Kategori: Psikoloji

  • MUTLULUK HER ZAMAN BİR TERCİH MİDİR?

    MUTLULUK HER ZAMAN BİR TERCİH MİDİR?

    MUTLULUK HER ZAMAN BİR TERCİH MİDİR?

    Her zaman kendi tercihlerimizin sonucunu mu yaşarız bu hayatta?

    Kimisi içine doğar mutluluğun, birbirini seven, kalplerinde merhamet taşıyan ailenin bir bireyi olarak dünyaya açar gözlerini. Sevilirken sevmeyi öğrenir. Sevilmek için büyük çabalar sarfetmesi gerektiği inancı gelmez aklıma. Ötekini sevmenin ne kadar doğal bir süreci olduğunu bilerek yetişir. İleriki yaşamında da koşullu sevgiler barındırmaz hayatında, içinden geldiği gibi sever, kendi olur, kendi olduğu gibi kabul görür. Buradaki içsel huzur zorlu bir süreçten geçerek kazanılmış mutluluktan kaynaklanmaz. Nasıl bir aileye gözümüzü açtığımıza kader denebilir.

    Öte yandan stresli bir sürecin içine doğmuş çocuklar vardır. Ailevi ilişkileri kopuk, ailesinin günah keçisi olmuş, öfke ve baskıyla yetiştirilmiş çocuklar dünyaya gözlerini açtığında kendilerini, sevilmek ve kabul görmek için her zaman sorunsuz bir çocuk olması gerektiği inancını taşıyarak büyürler. Kendiyle savaşır, olduğu gibi olamamanın içinde oluşturduğu öfke, kırgınlık, huzursuzluk halleri ile uğraşır. Kendisinin sevilebileceğini dair inancı düşüktür. Tedirginlikle yaklaşır ileriki hayatında karşılaştığı kimselere. Bir ters bakıştan, imalı sözden incinir, sevilmediğine inanır.

    Bu kişi bunca his ile uğraşırken mutlu olmak mutlu hissetmek emek verilmesi gereken bir süreç haline gelir. Ve belki de neden böyle olduğu ile ilgili suçlar kendisini.

    Nasıl bir aileye doğacağını seçemez insan ve yaşadıkları yüzünden kızmamalı da ailesine. Bu çözüm getirecek bir durum olmadığı gibi ilişkileri daha çok yıpratabilir. Bazen “böyle olması gerekiyormuş böyle olmuş” ,“belki böyle olması daha kötülerinden beni korumuştur” diye düşünebilmek bu süreçte geçmişe takılı kalmaktan kurtarır.

    Bu, kişinin hayat boyu mutsuz olacağı ve sevilmeyeceğine dair olan inancını yaşamı boyunca içinde taşıyacak diye bir durum söz konusu değil. Sadece biraz daha uğraşacak. Bu hisle büyümese de, kendi hislerinin temelini öğrenip bu saatten sonra değiştirmek için çaba sarfedecek. İçinde bulunulan durum zor görünse de, her zaman daha kötüsünün de olduğunu bilip kendini çaresiz hissetmeyecek, yine de şükredeceği nimetlerine bakıp motive olarak ayağa kalkacak ve değişimi için harekete geçecek.

    Evet, içine doğduğumuz mutluluk tercihimiz değil ama farkındalık kazandıktan sonra sürdürmek istediğimiz hayat, düşünce yapımız, insanlara yaklaşımımız tamamiyle bizim irademizle gerçekleşen, bize âit kararlar.

    Sorumluluğu ele almak, yetişkin bir birey olmanın en temel vazifesi.

    Bu yüzden önce kendini kendin sev, kendine dair olan inancını değiştir, yaşadıklarının seni güçlendirdiğine inan ve yeniden başla hayata

    Umutla

    Uzman Psikolog Zeynep Görenoğlu

  • Çocukta Davranış Problemleri

    Çocukta Davranış Problemleri

    Şimdi bir hayal çalışması yapalım.. Düşünün ki bir sabah gözlerinizi açıyorsunuz ve kim olduğunuza, nerede olduğunuza dair hiçbir fikriniz yok. Etrafınızda size göre çok büyük hareket eden sesli nesneler var ama onları anlamıyorsunuz, dillerini bilmiyorsunuz. Her şey sizden kat kat büyük. Gözünüzün gördüğü, kulağınızın duyduğu, burnunuzun kokladığı, dilinizin tattığı, size dokunan ve dokunduğunuz her şey yabancı. Ne hissedersiniz?

    Korku? Endişe? Merak?

    Hoş geldiniz dünyaya..

    Çocuklar bu yabancı dünyaya yaşamlarını devam ettirebilecek bilgi ve becerilerden yoksun olarak gelirler. Bu bilgi ve becerileri öğrenebileceği, güvenlik arayışına cevap alabileceği en önemli kurum ailedir. Çocuğun gelişim sürecinde duygusal, bilişsel ve davranışsal yönden ihtiyaçları karşılanamadığında olumsuz davranışların gelişmesi görülebilmektedir. Çocuğun olumlu gelişimi için aile içerisindeki tutarlı davranışlar ve çocukla kurulan olumlu ilişkiler önemlidir. Ebeveynlerin çocukla sıcak bir ilişkisi kurması, kabullenici tutumları ve duygusal gereksinimlerini karşılaması çocuğun problemli davranışlar göstermesini engellemekte, problem çözme becerilerini geliştirmektedir.

    Sert disiplin anlayışı, sosyal ve duygusal yönden çocuğun desteklenmemesi, sınırsızlık, ebeveynlerden birisinin boşanma ve ölüm gibi sebeplerden dolayı yokluğu, babanın ilgisini ve sevgisini gösterememesi, çocukla sağlıklı iletişim kurulamaması, aile içi şiddet gibi sebepler çocuklarda huzursuzluk, korku, endişe, öfke duygularını yoğunlaştırma ve saldırganlık, öfke patlamaları gibi problemli davranışların ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir.

    Çocuklarda gelişim dönemine uygun olmayacak şekilde en sık karşılaşılan davranış problemlerini şu şekilde sıralayabiliriz; saldırgan davranışlar (itme, vurma), yalan söyleme, izinsiz eşya alma, aşırı korku ve kaygılar, tırnak yeme, saç koparma, parmak emme, alt ıslatma ve dışkı kaçırma, yeme bozukluğu, karşı gelme, uyku bozuklukları.

    Çocuğun problemli davranışlar sergilemesinin nedenlerinden bazıları; ebeveynleri tarafından fark edilme isteği, görülme ve onaylanma ihtiyacı, öfkesini daha sağlıklı bir yolla nasıl belli edeceğini bilmemesi, ebeveynlerin olumsuz davranışlarını model almaları, genetik sebepler, fizyolojik sorunlar ve fark etmeden ebeveynler tarafından davranışlarının ödüllendirilmesidir.

    Ebeveynler çocukların fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını uygun yollarla gideremediğinde, çocuklar kendilerini fark ettirmek için olumsuz davranışlar sergileyebilirler. Bu noktada problem davranışın kaynağını ararken çocuğun davranışı ne sıklıkta ve yoğunlukta sergilediğini de gözlemlemek gerekir. Çocuk için ilk rol model ebeveynlerdir, anne babalar ev içerisinde kendi tutum ve davranışlarını da gözlemlemelidirler.

    Bunun yanı sıra çocukların duygularını özgürce ifade etmesine izin vermek, çocuğun anlayabileceği şekilde açık ve net (sert değil) sınırlar koymak, sevildiğini ve şefkati hem söze dökerek hem de beden diliyle hissettirmek, sakin zamanında anlayabileceği düzeyde basit cümlelerle konuşmak, yaşına uygun sorumluluklar vermek, olumlu davranışlarını ödüllendirmek (övmek, sevinmek, teşekkür etmek, mutlu olduğunu ifade etmek vb.), yaratıcılığını pekiştirmek, kıyaslamalardan kaçınmak çocukta var olan davranış problemlerinin ortadan kalkmasına yardımcı olacaktır.

  • Dikkat Eksikliği / Aşırı Hareketlilik

    Dikkat Eksikliği / Aşırı Hareketlilik

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu her zaman aynı anda görülmez. Bazen dikkat eksikliğine aşırı hareketlilik (hiperaktivite) durumu eşlik etmez aksine bazı durumlarda hipoaktivite (ağır hareket etme, aşırı sakinlik, içe kapanıklık) eşlik edebilir.

    Dikkat Eksikliği Olan Bireyler;

    • Okulda, işte ya da yaptığı etkinlikler sırasında ayrıntıları gözden kaçırır, kolay yanlışlar yapar.

    • Bir iş yaparken, oyun oynarken ya da ders esnasında dikkatini toplamakta veya sürdürmekte güçlük çeker.

    • Kişi kendisiyle konuşanlara dinlemiyormuş, aklı başka yerdeymiş gibi görünebilir.

    • Okulda verilen görevleri, günlük işleri ya da iş yerinde verilen sorumlulukları tamamlamakta güçlük çeker (işe başlar ancak hızlı bir şekilde odağını yitirir, dikkati dağılır).

    • Okulda verilen ödevler, rapor hazırlama, form doldurma, uzun yazıları gözden geçirme gibi zihinsel çaba gerektiren işlerden kaçınır.

    • Okul gereçleri, kitap, kalem, cüzdan, anahtarlık, cep telefonu gibi işi ya da etkinlikleri için gerekli nesneleri kaybeder.

    • Telefon aramalarına geri dönme, faturalarını ödeme, randevularına uyma gibi günlük etkinliklerde unutkandır.

    Aşırı Hareketli ve Dürtüsel Bireyler;

    • Bu kişiler genelde otururken el ve ayaklarını sallar, yere vurur, sürekli kıpırdanır.

    • Sınıfta ya da iş yerinde oturmasının beklendiği durumlarda oturduğu yerden kalkar, dolanır.

    • Çocuklar uygunsuz ortamlarda koşturur ya da bir yerlere tırmanır.

    • Boş zaman etkinliklerine sessiz bir biçimde katılamaz ya da sessizce oyun oynayamaz.

    • Her an hareket halindedir, başkalarınca yerinde duramayan kişiler olarak görülürler.

    • Bazı durumlarda aşırı konuşurlar, sorulan soru tamamlanmadan yanıtını yapıştırır, başkalarının sözünü keser ya da araya girerler.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu çocukluk çağında başlayan, tedavi edilmediğinde ise etkisinin yetişkinlikte de sürdüğü bir nöropsikiyatrik bozukluktur.

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite tedavilerinde en işe yarayan yöntemler

    • Psikofarmakolojik ilaçlar

    • Psikoterapi ve psikofarmakolojik ilaç kullanımı

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı sınav esnasında öğrenilen bilgilerin açığa çıkmasına, öğrencinin sınav kağıdına odaklanmasına ve gerçek potansiyelini göstermesine engel olan, böylelikle başarı düzeyini düşüren yoğun bir endişe ve korku hissetme halidir.

    Sınavdan önce biraz kaygı hissetmek doğaldır, hatta hedefe ulaşma konusunda bizi motive edicidir fakat öğrenci sınav başarısızlığını hayat başarısızlığı olarak görüyorsa ve başarısızlık ihtimalinden dolayı iyi bir geleceğinin olmayacağı inancını taşıyorsa kaygı yoğunluğu tehlikeli düzeyde artar.

    Sınav kaygısının kendine güvensizlik, ailenin yanlış tutumu, daha önce yaşanmış başarısızlıkların tekrarlanabileceği endişesi, mükemmeliyetçi yaklaşım, aileyi hayal kırıklığına uğratma korkusu, yüksek beklenti düzeyi, başarısız olma ve değerlendirilme korkusu, zamanı iyi kullanamama, kötü çalışma alışkanlıkları, hedef belirsizliği, plansızlık, görev ve sorumlulukları erteleme, gerçekçi olmayan düşünce biçimleri, aile ve çevrenin beklentilerinin yüksek olması gibi nedenleri vardır.

    Sınav kaygısı fizyolojik, bilişsel ve duygusal değişiklikler olarak 3 şekilde ortaya çıkar.

    Fizyolojik Değişiklikler

    • Mide rahatsızlıkları (bulantı/kusma), barsak rahatsızlıkları (ishal), sık idrara çıkma, baş dönmesi, ağız kuruması, karın ağrısı, terleme, nefes alıp vermede güçlük yaşama, yorgunluk ve bitkinlik belirtileri, uyku bozuklukları, ellerde titreme.

    Bilişsel Değişiklikler

    • Düşünceleri toparlayamama, ifade edememe, unutkanlık, görsel ve işitsel kanaldan gelen bilgileri anlamada güçlük çekme, dikkat ve odaklanma güçlüğü.

    Duygusal Değişiklikler

    • Huzursuzluk, çabuk öfkelenme, mutsuzluk, içe kapanma, ilişki kurmada güçlük, kendini olumsuz algılama, endişe, korku, ümitsizlik, mahcup olma/ utangaçlık, hayal kırıklığı, tedirginlik.

    Bu belirtilerin yanında öğrencide sınavda başarısız olacağı inancıyla suçluluk duyguları, sınava girmeyi reddetme, ders çalışmaya karşı ilgisizlik ve akademik ortamlardan uzaklaşma, kaçınma davranışları görülebilir.

  • Ergenlik Dönemi Psikolojik Sorunlar

    Ergenlik Dönemi Psikolojik Sorunlar

    Ergenlik dönemi çocukluğunun bitişi ile başlayıp yetişkinliğe kadar süren (net olmamakla birlikte 11 – 21 yaş arası) bireyin bedensel, ruhsal ve sosyal değişimlerin belki de en hızlı ve çalkantılı yaşandığı dönemdir.

    Bu dönemde gençlerin en yoğun stres yaşadığı durumlar beden imajı, okul başarısı, aile, kardeş, arkadaş ilişkileri, meslek seçimi ve geleceği ile ilgili kararsızlıklardır.

    Bu dönemin başlangıcında yaşanan ani bedensel değişimler genci hazırlıksız yakalayabilir ve bu da öfke patlamalarına, durup dururken ağlamalara ve ani sinirlenmelere yol açabilir.

    İçinde bulunduğu gelişim dönemi nedeniyle genç “ben kimim?” sorusuna cevap arar ve bu cevaplar doğrultusunda bir kimlik inşaa etmeye başlar. Bu sebeple rol karmaşaları ile iç çatışmalar sık görülür.

    Bu dönemde gençler özerklik ihtiyacı hissederler ve arkadaş gruplarına yönelirler. Hem aileden bağımsızlaşmaya çalışırlar hem de ailenin sevgi ve desteğine çok ihtiyaç duyarlar. Gençlerin bu dönemde karşılaştığı başlıca duygu yalnızlık ve beraberinde getirdiği yabancılaşma hissidir. Anne babası tarafından anlaşılamadığını hissettiği zaman ebeveyn ile çatışmalar fazlaca yaşanabilir.

    Bu dönemde gençler hırçınlaşabilir, ders çalışmayı aksatabilir, sorumluluk alma duyguları azalabilir, içine kapanabilir, karamsarlaşabilir, nedensiz yere öfkelenip anormal tepkiler verebilir, olduğundan daha alıngan ve huzursuz olabilir, kendisine karışıldığı zaman sinirlenebilir, evde geçirdiği sürenin çoğunluğunda odasına kapanabilir, daha çok dışarıda arkadaşlarıyla vakit geçirmek isteyebilir, ev kurallarına uyumsuz davranışlar sergileyebilir, ebeveynlerini eleştirebilirler.

    Gencin içe kapandığı dönemin çok uzun, duygu dalgalanmalarının şiddetli olduğu, çok zıt huy değişikliklerinin yaşandığı, ders başarısının beklenmedik şekilde düştüğü, çok öfkeli ya da sürekli ağladığı ve baş etmekte zorlandığınızı hissettiğiniz durumlarda bir uzmana başvurabilirsiniz.

  • Çocuklarda Sosyal Duygusal Gelişim

    Çocuklarda Sosyal Duygusal Gelişim

    Bireylerde gelişimin temelleri çocukluk döneminde atılmaktadır. Özellikle sosyal ve duygusal gelişimin sürdürülebilmesi için 0-6 yaş oldukça önemli bir dönemdir. Sosyal gelişim; bireyin davranışlarını, içinde yaşadığı toplum içerisinde kabul edilebilir bir şekilde sürdürmeyi öğrenmesidir. Yani davranışların toplumsal beklentilere uygun olacak şekilde geliştirilmesidir. Çocuklarda sosyal etkileşim doğumdan sonra ilk olarak anne –  baba ile başlayıp, aile ve çevresinde ilişki kurduğu diğer insanlarla da devam eder. Çocuk; fiziksel, duygusal, zihinsel ve dil yönünden geliştikçe çevresi de genişler. Böylece aile içinde başlayan sosyal etkileşim, arkadaş ilişkileri ve okuldaki yaşantılarla devam eder. Çocuğun sosyal gelişimi, yaşına ve gelişimine uygun olarak sorumluluklarını yerine getirebilmesi, akranlarıyla ve diğerleriyle sağlıklı ilişki kurabilmesi, iyi geçinebilmesi ve uyumlu davranışlar sergilemesi ile ilgilidir.

    İnsanların aile, toplum, okul ve iş yerinde başkalarıyla iyi ilişkiler kurması, toplumsal kurallara uyması, sorumluluklarını yerine getirmesi, toplum ve çevre tarafından kabul edilmesi sosyal gelişimi ile gerçekleşir. Sosyal gelişim süreçlerinde gereksinimlerini yeterince doyuramamış çocuklarda disiplin problemleri, otoriteye karşı gelme, diğerleriyle ilişki başlatma ve sürdürmede zorluk yaşama, davranışlarını toplumun değer yargılarına göre düzenleyememe gibi sosyal uyum sorunları görülebilir. Okula düşük sosyal yeterlilikle giren çocuklarda sıklıkla, akranlar tarafından red edilme, davranış problemleri ve düşük akademik başarı gibi problemlerle karşılaşılmaktadır.

    Duygusal ve sosyal gelişim birbirinden ayırt edilemeyecek kadar birbirine bağlıdır. Duygu gelişimini en çok etkileyen etmen bireyin diğer bireylerle olan ilişkileri, yani sosyal gelişimidir. Duygular insan olmanın en önemli unsurlarıdır ve sosyal bağların oluşmasında temel rolü üstlenmektedir. Araştırmalara göre duygularını sosyal olarak  uygun şekilde ifade edebilen çocuklar da daha az davranış sorunları gözlenmektedir. Erken çocukluk döneminde başlayan sosyal duygusal gelişimle kazanılan davranışlar, yetişkinlikte bireyin kişilik yapısını, tavır, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını biçimlendirmektedir. Bu sebeple bireyin yaşamında sosyal duygusal gelişim, ayrı bir öneme sahiptir. Sosyal duygusal gelişim dönemini sağlıklı geçiren bireylerin toplum içerisinde ki işlevselliği de artar ve kişiler arası ilişkilerinde de olumlu etkileşimler başlatıp  sürdürme becerisine sahip olurlar. Sosyal duygusal gelişim, çocuğun kendini ifade edebilmesi, duygularını kontrol edebilmesi, kendisiyle ve çevresiyle barışık ve uyum içinde olabilmesidir. Erken dönemde sosyal duygusal gelişimin önemli öğelerinden biri de empati gelişimidir. Empati, bir insanın kendini, karşısındaki insanın yerine koyarak, onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak algılamasıdır. Çocukların yaşıtları tarafından kabul edilmelerine katkıda bulunan etkenlerden biri de empatidir. Çocuklar, diğer insanların bakış açısını öğrendikçe empati de gelişir.

    Büyümekte olan çocuğun duygularını ifade edebilmesi ve duygusal davranış biçimlerini kazanması zamanla olur. Bunun sebebi duygusal gelişimin sosyal ve bilişsel gelişime paralel olarak ilerlemesidir. Çocuğun zekası geliştikçe çevresinden gelen uyarıları daha olgun bir şekilde algılamaya başlar.

    Sosyal duygusal becerilerin, çocukların akademik başarılarıyla da bağlantılı olduğu gözlenmektedir. Gündelik yaşamda duygusal sorunlar yaşayan çocuğun okul hayatında da sorunlar yaşadığı görülmektedir.

    Zeka seviyesi ne olursa olsun, sosyal uyum süreçlerinde zorluk yaşayan, bu zorluğu uygun şekilde ifade edip paylaşamayan çocukların görev ve sorumluluklarında, planlama becerilerinde ve konsantrasyon gerektiren işlerde sorunlar ortaya çıkar. Dürtülerinin farkında olmayıp kendini nasıl kontrol edeceğini bilmeyen çocuklar, derste konuşur, hareketler yapar, arkadaşlarına kendini ifade etme konusunda sorunlar yaşar, yanlış anlaşılmaya başlar ve bu olayların sonucunda ortaya çıkan olumsuz duygular çocukların akademik hayatını etkiler. Günlük hayatında ve okulda karşılaştığı problemlerle nasıl başa çıkacağını bilmeyen çocuk, neden-sonuç ilişkisi kurma, empati yapma, esneklik, soyut düşünebilme gibi konularda da zorluklar yaşar. Tüm bu beceriler etkili öğrenme sürecinin bir parçasıdır, insan nasıl duyguları ve zihni ile bir bütünse; öğrenme de sosyal duygusal ve bilişsel bir süreçtir.

  • Terk Edilme Korkusu

    Terk Edilme Korkusu

    İlişkide deneyimlediğimiz olayların tamamen partnerimizle alakalı ve o ilişkiye özel olarak yaşantılandığını düşünürüz. Halbuki durum bundan ibaret değildir. Erken çocukluk döneminden getirdiğimiz korkuları, kaygıları ve ilişki döngülerini her ilişkimizde tekrarlarız. Karşımızdaki de bu bastırılmış hisleri yer yer canlandırabilir.

    Kaygılanmak ilişkinin normal bir parçasıdır. Genelde iki şekilde kendini gösterir; terk edilme korkusu ve yutulma korkusu. Aşık olursak terk edileceğimizi veya orada saplanıp kalarak, özgürlüğümüzü kaybedeceğimizi düşünerek korkabiliriz.

    Terk edilme korkusu çok arttığında kendini geçmeyen bir güvensizlik/tehlike hissi, rahatsız edici düşünceler, boşluk duygusu, değişken kendilik algısı, aciziyet, aşırı uçlar arasında sık ve ani değişen ruh hali ve artan ilişki problemleri olarak gösterebilir. Bu hislerden ve terk edilmeye dair belirsizlikten kurtarmak için kişi kendini ilişkiden tamamen koparıp, hissiz hale getirebilir.

    Nörobilim gösteriyor ki; partnerimiz bizim özellikle yaşamımızın ilk 2 yılında oluşturduğumuz bağlanma-arayan davranış modelimize karşılık verirler. Eğer bebek, besleyici, ilgili, yeterince iyi bir bakım verenle ilişki kurduysa, bu onda güven duygusunu geliştirir. Ebeveyn bebeğin ihtiyaçlarını çoğunlukla karşıladıysa, karnını acıktığı zaman doyurduysa, rahatlattıtysa ve bebeğinin fizyolojik/psikolojik ihtiyaçlarını eş zamanlı olarak takip ederek karşıladıysa, bebek dünyanın iyi bir yer olduğu algısını geliştirir. Bilir ki; ihtiyacı olduğunda birisi ona yardım edecektir yani yalnız kalmayacaktır. Bu da erişkin olduğunda kendini belirsizlik durumunda sakinleştirebilmesini ve huzurlu bir birey olmasını sağlar. Fakat bunun tam tersi olarak, bebek dünyayı yalnız kalacağı tehlikeli bir yer olarak algılarsa; büyüdüğünde insanlara güvenme zorlukları, hayal kırıklıkları, ilişkide iniş çıkışlar ve belirsizliğe tahammül etmede büyük sıkıntılar yaşar. Çoğu ilişkisinde gerçekçi olmayan terk edilme korkusunu yaşar ve bu korku kendini gerçekleştirmeye hizmet edebilir. Dolayısıyla sağlıklı bir ilişki kurmanın temeli, çocukluktan getirdiğimiz algıların çözümlenmesinde yatar.

  • Ayrılık Acısı

    Ayrılık Acısı

    Ayrılık yaşadığımızda kendimizi çok kötü hissediriz. Sanki yalnızca duygusal değil de fiziksel bir acı deneyimliyormuşuz gibi acır canımız; göğsümüze ağırlık çöker, nefes almakta zorlanırız.. Aslında gerçekten ayrılık acısının fizyolojik bir yanı da vardır. Beynimiz fiziksel bir hasar gördüğümüzde nasıl öncelikle oraya odaklanıyorsa; ayrılık durumunda da partnerimize odaklanır ve önceliğimiz istemsiz bir şekilde biten ilişkimiz olur; işimiz, okulumuz, sorumluluklarımız her şey ikinci plana atılır. Columbia Üniversitesi’nde Bilişsel Nörobilimciler tarafından yapılan bir çalışmada, sevgililerinden ayrılan bireylere 6 ay sonra ayrıldıkları partnerlerinin fotoğrafı gösterilip, beraber geçirdikleri zamanı düşünmeleri istenirken beyinleri fonksiyonel MRI’da görüntülendi; çıkan sonuçlar gösterdi ki ayrılık acısıyla fiziksel acı sırasında beynin aynı bölgeleri aktive oluyor. Yani beynimiz için ikisi arasında bir fark yok; kolun kırılmış veya sevgilini kaybetmişsin.. Başka bir çalışmadaysa, eski sevgilileriyle barışmak isteyen kişilerin onları fotoğraflarına baktığı sırada beyni görüntülendiğinde, bağımlı bir kişinin bağımlı olduğu maddenin yoksunluk kriziyle aynı beyin aktivasyonu görüldü. Sigarayı bırakmaya çalışan birinin sigara krizi gibi.. Yani aslında partnerimizin bağımlısı oluyoruz. Ayrılık acısı aslında özünde bir sevgiliyi kaybetmekten çok daha fazla şey barındırıyor olabilir. Erken çocukluk dönemi yaşantıları ayrılığı nasıl algıladığınızı da etkiler. Dolayısıyla, bu durumun içinden çıkılamadığında yapılacak şey terapiye başlamaktır. Fakat bunun yanısıra yardımcı olarak, beynin işleyiş tarzıyla bağlantılı, kişinin kendi başına yapabileceği; bilişsel olarak fark yaratabilecek davranış ve düşüncelerin de olabileceğini söylüyor bize nörobilim.

    Peki durum böyleyken ayrılık sonrası nasıl davranmalıyız?

    • Ayrılık sonrası eski partnerimizin fotoğraflarına, eşyalarına bakmak, sosyal medyadan onu takip etmek vs gibi davranışlar beyindeki dopaminle ilişkili olarak bağımlılıktaki yoksunluk krizini tetikleyeceğinden; yapılmamalıdır.

    • Zihinde oluşan ve devamlı tekrarlayan eski partnerinizle ilgili döngüyü bir noktada kırmak gerekiyor. Aklınıza eski partneriniz her geldiğinde kırmızı bir DUR tabelasını zihninizde görselleştirerek başka şeyler düşünmeyi deneyebilirsiniz.

    • Egzersiz yapmak beyin fonksiyonlarını ve dopamin, serotonin gibi nörotransmiterleri düzenler ve daha iyi hissetmenizi sağlar.

    • Ayrıldığımız partnerin kötü yönlerini düşünmektense, idealize etmeye meyilliyizdir, bunun farkında olarak objektifliği korumaya çalışmak ve ayrılığın geçerli sebepleri üzerinde durmak gerekiyor.

  • Bağlanma Kuramı

    Bağlanma Kuramı

    İnsan ilişki kurmayı her zaman ilk bakıcılarından öğrenir. Annesi ile çatışarak anlaşan bir adam karısında da aynı çatışmayı arayabilir ya da babasıyla iletişimi zayıf olan bir kız çocuğu yetişkin olduğu zaman erkeklere karşı çekingen durabilir. Bu nedenle ilk bakıcılarımızla ve bağlanma için özelliklede annemiz ile kurduğumuz ilk ilişki bizim hayat boyu sürecek olan diğer tüm ilişkilerimizi olumlu veya olumsuz etkiler. Eğer kişi annesiz büyümüş ise anne yerine konulan ve kişiye bakım veren ikame bakıcımız ile olan ilişkimizi dikkate alabiliriz.
    Anne çocuğu ile güvenli bir bağlanma geliştirmişse yani çocuğun özellikle ilk 1 yaşındaki duygusal ve fizyolojik ihtiyaçlarını tutarlı ve mükemmel olmasa bile yeterli derecede tamamlamışsa, çocuk büyüyüp yetişkin olduğu ve ilişki yaşadığı zaman bağlanmaktan çekinmez, ilişki resmiyete döküleceği zaman korkup kaçmaz, duygusunu ve ihtiyacı olanı rahatlıkla ifade eder.
    Anneniz sizin ihtiyaçlarınızı bazen karşılayıp bazen karşılamadıysa size bir iyi bir kötü davrandıysa bu kaygılı bağlanmaya neden olmuş olabilir. Ve bu nedenle, siz de ilişkinizde karar veremeyen, sürekli “ne kadar seviyor” sorusunu soran, annenizin karşılayamadıklarını partnerinizde bulmaya çalışan yapışkan kişi olursunuz. Yüksek ihtimal bu da karşı tarafı sizden soğutur ve uzaklaştırır. Terk edilmekten fazlaca korkar bu ihtimali sürekli düşünürsünüz. Hatta terk acısını kontrol altında tutabilmek için karşı tarafı nedensizce siz terk edersiniz.
    Anneniz ya da anne yerine koyulan ikame bakıcı, size soğuk/mesafeli/tepkisiz ve duygusuz davrandıysa siz de yetişkin olduğunuzda ilişkilerden tamamen kaçmak isteyebilirsiniz. Yakın ilişki size boğucu gelir ve yakınlığı gördüğünüz an arkanıza bakmadan belki de istemsizce kaçarsınız. Kaçtığınız şey bağlanmak, çünkü beyniniz daha önce bunu öğrenmedi.
    Bu durumu değiştirmek isterseniz günlük yaşantınızda bağlanmayı gerektiren durumlarda sizde oluşan duyguları bulup bir uzman ile çalışmanız faydalı olacaktır.

  • Psikolog Nedir?

    Psikolog Nedir?

    Psikoloji, genel olarak insan davranışlarını ve zihinsel süreçlerini inceleyen bilim dalıdır; psikolog ise bu alanda çalışan bilim insanıdır. Psikologların uzmanlık alanı insan davranışının hangi alanında çalıştığına bağlı olarak değişebilir. Psikologlar adliye, emniyet birimleri, okullar, danışmanlık, rehabilitasyon merkezleri, sosyal hizmetler, şirketler, hastane ve klinikler olarak farklı alanlarda çalışabilirler. Bu nedenle toplumuzda ilk akla gelindiği şekliyle, psikolog olmak yalnızca ruh sağlığı alanında çalışıp psikoterapi çalışmaları yürütmek anlamına gelmez.

    Psikolog unvanı, üniversitelerin fen-edebiyat fakültelerinde 4 yıllık psikoloji lisans programını başarıyla bitiren kişilerin almaya hak kazandığı unvandır. Üniversiteden yeni mezun bir psikolog tam donanımlı kabul edilmediği için çok sayıda eğitim alması ve en önemlisi de yüksek lisans yaparak donanım kazanması beklenir.

    Psikologlar faaliyet gösterdikleri kurumların gerekliliklerine bağlı olarak almış oldukları sertifika eğitimleri çerçevesinde:

    • Birey ve/veya yakınları ile görüşme ve gözlem yaparlar, kuruma uyumlarına yardımcı olurlar.

    • Eğitimini almış olduğu psikolojik girişimleri yürütürler.

    • Objektif ve tarama test uygulamalarını yürütürler ve rapor hazırlarlar.

    • Psikolojik destek, rehabilitasyon ve psiko-eğitim çalışmaları yürütürler.

    • Koruyucu Ruh Sağlığı Hizmetlerine katkıda bulunurlar.

    • Hizmet içi eğitim programlarının düzenlenmesinde ve uygulanmasında görev alırlar.

    • Alan çalışmalarına katılırlar.

    • Araştırma ve incelemelerde görev alırlar.

    • Psikologlar, yukarıda sayılan görevlerini diğer meslek elemanlarıyla iş birliği içinde yürütürler.

    KLİNİK PSİKOLOG KİMDİR? NE İŞ YAPAR?

    Klinik psikolog, 4 yıllık psikoloji ya da psikolojik danışmanlık ve rehberlik lisans eğitimi üzerine klinik psikoloji alanında yüksek lisans ve/veya doktora yapmış tanısal değerlendirme ve psikoterapi uygulamalarını ilgili hekimlerle (psikiyatrist, nörolog vb.) iş birliği içinde çalışarak bağımsız bir şekilde mesleğini icra eden sağlık alanı çalışanıdır.

    Klinik psikologlar:

    • Görüşmelerden, testlerden, kayıtlardan ve referans malzemelerinden faydalanarak psikolojik, duygusal veya davranışsal sorunları ayırt etmek ve psikolojik hastalıkların tanısını koyabilirler.

    • Terapinin tipi, sıklığı, yoğunluğu ve süresini belirterek bireysel tedavi planlarını geliştirir ve uygularlar.

    • Etkili kişisel, sosyal, eğitimsel ve mesleki gelişim ve uyuma ulaşmak için danışanların iç görü kazanmasına, amaçlarının tanımlanmasına, eylem planlanmasına yardım ederler.

    • Sorunlarının tedavisini danışanlarla değerlendirirler.

    • Psikoterapi, davranış değişimlemesi, stres azaltma terapisi, psikodrama ve oyun terapisi gibi değişik tedavi yöntemlerini kullanırlar.

    • Davranış değişimi veya kişisel, sosyal ve mesleki uyumu geliştirmek için stres, madde kullanımı, aile zorlukları gibi sorunlarda bireylere ve gruplara danışmanlık verirler.

    • Danışanlar hakkında raporlar düzenleyip ve gerekli kayıtları tutarlar.

    • Danışmanlığın veya tedavinin etkinliğini ve tanının doğruluğunu ve bütünlüğünü değerlendirip tanıların ve tedavi planlarının gerektiği gibi uyarlanmasını sağlarlar.

    Özetle,  psikoloji eğitimi almış herkes klinik psikolog ya da psikoterapist değildir. Psikolog ya da psikiyatrist olmak fark etmeksizin psikoterapi uygulamaları yapabilmek için temel eğitimlere ek olarak psikoterapi eğitimi almış olmak gerekir. Bu nedenle ruh sağlığınızın önem taşıdığını unutmadan ruh sağlığınızı emanet ettiğiniz kişilerin eğitim, sertifika ya da diplomalarını sorma hakkınız olduğunu unutmayın.