiyle yürütülen tedavi, 2-6 hafta arasında hastanede yatarak arındırma ve bir yıl süre ile psiko-sosyal tedavi şeklinde gerçekleşmektedir. Madde bağımlılığı yüzünden kayıp gençliğimize dur dememiz gerekmektedir. Sağlıklı nesiller için madde kullanımına hayır!

  • Panik Bozukluk

    Panik Bozukluk

    Panik atak herhangi bir sinyal vermeden ve belli bir sebebi olmadan aniden aşırı bir korkunun ortaya çıkması durumudur. Panik bozukluğun belirtilerinden bahsedecek olursak eğer;

    – Kalp atışında hızlanma

    – Nefes almada güçlük, sanki ortamda hava yokmuş gibi hissetme

    – Felç olmaktan korkar hale gelmek

    – Baş dönmesi, göz kararması ya da mide bulantısı

    – Titreme, terleme, sarsılma

    – Tıkanma, göğüs ağrısı

    – Sıcak basması ya da ürperme

    – El ve ayak parmaklarında karıncalanma

    – Delirmekten ya da ölmekten korkma

    Her yüz kişiden 3-4’ünün panik bozukluk hastası olduğu tahmin edilmektedir. Yaygınlı sıkça görülen bir hastalıktır. Her yaşta ortaya çıkabilmesine rağmen genellikle 20’li yaşlarda ortaya çıkar. Panik bozukluk hastalığının temel belirtisi olan panik atak aslında ani bir alarm reaksiyonu olarak düşünülebilir. Her insan stres veya korku verici bir durumla karşılaştığında benzer tepkiler verir. Örneğin gece ıssız bir sokakta yürürken karşımıza aniden çıkan havlayan bir köpek karşısında neler yaşadığımızı düşünelim… kalp çarpıntısı, hızlı hızlı nefes alma, yoğun bir korku hissi, baş dönmesi, ağız kuruluğu, tuvalet ihtiyacı hisetme,soğuk soğuk terleme vb..

    Panik bozukluk hastaları, bu karamsar düşünme biçimi ve yanlış yorumlamalar nedeniyle hastalıklarının nedenlerini başka yerlere veya olaylara atfetme meyilindedirler. Örneğin; Ev hanımı markete alışveriş yaparken panik atağa yakalandığı için, bir dahaki sefere markete gitmek istemez, çünkü ona göre panik atak markete gittiği için olmuştur…, veya metroda panik atak geçiren kişi bir daha metroya binemez olur çünkü onun yorumuna göre yeraltına girmek panik atağa neden olmuştur. Oysa hastalığın nedenleri çok başkadır ve bu tür yanlış yorumlamalar hastalığı giderek şiddetlendirir. Hastalığı ağır seyreden bazı hastalar, evden dışarıda olabilecek her türlü olayı panik atakla ilişkilendirirler ve evden dışarı dahi çıkamaz olurlar, bu duruma ‘agorafobili panik bozukluk’ denir.

    Psikiyatrik destek almayan ve hastalığından dolayı günlük yaşamı giderek zorlaşan yani işlevselliği kısıtlanmış hastalarda karamsarlık, hastalıktan kurtulamayacağım düşüncesi, mutsuzluk ve yalnızlaşma ortaya çıkar. Tedavi olmamış panik bozukluk hastalarının depresyon ortaya çıkabilir ve hastanın durumunu daha da güçleştirir. Kendi kendine ilaç tedavisi yapmak, sıkıntıyı gidermek amacıyla alkol kullanmak panik bozuklukta sıklıkla ortaya çıkan davranış biçimleridir. Kişinin kendi kendine tedaviyi uygulamak yerine profesyonel ruh sağlığı personellerinden yardım alması sağlıklı olacaktır.

  • Cinsel Sorun: Erken Boşalma

    Cinsel Sorun: Erken Boşalma

    Zevkle ile başlayan bir ilişkinin devamında sonucunda hüsranla sonuçlanması bizde olumsuz izler bırakabilir. Erken boşalma terimi vajene girmeden ya da girdikten kısa bir süre sonra boşalım yaşanması olarak tanımlanmaktadır. Benzetmek gerekirse evde yemek bekliyorsunuz ve iştahla yemeğin gelmesini ve nasıl yiyeceğinizi hayal ediyorsunuz. Yemek geldikten sonra iştahınızı kaçıran bir olay oluyor ve yiyemiyorsunuz ve isteksiz gözlerle baka kalıyorsunuz. Tam olarak bu örnek erken boşalmayı anlatamasa da tadımız kaçtığı gerçeğinin izahatı olabilir.

    Erken boşalmaya sebep olan cinselliğe ait şemalar, olumsuz düşünceler, geçmişteki olumsuz tecrübeler bizim hayal kırıklığına uğramamıza sebebiyet vermektedir. Eşler arası sağlıklı bir cinselliğin olması ancak uyum ile olmaktadır. Çiftler birbirlerini tanıyarak cinsel hayatlarını idame ettirmesi farklı ruhsal hastalığa yakalanmasını önleyecektir. Sadece erkek için değil kadınlar içinde erken orgazm olması birbirleri açısından olumluya işaret teşkil edebilir. Burada önemli olan çiftlerin orgazm ve erken boşalıp boşalamadığı.

    Bu cinsel sorunlar bireylerin zihinlerinde yetersizlik, başaramama gibi olumsuz düşüncelere sebebiyet vermektedir ki bu sorunu dile getirmedeki çekinceleri ve terapiste, hekime gitmemeye kadar götürerek ilişkiyi çıkmazlara sokabilir. Erken boşalmanın sebeplerinden devam edecek olursak eğer, seyrek cinsel ilişkide bulunmak ya da uzun süre ara vermek, stres faktörlerinin yoğunluğu, erken ergenlik dönemindeki sık yapılan mastürbasyon, erken yaşlarda ve uygun olmayan şartlarda cinsel deneyim yaşamış olmak, kadının isteksizliği ve erkeğin psikolojik yapısını bozarak erken boşalmaya sebebiyet verebilir.

    Yukarıda tanım ve sebeplerinden bahsederek erken boşalmanın çözülmesinin mümkün olmadığı görüşünün aksine tedavisi olan cinsel sorun olarak bahsetmemizde yarar vardır. O zaman tedavisini paylaşacak olursa eğer;

    1. ERKEĞİN KENDİNİ KONTROL ETMESİ: Burada iki yaklaşım önemlidir. Öncelikle pozisyon. Erkeğin altta olduğu ve hareket etmediği pozisyon boşalmayı en çok geciktiren biçimdir. Bu pozisyonda erkek sırtüstü yatar, kaslarını tamamen gevşetir, sıkmaz, kadın ise üstte kalır ve çok yavaş olarak, fazla sıkmadan ve uyarıcı hareketlerde bulunmadan ilişkiyi sürdürür. İkinci olarak kontrol iradesinin geliştirilmesidir. Boşalmaya yakın süreçte dikkatin başka yöne yöneltilmesi faydalı olur. Özellikle kadının cinsel arzu uyandıracak bölgelerinden kaçınılması gerekir. Ayrıca arzuyu artıran hareketlerden de kaçınılmalıdır. Örneğin bazı erkekler kadının bazı bölgelerine dokunduklarında ya da baktıklarında çok fazla uyarıldıklarını belirtirler. İşte bu durumda bu hareketlerin yapılmaması ve başka, daha az uyarıcı pozisyonlara geçilmesi önemlidir.

    2. MASTERS VE JOHNSON MANEVRASI: Masters ve Johnson tarafından geliştirilmiştir. Erkeğin iyice uyarılması ve boşalmadan hemen önce penisin sıkılarak, boşalma refleksinin baskılanması esasına dayanır. Burada dikkatin başka yöne çevrilmesi değil tam aksine cinsel arzunun arttırılması yönünde uyarılması önemlidir. Kısa sürede uyarılma eşiğine gelinir ve tam bu sırada penis el ile sıkılır. Böylece erkek gerçek bir ilişkide ne kadar uyarılma ile boşalma durumuna gelebileceğini de öğrenmiş olur.

    3. BAŞLA-KES (START-STOP) UYGULAMASI: Cinsel uyarım eşiğinin öğrenilmesi için benzer bir manevradır. Cinsel ilişki sırasında erkek boşalacağını hissettiği zaman eşini uyararak ilişkiyi sonlandırır. Boşalma hissi geçtikten sonra tekrar ilişkiye devam edilir. 3 kez denendikten sonra normal boşalmaya izin verilir.

    4. İLAÇ TEDAVİSİ: Hekimler yardımıyla bu soruna ilişkin antidepresanlar erken boşalma sorunlarını çözebilmektedir

  • Minik Bedenime Dokunma

    Minik Bedenime Dokunma

    Konunun başlığından da anlaşılacağı gibi yakın zamanda kaybettiğimiz minik eylüllerimiz ve leylalarımız. Henüz büyümediler ama dünyanın karanlık yüzünü görmüş oldular. Onlara kıyanlar, ne tür istismarda karşı karşıya kaldıklarıyla alakalı durumu ancak olayın aydınlatılmasıyla söz konusu olacağını düşünmekteyim. Yaşanılan istismar vakalarında toplumu derinden yaralayarak sosyo-kültürel deformasyona sebebiyet vermektedir. Geçenlerde okuduğum bir cümle bu durumu net ifade etti. Çocukları gördüğümüz zaman sevmek, şirinlik yapmak gibi sevimliliklerimiz vardı bu olaylarla bunları da elimizden aldınız diye. Masum kalabilmek ne zor bu dünyada desek yanılmış olmayız herhalde.

    Söz konusu istismarın tanımını yapacak olursak bedenine ve o bedenine sahip ruha yapılan bir saldırı olarak nitelendirebiliriz.

    Çocuk istismarlarını biz üç grupta toplayabiliriz:

    1- Cinsel İstismar: Cinsel istismar sık rastlanan istismarlardan biridir ve genelde yıllarca etkisi altında kalabilmekte ve gizli tutulmaktadır. Yapılan istatistikî veriler kesin olmamakla beraber %10-%15 civarındadır.

    Cinsel istismara uğramış bireylerde cinsel ilişkiye anormal şekilde ilgi gösterme veya tam tersi olarak ilgisiz olma, uyku problemleri(kabus görme, sıçrayarak uyanma),depresyon veya depresif semptomlar gösterme, aile bireylerinden, akrabalarından veya yakın arkadaşlarından uzaklaşma, okula girmek istememe, öfke kontrolünün denetimsiz olması(saldırgan, aşırı öfkeli vs.),yazdığı cümlelerde veya çizdiği resimlerde cinselliği barındıran şekillerin olması gibi belirtiler gözlemlenmektedir.

    2- Fiziksel İstismar: Yaşı itibariyle 18’e kadar olan çocuklarda anne, baba, akraba veya bakmakla yükümlü olduğu kişilerce elle, nesnelerle vurarak veya iterek, çekiştirerek vs gibi çocuğun gelişmesini engelleyen davranışlara fiziksel istismar denmektedir.

    Yapılan araştırmalara göre fiziksel şiddete maruz kalmış çocuklarda birçok psikiyatrik hastalara rastlamak mümkündür. Kişiler arası ilişkilerde problemler, maddeyi kötü kullanma gibi hastalıklarda eşlik edebilir.

    Fiziksel istismara maruz kalmış çocuklarda işlevsellikte bozulmalar görülmektedir. Sosyal ilişkilerinde bozulmalar, ilişki kurmakta zorluk çekme ve çatışmalar yaşamakta ve duygusal yoğunluğunun az öfke ve istismar içeren davranışlar sergileyebilmektedir. Ayrıca bilişsel yeteneklerinde azalma ve okul başarısının azaldığı da gözlemlenmektedir. Çocuk okula gitmek istememesi, notlarındaki düşüş, arkadaşlarıyla vakit geçirememe gibi sorunlar da eşlik etmektedir. İstismara uğramış bir çocuk intihar düşüncesi veya eğiliminin yüksek oranda olduğu bilgisine de rastlanmaktadır.

    3-Duygusal İstismar: Duygusal istismara uğramış bireylerin istismara uğradığının anlaşılması ve yasal olarak kanıtlanması oldukça güçtür. Çevresindeki bireylerce kişilik bütünlüğünü zedeleyici duygusal girişimler çocuğun istismara uğradığı yönünde düşüncelerimizi güçlendirmektedir.

    Duygusal istismara maruz kalmış çocuklar genellikle altı-sekiz yaş arası çocuklarda görülmekte ve ergenliğe kadar devam etmektedir. Çocuk özgüven eksikliği, kendisini ifade etmede güçlük gibi davranışsal belirtiler gözlemlenmektedir.

    Geleceğimiz olan çocuklarımız sahip çıkmak ve onun ruh sağlığını gözetmek hem toplumi hem de vicdani sorumluluğumuzdandır. Bireyler olarak hassasiyetle yaklaşılmalı, adli mercilere bildirilmeli ve ruh sağlığı uzmanlarından destek alınmalıdır.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Hayatımızın birçok alanlarında sınavlara tabi tutulmaktadır. Bu sınavlar yaşantımız boyunca önem taşında da var önem taşımayan da. Gel gelelim sınava girecek öğrenciler için farklı boyutlara ulaşabiliyor. Kimileri normal kaygı yaşarken kimileri ise beklendiği performansı gösteremediği için sınavdan farklı sonuçlar alabiliyor. İlk önce kaygının ne demek olduğunu ve sınav kaygısının neler olduğuyla alakalı birkaç detay paylaşmak isterim.

    Kaygı, kişinin bir uyaranla karşı karşıya kaldığında yaşadığı, bedensel, duygusal ve zihinsel değişimlerle kendini gösteren bir uyarılmışlık durumudur.

    Dünyaya geldiğimiz anda bir öğrenme süreci içine gireriz ve bu süreç yaşamımızın sonuna dek devam eder. Öğrenme, kişinin yaşamını sürdürebilmesi ve süregelen yaşamdan doyum alması için gerekli tüm bilgi, eylem ve becerilerin kazanılması sürecidir. Öğrenilenler, kişinin birikimini (potansiyelini) oluştururken, öğrenilenlerin belli bir amaca yönelik kullanılması da performansı ortaya koyar. Başka bir deyişle performans, kişinin akıl, duygu ve davranış düzeyinde daha önceden kazanmış olduklarının, belli bir durum ve belli bir zaman kesitinde, eylemsel olarak ortaya konulan şeklidir. İnsanın performansının en iyi olduğu durum, onun o alanda var olan potansiyelinin tümünü eyleme dönüştürebildiği durumdur. Ancak çeşitli iç ve dış etkenler nedeniyle gerçek potansiyelin performansa dönüşmesi zaman zaman güçleşir. Bu etkenlerden biri yüksek kaygıdır.

    Sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıya sınav kaygısı denir. Sınav kaygısını iki boyutta ele alabiliriz. Bunlar endişe ve yoğun duygulanım. Endişe performansa yönelik zihinsel bir süreçtir. Sınav sonucuna ilişkin olumsuz düşünce, inanç ve beklentilerden oluşur. Yoğun Duygulanım kaygının yarattığı fizyolojik uyarım sonucu bedenden gelen ve bedenin olağan işleyiş dengesi dışına çıktığı mesajını veren sinyallerdir.

    Sınav kaygısı yaşayan kişilerin, kaygının endişe ve duygulanım boyutlarını nasıl dile getirdiklerini gösteren cümleleri de sizinle paylaşmak isterim.Bu sınavda başarılı olamayacağım.” “Bu sınav sonunda her şey berbat olacak.” “Sınıftaki herkes benden daha zeki.“Bu sınavda başarısız olursam not durumumu bir daha asla düzeltemem.” Yoğun duygulanım cümleleri ise, “Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyor.” “O kadar gerginim ki midem altüst olmuş durumda.” “Çok perişan bir durumdayım.” “Bu sınava gireceğim için paniğe kapıldım, elim ayağım birbirine dolaşıyor.” “Hiçbir şey bilmiyorum ve hatırlamıyorum.” “Gözüm kararıyor, midem bulanıyor, soğuk soğuk terliyorum.”

    Kişinin sınav kaygısı yaşadığı nasıl anlaşılır?

    Öğrencinin başarısında belirgin bir düşüş gözlenir. Ders çalışmayı erteleme, sınav ve hazırlığı hakkında konuşmayı reddetme vardır. Soru sorulmasından rahatsız olurlar. Dikkat dağınıklığı, odaklanamama, Fiziksel yakınmalarda dikkat çeken bir artış (karın ağrısı, mide bulantısı, terleme, uyku düzensizliği, iştahsızlık ya da tersine aşırı yeme, genel mutsuz bir ruh hali vb.), çok çalışılmasına karşın performans düşüklüğü kaygının varlığını gösterir.

    Sınav kaygısı yaşayan çocuklarda etkileri nasıldır?

    Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama, enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Öğrenciyi farkında olmadan kendi davranışını denetleyemez hale getirir.

  • Terapi

    Terapi

    Günümüzde yaşamımızı idame ettirirken çeşitli uyaranlarla karşı karşıya kalmaktayız. Bazen bu uyaranlara karşı olumlu tepkiler verirken, bazılarına ise olumsuz tepkiler verebilmekteyiz. Bireylerin kişilik yapılarına, sosyal yaşantılarına, yetiştirildiği aile ortamına vs. gibi durumlarda değişkenlik gösterebilmektedir. Terapi ışığı altında konuşursak eğer, bireylerin gelecekte yaşadığı olaylar ve şimdiki yaşadığı olayların kişideki uyandırdığı, etkilediği olayları nötr bir şekilde dinlemek ve analiz etmektir. Tabi bu aşamada bir çok terapi modelleri de olmasına karşı terapiyi yapan kişinin de bu alandaki yetkinliği bu aşamada önemlidir. Terapi sürecinin en önemli amacı yaşadığınız zorluklara karşı iç görü kazanmanız, düşünce ve duygularınızda değişiklik meydana getirmeniz, bu değişiklikleri hayata geçirebilmek için ihtiyacınız olan motivasyonu ve değişim için uygun yolları belirlemektir.

    Bütün bireyler aslına bakarsanız kendilerini dinlesin, anlasın ister. Bireyi dinleyen terapist, hayatına müdahale etme veya karar vermek gibi müdahaleler yerine kişinin kendi yaşamı hakkındaki kararlarının verilmesine yardımcı olmak en sağlıklı olanıdır. Bireyin yaşadığı olay hakkında hak vermek, eleştirmek, yargılamak vs gibi davranışlar sergilemek terapistin yapacağı iş değildir. Aksine yaşadığı olay neticesinde neler hissettiği, nasıl tepkiler verdiğinin bağımsız bir şekilde ele alarak değerlendirmeler yapmak ve uygun bulduğu terapi modelini uygulayarak danışana/hastaya yardımcı olmak önem arz etmektedir. Terapist ya da psikoloğun elinde sihirli bir değnek olmadığını bilmemizde fayda vardır çünkü terapi bir süreç ve süreklilik ister. Bireylerin bu manada sabırsızlıklarını da görmezden gelmemek gerekmekteyiz, yaşadığı duygudurumu kişide sabırsızlıklar getirebilir. Fakat bu sabırsızlıkları fırsat bilerek işin ehli olmayan, insan psikopatolojisinden pek haber olan kişilerin vadettiklerine inanmamakta ve güvenmemek gerekmektedir. Ancak ruh sağlığı uzmanlarının gerekli eğitim ve süpervizyon süreçlerinden geçerek danışana/hastaya terapi vermesi daha sağlıklıdır.

    Terapiden beklentimiz destek almak istediğiniz konuya ve kişisel durumunuza göre terapi kısa süreli ya da uzun süreli olarak uygulanabilir. Terapist görüşmeleri genellikle haftada bir kez, yarım saat-kırkbeş dakika olarak gerçekleştirilir ancak kişisel ihtiyaçlara ve terapistinizin yönlendirmelerine göre görüşme araları sıklaştırılabilir ya da uzatılabilir. İlk görüşmede amaç psikoterapistin sizi tanıması ve en verimli tedavi yöntemine karar verilmesi olacaktır. Terapi görüşmelerinde kendinizi güvende ve anlaşılıyor hissetmeniz son derece önemlidir. Bu nedenle terapistinizi seçerken hangi özelliklerin sizi daha rahat hissettireceğine karar vermenizde fayda olacaktır.

    Son olarak da terapi modellerinden bahsederek konuya açıklık getireyim. Terapistin çalıştığı ekollere göre de terapi modelleri değişkenlik göstermektedir. En sık kullanılan bilişsel ve davranışçı terapi, psikodinamik psikoterapi, aile terapisi, çift terapisi, kişilerarası terapi, sanat terapisi, oyun terapisi gibi birçok terapi modelleriyle bireyin yaşam kalitesini arttırmaya yönelik çalışılabilmektedir.