Kategori: Psikoloji

  • Nasıl Bir Anne Babasınız?

    Nasıl Bir Anne Babasınız?

    Toplumsal alışkanlıklarımız gereği, çocuklarımız genelde koruyucu aile yapıları içinde büyütülür. Anneler çocukları için her şeyi yapar, her hatalarını telafi eder, her başı sıkıştığında bir çözüm yolu bulur. Yeter ki çocukları ders çalışsın, başka hiçbir şeyle ilgilenerek yorulmasın. Koruyucu aile yapısı, çocuğuna herhangi bir sorumluluk yüklemeye kıyamayacaktır. Zaten ebeveynlerde çocuklarının her türlü ihtiyacı ile ilgilenerek çözüm olmayı kendilerine görev atfetmişlerdir.

    Çocukların görevi ya da sorumluluğu ise ders çalışmaktır. Ama onu da çocuk bütün bunlardan sonra ya sahiplenir ya da sahiplenmez. Çünkü onda da zaten anneler çocukların yerine ödevleri varsa telaşlanır, sınavları varsa kaygılanırlar. Eh çocuğa da yapacak çok fazla bir şey kalmaz. Birisi varken bir diğer kişinin daha çabalamasına gerek yoktur. Bir kişi yetiyordur da artıyordur bile ve böylelikle çocuklar tam olarak hiçbir sorumluluk almadan büyümüş olurlar.

    Hatta sorumluluk almadıkları gibi birde yaptıkları hataların suçunu da üstlerine almamak gibi bir alışkanlıkları vardır. Bu da yine çocukluktan beri verilen bir şeydir ve sonra çocuk büyür. Böylece suçu kendinde aramayan, suça sebep olan etkenleri dışarıda arayan, hep karşı tarafa yüklemeler yapan, düşünmeden hareket eden, yaptığı davranışların sonucunu görmeyen, her zaman payına düşen sorumluluktan kaçan, sanki olanlar onun problemi ya da sorumluluğunda değilmiş gibi davranan kişiler çıkar ortaya.

    Bu durum ergenlik dönemi ile beraber daha da netleşir ve bir problem olarak artık karşımıza çıkmaya başlar. Ergenlik döneminde ben merkezcilik ön plandadır. Ergen kendini tüm olayların merkezinde görür. Ergenlikte hep “BEN” vardır. Düşünmeden hareket eder. Zaten kafası karışık olan ergen olayların sonuçlarını önceden kestiremeyebilir. Tabii işte bu noktada nasıl yetiştirildiği de önem kazanır. Evde sürekli pohpohlanarak, el üstünde tutularak, hiçbir sorumluluk verilmeden, her istediği yapılarak büyüyen çocuk ergenlik döneminin de doğal özellikleri ile tüm dış dünyayı kendine karşıymış gibi görmeye başlar. Arkadaşları ile sürekli sorun yaşar. Öğretmenleri ile sürekli arası açıktır. Kendi hatalarını asla görmez, sürekli karşı tarafı suçlar. Kural tanımaz. Hep onun istediği yapılsın ister. Hep kendi söylediklerinin doğruluğuna inanır.

    Tabii bu durumda aile de objektif olamıyorsa ve hala koruyucu aile tutumunda ise çocuklarının her söylediklerini kesinkes doğru olarak kabul eder, o da göremez aynı aile tutumuyla yetişmiştir ve çoğu zaman kendine eleştirel bakmayı beceremez. Olayları araştırma gereği duymaz.

    Çoğu zaman oluyor bunlara benzer olaylar. Çocuk evde o kadar şımartılmış her istediği yapılmıştır ki; dışarıda çok kolay hayal kırıklığına uğrar. Çünkü evdeki gibi dışarıda herkes onu mutlu etmek için çabalamaz ve hatalarını hoş görmez. Ama çocuk evde buna o kadar alışmıştır ki normalin bu olduğunu sanır, ya hayal kırıklığı ile içine kapanır ya da oda karşı tarafa zıt gitmeye başlar.

    Böyle davranarak çocuklarımız yerine onların problemlerini çözmüş onlara kendilerini geliştirme fırsatı vermemiş oluyoruz. Biz onların yerine problemlerini hem çözeriz ve hem de şikâyet ederiz. Hiçbir problemini çözemiyor, sonuçları göremiyor diye. Fırsat vermeyiz ki çocukluktan beri. Okulda ister arkadaşları ile ister öğretmenleri ile olsun karşılaştıkları problemde hemen okula koşarız. Onun yerine problemi halletmeye uğraşırız. Sonra da niye bu çocuk karşılaştığı problemleri çözemiyor kendi başına karar veremiyor deriz.

    Sonuç olarak birilerini suçlamak, eleştirmek çok kolaydır. Zor olan ise kendimizi eleştirebilmektir. Hatalarımızı görebilmektir. Her olayda üstümüze düşen payı kabullenebilmemizdir. İşte budur insanı olgunlaştıran. Eğer bunu yapabilirsek sağlıklı bir kişi oluruz ve çevremizle uyum içinde yaşarız. İşte budur bize çok şey kazandıran; bizi geliştiren.Çocuklarımızın da böyle olmasını istiyorsak değişime kendimizden başlamalıyız.Eğer biz olgun davranırsak onlara iyi birer model olabiliriz.

  • Psikolojik Danışmanlar Herşeyin Çaresi midir?

    Psikolojik Danışmanlar Herşeyin Çaresi midir?

    Kesinlikle hayır. Hayat psikoloji kitaplarının dışındadır ve Psikolojik Danışmanların yardım alanları da sınırlıdır. Çare, psikolojik yardım talep eden bireyin değişim ve gelişim isteğiyle sınırlıdır.

    Sürekli sızlanmak; değişmek veya sorunlara çözüm üretmek (uygulamaya geçirmek) adına hiçbir şey yapmamak zaten başlı başına bir sorundur.

    Bu nedenle Psikolojik Danışmanla iletişime girmeden önce “değişime ne kadar hazırım“ sorusunu da kendinize sormanız gerekiyor.      

    Sihirli sözcükler veya her şeyi güzelleştirecek reçeteler yoktur. Önemli olanlar, kendimizle yüzleşebilmek, nasıl daha mutlu olabilirim sorusuna yanıt aramak, başkalarını ve kendimizi daha özgür kılmak için hayatı ve insanları olduğu gibi kabul etmektir.

    Çatlak Kova

    Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patrona ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde patronun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

    İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş.”Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum.”

    “Neden?” diye sormuş sucu. “Niye utanç duyuyorsun?”

    Kova cevap vermiş: “Çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. Benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun.”

    Sucu şöyle demiş: “Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.”

    Gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş.

    Sucu kovaya sormuş:

    “Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı.”

    Hepimizin kendimize özgü kusurları vardır. Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Allahın büyük planında hiçbir şey ziyan edilemez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin…

    Kusurlarınızda gerçek gücünüzü bulduğunuzu bilirseniz eğer, siz de güzelliklere sebep olabilirsiniz.

  • Şiddetin Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Şiddetin Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Gerek dünyada gerekse ülkemizde birçok araştırma yapılmıştır, şiddetin çocuk ruh sağlığına etkisi üzerine. Yapılan araştırmaların sonucunda birçok ilginç sonuca rastlamak olası. Araştırmalardan çıkan en önemli sonuç herkesin hemfikir olduğu “evet şiddet kesinlikle olumsuz bir davranış şeklidir, hele hele çocuğa yapılan şiddet affedilemez yanlış bir davranıştır”. Yine araştırmalardan çıkan bir diğer önemli sonuçta şiddet ile karşılaşan kimselerin özellikle çocukların kişilik yapılarında ve duygusal dünyalarında ciddi çöküntüler oluştuğu gerçeği ile karşı karşıya kalmaktayız. Şimdi sıkı durun; bütün bu olumsuzluklara yol açtığının bilinmesine rağmen toplumumuzda gerek çocuğa gerekse kadına karşı şiddetin küçümsenmeyecek bir boyutta olduğu gerçeği de maalesef çok açık bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

    Şiddet bilindiği üzere fiziksel olarak güçlü olanın güçsüz olana karşı uyguladığı yabani bir davranış şeklidir. Bu sebepten dolayıdır ki genel de şiddete maruz kalanlar çocuklar ve kadınlardır. Şu kesinlikle göz ardı edilmemelidir ki her nerede olursa olsun her ne sebeple olursa olsun şiddet kesinlikle savunulamaz yabani bir davranış şeklidir ve hiçbir şekilde meşruluğu yoktur. Şiddet öğrenilmiş bir davranış şeklidir. Yani şiddet model alınmış bir davranış şeklidir. Babasının dövdüğü çocuğun veya annesinin dayak yediğini gören bir çocuğun bunu yaşamayan bir çocuğa göre ileriki yaşantısında şiddete başvurma oranı daha fazla olacaktır. Unutmamalıyız ki biz çocuklarımıza nasıl davranıyorsak, çocuklarımız da davranış olarak bizden onları öğrenecektir.

    Hemen akıllara şöyle bir soru geliyor: Şiddeti önlemek için ne yapabiliriz? Eğitim ve kültür şiddetin önlenmesinde etkin bir rol oynar mı? Evet, kesinlikle evet şiddetin önlenmesinde en önemli faktör eğitim ve kültürdür. Yukarıda sonuçlarından bahsettiğim araştırma gösteriyor ki, eğitim ve kültürün hâkim olduğu bireylerde karşısındaki kendinden daha güçsüz olan bireye şiddet uygulaması daha az görülen bir davranış biçimidir. Bunun sebebi de çok basittir eğitim ve kültürün hâkim olduğu bireyler problemlerin çözümünde farklı yöntemler geliştirmiş olan kimselerdir. Bu insanlar problemlerinin çözümünde daha çok iletişimi kullanmaktadırlar bu da şiddetin engellenmesinde önemli roller üstlenmektedir.

    Anne ve babası tarafından şiddet uygulanarak terbiye edilemeye çalışılan çocukların, büyüyüp evlendiklerinde kendi eşlerine ve çocuklarına şiddet uyguladıklarını birçok kere görmüşüzdür. Bu çocukların geçmişleri incelendiğinde yukarıda da değindiğimiz gibi şiddete meyilli olduklarını ve bu durumu da model alma yoluyla edindiklerini rahatça söyleyebiliriz. Eğer şiddet ortamı varsa bu tüm toplumu çok ciddi biçimde etkiler. Şiddet toplumda korkuya, insanlar arası güvensizliğe, içine kapanmaya, sosyal hayattan uzaklaşmaya neden olur. Buna toplumun şiddet olaylarına duyarsızlığı, boş  vermişliğinin de eklenmesiyle çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Televizyonlarda şiddet içeren görüntüleri izleyen çocuklar ve gençler, adeta kahramanlaştırılan kişilerle kendilerini özdeşleştirirler. Şiddet konusunda en önemli nedenlerden biri aile içindeki uyumsuzluklar, anne babadan biri ya da ikisinin de olmaması, anne babanın alkol, madde bağımlılığı, kavgaları, birbirine saygı göstermemeleri, çocukların ilgi, sevgiden yoksun büyümeleridir. Çocukluğunda anne babası tarafından şiddet uygulanarak terbiye edilmeye çalışılan çocuklar, büyüyüp evlendiklerinde kendi eşlerine ve çocuklarına şiddet uygulamaktadır.

    Şiddeti körükleyen bir başka araç da bilgisayar oyunları ve internet olduğunu unutmamak gerekmektedir. Erkek çocukları daha fazla olmak üzere şiddet içeren savaşlı, kavgalı bazen garip yaratıklarla dolu, oldukça canlı ölüm, boğuşma, kan, yaralama görüntülerinin ve bolca silahın bulunduğu oyunları, kahramanın yerine kendisini koyarak ve sanki oyunun içinde bizzat öldürüyor, yaralıyor, yok ediyor gibi canlı biçimde yaşayarak oynamakta, bazen bu oyunlar uzun saatlerini almaktadır. Böylece şiddete, ölüme, kana alışkanlık gelişmekte, tüm bunları olağan, normal şeylermiş gibi algılamaya başlamaktadır.

    Kendisini güvencede hissedebilmesi ve diğerlerine güvenebilmesi için, her çocuğun anne-babasıyla güçlü, sevecen bir ilişki kurabilmesi gerekir. Kendisine sevgi ve ilgi gösteren bir yetişkinle böyle bir bağ kuramayan bir çocuğun, düşmanlık duyguları içinde gelişmesi ve “zor” bir genç olması ihtimali vardır. Kendileriyle çok küçük yaşlardayken ilgilenilmiş çocuklar arasında, “sorunlu davranışları” olan gençlere daha az sayıda rastlanmaktadır. Bir çocuğa her zaman sevgi gösterebilmek hiç de kolay bir şey değildir. Eğer çocuğunuzu idare etme konusunda herkesinkinden daha farklı güçlükler yaşıyor ve çok zorlanıyorsanız, bu durumda bir Psikolojik Danışmana başvurabilirsiniz. Böylelikle, çocuk yetiştirme konusunda bilimsel kanıtlara dayalı bazı yöntemler hakkında bilgiler edinebilirsiniz. Çocukların kendi akıllarının olduğunu unutmamak çok önemlidir. Çocuklarınızın giderek artan bağımsızlık ihtiyaçları ve bu ihtiyacı doyurmaya yönelik davranışları bazen sizleri kızdırabilir, engelleyebilir ya da hayal kırıklığına uğratabilir. Onlara herhangi bir tepki göstermeden önce, durumu çocuğunuzun bakış açısından değerlendirme konusunda göstereceğiniz istek, sizin de kendi duygularınızla baş etmenize ve daha sabırlı davranmanıza yardımcı olur. Çocuklarınıza öfke ve düşmanlık dolu sözler ve davranışlarla tepki vermekten kaçınmak için elinizden geleni yapın.

    Çocuklar genellikle taklit ederek öğrenirler. Ailelerinin değerleri, tutumları ve davranışlarının onlar üzerindeki etkisi büyüktür. Saygı, dürüstlük, ailemizden ve akrabalarımızdan gurur duymak gibi değerler, çocuklarımız için önemli bir güç ve güven kaynağı olabilirler. Çocuğunuzun olumsuz arkadaş baskısı altında olduğu, şiddetin yoğun rastlandığı bir ortamda yaşadığı  ya da davranış bozuklukları olan öğrencilerle aynı okullara gittiği durumlarda bu değerler özellikle önemlidir. Çocukların çoğu, bazen saldırganlaşıp bir başka insana vurabilirler. Bu tür şiddete yatkın davranışların olası tehlikeleri hakkında çocuklarınızla konuşurken kesin olun. Sorunlarını şiddete başvurmadan daha yapıcı yöntemlerle çözmüşse, onu bunun için takdir ettiğinizi hemen belirtin ve ödüllendirin. İyi davranışlarına daha fazla dikkat gösterilerek ve takdir edilerek, çocukların bu davranışlarını tekrar etmeleri ve sürdürmeleri sağlanabilir.

    Çocuklarınıza ceza vermek için onları itmek, kakmak, tokatlamak, vurmak ya da dayak atmak gibi davranışlar, onlara sorunlarını  iterek, kakarak, vurup, çarparak çözmenin uygun olacağı; ceza vermeleri gerektiğinde onların da benzer şekilde cezalar verebilecekleri mesajını  vermektedir. Fiziksel cezalar istenmeyen davranışları ancak belli bir süre için durdurabilmektedirler. Hatta çocukların  çok sert cezalara bile uyum yapabildiği bu nedenle de cezanın hiç  bir etkisi kalmadığı bilinmektedir. Oysaki fiziksel olamayan disiplin yöntemleri çocukların duygularıyla daha kolay başa çıkmalarına yardımcı olmakta; sorunlarını şiddet-dışı  yöntemlerle çözebilecekleri yolları öğretmektedir.

    Evdeki şiddet çocuklar için korkutucu ve zararlıdır. Çocukların korku duymadan, sevgi içinde yaşayabilecekleri güvenli bir eve ihtiyaçları  vardır. Evinde şiddete tanık olan çocukların, ileride mutlaka şiddet gösterecekleri söylenemese de karşılaştıkları sorunları  şiddete başvurarak çözmeye “yatkın” olacakları  söylenebilir. Evinizi şiddetten uzak, güvenli bir yer haline getirmek için elinizden geleni yapın ve kardeşler arasındaki şiddet içeren davranışları kesinlikle engelleyin. Anneler babalar arasındaki düşmanlık ve saldırganlık dolu kavgaların da çocukları çok korkutacağını ve onlar için kötü örnekler oluşturacağını  unutmayın. Bazen çocuklarınızın sokaklarda, okulda ya da evde şiddete maruz kalmasını engelleyemeyebilirsiniz. Bu durumlar olduğunda, yaşadıkları korku duygularıyla baş edebilmeleri için kendilerine yardım etmeniz gerekebilir.

    Televizyonda, sinemada ya da bilgisayar oyunlarında çok fazla şiddet izlemenin de çocuklarda saldırgan davranışlara yol açtığı  bilinmektedir. Bir ebeveyn olarak çocuğunuzun izlediği şiddet miktarını kontrol altında tutabilirsiniz.

    Şiddete karşı davranışlar sergiledikleri her ortamda çocuklarınızı destekleyin ve ödüllendirin. Arkadaşlarından birinin diğerine vurduğu, küfrettiği, tehdit ettiği durumlarda çocuğunuza sakin ama kesin sözcüklerle nasıl tepki gösterebileceklerini öğretin. Şiddete karşı durmanın ve direnç göstermenin, daha fazla cesaret gerektirdiğini anlatın. Çocuklarınızın farklı yörelerden, farklı aile yapılarından gelen kişilerle geçinmelerine, onları kabullenmelerine yardımcı olun. İnsanları sadece farklı oldukları için eleştirmenin ve etiketlemenin acı verici, incitici olduğunu öğretin ve kesinlikle bu tür davranışlara izin verilmeyeceğini anlamalarını sağlayın. Şiddeti başlatan ya da cesaretlendiren sözcükleri kullanmanın ya da şiddet dolu davranışları sessizce seyretmenin, yanlış ve zararlı olduğunu anlatın. Tehditlerin ve itip kakmanın şiddeti körükleyen davranışlar oldukları konusunda kendilerini uyarın.

    Dayak çoğunlukla, yetişkinin öfkesi sonucunda çocuğa uygulanır. Çocuğun yaptığı herhangi bir davranış, yetişkini öfkelendirir ve dayak gerçekleşir. Bazı anne babalar, dayağın çocuk eğitiminde gerekli olduğunu düşünürler. Çünkü onlar da kendi anne ve babalarından öyle görmüşlerdir. Çocuklarını dövdükleri için hiç rahatsızlık duymazlar. Bazı anne babalar da dövdükten bir süre sonra yaptıklarından pişmanlık duyar, çocuğa sarılır, öper hatta özür dilerler. Çocuk, canı yandığı, incitildiği için öfke duyar ama bunu ifade edemez; çünkü bunu ona yapan annesi babası ya da bir biçimde bağımlı olduğu bir başka yetişkindir. Onlara duyduğu sevgi ile onların ruhunda yarattığı hasarı birbiriyle uzlaştıramaz. Bunun sonucunda da öfkeyi kendine yöneltir. Çocuğun kendine duyduğu bu öfke, onun tüm yaşam alanlarına yayılır. Hissettiği olumsuz duygular, yaşama uyumunu zorlaştırır. Okulda, arkadaş ilişkilerinde sorunlar yaşamaya başlar. Bir eğitim aracı olarak kullanılan dayak, kısa bir süre için etkili olabilir. Dayak yediği andan itibaren kısa bir süre içinde çocuk istenmeyen davranışı yapmaz. Ancak, bir süre sonra çocuk, kendisini o davranışı yapmaya yönelten gereksinmeleri karşılanmadığından, yeniden aynı davranışta bulunur. Dayağın, uzun vadede çocuğa kazandırdığı hiçbir eğitici yanı yoktur. Hiç mi bir şey kazandırmaz? Kazandırır, dayağı, bir yöntem olarak o da kendi yaşamına katar. Daha sonra da öğrendiği bu yabani davranışı başka insanlar üzerinde kullanmaya kalkar maalesef.  

    Çocuk dayakla terbiye edilemez. Terbiye, uzun etkili bir eğitim verme, tutum ve davranış değiştirme biçimidir. Oysa dövülen çocuk için, annesindeki öfkenin dinmesi önemlidir, aynı davranışları sonra yine tekrarlayabilir. Pek çok ‘dayak arsızı’ denilen çocukların neden dövüldüklerine değil, dayağın sonucuna önem verdikleri görülür. 

    Dayağın çocuk eğitiminde hiçbir faydası yoktur. Birçok bilimsel çalışma bunu ortaya koymaktadır. Çocuklukta karşılaşılan dayağın olumsuz etkileri yaşamın her döneminde ortaya çıkmaktadır. Evlilik döneminde sıkça yaşanan dayak olaylarında da çocukluk döneminde maruz kalınan fiziksel şiddetin etkisi vardır. Çocuğun kendine güven duygusunu ciddi şekilde sarsan dayak olaylarının olumsuz etkileri, yaşamın her döneminde ortaya çıkmaktadır. Evlilikte yaşanan dayak olaylarında da çocuklukta karşılaşılan fiziksel şiddet etkili olmaktadır. Dayak yiyerek büyüyen birey, eşiyle karşılaştığı sorunların çözümünde dayak eğilimine girmektedir.

    Şiddet öğesinin yer aldığı görüntüler, sadece yetişkin değil , tüm yaş gruplarına yönelik programlarda yer almaktadır. Bu da şiddetin sıradanlaştırılması gibi çok tehlikeli bir olguyu beraberinde getirmektedir. Çocuk zihinsel süreçlerindeki özelliklerinden dolayı izlediklerini yetişkinler gibi algılayamamakta ve bu yüzden farklı etkilenmektedir. Çocuk izledikleri gerçek mi, hayal mi? Yetişkinler kadar kolay algılayamaz. Bazı çizgi filmlerde karakterler onca şiddetten sonra ayağa kalkabilmektedir. Yani orada uygulanan şiddetin zarar vermediği gibi bir algılama da söz konusu olabilmektedir. Çocuğun aşırı bir biçimde televizyon izlemesi, onu okumaktan, sinema ve tiyatroya gitmekten, hatta çoğu kez oyun oynamaktan bile yoksun bırakmaktadır. Çocuğun sosyal ilişkileri zayıflamakta ve içe kapalı bir hale gelebilmektedir. Mutlaka çocukların izlediği programlar çocuklar ve yetişkinlerle birlikte izlenmelidir. Böylece hem o program hakkında fikir sahibi olup çocuklara uygun olup olmadığına karar verilebilir, hem de programın ardından çocuklarla sohbet ederek o programdan çocukların neler kazandığı yada nasıl etkilendiği görülebilir. Eğer çocuklar şiddet içeren sahneleri izlemek durumunda kalırsa bu durumda çocuklara bu gibi davranışların insanları incittiğinden bahsedilmeli ve bir olayın şiddet kullanmadan nasıl çözebileceği hakkında düşünmeye sevk edilmeli. Televizyonu asla çocuklar için bir oyalama aracı olarak görmemek ve bu doğrultuda kullanmamak gerekmektedir.

    Şiddet kısa vadede tırnak yeme, ders başarısızlığı, sosyal uyumsuzluk, saldırganlık ve alt ıslatma şeklinde bazı sonuçlar doğururken asıl uzun vadede yarattığı problemler gözden kaçırırlmamalıdır. Şiddet gören çocuk ileriki yıllarda mutsuz bir birey olmaktadır, mutsuz bir evlilik yapma olasılığı yüksektir, suç işleme oranı oldukça yüksektir.

    Sonuç olarak; şiddet öğrenilmiş bir davranıştır ve her öğrenilen davranış istenildiği zaman değiştirilebilir. Anne-babalar şiddetin yaratabileceği sonuçlar hakkında bilgi sahibi olduklarında bu değişimi daha kolay sağlayacaklardır.

  • Parola Yaşam, İşareti Sorgulamak

    Parola Yaşam, İşareti Sorgulamak

    Kendinizi bireysel gelişim anlamında daha ileri noktalara taşımak istiyorsanız, bu süreç içinde kendinizi sorgularken, analiz ederken bu sorgulama ve analizin dozunu iyi ayarlamanız gerektiğini unutmayın, bu durumda yapılacak en önemli hata bu dozu ayarlayamamanız olacaktır bu da bir süre sonra rahatsızlık ve mutsuzluk yaratabilir dikkat…
     
    Egoyu devreden çıkarma gayretleri içinde edinilen deneyimler, değerler kolaylıkla gözden kaçırılabilmektedir. Geçmiş muhasebesi, günün değerlendirilmesi, yarının planlanması derken kişi bir anda suçluluk çukuruna düşebilmektedir. Bu durumdan dışarı çıkması da o kadar kolay olamayabilir. Buna çevrenin ve özellikle yakınların eski imaja tepkilerini de katarsak bireyin kendisinin kuvvetli olduğu yanları ile gurur duymasına izin verilmez. Zaten gelişmeye açık alanları üzerinde odaklanmış olan kişi için bu süreç çok zordur ve bunun üstüne kendisi dâhil herkes tarafından kişiliği çeşitli darbeler yiyebilir.

    Bu geçiş dönemi özgüveninizde düşüşe yol açabilir. Çok iyi bildiğiniz, deneyimli olduğunuz birçok konuda bile çekingen davranışlar göstermeniz doğaldır. Agresif olunmamalı ama pasif de olunmamalı. İşte bunun orta noktası olan kararlı, özgüvenli kişilik hem bireyi hem de çevreyi mutlu edebilen bir bakış açısı olabilir. Bu yapıda herkesin ortak çıkarı söz konusudur. Herkes aynı gemidedir. Şartları, emeği, başarıyı, başarısızlığı ortak paylaşır. Birey kendi öz benliğini, yetilerini, açık alanlarını inkâr etmeden bulunduğu ortamda var olmaya çalışır.

    Kişinin bireysel gelişim yolculuğu, daha çok kendi tarafından ortaya konan bir programdır. Bulunduğu noktadan yeterince memnun değilse birey değişim ve gelişim için birtakım programlar dizayn etmeye başlar. İşte bu noktada denge, azim, sabır çok önemlidir.

    Aşırı uçların her zaman zararlı olduğunu söylüyoruz. Tutkuya dönüşen hedefler diğer olgularla dengesizliğe yol açabileceğini unutmamalıyız. Her şeyin belli sınırlar içinde dengelenmesi gerekir. Bu düşünceye sıkı sıkıya bağlı olmalıyız. Birçok büyük başarının altında tutkular yatar diye düşünüyor olabiliriz belki de. Ama bedeli neler oluyor? İşte beni düşündüren bu. İdeali oynayan bir anne babanın çocuğu onların hiç de mükemmel yaratıklar olmadığını fark ettiği anda çeşitli psikolojik sorunlar yaşayabilir, hatta bu uç noktalardaki yapılara dönüşebilir. Tıpkı son zamanlarda çocukları tarafından öldürülen annelerde yaşadığımız acı ama kesinlikle çok ciddi dersler çıkarılması gereken olaylar gibi. Bilmem bu kaç anne babanın dikkatini çekti.

    Yaşamı sorgularken, analiz ederken, dengelere özen gösterebilmek çözümlerden biri olabilir. Basitçe var olabilmek için düşüncelerde, şuur altında karmaşadan uzak durmak da bir seçim. Yaşamda doğrular veya yanlışlar yok seçimler, sonuçlar ve bedeller var.

    Ruhunuzun, düşüncelerinizin, yaptıklarınızın, söylediklerinizin, hissettiklerinizin, davranışlarınızın ve dolayısıyla da yaşadıklarımızın hep dengede olduğu bir yaşam dilerim.

  • Okul Korkusu ve Başarısızlığı

    Okul Korkusu ve Başarısızlığı

    Okula başlama çağı tüm anne-babalar ve çocuklar için heyecan verici bir dönemdir. Okul hayatı boyunca çocuklar bireysel ve sosyal gelişim süreçlerinin en önemli basamaklarını tamamlarlar.

    Özellikle ilkokula başlama döneminde bazı çocuklar anne-babadan ayrılmakta zorlanabilirler, ya da okula devam konusunda hiçbir sorun yaşamayan bir çocuk bir anda okula gitmemek için bazı biyopsikososyal tepkiler gösterebilir.

    Okul reddi kavramı okul çağındaki bir çocuğun okula gitmeye karşı gösterdiği endişeli tepkiler olarak tanımlanabilir. Okul reddi üç farklı durumda ortaya çıkabilir; ilk okula yeni başlayan çocukların anne-babalarından ayrılmaktan dolayı duydukları endişe durumudur. Genellikle kısa bir süre sonunda çocuğun uyum sağlaması beklenir. İkinci durum ise çocuğun okul ortamında rahatsız eden ya da korkutan bir durumdan dolayı okula gitmek istememesidir. Örneğin arkadaşları tarafından zarar gören bir çocuğun okula gitmekten korkması olağandır. Üçüncüde ise aileden ayrılma endişesinin yoğun olarak yaşandığı durumlar gözlemlenmektedir. Çocuk evden ve anne-babasından ayrılma durumunda yoğun stres yaşadığı için okula gitmeyi reddedebilir.

    Okul reddi çocuk, aile ve okul çalışanları için ciddi bir problem oluşturur. Okula gitmeyi reddetmek, kısa ve uzun dönemde çocuğun sosyal, duygusal ve akademik gelişimi üzerinde olumsuz etkilere neden olabilir.

    Yeni okula başlayan 5–6 dönemindeki çocuklar için anne-babalarından ayrılmak, yeni bir sosyal ortama uyum sağlamak, sosyal ilişkiler kurmak zorlu bir süreçtir. Bu dönemde anne-baba tarafından aşırı korunan, kural ve sınırlamalar öğretilmeyen, duygusal olarak yaşının olgunluğuna sahip olmayan çocuklar diğer yaşıtlarına göre daha fazla zorlanmaktadırlar. Ancak bazı durumlarda çocuk okula başlamak için gerekli olgunluğa ve becerilere sahip olsa da okul reddi sorunu ortaya çıkabilmektedir. Okul reddinin ortaya çıkma nedenlerinin çocuğun kişilik özellikleri, aile ortamı ya da okul ortamı ile ilgili etkenlerle ilişkili olduğu belirlenmektedir.

    Bu nedenle anne-baba okul reddi ile karşılaştığında çocuğu endişelendiren ve rahatsız eden sorunun kaynağını dikkatlice araştırmalıdır. Okuldaki öğretmenleri ve uzmanların desteği ile sorun mümkün olan en kısa sürede ve mümkünse okula devamsızlığa en az düzeyde izin vererek çözülmeye çalışılmalıdır. Süreç uzarsa mutlaka bir uzman yardımına başvurmaktan ve profesyonel yardım almaktan kaçınılmamalıdır.

    Okula gitmek istememenin nedenlerini araştırmak için anne-baba olarak sınıf öğretmeninden ve okul danışmanından yardım almanız önemlidir. Çocuğunuz için birlikte, iş birliği içinde çalışmak en etkili çözüm yolu olacaktır. Sorunun ne olduğunu anlamak için çocuğunuzu dinleyin. Onu endişelendiren, üzen, korkutan şeyin ne olduğunu size anlatması için onu cesaretlendirin.

    Okul reddi ile baş etmede en önemli maddelerden biri öncellikle çocuğun okula devam etmesini sağlamaktır. Fiziksel olarak kontrolleri yapıldıktan sonra doktor aksini önermediği takdirde anne-baba çocuğu okula göndermelidir.

    Çocuğun kendisini endişelendiren durum ya da durumlar hakkında konuşmasına fırsat vermek, sorunun nedenlerini anlamaya çalışmak doğru çözümü bulmak için gereklidir.

    Uzun süreli ve şiddetli okul reddi durumlarında profesyonel yardım için aile bir Psikolojik Danışmana başvurmalıdır.

    Sorun çocuk ve aile için ne kadar zorlayıcı olursa olsun, sabırlı yaklaşıp okul reddine neden olan etkenlerin doğru tespit edilmesi ve bunların düzenlenmesi için çaba harcanmalıdır.

  • İkinci Evliliklerde Araştırmaların Dili

    İkinci Evliliklerde Araştırmaların Dili

    İkinci kez evliliklere birçok insan kuşkulu gözlerle bakar; ancak boşanan birçok insan boşandıktan sonra hayatını tekrar tasarımlamak anlamında yepyeni bir ilişkiye başlama eğilimindedir.

    Bu dönemde insanlar birçok birliktelik yaşayabilirler ve sonrasında da bu birlikteliklerini yeni bir evlilikle sonuçlandırabilirler. İkinci evlilikler insanların yeni bir umutla girdikleri, olumlu yaşantıları yaşayabilecekleri, mutlu olacakları, aynı zamanda huzurlu bir aile ortamına ulaşabilecekleri hazzı giderme yoludur. İkinci evlilikler zaman zaman yalnızlıklarını gidermek amacıyla zaman zaman da hayatın sorumluluklarını bölüşebilmek anlamında ortaya çıkan bir durumdur.

    İKİNCİ EVLİLİKLERDE ARAŞTIRMALARIN DİLİ

    Bu konuyla ilgili o kadar çeşitli araştırmalar yapılmıştır ki bunlardan çıkan sonuçlarda oldukça açıklayıcıdır. Yapılan araştırmalar, boşanma suretiyle ayrılan kişilerin 3 ile 5 yıl sonra yeniden evlendiklerini ortaya koymaktadır. Erkeklerin yeniden evlenme oranı kadınlara göre daha fazla ve daha çabuktur. Birçok erkek ve kadın ilk evliliklerinde tecrübesiz olduklarından dolayı hatalar yaptıklarını ve bu hatalardan ders alarak artık gerçek sevgiye ve ortak güzel ilişkiye hazır olduklarını hissederler ve yeniden evlenirler ( Gestoff, 1975).

    İkinci evlilik ikinci bir hayata başlamak gibidir aslında; artık mantık ön plandadır ve birinci evliliklerden alınan derslerle daha sağlıklı bir evlilik yapma olasılığı yüksektir.

    Tabii ki ikinci evlilikler durup dururken olmamaktadır. Eşin ölümü ya da farklı nedenlerden dolayı boşanmadan dolayı aile birliği dağılmış olabilir. Bu aslında yukarıda da değindiğimiz gibi korkutucu bir süreç değildir ve eğer gerekiyorsa yaşanılması gereken bir süreçtir de. Yani bu doğal bir yaşam sürecidir.

    BOŞANDINIZ AMA HAYAT DEVAM EDİYOR

    Şu hiçbir zaman unutulmamalıdır ki hayat devam etmektedir, yaşam devam eden hayatın içinde bir tercihtir. İnsanlar ne kadar kötü bir evlilik tecrübesi yaşarlarsa yaşasınlar boşandıktan bir süre sonra ikinci evlilik düşüncesi ortaya çıkmaktadır. İşte bütün mesele burada odaklanmaktadır. Yaşanan ilk evlilik tecrübesi kötü ama ikinci evlilik hala isteniyor, bu konuda insanların birçok çekinceleri olmakla birlikte yine de ikinci evlilikler vardır ve daha da mutlu olmak amacıyla yapılır. İnsanlar ikinci evlilikten psikolojik olarak olumsuz etkilenecekleri konusunda bir takım önyargılar içerisinde olabilirler. Bu önyargıların bir kısmı eksik bilgi bazıları da yanlış inanışlardan kaynaklanabilmektedir.

    NELERE DİKKAT ETMELİ?      

    Eşlerin ikinci evliliklerinde dikkat etmeleri gereken önemli noktalar vardır. Geçmişin üzerine kesinlikle bir çizgi çekilmeli geçmişte yaşanan olumsuzluklardan ders çıkarılmalı ama asla geçmiş hatırlanmamalı hele hele karşılaştırma yapmak gibi bir yanlışa kesinlikle düşülmemeli. Geçmişten çıkarılan dersler bir bir uygulamaya konulmalı. Eğer çiftlerden birinin başından bir evlilik geçmiş diğeri hiç evlenmemişse ilk evliliğini yapan kişi evlendiği kişinin eski hayatının onun üzerindeki olumsuz etkilerini bilmeli ve davranışlarını buna göre şekillendirmelidirler.

    Biten evliliklerden bir ile üç yıl içinde yetişkinlerin çoğu yeni hayatlarına alışırlar ve duygusal dengeleri düzelir. Boşanmış kadınların üçte ikisi, erkeklerin de dörtte üçü tekrar evlenmektedir. Görüldüğü gibi boşanma yetişkinlerin evlilik kurumuna verdiği değeri değiştirmemekte, ikinci evliliklerin başarısı da çoğu zaman üvey anne, üvey baba ve çocuk ilişkisinin başarısına bağlı olmaktadır.

    YA ÇOCUKLARA BU DURUM NASIL AÇIKLANMALI?

    İkinci evlilikler tabii ki tozpembe olamamaktadır her zaman. En dikkat çekici tarafı, karşılaşılan en büyük sorunlardan biri de çocuklardan gelen tepkilerdir. Yeni bir beraberlik kurma aşamasında ki bireyler doğru bir yaklaşımla evleneceği kişiyi çocuğa kabullendirebilir. Burada asıl önemli olan doğru yaklaşımdır. Çocuklar yeni bir beraberliğe çok iyi hazırlanabilirler ve hiçbir detay göz ardı edilmeyebilir ve çocuk bu evliliğe pozitif bakabilir ancak buna rağmen bazı sorunların yaşanması olasıdır. Ebeveyni ölmüş olan çocukların dışında ki çocukların hayalinde uzunca bir süre anne babasının tekrar bir araya gelmesi hayali yatar. Bu karar çocuğun bu hayalini suya düşürür ki bu durumda da çocuk bazı aşırı tepkilerde bulunabilir. Gerek evlenen kişiler gerekse  çocuk, önceleri bazı zorluklar yaşayacaklardır. Özellikle ilk zamanlarda  çocuklardan yeni gelen ebeveyne anne ya da baba diye hitap etmesi istenmemelidir.

    Bireylerin ikinci evliliklerinde eş seçimlerinde çocuklarının sevebileceği ve kabul edeceği birini mi tercih etmelidirler konusunda kesin bir doğru olmadığından dolayı bu konuda yorum yapmak çok gerçekçi olmayacaktır. Ancak bu konu hakkında söylenecek şey şu olabilir eşlerin kendi aralarında mutlu olmaları çocuklara yansıyacaktır bu nedenledir ki önce bireylerin birbirleriyle iyi anlaşabilecekleri daha önemlidir. Eş seçimi çok karmaşık bir olay olup kişilerin eş seçiminde birçok faktör rol oynar, çocuklarla uyumlu kişi olup olmaması birçok faktörden sadece biri olabilir. Bu kesinlikle atlanılmaması gereken bir gerçektir.

    Eş seçiminde dikkat edilmesi gereken faktörlerden biri de beklentilere cevap alınıp alınamadığıdır, anne-babanın kendine uyan bir eş seçmesi, onunla mutlu ve kendi ile barışık olması en azından mutlu bir ebeveyne sahip olma açısından çocuğa dolaylı olarak olumlu yansır. Kendi içsel problemlerini çözmüş, iç barışı sağlamış, psikolojik olgunluğa erişmiş, mutlu huzurlu bir anne babanın şüphesiz çocuklarına katacağı çok önemli katkıları olacaktır.

  • Boşanma ve Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Boşanma ve Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Evlilik bir seçim olduğuna göre evliliği sonlandırmak da bir seçimdir. Eşler birbirleri ile iletişim kurmakta zorlandıklarında, paylaşım azaldığında, başka biri ile birlikteliğe karar verdiklerinde ya da farklı nedenlerden dolayı boşanmayı isteyebilir. Boşanma olayı, buna karar veren erişkinlerde bile psikolojik sorunlara yol açmakla beraber bu durum çocuklarda daha da karmaşık bir hale dönüşebilir.

    Pek çok kişinin evliliğini çocuklarını düşündüğü için sonlandırmak istemediğini biliyoruz. Bana göre; sürekli kavga gürültünün olduğu bir aile ortamında yaşamak çocukların gelişimlerini ve ruhsal durumunu daha da olumsuz etkileyebilir. Tabii ki her çatışmada ve olumsuz durumda boşanma olsun demek istemiyorum, ama hiçbir çıkar yol yoksa boşanmak kaçınılmazdır. Ancak bu olayı dramatize edip, işin içinden çıkılamaz bir hale dönüştürmemek gerekir.

    Eşler boşanma kararı aldıktan sonra bu durumu birlikte çocukları ile paylaşmalı. Zor olsa bile çocukların önünde sakin görünmeye ve kontrolü kaybetmemeye çalışmalıdır. Eğer eşler kendilerinden emin görünür ve tutarlı konuşurlarsa, çocuklar üzülseler bile durumu daha kolay kabul edeceklerdir.

    Şunu unutmamak gerek; eşler birbirinden boşanabilir, ancak çocuklarından boşanamazlar.

    Boşanmış anne babalara sahip olmak ya da boşanmış bir ailenin üyesi olmak kendi başına zararlı değildir. Önemli olan, aile üyeleri arasındaki ilişkilerin ve aile hayatının kalitesidir. Çocukların ayrılma ve boşanmaya gösterdikleri tepki büyük ölçüde eşlerin birbirlerine tepkilerine bağlıdır. Çocuğun en az zararla bu olayı atlatmasını sağlamak gerekir.

    Boşanma kararı alındıysa bu durumu çocuklardan saklamamak en doğru yoldur. Eşlerden biri hiçbir açıklama yapmadan evden ayrılırsa çocuk reddedildiğini ve istenmediğini düşünebilir ve her şeyin sorumlusu olarak kendini görebilir. Onlarla konuşurken eşinizle aranızdaki sorunlardan ve ayrılma kararınızdan onların sorumlu olmadıklarını belirtin. Çocukların önünde mutsuz görünmemeye ve kontrolünüzü kaybetmemeye çalışın. Sorulara açık ve net cevaplar vermeye ve birbirinizi suçlamamaya çalışın. Ayrıca istediği zaman evden ayrılan ebeveyni görebileceği belirtilmeli.

    Çocukların ruhsal olarak sağlıklı gelişebilmeleri ve insanlarla kalıcı ve sevgi dolu ilişkiler kurabilmeleri onların hayatlarındaki en önemli kişilere anne babalarına yakın olmalarına bağlıdır. Eşler boşanma döneminde öfke, kırgınlık, küçümsenme ve suçluluk duygularını bir arada yaşarlar, ancak çocukları bunlardan uzak tutmak gerekir.

    Boşanmalar o kadar yaygınlaştı ki, mutlu bir aile yaşamı olan çocuklar bile en yakın arkadaşlarının anne babası gibi, kendi anne babalarının da boşanacağı endişesini taşımaktadır.

    Çocuğunuza yardımcı olmak istiyorsanız, çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini paylaşmaya ve onu dinlemeye ve anlamaya çalışın. Ayrıca boşanma süreci başladığında onları mahkeme ortamından uzak tutmalı ve taraf tutmak zorunda bırakmamalısınız. Eşler çocukları ile ilgili kararlarda bir araya gelebilmeli. Çocuğunuzu eski eşinizi cezalandırmak için kullanmamalısınız.

    Çocuklarınıza davranışlarınızla ve sözel olarak onları çok sevdiğinizi belirtin.

  • “Hayır” Diyememenin Gündelik Yaşama Etkileri

    “Hayır” Diyememenin Gündelik Yaşama Etkileri

    Yaşamımız boyunca, başta yakın çevre ve daha sonra iletişim ağında olan diğer bireylerden talepler gelmektedir. Ancak talebin ne kadar karşılanmak istendiği, karşılanıp karşılanamayacağı, yanıtın “hayır” olması durumunda hangi sonuçlara katlanılması gerektiği ya da aksine “hayır” denildiği anda herhangi bir kaybın olup olmayacağı düşünceleri arasında birçok birey çelişki duymakta, yoğun kaygı duymaktadır. Gelen talep karşısında birey reddedeceği zaman, o kişiler tarafından;

    Reddedileceği,

    Kabul edilemeyeceği,

    O kişilerin sosyal ortamına alınamayacağı,

    Aralarındaki bağın zamanla azalıp, kopacağı gibi inançlara sahip olabilmektedirler.

    Bağın zaman içinde kopması, özellikle bağımlı yapıdaki kişiler için yoğun bir endişe kaynağıdır. Grup dinamiğine uyum sağlayamayacağı, sevilemeyeceği, kabul göremeyeceği gibi düşüncelere sahip bireyler hayır demeleri gerektiği yerde evet demeyi tercih etmektedirler.

    “Hayır” Diyememe Özelliği Nereden Gelmektedir?

    Çocukluk döneminde edinilen özellikler, rol-model alınan ebeveyn örüntüleri okul çağı ile birlikte diğer görülen otorite figürleri (anne ve babanın yerine geçen sınıf öğretmeni, anne baba kadar önemli olan yakın akrabalar, arkadaş grupları vb.) bireyin bir takım özellikleri edinmesine neden olmaktadır.  “Hayır” diyebilmek ise, öğrenilen ve öğretilebilen sosyal bir beceri olmasından, daha küçük yaşlarda bireyin öğrenildiği şekliyle tüm yaşam alanına nüfuz etmesine neden olmaktadır. Çocuğun özerklik duygusu ise kendiliğinden oluşmaktadır. Ancak anne-baba tutumları özerklik eğilimini engelleyici biçimde ise çocuk bağımsız olmak yerine bağımlı olmayı öğrenir. Çünkü bağımsızlaştığında anne ve babasının beklentilerinin aksine davrandığından onları kaybedeceği korkusunu taşımaktadır. Bu örüntü, çocuk, anne ve babasının beklentilerini karşıladığı zaman ödül yöntemi ile desteklenmiş, beklentiler karşılanmadığında ise cezalandırılma ile karşılaşılmışsa örüntü pekiştirilmiş olur.

    Adölesan (Ergenlik) dönemi ile birlikte, çocukken anne-babası ile kurduğu iletişimin benzerini diğer bireylerle kurmaya devam etmektedir. Diğer bir değişle, “hayır diyememe” daha da kemikleşmekte, kendi hoşnutsuzluğuna rağmen karşı tarafı hoşnut kılmak daha öne çıkmaktadır. Ergenlik dönemi ile birlikte gruba kabul edilme önem kazanmaktadır.  Arkadaş grubu tarafından kabul görme, sevilme, takdir edilme önemli olduğundan, karşı tarafın beklentilerini karşılama eylemi devam etmektedir. Hayır, yerine birey istememesine rağmen evet demeyi kolaylık olarak görmektedir. Hatta kimi bireylerde zararlı alışkanlıkların (sigara, alkol, madde kullanımı vb.) “hayır” diyememelerinden ötürü edindiklerini görmekteyiz. Daha sonraki dönemlerde ise maddi-manevi ödünler verildiği gözlenmektedir. Kimi yetişkin bireylerde “hayır” sözcünü direk söylemek yerine “dolaylı hayır” kullanımı görülmektedir. Karşı tarafın beklentilerinden farklı davranmamak adına danışanlar; bahaneler bularak, yalan söyleyerek “hayır” yanıtı verdiklerini seanslar içersinde terapistlerine aktarmaktadırlar. Bazı bireylerde ise, “hayır” diyememeyi belli durum ve kişilere yönelik olduğu bilgisi alınmaktadır. Örneğin, ailede “hayır” yanıtını çok rahatlıkla dile getiren birey, arkadaş grubu ya da iş yerinde üssüne karşı aynı rahatlıkla “hayır” yanıtını veremediklerini dile getirmektedirler.

    “Hayır” Diyememek Hastalık Mıdır?

    “Hayır” diyememek bir hastalık değildir, ancak psikolojik ve daha sonrasında fizyolojik rahatsızlıklara neden olabileceğinden, bireyin gündelik yaşamında zorluklar yaşamasına neden olacağından önemli bir problemdir. Zamanla, Bireyde insiyatif azalmakta, kendi huzursuzluğunu karşı tarafın huzuruna tercih etmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla, zamanla yapısal bir sorun olacağından, bireyin daha zor durumlarda kalmaması adına terapi alarak “hayır”diyememe sorununun üzerine gitmesi bireyi başka sorun ya da depresyon gibi sıkıntılar yaşamamasını önleyecektir.

    Unutulmamalıdır ki “hayır” diyememek;

    Mantığınız yerine duygularınızdan beslenmenize,

    Sizin isteklerinizi dinlemek yerine dış dünyanın sizden neler istediğine kulak vermenize,

    Ailede başlayan ödün vermelerin zamanla okul, iş hayatı, eş ve diğer kişilerle kurduğunuz ilişkilerde büyüyerek devam etmesine,

    Zihinde doğruluğuna inandığınız “reddedersem reddedilirim”, “hayır dersem karşı tarafı incitmiş olurum”, “incitirsem bir daha benimle konuşmaz, beni sevmez ve çevresinde beni istemez” vb. düşüncelerin her durum ve kişide yeniden canlanmasına,

    Bu durum, kimi zaman iç huzursuzluk yaşamanıza, kimi zaman zor durumda kalmanıza, kimi zaman da ömrünüz boyunca pişmanlık duyacağınız alışkanlıklara neden olacaktır.

    Tüm bu durumlara “hayır” diyebilmek için;

    Öncelikli olarak “hayır” kelimesini kendiniz için de kullanabiliyor olmak. Birçok kişi için “hayır” ı duymak da kullanmak kadar zordur. Bundan ötürü, “hayır” kelimesinden önce, “hayır” anlamına gelen sözcükleri kullanmak,

    Kendinizin ne istediğine,

    “Hayır” demenin “doğal ve normal” bir yanıt olduğuna,

    Değerlerinizin, sınırlarınızın, beklentilerinizin neler olduğunu fark etmenize odaklandığınızda verdiğiniz cevaplar ve seçimleriniz daha kolay olacaktır.

    Başta bireyin kendi huzuru, daha sonra çevresindeki kişilerin huzuru için, yaşantısında ir “hayır”ın yeniden “evet” olmaması adına uzman desteği almaktan çekinmemeli ve  “hayır” demek için gerekli “izni” tanımanız temennisi ile. Bu nedenle sınır sorunu olan kişilerin profesyonel destek alarak zihinsel, fiziksel ve duygusal açıdan sınırlarını net olarak belirlemeleri gerekir.

  • Boşanma Süreci

    Boşanma Süreci

    Her aile ve çift boşanma kararı öncesinde, boşanma süresinde ve sonrasında zorlu birtakım süreçlerden geçer. Bu durum, ilerleyen aylarda aile bireylerini farklı yönlerde etkiler. Duygusal karışıklığa eklenen maddi sorunlar tüm aile bireylerine yansır. Dolayısıyla ailenin yaşam tarzını da değiştirir. Ayrılık çok yeni bir durum olduğundan, bireylerin zihinleri devamlı bu konu ile meşguldür. Zamanla yeni bir hayat kurma gerçeği ile yüz yüze kalınmasına dönüşür.

    Boşanmanın ilk yılı yetişkinler için oldukça zordur. Boşanmış olmak kadınların ve erkelerin önemli ruhsal sorunlar yaşamasına neden olur. Boşanma sürecine, yüklenen anlamlar (“Başarısız oldum”, “Hayatımda hiçbir şeyi iyi yönetemiyorum” vb. düşünceler), çevrenin algısına yönelik atıflar (“Komşularım bana farklı bakacaklar”, “Ailem akrabalara anlattıklarında gözlerinden düşeceğim” vb.) çocukluktan gelen bir takım “değerlilik”, “sevilebilirlik”, “yeterlilik” şemalarını hareketlendirecektir. Bu durum zamanla, ruhsal sıkıntıların daha da derinleşmesine ve gündelik yaşam kalitesinin düşmesine neden olur.

    Beklenmeyen ya da mecburi boşanma durumlarında, yetişkinin geçmişte takılı kaldığı bir gelişim basamağına dönmesine ya da kişiliğinden beklenmeyen tutumlara girmesine itebilir. Bazı yetişkinler çaresiz hissettiklerinden, çocukları dahil başkalarının bakımına muhtaç hale düşebilir. Bazı durumlarda ise ailedeki roller değişebilir, çocuklar ebeveynin bakımını üstlenirler ve onların dertlerini dinler. Bu durum, çocukta yanlış bir gelişime ve ebeveyninden ötürü yanlış bir gerçek anlayışını benimsemesine neden olur.

    Tüm bu durumlar, boşanmanın hemen sonrasında kişinin kendisini etrafından soyutlamasına ya da tam tersi önceki zamanlardan farklı olarak sosyal yaşamını aşırı yaşamasına neden olur. Boşanmanın yarattığı karmaşık duyguları (boşanmanın yarattığı mutsuzluk ve öfke duygularını) ise bazı bireyler kabul etmezler. Ancak bu duyguların zamanla değişeceği, bu sürecin bir uyum süreci olduğunu görmek tek başına oldukça karmaşık ve zordur. Çeşitli faaliyetlerle meşgul olmak herkese iyi gelebilir, ancak geçmiş yaşantıda takılı kaldığımız durumları, yaşanılan duygu durum bozukluklarını, çocuğumuza boşanma sürecini “en sağlıklı” nasıl aktarabileceğimizi ve boşanma süreci sonrasında yeniden günlük işlerimizi “kaldığımız yerden” nasıl devam ettirebileceğimizi uzman eşliğinde almamız, süreci kolaylaştırır. Eğer tüm bunlardan kaçmak diğer sorunlardan kaçmak için yapılıyorsa bu durum depresyonu ancak bir süre için ertelemeyi sağlar. Ancak sonunda, sorunlar çözümsüz kaldığı için çöküntü kaçınılmaz olur.

    Birçok birey, boşanma sürecini tek başına atlatmaya çalışmaktadır. Zamanla bu süreci yönetebileceğine inanmaktadır. Ancak geçmişte yaşanılan her bir travma (büyük olması gerekmez), bir sonraki kuracağınız ilişki ya da çevrenizde iletişime geçtiğiniz kişilerle olan diyalogunuzu etkilemektedir. Bu süreci kabullenememe, yaşanan pişmanlık duyguları , gelecekle ilgili yoğun kaygılar , ne yapacağını bilememe , bir türlü adım atamama gibi duygular yaşanır. Bu duygulardan uzaklaşmak kişi için zordur. Psikolojik destekle bu süreç daha kısa sürede ve daha az zararla atlatılabilir. Gelecekle ilgili plan yapma, yaşamdan ve ilişkilerden yeni şeyler bekleme , bunlar için çaba gösterme kişinin artık sağlıklı olduğunun bir göstergesidir. Ancak sağlıklı ilerlenebilmesi için, geçmişte yaşanılan “kısır ilişki döngüsünün değişmesi”, “bağlanma stillerinin ele alınması”, “duygusal ve fiziksel travmaların yaralarının sarılması” ve benzeri örüntülerin çalışılması bireyi güçlü kılar. Hayatında daha sağlıklı ilişkiler kurmasına ve tüm yaşam alanına (işine, ailesine, arkadaşlarına vs.) olumlu yansımasına neden olur.

  • Travma ve İyileşme

    Travma ve İyileşme

    Travma ruhsal olarak kaldıramayacağımız bir duyguya maruz kalmaktır. Dayanabileceğimizin üstünde bir acıya maruz kaldığımızda bedensel tepkimiz bayılma olurken ruhsal tepkimiz donmadır.

    Bizim hayatta kalmak için üç stratejimiz var. Savaşacak kadar gücün varsa savaş, kaçacak kadar zamanın varsa kaç, savaşacak kadar gücün yoksa, kaçacak kadar zamanın yoksa donup kal. Doğadaki bütün canlıların hayatta kalma stratejisi budur.

    Ruhsal olarak yüksek bir duyguya maruz kaldığımızda kaza, ölüm, taciz, şiddet gibi beynimizde yüksek düzeyde adrenalin ve stres hormonları salgılanıyor. Bu hormonlar yaşadığımız olayın beynimize kalıcı bir şekilde kaydedilmesine sebep oluyor. Biz buna ütü basma etkisi diyoruz. Yani travmada yaşadığımız duygular beynimizde, ömür boyu silinmeyecek kalıcı hasarlara neden oluyor.

    Travmaya maruz kalma yaşımız ne kadar küçükse travmadan aldığımız ruhsal hasar da o oranda büyük oluyor. Yani 3 yaşında tacize uğrarsa, 10 yaşında tacize uğradığından daha fazla etkileniyor. Ya da 5 yaşında annesi ölürse 13 yaşında ölmesinden daha fazla etkileniyor. Yani yaş küçüldükçe ruhsal hasar artıyor.

    Zihnimiz 3 yaşın altındaki anıları hatırlamıyor, 3 yaşın altındaki anılar beden hafızasına kaydediliyor. Bizim beynimizde anılardan soumlu birkaç bölge var, bunlardan biri hipokampüs. Hipokampüs 3 yaşına kadar az gelişmiş, dolayısıyla üç yaşına kadar yaşanan travmalar beden hafızasına kaydediliyor. Yetişkin olduğunuzda başınız ağrıyor örneğin baş ağrısı çocukluktaki bir travmanın ateşlenmesi sonucu oluyor. Ama bunu bilinçli kısmımız bilmiyor. Çocukken yaşadığımız olumsuz bir duyguya bugün maruz kaldığımızda çaresizlik olabilir, değersizlik olabilir, yalnızlık olabilir, bilinçdışımızda bu duygularla ilgili çocukluğumuzda yaşadığımız anılar ateşleniyor. Bugün tıpta sebebi belli olmayan pek çok hastalık 3 yaşın altındaki travmalara dayanıyor.

    Beyin gelişimizmizin yüzde sekseni 6 yaşta tamamlanıyor. Yani 0-6 yaş arası çok kritik bir dönem. Bu dönemde yaşadığı olumsuz anılar kişinin hayatında betona yazı yazmak gibi bir etkiye sebep oluyor.

    Travmatik anıların beyine kaydedilmesi de diğer anılardan farklı. Tarvmatik anılar beyinde diğer anılara entegre olamıyor. Dolayısıyla dışarda ayrı bir yerde duruyor, fanusta gibi. Bu bilgiler ve duygular düğer anılara kaynaşmadığı için gündelik hayatımızda sebebi olmayan huzursuzluk, ağrı, korku, kaygı, endişe, boşluk, mutsuzluk gibi duygulara sebep oluyor.

    RÜYALAR

    Tarvmatik anılar rüyalarda da farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Nörofizyolojik olarak bizim rüya görme fazımız ortalama bir buçuk saatte birkaç dakika rüya görme şeklinde. Yatağa ilk yattığımızda bedensel olarak yorgun olduğumuz için daha az rüya görürürüz. Beden dinlendikçe rüya görme oranı armaya başlar. Travmatik rüyalarla ilgili yapılan araştırmalar rüya görmediğimiz o bir buçuk saatlik evrede tarvmatik anılrın fragmanına maruz kaldığımız yönünde. Halk arasında kabuz dediğimiz rüyalar, kişiye canlıymış, gerçekmiş hissi verir. Rüya görürken kişi gerçekten ağlayabilir, bağırabilir. Travmatik anıların rüyalarında sık sık tekrar etme durumu vardır. Aynı rüyayı canlı ve gerçek gibi ve belli aralıklarla görbilirsiniz. Dolayısıyla travma anısının rüyası da beyinde farklı bir şekildekarşımıza çıkar.

    TRAVMA TEMEL GÜVEN DUYGUSUNU BOZAR

    Dünyada kendini güvende hissetme, hayatın başlarında bakım verenle yani anneyle kurduğumuz ilişkide kazandığımız bir duygudur. Tarvmaya maruz kalan kişinin temel güven duygusu bozulur.Örneğin çocukluk döneminde tacize uğramış olan kişinin insanlara ve dünyaya güven duygusu bozulur. Çocukluk döneminde fiziksel şiddete maruz kalan kişi insanların bütün insanların zarar verici olduğuna dair bir duyguyla hayatına devam eder. Dolayısıyla çocuklukta diğer insnaların eziyetine ya da tacizine maruz kalan kişiler dünyaya ve insana güven duygularını yitirirler.

    Temel güven duygusundaki derin çatlak kişinin yakın ilişkiler kurmasını engeller. Fakat travmatik olayın hissettirdiği korku, endişe, suçluluk duyhguları koruyucu bağlanmaya olan ihtiyacı yoğunlaştırır. Bu yüzden travmatik insanlar başkalarına kaygılı yapışma ile yalnızlık duyguları arasında gidip gelirler.

    Şayet çocuğa bakım verenlerden biri çocuğa zarar veriyorsa taciz, dayak, korkutma, aşağılama gibi çocuğun doğuştan kötü olduğuna dair kendisiyle ilgili bir çarpıtma yapmasına sebep olurlar.

    İYİLEŞME

    Bizim beynimiz haz ilkesine göre çalışır. Haz varsa koş, acı varsa kaç. Dolayısıyla yaşadığımız acı duygulardan kaçmak, hep iyi hissetmek isteriz. Bu yüzden kişi yaşadığı acı duyguları hatırlamak istemez. Tarvmatik anıların duyguları acıdır. Bu anıları hatırladığımızda bugün yaşıyormuş gibi acı çekeriz. Tarvama terapide travmatik anıların konuşulmasıyla iyileşir. Şayet kişi yaşadığı travmatik anının acısına dayanırsa bu duyguyu boşaltır.

    Bu evrede korkutucu bir zamansızlık duygusu olur, tarvmanın konuşularak diğer anılar gibi sıradanlaşması yani yapılanması geçmişe dalmayı gerektirir. Travmatik anıları konuştukça kişi acı çeker, ağlar, üzülür, kötü hisseder. Bu duygular hiç bitmeyecekmiş gibi gelir. Bu acıyı ömür boyu çekecekmiş gibi gelir. Tarvmatik anının boşalmasının anahtarı acıyı yaşayıp bitirmektir. Hiçbir acı sonsuza dek sürmez. Acıdan kaçmak travmanın etkisinin ömür boyu sürmesine sebep olur.

    Kişi kendisine verilen zarardan sorumlu olmasa da iyileşmesinden sorumludur. Kişinin iyileşmesinin ve güçlenmesnin tek yolu terapisinin sorumluluğunu almasıdır.

    Emdr ve Eft terapide kullandığımız travma iyileştirme yöntemlerindendir.Emdr sağ beyin ile sol beyin arasında bağlantı kurulmasını sağlar. Sağ beyinde depolanan travmatik anılar bilgilerle eşleşir. Emdr travmayı beynin işlemlemesini sağlar. Eft ise duygu boşaltma tekniğidir. Travmadaki duygular eft tekniğiyle boşaltılır.