Kategori: Psikoloji

  • Evliliğinize Arada Bir Göz Atın

    Evliliğinize Arada Bir Göz Atın

    Her mevsim dönümü bir şeyleri elden geçiririz.. arabanın bakımı, evin boyası badanası, dolaptaki eşyaların kaldırılması.. kaçımız kendimizi ya da ilişkimizi gözden geçiririz.. . mevsimler yalnızca eşyaların üzerinden mi geçer, zamanın yıpratıcı eli bize dokunmaz mı? hadi bu mevsim dönümü evliliğinize de bir bakım yapın..

    evlilik iki kişinin dışındaki üçüncü bir kişidir.. ilişkideki eşlerden farklı olarak, onun da kendine ait gereksinimleri, krizleri ya da durağanlıkları olur. Çiftlerin sadece kendilerinin ya da partnerlerinin isteklerine, ihtiyaçlarına odaklanması, ilişkinin ihtiyaçlarını karşılamaması, çiftlerin boşanma ya da ayrı yaşama gibi fiziksel olarak ayrılığıyla ya da aynı evin içinde birbirlerinin yaşamlarına temas etmeden beraber-miş gibi, her şey yolunday-mış gibi yaşayarak duygusal olarak ayrılığıyla sonuçlanmaktadır.

    Beklentiler

    Evlilikteki sorunlardan biri beklentilerin karşılanmamış olmasıdır. Beklentileri daha ilişkinin başında ilişkiye yüklüyor olmamız, evliliğe potansiyel bir sorunla başlamamıza yol açar.. Sosyal medyaya baktığımızda; evlilik arefesinde, “sonsuz mutluluğa günler kala, ruh ikizim, bir elmanın iki yarısıyız biz” ya da ilişkinin iyi gittiği dönemlerinde “böyle mutlu nice yıllara” başlıklarına sık rastlıyoruz artık.. beklentinin büyüklüğü kulağa şairane gelse de esasında ne kadar ürkütücü.. verdiği mesajlara bakıldığında;” berabersek birbirimiz gibi düşünmeli ve davranmalıyız, ilişkide bireyselliğe yer yoktur, bu ilişkide hiç çatışmamalıyız, sorun yaşamak ilişkinin kötü gittiğini gösterir” gibi alt anlamlar yüklüdür. Oysa bir sepetteki 2 ayrı meyve olarak ta beraber var olamaz mıyız,  çeşitlilik yaşamı renkli ve dinamik tutamaz mı, her yetişkin gibi sorun yaşayıp bunların üstesinden gelemez miyiz? Mutluluk yalnızca pembe panjurlu evlerde mi barınabilir. Hatta çocukları da hesaba katarsak; mavi gözlü olmasını beklediğiniz çocuğunuz kahverengi gözlü olursa, fen lisesine giremez de evinizin yanında sizin gittiğiniz okula giderse onu daha mı az seversiniz.. çift terapilerindeki bilindik serzeniş cümlelerinden biridir; hiç böyle hayal etmemiştim.. hayal kırıklığı çok geçmeden yanına üzüntüyü ve öfkeyi de alarak ilişkiyi kuşatmaya başlar..

    ilişkiye dair yapabileceğiniz en güzel yatırımlardan biri beklentilerinizi gözden geçirmektir. Elbette beraber yaşadığımız insanlara karşı bir beklenti oluşturabiliriz fakat bunun derecesi ve gerçeklikle ne kadar uyumlu olduğu önemlidir. Kendinize bir sorun;

    Bu beklentileri ilk ne zaman inşa ettiğiniz, bunlar olmazsa mutlu olamayacağınız düşüncesine ilk ne zaman kapıldınız, hangi ilişkiden öğrendiniz bunu? Karşılayamayacağınız beklentilerle karşılaştığınızda siz ne hissediyorsunuz?

    İletişim

    İlişkinin altını oyan, esasında  düzeltilmesi en kolay bileşenidir  iletişim. İsteklerin, ihtiyaçların, beklentilerin açık bir dille ifade edilmemesi, konuşmalarda örtülü mesajlar ya da beden dilinin tercih edilmesi, karşısındaki insandan kahinlikle zihin okumasının beklenmesi bir zaman sonra ya iletişimi incitici ve sağlıksız bir hale getirir ya da çiftler bu sıkıntılı durumla karşı karşıya kalmamak için iletişimden kaçınırken bulurlar kendilerini.. iletişimde sözcüklerin bildiğimiz anlamlarının kullanılması, sürekli karşımızdaki üzerinden “sen” li cümleler kurmaktansa, içinde daha fazla “ben” geçen kalıplara yer verilmesi, sözel mesajlarla davranışsal mesajların birbiriyle tutarlı olması, çiftlerin birbirini doğru anlamasını sağlar.. doğru iletişim hem sorun yaşamayı azaltır da hem de mevcut sorunun çözümünü kolaylaştırır.. iletişimin amacı uzlaşmak değil, birbirini anlamaya çalışmaktır. Her diyalogdan sonra aynı düşüncede uzlaşmak hayalperest bir beklentidir. İletişimden kaçınmanın sebeplerinden biri de karşıdakini anlamakla, ona hak vermenin birbirine karıştırılmasıdır.. karşımızdakini anlayabilir ama ona hala hak vermeyebiliriz. Bir ilişkide isteklerimiz gerçekleşmese de anlaşıldığımızı düşünmek bize kendimizi iyi hissettirir ve yeniden bir takım olduğumuzu hatırlatır..

    Duygularınızı ifade edin

    İlişki kurma ihtiyacı doğuştan gelir,. Evlilik duygusal bir yatırımdır, elbette hayatın gerçeklerini göz ardı etmeyiz, kira ödemesi, faturalar, okul taksitleri, ailenin sosyal ilişkileri, yaşam planlamaları vs hayatın içindeki gerçekliklerdir. Fakat yalnızca bu gerçekliklere odaklanmak, duygusal ihtiyaçlarımızı göz ardı etmek, ilişkide sürekli “mantık açısından baktığımızda..” diye başlayan cümleler kurmak, ilişkinin duygusal kısmını sekteye uğratır. Evlilik bir şirket değil, duygusal ihtiyaçları karşılamak adına oluşturulmuş, sevme, sevilme, değerli hissetme, anlaşılma, mutlu olma gibi duygusal yanımızı içeren bir kurumdur. “duygularımız bizim zayıf yanlarımızdır, sadece kadınlar duygusaldır, duygularımızı gösterirsek karşımızdaki bize zarar verebilir” gibi yanlış mitler bizi ilişkisiz bir ilişkiye sürükler.. duygular olmadan ilişki yaşanmaz ancak biraradalık sağlanabilir.. duyguya borçlanırız ve en nihayetinde insan yanımız yani duygusallığımız bizden alacağını tahsil eder. Baktığımızda evlilik içinde tatmin olmayan duygusal ihtiyaçlar bir çatışmayla karşımıza çıkar. İlişkide duygusal ihtiyacınızı ifade edin ve bunu partnerinizden talep edin “bu gün kendimi mutsuz hissediyorum, hayal kırıklığına uğradım, desteğine ihtiyaç duyuyorum, bana sarılır mısın ya da saçımı okşar mısın” bunların anlaşılmasını beklemektense ifade edin.. ihtiyacın talep edilince karşılanması kıymetini yitirtmez.

    Ben- biz arasında sıkışma

    var olduğumuz ilk an, anne karnında, yani bir canlının içinde, onunla beraber varoluruz.. sonra dünyayı keşfeder ve ayrışırız. Bu ayrışmayı sağlıklı olarak gerçekleştiremeyen insanlar, “uzaklaşırsak kayboluruz” korkusuyla hep biriyle beraber varolmaya yönelir. Ya kendi kimliğini eritip eşine kaynaşmak ya da eşinin kimliğini eritip onu içine almak suretiyle 2 kişiyi tek kişi olmaya zorlar. Bu olabilecek en dar cenderedir, ilişkiyi garantiye almaz kaçma isteği uyandırır. İlişkiyi gözden geçirirken dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de kendiliğimize ya da karşımızdakinin kendiliğine ne kadar alan tanıdığımızdır. Evlilik çiftlerinin kendi bireysel alanlarının, arkadaşlarının, uğraşlarının ya da işlerinin olduğu bir alanla, çiftler arasındaki müşterek alanın toplamıdır.

    Güç çatışması

    Evliliğin bir diğer sorunu “ayna ayna söyle bana hangimiz daha mükemmeliz” dir. Bazen açıktan bazen üstü kapalı ifade edilir; ben olmasam çocukların ödevi aklına bile gelmez, ona kalsa ay sonunu zor getiririz, Allahtan annemlere durumu izah ettim de krizi önledim.” Bunlar ben çocuklar konusunda senden daha hassasım, ekonomik karar almadan senden daha başarılıyım, sosyal ilişkilerimiz ben olmasam kaosa döner demek.. bir konuda iyi olmamız diğerinin kötü olduğu anlamına mı gelir? Konumlanma mutlaka hiyerarşik mi olmalıdır? İnsanlar sadece bizden başarılı olanlar ve bizden başarısız olanlar diye ikiye mi ayrılır? Eşit düzlemde varolamaz mıyız? Yeteneklerimizi karşılaştırmak yerine, güçlü olduğumuz yanlarımıza göre alan paylaşmak bizi daha güçlü yapmaz mı? çiftler çoğunlukla eşit olmayı ve aynı olmayı birbirine karıştırır. Mizaç olarak, beceri olarak birbirimizden farklıyız fakat toplamına baktığımızda eşitiz. Bizi güçlü yapan güç savaşı değil, kendimi zayıf ve güçlü yanlarımızla tartıp, farkımıza varmak ve belli alanlarda rekabet etmektense bütününde tamamlayıcı ve tamamlanan olmaktır.

    Kabul

    İnsanlarla onları değiştireceğim, en nihayetinde istediğim gibi birine dönüştüreceğim diye yola çıkılmaz. Bazen çiftler koca bir hayatı birbirlerini değiştirmeye çabalayarak harcadıklarını fark ederler. Bu mücadelede, ne birbirlerini tam olarak istediği hale getirebilirler ne de mutlu olabilirler.. oysa mevsimlerin sırasını tayin edemeyiz ya da güneşin doğuşunu.. karşımızdaki insanları da olduğu gibi kabul eder, onun sevdiğimiz yanlarına odaklanırız, Onu bize sevdiren yanlarına.. iyi insan- kötü insandan ziyade doğru davranış – yanlış davranış vardır, tıpkı kendimizde olduğu gibi.. eşimizden davranışını değiştirmesini talep edebiliriz fakat kişiliğini değiştirmesini istemek, kendi kişiliğimizi de her talebe göre değiştireceğimizi vaad etmektir.

  • Cinsel Kimlik Gelişiminde Ödipal Dönem

    Cinsel Kimlik Gelişiminde Ödipal Dönem

    Cinsellik, Dünya Cinsel Sağlık Birliği’nin Cinsel Haklar Bildirgesi’ne göre; tüm bireylerin kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Cinsellik gelişimi aşk, şefkat, zevk, duygusal ifade, mahremiyet, temas gibi temel insan ihtiyaçlarının doyurulmasına bağlıdır. Kişiliğin ayrılmaz bir parçası olan cinsellik insanın doğumundan itibaren başlayan bir gelişim serüveni içerisindedir.

    Kimlik dediğimizde bir insanın kim olduğu ve onun kişiliğine ilişkin özellikler olarak tanımlayabiliriz. Cinsel kimlik ise, bir kişinin kendini erkeklik veya dişilikle özdeşleştirmesidir. Kişinin bedenini, düşünce ve davranışlarını hangi cinsiyet ile algıladığı kendini psikolojik olarak ne kadar erkeksi veya kadınsı gördüğü ile değerlendirilir. Cinsel kimlik duygusu, cinsel organların keşfi ile başlar bireyin kendini tanımaya, kendisiyle ilgili algısının oluşmaya başladığı ilk evredir. Cinsel gelişime ışık tutan bilim adamlarından Freud’a göre bu alanda 0-6 yaş dönemi önemlidir. Psikoseksüel gelişim süreci olarak bilinen bu dönem kısaca Oral, anal ve fallik dönemdir. Cinsel kimliğin ve ayrıca kişiliğin gelişiminde kritik bir dönemdir.

    Cinsel gelişim açısından 0-3 yaş dönemi;

    Oral dönem, doğumdan 1,5 yaşına kadar olan süreci kapsamaktadır. Bu dönemde ağız haz bölgesi, emme, ısırma ve çiğneme gibi davranışlar haz oluşturan davranışlardır. Ağız haz bölgesi olduğu için bebek bu dönemde eline aldığı her şeyi ağzına götürmektedir. Bir bebeğin emme yolu ile sağladığı haz bir yetişkinin cinsel doygunluk sonucu duyduğu rahatlamaya benzerdir. Buna benzer bir cinsel uyarı sadece fizyolojik bir tepkidir ve aynı zamanda cinsel düşünceden tamamen arınmıştır.

    1,5 yaşından 3 yaşına kadar olan süreç anal dönemdir. Haz bölgesi bu dönemde anüs kaslarıdır. Haz oluşturan davranışlar anüsle ilgili davranışlardır. Çocuk dışkısını tutmaktan ve bırakmaktan zevk alır. Hem kendi bedenini hem çevresini kontrol etmeye başlamıştır. Bu dönemde verilen tuvalet eğitimi cezalandırıcı ve baskıcı olursa çocuğun gelişimi açısından sağlıklı olmayacaktır.

    Cinsel gelişim açısından 3-6 yaş dönemi;

    3-6 yaş dönemi ise fallik dönem olarak adlandırılır. Bu dönemde çocuk cinsel organların haz bölgesi olduğunu fark eder. Cinsel organlarıyla oynamaktan zevk alır ve keşfeder. Bu süreçte kız çocuklar babaya karşı yakınlık duyarak, babayı anne ile paylaşmak istemez. Kız çocuk annesi ile özdeşim kurarak kendi cinsiyeti ile ilgili davranışları model alır. Bu duruma kızlarda elektra karmaşası adı verilir. Cinsel kimlik gelişiminin olağan bir sürecidir. Erkek çocukta anneye yakınlık duyar ve baba ile anneyi paylaşmak istemez. Bu duruma ödipus karmaşası adı verilir. Çocuk babasıyla özdeşim kurar erkek cinsine ilişkin davranışları model alır ve babanın yerine geçmeye çalışır.

    Kız ve erkek çocuklar aynı cinsten ebeveyne karşı düşmanca duygular besleyebilir. Karşı cinsten olan ebeveyne karşı daha fazla yakınlık duymaya başlarlar, sosyal rol gereği kendilerine bir partner edinme ihtiyacı vardır. Çocuğun bu girişimlerinin sadece çocukça olduğu unutulmamalıdır. Anne baba veya onun yerine geçen yetişkinleri model alarak cinsiyeti ile ilgili rolleri öğrenmeye başlar. Kız çocuk babaya sevgi gösterisinde bulunmak, ona yakınlaşmak isteyebilir. Babayı anneden kıskanarak onun yerine geçmek isteyebilir, annenin yerine geçerek cinsiyeti ile ilgili roller kazanmaya başlar. Erkek çocuk, anneye sevgi gösterisinde bulunmak ona sahip olmak ister. Hem anneyi babadan kıskanır, babanın yerine geçmeye çalışarak cinsiyeti ile ilgili roller kazanmaya başlar. Bu dönemde bir rekabet halindedirler. Bir ötekinin arzusuna duyulan ihtiyaç söz konusudur. İlgiyi ve sevgiyi kazanmak için kendi özdeşim kurdukları rollere benzeme ve öğrenme çabasıdır. Uygun özdeşim örneklerinin bulunuşu cinsel kimliğin gelişmesinde önemli bir etkendir.

    Bu süreçte çocuğa karşı olumlu tutumlar ve davranışlar sergilenmeli, sevgi ve yakınlık gösterilmeli ve ihtiyaçları giderilmelidir. Yakınlık kurma, bütünleşme ve aidiyet gibi temel insani ihtiyaçların ilk temeli bu evrede atılmaktadır. Yetişkinlik döneminde sevgi ve yakınlık kurma, bağlanma gibi psikolojik dinamiklerin kökeni bu noktadır. Aynı şekilde çocukların yetişkinlik dönemine geldiklerinde sevebilmeleri için bu dönemde sevilmiş olmaları gereklidir. Çocuğun kendi cinselliğini keşfettiği ilk nokta, ilişki kurma biçimlerini öğrendiği ilk andır. Çocuğun genital organlara ve cinselliğe olan ilgisi artmıştır. Kadın ve erkekteki anatomik farklılıklar ve cinsellikle ilgili sorular sorar. Cinsel organların diğer organlar gibi vücudumuzun bir parçası olduğu anlatılmalıdır.

    Bu dönemdeki merak duygusu, cinsel gelişim evrelerinin arasında bir geçiş niteliği taşımaktadır. Anlamak keşfetmek ve zihnindeki belirsizliği gidermek adına çocuklar cinselliğe yönelik soru sorma ihtiyacı hisseder. Merak duygusunun doğru bilgilerle beslenmesi gerekli ve yasaklayıcı, suçlayıcı tavırlar ve tutarsız cevaplardan kaçınılmalıdır. Çocuğun yaşadığı çatışmaları çözmesi adına merak duygusunun doğru yönlendirilmesi keşfetme arzusunun ketlenmemesi gereklidir. Yine bu süreçte çocuklar evcilik, doktorculuk gibi cinsel oyunlarla cinsel meraklarını giderebilirler. Doktorculuk oynamak karşı cinsle ilişki kurmanın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Çocukta görülen bu oyun tarzı davranışlar aileleri korkutabilir ancak anormal bir durum değildir. Çocuğun bu konulara merakının olduğu anlamına gelir. Cinsiyeti ile ilgili olumlu bir kimlik kazanmada, çocuğun sağlıklı modelleri görmesi ve yaşadığı çatışmaları çözmesi önemli bir rol oynar.

  • Motivasyon

    Motivasyon

    İsimlerini bildiğimiz, sıfırdan yükselmiş veya çevremizde başarı öykülerini gururla anlatan insanların yüksek hedelere nasıl ulaşabildiklerini hiç düşündünüz mü? Yoksa onlara bakıp, helal olsun diyerek, nasıl başardıkları konusunda yaşadıkları zorlukları hiç merak etmeden geçiştirdiniz mi? Mutlaka bir çoğunuzun etrafında, hiç dershaneye gitmeden, iyi bir üniversite kazanmış bir kaç örnek vardır. En kötü ihtimalle çocuklarımıza örnek gösterdiğimiz, zor şartlar yaşıyor olmasına rağmen başarılı olmuş bir çocuk… Herkesin bileceğini düşündüğüm Bill Gates, McDonald’s gibi, sıfırdan şirket yaratmış isimlerden bahsetmiyorum bile… Çok ilginç öyküleri ve bu yerlere gelene kadar nasıl çok zor şartları aştığını daha ayrıntılı bilmek isterseniz, bir göz atın derim… Düşünmenizi istediğim, nasıl oluyor tüm bunlar? İnsan olarak ne kadar farklıyız birbirimizden ki, birileri başarılı işler gerçekleştirirken, biz yanlızca hayat telaşesi içinde kavruluyoruz? Belki de hala gerçek motivasyon ve hedeflerimizi bilemiyor, bilemediğimizi gerçekleştiremiyoruz.. Peki, nedir bu motivasyon? Motivasyon öyle bir algıdır ki, insanda hedefe giderken, çok önemli bir şeyi gerçekleştirir. HAREKETE GEÇMEK.. Gördüğüm danışanlar, konuştuğum arkadaşlarım veya bir ortamdaki gözlemime dayanarak söyleyebilirim ki, harekete geçmek çoğumuzun temel sorunu.. Bazen benim de.. Genellikle insanlar sorunlarının neden kaynaklandığını, ne yaptıkları zaman neyin düzeleceğini, hangi davranışın iyi geleceğini biliyor, evet bu konuda belki de fikir sahibi, ancak bunları uygulamakta, yani harekete geçmekte sorun yaşıyorlar.. Bir amaca ulaşmaya ne kadar arzumuz, bir hedefe gitmeye ne kadar motivasyonumuz varsa, işte o kadar başarılı oluyoruz aslında. Harekete geçip, bir iş sırasında yaşadığımız sorunlarla başa çıkabilir ve tüm sorunlara rağmen, devamlılık sağlayıp güçlü durabilirsek; başarıya giden yolumuzu, çizmiş sayılıyoruz…Yani, adımlar doğru ilerliyor demektir 🙂 Gelin kısaca motivasyonumuzu arttıracak yollara bir göz atalım ;

    Gerçekçi, sizi mutlu edeceğine inandığınız hedefler belirleyin..Gerçekçi diyorum, çünkü hedeflerinizi sizinle ortak bir paydası olmayan, “bu insanı mutlu ediyordur” gibi kalıp düşüncelerle belirlenmiş hedeflerin, motivasyona pek etkisi olmayabilir.. Tabii ki hayal kurun, isteyin ve elde edin ancak, gerçekten yüreğinizde, ne istediğinize bir bakın öncelikle… Çünkü, bu hedefe ulaşmak için bir zaman ve çaba sarf edeceksiniz. Harcadığınız zaman ve çabaya değer bir hedef olup olmadığının analizini, iyi yapmanız gerekir..

    Belirlediğiniz hedefleri netleştirin.Ne istiyorsunuz, ne bekliyorsunuz, bu hedef sizin için ne ifade ediyor, içinizdeki mutluluk hormonunu ne kadar tetikliyor.. Tüm bunları nacizane tavsiyem, bir kağıda yazın ve netleştirin…

    Olumsuz düşüncelere kulaklarınızı kapatın..Hatta mümkünse size yapamayacağını, başaramayacağını kaygılayan, beyninizi de kapatabilirsiniz 🙂 Başarıya ulaşmış insanlar hakkında bir şeyler okumak, belki olumsuz düşüncelerle savaşmanız için, size yardımcı olabilir.. İnsanların başardığını görmek de, iyi bir motivasyon tetikleyicisi olabilir.. Sizde, kendi hedeflerinizin sonucunda neler kazanabileceğiniz,, neler hissedebileceğinizi, kendinize sürekli hatırlatın.. Dilerseniz ayna egzersizi yapabilirsiniz. Sabahları ve akşamları yüzünüzü yıkarken, belki ellerinizi yıkar, dişlerinizi fırçalarken, başınızı bir kaldırın.. Aynadaki yüzünüze bakın ve kendinize, başaracağınıza olan inancınıza bir gülümseyin.. Aynadaki sizsiniz, belkide bir kaç gün, bir kaç ay , birkaç yıl sonra, hedeflerine ulaşmanın gururu ile bakacaksınız yeniden kendinize.. Bu yüzden, en büyük motivasyonu kendiniz, kendinize verebilirsiniz…

    Hedeflerinizin adımlarını belirleyin.Eğer kendinize direk, en yüksekteki hedefi belirlerseniz, bu hedefe giderken muhtemelen çabuk tükenir ve vazgeçersiniz. Evet, temel bir hedefiniz olsun ancak o temel hedefe giderken alt dallarını belirlemek önemlidir. Yani, önce ulaşabileceğiniz, küçük hedefleri gerçekleştirir ve bu hedefleri temel hedefinizle bağdaştırabilirseniz daha doyurucu ve sizi yormayan bir şekilde ilerlemiş olursunuz. Bu şekilde asıl hedefinize doğru adım adım ilerlemek tabirini kullanabilirim..

    Kendinizi ödüllendirin.Temel hedefinize giden yolda, belirlediğiniz bu küçük hedeflere ulaşmak, sizi başarılı hissettirecek en güzel etkendir. İşte bu başarılarınızı, sizi mutlu edecek bir kek, bir arkadaş sohbeti, biraz alışveriş gibi motive ederek ödüllendirebilirsiniz. Nasıl mutlu olduğunuzu biliyorsunuz, başardınız ve bunu hak ettiniz…

  • 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü

    Kadınlar ilkel zamanlardan bugüne dek daima üretimin sembolü olmuşlardır. Hayatın içinde aktif rol alan kadın mağara yaşamında göçebe toplumlarda çocuk bakımını üstlenmiştir, yerleşik hayatta tarımsal üretimde bulunmuştur, endüstriyel toplumlarda günümüzde ise ekonomik değer üreten bir konuma kadar gelmiştir. Şimdilerde kadın evini finanse eden, iş dünyasında statü sahibi olan, pek çok alanda yeniliklere imza atan, bir sürü projeye öncülük eden pozisyonlarda aktif olarak yer almaktadır. elbette bu aşamaya gelmek kolay olmamıştır, öncelikle kadının seçme ve seçilme hakkı elde etmesi, daha sonrasında iş hayatında erkeklerle eşit gelir düzeyine sahip olabilmesi uzunca yıllar almıştır. Kadın, verimlilik, üretkenlik, sevgi, şefkat, merhamet kelimelerinde anlam bulan içindeki bu duyguları çevresiyle çocuğuyla ailesiyle fazlaca paylaşandır. Yıllarca süregelen halen günümüzde de ses getiren kadına yönelik taciz, şiddet haberleri her defasında bizleri daha çok üzmekte ve bunun çaresini bulmaya itmektedir. Kadın erkek cinsiyetlerinin aralarındaki farklılıklar dikkat çekmektedir. Toplumun eğitimler aracılığı ile bu farklılıklar konusunda bilinçlenmesi gelecekte daha sağlıklı ilişkiler kurulmasını sağlayacaktır. Ben bu ilişkilerde ‘Sevgi” kavramının öneminden ve işlevinden bahsedeceğim. Böyle özel günlerde verdiğimiz değeri göstermek için özel planlar yaparız. Ancak sevgimizi ve değerimizi göstermek için yalnızca böyle özel günler değil her gün bizler için önemlidir. Sevmek ve sevilmek süreklilik arz eden bir durumdur.

    İşim gereği çiftlerle çalıştığım için sevgililerde ve eşlerde sevginin ifade edilişi ve anlaşılma biçimi arasındaki farklılıkları gözden geçiririz. Her ayrı çift terapisinde sevgi dilinin hayatımızdaki yerini şaşırarak fark ederiz. Nedir bu sevgi dili ? Ben burada kısaca değineceğim ama isteyen Gary Chapman’ın yazdığı ”Beş Sevgi Dili” kitabını satın alıp okuyabilir. Maslow’un İhtiyaçlar hiyerarşisinden bildiğimiz üzere, insan fizyolojik ihtiyaçlarını temin ettikten sonraki aşamada ait olma sevgi ve saygı ihtiyacını karşılama gereksinimi duyar. Evlenirken bireyler ne çok sevildiğini düşünür kendisini bu denli seven kişi ile hayatını mutlu mesut yaşayacağını hayal eder, bu motivasyonla evlilik kararı alır. Evlendikten sonra hayat tarzı değişen, birlikte aynı evi paylaşan ve farklı sorumluluklar üstlenen bireyler bu duruma uyum sağlamaya çalışırlar. Evlilik ile beraber karı-koca sistemi işlemeye başlar. Evliliğinin 4. ayında, 1. yılında terapiye başvuran çiftlerde artış gözlüyorum. Çiftlerin sevildiğini hissetmeme, sevgi ifadelerine yer vermede eksiklik gibi ortak şikayetleri oluyor.Evliliği ayakta tutan en temel duygulardan biri sevgidir,sevginin ifade edilişi ve algılanışı kişiden kişiye farklılık gösterir. Dolayısıyla çiftlerin eşlerinin sevgi dilinin ne olduğunu fark etmesi gerekir bunun için küçük bir dikkat yeterli olacaktır.Sevginin ne olduğunu ve sevgiyi ifade etmeyi küçük yaşlarda çocukluk döneminde ailemizden öğreniriz, bunun için sevgi dili kültürden kültüre göre değişiklikler gösterebilmektedir. İçinde sevginin yoğun olarak hissedildiği ilişkilerde de iletişim daha sağlıklı daha kaliteli daha doyurucudur. Sevginin dozu arttkça iletişim artmakta çatışma azalmaktadır. Böylece ilişkimize uzun yıllar sürmektedir.

    Sevgi dilinin ilki Takdir ve Onay cümleleridir. Örneğin; ”Seni Seviyorum” şeklinde sevginin eşe doğrudan ifade edilmesidir. Bunun yanı sıra işten gelen eşi güler yüzle karşılamak, yapılan yemeğin lezzetli olduğunu söylemek bunun için teşekkür etmek, eşe iyi bir anne iyi bir baba olduğunu söylemek, eşimizde gördüğümüz ve hayranlık duyduğumuz güçlü yönleri olduğunu söylemek, kadının erkeğe tamir içinde çok becerikli olduğunu; erkeğin kadına güzel göründüğünü, elbisesinin yakıştığını söylemesi gibi örnekler ile çoğaltılabilir.

    Diğer sevgi dili ise Birlikte Vakit Geçirmek; eşimize kendisi ile yürüyüş yapmayı teklif etmek onun tarafından sevgi ifadesi olarak algılanabilir. Bir akşam yemeğini dışarıda yemeyi , sinemaya gitmeyi, konsere gitmeyi teklif etmek alt metin olarak seninle vakit geçirmek istiyorum benim için değerlisin anlamını taşır.

    Sevgi dilinin bir diğeri ise Armağan Almak, eve giderken bir buket çiçek, bir takı, kıyafet, hediyelik bir eşya alıp vermek sevgimizi ifade edebileceğimiz somut adımlardan bir tanesidir. Bazı kadın danışanlarımın eşleri hakkında, ”Bana her gün seni seviyorum diyor, 15 yıldır evliyiz bir çiçek bile almadı, beni sevdiğini hissetmiyorum.” dediğine şahit olmuşumdur. Bu sevgi diline kadınlarda daha sık rastlanmaktadır.

    Dördüncü sevgi dili olan Hizmet Eylemleri de erkeklerin daha çok benimsediği sevgi dilidir. İşten gelen bir erkeğin evde eşi tarafından hazırlanmış güzel bir yemek masası onun için en büyük sevgi ifadesi olabilmektedir. Hasta olan eşe ilaç ve suyunu vermek, üşüyen eşe hırka getirmek, terliklerini vermek gibi eylemler bu sevgi diline örnektir. Bir kadın ev işleri yapan erkeğin ne kadar sevgi dolu olduğunu eşine değer verdiğini söylediğinde o kadının sevgi dilinin hizmet eylemleri olduğunu düşünebiliriz.

    Son olarak da Tensel Temas olan sevgi dili içinde dokunmayı barındırır. Kadınların sevgi dilleri sıralamasında birinci ve ikinci kategori arasında yarıştığını söyleyebilirim. Eşe sarılmak, elini tutmak, omzuna yaslanmak, kol kola girmek, öpmek gibi eylemler dokunsal yoldan sevginin ifadesi olarak eşler için önem arz etmektedir.

    Tüm bu ifade biçimleri çiftlerin zaman zaman yer verdiği eylemlerdir ancak bu eylemlerin devamlılığı ilişkinin dinamiği için önem taşımaktadır. Sevginin hissedildiği ve hissettirildiği ilişkilerde mutlu kadın ve erkekler olmak dileğiyle sevgilerimle,

    Bir sonraki ”İletişim’ konulu yazımda görüşmek üzere..

  • Bağımlılık Hakkında

    Bağımlılık Hakkında

    Bulunduğum bütün topluluklarda bağımlılık nedir diye sorduğumda genellikle duyguyükü olumsuz yanıtlar alırım. Bunlardan birkaçını; müptezellik, zayıflık, sıkışma hali, vazgeçememek, tutsaklık, yapışmak, suçluluk, değersizlik, yetersizlik, tiryakilik vb. olarak sıralayabilirim. Peki bu kadar negatif düşünce uyandıran bir toplum algısı içinde yaşarken, bağımlı bir insana ayrımcı bir tutumla yaklaşmamak mümkün müdür?

    Toplumlar öjenik bir bakış açısıyla uzun süreler boyunca bağımlı insanlara karşı, dozajı değişkenlik göstermekle birlikte, ayrımcı politikalar uygulamıştır. Bu politikaların içinde yaşamları elinden alınan veya toplumdan tecrit edilerek uzak mekanlarda yaşamaları zorunlu tutulan insanlar da bulunmaktadır. Son yüzyılda yaşanan gelişmeler ve araştırmalarla birlikte bağımlılığın daha net tanımı yapılabilmektedir. Daha sağlıklı bakış açıları ve tedavi yöntemlerine kapı aralayan ekoller ile birlikte bağımlılığın toplum içinde algılandığı tarifi de değişmeye başlamıştır.

    Peki Nedir Bağımlılık?

    Bağımlılık insanların kendilerini iyi etme çabaları neticesinde karşılaştığı bir sonuçtur. Kişiler kendilerini mutlu eden ve içindeki boşluğu doldurmaya başlayan bir durum, eylem, madde, kişi vb karşılaştığında bunu tekrarlamak isterler. Bu tekrarlar bir süre sonra beyinde bazı mekanizmaların düzensiz çalışmalarına sebep olabilir. Hastalık oluşmaya başlar ve aşamalı olarak ilerler. Bağımlılık biyolojik, psikolojik ve genetik faktörlerin etkilediği kronik bir beyin hastalığıdır. Her birey içinde yaşadığı kültür ve sosyal yaşam şartlarından etkilenir. Bağımlılık bu koşullardan ayrı düşünülemez. Çok katmanlıdır. Şeker hastalığı veya tansiyon hastalığı ile benzer motifte düşünülebilir. Tamamen iyileşmez ama bazı yaşamsal şartlara ve yapılması gerekenlere dikkat edildiğinde düzelebilir. Genellikle disfonksiyonel aile yapıları içinde oluşmaya başlar. İlerleme hızı her bir birey için farklı süreler içerebilir.Olgusal(Davranışsal) ve Maddesel olmak üzere iki düzlemde incelenir. Birkaç çeşidi mevcuttur. Ancak hangi bağımlılık türü olursa olsun kişilerin yaşam kalitelerini ve akışını doğrudan etkileyebilecek güçte bir hastalıktır.

  • Bağımlılık Çeşitleri

    Bağımlılık Çeşitleri

    Yaşam içerisinde bağımlılık, dendiği zaman çoğunlukla akla ilk alkol ve madde bağımlılığı gelmektedir. Oysaki bağımlılık Olgusal( Davranışsal) ve Maddesel olmak üzere iki düzlemde incelenmektedir. Kumar bağımlılığı, yeme bağımlılığı, insan bağımlılığı, spor bağımlılığı, teknoloji bağımlılığı, öfke bağımlılığı, alışveriş bağımlılığı ve işkolizm olgusal bağımlılıklardandır. Kimyasal ve sentetik maddelerin kullanımı sonucu oluşan bağımlılıklarda kişiler, kullanılan maddelerin yol açtığı tepkimeler sonucu salgıladıkları kendi hormonlarına (peptit) bağımlı olurlar. Davranışsal bağımlılıklarda ise kullanılan araç bazen bir gıda, bazen bir insan, bazen bir bilgisayar olabilmektedir. Örneğin yeme bağımlılığında kişi sakinleşme ihtiyacı duyduğunda kontrolsüzce karbonhidrat tüketebilir veya kumar bağımlısı bir kişi; kazansa da kaybetse de bahis yapmaya devam edebilir. Çeşidi her ne olursa olsun bağımlı bireylerde ortaklaşan davranış kalıpları mevcuttur. Bunlar;

    Arzu edilenden fazlasını istemek

    Bağımlı davranışı durdurmaya çalışmak

    Aktif yaşam içinde bağımlı davranışı için uzun zaman harcamak

    Bağımlı davranışı için bir şeylerden vazgeçmek

    Bağımlı davranışı başkalarını incitse bile devam etmek

    Aynı etkiyi yakalamaya çalışmak

    Yoksunluk sendromu yaşamak

    Yoksunluğu bertaraf etmeye çalışmak olarak sıralanabilir.

    Bağımlılık kronik bir beyin hastalığıdır ve zaman içerisinde beynin işleyişini değiştirir. Beyin değişen işleyişi normal süreciymiş gibi kabul eder. Artık bağımlı davranışın tekrarlanması için komutlar vermeye başlayabilir. Kişiler bağımlı davranışını gerçekleştiremediklerinde yoksunluk yaşayabilirler. Bir süre sonra yoksunluk bağımlı kişi için acıkan bir insanın yemek arama ihtiyacı ile benzer bir motif taşımaya başlar. Her ne kadar bağımlılıklar belli başlıklarda sıralansa da her insanın salgıladığı hormon kendine özel olduğu için her bir bağımlı birey kendine özel tanıya sahiptir.

  • Doğru Eş Seçimi

    Doğru Eş Seçimi

    İnsanın hayatında eş seçimi çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü insanlar hayatlarının yarısını hatta bazen yarısında fazlasını evli geçirmektedir. Eş seçimi de bu evliliği olumlu ve olumsuz yönde etkileyen çok önemli bir faktördür. Eş seçimi birçok yönden karmaşık bir durum olabilir.     

        İlişkilerde eş seçiminin doğru olabilmesi için kişilerin ilişkiye karşı gerçekçi beklentiler içinde olmaları gereklidir. Her zaman tam uyumlu çiftlerin birbirlerini bulması mümkün olmasa bile en azından çiftlerin ortak ilgi alanlarına sahip olmaları ilişkinin sürdürülebilirliğini olumlu yönde etkilemektedir. Araştırmalara göre insanlardan potansiyel bir partnerde en önemli nitelikleri listelemeleri istendiğinde, nezaket, fiziksel çekicilik, heyecan verici bir kişilik ve kazanç potansiyeli listenin başında yer alır. Fakat bir ilişki içinde bulunduğunuzda, bunlar dışında başka şeyler daha önemli hale gelir. Yapılan diğer araştırmalarda,  ilişkilerde sıcaklık ve sadakat ideallerini yerine getirenlerin ilişkilerinden daha memnun olduklarını bulunmuştur. Diğer yandan fiziksel çekicilik, heyecan, maddi olanakların elverişliliği genel memnuniyetle daha az ilişkilidir.

        İlişkilerde bir diğer aranan özellik ise çiftler arasındaki benzerliktir. Araştırmalar, özellikle benzer tutum, zevkler ve değerler paylaşan insanların birbirlerine daha fazla ilgi duyduğunu ve daha mutlu olduğunu göstermektedir. Benzer ilgi alanları ve zevkleri olan eşlerin evlilikten de doyum alma olasılıkları daha yüksek ve boşanma olasılığı daha düşüktür. Uzun süreli bir ilişki için eş seçiminde bir diğer önemli özellik ise sorumluluk sahibi olmaktır. Sorumluluk sahibi olan kişiler, kurallara uyma eğiliminde oldukları ve daha iyi organize oldukları için bu özelliklerini ilişkilerinde yansıtırlar bu da kişilerin daha güvenilir olmasını sağlamaktadır. Sonuncu ama en önemli özelliğe baktığımızda ise duygusal stabilitedir. Birisi ile birlikte yaşamayı zorlaştıran özelliklere bakıldığında, karamsarlık, endişeli olma hali ve öfke en önemlileridir. Duygularını yönetmekte zorluk yaşayan kişilerin diğerleri ile olumsuz ve tartışmalı etkileşime girme olasılıkları çok daha yüksektir. Ayrıca bu kişiler, daha kıskanç ve daha az bağışlayıcı olma eğilimindedirler. Bu da ilişkinin gidişatını olumsuz yönde etkilemektedir.

        Sonuç olarak ilişkilerde önemli olan dengeli bir ilişki kurabilmektir. Eşlerin birbirlerinin özelliklerini bilmeleri ve karşılıklı beklentilerini konuşmaları gerekir. İlişkilerde yaşanan anlaşmazlıklardan kaçınmak yerine, çiftlerin konular üzerinde konuşarak, birbirlerinin hatalarını kabul edip uzlaşmalı bir tutum içinde olmaları ilişkinin daha sağlıklı ilerlemesini sağlayacaktır.

  • Hamilelikte Depresyon

    Hamilelikte Depresyon

    Hamilelikte depresyon, hem annenin hem de doğmamış çocuğun sağlığını olumsuz yönde etkileyen yaygın bir psikolojik rahatsızlıktır. Hamilelik döneminde depresif belirtilerin görülme sıklığı %12 ile %36 arasında değişkenlik göstermektedir. Hamilelik sırasında ve doğum sonrası dönem kadınların ruh hali ve kaygı semptomları yaşaması bakımdan özellikle savunmasız oldukları bir zaman dilimidir. Depresyon, hamilelik ve doğum sonrasında her 8 kadından 1’ini etkilemektedir. Doğum, kadınlarda depresyon için en güçlü tetikleyicilerden bir tanesidir.

    Hamilelik ve doğum sonrası dönem, kadınların sağlık hizmeti verenler ile düzenli temas halinde oldukları bir dönemdir. İdeal olarak, kadınlar ve sağlık hizmeti verenlerin, hamilelik sırasında ortaya çıkan yaygın psikolojik sorunları hakkında açık ve dürüst bir şekilde görüşme yapabilmelidir. Bununla birlikte, birçok kadın psikolojik sorunlarını tartışmakta isteksizdir ve hamilelik veya doğum sırasında depresyon belirtilerini paylaşma konusunda utanç hissedebilirler. Çünkü etiketlenmekten korkarlar.

    Ancak hamilelik sırasındaki tedavi edilmemiş depresyon, hem anne hem de fetusta, erken doğum riski, yüksek tansiyon, idrarda kan ve doğum sonrası depresyon riski dâhil olmak üzere birçok olumsuz yan etki ile ilişkilendirilmiştir. Hamilelikte tedavi edilmeyen depresyonun, bebek üzerinde uzun süreli gelişimsel sonuçlara neden olabildiği bulunmuştur. Ek olarak, hamilelik sırasındaki depresyon, doğum sonrası depresyon için en büyük risk faktörüdür. Birçok kadın bu hassas süreç boyunca tedavi almak konusunda isteksizdir. Ancak depresyon tedavi gerektiren tıbbi bir durumdur ve göz ardı edilmesi gereken bir şey değildir.

    Bir kadın hamilelik sırasında depresyona girdiğinde, tedavi kararları hem anne hem de fetus için risk ve fayda oranını dikkate almalıdır. Bu durumda psikoterapi güçlü bir kanıt tabanına sahip ve iyi sonuç veren bir yöntemdir. Sonuç olarak, hasta ve sağlık uzmanı mevcut semptomların ciddiyetini ve hasta için en fazla kabul edilebilecek tedavi türünü dikkate alan bir tedavi planı geliştirmek için birlikte çalışmalıdır. Buradaki amaç, annenin depresyonunu yeterince tedavi ederken, hem anne hem de bebek için en iyi sonuçları sağlamaktır. Anne ruh sağlığı, çocukların ve ailelerin ruh sağlığı için kritiktir.

  • Boşanma Sonrası Hayat

    Boşanma Sonrası Hayat

    Evliliklerin sonlanması neredeyse her zaman mutsuz bir olaydır ve hayal kırıklığı, beklentilerin kaybı ile sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte bu süreçte, kişinin rutinlerinde değişiklikler olmasına neden olan birçok yasal, mali ve duygusal faktörlerle baş etmesi gerekmektedir. Eski düzenli hayatlarına geri dönmek uzun zaman alabilir. Ancak boşanmaların, daha istikrarlı ve sağlıklı ilişkiler kurabilmeleri için kişileri hem yasal hem de duygusal yönden özgür bıraktığı için önemli bir rolü vardır.

    Psikolojik, ekonomik ve sosyal gibi birçok sebep kişilerin birbirlerinden uzaklaşmasına ve ayrılmalarına neden olabilmektedir. 20. yüzyılın en önemli olaylarından biri de, özel ve kamusal yaşamda kadının statüsünü değişmesi ve yükselmesidir. Aynı değişiklikler, boşanma oranlarında ve boşanma yasalarının serbestleştirilmesinde de çok fazla konuşulan bir yükselişi beraberinde getirdi. Aldatma ve mali kargaşalar, boşanmanın doğrulanabilir nedenleridir, ancak başlıca nedenler duygusaldır: Çiftler duygusal olarak uzaklaşırlar, karşılanmamış beklentiler yüzünden hayal kırıklıklarına uğrarlar ya da yaşamlarında ayrı görüşlerini geliştirirler. Boşanma olaylarının başlıca diğer nedenlerine bakıldığında ise fiziksel ve sözel istismar evliliklerin dağılmasında etkin rol oynamaktadır.

    Boşanmaya karar verme ve boşanma süreci birçok kişi için endişe ve korku ile yaklaşmalarına rağmen boşanan bireyler boşanma sonrasında hayatları ile ilgili oldukça iyi bir şekilde başa çıkabiliyorlar. Boşanmış kişilerin çoğunluğu kendini yaşamın merdivenlerinin üst basamaklarında hissediyorlar. Yeniden evlenenler, yeniden evlenmemiş, ayrılmış veya dul olanlardan daha iyi bir bakış açısına sahiptirler. Bu kişilerin dörtte üçü evlilikteki problemleri çözmek için doğru bir karar verdiklerini vurgulamaktadırlar.

    Boşanmanın hem kadınlar hem de erkekler üzerinde bazı psikolojik etkilere sebep olduğu görülmektedir. Çiftlerin yaşadığı hayal kırıklığı ve geleceğe dair belirsizlikten kaynaklı olarak bunun yaşanması normal bir süreçtir. Ancak boşanma da ilişkilerin doğasında var olan bir süreçtir bu yüzden öncelikle bu durumun normal olduğu unutulmamalıdır. Boşanmanın etkileri kişiden kişiye değişmekle birlikte dünyanın sonu değildir. Boşanma sonrasında bu durumu özümsemek için çiftlerin birbirlerine zaman vermeleri çok önemlidir. Bu sürecin daha rahat atlatılabilmesi için arkadaşlar veya aile gibi yakın çevreden sosyal destek alınımı faydalı olacaktır. Eski eşi hatırlatacak durum veya olaylardan uzak durmak yine kişinin kendi ruhsal sağlığını koruması adına yararlı olacaktır. Ayrılık sonrası hemen yeni bir ilişkiye başlamak çok sağlıklı olmayacaktır. Kişi kendine biraz zaman tanımalıdır. Ancak kişi bu durum ile yalnız başına baş edemediğini düşündüğü noktada veya boşanma kendisi için çok acı veren bir durum haline geldiğinde bir uzmandan destek alınması önemli olacaktır.

  • İş Hayatında Öfke Kontrolü

    İş Hayatında Öfke Kontrolü

    Öfke, insanoğlunun en temel duygularından bir tanesidir. Bir çocuk öfkelendiğinde ayaklarını yere vurur, ergenler kapı çarpar veya bir yetişkin trafikte giderken karşısındakine öfkelenebilir. Öfke en cesur duygulardan bir tanesi olmakla birlikte sağlıklı yollarla çıkarılmadığında yıkıcı bir hal almaktadır. Genellikle öfke, başka bir duyguyu maskeleyen kapak duygusu olarak da tanımlanır.

    İş yerinde yaşanılan olumsuz durumlara karşı birçok kişi öfkelenebilir. Bu öfkenin altında yatan etkenlere bakıldığında, stresli çalışma ortamı, yoğun iş temposu, takdir görememe, net olmayan görev tanımları gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerde beraberinde engellenme, haksızlığa uğrama, hayal kırıklığı duyguları yaşanmasına ve iş veriminin düşmesine neden olmaktadır. Bu gibi durumlarda öfkelenildiğinde nasıl bir yol izlenildiği o olayın sonucunun olumlu veya olumsuz yönde etkilenmesine neden olabilmektedir. Öfke, sağlıklı bir duygu olmakla birlikte nasıl gösterildiği önemlidir. Kişiden kişiye göre öfkenin gösterme şekli değişebilmektedir. Bazı kişiler öfkelendiğinde, bu durumu konuşarak çözmeyi seçerken, bazıları bastırabilir veya saldırganlaşabilmektedir. Bu gibi durumlarda aslında o sırada kişi ağzından çıkmasını istemediği sözler sarf edebilir ve sonucunda haklıyken haksız duruma düşebilir. Bu yüzden o anda değil sakinleştikten sonra öfkelendiği durum ile ilgili, olayın muhatabı ile konuşmayı seçmesi ve olayı çözüme kavuşturmaya çalışmak önemlidir. Çünkü öfke bir sorun çözme yöntemi değil aksine durumun içinden çıkılamaz bir hal alması ve alevlenmesine yol açmaktadır.

    Öfkeyi doğru ifade etme becerisi kazanmaya öfke kontrolü denilmektedir. Öncelikle kişinin öfkelendiği durumları fark etmesi önemlidir. Böylelikle öfkelendiği kişi veya olaydan uzak durmayı seçebilir. Eğer durum veya kişinin tutumu değiştirilemiyorsa o zaman değiştirilemeyen durum kabul edilmeli ve ondan uzak durup, görmezden gelinmelidir. Öfkenin beden üzerindeki sinyalleri takip edilebildiğinde verilen tepkiler de daha yapıcı bir şekilde yönetilebilmektedir. Vücudunuzda neler olup bittiğine dair farkındalığınızı arttırmak, uyarılmanızı azaltmak için ilk müdahale noktanızdır, böylece daha uygun bir reaksiyonu seçebilirsiniz. Öfke anında yoğun bir duygu içinde olunduğundan kalp atışından hızlanma ve nefes almada düzensizlikler olabilmektedir. Nefes ve kas gevşetme egzersizleri yapılarak bedenin rahatlamaya geçmesi sağlanabilir. Ancak bütün bunlar işe yaramadığında öfkenin maddi ve manevi kayıplarını önlemek adına bir uzman desteği almak önemlidir.