Kategori: Psikoloji

  • Bulimia Nevrozu

    Bulimia Nevrozu

    Yeme ihtiyacı insan hayatında önem taşıyan ve vazgeçilmez bir davranış olarak görmekteyiz. İnsan yaşamını idame ettirebilmesi için mutlak gereklidir. Her kültürde kendine özgü yemek zevki, yemek anlayışı vardır. Dünya da yemek yemenin ve yemenin sonucu oluşan fazla kilolardan kurtulmanın ekonomi dünyasında milyonlarca dolarlık piyasa payı vardır. Yiyecek ve yemeğe yönelik bu yoğun ilgi dikkate alındığında, insan davranışının bu yönünün bir bozuklukla bağlantısı olmaması kaçınılmazdır.

    Bulimia nevrozu, aşırı yeme atakları  ve ardından gelen kusmaların ön planda olduğu görülmektedir. Hasta yine zayıf bir beden sahip olmak istediği için anoreksiya nervozadaki gibi yediklerini dışarı atmak, kalori yapıcı etkilerini gidermek için çeşitli yollara başvurmaktadır. Fakat bu tabloda farklı olarak hasta hafif kilolu ya da normal beden ağırlığındadır.

    Bulimia Nervosa (kusma hastalığı) yineleyen aşırı yeme nöbetleri ve hastanın beden ağırlığını kontrol etmekle aşırı uğraşması; bu nedenle yediği yiyeceklerin şişmanlatıcı etkilerini azaltmak için aşırı çaba harcaması ile belirli bir sendrom olarak bilinmektedir. Bulimia; Yunan dilinde “öküz gibi acıkmak” deyimi karşılığında kullanılmaktadır. Bu hastalık olağan dışı miktarlarda yemek tüketimi dönemlerini izleyen bilinçli dışa atım yöntemlerini de içermektedir. Kilo alımını engellemeye yönelik kullanılan bu yöntemler genellikle; çıkartma, oruç tutma, aşırı egzersiz uygulama veya laksatif kullanımından oluşur. DSM-IV Bulimia Nervosa’da oluşan zevke yönelik yeme epizodlarını; “2 saatten daha az bir sürede pek çok insanın aynı koşullarda yiyebilecekleri miktardan daha fazla yemek tüketimi” olarak tanımlamaktadır. Zevk yemeleri tipik olarak gizlilik içinde olur; genellikle bir stres faktörü tetikleyicidir, ve olumsuz duygulanımları harekete geçirir; yalnızlık, sosyal ortamlarda yeme veya kilo alımı konusunda endişelenme gibi. Bu zevke dayalı yeme, kişi rahatsızlık verecek derecede tok olana değin devam eder. Bu süre içinde kişi yeme davranışı ve tüketilen yemeğin miktarı üzerindeki kontrolünü kaybeder Bu sürede tercih edilen yemekler genelde dondurma, çikolata, pasta gibi çabuk yenebilen ve kalorili yiyeceklerdir. Anoreksiya Nervosa’da olduğu gibi Bulimia hastaları için de kilo alımının yarattığı kaygı oldukça yüksektir. Yine Bulimia Nervosa’da da Anoreksiya’da olduğu gibi kişinin vücudunun görünüşünü algılamasında bozulmalar meydana gelmektedir ve bu kişiler normal ağırlıkta olsalar dahi kendilerinin kilolu olduklarına inanabilmektedirler.

    Bulimik hastaları Anoreksiya Nevrozun’da olduğu gibi yardım talebine karşılık vermektedirler. Aşırı yeme ve kusma epizodlarından sonra suçluluk duymalarına ve bu davranışları gizleme çabası içinde olmalarına rağmen istekle yardım ararlar. Uzun dönem takipler Bulimia teşhisi ile tedavi edilen hastaların yarısından fazlasının beş yıl içinde sağlıklarına kavuştuklarını göstermektedir. Ancak hastalığın seyri, kusma sonucu ortaya çıkan belirtilerin şiddetine de bağlanmaktadır. Uzun süren vakalarda ilişkilerde bozulma, iş yaşamında sorunlar ve kendilik değerinde azalma görülebilmekte, bu tür etmenlerin klinik açıdan ele alınmasında fayda olduğu bilinmektedir.

    Bulimia hastaları Anoreksiyadan farklı olarak dışa dönük kimselerdir. Bunun yanında kızgın ve dürtüsel oldukları da gözlenmiştir. Bulimia hastalarının dürtü kontrolünde yaşadığı problemler nedeniyle pek çok sorun da beraberinde kliniğe taşınmaktadır. Madde kötüye kullanımı, emosyonel dengesizlik ve intihar girişimlerine de bu hastaların hikayelerinde sıklıkla rastlanmaktadır.

  • Tükenmişlik Sendromu

    Tükenmişlik Sendromu

    Tükenmişlik sendromu, kronikleşmiş ve bütün alanlara yayılmış bir çöküntüyü anlatır. İngilizcesi “burn out”tur, birebir çevrildiğinde “yanıp kül olmak” veya “sonuna kadar yanmak” anlamına gelir.

    Tükenmişlik sendromunun insanlık tarihinin her çağında ve tüm kültürlerde var olduğu sanılmaktadır. Bilimsel bir kavram olarak kullanılmaya başlandığı tarih ise 1974 yılıdır. Kavram, Alman asıllı Amerikalı psikanalist ve bilim adamı Herbert Freudenberger ve Amerikalı psikolog Christina Maslach tarafından ortaya atılmış ve kullanılmıştır. Ancak tükenmişlik sendromunun içeriği günümüze kadar konunun uzmanları tarafından açık ve net bir şekilde tanımlanamamıştır.

    Tükenmişlik herkeste farklı şekilde ortaya çıkabilir, bu nedenle semptomları ve etkileri kişiye göre çok farklı olabilir nedenleri  burnout, şaşırtıcı bir şekilde, işine yeni başladığında çok daha heyecanlı ve istekli olan çalışanlarda daha fazla görülmektedir. Bu uzmanlar tarafından bu kişilerin ilk heyecanlarıyla çok fazla enerji harcayarak kısa zamanda tükendiklerine bağlanmaktadır. Bu tip çalışanlar genellikle kısa zamanda çok büyük başarılar kazanacaklarına inanır fakat zaman geçtikçe amaçlarına ulaşamadıklarında heyecanları söner. Sonuç olarak gerçeği kabullenmek ve hedeflerini düşürmek yerine hayal kırıklığına sürüklenirler. Tükenmişlik sendorumunun oluşmasında oldukça etkili 3 durum dikkatleri çekmektedir: 

    1)Rol çatışması: birbiriyle çakışan sorumluluklar taşıyan insan, öncelikler koyarak sorumluluklarını sıralamak yerine, her şeyi aynı düzeyde iyi yapmaya çalışabilir. bu durumda yorgun düşer ve sonuç burnout olabilir. 

    2)Rol belirsizliği: çalışan kendisinden iyi bir kariyer portresi çizmesinin beklendiğini bilir ama kendisine rehberlik ya da model alacağı biri olmadığından bunu nasıl başaracağından emin olamaz. Dolayısıyla faydalı olacak hiçbir şeyi başaramadığı kanısına kapılabilir. 

    3) Aşırı yüklenme: hiç kimseye hayır diyemeyerek altından kalkabileceğinden çok daha fazla sorumluluk yüklenen kişi sonuç olarak tükenme noktasına dayanabilir.  Bunların dışında çalışma ortamıyla ilgili bazı problemler de strese ve kişinin kendisini yaptığı işte mutsuz hissetmesine sebep olabilir. Hâttâ bazı uzmanlar, tükenmişlik sendromu ile ilişkilendirilebilecek 150’den fazla belirtinin bulunduğunu belirtmektedir. Ancak bazı tükenmişlik belirtileri daha sık görülmektedir. Hastalar kendilerini genel olarak tükenmiş, tamamen bitkin ve üzerine yerine getirebileceğinden daha fazlasının yüklenmiş olduğunu hissettiklerini, daha fazla yük kaldıramayacaklarını belirtmektedirler. Tükenmişlik sürecinin ilk belirtileri konsantrasyon bozuklukları, yorgunluk, performans düşüklüğü ve uyku bozuklukları olabilir. Belirtileri şu şekilde gözlemlenebilir:

    -Mesai saatlerinden sonra işle arasına mesafe koymakta sürekli artan zorluklar

    -Huzursuzluk ve gerilim hali

    -Öfke, küçük şeylere kızma

    -Ruhsal ev zihinsel bitkinlik

    -Umutsuzluğa kapılmak, beklentilere karşılık verememek

    -Aşırı derecede ilgisizlik

    Hangi hastada hangi semptomların ortaya çıkacağı çok farklı faktörlere bağlıdır hiçbiri tükenmişliğe özel bir belirti değildir. Ancak bu semptomlardan biri ortaya çıktığında şikâyetlerin arkasının gelme olasılığı yükselir. Semptomlardan biri veya birkaçı belirlendiğinde kişinin profesyonel yardım alması gerekir. Bu uzman kişi eğitim almış bir hekim-psikoterapist veya psikolog-psikoterapist olması yarar sağlayacaktır. Depresyon ile tükenmişlik sendromu birbirine karıştırılmamalıdır. Bu iki hastalığın birbirine benzeyen birçok tipik belirtisi vardır. Ancak umutsuzluk ve intihar düşüncesi daha çok depresyona işaret eden klasik sinyallerdir. Bu iki semptom tükenmişlik sendromuna bağlanmaz. Bundan başka, tükenmişliğin nedenleri daha çok ve öncelikle meslek ve çalışma hayatı bağlamında gözlemlenir. Buna karşı depresyonun herhangi özel bir bağlamı yoktur. Depresyon, hastanın hayatının tüm alanlarını kapsayan daha geniş çaplı bir hastalıktır.

  • Bağlanma ve Öfke

    Bağlanma ve Öfke

    Öfke ve bağlanma ile ilgili yapılan araştırmalarda çocuğun ebeveyn ayrılması veya ayrılma tehdidinin varlığı karşısından gösterdiği öfke üzerinde durulmuştur. Heinecke ve Westheimer (1966) tarafından gerçekleştirirken popüler deneyde; 13-32 aylık olan bir kısım bebek iki haftadan az olmayan bir süre için bakım gurubuna alınmış ve davranışları gözlemlenmiştir. Buna paralel olarak da bazı çocuklar kontrol grubu olarak aileleri yanında gözlemlenmiştir. Gözlem sonucunda ortaya çıkan sonuç; ailelerinden alınan çocukların aşırı agresifliğidir. Devam niteliği taşıyan bir diğer çalışmada denek ve kontrol grubunda bulunan çocuklara bir süreliğine aynı oyuncak ile oynamaları imkânı tanınmış ve sonuç olarak; bakım grubundaki çocuklarda 4 kat daha fazla öfke gözlemlenmiştir. Deney grubundaki çocuklar evlerine döndükten sonra oyuncak testi 10 hafta sonra tekrar gerçekleştirilmiş ve iki grup arasında saldırgan tavırlar açısından bir fark görülmemiştir. Birleşmeden altı hafta ve sonra çocuklar agresif tavırlarını bırakmaktadırlar. Çocukların eve dönüşünü takip eden aylarda anneye karşı düşmanca tavırlar sergiledikleri ve annelerine karşı duygu ikilemi yaşadıkları, gözlemci anne raporları ile kayda geçmiştir. Main ve arkadaşlarının yaptığı başka bir çalışmada (1995) üç türlü bağlanma stillerindeki kişiliklerini ifade ederken, bağımsız bireyler geçmişteki bağlanma yaşantılarına ve onların şimdiki kişilikleri üzerindeki etkisine değer veren geçmişteki ilişkileri olumlu olsun ya da olmasın betimlemelerinde genel olarak tutarlı ve açık olduklarını gözlemlemiştir. Saplantılı bağlanma stillerine sahip bireylerin geçmiş yaşantılarıyla çok meşgul olan ve bunları takınaklı bir şekilde anlatan ancak anlatımlarında tutarlılık ve açıklık gözlenmeyen ve ebeveynleriyle geçmişteki yaşantılarını tasvir ederken kızgınlık duygusunu gösteren kişiler olduklarını gözlemlemişlerdir. Kayıtsız bireyler ise özgürlüklerine aşırı derecede önem veren çocukluğuna dair anılarını hatırlamada güçlük çeken ve betimlemelerinde tutarlılık göstermeyen, ebeveynlerini idealleştiren ve geçmişteki olumsuz yaşantılarının kişilik üzerinde olumsuz bir etkisi olmadığını vurgulayanlardır.Bebeklik döneminden gelen aksaklıklar veya duyguların yeterince verilmemesi kişilerde patolojileri ortaya çıkarmaktadır. Söz konusu saplantılı bağlanma stilindeki kişiler sahte ve savunmacı bir kendilik yapısında olurken kendisi kötü, değersiz bir kişi olarak gördüğü durumlarda canı yandığını hissederek öfkesini ifade etme yönünde kullandığı gözlenebilmektedir. Burada hissettiği duygu bireyin karakteristik olarak kendisi için önemli birincil başkasının verdiği ilgi ve hizmet olmaksızın yaşamını idame ettirmekte zorlanacağını hissetmeleridir. Bireyin ayrılma-bireyselleşme çabası terk edilme depresyonuna yol açar ki burada savunmacı harekete geçmesine neden olmaktadır. Savunmaya geçen bireyler öfkesini ifade ederken farklı ifade biçimlerini(öfkesini içe atma, kontrol etme veya dışa yöneltme gibi eğilimlerde)kullanmaktadırlar ve bireyden bireye değişkenlik göstermektedir. Güvenli bağlanma stiline sahip kişiler partnerlerine yaklaşma konusunda kolaylıkla yaklaşabilir ve bağlı olmaktan mutlu olabilmektedirler. Terk edilme ve kişilerin onların istediğinden fazla yaklaşmaları yönünde kaygılar barındırmamaktadırlar. Uzun süreli ilişkiler kurmakta ve bu ilişkilerdeki partnerlerle cinsellik yaşamaktan hoşnut kalabilmekte, hem kendilerine hem de insanlara duydukları saygı ve güven unsurları yüksektir, dışarıdan gelen stres faktörlerine karşı destek alabilmekte ve kendilerini açmaktan (self-disclosure) ve karşı taraftaki inşaların kendilerini açmalarından hoşnut kalmaktadırlar, kişilerarası ilişkilerinde pozitif, iyimser/yapıcı bir tutum sergilemekte ve diğer bağlanma stilindeki kişilere oranla daha az fiziksel belirtiler ve ölüm kaygısı yaşamaktadırlar.

  • Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

    Çocukluğun özellikle ilk 3 yılında anne veya çocuğun bağlandığı kişi ile birlikteliği çok önemlidir. Çocuğun gelişiminde anneyi kaybetme korkusu bu yıllarda doğal olarak oluşur. Ancak bireyselleşme ve sosyalleşme süreci ile birlikte artık çocuğumuz bizden uzaklaşmaya, bizim yanımızda değilken dahi kendi kişiliğini göstermeye başlar. Çocuklarımızın ilk 6 yıl çok yönlü bir gelişim gösterdiğini anne-babalar olarak takip edebilir. Fiziksel ve motor gelişim yanında, çocuklarımızın sözcük dağarcıkları hızla artar, yetenekleri ve öğrenme düzeyleri şekillenir, bireyselleşme ve sosyal çevrede varlık göstermeye başlarlar. Bu çok yönlü gelişimin önemli bir kısmı ailelerin tutumları ile de desteklenir şekillenir, kimi zaman da olumsuz yönde etkilenebilir.  Mahler’e göre, çocuğun sağlıklı olması için onun anneden ayrılması, kopması gerekmektedir. Bunun dışındaki her durum sağlıksız bir olgu, yani bağımlılık anlamına gelecektir. On yedi yirmi dördüncü aylar arasında yaşanan “yeniden yakınlaşma” ayrılma-bireyselleştirme döneminin en can alıcı noktasıdır. Bu dönemde aşırı ilgilenerek işgalci, özerkliğe izin vermeyen annelerin, çocuğun doğal bağlanma sürecini rahatsız etmesi ile ortaya çıkan çevresel kaynaklı bir patoloji ortaya çıkmaktadır.

    Özellikle, “ Aşırı kuruyucu tutum” ülkemizde, geleneksel aile modelinde en sık başvurulan disiplin şekillerinden olması ile aşırı koruyucu tutumda anne babalar çocuklarını sevgi ve şefkatle örülü bir altın kafeste yetiştirirler. Çocuk adına bütün sorumluluğu anne baba üstlenir. Çocuk için neyin doğru neyin yanlış olduğuna anne baba karar verir. Saç şeklinden giydiği elbiseye kadar, anne ve babanın tercihi söz konusudur. Daha çok anne-çocuk ilişkisinde görülen bu aşırı koruyuculuk kimi zaman ömür boyu devam eder. Çocuk çatal kaşık kullanacak yaşa geldiği halde anne onu kendi eliyle beslemeyi tercih eder. Tuvaletini anne yaptırır, anne giydirir, ayakkabı bağlarını dahi anne bağlar. Mikrop kapmasın diye kaynatılmış su içiren, sokağa çıkmasına ve arkadaş edinmesine izin vermeyen, okul çağına geldiği halde çocukla aynı yatağı paylaşan anne örnekleri az değildir. Bu anneler çocuğa sevgi verdiklerini, onu koruduklarını sanırlar; gerçekte çocuğu kendilerine bağımlı hâle getirdiklerini fark edemezler. Aşırı koruyup kollanan çocuklarda bu durumun olumsuz etkileri genellikle çocuğun anneden uzaklaşması gereken ilk evre olan okula gitme sürecinde belirginleştiği görülmüştür. Özellikle ayrılma kaygısı, okul korkusu ile ortaya çıkabilir. Okula başlayan çocuk, sınıf ortamına alışmakta problem yaşamakta, arkadaş edinemez duruma gelmektedir. Okulun ilk günlerinde annelerinin eteğine yapışıp bırakmayan, onlarla aynı sırada oturmakta ısrar eden çocuk örnekleri görürsünüz. Bunlar annelerine bağımlı hâle gelmiş, annelerinden ayrılma kaygısı yaşayan çocuklardır. Ayrılma Kaygısı Bozukluğu durumunda, çocuklar ebeveynlerden, ayrıldıkları zaman aşırı derecede kaygılı ve sıkıntılı gözükürler, ağlamaklı halleri olabilir, evden ayrıldıklarında sevdiklerinin başına önemli zararlar geleceğine inanırlar. Sık sık irtibat kurmak isterler. Bu yüzden sevdiklerinden ve evlerinden ayrılmak istemezler. Anne babalarından ayrı bir şekilde herhangi bir sosyal ortamda bulunmak istemezler. Anne babalarından ayrılmak istemedikleri gibi yalnız başlarına kalmak istemezler. Okula gittiklerinde veya başka ayrı ortamlarda sıkıntıları artar. Annelerini gölge gibi takip etmek isterler. Uyku zamanı zorlanırlar, anne babalarından ayrı uyumak istemezler, gece onların başına gelebilecek kötü şeylerle alakalı kâbus görebilirler. Herhangi bir şekilde ayrılacakları zaman karın ağrısı, baş ağrısı gibi belirtileri gösterebilirler. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu nadir değildir; çocukların ve genç ergenlerin ortalama %4’ünde bu bozukluğa rastlanmaktadır. Ayrılma anksiyetesi semptomları, kız çocuklarında erkek çocuklarına oranla daha sık gözlenir. Erkek ve kız çocukları eşit olarak etkilenir. Bu durum en sık erken çocukluk yıllarında gözlemlenir. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu bazı yaşam zorluklarından sonra da gelişebilir. Başlangıcı okul öncesi yaşlardan da önce olacak kadar erkendir ya da 18 yaş öncesi herhangi bir yaşta başlar, bazen ergenlik dönemine kadar sarkabilir. Tipik olarak alevlenme ve iyileşmelerle seyreder. Olası ayrılıklara karşı anksiyete ve ayrılığı içeren durumlardan kaçınma davranışları ile birlikte yıllarca sürebilir.

    Psikoterapi ve ilaç tedavisi ile tedavi edilmeye çalışılır. Çocuğun yaşına uygun psikolojik gelişimi açısından bu türlü problemlerin halledilmesi çok önemlidir. Annelerin çocuklarının bu türlü durumunu daha önceden farkına vardıklarında gerekli önlemleri (onu sosyal ortamlara alıştırmaya çalışmak, bazen yalnız bırakmak, ufak ayrılıklara alıştırmaya çalışmak vb.) almaları uygun olur. Eşlik eden başka problemlerin olup olmadığı araştırılmalıdır.

  • Ölüm ve Yas

    Ölüm ve Yas

    Bir yakınımızın ya da sevdiğimiz şeylerin kaybıyla başa çıkmak oldukça sancılıdır. Yasadığımız bu kayıp sonucu derin bir yas sürecine girer ve de yaşamdan haz alamaz hale geliriz. Sabah uyanmak, yemek yemek, işe gitmek, alışveriş yapmak gibi basit gündelik aktiviteleri yapmakta oldukça zorlanırız. Bununla beraber yasadığımız yasa bağlı olarak duygusal, fiziksel, düşünsel ve davranışsal bir takim tepkiler veririz. Örneğin, duygusal olarak şok ve üzüntü, fiziksel olarak midede boşluk hissi, kalpte sıkışma, nefes darlığı, düşünsel acıdan inanmama, dikkat dağınıklığı ve davranışsal acıdan da uyku ve yeme bozuklukları vb tepkiler verebiliriz. İngilizcede yasın karşılığı olan “bereavement” kelimesi, orijinalinde “çalmak” anlamına gelen “berafian” kelimesinden türetilmiştir. Bu kelimenin daha sonradan “yas” yerine kullanılmasında ise “Sevdiğimiz biri ölünce hayatimiz bizden çalınmış gibi olur.” düşüncesi hakim olmuştur. Yas, bütün kültürlerde var olup evrensel bir olgudur. Kimi kültürlerde yas tutmak günlük yaşamın dışına çıkmayı gerektirirken; kimisinde ise spirituel bir anlam çıkarmaya sebep olur.

    Bütün duyguların bir fonksiyonu olduğu gibi yasın da önemli bir fonksiyonu vardır. Örneğin, korku duygusu tehlikelerden kaçınıp hayatta kalmayı sağlarken, yas da kayıplarla vedalaşmayı ve hayata devam edebilmeyi sağlar. Dolayısıyla yas tutmak yaşanılan kayba karşı verilen doğal bir tepkidir. Ancak çoğu zaman insanlar sağlıklı yas sürecine mani olurlar. Ölen yakınlarının ya da kaybettiklerinin üstüne konuşmak istemezler. Çünkü bu çok acı vericidir. Ama bazen ölüm gibi çok gerçek ve yıpratıcı bir konu üzerinde düşünmek, onun hayatın doğal bir parçası olduğunu anlamak olumu kabullenmede faydalı olabilir.

    Freud “Yas ve Melankoli” (1917) makalesinde kayıplarla vedalaşma surecine değinmiştir. Kayıp kelimesi bize ilk olarak ölümü çağrıştırır. Bir ilişkinin bitmesi de kayıptır. Yani ayrılığı da kayıp süreci olarak düşünebiliriz. Freud’a göre sağlıklı yas sürecinde kişi bir yas çalışması yapar. Bu süreçte benlik kaybedilen kişi ya da nesnenin artık var olmadığı hükmünü verir ve enerji bu kişi ya da nesneden geri çekilir.

    Yas tutma sürecinin bazı aşamaları vardır. Ölüm ve yas konusunda çalışmalar yapan psikiyatrist Elisabeth Kübler-Ross’a (1969) göre yasın beş ana aşaması vardır. Bunlar: inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenmedir. Herkesin kaybı kendine özgü olduğu için yas süreci de her insanda farklı olabilir. Bu nedenle kayıp yaşayan her birey bu aşamaları sırasıyla yaşamak zorunda değildir ya da bazı aşamaları yaşamayabilir. İlk aşama olan inkâr sürecinde, yaşam anlamsız ve boş gelmeye başlar. Yasın ikinci aşaması olan öfke iyileşme süreci için gereklidir. Her ne kadar bitmeyecekmiş gibi görünen bir öfkeniz de olsa onunla yüzleşmek için istekli olmak gerekir. Üçüncü yas sürecinde pazarlık yapmaya çalışırız. Kaybın öncesinde bir pazarlık vardır. En son aşama olan kabullenme, tamamen iyi olmak veya kayıpla barışık olmak değildir. Bu aşamada kaybedilen kişinin fiziksel olarak yokluğu kabul edilir. Bu durum kişinin hoşuna gitmez ama onunla yaşamayı öğrenmeye çalışır. Kaybedilenin yerini dolduramayız ama yeni ilişkiler kurmaya başlarız. Yeniden yaşama tutunmaya başlarız. Yeniden yaşamaya başlamak için yas sürecine gerekli olan zamanı tanımalıyız.

  • Depresyon Belirtileri

    Depresyon Belirtileri

    Depresyon, en yaygın görülen psikiyatrik rahatsızlıklardan biridir ve orta yaş grubunda daha fazla görülmektedir. Kişi için bazı şeyler eskisi kadar zevk vermemekte ve çökkün duygudurumu oluşabilmektedir. Daha detaylıca incelemek gerekirse depresyonun klinik belirtileri şu şekildedir:

    1-Çökkün duygudurumu: Depresyonun en belirgin klinik belirtilerindendir. Bu tanıyı koyabilmek için duygudurum depresif ve zevk alamama gibi belirtilerinden birinin baskınlık göstermesi gerekmektedir. Çökkün duygudurumu, bireyin acılı, kederli hissiyatı içerinde beraber eşlik ederek devam edebilir. Bu duygudurumuna sahip bireyde günler boyunca sıkıntılı ve acılı belirtiler görülebilir. Farklı özellik gösteren, örneğin psikotik özellikli olan kişilerde, bu duygudurum ağır seyir gösterebilir. Hastaların önemli bir kısmı sabah uyandıklarında bu duyguları hissederek uyanmaktadırlar. Depresyon seyri günlerce devam ettirdikçe kişilerde kötü bir hissiyat oluşur.

    2-İlgi azlığı ve anhedoni: İlgi azlığı ve çökkün duygudurumdan en az biri bulunmadıkça depresyondan söz edilmesi mümkün değildir. Bireyin sosyal ilişkilerinde ve iş hayatına olan ilgisi azalır ve eskiden zevk aldığı konulardan artık zevk almamaktadır.

        3-Sıkıntı hissi, bunaltı (anksiyete): Bunaltı depresyonun özyapısal bir özelliği olmamasına rağmen, klinik pratikte depresif duygudurumu ve ilgi azlığından sonra üçüncü olarak seyir göstermektedir. Bunaltı hissi, gerginlik, engellenmeye karşı tahammül edememe ve unutkanlık, öfke ifade etmede artış gibi belirtilerle kendini gösterebilmektedir. Bunaltı yaşlılarda çarpıntı, ağız kuruluğu, terleme, karın ağrısı ve ishal gibi bedensel yakınmalar şeklinde görülmektedir.

        4-Düşünce süreci: Bireylerde düşünce akışının yavaşlığından dolayı yöneltilen sorulara cevap verme noktasında zorluk çekebilir veya cevap veremeyebilir. Melankolik durumlarda ise bu seyir daha ciddi olabilir, örneğin konuşamama durumları da görülebilir.

        5-Suçluluk-değersizlik fikirleri: Genellikle depresyon hastalarında görülen ve kendilerini suçlu gibi hissederek geçmiş anılarını hatırlama eğilimindedirler. Bazı hastaların suçluluk duyguları o kadar yoğundurlar ki hayatlarını sonlandırma eylemine bile kalkışabilirler. Benlik saygısındaki azalma hastayı değersizlik olgusuyla karşı karşıya getirmektedir.

        6-Uyku problemleri: Uykuya geç dalma, uyku sırasında bölünmeler gibi

    7-Olumsuz düşünceler: Depresif hastalar genellikle dış dünyayı, geleceği ve kendisini olumsuz görme eğilimlerindedirler. Bilişsel çarpıtmalarla bu düşüncelerini destekler nitelikte oluştururlar.

    8-Umutsuzluk: Umutsuz görme eğilimindedir bu kişiler.

    9-Kararsızlık: Depresyondaki hastaların olumsuz görme ve düşüncelerinin yavaşlaması neticesinde bireyde karar vermede güçlüklere sebebiyet verebilir.

    10-Obsesif ruminasyonlar ve fobiler: Hastalar farklı alanlarda takıntılı ve genel olarak kendilerini suçlayıcı bir tutum sergileyerek daha önceden de var olan obsesif ve fobik düşüncelerle depresif dönemini arttırabilirler.

        11- İntihar fikirleri ve girişimleri: Depresif bozukluk gösteren hastaların intihar eylemi ve düşüncelerinin yüksek olduğu psikiyatrik rahatsızlıklardandır. Depresyonlu hastaların yaklaşık %65’inde edilgin ölüm düşünceleri ve intihar düşünceleri bulunmaktadır. Kadınlarda intihar girişimi fazlayken erkeklerde ise tamamlanmamış intihar oranı fazladır.

  • Sosyal Fobi

    Sosyal Fobi

    Fobinin kelime manasıyla geçen pazartesi siz değerli okuyucularımızla paylaşmıştık. Tekrardan bir şeye karşı duyulan korkunun, bireyin gündelik yaşamını olumsuz yönde etkilemesi hali olarak tanımlarsak eğer, sosyal fobi yaşayan bireyler yeni bir ortama girdiklerinde, yeni insanlarla tanışmak durumunda kaldıklarında, topluluk önünde konuşmak zorunda kaldıklarına endişe yaşayarak kendilerini ifade etmede güçlük, geri çekilme yaşama durumudur.

    Sosyal fobi yaşayan bireylerin zihinlerinde, karşısındaki kişinin gözünde küçük düşmek, rezil olmak hata yapmak, dışlanmak, yargılanmak veya utanacağı şeyler yapmak vardır. Bu kişiler sıklıkla utanç duygusu duyma eğiliminde olurlar ve aslında temelde kendilerini eksik, yetersiz, hatalı veya sevilmez görme eğilimi gösterirler. Başkalarının gözünden gördükleri kendileri, kusurlu ve sevilmesi zordur. Genel olarak sosyal kaygı bozukluğu ile eşlik eden bir diğer özellik mükemmeliyetçiliktir. Her şeyin tam ve kusursuz olması gerektiğin düşünen ve hata toleransı olmayan kişiler, her yaptıklarını eksik ve yetersiz olduklarına yönelik değerlendirerek kendilerini çok fazla eleştirirler. Bu durum, diğerlerinin gözünden de böyle görüleceklerini düşünmek ile sonuçlanabilir.

    Sosyal fobinin belirtileri arasında, topluluk önünde telefonla konuşamama, toplum içinde yemek yiyememe, küçük gruplar arasında vakit geçirme, çok iyi tanımadığı kişilerle telefonda görüşme, tanıdığı biri karşısında aksi bir görüş ifade edememe, alınan bir malın iadesi karşısında parasını geri alama vs. gibi çoğaltılabilir bu belirtiler, kişiler bu belirtilerle yaşamakta zorluk yaşayabilmektedirler.

    Sosyal fobi hem doğuştan hem de sonradan oluşan fobik hale gelebilirler. Sonradan kişide sosyal fobi gelişmiş ise altında yatan nedenler araştırılmalıdır. Albert Ellis’in Rasyonel Emotif Modele göre, sosyal fobikler irrasyonel bir biçimde “iyi performans göstermek zorunda oldukları” ve “performans esnasında rahatsızlık duymamak zorunda oldukları komutlarını kendilerine vererek sosyal fobi belirtilerini ortaya çıkarmaktadırlar (Ellis 1991). Davranışçı model ise sosyal fobiyi doğrudan koşullanma, gözlemsel öğrenme ve bilgi aktarımı şeklinde ortaya çıkacağını ifade etmektedir.

    Çeşitli ekoller sosyal fobinin ne şekilde oluştuğuna karşılık bilgi alışverişinde bulunmuşlardır. Günlük hayatımızda elbette ki zorlandığımız kendimizi ifade etmekte güçlük yaşadığımız anlarımız olabilmektedir fakat sosyal fobiyle karıştırmamakta fayda vardır. Buradan da yola çıkarak sosyal fobinin tedavisi profesyonel ruh sağlığı çalışanlarından yardım alınarak ilaç veya psikoterapi ile çözülebilmektedir.

  • Okul Fobisi

    Okul Fobisi

    2-3 yaş grubu çocuklarının, bağlandıkları kişilerden ayrılmaları halinde bir dereceye kadar ayrılma korkusu göstermeleri normal bir gelişimsel özelliktir. Ayrılma korkusu; çocuğun anne-babadan ya da bağlandığı diğer kişilerden ayrıldığında ya da ayrılma tehlikesi bulunduğunda gelişim düzeyine uygun olmayan ve beklenenden aşırı kaygı ve korku duymasıdır. Okul fobisi daha ziyade çocuğun okula giderken ebeveynlerinden ayrılmaya karşı verdiği bir çeşit ayrılma korkusuna bağlı olarak gelişen tepkidir. Çocuk okula gitmeyi reddeder ya da isteksiz görünür.

    Okul fobisi olan çocuklar, okula olan isteksizliklerini tipik bir şekilde bedensel yakınmalarla dile getirirler. Okul fobisi olan çocukların mide bulantısı, karın ya da baş ağrısı, beti benzi atma, solgunlaşma, nefes almada düzensizlik, titreme şeklindeki bedensel şikayetleri genelde sabahtan uyanır uyanmaz görünmekte ve okula gitmemelerine karar verilir verilmez de kendiliğinden kaybolmaktadır.

    Eğer çocuklara okula öğleden sonra, ertesi gün ya da bir hafta sonra gitmeleri önerilirse aynı tür şikayetlerinin okula gitme zamanı yaklaştıkça yinelendiği görülür. Çocukta ağlamaklı olma, sözlü mazeretler ve karşı çıkma gibi direnme tepkileri ile aşırı ölçüde korkma, öfke nöbetleri ve uyku sorunları da görülebilir. Çocuğun bedensel şikayetlerini ve direnmelerini ortadan kaldırmak üzere; öğretmen değiştirme, çocuğu daha az başarılı bir sınıfa alma ya da başka bir okula gönderme sadece geçici bir süre için sonuç verir.

    Okul Fobisinin Temelindeki Etkenler

    Bu etkenlerin başında, yaygın bir baskının egemen olduğu bir aile ortamı gelmektedir. Bu tarz ailelerde çocuklar aşırı özen içinde büyütülür, sürekli olarak çocukları memnun ederek sevgilerini kazanma çabası ve tüm gereksinimlerini karşılama söz konusudur. Bu çocukların sürekli olarak korundukları dikkati çeker. Bu ebeveynler özellikle çocuklarının bedensel yakınmaları ile yakından ilgilidirler.

    Bunların dışında, çocuğun doğuştan gelen aşırı duyarlılık, incinebilirlik ve duygusal tepkisellik göstermesi, çekingen, utangaç ve ürkek mizaca sahip olması, ebeveynden birinin evden uzakta (şehir dışında vb.) çalışması, aile bireylerinden birinin ciddi bir hastalığının olması, ailenin yeni bir bebeğinin olması, ev, okul ya da yaşam koşullarında bazı değişiklikler meydana gelmesi okul fobisine neden olan diğer etkenlerdir. Okul fobisi olan çocuklar başarı kaygısı olan, aşırı onay bekleyen ve ailesine bağımlı çocuklardır.

    Anne Babaya Pratik Öneriler

    -Çocuğunuzun davranışlarındaki ayrılma korkusu yönündeki herhangi bir değişikliği ayırt etmeye çalışın.

    -Okula gitmediği için çocuğunuzu suçlamaktan kaçının.

    -Bu sıkıntılı durumun geçici olduğunu, başka bazı çocuklarda da görüldüğünü, iyileşebilir bir durum olduğunu ve zamanla geçeceğini anlatın.

    -Çocuğun düzenli olarak okula gitmesini sağlayın, devamsızlık yapmasını engelleyin.

    -Okula gitmesi konusunda ailenin tüm fertleri olarak kararlı ve ısrarlı olun.

    -Okula gitmesini engelleyen problemler evden kaynaklanıyorsa en kısa sürede çözmeye çalışın.

    -Bağımlı olduğu ebeveyn yerine okula diğer ebeveynin götürmesini ya da okul servisiyle gitmesini sağlayın.

    -Sınıf öğretmeniyle görüşün, endişelerinizi anlatın, tavsiye ve görüşlerine dikkat edin

    Daha fazla bilgi ve yardım alabilmek için uzmana başvurmak gereklidir.

  • Okul Çağı Çocuğu ve Oyun

    Okul Çağı Çocuğu ve Oyun

    Oyun;çocukluğun evrensel bir etkinliği ve kendini ifade biçimidir.Oyun yoluyla çocuk zihinsel, duygusal, motor ve sosyal becerilerini geliştirir. Çocuğun büyümesi ve sağlıklı gelişmesi için beslenme, sevgi, bakım ne kadar gerekli ise oyun da o kadar gereklidir. Bebeklikten itibaren başlayan oyun süreci, okul çağında da devam eder. Bu dönem içinde oyun çocuk için önemli bir doyum kaynağıdır.

    Çocuk okul çağında daha çok grup oyunlarına yönelirler. Özellikle aynı cinsten çocuklar cinse özgü oyunlar oynar. Erkek çocuklar daha çok hareketli ve takımla oynanan oyunları yeğler. Kız çocuklar kendi aralarında kümeleşip oynar.

    Oyunda, çocuğun hareketliliği solunum, dolaşım ve sindirim sistemini olumlu etkilemekte ve gelişimini hızlandırmaktadır. Çocuk, açık havada oynanan oyunlar sayesinde güneş ışınlarından yararlanarak D vitamini alır, oksijen ve temiz hava sayesinde iştahı artar ve daha rahat uyur. Denge oyunları, top oyunları ve benzer çalışmalar çocuğa gücünü yerinde ve zamanında kullanma alışkanlığı kazandırır.

    Birbirini tanımayan çocuklar, oyun ortamında bir araya gelip kaynaşır. Oyun onların en doğal anlaşma ortamıdır,ortak dilidir.

    Oyun bir grup çalışmasıdır. Çocuk oyun içerisinde başkalarının haklarına saygı göstermeyi, mağlubiyeti kabullenmeyi, isyan etmemeyi öğrenir. Oyun yoluyla toplumsallaşan “ben vebaşkası”kavramlarının bilincine varan çocuk vermeyi ve almayı da oyun yoluyla öğrenir. Çocuğun toplum ve ahlak kuralına uyum göstermesinde oyunun rolü büyüktür.

    Çocuk oynadıkça duyuları artar, yetenek ve becerileri gelişir. Oyun, çocuğun duyduklarını, gördüklerini uyguladığı, öğrendiklerini geliştirdiği bir ortamdır. Oyun içinde çocuk, etrafından gördükleri ile sınırlı kalmaz, kendi düşüncelerini de katıp, oyuna kendince şekil, hareket ve canlılık verir. Bundan da büyük haz ve neşe duyar. Çocuk oyun yoluyla birikmiş enerjisini toplumsal açıdan kabul edilen bir yolla boşaltma olanağı bulmaktadır. Oynaya oynaya çocuk arkadaşlarının bağımsız varlıklarını kabul etmeye başlar. Çocuk oynarken deneyim kazanır. Çocukların kişilikleri, kendilerinin ve başkalarının bulundukları oyunlarla gelişir.

    Oyun, duygusal ilişkilerin başlatılmasında önemlidir. Çocuğun günlük yaşamda çevresinden aldığı uyaranların oluşturduğu gerilimden kurtulmasını sağlar. Oyun yoluyla çocuk, en derin duygu ve ihtiyaçlarını ifade olanağı bulur ve duygusal sorunlarını kendi kendine çözümleyebilir. Böylelikle oyun ortamı çocuğa iç çatışmaları ve kaygılarıyla başa çıkma fırsatı verir. Oyun çocuğun içinde bulunduğu yaşamı kavramasını, gerçek ve gerçek olmayanı ayırabilmesini öğretir.

    Oyun içerisinde çocuk sürekli olarak zihinsel faaliyet içerisindedir. Çocuk oyunda her çeşit kavramı ve nesneyi tanıyarak kullanma özelliklerini ve görevlerini öğrenir. Yeni kavramları ve nesneleri tanıma ve kullanmayı öğrenen çocuk, farkında olmadan bu kavramaları ve nesneleri birbiri ile karşılaştırarak özelliklerini kavramaya çalışır. Oyun anında çocuk sürekli olarak düşünme, algılama, kavrama, ve simgeleme gibi zihinsel yönden bir faaliyet içerisindedir.

    Sonuç olarak; oyun, çocuğun boş zamanlarını doldurma aracı olarak görülmemelidir. Oyun gerçek ve önemli bir eğitim aracıdır. Gerçek hayatın bir provasıdır ve çocukları hayata hazırlar.

  • İnternet Bağımlılığı

    İnternet Bağımlılığı

    Bağımlılık en geniş anlamıyla, bir maddenin ya da etkinliğin yaşamı ve sağlığı olumsuz etkilemesine karşın kullanımının devam etmesidir. Genel olarak ruhsal ve fiziksel bağımlılık olarak ikiye ayrılabilir.

    Ruhsal bağımlılıklar arasında; teknolojik bağımlılıklar, internet bağımlılığı, hız-adrenalin bağımlılığı, bir insana olan bağımlılık vb. sayılabilir. Teknolojik bağımlılıklar, insan-makine etkileşimine dayanır. Televizyon izleme gibi pasif bir bağımlılık şeklinde olabileceği gibi, bilgisayar oyunları oynama, internet kullanma gibi aktif bir bağımlılık şeklinde de olabilir.

    Fiziksel bağımlılıklar ise; sigara, alkol, uyuşturucu bağımlılığı vb. şeklinde görülmektedir.

    İnternet Bağımlılığı, genel olarak internetin aşırı kullanılması isteğinin önüne geçilememesi, internete bağlı olmadan geçirilen zamanın önemsizleşmesi, yoksun kalındığında aşırı sinirlilik hali ve saldırganlık görülmesi ve kişinin iş, sosyal ve ailevi hayatının giderek bozulması olarak tanımlanabilir.

    İnternet bağımlılığının toplumdaki yaygınlığı %6-14 arasındadır. Özellikle genç yaş grubunda, dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu, sosyal fobi, hafif depresyon gibi ruhsal sıkıntılar görüldüğünde veya ailede bağımlılığa yatkınlık olduğunda, riskli internet kullanımının görülebileceği belirtilmektedir.

    Bu durumda, aşırı internet kullanımının gerçekten ayrı bir bozukluk mu olduğu, yoksa altta yatan başka bir psikiyatrik bozukluğun bir belirtisi mi olduğu iyi ayırt edilmeli ve tedavisi buna göre planlanmalıdır.

    İnternet Bağımlılığının Belirtileri:

    – Her gün internet’ e bağlanmak, bağlı iken zamanın farkında olmamak, sorulduğunda ise inkar etmek

    – İnternet dışı uğraşlara ilginin kaybolması

    – Sosyal faaliyetlerde azalma, dostları tarafından anlaşılamama duygusu, spor faaliyetlerinden uzaklaşma ve kondisyon kaybı

    – İş verimliliğinin düşmesi

    – Sürekli uykusuz kalma ve yorgunluk

    – Alışverişlerin sadece internet üzerinden yapılması

    – Aile fertlerine yeterli zamanı ayıramama nedeni ile aile bağlarının zayıflaması

    – Günlük yaşamdaki diğer iş ve kişilerin, internetteki yaşama engel olduğu düşüncesi

    – Bilgisayar kullanımı nedeniyle yakın ilişkilerde anlaşmazlık ve sorun çıkmas

    İnternet Bağımlılığını Önleyebilmek İçin Ailelere Pratik Bilgiler:

    – Bilgisayarı evinizde tüm aile bireylerine açık bir alana yerleştirin. Bilgisayarı çocuğun odasına koymak, kapıyı kapattığı an kendi kendine kalıp, istediği an istediği ortama ulaşma özgürlüğünü sağlar.

    – Çocuğunuzun örnek alacağı ilk kişi sizsiniz. Öncelikle kendi internet kullanımınızın diğer etkiliklerinizle dengeli olup olmadığını ve internet alışkanlıklarınızı denetleyin.

    – Çocuğunuzun internet kullanımını yasaklamayın, bir süre sınırı ve belirli kurallar getirin ve bunlara uymasını sağlayın.

    – Çocuğunuzla bir anlaşma yapın ve bu kurallar çerçevesinde davranmazsa, internet kullanımını yasaklayacağınızı açıkça belirtin.

    – Çocuklarınızla bilgisayarda beraber zaman geçirin. Bilmediğiniz konularda onlardan yardım isteyin, ki bu davranış onları çok mutlu edecektir, bildiğiniz şeyleri de çocuğunuzla paylaşın.

    – Çocuğunuza internet üzerinde ulaşılan bilgilerin ya da görülen her şeyin doğru olmadığını, bilginin doğruluğunu sorgulaması gerektiğini ve nasıl sorgulayacağını öğretin.

    – Çocuğunuza hiçbir zaman bir başka kişiye ya da web sitesine herhangi bir kişisel kimlik bilgisi vermemeyi öğretin.

    – Çocuğunuzda internet bağımlılığının belirtilerini araştırın. Çocuğunuzun internet kullanımının okuldaki performansını, sağlığını, ailesiyle ve arkadaşlarıyla ilişkilerini etkileyip etkilemediğini değerlendirin.

    Çocuğunuz internet bağımlılığı belirtileri gösteriyorsa, profesyonel destek almak gerekebilir.