Kategori: Psikoloji

  • Alzheimer

    Alzheimer

    “Unutkanlık” şikayetiniz mi var?

    Demans için uygulanan Nöropsikolojik Testlerle doğru tanı almaya bir adım daha yakın olabilirsiniz.

    Danışan ve danışan yakınları için

    Unutkanlık pek çok sebebe bağlıdır. Bu sebeplerden birisi de Alzheimer tipi demans olabilir. Demansın bir çok tipi olmakla birlikte en sıklıkla görüleni Alzheimer Hastalığı’dır. Alzheimer beynin sinir hücre yapısının bozulmasıyla oluşan, beynin çalışmasını etkileyen, ilerleyici ve tedavisi olmayan bir hastalıktır. Erken teşhis bu sebeplen çok önemlidir. Erken teşhisle demans başlangıç seviyesinde tespit edildiği takdirde kişinin bellek bozukluğu ve diğer zihinsel işlevlerin bozulması yavaşlatılmaya çalışılmaktadır.

    Alzheimer çoğunlukla yavaş seyirlidir. Hafif Bilişsel Bozukluk denilen ilk evre yıllarca sürebilir. Bu ilk evrede kişinin hastalık belirtileri günlük yaşamı çok fazla etkilemez. Kişi çoğunlukla yakında yaşanmış olayları hatırlamakta güçlük çeker, fakat beynin dikkat, dil, görüntü ve mekanla ilgili bölümleri hala işlevseldir. Hastalık ilerlediğinde beynin bir çok alanda işlevsellik gösteremediği görülür. Kişi konuşmakta güçlük çekebilir, dikkatini belirli bir konu üzerinde toparlayamaz, iyi tanıdığı mahallelerde bile kaybolmaya, yer ve yön duygusunu yitirmeye başlayabilir. Eşyalarını genellikle koyduğu yerde bulamaz. Yakınlarını bile tanımakta zorluk çekebilir. İleri durumlarda kişinin “yetersizlik” duygusu tetikleniyorsa çabuk öfkelendiği, hatta davranışsal ve kişilik değişiklikleri yaşayabildiği görülmektedir. Bu dönem ev içi kaza riskinin de yüksek olduğu bir dönem olduğundan kişinin yakınları tarafından gözlem altında tutulması ve bunaltmadan desteklenmesi gereklidir. Daha da ilerleyen seviyelerde kişinin kas kontrolü zayıflar, altına kaçırma başlayabilir ve yürümede zorlanabilir. Yutma güçlüğü yaşandığında kişinin dışarıdan beslenmesi gerekir.

    Alzheimer Tipi Demansta şikayetler:

    • Unutkanlık

    • Yakınlarını tanıyamama

    • Kolay öfkelenme / gerginlik / davranış değişiklikleri

    • Kaybolma • Halüsinasyonlar, hezeyanlar (kuşkuculuk, şüphecilik)

    • Uyku bozukluğu ve düzensizliği

    • Konuşma bozukluğu

    • Zihinsel karmaşa

    • Depresif duygulanım

    MOCA (MOBİD):Montreal Cognitive Assesment / Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği iz sürme, görsel yapılandırma becerileri, isimlendirme, bellek, dikkat, cümle tekrarı, sözel akıcılık, soyut düşünme, gecikmeli hatırlama ve yönelim alanlarından oluşmaktadır. Ölçeğin Türkiye’de standardizasyon çalışmaları tamamlanmıştır. Eğitim ve yaş faktörlerinden etkilenmediğinden SMMT’ye göre daha kullanışlı olduğu belirtilmiştir.

    İFA :İşlevsel Faaliyetler Anketi kişinin günlük hayat aktivitelerinde bağımlılık düzeyini belirler. GDÖ: Geriatrik Depresyon Ölçeği, geriatrik popülasyonda uygulanan ve depresif duygulanımı ölçen bir değerlendirmedir. AİT : Arttırılmış İpucu Testi kişinin bellek işlevini değerlendirir. Belleğin gecikmeli hatırlama, ipucu ile hatırlama, tekrar-kodlama ve hatırlama işlemleri üzerine bilgi verir. • Nöropsikolojik değerlendirme ayırdedici tanı amacıyla, hastalığın izlenmesi amacıyla ve bir rehabilitasyon planlanması amacıyla kullanılır.

  • Farkında Olmadan Bizleri Etkileyen Otomatik Düşünceler

    Farkında Olmadan Bizleri Etkileyen Otomatik Düşünceler

    Her bireyin farklı olduğunu, her insanın farklı düşündüğünü ve birbirinden farklı davrandığını biliyoruz. Genel olarak bunun sebebini karakter, kişilik, mizaç farklılıkları olarak yorumlarız. Peki bunları etkileyen başka neler var diye baktığımızda, bu hafta sizlere bahsedeceğim konu olan OTOMATİK DÜŞÜNCELER diyebilirim. Otomatik düşünceleri anlatmadan önce, bahsetmek istediğim önemli bir nokta var. Aslında bilmeden, her birimizin sahip olduğu, görünmeyen, gözlüklerimiz. Olayları birbirimizden farklı bir şekilde algılamamızı sağlayan bu gözlükler, dünyaya bakış açımızı belirlemektedir. Yaşamımız boyunca, edindiğimiz iyi/kötü deneyimlerden, yaşanmışlıklarımızdan, öğrendiklerimizden oluşmaktadır. Bir olayla karşı karşıya kaldığımız zaman, daha önce deneyimlemiş olduğumuz benzer bir olayla bağdaştırıp, davranışlarımızı duygularımızı şekillendirmekteyiz. Yani olaylara karşı verdiğimiz tepkiler, gözlüğümüzden ne kadar gördüğümüz ve nasıl algıladığımızla ilgilidir. Bunu bilmenin ve bu gözlüklerin farkında olmanın bize sağlayacağı yarar ise; empati.. Her birimizin , birbirinden farklı gözlükleri olduğunu artık psikoloji dilinde biliyorsunuz. Bir başkasını anlayabilmek için, onun gözlüklerini takmayı denemeniz, karşı tarafı daha iyi anlamanız ve doğal olarak kendinizi daha iyi ifade etmenizi sağlayacaktır.

    Az önce bahsettiğim gibi yaşanmışlıklarımızdan oluşan bu gözlüklerimiz, bizi belli düşüncelere sevk etmektedir. Bunun iyi veya kötü olduğu, kişinin yaşantısına göre değişkenlik gösterse de (tecrübeler), bazen rahatsız edici boyutlara ulaşabilir. Belki bir çoğumuzun önyargı diye nitelendirdiği, bilinçli bir şekilde olmaksızın bizi etkileyen, zihinsel bir işlevdir; otomatik düşünceler. Aslında, inandığımız ve doğru olduğunu kabul ettiğimiz düşüncelerimizdir. Bunu günlük hayattan bazı örneklerle açıklamak istiyorum.

    “ Ayşe yanımdan geçerken beni gördü ama bana selam vermedi, kesin ters bir şey var”

    “Bu işi başaramadım, benim yetersiz bir eleman olduğumu düşünüp, beni kovacaklar”

    “ Duygularımı açık bir şekilde ifade edersem, beni sevmezler”

        “Arıyorum arıyorum açmıyor, artık benimle konuşmak istemiyor”

        “Bu ürünle ilgili yeteri kadar bilgi veremedim, bir daha benden bilgi almak için aramayacaklar”

        Belki daha önce yaşadığınız olaylarda, bu deneyimleri kazanmış olabilirsiniz. Hatta sonrasında bu deneyimleri pekiştiren birkaç olay daha yaşayarak, otomatik düşünceyi beyninizde iyice oturtmuş olabilirsiniz. Deneyimleriniz üzerinden, örneklerdeki virgülden sonra ki otomatik düşünceleri kapsayan cümleler, zihninizden geçiriyor olabilirsiniz. Bazen kendinizi, bazen karşıyı rahatsız eden bu düşüncelerin dönüşümünü sağlamanız gerektiğini düşünüyorsanız eğer, bu düşüncelerin bilinç altınızın size bir oyunu olduğunu bilmenizde fayda var. Belki de kesin doğru olarak inandığınız bu düşüncelerin, aslında öyle olmayabileceğini kendinize hatırlatmanız gerekebilir. “Ayşe yanımdan geçerken beni gördü ama bana selam vermedi, belki de bugün çok dalgındır” diye düşünerek, daha farklı bir bakış açısı yaratabilirsiniz. Çünkü bu olumsuz düşünceyi aklınıza getiren inançlarınız ve  deneyimleriniz, insanlarla sebepsizce tartışmanıza, kırılmanıza, üzülmenize veya kızmanıza sebep olabilir. Unutmayın ki, daha önce hiç hatırlamadığınız bir olayda kabul etmiş olduğunuz bu genel yargılar, düşüncelerinizi her zaman haklı çıkartmayabilir. Neden Ayşe’ ye yanımızdan geçerken selam vermediğini sormuyoruz ki? Belki çok kötü bir gün geçirmiştir ve sizin ona nasılsın diye sormanız onu çok mutlu edecektir.. Otomatik düşüncelerinizin, günlük hayatınızı etkisi altına almanıza izin vermeyin.. Bunların farkında olun ve bunlarla mücadele edin 🙂

  • Evlilik ve Çift Terapisi

    Evlilik ve Çift Terapisi

    Psikoterapinin bir dalı olan aile ve çift terapisi çiftler ve aileler arasındaki yakın ilişkinin düzenlenmesi, değişim ve gelişiminin sağlandığı terapi yöntemidir. Özellikle eşlerde oluşan çatışmalar ve problemli dönemler aile yapılarını yıpratabilmek de ve çözüme kavuşamadığın da daha büyük problemleri de beraberinde getirebilmektedir. Aile ve çift terapisinde tüm aile içi iletişim bağları güçlendirilerek sağlıklı iletişim gelişimi sağlanmaktadır.

    Çift ilişkileri, evlilik problemleri, ruh sağlığı problemleri, kötü madde kullanımı, kayıp ve travmalar, duygusal istismar, ihmal etme ve şiddet uygulama gibi tüm problemler ele alınmaktadır. Aile ve çift terapisinde eşler mutlaka olmalı ayrıca bir çok terapi esnasında tüm aile bireylerinin de olması terapilerin kısa zamanda hızlı etki etmesine destek sunmaktadır.

    Ayrıca evlilik ve çift terapisi evlilik arefesinde olan çiftlerin geleceklerinde mutlu bir birliktelik geçirmeleri açısından oldukça faydalı olacaktır. Bu terapilerde çiftler birbirlerinin bilmedikleri yanlarına şahit olurlar ve birbirlerini çok daha iyi tanıma fırsatı bulurlar. Hayatınızı paylaşacağınız insanı bir uzman eşliğinde iyisiyle kötüsüyle tanımak size evliliğinizde çok kritik hataları yapmamayı da öğretecektir.

    Bunun yanı sıra çiftler birbirlerinin isteklerini ve beklentilerini daha iyi görecek ve birbirlerine karşı çok daha sağlıklı bir yaklaşım geliştireceklerdir. Çiftler bu terapilerde kendilerinin dahi farkında olmadıkları özelliklerinin farkına varır ve ne yapılması gerektiğiyle alakalı bilgi sahibi olurlar. Hatalarını ve birbirlerine karşı yaptıkları ancak bir hata olmadığını düşündükleri davranış ve söylemlerini görme ve düzeltme imkanı bulurlar. Bu yönüyle evlilik terapisi yapılacak evliliğin sağlam temeller üzerine ve bilinçli bir şekilde yürütülmesine katkı sağlamaktadır.

  • Aile İçi İletişim Sorunları

    Aile İçi İletişim Sorunları

    Aile içi iletişim sorunları çağımızın en büyük sorunlarından biridir. Modern hayatın getirdiği sürekli çalışmak zorunluluğu ne kendimize ne de ailemize yeterince zaman ayıramamıza neden olmaktadır. İşten yorgun argın eve gelen bireyler biraz olsun rahatlamak ve günün yorgunluğunu üstlerinden atmak için kendi benliklerine çekilmektedirler.

    Bu durum zamanla ilişkilerin zayıflamasına ve aile üyelerinin birbirleri ile iletişimlerinin azalmasına yol açmaktadır. Zaman geçtikçe bu iletişimsiz ortamda bireyler kendilerini yalnız hissetmeye başlarlar. Durum zaman geçtikçe daha vahim bir sonuca doğru sürüklenir. Bu gibi durumlarda çiftler boşanmaya kadar giden yıpratıcı bir sürece girmeye başlarlar.

    Tüm bunları yaşamamak adına yapılması gereken, çiftler ne kadar yoğun olurlarsa olsunlar birbirlerine kısıtlı da olsa zaman ayırmalı ve problemlerini paylaşmalıdırlar. Unutmayın karşınızdaki kişi eşiniz. Yani bu hayatı iyisiyle kötüsüyle paylaşacağınıza dair birbirinize söz verdiğiniz kişi. İzin verin sıkıntınızı paylaşsın size destek olsun.

    Ev içinde birbirinize arkadaşça davranmalı, eşit yapıda davranarak sosyal rolleri eşitlemeli ve aile içi disiplini sağlarken hiç bir aile bireyini kırmadan şefkatli ve ilkeli davranabilmenize yardımcı olmalıyız. Eşler arasındaki sorunların ve çocukların sosyal yönlerini kabullenmelerine destek olmakta, aile içi empati duygusunun artmasına katkı sağlamalıyız.

  • Ruhun Kanseri; Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Ruhun Kanseri; Obsesif Kompulsif Bozukluk

    Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) Nedir? OKB, takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile tekrarlayıcı davranışlar ve zihinsel ritüllerden oluşan bir ruhsal hastalıktır.Halk arasında evham, endişe takıntı olarak bilinir.

    Obsesyon ( Takıntı) Nedir?

    Zihnimize istemsizce gelen, bizi rahatsız eden ve zihnimize gelmesine engel olamadığımız düşünce, duygu imge ve görüntülerdir.

    Kompulsiyon (Zorlantı) Nedir?

    Rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu kaygıyı azaltmak için tekrarlı şekilde yapılan davranışlar ya da zihinsel ritüellerdir.

    Bunlar gözle görülen davranışlar da olabilir; temizlik, yıkama, gibi.

    Zihinsel ritüeller de olabilir; sayı saymak, dua etmek gibi.

    Sıkıntıyı azaltmaya yönelik yapılan bu ritüellerin süresi gittikçe artmaya obsesif hastanın zamanının çoğunu almaya başlar.

    Hepimizin küçük takıntıları, basit ritüelleri olabilir fakat günlük hayatı, sosyal, hayatı ve iş hayatını etkilemeye başladığında biz artık buna artık hastalık diyebiliriz.

    Rahatsız edici düşünceleri, istemsiz düşünceleri çoğunluğumuz yaşarız. Bu oran %80in üzerinde olduğunu da ifade edebiliriz. Örneğin gün içinde birkaç defa arayıp ulaşamadığımız bir yakınımız hakkında zihnimiz hemen olumsuz felaket senaryoları oluşturur. Ya da üzüntü verici bir konu hakkında konuşurken kulak çekip tahtaya/duvara vurmak çoğumuzun yaptığı bir ritüeldir.

    Buradaki ayırıcı nokta bir; rahatsız edici düşünceleri önemsememiz ya da inanmamız. İki; bu düşünce ve davranışların günlük hayatı, sosyal hayatı, ilişkilerini ve iş hayatını etkilemesidir.

    Örneğin; bir anne “çocuğuma zarar verebilirim” düşüncesi zihnine geldiğinde bu düşünceyi önemseyip bu düşünceden kurtulmaya çalışır ve zamanla düşüncenin kendisinden korkup evdeki bütün kesici delici aletleri kaldırmaya çocuğuyla yalnız kalmamaya yönelik önlemler almaya başlarsa artık bu davranış normalden ayrılıp hastalık boyutuna gelmiş olur.

    Obsesif Kompulsif Bozukluk Türleri

    Temizlik, Kirlenme, Bulaşma Obsesyonu; Bir yere dokununca, bedeninin, giysilerinin kir, mikrop, virüs hastalık bulaşacağına dair takıntılı düşünceler ve bu takıntılı düşüncelerin neden olduğu sıkıntılardan kurtulmak için yapılan el yıkma, banyo yapma, ya da sürekli kıyafetlerini yıkama davranışları.

    Şüphe Obsesyonu; Kişi yaptığı davranıştan ütünün fişini çekmek, gazı kapatmak gibi davranışları yapmış olduğundan şüphe duyar (şüphe obsesyonu) ve emin olmak için tekrar tekrar kontrol eder (kontrol kompulsiyonu). Örneğin 40 yaşında erkek iş yerinin kapısını kapatmadığını düşünür ve defalarca gelip kontrol eder.

    Cinsel İçerikli Obsesyonlar; Yakınlarına ya da çevresindeki kişilere yönelik cinsel düşünceler gelir. Bu düşüncelerden rahatsızlık duyup kaçma ve kaçınma davranışları gösterir. Örneğin;35 yaşında erkek  çevresindeki bütün kadınları her gördüğünde onlarla cinsel ilişki yaşadığını düşünür. Bu düşünceden kurtulamaz yoğun sıkıntı duyar ve kadınlardan kaçmaya başlar.

    Dini İçerikli Obsesyonlar; Dini inançları yoğun kişilerde görülür. İbadet sırasında zihnine gelen düşüncelerden ya da görüntülerden rahatsızlık duyar. İnancıyla çatışan bu düşünceler yoğun sıkıntı yaşamasına neden olur. Örneğin namaz sırasında zihnine inancıyla ters düşünceler yada cinsel görüntüler gelir (obsesyon) . Kişi bundan rahatsız olup namazı bırakıp tekrar abdest (kompulsiyon) alır. Başta rahatlık veren bu davranış bir müddet sonra gittikçe artan sürelerde ve artık rahatsızlık verecek düzeyde yapılır.

    OKB’nin Nedenleri Nelerdir?

    OKB’nin Nedenleri Nelerdir? OKB’nin edenleri arasında çeşitli faktörler vardır. OKB biyolojik yönü en güçlü hastalıklardan birisidir. OKB’li hastaların birinci derece akrabalarında sık görülür bundan dolayı genetik aktarımın etkili olduğu söylenebilir. Genetik yönün yanında öğrenilmiş yönü de kuvvetlidir. Kişilik özellikleri titiz, disiplinli mükemmeliyetçi, kuralcı özelliklere sahip kişiler obsesif kompulsif bozukluğa yakın olarak kabul edilir. Çocukluk çağında cinsel istismar gibi ağır travmalara maruz kalmış kişilerde çocukluk çağında OKB’nin gelişmesine neden olabilir.

    OKB Tedavi Edilir mi? OKB Nasıl Tedavi Edilir?

    OKB Tedavi Edilir mi? OKB Nasıl Tedavi Edilir? Obsesiz kompulsif bozukluk rahatsızlığına geçmiş dönemlerde “ruhun kanseri” denirdi. Bu tedavisinin çok zor olduğunu göstermek için kullanılmış bir ad şüphesiz. Fakat son zamanlarda gelişen terapi yöntemleriyle beraber tedaviye büyük oranda cevap veren hastalıklar arasında olduğunu söylenebilir.

    Terapi sırasında öncelikle OKB’nin hastanın hayatına etki ettiği alanlar ayrıntılı olarak tespit edilir. Temel korkuları, otomatik düşünceleri, temel inançları keşfedilir.

    Örnek soru; kirlenme obsesyonu olan biri için;

    “Buna dokunursan ne olacağından korkuyorsun? Olabilecek en kötü şey nedir?”

    Davranışçı model çok iyi aktarılır ve maruz bırakma teknikleri öncelikle terapi odasında en az sıkıntı duyulan alanda yapılır.

    Sonuç olarak terapi esnasında OKB’li hasta şunu öğrenir; insanları hasta eden aklına gelen düşünceler değil. İnsanların zihnine her türlü düşünce gelir. Önemli olan bu düşüncelere karşı almış olduğumuz önlemlerdir. Ne kadar el yıkar, ne kadar, şüphe duyduğunu şeyi kontrol etme davranışı gösterirseniz yani davranışını ne kadar sık yaparsanız hastalığın pençesine o sıklıkta düşmüş olursunuz.

  • Depresyonun Aşısı Var Mı?

    Depresyonun Aşısı Var Mı?

    Ruh bilimciler depresyonu ruhun nezlesi olarak tanımlamaktadır. Dünya Sağlık Örgütünün çalışmalarına göre 2020′ li yillarda depresyonun insan sağlığını bozan hastalıklar arasında, kalp damar hastalıklardan sonra 2. sırada yer alacağı öngörülmektedir.
    Peki; “bugün canım çok sıkılıyor”  ya da ” hava yağmurlu ve soğuk içim sıkıldı. ” ya da “sevgilimden ayrıldım çok mutsuzum .. ” diyen kişi depresyonda midir?
    Elbette, hepimizin günlük yasamda moralimizi bozan olaylar, gelişmeler ya da haberler olabilir. Gün içindeki ruh halimizin düz bir çizgi gibi hep aynı duyguda olması mümkün olmadigindan, duygu durumumuzun üzgün, mutlu, heyecanlı ya da kaygılı vb. dalgalanmalar göstermesi beklenen bir durumdur. Bununla birlikte 2 – 4 hafta kadar değişmeyen mutsuz ruh hali ve bu ruh halinin gün içinde hiç dalgalanma göstermeden devam etmesi depresyona doğru bir gidişin habercisi olabilir. Ve bu süreçte bir ruh sağlığı yardımı almazsanız bu ruh durumu daha da ağırlaşarak depresyon tablosunun  yerleşmesine yol açabilir. 

    Depresyon sadece ruh durumunuzu etkileyen bir hastalık değil,  uyku düzeninizi, beslemenizi, günlük aktivitelerinizi, sosyal yaşamınızı ve düşünce biçiminizi de etkileyen çok yönlü bedensel bir problemidir. Depresyonun etkilediği sistemleri bakacak olursak bunun yalnızca ruh sağlığımızı değil aynı zaman da beden sağlığımızı da olumsuz etkilediği açıktır.  Depresyonda önce düşünce sisteminiz bozulur. Mutsuz ruh haliyle başlayan durum zamanla depresyona dönüşür. Düşüncelerimiz  başlangıçta  olumsuza doğru odaklanırken  zamanla tamamen olumsuz düşünmeye dönüşür.  Sizin için; geçmişiniz ve bu gününüz   kötü,  gelecek ise  artik umutsuzdur ..  Eskiden zevk aldiginiz hiç bir şey eski tadı vermez. Sanki tüm dünya size karşıymış gibi görünür gözünüze. Olumsuz düşünceler birbiri ardına sıralanarak kar topu gibi büyür zihninizde.  Ardından iştah ve uyku problemleri baş gösterir.  Ya çok yersiniz ya da iştahınız kapanir ve hızla kilo verirsiniz. Uykuya dalmakta güçlük çeker, eskiye göre daha erken uyanır ve yeniden uykuya dalamazsınız. Işe gidip gelmek tam bir işkenceye dönüşür. Yapmayı düşündüğünüz günlük işleriniz dağ gibi büyür gözünüze.  Çalışmaya başlamakta ya da işe, derse  konsantre olmakta güçlük çekersiniz. Kendi öz bakımınız bile size zor gelir. Sosyal yaşamınızdan uzaklaşır, çalan dost, arkadaş telefonlarına cevap vermek istemez nerdeyse tüm günü evde yatarak geçirmek istersiniz. Unutkanliklar başlar, önemli bir randevuyu ya da verilmiş bir sözü unutursunuz. Bazen sevdiğiniz insanların isimlerini ya da anıları hatırlamakta güçlük çekersiniz.  Hatta bazen yaşam gözünüzde anlamını yitirir ve kendiniz o kadar çaresiz hissedersiniz ki ölüm bile geçer aklınızdan. 
    Depresyon,  tıpkı aşı olarak korunabileceginiz ya da erken teşhisle önlemini alabileceğiniz beden sağlığınızı etkileyen hastalıklar gibidir. Depresyon da; henüz bir iki hafta süren mutsuz ruh hali aşamasında iken,  (yani  erken dönemde)  ruh sagligi profesyonelinden alinabilecek yardım ve psikoterapi ile önerebilecek bir ruh sağlığı problemidir. Nezle,  grip olmamak için grip aşısı oluyorsak depresyona yakalanmamak için de bir kaç hafta süren mutsuz ruh hali durumunda  koruyucu tebrik olarak ruh sağlığı uzmanından yardım alınması son derece önemlidir. Böylece yalnızca ruh sağlığınızi değil,  aynı zaman da beden sağlığınızı da korumuş olacaksınız. Çünkü depresyon yalnıza ruhunuzu değil, bedeninizi de hasta eden bir düşmandır.

  • Bir Kaygı Hikayesi

    Bir Kaygı Hikayesi

    “Suzan ve eşi her iş günü olduğu gibi bugün de erken uyandılar.

    Suzan uyanır uyanmaz 16 aylık olan kızının yanına gitti. Kızının nefes alıp almadığını kontrol etti. Suzan bu kontrolü geceleri de ara ara devam ettiriyordu. Sonra kızının üstünü daha sıkı örterek eşi ile birlikte mutfağa geçti.

    Suzan’la eşi kahvaltıyı hazırlarken bir yandan da Suzan, eşine bakarak “bugün evden çıkıp döneceği süreçte başına bir şey gelecek mi?” endişesini yaşıyordu. Bu sorular aklından sürekli geçiyor ve bunları düşünürken gözleri dolarak göğsünde bir ağrı oluştuğunu hissediyordu.

    Eşi işe gittikten sonra sevdiği programları izlemek üzere televizyonun başına geçti biraz televizyon izledikten sonra ev işlerini yapmak üzere harekete geçti.

    Mutfaktaki işleri ile uğraşırken telefon çaldı ve birden bire kalbi hızla atmaya başladı. Telefonu eline alınca babasının aradığını gördü. O an aklına gelen tek şey annesinin başına kötü birşey gelmiş olacağıydı. Bu düşünce kendisini çok kötü hissetmesine sebep oldu. Korku içinde telefonu açtı. Hemen annesini sordu. Bu sırada kalbi yine hızla çarpıyor ve nefesi kesiliyordu. Annesi ile konuşup sesinin iyi olduğunu duyana kadar bu durum devam etti.

    Telefon konuşmasından sonra annesinin iyi olduğundan emin olsa bile bir gün ona birşey olacağı ve hayatından gideceği düşüncesi aklından geçmeye devam ediyordu. Aynen annesi gibi diğer sevdiklerini ve yakınlarını da düşünmeye başladı. Eşi, çocuğu ya da kardeşleri de aynı şekilde hayatından gidebilirdi.

    Bu sebeple gözyaşlarına hakim olamayıp yaptığı işleri de verimli bir şekilde devam ettiremiyordu. Sık sık gelen ağlama krizleri yaşam kalitesini olumsuz yönde etkiliyordu.

    Akşam olup eşi eve gelince birlikte yemek yedikten sonra salona geçip televizyon izlemeye başladılar.

    Haberlerin olduğu kanallara gelince haber içeriklerinden rahatsızlık duyduğunu bildiği için bu kanalları bu kanalları hızlıca geçiyordu. Haberlerdeki olumsuz olayların kendisinin ya da ailesinden birisinin başına geleceği endişesi ile gece uykuya dalmakta zorluk çekiyordu.

    Suzan son 1 aydır bu problemle yaşamaya çalışıyordu…”

    Yukarıdaki kısa hikaye bir kısmınıza tanıdık gelmiş olabilir.

    Öncelikle ülkemizde ve dünya genelinde en yaygın şekilde görünen psikolojik rahatsızlıklardan birinin anksiyete(kaygı) bozukluğu olduğunu ve bu problemin erkeklere nazaran kadınlarda daha sık görüldüğünü söylemekte fayda var.

    Peki bu anksiyete(kaygı) bozukluğu tam olarak nedir? Ne gibi belirtileri vardır? şimdi kısaca ondan bahsedelim…

    Anksiyete; Bireylerin yaşantılarında muhtemel bir durum/olaya karşı tedbirli olma durumudur.

    Bu tedbirli olma hali bireyin kendisine veya çevresine karşı tehlikeli bir durum ile karşılaşma ihtimali konusundaki tepkisidir.

    Bir durum veya olayın tehdit olarak algılanması bireyde; davranışsal, bilişsel ve bedensel uyarılma hali görülmektedir. Uyarılan bireyde tehdit olarak algılanan duruma karşı korku ve endişe oluşur.

    Ayrıca sıklıkla korku ve endişe bir takım bedensel belirtilere eşlik eder. Hızlı kalp atışları, vücudun herhangi bir yerinde hissedilen ağrı ve  nefes alamıyor hissi bu rahatsızlığın tipik belirtilerindendir.

    Bunlara ek olarak bilişsel olarak hissedilen tehdit algısı oluşabilecek en kötü senaryo ile güçlü bir endişe hissi uyandırır.

    Bu endişeli düşünceler zihinsel meşguliyet ile birlikte bireyin günlük yaşantısında işlevselliğini ve duygu durumunu negatif bir şekilde etkiler.

    Bu tür bireylerde; isteksizlik, keyif alamama, kalabalık ortamdan kaçınma, halsizlik, uyku problemleri, kilo verme/alma durumları hayat kalitesinin düşmesine sebep olur.

    Yukarıdaki hikayede görüldüğü gibi; bu tür problemler yaşayan bireylerde, kendisinin veya çevresindeki bireylerin hasta olabileceği, zarar göreceği, kaza geçireceği, başına/başlarına en kötü şeylerin gelebileceğine dair düşünceler zihnini kurcalar ve birey bu düşüncelerinin varlığından sürekli endişe ve korku hisseder.

    Kaygılarınızı kontrol altına almanız hem sizin hem de çevrenizin daha rahat bir nefes almasına yardımcı olacak; onlarla geçireceğiniz zamanları daha kaliteli hale getirecektir.

    Hepinize sağlıklı, mutlu bir yaşam dilerim.

  • Severim de Söylemem

    Severim de Söylemem

    Kızımı, voleybol antrenmanından alırken bir süreden beri,  bir şey fark ettim. Çocuğunu bekleyen babalar ve anneler o kadar ciddi ve ağır başlı bekliyor ki anlatamam. Çocuk antrenmandan çıkıyor, tek kelime yok, ya da “sınırlı sorumlu yapı kooperatifi” kıvamında bir iki sözcük… hadi arabaya ve sonra da eve.  E tabii çocuk ciddi bir iş yapıyor canım..!! Onlar da bu ciddiyete uygun davranıyor.

    Aynı anne babalar Pazartesi işe gidecek olan babalar. Hiç merak etmeyin çünkü işe gittiklerinde de ciddiyetlerini koruyacaklar. Yüz mümkün olduğunca asık,  ciddi, az konuşan…vs vs.

    “Levent Bey nerden biliyorsunuz .. belki adam tek başına çalışıyor, ya da ekibi falan yok”. Hem konuşmasın canım … !!

    Sesinin rengine hayran olduğum Mazhar Alanson ‘ un eski bir şarkısı vardır. Der ki “… sen beni tanımazsın, severim de söylemem …”.

    Anne babalar da bu şarkıyı mı dinlemiş nedir….

    Taa ilkokul sıralarından hatırlayın öğretmeninizin nelerin altını kırmız kalem ile çizdiğini. Hatırladınız mı… yanlış yaptıklarınız kırmızı kalem ile çizilirdi.  Peki ya güzel ve doğru yaptıklarınız..? “Onları da yeşil kalemle çizerlerdi” … yok böyle bir şey ne yazık ki. Kimse doruların altını, üstünü, veya herhangi bir tarafını çizmedi.

    Bu düşünce yapısı okul sıralarında kalmadı, bizimle birlikte büyüdü, bizi takip etti.

    Çocuğumuzu takip ettik, yanlış yaptığında “amannnn….” dedik, kızdık, uyardık. Güzel yaptığında da ya birey demedik ya da bir küçük bir aferin dedik. Fakat emin olun ki “aferin” lerin sayısı “aman” ların sayısından az oldu.

    Az iletişim kuruldu çocuklarla. Ya da yanlış yollara sapıldı. “E canım geçen yaz Avrupa’ya gönderdik…”, “Ne istediyse aldık”, “Valla kendime bir şey almıyorum hep çocuklara”…… cümleler bir yerden tanıdık geliyor mu?

    Tabii bunları yapabiliyorsanız yapın. Bununla birlikte çocuğunuzu yüreklendirmeyi, cesaretlendirmeyi, takdir etmeyi ve kısaca ona değer verdiğinizi de belli edin ki yaptığınız yaklaşım dolu dolu bir yaklaşım olsun.

    Eğer çocuğunuz çocukluktan çıkıp sırasıyla ergenlik, yetişkinlik ve olgunluk dönemlerini yaşarken, anne veya baba olarak, arkadaşınız, sırdaşınız, dostunuz olsun istiyorsanız yapmanız ve göstermeniz gereken ilk davranış;

    Hem sevin hem de sevdiğiniz söyleyin, takdir ettiğinizi, değer verdiğinizi belli edin.

    Mazhar Alanson’unki sadece güzel bir şarkı. Dinleyin ancak bir hayat dersi olarak benimsemeyin. Hem de hiç…!

  • İlişkilerdeki Doğru İnsan

    İlişkilerdeki Doğru İnsan

    Bu zamana kadar flört ettiğiniz herkes yanlış kişiydi değil mi? Doğru insan çıkmadı karşınıza? Peki neydi doğru insan, kimdi o? Neyi nerede arıyoruz gelin bir bakalım etrafımıza… Ergenliğin coşkun ve tutkulu günleri geride kalırken, etrafta bütün arkadaşlar bir bir evlenirken ne çok korkuyoruz değil mi ‘yanlış insanla evleneceğim’ hissinden. Ve yanlış insana denk gelmemek için, ergenlikte yaptıklarımızdan daha saçma şeyler yapabiliyoruz, sözde olgun bir yetişkin olmak adına. Diğeriyle yakınlaştığımızda, ortaya garip bazı sorunlar çıkar; bizi daha yakından tanımaya başlayan birisinin varlığı, aslında sandığımız kadar ‘normal’ olmadığımız gerçeğini yüzümüze vurur. Sadece bizi yeterince iyi tanımayan insanlara mükemmel görünebiliriz. Birisiyle yakınlaşmaya, hayatına dahil olmaya başladığınızda, bir ayna gibi karşınızdadır kendi gerçekliğiniz. Onun gözlerinden pek de normal olmayan kendinizi görmeye başlarsınız. Bu her zaman kolay olmayabilir, zira kendine tahammül edebilmek yüksek ego gücü gerektirecektir. Her babayiğidin harcı değil. Birbirinizin fikirlerine katılmadığınızda, biri çalışırken diğeri yatıp dinlendiğinde içten içe öfke duyuyor olabilirsiniz. Karşınızdakinin ailesi istediğiniz gibi olmadığında, istediğiniz tepkileri vermediğinde, sevgilinizin çalışma tutumları tahmin ettiğiniz gibi olmadığında ya da sosyalleşme beklentiniz hayal ettiğiniz gibi gerçekleşmediğinde sesinizi çıkartmakta zorlanıyor olabilirsiniz. Gerçek şu ki; kimse mükemmel değil; biz de, karşımızdaki de! Gündelik hayatımıza dahil olan sevgili, kusurlarımızı açığa çıkarma konusunda tehdit edici olabilir. İşte tam da bu anda korkup, ilişkiyi orada bırakabiliriz. Buradaki korku konusunu biraz daha açmakta fayda var; bu korku salt olarak karşımızdakinden ya da ilişkiden korkmak değil; kendi gerçekliğimizle ve mükemmel olmayan yönlerimizle yüzleşmekten korkmak. Nihayetinde yalnız geçirdiğimiz yıllar boyunca, ‘iyi ve anlaşılabilir’ biri olarak düşünüyorduk kendimizi değil mi? Belki de büyük bir yanılgı içindeyizdir! Ve en sevdiğimiz, en sıkı sarıldığımız kişi, bu algımızın gerçek olmadığının kanıtıdır. Yıllarca ‘iyi ve anlaşılabilir’ olduğumuz gerçeği ile kendimizi kandırmamızın sonu gelmiştir belki de? Can sıkıcı değil mi? Kesinlikle…Hadi biraz da geçmişe bakalım, büyük büyük büyüklerimiz nasıl evlenmişler? Kendilerine kalacak toprakları hesaplamışlar mesela, ya da başlarına geçecekleri krallıklar beylikler için eşlerini seçmişler. Karşı tarafın ailesinin şehirde büyük söz sahibi olması, mirasın dağılmaması, işlerin yolunda yürümesi gibi sebepler genelde evliliklerin belirleyicisi olmuş. Hatta Büyük Lider Mustafa Kemal Atatürk’ün evliliğine baktığınızda da belli ‘standartlar’ı sağladığı için evlilik yaptığı apaçık ortadır. Nihayetinde Latife Hanım, üç lisan bilen, piano çalan ve at binen bir kadındı. Dışarıdan bakıldığında, Paşa’ya uygunluğu tartışmasız kabul edilebilirdi. Sayısız cenk’e katılmış, yürekli bir adamın duygularına, savunmasız kalbine hitap ediyor muydu peki? En huzurlu alanı olan evinde, hanesinde onu şefkatiyle kucaklayabiliyor muydu Latife Hanım dersiniz? Yeter miydi bildiği üç dil, çaldığı piano ya da Avrupadan getirttiği kıyafetler paşaya huzur vermeye? Sanırım değildi ki, kurallar ve şartlar bakımından, kağıt üzerinde böylesi uygun görünen çift sadece iki buçuk yıl evli kalabildi. Unutmamamız gereken en önemli konu sanırım şu; liste halinde gelen bir imajla değil, insanla evleniyoruz. Peki son yüzyılda neler yapıyoruz? Ekstra bir romantizm büyüsüne mi kapıldık dersiniz? Romantizmin şekillendirdiği bir ‘mükemmel tamamlayıcı eş’ anlayışı oluşuyor sanırım gitgide. Dışarıda bir yerlerde her türlü ihtiyacımızı karşılayacak ve tüm özlemlerimizi giderecek mükemmel birinin varolduğu düşüncesine bel bağlayıp yıllarımızı geçirdik değil mi? Bu romantizm anlayışını biraz değiştirmemiz gerekebilir. Seçtiğimiz kişi bizi üzüp kırabilir, canımızı sıkıp hayal kırıklığına uğratabilir; ve bütün bunları farkında olmadan, kötü niyet içermeden biz de yapabiliriz. Büyülü romantizm anlayışımızı, daha gerçek olan bu farkındalıkla, zaman daha fazla geçmeden değiştirebilirsek ne ala. O kadar da büyülü bir romantik ilişki yok, canınız biraz yanabilir. Savrulur gibi hissettiğiniz bir boşluğun sizi ele geçirdiğini düşünebilirsiniz, romantizme dayandırılmış bir hayal kırıklığında. Ayrıca bu doldurulamayan eksiklik ve boşluk halinin sonu gelmez olabilir. Ancak bu duyguların hiç biri olağandışı olmadığı gibi, ayrılmak / boşamak için de yeterli sebepler değildir. Kendimizi kime teslim edeceğimizi seçmek, kimin bize kendi gerçekliğimizi sunacağı ile ilintilidir; metnin başında da dediğim gibi bu her zaman kolay olmayacaktır. Kendi eksikliklerinizle barışıyor olmanıza ve kırgınlık duygusuyla başetme gücünüzle seçimler yapmalısınız. Basitleştirin hayatı, zaten herşey çok karışık. Sadece bir seçim bu; kimin bize ‘kendimizle yüzleşme’ cesareti verecek olduğunun, şefkat ve şehvetle sarılmış olduğu bir seçim. Seçtiğiniz kişiyle bütün geçmişiniz aynı olmak zorunda değil; farklı deneyimleri paylaşmak aynı hayallere birlikte yürümek, farklı tatları birleştirmek belki de aşk… Birbirinin imajlarındaki listeye uymak değil, birbiri ile denk adımları atabilmek belki de. Güzel bir ilişkinin başarısıdır uyumlu olmak; önkoşulu değil. Biraz romantizm biraz gerçeklik ile birlikte, kendimize ve eşimize karşı her zaman daha affedici, eğlenceli ve ılımlı bir bakış açısı ile bakmaya çalışarak, kendimizi de diğerini de mutlu etmeyi öğrenmemiz gerekmektedir. Hepinize kocaman bir kalp diliyorum; hem kendinizi hem diğerini affedebileceğiniz…Hadi şimdi, bu yazıyı okurken aklınızdan geçen kişiye sarılın kocaman.

  • Stres ve Başetme Yolları

    Stres ve Başetme Yolları

    Stres kişinin bedensel ve ruhsal olarak durumu kendisi için tehdit olarak algılaması ve karşılaştığı olaydan zorlanması ile ortaya çıkan bir durumdur. Tehdit ve zorlamalar karşısında kişi kendini korumaya yönelik olarak harekete geçme eğilimindedir. Bir tehlike ile karşı karşıya kalan kişi başa çıkamayacağına inandığı bu tehlikelerden uzaklaşmaya çalışır, başa çıkacağına inandığı tehlikelerle savaşır ve böylelikle yeni duruma uyum sağlamaya çalışır. Kişinin tehdit olarak algıladığı stres durumunda bedensel ve psikolojik olarak birtakım tepkiler verir.

    Stres konusundaki çalışmaların bazıları strese sebep olan olaylara yönelmiş, bazıları ise bu olayların psikolojik tepkileri ve davranışsal tepkileri üzerinde yoğunlaşmıştır.

    Stresin belirtileri ve etkileri

    1.Fiziksel belirtileri

    ∙Kalp çarpıntısı
    ∙Ellerde terleme
    ∙Kaslarda gerginlik
    ∙Bedenin değişik bölgelerinde ağrılar
    ∙Sindirim sistemi rahatsızlıkları
    ∙Yorgunluk ve halsizlik belirtileri
    ∙Uyku düzeninde sorunlar.

    2.Duygusal belirtileri

    ∙Huzursuzluk
    ∙Endişeli ruh hali
    ∙Çökkünlük
    ∙Gerginlik
    ∙Sinirlilik hali
    ∙Öfke ve düşmanlık duygularının yaşanması

    3.Zihinsel belirtileri

    ∙Dikkati toplamada güçlük
    ∙Unutkanlık
    ∙Aklın karışık olması
    ∙Olumsuz düşünceler üzerine odaklanma
    ∙Kendisiyle ilgili değersizlik hissi.
    ∙Terk edilmişlik duygusu
    ∙Kendine güvende azalma
    ∙Başarısızlığa odaklanma
    ∙Aşırı hayal kurma
    ∙Karar vermede güçlük çekme.
    ∙Sosyal çevrenin fikirlerinin öneminin artması

    4.Davranışsal belirtileri

    ∙Sosyal ilişkilerden uzaklaşma veya sosyal ilişkilerin bozulması
    ∙Stres yaratan durumdan uzaklaşmak.
    ∙Basit olan yola yönelmek
    ∙Çevredeki kişilerle sürekli olumsuz içerikli konuşmalar yapmak
    ∙İyi yaptığı şeyler konusunda bile tereddütlü yaklaşmak.
    ∙Daha önce zevk aldığı etkinliklerden eskisi kadar zevk alamamak.

    Stresin derecesi duruma göre değişmektedir.

    •Stres hayatımızda başarı için belli derecede olmalıdır.
    ( Dolayısıyla stres yaratan durum karşısında kişi stres yönetimini iyi bilmelidir.)
    •Stresin genel bir derecesi yoktur.
    •Özneldir kişiden kişiye değişir.
    •Kişi stres kaynaklarını bilmeli ve bunlara yönelik kendi imkanları ölçüsünde tedbirler almalıdır.
    •Hayatımızı kötü etkileyen stresten kurtulmak için sağlık,spor,eğitim ve yakın çevre gibi kişiyi destekleyici durumlardan yararlanılmalıdır.
    •Stresin derecesi stres yaratan durumun kişiyi ne kadar süre etkilediğiyle doğru orantılı olarak değişir.
    •Kişiyi stres altında hissettiren durumun önemi, derecesini belirlemektedir.
    •Yakın çevrenin düşünce ve fikirleri kişinin stres derecesini etkilemektedir.

    Yukarıdaki durumlar kişinin stres derecesini etkileyen birtakım durumlardır. Ancak stresin derecesi kişinin yaşadığı duruma göre de şekillenebilir.

    Stres kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde düşüren , çevresiyle ilişkileri bozan, fizyolojik rahatsızlıklara neden olan,kişinin mutsuz bir yaşam sürmesine neden olan önemsenilmesi gereken bir durumdur. Kişinin stres durumuyla baş etmedeki en önemli etken ise kendisiyle ilgili düşüncelerindeki değişikliğe yönelik çalışmanın yapılmasıdır. Kişi kendi içsel değerlendirmesinde daha olumlu ve yapıcı olmalıdır. Kendisine yönelik acımasız eleştiriler yerine yapabileceklerinin farkına varıp kendini o yönde geliştirmeye yönelik çalışmalar yapmalıdır. “Başarılı olamam” yerine “Başarılı olmak için ne yapabilirim” gibi cümleler kurmak fayda sağlayacaktır. Kişi olumlu yönde desteklenmelidir.

    Stres ile baş etme de kişi kendini çok iyi tanımalı ve kendini rahatlatan durumları , nelere tepki vereceğini , nelere sinirlendiğini çok iyi bilmesi gerekmektedir.

    Stresle baş etme yöntemleri

    ∙Dengeli beslenme , düzenli spor ve uyku kişinin strese karşı direncini arttıracaktır.
    ∙Nefes alma ve gevşeme egzersizleri yapmak rahatlama anlamında fayda sağlayacaktır.
    ∙Kişi kendinin olumlu yönlerini görmeye çalışmalı
    ∙Kişi kendisine olan güvenini arttırmaya yönelik olarak yapabileceği ve zevk aldığı işlerle ilgilenme konusunda adım atmalı.
    ∙Gereksiz rekabetten kaçının.
    ∙Güler yüzlü olmaya gayret gösterin.
    ∙Gerçekçi hedefler koyun
    ∙Kapasitenizi ve sınırlarınızı iyi değerlendirin.
    ∙Sosyalleşebileceğiniz ortamlarda bulunun.

    Ve en önemlisi kendinizle ilgili düşüncelerinizde olumlu olun.